24 Ağustos 2006 Perşembe

bu sıcakta yapılacak 10 ölümcül hata

1)uzuun upuzuunn darrr dapdar kot giymek. istanbul'u bilemiycem, burda hem isilik hem kurdeşen anlamına geliyo. kışın giyelim, zira kışın keten pantolonmuş, mini etekmiş, uçuşan tüllermiş vs- zor biraz. Tamam güzel duruyo, bacaklar düzgün ve en bi cigarette; ama sağlık da mühim. Püfür kumaşlar olsun bu yaz vakti. Hem kadınlar etek giymekten korkmasın. Erkekler etek giyenleri taciz etmesin. etekli kadın ne kadar azaldı fark ettiniz mi? Hele çalışan kadınlar arasında...
2) devlet dairelerini ölümcül mekanları sanmak. yoo dostum yoo, halden anlayan insanlar DA var. çok sevdim ben onları bugün. Devlet dairelerine telefon etmek azap ama. bi bant çıkıyo, "küfür etmek için 1'e, beni sevdiysen 2'ye..." falan. En komiği ise bandın en sonundaki "acil bi durumdaysanız ve yardıma ihtiyacınız varsa 9a basınız" lafıydı, çok güldüm. 2,5 dakika dinledikten sonra duyuluyo da...
3) mini etek çekiştirmek- yorumsuz. ek olarak, "10 cm topuk giyip mini etek çekiştirmek", "10 cm topuk ve iddialı bi dekolteyle mini etek çekiştirmek", "erkek arkadaşın kolunda sepet gibi asılıyken mini etek çekiştirmek" ve "kolundakini sepet sanan erkek tarafından uyarılınca mini etek çekiştirmek" gibi alt başlıkları da var.
4)sivri burunlu erkek ayakkabıları. makosen. bu sıcakta. sivri sivri. çirkin çoraplı. amerikalıların dediği gibi dostum: yuck.
5) belediye otobüsüne binmemek- zira klimalı tek taşıt şu an. delirince hızlı da gidiyo şoförler. bu arada bugün bi taksi şoförü "abla aramızda gün yapıyoruz, sırası gelen arkadaşa parasını vericem izninle" dedi. otobüs duraklar eğlenceli hem. hep biri bi soru sorar bana. geçen gün bi amca "bak bakalım şu ağaç tomurcuklanmış mı gözüm seçmiyo" dedi.
6)erkekler ve beyaz keten pantolon içine boxer çalışmaları- yine yorum yok. altında beyaz makosen ve sivri burunlu ayakkabı olunca tam oluyo, belirtmeden edemiyorum.
7) kadınlar ve beyaz, dar ve illa ki yarı şeffaf pantolonla tanga, boxer, selülit ve illa ki düşük bel çalışmaları- deriiin sessizlik. bunlar 9. maddeyle birleşince ölümcül oluyo. genelde kendilerini müthiş çekici, orta yaşlı ama bööle "klima karşısında saç savuran angelina jolie" sanan tipler oluyo. çocuklular çabuk vazgeçiyo; zira "anne donun görünüyooo" diyen veletler hala var.
8) erkekler ve güneş gözlüğü arkasından kız keserken "abi yüzüne güneş vurunca nereye baktıın belli oluyo yannız" gerçeğini atlamak. ahahaha. hele kız karşısında değilse şaşı olan tipler. "ufka bakıyo gibi yapcam diye gözüm kaydı len" tipleri. evet, sivri burunlu makosen, kovboy gibi.
9) oflayan kadınlarla eşmekanlı olmak- kabus. oflayan, terleyen, eline ilk geçen kağıdı sallayan ve sürekli kendine ortak arayan kadınlar. genelde "teyze" dediğimiz bu kesim niyeyse sıcak hava konusunda bi sorumlu arar, "ozonu delmişler ondan diyolar" diyeni vardı. "dii mi hanım kızzzımm" diye devam eder. ya da durup dururken kulağınıza eğilip "buralar ağaçlıktı eskiden, püfür püfürdü" falan derler. Ofladıkları hava daima sıcaktır, yüzünüze yüzünüze gelir.
10) Şeffaf sütyen askısı. Allahım nerden çıktı bu? Niye niye niye? bi de renkli ve şeffaf oluyo, iice kötü. bu sıcakta tene yapışıp belirgin bi kızarıklık yapıyo, en bi belli oluyo. Sivilce bile yapar o şey kesin. rica edicem hanımlar yani... lütfen. cık cık cık. Rus kızlar kullanabilir, zira sütyen askılarına pek dikkat etmiyoruz, sıra gelmiyo. Bi ara "üstünde plastik çiçek olan" modeli bile yapılmıştı- kötü bi fikir. toplatılsın bile derim ben yani.
bu on madde arasında bi ranking yok (ay siz türkler nası diyoo). ööle aklıma geldikçe yazdım yani, sıralama değişebilir.

23 Ağustos 2006 Çarşamba

azim sebat vizesi

veee benim güzel bianca'm "deryik vizen gelmiş, koş al sefaretten" dedi. Gerçi bu kısım biraz zorlu olucak - randevu al falan filan... olsun n'apalım. yanarım yanarım 29una olan bileti iptal ettiğime yanarım, en erken 5ine var bilet çünkü. geç gitmeyi dert etmiycem, ferah ferah toplanıcam artık.

İstanbul'daki veda yemeğine de gelemiyorum özhakiki tayfası, özürler burdan. pimpirik halleri. bi de bu iki arada pasaportumu uzatmaya kalkıcam çünkü.

olsun ama. vizem geldi. hem de bi haftada. müthiş bianca.

tri laylay liiim tri laylay loommm diyebiliriz bu durumda :)

görmemişin rötarlı tatil fotosu

Yalıçiftlik denen güzide beldeyi abla-kardeş sizinle paylaşmakta beis görmemekteyiz. Torba'ya çok yakın olduğu için maaile günübirlik gideriz. Club Med'in hemen yanındaki "mustafa deli ağa'nin yeri" adlı salaş, boş, rahat ve ucuz mekan. Akşamları şarabını kapan sörf ve katamaran yorgunu fransızlar club med'den buraya gelip mehtap keyfi yapmakta. bol dalgalı, bol kalamarlı, her zaman ördekli ve köpekli eğlenceli mekan. Mustafa Bey de enteresan bi karakterdir zaten.
Türkbükü'nün sintineli denizinde debelenen kokoşumsulara selam ola, mis gibiydi valla yalıçiftlik. Bodrum'a gelip çıstak eğlence dışında bi şi arayanlardansanız, aklınızda olsun, yarımadada belki de bodrumun 70lerdeki halini hala yaşatabilen nadir yerlerdendir. Hemen yanıbaşında minik bi tersane de var, şanslıysanız teknelerin denize indirilişini seyretmek mümkün.
"Torba fotoğrafı niye yok" derseniz.. bilmem, yalıçiftlik olsun bu sefer.

arakçı deryik- hiiii!!!



deryik n'aptı? sevmez bunu yapmayı; ama model arakladı. YSL üretivermiş en bi kolayından kolye, buyrun işte tıpatıp aynısı. mercanlar gerçek siyah mercan ama; tek sahte olmayan şey :) boncuklu bi top, yanında da siyah keçe bi top. modeliniz de deryik boynu. altın rengi sevmem pek, belki ciddi bi yemek vs vuku bulur kolyesi.

şu "evlilik.guzel-siteler.info" adresinden gelenlerden de özür dilerim, kendileri linki vermişler yalnız izdivacınız için gerekli aksesuarlar bu blogdan çok uzak. onlar sadece google'da arama yapmayı bilen insanlar. o kadar.

pimpirik

Annem pimpiriklidir. Bizim aile eşrafındaki bütün dişiler pimpiriklidir. Aslında gayet geniş zamanlarda rahatça yapılabilecek işleri ben hep son ana bırakırım. Pimpirik annesi bu esnada devreye girer. Sürekli soru sorar, genelde kendi cevaplar. En çok "hadi" der. Hadi hadi hadi... Bi an gelir, iş bizi aşar, beklemeye başlarız (ör: vize). pimpiriğin altın kuralı statükodur. "zaten bekliyoruz şöyle bi gezip geliym" diye bi şi yoktur, kıpırdamadan beklemek icap eder. Zira pimpirik der ki bekleyiş rutinini bozan her hareket gidişatı etkileyebilir. Karma gibi bi şi sanırım. Pimpiriğin bi diğer kuralı da her daim en kötüyü düşünmektir. Kıyamet senaryoları hazırlamak ve fakat diğer pimpirik dişilerinin felaket senaryolarına fantastik hikaye muamelesi çekip "amaan abartma, içini ferah tut" falan demektir.

pimpirik genelde, iki kaşın ortada birleşerek yukarı kalkması ve kırışan alna eklenen büzülmüş dudaklardaki "e şimdi nolcak peki" cümlesiyle vücuda gelir. Gözler kocaman açılmış, eldeki telefonun tuşlarına basılmaktadır. "e sen de fazla bi rahatsın yani çok güveniyosun işlerin yolunda gideceğine" felsefesiyle yoğurulmuş bir "B planı garanticiliği" hakimdir.

Güzel bi şi pimpirik. eğlenceli.

22 Ağustos 2006 Salı

eğlenceli kelimeler sözlüğü

tumturaklı kelimesini ele almıştık. töhmet'i de. bunlara bir de ikircikli kelimesini ekliyorum.
ikircikli... ikir ikir cik cik. ikir nedir, ikircik nedir.

bu arada, tumturak "hakuna matata" gibi bi melodiye sahip; ama "tam takır kuru bakır"a da benziyor beri yandan.



ya da hava çok sıcak, saçmalıyorum, mümkün.
ne çok yazdım ben bugün ya. fişimi çekin.

Kate Moss

Ben mi yanlış görüyorum yoksa Kate Moss binbeşyüzüncü altın çağını mı yaşamakta? Kate Moss'un modellik yapmadığı tek bir marka var mı bu sezon? Hani uyuşturucu skandalları vs olmuştu, silmişlerdi kate'i? Kadın zaten hala güzel, bi de gözlerinin şeklinden sanırım bana hep böyle bi

"amaan geldik poz veriyoruz da yani uykum varr benim beaa al tamam kafayı yana eğdim, dudaklar ıslak ve aralık- oldu mu, tamam mı, satıcak ürünleriniz, bırakın beni"

hissiyatı verir, ayrı bi severim kendisini... de cidden bi tuhaf; o kadar her markaya modellik yapmış ki, sanki tek bi markanın kataloğuna bakar gibi- "marka"lık kalmamış yani. Sattırıyordur gerçi, eminim.
Ve Vogue eylül sayısı farkında olmadan itiraf etmekte:
Vogue'un bile satılması için kapağa Kate Moss'u koyması gerekiyor!

20 yaş dişleri- tansiyon dönencesi

22 olmanın verdiği sorumlulukla, yılda bir tane çektirme törenini gerçekleştirdim, ikinci 20lik de gitti. Ve fakat bu sıcakta düşmüş tansiyonumla sabahtan beri yarı hayalet dolaşan ben, ilk kez dişçi çıkışı "anne dönüyo dünya" dedim. dişçi fobisini 6 yaşında aşmış, 25 civarı dolgusu, 2-3 kanal tedavisi yaşamış biri olarak dişçi benim için "aa burnum uyuştu ehüeühe" yeridir. Fobik bi durum değil yani. Ağrı eşiğim çok düşük benim, bi de vagatoniğim ben- tansiyon düşüveriyo işte; ama insanlar panik oluyo. dişçim habire koltuğu yatırıp kaldırdı, çekiverdi dişi. bitti diye rahatladık. Sonra:

-teşekkür ederim iyi günleer (...) anne dönüyorum
- otur kızım
-anne yatmak istiyorum
-(dişçim) deryik gel uzan
-gelemiyorum
- koluna girelim de kalk
-kalkamıyorum
-bak içerde koltuk var, oraya gidicez
-görmüyorum
(dişçim koluma girdi, yürüyoruz)
-beyazıt bey önümü görmüyorum, karardı
-biliyorum
-ve giderek hafifliyorum
-(arkadan) dayan deryik geldik (tabii ki annem :P)
-aa deryik düşmek üzere!!! bak koltuk geldik
-ama görmüyorum ki. hissetmem lazım
****deryik kıçını koltuğa, başını yastığa dayar ve dünya yerine oturur***
vişne suyu vs, düzeldim işte. ve sonra fark ettim ki çöl aşmışım gibi geçen bu çileli yolculuk 7-8 adımlık bi mesafeymiş. ne diym ben kendime....

21 Ağustos 2006 Pazartesi

PMS

Biri gelse, "deryik günlük hayatında ayağına dolanan, başına dert olan, bööle lüzumsuz, olmasa da olur bi şi seç, derhal yok edicez" dese...

ne trafik, ne manikür, ne erken kalkmak, ne de dağınıklık (ki bilen bilir, güçlü bi aday)...

PMS derim PMS.

böyle bir soygun yok!

Hollanda konsolosluğunun call center'ını arıyorsunuz. mekanik ses "pin kodu alın sorunuzu ancak öyle cevaplayabiliriz" gibi bir şey diyor ve asla operatöre bağlanmıyor. Pin kodu almanın bedeli (18+3,5 banka masrafı) 21,5 YTL, yani 11 euro civarı. bankaya yatırdıktan 1 gün sonra kullanabiliyorsunuz. call center'dan bilgi almak için 11 euro çok mu geldi? dekontun üstündeki uyarıyı veznedar gösteriyor:

PIN KODU TEK BİR ARAMA İÇİN GEÇERLİDİR.

Bu hırsızlık önünde saygıyla eğiliyorum. sefaretten vize bilgisi almak için her seferinde 21,5 YTL ve 1 gün harcamak gerekiyormuş. Verdikleri cevap ne acaba? Websitesi mi dediniz? Hayır efendim, online bilgi edinmek mümkün değil. websitesi açılmıyor. İlla ki alınacak o pin kodu.

Türklerin Avrupa'da Almanya'dan sonra en çok Hollanda'da yaşadığını ve Hollanda'daki en büyük yabancı nüfus olduğunu bilmem söylemiş miydim?

ooooo bilgi alma özgürlüğü... ne güzel bir hayalimizdin, bir tek yaban ellerde öterdin. o yaban eller buralara gelince kraldan çok kralcı oluverdiler. Yabancıların prensipli halleri, Türkiye'deki çakallığa "karşı" oluşları buraya gelince nasıl da bir anda değişiveriyor! Nasıl da bir anda "Türk işi" iş yapmayı öğreniyorlar! Aslında nasıl da merak ediyorlar kazık atma tekniklerini!

bu konuda şikayet etmek isterseniz, dışişlerinin cevabı şu: "büyükelçilikler o ülke toprağı ve onların yetkisindedir, bir şey yapamayız."

hepinizi öptüm tatlım.
üstelik defalarca.
pin kodsuz.

20 Ağustos 2006 Pazar

militarist topluma giriş 1: Her-türk-asker-doğar(mış)!!!!

bu uzun bi yazıdır ve bi çırpıda yazılmıştır, sıcakta çekilmez bir konudadır. atlayabilirsiniz.
Bu ülkenin savaşa, askere bakışı bi tuhaf bence (kendimi dışında tutmuyorum). Komşu savaşlar hep "acı, haksızlık". Bizim kurtuluş savaşımız da mesela, "acılar içinde kahramanlık". ama bi grup var mesela, savaşı "gerekli" görebiliyor, rum, kürt, ermeni, abartırsak eğer, amerika, israil vs tehdidi her an olabilir diye. Enteresan. nedense aynı güruhun horoz/ köpek dövüşü ya da boğa güreşlerinde gayet sakin bahis oynayabileceğini düşünüyorum. bahsettiğim tabii ki gerçek bir savaş halinde savunma değil, savaş açlığı/ saldırganlığı.
"her türk asker doğar" cümlesi ve perihan mağden üzerinden yazıyorum şu an. kendisinin de belirttiği üzere "Nasıl ki bir insan balet, narenciye üreticisi, kaportacı, fizikçi, baraj mühendisi… olarak doğmazsa asker olarak da doğmaz." askerlik bi meslek nihayetinde. biz ordusuyla övünen bi milletiz, di mi? Bi yandan da NATO'nun emir eri olmaktan şikayetçiyiz, di mi? "avrupanın en güçlü kara ordusu" lafının aslında "avrupanın karadan teke tek çarpışmaya hazır yegane asker stoğu" olduğumuz anlamına geldiğini itiraf (!) eden bi milli güvenlik hocam vardı. neyse, konu o değil. biz niye doğuştan bi şi olmaya çalışıyoruz ve niye tercihimiz asker olmak. mesele bu.
Ben mesela asker doğamam; bu ülkede kadınlar askere alınmıyor. Yani aslında "her türk asker doğar" lafı, kadınları türk bile saymıyor, di mi? aa türk kadınları ama- nene hatunlar. onlar "dışardan destek ünitesi", sırtında kurşun taşıyıcılar; ama asla genelkurmay başkanı olamayacak olan "cefakar, vefakar, çileli kadın"lar. MGK'da bir sürü kadın olsa, tayyip'e "Lübnan'a asker göndermek için BM kararı bekliyoruz" dese apoletleri üzerinden- imrenmek değil bu, cinsiyetçiliği fark ettirmek için söylüyorum. Askerlik erkek işidir. Her türk asker doğar. Her türk asker doğabildiğine göre erkektir.
Diyeceksiniz ki kadınlar sanki her alanda eşit de bi askerlik kaldı. ya da diyeceksiniz ki "kadınlar anne, daha duygusal hede hödö". değil, konu o değil. askerlik bir meslek nihayetinde, ya da doğuştan bir meziyet.
Ve biri bana mutlaka diyecek ki, "yarın kapında düşman bitiverirse o beğenmediğin askerler koruyacak seni". hadi yaa? armut topliycaz biz yani? ben kenarda oturup askeri bekliycem? savunma, savaş değil direniştir ve artık siviller askerlerden daha çok hedef alındığına göre, savunma giderek sivilleşmektedir. Savunmayı sadece askere bırakmayacak kadar vatansever insanlar var bu ülkede. konu şu ki, olmayan düşmanların büyümüş gölgesi sayesinde müthiş bi asker stoğumuz var, çat kapı afganistan, sonra ırak, sonra lübnan. koşarız anacım biz. işimiz ne. asker doğmuşuz ya hani. kadınlar da kağnı sırtında cephanelik taşır. ver elini istiklal savaşı oryantalizmi.
Keşke doktor doğsak biz. Türkücü doğsak. Cerrah doğsak mesela, öğretmen doğsak. Kızların eline bez bebek, erkeklerin eline silah vermesek. erkekler hiyerarşik büyütülmese keşke. ordudaki er evinde general olup emirler yağdırmasa. biz mesela kendimizle barışık doğsak keşke. barışık olabilsek birlik de oluruz hem, bir arada. Lübnan mesela, "son osmanlı ruhu ordaydı" demiş bir köşe yazarı, ne kadar doğru. Birliktiler, dağılıverdiler. Biz de düşman kovalamasak da barışsak.O zaman travesti taşlamayız yol ortasında belki. onlar asker olamıyordu di mi? sahi eşcinsellere ve engellilere "çürük" diyor bizim ordumuz. onlar da asker doğacak kadar türk değil mi ne? vicdani redcilere ne dendi biliyor musunuz? "eşcinsel ilişki halinde çekilmiş bir video ve fotoğrafla gel, çürük raporu al". eşcinsellik orduya böyle ispat ediliyor çünkü; görsel kanıtla. bu bi aşağılama değil tabii- şüphecilik gösterisi. ordu vicdani reddi tanımıyor. niye? herkes askerlikten; doğuştan kaderi olan meslekten kaçarmış. bütün avrupa bu işi sosyal hizmet ya da askerlik şeklinde tercihe soktu. bi seferde de gidilmiyor, toplamda 6 ay mesela, 3 yıl yazları 2 ay gidiyosunuz bitiyo. daha mı az asker onlar? "er stoğu" değiller o ayrı.
Keşke bunları söylemek insanların tüylerini diken diken etmese. askerli demokrasi olmasak biz. sivil insiyatif olsak. Her bi delikten türklük tanımı fışkırmasa. "vay türklüğe hakaret" delisi olmasak. Linç linç aranmasak. türkün türke propagandasının deli saçmalığını görebilsek keşke. Komplekslerimizi "türk doktor amerikaya parmak ısırttı"/ " Türk kızı dünya güzeli oldu"larla sürmanşet ilan etmesek.
Biz bu kadar kendimize odaklanmayıp etrafı da fark etsek keşke. her türk asker doğarmış. iyi aferin. türkler insan doğsa ya önce. "Atatürk de askerdi" evet; ama "asker bir millet" istemezdi bence, apoletini çıkarıp meclisi kurdu o adam.
"doğuda askerler şehit olurken...." diyen olursa - militarist bir topluma karşı olmak orduya karşı olmak, vatan haini olmak demek değil; çünkü bu toplum sadece "ordu" değil. kim ister ki bu acıları? ama bu ülkenin sorunları siyasi ve toplumsal, askeri değil. siyaset ve sosyolojiyi çözüm değil sorun için kullanıp sonra da silahla çözmek kaç ülkede işe yaradı? Askerler askerlik hariç her işi yapıyor artık. Bu askeriyeye hakaret değil mi peki? kendi siyasetini yapamayıp ordusuna emanet eden bir ülkeyi savunmak. askeri hem yargıç, hem politikacı, hem asker görmek. hem doktor hem öğretmen yapmak. devletin eksiğini orduyla kapamaya çalışmak; bu da bir acizlik değil mi? keşke yetse devlet. keşke TSK sayesinde öğretmene, doktora kavuşan köyler kalmasa artık. keşke askerler sadece asker olabilse.
sahi bu ülkede hukuk nedir politika nedir? kulakları tıkayıp "lalaalaalaaa" diye bağıralım mı gençler? severiz biz. bu yazı sıcaktan değil, içten gelen bir "ooof of" yüzünden yazıldı.
bitti yazı. dağılın şimdi. "deniz akkaya'yla top model" başladı.

hep dediğim gibi

Tunalı'dan evime bir yokuş,
İnmesi kolay çıkması zor.

19 Ağustos 2006 Cumartesi

asfalteriten sıcakları

var mı acaba bööle bi terim? bence kırlangıç fırtınası, kocakarı soğuğu gibi, girmeli literatüre. sıccak- Ankara için 34 derece diyen meteorolojinin artık "halk galeyana gelmesin" diye 10 derece az açıkladığına eminim.
Ankara ayrıca bi şoförün belirttiği üzere "3 yıldır şantiye halinde". şimdi kuğulu parkın yanıbaşı kazılıyor, katlı bilmem ne olacak. bir de afiş: "yol çalışmaları sırasında kuğulu parka müdahale söz konusu değildir, provokatif söylentilere kapılmayınız". ya da ööle bi şi. lafa bak lafa. gaza gelmeyin diyo i.melih, onun yerine "aklımdan geçmedi değil de kıyameti kopardınız ben de sustum ne diym" diyemiyo. netce itibariyleea her yer kazılı, her yolun akış yönü tersine dönmüş durumda.
bizim ev küçük bi sera gibi. hele salondaki ağaçcıklar sayesinde ben de tomurcuklanıcam. Sıccak.
İçimden bi ses hollandayı arayıp "vize var ya.. hani bi de oturma izni... hah işte ikisi de götünüze girsin" demenin en iyi tercih olduğunu söylüyo ve fakat ingilizcesi aynı hazzı vermiyo. Hımm... çözüm bulmalıyım.
bugün kendimden utanıcak derecede boncuk ıvır zıvır aldım. keçe özellikle. Hollanda'da tezgah açıp "hend meyd oo yeaa" şeklinde voleyi vurma planım söz konusu, evet. Hem orda elim oyalanır; ama şu an dokunmadan uzaktan bakmak zor geliyo- kara koyun muydu, mor koyun muydu, onu düşünme demek gibi.
bu arada "ülkenizin kırsal politikalarına dair kitap makale falan toplayın, burda ağlaşmayın, çekemeyiz valla" ne demektir? bu ülkenin kırsal politikası var mıdır ki kitabı olsundur? imdattır, napıcam bendir. akıl verinizdir. yoksa her şeyi bırakıp keçeye saracağımdır.
lapa gibi hissediyorum şu an.

ah mazi

yol şarkısı diye bi kavram var benim için- otobüste dinlenecek; ama sızma vakti geldiğinde kulakta kaldığı halde uyumaya imkan verecek şarkılar. ayrıca, böyle cam kenarı sefası için "gitmek gerek yaa. evet yollar hımm" hissiyatı yaratmalı. eskiden çok hassastım bu konuda; ama şimdi otobüslerin o 8 kanallı radyosu yetiyo. Hele bodrum'a gidişte resmen bi ufak açıp sefa sürecektim- öyle bi şans. herkesin bi yerden bi şekilde bildiği; ama unuttuğu şarkılar öbeğinden Varan'ın hatırlattığı üç şarkı:

dalgalandım da duruldum - "en son sana vuruldum" kısmı komik bence. hiç güven vermiyo. "bi tek" demiyo ki. en son diyo. her an "sondan bi önceki" olma ihtimali var.
otomobil uçar gider - yaaaar yaaarr güzel yolcuu güle güleee....
günaydınım nar çiçeğim sevdiğim -ama bu bi başka işte.

sahibinin sesinden hissiyatı veren mutlu bi an. ben ufakmışım trt bilmemkaç açık kalmış, kanepede uyumuşum. o şarkılardaki hissi çok özlüyorum bazen. daha sakin, acelesiz, dertse dert, devaysa deva, her dem taze şarkılar. Hem artık kim kime "günaydınım" diyo ki?

18 Ağustos 2006 Cuma

dönüş ve deryik en retard

Tararaamm özlem sona erdi gençler, döndüm :) Ankara, dönmesi en hayalkırıklığı yaratan şehir heralde. Varan'ın 11 saat sonunda o "nırınınııınınn sayın yolcularımız, ankaraya hoşgeldiniz" cümlesini duyduğunuzda etrafınızdaki sahne şu:
hilkat garibesi/ beton harikası apartmankondular, üstlerinde fil ebatında bir sürü cıvıldak reklam panosu, beri yanda bir bozkır - ki bıraksanız güzel olma ihtimali var; ama yoo hayır, biz onu zıplayan tiftik keçisi heykelleriyle süsledik. Bitmeyen bir yol çalışması şehri. Bezgin suratlar. Görebileceğiniz en bezgin, bezmiş ifadeler. İ.Melih ve müthiş icraatı olan "şehiriçi servisleri kaldırdık zira külüstür taksiler para kazanamıyodu" sayesinde bilet parasına eklenen taksi masrafı. Ankara işte- başta kara.
Neyse- döndüm işte. bi geldim ki kapıönüsepetimizde bana gönderilmiş ve fakat açılmış bir zarf duruyo. Hollanda'dan. biri açmış zarfı, ne zarif hareket.
Çok sıcak çok. Sinir yapıyo valla insanda. Bodrum 45 dereceydi ama hafif bi meltemi var, bu ne yaa. Anneannem "cehennem hava alıyo" der, aynen.
Deryik rötarlara gark oldu- Hollanda'ya (umarım) 5'inde uçabilicek anca- vize vize işleri. benim yerime açılan zarfta da "4üne kadar gelin sizi havaalanında karşılayıp pamuklara saralım, yoksa boku yediniz" yazıyo özetle... Hulusi'nin kavalyeliğini de kaybettim. Ben ve 50 kiloluk valizler. ve uçak ve tren ve taksi ve okula kayıt ve hostel. bir sürü evrak işi, valizlerle birlikte. bööö. rüyalarıma giriyo resmen. Daha ne ders alıcağımı bilmiyorum. ders programını orda veriyo cinsler; ama 4üne kadar. geç gidicem ben. böhühühühü...
şimdi bu kuzeybatı avrupa ülkesi "istisna" nedir biliyo mudur acaba yoksa tecrübeyle mi öğrenecekler?

12 Ağustos 2006 Cumartesi

dibine kadar tatil

tatil bi güzel bi güzel... ölmedim gençler daha yani :) TED kavalyesi ersin, murat ve şürekasıyla 24 saatlik bodrum mesailerim yeni bitti, şimdi aile saadeti kısmına geçtim.
45 faktörlü coppertone'la bembeyazım, benlerim mutlu.
saçım uzun saçım gür saçım tuzlu. ben mutluyum.
Defne Hanımcığımla (ki fotolarla destekliycem elbet) dalgalarla boğuşup hatta bi ara resmen tepetaklak olmayı içeren ablalık halleri... "Yalıçiftlik nedir ne değildir" belgeseli dönüşte. Deffoş beni Bond kızı Ursula olarak fotoğraflayıp kendini aştı.
Ank'le telefon konuşması- Ank de mutlu. düşünün yani Ank, hani uyuz olan, mutlu.
işte bööle bi torba hali. özet yazıyorum zira bağlantım 146. ah mazi, di mi? bi hafta içinde şehre dönmüş olacağımdır, detay bildireceğimdir. ama arkadaşlarla bodrum dediğin zar zor uyanıp illa ki uzak bi koyda pineklemek, ordan zar zor kalkıp illa ki duş ve yemek ve illa ki kule-körfez ikilisiyle tepinerek sabahlamak, bazı bazı cafe del mar minderleri ve mehtaptır.
yorumlara bakacağımdır, kısmetse cevap bile yazacağımdır.
bu arada...
hani kalamar var ya.. hepsini yedim :)

5 Ağustos 2006 Cumartesi

yolcu- torba- yedek. evet.

abbas yolcu, sonunda... emin ki bazı gerekli şeyleri (mesela evrak vs) burda unutucak. olsun. 20.30, cam kenarı, baaağğyan yanı. küçük bi çanta. 11 saat yola dayanmak için bi yastık- gülmeyin beli ağrıyo. ve sonra bodrum bodrum.
Benim için Bodrum, sizin için Bodrum neyse o...değil. tam tersi. Torba denen Bodrum'un yanıbaşındaki koycuk, kanalizasyon değil foseptik, şehir şebekesi değil sarnıç kullanan bi köy hala. gerçi şebeke suyu bağlandı; ama misler gibi yumuşacık yağmur suyu (ehem, hanımlar, yazın saça iyi gelen yegane şeydir kendisi) varken tercih edilmiyo pek.
Torba, hayatın 7-8 gibi yüzmeyle başlayıp 11-12 gibi, sohbetlerle bittiği, haftada iki gelen manav kamyonetinin seferberlik demek olduğu, şirin bir beldemiz. Çook çok eskiden türkbükü öncesi istila girişiminde cazip bi yerdi torba- bodrum merkeze 5 dakika. İki ev yanımızdaki biiçte Fatih Ürek yasağa rağmen 12de başlayıp sabah 5e kadar şeker ezdi- bütün bir yaz. Mustafa Sandal deniz uçağıyla geldi. Ünlüler firikik verdi falan... Terasta Fatih Ürek sahne alıyomuş gibi geçirdiğimiz o tuhaf günler kısa sürdü-- geriye sadece Fedon, Ali Poyrazoğlu, Gülriz Sururi gibi gediklileri kaldı, onlar da tabii ki Sanat Evi'nde. ama zararı nedir, "tedavi bar-toran" isimli o güzide yeri, onlarca zeytin ağacının üstüne atılmış hamaklarda garsonlarının uyuduğu içten yeri beton yığını bi kuleye çevirip sonra da terk ettiler.
Sonra balık çiftlikleri geldi ve fakat yüzüncü kez yazmiycam bunu. gidicekler çünkü, geldikleri gibi gidicekler torbadan.
Torba'da hayat emekliler sitesi temposundadır. Yaşıtım insan saayısı 3-4 falan, onlarda alakasız bi yerde yaşıyo. İzolasyondan ziyade zen tadı vericek bu yıl umarım. Zira 45 yaş üstü için hoş bi tatil olsa da, bi yerden sonra İstiklal Caddesi serapları başgösteriyo. olsun, bu yıl güzel olucak. Kitap devir- yüz- kıçını devir temposu; bi 15 gün bari.
Şeytan diyo ki bırak yaa gitme bu yıl hollandaya falan... acele işler beni geriyo. 29unda uçağa binicem güya- uçakta yedek, vize yok, okuldan kesin bi ses yok, bi tek kabul belgesi; ki o da "erteleyebilirsiinnn bu mümküünnn" diyo.
hayata yedeğim ben resmen yaa. tembellikten. hadi görüşürüz gençler. ben arayı açıcam, siz açmayın :)

4 Ağustos 2006 Cuma

adetim diildir ama...

yapıcak bi şi yok, bayıldım şarkıya, diline daha doğrusu. Loituma- Leva's polka. fince denen hani şu "linguistik akraba" dili bi kez bi duyun. Daha önce bi balık lokantasında yan masayı 3 saat kadar dinledikten sonra çözemeyip "nerelisiniz siz ya ne bu dil?!" demek gibi bi anım var. böyle kelimeler bi slav dili/ almanca, melodi italyanca... neyse, benim yazıcaklarımın göstericeklerimin hepsinin burda yapılmışı var, yorumlara aldırmayın, grubu dinleyip sözleri bi okuyun. hatta karaoke seven arkadaşlarınızı gaza getirin, söylesinler :)

not: sıpeşıl tenks tu alx the eşek - kendisi vizyonumu açtı Loituma ile, fikirbabasıdır yani :P

yok mu bi centilmen mösyö, bi koşu alsın gelsin?

Bugün çok sevgili Marilyn Monroe'nun ölüm yıldönümü, kendisini sevmeyenler derhal bu blogu terk etsin. Neyse, Paris'te bir sergi açılmış, Marilyn'in ölümünden önce yaptığı son çekimin, çok az yayınlanmış fotoğraflarından oluşan. Bert Stern tarafından çekilen bu nadide fotoğraflar, bu "Son Seans", ilk defa Vogue'da, Marilyn'in ölümünün ertesi günü yayınlanmış. fotoğraflar aslında 2571 adet; ama Stern zeki adam, taksit taksit gösteriyo; şimdi sıra 59 tanesinde.
Serginin beni benden alan yanıysa o fotoğrafların katalog halinde salon girişinde satılıyo olması. 59 fotoluk o katalog şu an benden çoook uzakta.
ühühühü.
not: "nayır nayır, Deryik'e kıyamam" derseniz eğer, sergi 30 ekime kadar açık. aklınızda bulunsun. kargo ücreti benden :)

biricik Ank'e açık mektup

Dear Ank,

7 cihanda elim yakanda. Senin kadar züppe bir öğrenci işleri müdürü görmedim, görmem. şu an seni uykunun en derin anında yatağa bağlamak, ayaklarına tuz dökmek, sonra da o tuzlu ayaklarını keçilere yalatmak istiyorum. Sonra karşına geçip limon yiycem. Tebeşiri tahtaya sürtüp sürtüp cızzrrtttırıcam. Adam tutucam, habire kulağına üfliycekler. 2 ilkokul veledine para vericem, basmalı kalemle tükürüklü tüftüf atıcaklar burnuna. Ve sonunda "nolur beni katran ve tüye bulayıp teşhir edin" diye yalvaracaksın; ama yoo dostum yoo, hayat hiçbi zaman o kadar kolay olmiycak senin için.

best regards,

Deryik

3 Ağustos 2006 Perşembe

bir klasik

şimdiii.. ben niye ankara'da kaldım? okuldan gelen evrakları almak için.
Evrakları postacı genelde nereye bırakır? posta kutusuna.
Posta kutusu neyle açılır? minik bi anahtarla.
o anahtar nerde? Annemle beraber Bodrum'da!!!
Bizim aile için bir klasik: ellerim kesik içinde aldım zarfı, komşular da ruh hastası olduğumdan emin artık. tırnağımla falan tuttum yani, öyle bir çaba.
peki zarftan ne çıktı?
"kabulünüz 2 yıl süreyle geçerlidir, isterseniz erteleyebilirsiniz, yeter ki haber verin".
hımmm... arpacı kumrusu Deryik. bi tur daha düşün hadi. "burs bulur muyum ki" de.. "ama hocama ayıp olucak yaf" de. düşün işte.

şehirde kalmanın zararları ve acil çıkış

feci bir işkence. o iş makinalarıyla nereyi deştiklerini bilemiyorum ama 4 gündür mağmaya inmiş olmaları gerekirdi. Evde duramıyorum. Asabiyet hat safhada. sürekli başım ağrıyo. Uyku haram. Fezaya çıkılsa ne fayda, daha şu aleti sessiz kılacak teknoloji yapılamamış. gürültü alkolik yapabilirmiş insanı- sürekli bir tehdit anlamına geldiği için. inanırım yani. Parkeler ve duvar titriyo. O makineyi kullanan insanın doğuştan sağır olduğunu ümit ediyorum. 10 dakikada bir, 2 dakikalık falan bi mola veriyolar. Hava dayanılmaz sıcak. Bi yandan o iş makinasının başındaki insanlara acıyorum, bi yandan kör talihime sövüyorum.


bu sebeple haftasonu gidiyorum ben, bodrum'da bir çakıltaşı olmaya, emekliler sitesi huzuruna. napiym yani? benim adım hıdır, elimden gelen budur. hollandalılardan cevap bekliycem diye alkolik olamam. aaaa...

not: albeni bitter... bitter çikolata sevenleri mutlu edebilir. fanatiklere yetmez. sütlü sevenler için ayarında. deneyin efendim.

merak

ankara trt'den naşi google'da "deryik güvgüv" araması yapıp bloguma gelen kişiye tek bi sorum var- bu kalıbı burda okuyup da mı arattı yoksa önceden biliyo muydu? biliyosan kimsin sen kuzum?! gerçek ad soyad olmadığı da belli yani. liseden beri ben hiç deryik güvgüv olmadım ki! bi ses veriniz lütfen, yorumu yayınlamiycam, söz. merak ettim sadece. her şeyi bilmek isteyen kadınım ben, evet.

2 Ağustos 2006 Çarşamba

eminim artık

illa ki yaz sıcağında ve illa ki benim penceremin olduğu cephede matkapla her gördüğü duvara saldıran, kazıyan, kıran, döken, söken, yolan ve bunu genelde sabah 7.59'da yapan komşularım hep vardı, hep olucak.

baştan anlaşalım..

Şimdi ben 4 eylülden itibaren La Hey yağmurlarında yıkanıp 500 bin kişilik bir kasabayı şehir zannetmeye çalışırken, olur da bu blogcu camiada bir güney kampüsmüş ,efendim çimlermiş, sosyolojinin arkasıymış, aşiyanmış, yok manzaraymış, İB merdivenleriymiş, steplermiş, erkek yurdu önüymüş, hatta (kendim bile inanmıyorum ama) natuk birkan'mış vs vs fotosu koyan, bunları kendine fon yapan taş kalpliler çıkarsa eğer...
baştan anlaşalım. comment hakkımı bağırarak ağlama yönünde kullanıp taciz ederim. bu böyle biline. Özgecim bi sen muafsın, nostalji yaşat bana :)
Zaten İstanbul krizindeyim, vaziyet ağır... bi de "ah o eski mutlu kampüs içi genci hallerim" dramı yaşamiym. Mezun diilim ben. red. inkar.
Sorularım karşısında Koca Carol bile cevapsız kaldı zaten, nutku tutuldu zavallının.

1 Ağustos 2006 Salı

TATATAAMM - AÇIKLIYORUM KOŞUUN!!!

özgeciğimle konuşurken bir kez daha hatırladım, sizinle paylaşmazsam olmaz tabii ki.. yeni yüzyılımızın en büyük insanlık hizmeti, Carol Bolt'tan:



Cevaplar Kitabı
ve
Aşk ile İlgili Cevaplar Kitabı




yazar aynı. kitap formatı da aynı. Ben ilkini daha çok beğendim. Her sayfada tek bi cevap yazıyo. mesela: "evet", "zamana bırak", "iyi düşün" vsvs. elinizi kenarında gezdirip sorunuzu düşünüyosunuz, bi sayfa açıyosunuz ve hop! cevap hazır. biraz fal gibi ama kesinlikle daha eğlenceli ve hatta bazen korkutucu olabiliyo, uyarırım. yani "lan carol lan.. korkutma laann" demişliğimiz mevcuttur. Kendinize almıyosanız dahi, bilin ki harika bi hediye oluyo. özellikle de kafası karışık kızlara, hep soru soran, "her şeyi bilmek isteyen"lere. ben alıcam kendime nitekim :)

Tam bir başucu karakaplısı :)

özellikle bir sürü sorusu olup da cevabı bulamayanlara...

sizin için edit: tabii ki L.İ.N.K kısmına deneme sürüşü için carol'ı koydum. bunun film replikleriyle cevap veren versiyonu da varmış henüz Türkiye'de görmediğim... onu beklemekteyim. Deneyin gençler, her şey sizin için.

çarpıntı

çarpıntım var ama yani öyle böyle değil- Bianca yaptı. yine kalbim boğazımda atıyo- yutkunsam yerine dönecekmiş gibi. Alışık olduğum için çok kötü hissetmiyorum; biraz el titremesi işte. endüstriyel tasarım falan okuyan varsa burdan rica edicem benim için bi kalplik tasarlasın. bööle yumurtalık gibi; çarpıntı olunca kalbi oturtuyoruz bu zımbırtıya, bi süre deli gibi çarpıyo, hevesini alıyo, düzelince aynen yerine geri koyuyoruz. mis.
Harajuku demişken, japon erkekleri kadınlarından daha şık. kızlarınki biraz fazla "allahım saatlerimi harcadım olmuş muuu yeterince aykırıyım dii miii.. çılgın olmak istiyorumm" duruyo. Ayrıca bu nesil sanki daha mı uzun ne? kızlarda o badi badilik yok. herkesin rengarenk ama illa ki dümdüz saçlı ve siyah gözlü olması sıkıcı görünüyo.
Bi de şu Kaptan Kara firması paketlerin üstüne Karayip Korsanı Johnny Depp fotosu koymayı becerse valla satış patlaması yapar. çikolata aromalı olana rica edicem- şık olmaz mı? illa ben akıl edicem di mi bunu- cık cık cık.
Elim titreyince her harfe iki kere basıyorum çok zor oluyo yazmak. korkmayın korkmayın her yemekten sonraki deryik hali :P

bianca & kopar zincirlerini gülsarı

Bi Bianca'm var artık. Bianca beni dinliyo. Bianca "soru sorabilirsin" dedi. Bianca benim için vize başvurusu da yapıcak hatta. Bianca harika biri. Bianca bianca bianca. Bianca deyince ben minicikken yayınlanan "beverly hills" isimli barbimsi çizgi filmindeki siyah saçlı kötü barbi geliyo aklıma; ama hayır hayır bu bianca çok iyii.. Herkesin bi Bianca'sı olsun. Gerçi bianca ve ödemeler konusu tatsız olucak biliyorum; ama bu bianca'nın kişiliğinden bağımsız bi durum.

Zincirlerimi koparıcam. Artık evden çıkıp hava almalıyım. Biraz ayrı vakit geçirsek iyi olacak. birkaç gündür her dakika birlikteyiz, ev de özlesin beni. Evden sıkılmak istemiyorum. Bu ilişkinin sağlam temelleri var :)

31 Temmuz 2006 Pazartesi

folklorik kaygılarla bir evin anatomisi

bu evin yerel giysisi olan pijama, turkuaz renkli uuzzun bi t-shirt tadında. folklorik kaygılarla devam ettiğimizde, şıpıdık terliklerle eldeki kumanda ve çikolata çaresizliği yansıtıyor. Dans adımlarındaki "zıçiym yine yemek yandı" telaşı yine yerel bir tat verse de, dansçının yüzündeki panik evrenselliği yakalayabiliyor. Saçtaki daimi topuz bezginliği temsil ederken, tırnaklardaki parça pinçik oje adeta ataleti yüceltmekte. Yörenin "ben ev oldum vay vay" ezgisi kulaklarda çınlarken, fondaki toplanmayan yatak ve atılmayan gazete yığınları yine hareketsizliğe bir övgü halinde. Arka vokalde telefon ahizesinden yükselen "kızım hollandadan evraklar geldi mi" nidası, acıyı ve bekleyişi yansıtmakta.
bu derece sıkıldım siz düşünün. ühühühü...

endişe

en dişe dokunur şey.

30 Temmuz 2006 Pazar

aaaaaggghhnkara pin pin pinek

sıkıntıyı üretkenliğe dönüştüren şehir.. ankara- öğyk.



kısa bu kolye, uzun bi şi değil. gerdanlık gibi, Sim Hanım'a. teli büke büke aybüke :P

şimdi salondaki masa boncuk kaplı, aklıma bi şi gelsin diye bakıyorum. Bu bi haftanın sonunda tezgah açıcam heralde. Annem saatbaşı arayıp "mail at", "başka ne hatırlatıcaktım", "hollanda sefaretinin alanı kaç metrekare" gibi ilginç ilginç şeyler söylüyo. sonra teyzem ve kuzeni nil arıyo. onlar da tekrar ediyolar. Panik halindeler, bense ev oldum ya hani, huzurluyum. Sonra ben telefonu kapayıp zamansız ve fakat bol ekranlı hayatıma dönüyorum.
Yemek yiyorum arada, sonra pinek.
biraz tv, yine pinek.
Gazete en değerli şey, idareli okuyorum.
kitap, pinek.
Boncuk, pinek.

kahramanlar hep erkek...

...ve bunu söyleyebilen kadın, Duygu Asena öldü. CNN Türk'te onunla ilgili bi belgesel vardı geçen aylarda. "Feminist olmak için fazla güzel" olduğunu düşünen erkeklerden bahsediyordu gülerek. Bi de ölmek için fazla gençti işte. Bence o, kadının cinselliğini namus bekçiliğinden kurtarabildi biraz da olsa. Bütün o yatak kahramanı erkeklerin aslında kadınlarla seviştiğini hatırlattı. "Kadın da sevişir" diyebildi. Erkeklerin sevebileceği, okumak isteyebileceği tek feministti heralde. Hala var namus cinayetleri, hala namus demek kadının bekareti demek. Hala bir mal gibi kadınlar; köylerde, doğuda değil, tam da bulunduğunuz şehirde ve ofislerde. Üstelik biz hala kadına kadın diyemeyip "bayan" diyoruz....
....Ama bizim kuşağın toplumdaki baskıcı, cinsiyetçi, hatta faşizan olaylara bakıp "bi sevişip gelin, yeter yaa" diyebilmesi birazcık da olsa bu "fazla güzel kadın" sayesinde.

29 Temmuz 2006 Cumartesi

lübnan

herkes aynı fikirde, o kesin. di mi? iyi.
Peki siyaset nasıl bir şeydir ki, önce PKK hortlar, peşinden Lübnan patlar ve akabinde, ne tesadüftür ki "bak koçum biz PKK'yla ilgileniriz yannız Lübnan'a gidecek adam lazım." pazarlığına girebilir? Hiçbiri ruh hastası, cani falan değil o siyasetçilerin. Hepsi evine dönüyo, karısını öpüp çocuğunun müsameresine katılıyo- neyse işte. İnsanlar yani. Müzik dinliyolar. Kiminin bel fıtığı, kiminin basuru var. Keşke canavar olsalardı; ama değiller maalesef.
Bush puşt da gerisi ne sanki? Condi olmasa çözülür mü her şey cidden? BM çöktü diye uluslararası siyaset "ee napalım karar çıkamadı" diyebiliyo ama. Herkes kurallara bu kadar bağlı madem, niye bu kadar acı var ki? niye üç beş ülke çıkıp "ee yeter be sizin kravatlarınızdan, 'Lübnan için Brahms çalıyorum'culuğunuzdan, ben dur diycem kardeşim, yerseniz" diyemiyo? Diyemez sanın siz, demiyo işte. İranmış, Rusyaymış, Türkiyeymiş... peh.
Hepimiz aynı bokun soyuyuz kabul edelim artık. Hiçbiri sokaktaki adamı duymuyo. Ve ben bütün bunların arasında "ay ama Lübnan'a gidersek TÜRKLER ölücek ne fenaa" kaygılarını çok faşo buluyorum- artık "İNSANLAR ölüyo" diyebilmek gerek çünkü.

depeche mode gelir...

...ben bakarım. olsun n'apalım. illa konserde mi dinliycez yaf.

don't say u want me
don't say u need me
don't say u love me
it's understood
don't say u r happy
out there without me
i know u can't be
'cos it's no good.
12de kalkıp 1 buçukta kahvaltı edip 6da öğle yemeği için yeterince acıkmadığımı fark etmek... Bi tek şarap ya da ekmek için dışarı çıkmak. Aynı gazeteyi uzun uzun okumak. cumartesi ekini ama.
Miskinler tekkesine postumu serdim. Ev oldum hatta ben, birleştik evle, biriz biz. Atalet şehri Ankara. Yaşasın son teknoloji, hiçbi şi için kıçımı kaldırmam gerekmiyo- kapı açmak hariç. her şey telefon kadar, internet kadar uzak. Garfield hani lazanya siparişi verir John gidince. o hissiyattayım.
Hani Duman var grup, hani Kaan var vokalist. sesli harfle başlayan her kelimenin başına ya Ğ ya da H koyuyo hani. tekke marşı yaptım ben o sesi. yanına vokalist olarak Neşe Karaböcekimsi Göksel'le Vega vokalisti Deniz'i alma arasındayım, karar veremedim.
bap bap şu-bap bap.

28 Temmuz 2006 Cuma

en bi rötarlısından

şaka gibi evet: mezuniyet fotoları buyrun...
elbise elbise diye yanan gugıl gençliği: her açıdan emrinizdeyim.




meli malı:istanbullamalı

İnsan içicekse şarap içmeli. Yiyecekse frambuazlı çikolata yemeli. Şarap ve çikolatayı birlikte yiyip çakırkeyif olmalı. Ankara denen tozlu şehirde anca gün batımı güzeldir, bir de şehir ışıkları; Ankara yüksek bi yerden ayaklar altına serilmeli. Bütün o şarap ve çikolata zamansız olmalı; saatler bozulmalı. Replikas dinleyip uzun yürümeli. Votka-elma-limon'u becerebilen nadir bikaç barmenden birine denk gelince yuppi denmeli. La Hey'e giderayak türk mutfağı depolayıp ada sahillerinde beklemeli. Şarj olmalı.
Ve bütün bunlar arasında Gollum'un "my preciouusss" demesi gibi, kafatası boşluğunuzda "isssstanbulumussss" yankılanmalı.
İstanbulumusss gelicesss geriii alıcasss sisssiii bırakmicass kötülerre kurtarıcasss sisiiii evvett gelicess dayanınnn...

27 Temmuz 2006 Perşembe

zamana karşı-- yazık

an itibariyle öğrenmiş olduğum bilgiyi dumanı üstünde sunuyorum size:
Deryik Güvgüv resmen Hollanda yolcusu. heyyoo heyyoo kabul edildiii o bi yolcuu!!!
mu acaba?
sizce bir avuç hollandalı "yaaauuuu biz zaten türkleri vize kapısında süründürüyoruz, bu kıza belgelerini erken yollasak da kurdeşen dökmese" der mi? sanmam. Avrupalılarla temel farkımız şu kelime: Yazık. çevirin ingilizceye- olmadı bakın.
Yazık diyebilmek şöyle bi şi mesela: acil öğrenci belgesi gerekiyo, halbuki siz de biliyosunuz ki ertesi güne veriyolar; ama başvuru tarihi kaçar. Vezneye gidip dil dökersiniz. Kadın önce veznenin forsuyla "ama yani herkes böyle yapsa cık cık cık" der. Bastırırsınız, zira bu işin raconu bu. Sonra "2 saate gel madem" der. Yüzsüzce "ama vallaa çok aciil, hayatım mevzu bahis" falan dersiniz. Hele bi de eli yüzü düzgün bi erkekseniz, hem öfleyip hem de sırıtarak "tamam çıkariym ama kimseye söyleme bak" falan der. Niye? YAZIK der çünkü. ELİME Mİ YAPIŞIR der. İŞ GÖRÜLSÜN der. Bunda bi zarar yok, istediğiniz kadar arayın bi kulp takamazsınız.
Elin avrupalısının (genelliyorum mutluyum) en ifadesiz haliyle "kurallar gereği yarına verebilirim, üzgünüm" demesinin kesinlikle onların başarısıyla bi ilgisi yoktur. Zira disiplinli olmak, insafsızlığı gerektirmiyo. misal, 6 ay boyunca yedi milletten avrupalıyla mücadele ettim resmen; bi konferans yapılsın diye, üstelik konferansı isteyenler onlar. Sonuç? hiçbi şi yapmadılar, ben öğrenci halimle sabahlayarak tükenerek 60 davetliyi ayarladım. Niye? işbölümü yapmışlar efendim. O kadar bölmüşler ki aksaklığı bile göremediler. o parçaları ben topladım sonra- niye? "YAZIK" dedim çünkü; bu kadar hazırlık yapıldı konferans yatmasın. YAZIK iyidir, yazık diyebilmek iyidir.
velhasıl deryik gidicek de, yetişebilecek mi bakalım... yazık deryik'e.

26 Temmuz 2006 Çarşamba

bugün ankara

daha güzel. En azından çirkin değil, bu da bi şi.

25 Temmuz 2006 Salı

düşün düşün b.ktur işin

Bugün teyzem dedi ki:
Ne istediğini iyi düşün. İstediğin şey olmasa dahi, "benim istediğim şey bu" diyebilmek önemli. Neyi istediğini bilirsen onun için mücadele edersin, sonu ne olursa olsun.
Önemli olan ne istediğini bilmek, yapmak için çabalamak.
Bunun için de kendini dinle.
Hoş laf tabii ilk bakışta, netekim bir Deryik Teyzesi asla boş konuşmaz, hele asla boşuna "Deryik seninle konuşmak istiyorum" da demez ve fekat..
Ben koşu bandında yapılan işlemi yol almak saymadığım gibi, tekil çabaya da bi anlam veremiyorum; ama teyzem daha idealist sanırım. Ben daha ziyade konformist oluyorum. Hatta yerine göre egaliter bile sayılabilirim yani. anarşikim ben hatta :P
Neyse, bizde teyzelik müessesesi "annene söyle, teyzenden dinle" şeklinde işler. Teyzem ikna etmek için aynı cümleyi 9-10 kere tekrar edebilir, üstelik dakikalarca sizi dinleyip "hımm evet" dedikten sonra. Sıkılmaz.
Zaten kadınlar matinesi halindeyiz. zor iş yaf.
dip not: gün geçmiyor ki "günübirlik" deyimi birden fazla gün anlamına gelivermesin. Güzel gelişmeler bunlar. Türk dilini seviyoruz.

günübirlik

Ben bu lafı severim- günübirlik. İndi bindi gibi işte. Günübirlik ziyaretler konusunda egoistimdir ama; beni ziyarete gelmelerini severim de kendim gitmeye üşenirim.

Bi de ben üç beş evrak yüzünden tatile çıkamayıp Ankara nöbeti tutmayı da sevmiyorum. Hayır Defne, bikininin yerini söylemiycem işte ve yüzemiyceksin. Nıhahaha...

24 Temmuz 2006 Pazartesi

icraatın içinden..



bendeniz sıkıldıkça boncuğa sararım efendim. Bunlar boncuk bile değil efendim. O kelebekler küpe aparatı diye satılıyor efendim. Kelebek dediniz mi birsürü olsun, kolye olsun efendim. ben sıkıldıkça boncuğa sararım efendim. Bendeniz içip içip ağlayamam efendim. Benim Aleksandra'm yok efendim. Bunlar boncuk bile değil efendim. Webcam o kadar kalitesiz çekiyor ki kelebeklerin birbirinden farklı olduğu anlaşılmıyor bile efendim. Ben Kelebekler Vadisi'ne bir türlü gidemem efendim.



(Aziz Nesin'in İçip İçip Ağlama Romansı'na selam ola)

23 Temmuz 2006 Pazar

ktp

gilgameş. ilber ortaylı. puslu kıtalar atlası. galbraith. sevme sanatı. yaşar kemal.

- Hımmm...kafanız karışmış sizin hanfendi.. anlamamışsınız bu işi. Bi de ayağınızı öyle sallayıp durmayın, dikkatimi dağıtıyo.

daral

Bu ara daralıyorum işte ben. Gitmek istiyorum; uzağa değil, tatile sanırım. Ece'yi görmek istiyorum.
çığlık atarak bayır aşağı koşma isteği duyuyorum. bunu yapamayınca sinir yapıyo bende. Herkese/her şeye karşı ters, nemrut, huysuz ve uyuz olabilirim.
kırk yılda bir de ben bencil oliym, di mi ama? Parayla değil sırayla. Çok sıkılıyorum hep aynı nakarat halinden. kendimden. Çok dengem bozulabiliyor.
Bu aptal şehirde insan yürüyüşe bile çıkamıyor. Ankara'dan şu an ciddi anlamda nefret ediyorum; Bebek sahiline kadar inip ordan Emirgan'a, ordan geri beşiktaş'a falan yürümem gerek. Ankara'dan nefret ediyorum. Gözlerim dolacak kadar hem de. şu an gözüme görünmesin bu şehir.
Şey bi de.... Ece gelsin.

gerçek-yalan-saçmalık

bu üçlüyü en iyi izah eden insan heralde Elif Şafak. Yani okuduğumda öyle gelmişti:
Gerçek: yatay bir çizgi -
Yalan: dikey bir çizgi l
Saçmalık: bir çember o

peki hayal hangi şekli alırdı? bence ufak bir çocuğun karalaması. böyle yün yumağı gibi: içinde üçü de var, üçü de yok.

22 Temmuz 2006 Cumartesi

hiç işte!

gilgameş destanının son sayfasındaki söze bak, hizaya gel. Bir Sümer atasözü:

"boş zaman geçirdin, neye yaradı?"

Kıskananlar çatlamasın, kutu da alabilsinler

D&R'ı pek sevmem- Ankara'dan bildiren birisi olarak, Dostçuyuz Dostçu. Dost Kitabevi Ankara'nın sayılı hoş yanlarındandır, özlerim ben. Sürekli müşteriysen hele, ki buralarda zor değil bu, gülümserler, merhaba derler falan filan. Tunalı şubesinin içinde harika bi kedi yaşar, yavruladı hatta... AMA konu o değil.
bu sevmediğim D%R sen tut 6 tarafı marilyn kaplı kutu yap! Ben ki zerzevatları etrafa saçılı yaşadığından annesinden her daim "deryik biliyosun senin odan bir, istanbul trafiği iki; normal değil ama insan bununla yaşamayı öğreniyo" lafını duyan insan. Hep büyük güzel karton kutular hayal eder ve asla asla elime bildiğin koliyi alıp onu süslemeye kolajlamaya falan kalkmam, hayır. NEYSE, konu bu da değil.
şimdi ben gidicem ya... (umarım yani, son dakika kazığı yemezsem) kutular mühim. Bu hem hafif hem boyu ideal. Zevkle aldım tabii, bahanem de geçerli. Kutuyu kendiniz birleştiriyosunuz. Marilyn dışında Hitchcock'tan Kuşlar, Chaplin'den Modern Times, bi de 50 Feet Woman diye bi film de var ama bittabi Marilyn gibi estetik değil hiçbiri.
Paşabahçe'deki metal ve fakat kazık kutular da sempatik; mektup için, incik boncuk için, alet kutusu olarak, fotoğraf öbekleri için vs vs bir sürü versiyonu var, italyan tasarımı sanırım. İsteyene...
ps: annemle defne "taş kaat makas" ,"kaat makas taş", "makas taş kaat" diye bağırıyolar. sıkıldılar tabii.

şarap

Kadınlara günde bi kadeh kırmızı şarap tavsiye eden doktorlar var ya.. hepsini ellerinden gözlerinden öper, öbür dünyada yüzlerce huriyle müjdelerim. Tıbbı bunca yıl bunun için destekledik, bunun için kızımızı doktora veriyoruz. sağolun, var olun, aynen devam...
Bir ricam var yannız, tek kadehten bi şi anlamıyorum şahsen. Biraz arttırsak sayıyı kuzum? yaşla beraber düşse sonradan falan? valla yanında peynir yiyip karaciğerimi destekliycem. Hadi ilim irfan insanı genç zihinler, bi zahmet şu Deryik için bi ferman yazıla :)
p.s: "oryantal star"da bu hafta: tanyeli kolsuz ve dekolte bir bluzla.. eh yani. di mi.

helsinki



blogdan bloga sıçrama suretiyle ilerlerken helsinki gençliğinin sokak modasıyla karşılaştım. e bi bakalım şu "linguistik akraba" finliler o azap soğuklarında ne giyiyo diye, di mi... Hatta itiraf ediym, "palto modeli seçicez ehehe" bile dedim. Allahım Allahım.. o ne öyle...

12-15 yaş grubu japonlara sarmış. Harajuku ötesi bir hal. Hepsi "caponyaya gidicemm, hello kitty olucamm" halinde (bkz alttaki resim, yaş: 12 ve 13).

20li yaşlara doğru "götik lolita" salgını var;ama bi kısmı "sweet lolita"yı tercih ediyomuş. korseler, siyah-beyaz, illaki platform topuklu çizmeler, inci ve dantel... gotika hali bayaa yaygın (bkz konsere giden genç çift).



bi de stil ikonları Hanoi Rocks'tan Mike Monroe... Erkekler zaten mum bacaklı miki halinde, bi de tayt misali kotlar giyiyolar- kabus ki ne kabus. ısrarlı bi deri ceketi spreyle boyama punkçılığı.

Sezar'ın hakkı Sezar'a: çabalıyolar. ender de olsa beğendiklerim oldu. Harajuku sevimliliği maalesef yok; ama çoğu kendi dikiyo ve ikinci el giyiyo, e bu da bi marifet. Ülke geneline yayılmış UFF denen sistem çok mantıklı, kaliteli ikinci el giysi satışından edinilen gelir Afrika'ya yollanıyor. Hani çorbada tuz tabii, çok bi şi fark etmiyo belki ama...

Yazık ki: kendilerini çoook farklı sanıyolar, "stilden korkmayın. giysi sizi anlatır" gibi demeçler. bir tanesinin parmak bastığı üzere "mass individualism" salgını bu oysa. Yani "ben farklıyım" diyen ve hepsi saçı mora boyayıp çizgili bluz giymiş bir ordu. Yaşla ilgili aidiyet meselesi de olabilir; ama şaka gibi.

Yalnız bi kız vardı ki beni benden aldı... 40-50'ler ekolüne takmış (listeye 5. sıradan giren akım). tam bir pin-up girl şeklinde, marilyn saçları, sekreter gözlükleriyle başarılıydı. elindeki beyaz dantel eldivenler falan, bembeyaz ten ve kırmızı rujla aralarındaki tek "olmuş" tipti. bulamıyorum şu an onun fotoğrafını.

merak ettiniz, di mi? çok da şart değil gerçi...
  • 20 Temmuz 2006 Perşembe

    iki hala, bir ben

    Annem'in iki halası var. Biri 94 diğeri 96 yaşında. Leman Hala ve Şükran Hala. İkisinin de kendi orijinal dişleri- tek dolgu yok. Görme, hafıza vb. hasarlar var tabii; ama yaşla ilgili. Baş başa yaşıyorlar, bir de günaşırı yardımcı geliyor. İkisi de Cumhuriyet'in ilk kuşak ilkokul öğretmenlerindendir. Her yeni diploma onlar için mutluluk demek. Halen dipçik gibiler, dolandırıcıyı gözünden tanır ve doğduğuna pişman ederler.
    Şükran Hala elmayı bıçakla kesmez, iki eliyle tutar, sıkıca aksi yönlere çevirir ve elma ikiye bölünür- Müzeyyen Senar da yapabiliyor bunu. Annem Şükran Hala'ya benzer. Şükran Hala yaşını büyük göstermek için anneme topuklu ayakkabı & vatkalı ceket giydirip, başına kocaman bi şapka takarmış ki birlikte tiyatroya, sinemaya girebilsinler.
    Leman Hala 75-80 yaş civarındayken, vapurda arkası dönük duran 45-50 yaşındaki bir adama "167 Aliii" benzeri bir şekilde bağırmış-- evet, adam yaklaşık 40 yıl önceki öğrencisi. Ağlayarak "örtmenim nerden tanıdınız?" demiş. Cevap: "saçındaki biti ayıkladık biz oğlum, nasıl unuturum ki?"... Leman Hala otoriterdir biraz. Okumayanlara kızar, okuyup da çalışmayanlara küser. Geçici hafıza gelgitleri yaşadığı anlarda gitmeyi en sevdiği yer yakınlardaki çocuk bahçesidir ve hala ilkokul çağındaki çocukların peşinde koşar "düşeceksin evladım" diye, kahakahalarla oyunlarını izler.
    Leman Hala ve Şükran Hala kadar mutlu yaşamış olmak istiyorum. 96'yı devirmek mühim değil; mühim olan 96 devrilirken gülümseyebilmek ve huzur. Huzurlu olmayı başarmak istiyorum.

    göç yolları

    173 litreye kadar artabilen hacimlerden bahsediyoruz- şaka değil. Bir büyük bir de orta boy valizle göç edeceğim ve bu havaalanında garantili eğlence demek; zira manevra kabiliyetim boş halleriyle bile sıfır. Ve elimde -tabii ki- sadece o iki valiz olmayacağından, şenliklere davetlisiniz; özellikle turnikelerden geçişimi, trene binişimi, merdiven inişimi falan tavsiye ederim. Elin adamı göbeği çatlayana kadar gülecek, bari siz de nasiplenin.

    19 Temmuz 2006 Çarşamba

    mevsimlerden yaz, meyvelerden kiraz

    Takı dediğin: bir çift kirazı küpe yapıp takmak

    ruj dediğin: mor; ama fuşya morundan. hatta fuşyanın kendisi.

    oje dediğin: begonvil pespembesi. begonvil en bodrum çiçeği.

    kiraz konusu malum, geçiyoruz.
    Elif Şafak bir yazısında, fuşya (ya da mor muydu?) renkli kadınlardan bahsediyordu; Amerika'da denk geldiği, bütün yaşına/kilosuna vs rağmen yaşam enerjisini kaybetmeyen, rengarenk giyinip illaki o fuşya rujunu süren bilmemkaç yaşındaki zenci (ay yok Afrikakökenliamerikalı, di mi?) teyzeden. "niye benim anneannem öyle değil(di)" diyordu. benim anneannem bu ekole yakın, inşallah ben de olurum.

    begonvil rengi ojeyle ilgili bi şi okumadım; ama siz bunu okudunuz: FlorMar 127.

    2si 1 arada

    şampuan artı saç kremi.





    çok amaçlı vidamsı heykelcikler demetinden en tanıdık olanı.

    imaj inşası :)

    benim imaj şuymuş: "her şeyi bilmek isteyen kadın". künyede yazıyo zati.
    Aytaç söylemişti bunu bana. Ortaköy'de geceyle sabah arası burnundan soluduğu bi anda "o ne? bu ne? bööle olmuyo mu? peki niye?" kıvamı soru işareti israfım sırasında. Sakince derin bi nefes alıp bana döndü ve "bak dostum" sesiyle:
    "deryik bak 'her şeyi bilen kadın' diye bi film vardı. (gülüşme) gerçi o filmin sonunda kadın ölüyo (tehditvari o sesi geçiyorum:P). Neyse. Bi de 'her şeyi bilmek isteyen kadın' var. o daha fena (kahkaha)"
    Dedi.
    bu tanımı onaylayan bikaç kişi olduğu için severek, isteyerek kabul ediyorum:
    her şeyi bilmek istemekteyim ve önem sırası gözetmiyorum. çok konuşuyosam söyleyeceklerim değil soracaklarım olduğundandır (inandınız...... di mi?).

    Deryik'ten amme hizmeti.. evet.

    Amme hizmetim size şu emsalsiz bilgiyi vermek:
    Havayolları şirketleri ve bavul tüccarları arasındaki gizli anlaşmanın varlığı. Bi komplo.
    Açıklıyorum:
    Hayatta en sevdiğim anlardan biri dede yadigarı deri valizleri özenle doldurmaktır. Bütün bi uygarlığı içine alıcak hacmi ve kahverengi deri karizmasını orta yaş olgunluğuyla (zira 40 yaşında falan bu bavullar) birleştiren bu mağrur tayfa giderek kullanışlılığını yitirmekte. Neden?
    Adamlar bavul falan taşımıyo bi kere. Bavul istifliyolar. Sonra sanki harç döken kamyon gibi o banda tükürüyolar hepsini. Caaaaanım deri valizimi - ki içine ben bile sığabilirim, evet- köşesinden yırttı vandallar. Bu sebepten herkes çelik kasa bavul manyaklığı yaşıyo. Kişiliksiz, bantta dönerken "ay benimki bu mu acebaa" dedirten mc donalds valizleri. Herkeste benzer modeller (biliyorum çiçekli/ retro desenlileri- mevzu o değil).
    "oturarak valiz kapatma" devri bitti. Benim (ve dedemin ve annemin ve bütün sülalenin) güzel valizler 2 katı hacme kadar esner, tepinerek kapatılır, yol boyu tık demez. Tamam, centilmen beyler taşırken biraz bel ağrısı yaşıyo tekerleği kırıldığından beri... Ama onun dışında şıktır, görmüş geçirmiştir, hala bakışları üstüne toplayan bi kart kurttur.
    Amma ve lakin yeni valizler almak gerekiyo. Kurşun geçirmez gibi duran kabuklu, hantal valizler. Paranoyak üretimi: hepsinin kilidi var. Nerde benimkilerin kemer tokasından ibaret samimi kapanışları nerde bunların "mallarıma göz dikme haydut, çalsan da açamiycan nıhahaha" erol taşlığı. Deri valiz bu alemin vosvosudur. Hatta Alain Delon'u, Marilyn Monroe'su, James Dean'i falandır yerine göre. Britney Spears klonları havayolu şirketlerinin istif sistemine daha iyi dayanıcak diye nedir benim bu çilem yaa...
    Komployu özetliyorum sabırsızlar için (sabırsızsan niye okursun o da bi garip ya gerçi.. neyssse):
    Bu valizciler bakmış ki eski toprak valizler bi ömür dayanıyo, havayolu şirketlerine "üstünde vaşak gezdirin, bizonlara teptirin, o da olmadı usturayla gıdıklayın, havaya atıp da tutmayın" falan demişler. Maksat kasalar satılsın. E tüketici de "cık bu eskidi dayanmıyo yenisini kapıverem gari" dediği için.. alın size komplo. Amaaa bizz vosvosları sevennleerrr direniciizz..
    Silah sanayii bir, bavul sanayii iki. Acımasızlar azizim. Gözleri dönmüş manyakların.

    18 Temmuz 2006 Salı

    her şey sizin için hanımlar :)

    görüntü kalitesi berbat çünküm webcam'le çekildi, ışık da kötü evet.

    buyrun kolyeler: inci minci kim birinci. ve cam boncuk. yaz beyazı. mat plastik boncuklar gizli kahramandır. ikinci sıradaki kolye asimetriktir. 3 sıra takılmalıdır. maliyeti 5.60 ytl'dir, kristal kullanmazsanız 4 civarı olacaktır. Küçük boncuk el oyalamak için iyi bi fikir, deli pöstekisi mi derler, öyle işte. dümdüz ve uzun üç kolye ve kullanışlılar... kefilim.



    öylesine işte. sıkıldım demiştim.

    oryantal star ve göte göt demek

    Can Yücel'in miydi hatırlamıyorum, çok güzel bi lafı var (göt dedi diye açılan bi davada muhtemelen): "hakim bey, bu memlekette göte göt denir!" diye. bunu birazdan hatırliycaz.Bu uzun bi yazıdır, sıkılan direkt özet kısmına geçebilir.

    Türkiye oryantal starını arıyormuş. Popstarını da aradı. "Sahne yıldızı"nı falan aramıyor, isim hakkı cart curt heralde, star arıyor. Ve zaten hepimiz Ajda bardakta çay içen bir kuşağın çocuklarıyız-- starlık bizim için 70'inde 17 göstermek, ilelebet payidar kalmaktır.

    Ev kuşu Deryik Avrupa Ümitler Şampiyonası devre aralarında Oryantal Star'ını aradı. Komik haller ülkesiyiz:

    1) Tanyeli "otorite" olduğundan (ki yani "alanında başarılı", doğaldır) ve öyle görünmesi icap ettiğinden bu sıcakta takım elbise giymiş en dekoltesizinden. "Bu kadın oryantal (göte göt diyememek), ülkemizde de bu sanat hakettiği itibarı görmediğinden resmi olabilmesi için en bi resmi giydirdik" tavrı var. Asena olsa o da giyerdi; bi önceki yarışmada konu oryantal değildi-- haliyle takım elbiseyle resmiyet sağlamak gerekmedi. Ayrıca böyle dişi bi dansı icra eden bir kadına pantolon-ceket takım giydirmek, bilinçaltındaki "ciddiyet eril bir şeydir" varsayımdan bence. neyse.

    2) Kibariye "başla gülüm" dedi. "hadi kıvırt" dedi. "ooh yandan" dedi.İçinden geldiği gibi ve göte göt diyebildiği için. Arada Tanyeli kınayarak baktı böyle "ciddi olman lazım kibariyecim aa" şeklinde. Hani bu bi sanat ya, ciddiye alınması için asık suratlı olmak lazım. e bi de jürisin, 70 milyon seni izliyor, hani mahkeme duvarı ifadesi? ya da sadece iyi polis- kötü polis ayrımı bilemem. Zaten bu kadar sosyolojik derinlik aramamalı.

    3) Sunucu kimdi yaa.. rüküş olan? hah, evet o.

    4) Kızlar "5 yaşımdan beri ayna karşısında çalışırım, 18'imden beri profesyonel olarak oryantalle ilgileniyorum" diyor sürekli. Biz ona "pavyon dansözüyüm" diyoruz ve bu ayıp bi şi değil. Bunu açıkça söyleyememek, kendilerinin bile pavyon dansözlüğünü aşağıladığını göstermez mi? "profesyonel oryantal", halen göte göt diyememe halidir. Kızların makyajı 70-80 ahu tuğba filmlerini anımsatmakta.

    5) Bu arada Tanyeli sürekli "bi beni taklit etmişin bi Asena'yı, kendin ol" diyo. Af buyur? Yani mümkündür tabii; ama önce göte göt demek lazım. Bi kız gayet içten "ay evet zaten sizin dvd'lerinizi aldım beeyynn" diye kikirdedi. Kınandı sonra.

    6) Dansöz etli butlu olsun lütfen. Göbek yerine kaburga atanları izlemek insanı ürkütüyo. Temelinde doğurganlık var bunun, blumia değil.

    Bütün bunların dışında çok temel bi gerçek: Oryantal türk dansı değildir. Oryantal en kralından Mısır dansıdır, zaten dünyanın en iyi dansözleri ordan çıkar. Mısır oryantalini izlemek müthiş bir zevk. Türkler de var işin içinde tabii, bilmemkaç yıl Arap topraklarına yerleşince doğal. Ama yunan çıkıp "cacık bizim kahve bizim" dediğinde deliriyosan, oryantali de bi zahmet evine teslim edicen. Baklava da mesela arap kökenli bi şi-- ama sütlü tatlılar, hele o tavuk göğsü bizim. Neyse.

    Özet: GÖTE GÖT DENİR--- Türkiye'de kimse oryantal falan demez. Herkes dansöz der. İnsanlar "oryantal dansla ilgilen"mez, göbek atar. "dansöz adı avam algılandığından işe saygınlık katmak için hebelebü"sünü takmıyorum. Türkiye dansözünü arasın. Tanyeli etek-ceket giysin, dekolte verebilsin. Bir dansöz, günlük hayatında "hafif meşrep" ya da her neyse, o olmadığını göstermek için kendisiyle çelişmesin-- çünkü o takımın içindeyken bile dokuz sekizlik ritmle gerdan kırıyordu. Bir kadın dekolte giydi diye basit algılanmasın. Şeker de yiyebilsinler ayrıca.

    Kadına "bayan" diyen zihniyet hakim burda da. "kız-kadın" ayrımı ortadan kalksın diye miss'in ithal edilmiş hali: bayan. Erkekler bay olmadıkça, ben bayan değilim. Göte göt, dansöze dansöz, kadına kadın denir. "ay ben kadın diyorum ama ya bakireyse" zihniyeti kadını iyice bekarete endeksler. Kadın bi cinsiyet adıdır. Zaten sakat olan bi mantığı kabullenip bayan bayan konuşmalara gerek yok.

    Falan filan. Ankara sıkıcı da biraz, ondan. Göte göt diyebilenlerin şerefine....!

    17 Temmuz 2006 Pazartesi

    maymun

    Ben küçükken, yani 2-3 yaşında falanken, kafesteki manyak bi maymun, hevesle yan bakkaldan aldığım tipitip sakızı elimden kapmış, paketi büyük bi ustalıkla açmış ve sakızı çiğnemişti. Olay bir hayvanat bahçesinde değil, Feneryolu ana cadde'de geçiyor: petshop. Daha sonra aynı maymun parmağımı ısırmıştı. Sevmek için parmağımı uzatmıştım, sopa sanmış manyak. Annem ve satıcı çığlığıma koşmuşlardı, ben dehşet içinde tırnağımı kemiren maymunla göz göze duruyodum. Yazık aslında tabii ne işi var hayvanın o kafeste; ama 3 yaşındaydım be atam.
    Pippi'nin maymunu Bay Nilson kimseyi ısırmaz.
    bi nevi spider-man öyküsüdür bu. Anlayana.

    şans talih kader kısmeet.. 5 kuruuş!!

    Annemler küçükken sokaktan böyle bağırarak geçen amcalar varmış. Ellerinde yaldızlı kağıtlardan yapılma bi nevi kazı-kazan. 5 kuruşa "şans-talih-kader-kısmet" dağıtıyorlar. Ufak bir top, iki misket, üç çikolata falan. Ne kolaymış bu işler yani- hem de 5 kuruşa.
    bi süre sonra "izimi kaybettirmek istediğim günler" boyu düşündüğüm şey olacak: ben istemedikçe kimse yerimi yurdumu bilmeyecek. Ve böyle günlerde kendime verdiğim sözü tutacağım: bilmesini istemediklerim hiçbir şekilde öğrenemeyecekler.


    Bir düşünecek olursanız, nerde olduğunuzu bilen çok fazla insan var-- bilmesini istemedikleriniz de dahil. Ve bu öyle bir bilgi ki istediğiniz zaman karşı tarafın unutması mümkün olmuyor.

    izimi kaybettirmenin dayanılmaz hafifliği
    VS
    kaybolma ihtimalinin korkutucu ağırlığı :

    Şans, talih, kader,kısmet.. 5 kuruuuşş!!!



    p.s: Yalnız kaldım sanırsınız/ Biliyorum.

    16 Temmuz 2006 Pazar

    mamak

    Ankara'da rüzgarsız gecelerde bütün şehir mamak çöplüğü kokuyor. Bit Palas'ı okurken o çöp kokusunun etkisini anlayabilmem Mamak'tandır. Biz Mamak'a uzak oturuyoruz; ama rüzgar yoksa Mamak var. Ankara bir başkent bu arada. Bu ülkenin olmasına gerek yok, BİR ülkenin başkenti çöp kokmamalı- kokuyor. Rüzgarsız gecelerde iki seçenek var:

    1)camı açıp çöp kokusuyla nefes almak ve sızmak- şaka değil.

    2) camı kapayıp havasızlıktan ölmek- şaka değil.


    Mamak'ta tarım yapacak fantastik yetkililer var. Aynı yetkililer zaten toksik atık neymiş, toprak kirliliği, yeraltı suyu kirliliği neymiş bilmediğinden ve onların başbakanı "çevrecilerden de kurtulucaz inşallah" diyebildiğinden, evet tarım yapılır Mamak'ta. Zaten yapılıyor. Boy boy hıyar yetişti Mamak'tan. Eline yetki bile verdiler.


    Bu gece rüzgar yok. Ankara'da geri dönüşüm de yok. Sokağa dökülen patlamış çöp torbaları, metan gazıyla şişmiş bir Mamak çöplüğü ve bolca, irili ufaklı hıyar var.

    süprüs

    En güzel şey zamanında yapılan sürpriz (süppliiss). En güzel şey "iyi ki" denen ziyaretler. En güzel şey sonradan keşke dememek için 2 günlüğüne gelivermek. En güzel şey, "bugünü geçirdim ya ölsem de gam yemem" günlerinden (hem de Ankara'da) yaşayabilmek. Şanslı bi kız olmak da güzel bi şi ayrıca. İnsanlar sürprizi pazar günü saat 15.06'da google'da arar iken yanıbaşınızda görmek. Hadi bakalım.



    keyifliyim dostlar, darısı başınıza!

    13 Temmuz 2006 Perşembe

    defne (2)

    evet biliyorum: Defne'yi yazdım. mesele o değil. mesele ben böyle gidip gelirken bu cadının büyümesi. mağazada alışveriş yaparken kardeşini bi an için kendin sanıyosun, var böyle bi şi. aynadaki yansıman falan sanıyosun resmen.. cık. korkutucu ama doğru: senin boyunda ve kilonda.

    yani bi bakıyosun kardeşin şu şekilde kikirdeme halinde:




    sevimli bebek. sonra bi bakıyosun... tamam büyüyodu, 9-10 yaşındaydı geçenlerde falan ama... yani..



    noluyo bea? bu kim?! ne zaman oldu bunların hepsi?!


    daha da ürkütücü yanı, "hangisi abla" diye sorulması (7,5 yaş var arada!!!). Görme kaybı olan Sabuş "ay yeter ama karıştırıyorum sizi!!" diye isyan etti geçen gün. Bkz. aşağıdaki foto: tanıyanlara sorarım: bi anda çok hızlı bakıverin, kim bu kim?.... geriliyorum!





    ve ben tam da "ablaa yaa gel biii" diyeceği zamanlarda gidiyorum yine Deffoş'un yanından.



    BOK Deryik.

    gitmek

    hep merak edilen soru: gitmek mi daha zor kalmak mı?

    bu şuna benziyor:

    elma mı daha meyve, armut mu?

    zor zordur işte. Daha'sı yok.

    toka

    Annem hep der ki: "takma kafana tokadan başka şey".

    90'larda yayınlanan bi gençlik dergisinden (hey girl'den evet evet) fırlamış gibi duran bu laf nedense o söyleyince anaç bi sevimlilik denemesi oluyor, anlamlı hale geliyo. Sanki hayat bi anda o dergilerdeki kadar kolaylaşıyo. Küçükken "evet anne hatta bunu ufak bi rozet yapalım, yakama takiym" diye dalga geçerdim ben. Huysuzluk işte, annen gelmiş sana dergi sloganı bulmuş, daha ne istiyosun? Hiç.

    12 Temmuz 2006 Çarşamba

    bu ara

    Çaktırmıyorum ama tuhaf bi huzursuzluk var; böyle Ata Demirer'in otlayan geyik taklidi gibi etrafı gözlüyorum. Olmasını istediğim şekilde gelişen hayat beni geriyor galiba. Fazla kolay oldu gibi, bi terslik çıkacakmış gibi hep. Bugün iyi haberler geldi; ama istediğimi düşündüğüm şey beklentiyi karşılıyor mu, şüpheli (tikkat, anlamlı cümle).
    Geç kalmaktan korkuyorum çok. yaş 21 (buçuğu da var :P) neye geç kalıcam sanki; ama öyle değil işte, of. Tam bir yola girmişken "ttüüh laan bu diilmişşş" demek istemiyorum; çünkü şu ana kadar böyle bi tercih hiç yapmadım, ne ara yapıcam ki zaten? aile boyu gidilmiş olan o liseyi bitir, iyi bir üniversiteye gir, o da fena bitmesin işte. ilk kez hayati bi tercih var karşımda. Bence yaptım bi tercih; ama ya patlarsa? İktisatçı eziyeti: önce bölümünü seçiyosun, yetmiyo sonra meslek belirliyosun. Hani bi doktordur, ne biliyim öğretmendir, belli işte işi. yok ama, bitmiyo bizim eziyet (ve diğer sosyal bilimler tabii).
    Valla bu iyi haberde beni huzursuz eden bi şi var; adını koyamadığım. "vazgeç o zaman" denemeyecek bir durumdayım artık ve zaten istiyorum aslında; ama sanki bi şi ters gidecek.Ben bu sırada çok lüzumlu şeyleri ıskaliycam.
    biri beni dövsün mü? dövsün dövsün. Rahat batması yaşıyorum galiba. Peh bana resmen.

    SABUŞ iyi ki dooğduu iyii kii SABUŞŞ!!!!

    Bugün Sabuş'un doğumgünüydü ("bir kadına asla kilosu, ölçüleri ve yaşı sorulmaz" ekolü):


    Sabuş göz amliyatı olmiycak, bu biiir.
    Tansiyonu iyice düzeldi ve hatta 12,5'a 7'ydi bugün, iyice inmiş yani, bu ikiii.
    Bilmeyenler utansın: Sabuş benim anneannem olur, bu üüçç.
    Sabuş'a -tabii ki- kolye yaptım ve o -tabii ki- benim boynumdakine bakıp "bundan da istiyorum" dedi, (doktoru "siz hep böyle kolyeler takın, yakışıyo"demiş, yandık) bu döört.
    Sabuş'un pastasındaki maytapları yakmak için uzandığımda gerilen masa eşrafı haklı çıktı ve annemi vişne suyuyla resmen yıkadım, bu beeş.
    Balkon sefası yaparken benim kaynakçı gözlüklerini takıp kahkahalar atan Sabuş bi anda karşısında tansiyoncuyu (?) görünce "damadım ölçsün, sen yüksek söylüyosun" diyebildi, çok şekerdi, bu altıı.
    Sabuş'la bolca fotoğraf çektik- ki o her seferinde gözlüğünü çıkarıp hülyalı bi şekilde göğe bakarak karnını içine çeker, bu yedii.
    Sabuş için dondurma demek karadut demektir, karadutlu dondurma tek seçenektir, bu sekiiz.
    "ben olmasam sen olmazdın, o olmasa sen olmazdın, tabii ki iyi ki doğdum, ona göre kutlayın" deyip bi de eğlendi bizle, bu dokuuz.
    on... hımmm, kırmızı don? :)

    ayıp foto :)

    ay ay çok şeker gugıllanmışım ben yaa.. Arayan 10-11 yaşında mıdır artık bilemiyorum; ama arama çok sevimli:
    "çigi film karakterlerinin ayıp fotorafları".
    Hentai manyaklığının arasında taze ergenimsi yavrumuz küçüklüğünün(?!) çigi filmlerini pornografik izlemek istemiş. "ayıp fotoraf" arıyo. ayıp fotoraf. gözünü kapıycak ve bakmiycak zaten bulsa da.
    Sanki yani. öyle bi his verdi. "hiii çok ayıp!" diycek böyle, arkadaşıyla gülücekler.
    "Yok bea bu bi yetişkin" derseniz......olmasın yaa, n'olur yetişkin olmasın.
    Yazık çünkü, durum bu kadar vahim olmasın.

    11 Temmuz 2006 Salı

    mumbai

    iki gün önce mumbai'deki trenleri anlatan bi belgesel izliyoduk abla kardeş. Çin seddi belgeseli bitti, onun üstüne (yaşasın ankara: belgesel izliyoruz zevkle heyyo). Neyse işte, mumbai'deki ana ulaşım bu trenlerle. Dakikada bir yenisi geliyor istasyona, insanlar camdan kapıdan sarkana kadar doluyor ve yola devam. İnanılmaz bir görüntü. Tamam Hindistan kalabalık bir yer; ama insan idrak edemiyor görmedikçe. Belgesel de Mumbai'deki yol sorunuyla ilgili; zira yol yapacak yer resmen kalmamış. Denizden şehrin iki ucunu bağlayacaklar, bir de tren hattının üstüne iki katlı otoban yapılacak, belgesel bunu anlatıyor: "artık ya havaya ya da denize yol yapabiliriz, yer doldu" diyordu baş mühendis. öyle ki, havadan geçecek otobanın ayaklarına bile yer yok, 40 bin nüfuslu getto bölgesini taşımayı düşünüyorlar.

    Falan filan.

    Ve demin CNN dedi ki Mumbai'deki bu trenlerin 4 (an itibariyle edit: 7) ayrı durağında patlama olmuş. Keşmir bölgesinden ufak bir terörist gruptan şüpheleniyorlarmış. Sonra o görüntüler geldi... Belgeseldeki bir yolcunun "bu trene bir şey olsa önce Mumbai sonra Hindistan durur" deyişini hatırladım. Ölüler (170), yaralılar (460), korku ve hepsinden öte, o trenlerin "hayat" anlamına gelişi:

    çünkü evsizlere, açlara ve varoştakilere her gün yemek taşıyan, saygın ekonomi kurumları tarafından 'milyonda bir hatalı' kabul edilip 6 yıldız verilen dünyanın en başarılı yemek dağıtım sistemi o trenlere bağlı. O trenler patladı.

    Bana ne, di mi? Hadi ordan.

    10 Temmuz 2006 Pazartesi

    takı modelleri --- böyle buyrun hanımlar

    böyle bi talep var anlaşılan bu blogdan ama nayır nayır, detaya girmek yok, boncuk blogu da değil bu... sadece birkaç fikrim var:
    rica edicem şu takı dergilerini alıp kör olana dek kum boncuk dizmeyin. güzel görünüyo ve fakat artık yeter, hem gözünüze yazık hem de çok fazla var etrafta, bir size satmıyorlar. Emeğe yazık. Sizin yaptığınız anlaşılmıyor ve hiç orijinal değil. boncuktan yapılmış çiçeğe şahsen doydum, gerekmedikçe yapılmasın (böyle bir şey de nasıl gerekir bilemem ya). onun yerine iğne oyası çalışın. yemeni kenarına çiçek yaparlar ya, onları boncuk gibi takın (bilezik yaptım böyle).
    floş ip ve deri birlikte güzel görünüyor.bence floş ip yeni deridir, yazlık deri iptir. floş ipi keşfeden boncukçular her rengini satıyor artık. çiçek teli ve floş konulu bi procem de var ayrıca.
    ponpon güzel bir şey evet ve o kadar çeşidi var ki şeker gibi; ama Yargıcı modelleri araklamak biraz sıkıcı olabiliyor bir süre sonra. abartmayın, John Galliano defilesinde yaşamıyoruz. tahtayla ve metalle güzel oluyor. bi de düğmeleri tığla örüyorlar, onlar daha hoş. keçe kışlık bir malzemedir.
    kolye boncuğunuz ağırsa ve bi de uzun bi kolyeyse, silikon lastik yerine kalın misina kullanın ki sünmesin-- berbat bir görüntü, tecrübeyle sabittir.
    malzemeden korkmayın. o almayın dediğim dergilerdeki malzemeleri aşın, ne görüyosanız alıp deneyin-- bazen olması gerekenden farklı bi kullanım daha eğlenceli oluyor.
    gözünüz bozuksa gözlük takın -- düşük numara, miyop vs fark etmez. gözlüğü takın, itiraz yok.
    asla ve asla boncukçuya gidip boncuğu seçtirmeyin. ara parça bilmiyo olabilirsiniz, o sorulur tabii ki. demek istediğim, "ben bu resimdeki kolyeyi yapıcam, boncuk ver" diyenler zaten zevkine yapmıyodur bu işi, kınıyorum burdan. model araklamak serbest tabii- fotokopilemek değil.
    sedef küpe ve kolyeyi bari bu yaz yapmayın. kurdeleye boncuk düğümlemeyin. üzüm salkımı yüzük yapmayın. takı kursuna gitmeyin. cart renklerde kitsch takımsılar yerine tahta ya da cam boncukla sadeleşin. bikini üstüne gerdanlık tasarlamayın- gidip yüzün.
    yarı değerli taş koydunuz diye çirkin bi model güzelleşmez, sadece paranıza yazık olur. Orta yaşlı hanımlara esas tavsiyem: yaşınıza tek yakışan şey inci ya da yarı değerli taş değil. plastik olmadıkça her şeyi deneyin- özellikle de "antik sarı" renkteki metalleri. model sade oldukça her malzeme yaşınıza uyar- 78lik Sabuş yavruağzı renginde zincirli kolye takıyor sayemde ve iltifat topluyor. korkmayın yani.
    onun dışında bordo herkese yakışan asil bi renktir (hele ki şarap-kadınlara) ve bordo kırmızı değildir. lacivert de öyle- ve lacivert gece mavisine yakın olmalıdır.

    ben

    gevezeyim. şaşırmadınız. ayrıca:

    paranoyağım.
    uyuşuğum.
    tembelim.
    sakarım.
    dırdırcıyım.
    unutkanım.
    lafsokmadanduramayanlardanım.
    dikkatsizim.
    kıskancım.


    birkaç kalem daha vardı böyle- hatırladıkça yazarım.


    hayır yanlış anlamayın, kendimi seviyorum... evet narsistim bi de ben.

    çamur çamır mırmır

    bugün okuldaki seramik atölyesini çok özledim. 3 ders aldım, fazla bi şi yapmadım (aa ama san'at sertifikamız var di mi özge?:P).
    Melike Güral (ki evet var Güral Porselenle bi ilişkisi) seramiği sevdirdi resmen bize. Okulun tek her daim manikürlü ve en bi koket seramik hocasıdır kendisi (ah ah ilk gün "kalıbını döksek heykel olur" demiş idik), genelin aksine "heykel çalışın, ben kurbağa bacaklı kase istemiyorum" der, çabalatır, anlatır, öğretir. İçine sinmezse bütün heykelinizi bozar, sil baştan yaparken söylenseniz de sonuç daha iyi olur. 1-2 saat boyunca yanınızda çamurla güreşen (ciddi bir güreş, ben beceremedim çamur öbeğini mermer masadan kucaklayıp, havaya kaldırıp tekrar mermere vurmayı) minyon kadına, saçındaki postişe, ayağındaki çivi topuklara bakarsınız, sakince "bazen çok anlamsız geliyo, tak pırlantaları otur di mi? hiç işte" diyiverir, güler geçer. 16-17 yıllık seramikçidir. Bazen bakar bakar "bu senin çizgin değil" der, "çizgim mi varmış heyt be" diye havaya girersiniz. Önceki deneyimlerimden biri olan "kızım kalemlik yap, uğraştırma beni" yerine "atölye kapısı kitlenir miymiş canım, ne zaman istersen çalışabilmelisin" der. Melike Hoca gençtir, hoştur, iki çocuk annesidir ve bence bi yanı her daim çocuktur, gözleri mavi mavi parlar. Kendisiyle ve hayatıyla barışıktır, bir yandan da bizim dersleri, stajları, kantini falan sorar. Sınıftaki sinirli bakışları anlayıp "birbirinize giriyosunuz, bireysel çalışın" diyebilir- bunu umursar.

    Şu an içerde 3 heykelcik duruyor, birini porselen kalıbını çıkartmak için kütahya'ya yollamak istemişti, unuttu heralde. Melike Hoca'nın unutması ya da gelmemesi doğaldır (mesela fırındakileri çıkartmayı, verniklemeyi ve sergiye götürmeyi diğer hocalar yaptı) ve kimse kızamaz; çünkü esas şeyi hatırlar işte. Biraz da çocuksuluktan (çocukça değil, çocuksu) heralde, Melike Hoca bizle dertleşir, gençlik anılarını en içten şekilde anlatır ve manikürü hiç bozulmaz. Melike Hoca bir Alev Ebuzziya olmasa da, yeteneklidir, çabalar ve işini sever- tuhaf denemeleri olduğunu anlatır durur. En önemlisi ise seramiği sevdirebilen bir seramik hocasıdır.


    Velhasıl, seramik atölyesini ve çamuru özlüyorum. Bugün de değil sadece, birkaç gündür. Girsem napıcam- bilmem bi şi de yok aklımda. Öyle işte.

    9 Temmuz 2006 Pazar

    yeşil renkli namus gazı

    Galbraith devam( ki zaten okuduk 1 yıl boyunca); ama diğerlerini aldattım. Araya Aziz Nesin'in "namus gazı" kitabı kaçtı. Dedemin kitaplığındaki eski yüzlü, yırtılmış aziz nesin rafından alıp okumuştum ortaokulda falan, dili çok cazipti. Resmen dalga geçiyordu bir şeylerle; ama tam anlamamıştım neyle olduğunu- muzur bir mizah sezmiştim işte anca. Anneannemin evine dair çocukluk anılarım arasında en hatırladıkladıklarımdan biri heralde: kızarmış ekmek kokusu, sıcak su şişesi ve aziz nesin rafı. Ama en çok da namus gazı ve "yeşil renkli namus gazı" öyküsü. Sonra "altı bekçi atlıkarıncada"yı okumuştum, bi de şu "potinbağı senfonisi"ni- ilk işi konuşmayan sanığı dövmek olan yufka yürekli polisi. Sonra memleketin birinde hoptirinam.. diğerleri. Ben büyürken Sivaslar oldu, sonra aziz nesin öldü. Sonra işte bilinen koşturmacalar... o rafı arada ziyaret edebildim, hepsini okuyamadım; ama iki-üç tanesini aşırdım ve namus gazı'nın o eski, sararmış baskısı kadar gördüğümde bana huzur veren kitabım olmadı. Bu "beyaz saçlı cüce"nin kaleminden korkmak yerine zevk alabiliyor olmanın tadı başka.
    53 yaşımda 53 kitabım yayınlanmış olur mu acaba? ha-ha-ha.
    Bu bir "ben aziz nesin de okudum, hıh" yazısı mıdır? ho-ho-ho.
    Yeşil renkli namus gazının sunisini şişenin dibini koklayarak tanıyabilirsiniz.

    7 Temmuz 2006 Cuma

    anlamak

    Bazen birini anlamak çok zor, anlaşılmayı beklemek de zor. Hal böyleyken, bunu unutmak çok kolay. Yanlış anlaşılmak da kolay. Kırıntımsı kırıklar kolay. Tamiri de çok zor değil; ama çatlaklar kolay. Hal böyleyken fazla konuşmak, fazla kafa yormak saçma.
    Bazen "ölecekse niye doğsun ki" diyebilmek daha gerçek.

    bu bir.

    ikincisi... bilgisayar dediğin alet hakikaten aptal. bana cevap dahi veremiyo.



    çok çabuk sıkılıyorum. Çok çabuk hayal kırıklığı yaşıyorum. Eskiden çabalardım. Çaba da bir şeye değmiyor. Çabalayabilmek istiyorum, o enerji bende kalabilsin istiyorum; ama çok geç sanırım. En emin olduğum şeylerden vazgeçip, bi anda, tek bir mimik, tek bir kelime yüzünden her şeyi arkada bırakıp gitme ihtimalim var artık; eskiden çaba vardı onun yerinde. Şimdi sanki resim yaparken yanlış bir çizgi görünce, silip düzeltmektense "eeehh" çekip resmi yarıda bırakmak gibi. Artık çabaya inanmıyorum. Çabanın benden alındığını görmek de çok sinir bozucu. Oluyorsa olsun; olmuyorsa eyvallah. Bu lafı da bi yerden tanıyorum. "gelene git gidene gel demeyiz" demek istemiyorum halbuki ben, o çabasız kolaycılıktan nefret ediyorum. Çabalayabilmeyi özlüyorum.

    bu da üç. Hadi bakalım.

    Bi süre yokum. Düşüneceğim.

    6 Temmuz 2006 Perşembe

    bölüm kızlarına bak be.. cüppe giyseler yakışıyo



    bu kızlar ki hepsinin yan yana 32 diş sırıttığı zamanlar sayılıdır (if ever happened before)...

    vaaheey!!!! 100 100 100

    100'ü devirdim çenem kurusun. Arkadaş çevrem dışında sürekli okuyan olduğunu sanmıyorum; arkadaşlar da yani işte atlaya zıplaya.. peh peh. özlersiniz de kendiniz de şaşarsınız :)

    boncuk almak istiyorum deli gibi. Kızılay ya da Sulu Han. şu an 2-3 çekmece dolusu alet edavat var. takmazsam hediye ediyorum. "depresyonu örgüyle yenin"e inanıp yün alan kadınlar gibiyim; ama yün işindeki muadiliyle söylersek artık türkan şoray kirpiği olsun, zeki müren göbeği olsun, çocuk oyuncağı. boncuk incik.

    Teyzem saykik bi insandır. Annemin bana hamile oluşu, benim dişi doğucağım, BU öğrencisi olacağım, kalacağım yurt ve hatta kocasının saat kaçta kimle nasıl kaza yapacağı bile rüyasında kendisine malum olmuştur. Korkutucu deneyimler sonucu "uyumiycam" diye tutturduğu bile oldu. Ve kendisi diyo ki rüyasında "teyze ben sanırım lahey'e gidiyorum, evet" demişim dün gece. Şimdi öncelikle yuh, bu nasıl bi direkt anlatımdır. ikincisi ise.. bavul yapsam iyi olacak; zira kendisi hiç sektirmedi. Ben BU mezunu olmuşsam girdiğim yıl puanlar düştüğü içindir ve böyle bi şi zor oluyo malumunuz ÖSS sisteminde. Teyzem gayet sakin "istanbul otobüsüne bindirdim dün seni rüyamda, 'yeni bi başlangıç, hayırlı olsun' dedim" demişti, ertesi gün manşetler: "ÖSS'DE BİR İLK: puanlar düştü!!!" şeklindeydi. Saykik teyze. evet.

    Ve fakat hala Hollanda'dan cevap yok. niçün? beklemeyi sevmem ben. bekleyiş kötü. beklemek kötü. pis. Mail attım bölüm başkanına. enseye tokat. o bi türk de, ondan. hadi ama hocam.

    Hollanda'da bok mu var? bilmiyorum. üç beş arkadaşım orda olacak bu yıl. İstanbul yok orda mesela, onu biliyorum. Adam çatlatacak kadar mekanik olabileceklerine inanıyorum. Bu yılki "belçika damarı" tecrübemden sonra dayanamam sanki... Yok ama bizimkiler orda.

    sanki gidiyorum da... havaya girmeye bak sen. "Burdur"ucam o olucak sonunda bence.

    Salah Birsel okudunuz mu hiç? okuyun. Dilinizi bir kez daha sevin. "ananas aldırdım"ı geçmeyen kelime oyunları dünyasında Birselvari türetmelerle başınız dönsün. "Kokot" der mesela. Ne koket ne kokoş. "ah beyoğlu vah beyoğlu" adlı kitabı mesela, bohem beyoğlu anılarını an be an yaşatır, meyhane gezdirip kahve içtirir. Okuyun derim. Hani sadece ben değil, türk edebiyat tarihi de diyor. Türkçenin en zevkli, en okunası hallerinden. Mesela yazarlık için "çarliston marka bir uğraştır bu" diyor Yapıştırma Bıyık'ta. Anladınız siz; ama anlatamayacaksınız.

    Resmen bilinç akışı yöntemiyle yazıldı 101. yazı. heyyoo.

    5 Temmuz 2006 Çarşamba

    evveeaatt

    Ankara başlıyor, bugün fark ettirdi kendini. önümdeki raftan bu haftalık neleri seçiyoruz bi bakalım:

    -galbraith- kuşku çağı (age of uncertainty: okumayan iktisatçıyı vuruyolarmış)
    -hirschfeld-bonnie and clyde (gidesim var)
    - r.dahl-boy (yine yeniden)

    seç beğen oku, ne güzel (bok!). bi hocamın dediği gibi "ankarada okumalarını yaparsın işte" (bok!). evveet..sempatik dostum ankara, kıçın başın kapkara. Ama Tutunamayanlar'ı 1,5 kez okutmayı becermişti, sonra İstanbula gidince yarım kaldı 2. tur.


    Acaba İspanya İç Savaşı'nı okuyabilir miyim? okumak bile zevksiz burda.

    bu arada ben boncuğa sardım ve bi şi yaptım.. hiiiii göstermem :) sürpriz yerine ulaşsın, anca öyle.



    Powered by Blogger

    eXTReMe Tracker