17 Nisan 2009 Cuma

fulya için.

bu yazı, annemin sabaha karşı kaybettiğimiz arkadaşı fulya için bir güzellemedir.

ben annesinin arkadaşlarına "teyze" demeyen bir çocuktum, onlar da zaten kendine teyze dedirtmeyen kadınlardır. annem de öyledir hatta. haliyle sizi yanıltmasın, fulya 55 yaş üstüydü. güzelleme işte. ve fulya zaten o kadar güzeldi ki bugün önünden geçmiş olma ihtimalinizin yüksek olduğu o evden birinin eksildiğini bilmeniz gerekiyor.

bazı insanlara adları yakışır. fulya mesela, hakikaten çiçek gibi bir insandı. hayatımıza annemin çocukluk arkadaşının yeni ev sahibi olarak girdi. bahçeli bir ev. üst katınızda ev sahibinizin oturduğuna sevinir misiniz? onlar sevinmişti. sonra biz de çok sevindik.

hepimizin iki eli ve 10 parmağı var. fulyada durum farklıydı. fulyanın parmak uçlarından yeni eller ve o ellerden de yeni parmaklar çıkardı. görmeyenler abarttığımı düşünebilir. hayır, fulyanın elleri ağaç dalları gibiydi. bu ellerin ve parmakların kendi takvimleri ve saatleri vardı.

bir kısmı bahçedeki bütün ağaç, çiçek ve zevkle sığınmış kedi ve kuşların bakımına ayarlıydı. sulamadan ibaret değil sadece. budama, gübreleme, toprak tazeleme, ilaçlama, arada bir sohbetle ruh okşama gibi kapsamlı bir işti bu. fulya bana küçükken izlediğim "yeşil parmaklı çocuk" adlı çizgi filmi hatırlatırdı: parmağını dokundurduğu her kovuk, her delik yeşerirdi ve bu yeşiller ankaranın göbeğinde, yaz sıcaklarında, birbiriyle örtüşüp serin bir vaha oluştururdu.

tom isimli, kırpık ve hırçın, yaşlı bir köpeği, jerry isimli kör bir kedisi vardı. tom, evi ve bahçeyi korumak için tüm savaş gazisi enerjisiyle benim uzuuun eteğimin içine girdiğinde 12 filandı yaşım, benim çığlık ve zıplamalarıma rağmen eteğimden çıkmadığı için beraber o bahçeyi turlamıştık. neyse, tom bikaç yıl önce öldü. peşinden de jerry gitti. bahçedeki bol tüylü iri kediler onların yerini aldı. yani ellerin ve parmakların bir kısmı evcil hayvanlara, hatta genel olarak hayvanlara ayrılmıştı. annemin arkadaşının 10 gün boyunca kaplan yavrusu bile misafir ettiğini hatırlatırım.

fulyanın ellerinin bir kısmı boyama ve resimle ilgilenirdi. büyük kızına düğün hediyesi yapmaya başladığında herkes nefesini tuttu. çocukluğundan düğününe kadar olan bütün fotoğraflarını kolajlayarak yaptığı tepsi görenleri ağlatacak kadar güzeldi. boş zamanlarında resim yapardı. evdeki her türlü ahşap, kapı ve saksı onun fırçasından geçmişti. "ahşap boyama kursu" denen nane ortada yokken, "peçetedeki deseni yapıştırınca kendimi yaratıcı sanıyorum" kadınları türememişken, fulya sırf ellerindeki enerji boşalsın ve evi iyice sıcak bir koza olsun diye günlerce saatlerce uğraşırdı. köy enstitülerinde yetişmiş bir annenin kızı olarak, üretmemeyi asla anlayamadı. ailecek böyleler aslında. "boş durunca yoruluyorum" derdi fulya. boş durmamak için etrafa saldırmazdı ama. elleri ve parmakları kılcal damarlar gibi büyürken, fulya hep çok zevkli ve zarifti. bir insanın en çok kendine özenebilmesi zor sanırım. zamansızlıklardan. bana bunun aslında ne kadar zor ama gerekli olduğunu öğreten fulyadır. işte fulyanın yanındayken insan, zaman o ellere uygun işlerdi.

bu ellerin bir diğer kısmı dikiş nakışla ilgiliydi. patchwork denen naneyi de ha keza, yıllardır yapardı. amerikalı patchwork dergilerine bizim "hanım dilendi bey beğendi"leri anlatan yazılar yazardı. battaniyeler, düğmeden kapı süsleri, işlemeler, alt kattaki küçük kızların parti kıyafetleri, acil müdahaleler ve daha neler neler, fulya tesislerinde işlenirdi. yüksük koleksiyonu vardı, dünyanın her yerinden toplanmış. yine de evi, salonu dantel işgaline uğramış, "yığma tipi düzenle sergi salonu" haline getirilmiş, kermes fuarı gibi evlerden değildi asla.

eller ve parmaklar diyorduk, bunların bir kısmı mutfaktan çıkmazdı. fulyanın evi demek, güzel koku demektir. kek, pasta, vejeteryan yemekler, soslar, ekmek, et, vs vs. ne isterseniz fulya bunu sizden önce anlayıp mutlaka onu hazırlamış olurdu genelde. bunlar da böyle alengirli süslerle doantılmış, nasıl yendiğini çözemediğimiz gıda fetişi objeler değil, çok sade, tüm havası lezzetinden gelen yemekler olurdu. annemin arkadaşı da bir o kadar becerikli olduğu için, komşuculuk oynarken evler arası gidip gelen tabakları siz düşünün.

fulyanın geriye kalan elleri sarılmak ve yanınıza oturduğunda dizinizi okşamak için özelleşmişti. fulyanın yanına oturduğunuzda sahne sizindir. o tüm varlığı ve dikkatiyle sizi dinlerdi. 9 yaşındaki birinin "defilesi"ni de, 17 yaşındaki birinin öss çığlıklarını da her şeyi her şeyi, inanılmaz bir dikkat ve ilgiyle takip ederdi. fulyanın yanına oturabilmiş olmak, şanstır.

alt kattaki evde, yani annemin çocukluk arkadaşının evinde, kanser haberi duyulduğunda fulya en büyük destekçileri oldu. orada yaşama sevinci fışkıran iki aile olarak iyice kenetlendiler. her türlü tedavi denendi ve hep en umutlu o oldu. annemin arkadaşının eşini kanserden kaybettiğimiz sıralarda, önce miydi sonra mıydı hiç hatırlamıyorum, fulyaya da teşhis kondu: göğüs kanseri. iki katlı bir bina için çok ağır bi yüktür bu.

9 sene önceydi bunlar sanırım. fulyaya adının çok yakıştığını söylemiştim. minyon, güleç ve bir sürü elliydi işte fulya. kemoterapiler başladı. iyi de gitti. günler aylar haftalar, fulyanın elleri durmaz, fulyanın çiçekleri solmaz. fulya mümkün olduğu kadar fulya kaldı. ağlayacağını biliyosa, alt kata inmez, gülümseyemeyecekse insanları görmezdi. ağrısı, acısı oldu tabii ki. ailecek zor zamanlar geçirdiler ama her yaz çeşmealtına gittiler. torunu oldu- alpella. dünyanın en ciddi suratlı, en kocaman gözlü küçük beyefendisi. anneannesi onu çok sevdi. fulya tek göğsünü kaybetti; ama kanser temizlendi.

kanser temizlenebilen bir şey değildir. onlarca eli ve parmağı olan fulya bunu lenflerinden öğrendi, 9-10 ay sonra. zamanlar bulanık, çok kesin söylemeyeyim. yine kemoterapi. saçlar gider; ama fulya hep gülümser. yok zorlama değil; insan tabiatı. fulya kedi olsa adını munis koyarlardı, ondan. kızları hep başarılı, torunu alpella bir tüp çikolata gibi resmen.

aylar ve yıllar ve muhteşem anılar geçti. önce elleri durdu fulyanın. sanırım ilk olarak bahçe işlerini bıraktı. titreme, göz yorgunluğu gibi sebeplerden de dikiş nakışı. boyamalar biraz daha sürmüş olabilir, yine atmiym. ama zamanla fulyanın ağaç ellerine kış geldi ve durdular. "acaba şimdi neyle uğraşıyo" diye evini, işlerini gözetlediğimiz fulya ellerinden vazgeçti ve biz de bir daha ellerinden bahsetmedik. kemoterapi sonrası kısa süreli bir toparlanma, kanser temizlenmeyen ama feci saklanan bir şeydir. temizlendi sanabilirsiniz, ama 2 ay sonra ce-e der. yorgunluk, çok yorgunluk sebebi bir şeydir.

fulyanın kızının düğün haberini aldığımda geçen yıldı sanırım. adaşım. evleniyordu, çok mutluydu ve düğün hazırlıkları demek, fulyanın elleri dursa da beyninin, gözlerinin tam kadro işbaşı yapması demekti. masa süslerinden misafirlere verilecek hediyelere kadar her şey, her detay inanılmaz zarif olacaktı, fulya bir kez daha düğün hazırlığındaydı. damadın amerikalı oluşundan naşi, iki düğün hatta. amerikalılara hediye lokum mu olsun, ne olsun 2 ay filan düşünüldü. çeşmealtında düğün olsun, sade olsun, doğal olsun. "sandalye giydirmesi"nden nefret eder, "sandalyeleri evlendirmiyoruz" der, gülerdi. fulya, oryantal gösterişin ana damarı olan parıltı, abartı, sim-kristal- payet işlerinden uzak, sade ve zevkli bir insandı. istediğinde 6 yaşındaki kızlara prenses elbisesi de hazırlardı. küçük kızının düğününde cam göbeği renginde bir elbisesi olacaktı, annemler karar vermişti. bu sade hanfendinin bir günlük de olsa fazlasıyla göze batması şarttı.

daha az çıkar oldu fulya yanımıza. istanbula taşınmadan önce uğradığımda yine gülümsüyodu, "bak becerdin, yaptın, aferin sana" demişti. kızı gelicekti. yemek yapacaktı. düğün vardı. eksik olan, azalan, süremeyen şey umuttu sanırım. araya ingilizce laf serpiştirenlerdendi fulya; ama çok iyi yapardı bunu. türkçesini bilmediği için değil hayır; bazen ingilizcenin daha iyi anlatmasından, bazen de bazı şeyleri türkçe duymayı istememesinden sanırım. ingilizce bazen bir parantezdir.

seçim gününden önceki gün doktor, kızına annesinin 1-2 haftası kaldığını söyledi. annesiyle olmak için doktorasından izin alıp amerikadan gelen, düğününe 1 ay kalmış kızına. seçim günü ilkokul binasına yürürken gözlerimiz yaşlıydı. annemler o gece yine cam göbeği rengindeki elbisenin modelini konuşmaya başlamış, fulya da bu tartışmanın tüm neşesini iyice dinledikten sonra "are you kidding me" deyip acı acı gülmüş, o kadar. "aa tabii ki giyeceksin" denince de peki demiş. böyleydi fulya.

çok ağrısı olduğunu biliyoduk. çok ama. bitsin istediği kadar vardı. "bitsin" dedirtecek kadar. fulyaya bile. elleri durmuş fulya. bu sefer inat etmeyecek gibiydi ve sanırım hakikaten üzücü olan şey de buydu. "ten rengi değişti artık" dedi annem. daha önceden bilinen o renk olmuştu. gelin kızı amerikaya gitti ve damatla geri geldi. nikah halledilmişti. damatlık ve gelinlikle beraber iki gün önce fulyanın karşısındaydılar. fulyanın da umarım cam göbeği bir bluz vardır üstünde.

dün gece annemler saat bire kadar yanındalarmış. sonra dönmüşler. iki gibi de fulya solmuş, galiba uykusunda. acısız. şimdi sanırım çeşmealtına ulaşmıştır, cenaze için.

blogdan naşi "başın sağolsun"lar almak için yazılmadı bu yazı (gerekli edit: zamanında bununla itham edildiğim oldu, ondan yazdım. yanlış anlaşılmasın lütfen. isteyen diler, isteyen yazar) ; dediğim gibi, bu fulya için bir güzellemedir. sizin için de bilgi notudur; zira elleri ağaç dalları gibi olan, üretken, hayat dolu insanları not düşmek gerek. sabahtan beri biraz bulanık biraz da bulutluyum, elimden geleni yapıyorum işte.

11 yorum:

Abi dedi ki...

ben de bu yorumu başın/ız sağolsun demek için yazmıyorum. İnan ki olağanüstüydü. Okuyan herkesi bulutlandıracağı da apaçık.
Ne güzel insanlar var.
İnsanı, hiç tanımadığı halde sadece bu dünyada yaşadığı için gururlandıran insanlar...

Betty Boop dedi ki...

teşekkürler derya; fulya'yı benimle tanıştırdığın için.

endless dedi ki...

herkes gider..

sonra bir şey kalır geride.

deryik dedi ki...

abi: teşekkür ederim. evet, fulya gerçekten etrafınakilerin hayatını değiştirmiş biriydi.

betty boop: ben teşekkür ederim.

endless: doğru.. fulyadan çok şey kaldı, en güzeli de bu.

Bespelled dedi ki...

İçimden çok yorum yazasım geldi bu yazıya, ama sözlerimi dizemiyorum bir türlü.

O ağaç dalları gibi elleri adeta gördüm sen Fulya'yı anlatırken. Bir ışık olarak yansıdı kendisi yazından.

Bazı insanlar öyle bir ışık saçarlar civarlarına; hatırlandıkları zaman, hatırlanan her şey sanki hep tatlı bir ilkbahar gününde olmuştu gibi geliyor insana. Hiç tükenmesin soyları.

Damlo dedi ki...

okumamıştım bunu. bulut bulut oldum yahu deryik. anlattığı şeyler o kadar güzel ki sonu böyle bitmemesi gerekiormuş gibi.

umuut'a o kadar çook ihtiyacımız var ki :(

Adsız dedi ki...

ara ara gelip bu postu okuyorum. Fulya'yı anıyorum. Ona dua ediyorum.

deryik dedi ki...

teşekkür ederim. hem duanıza, hem paylaşmanıza.

Serra Topal dedi ki...

Bahsettiğin tatlı kadının, benim çocukluk arkadaşımın annesi olduğunu öğrendim. Yıllar sonra. Hem de kızından. Kendi annesinin yazısına denk gelen, Amerika'da yaşayan adaşından. Dünya küçük. Ne güzel güzellemişsin. Güzelötesileme olmuş aslında. Böylesine zor bir hayat için.

Aysen Ertugrul Karabag dedi ki...

Derya, daha birkaç saat önce karşı komşu/kuzen Zehra'ya ne kadar hoş bir insan olduğunu ve üstelik de çok güçlü bir kalemin olduğunu anlattım. Derya A. bu yazını bulmuş, yollamış, şimdi geldi. Ben bu yazıyı daha önce niye görmedim? Ketum annen niye acaba hiç bahsetmedi? Biliyorsun zor ağlarım ama göz yaşlarım durmuyor. Fulya'yı çok özlediğimi senin bu duyarlı yazını okuyunca bir kez daha hissettim. Seni sen yapan herşeyinle çok seviyorum.

deryik dedi ki...

Ah Aysen, annemin degil benim ketumlugum, annemin yazidan haberi bile yok ki :) kendi kendime yazdim, bir koseye sakladim. yine de iyi ki yillar sonra da olsa esas okuyucu kitlesini buldu.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker