15 Mayıs 2008 Perşembe

bissüre

sizi arşivimle baş başa bırakıyorum. manifesto hazırlamak kolay iş diil. bugün bakınız toplam 4 dakika 37 saniye filan sokakta kaldım, o arada da dolu yağdı. bereketliyim vesselam. her durumdan kendime paye bi egom bile var.
elbet okumadığınız yazı vardır, gypsy kings fon müziğiyle mekanı terk ediyorum..
burcucum sen de artık... tekrar edersin :P

14 Mayıs 2008 Çarşamba

paylaştıkça artan tat

evet efendim ben son ürünü sunarız diye düşünüyodum ama divadeiwob çoktan duyuruyu yapmış, ben de ilan edeyim bari.

bi manifesto hazırlıyoruz. hatta yine divad çok güzel açıklamış: farklı sebepler ama aynı amaçtan dolayı. araya 1 haftalık kesinti girdikten sonra, taze taze, dumanı üstünde sizlerle paylaşıciiz. "benim aklıma gelmişti şerefsizim" diyeceğinizi şimdiden biliyoruz.

paylaştıkça artan tat cephesi adına Deryik.

haksız tahrik.

böyle bi şi var. yani biri sizi öldürdüğünde diyelim, onu tahrik etmiş olabilirsiniz. bu da ikiye ayrılıyo: haklı ve haksız. anlaşılan. gerçi tahrik doğası gereği olumsuz anlam taşır, haklı tahrik nasıl oluyo bilemem. konumuz haksız olan. bi nevi "kaşınanı kaşırlar"ın hukuki versiyonu.

hem haksızsın hem tahrik etmişsin. kahrol düşman al sana bomba.

biliyoruz ki bu güzide maddemiz en çok kadın cinayetlerinde devreye giriyo. "şaşı bakıp şaşırmadı hakim bey, tahrik oldum" filan diyebilirsiniz. "ayakta işe dedim yapamadı" da denebilir. tutar kesin. Radikal ufacık listelemiş. Mesela makarna yaptınız, haksız tahrik. saat sordunuz, haksız tahrik. kocanızla sevişmediniz, en haksız-en tahrik. hatta: varlığınız haksız tahrik. müebbetten 15 yıla trink! indiriliyo tahrik kurbanının cezası. tahrik tahrik. kadın dediğin zaten, tahrik için var. günaha, suça, her şeye bi kadın. eldeki kan lekesini en iyi temizleyen şey.

ben derim ki başa saralım. kız çocukları diri diri gömdükleri günlere... çözüm budur. arap kavimlerinden iyi mi bilicez? hem erken teşhis hayat kurtarır, kimse haksız tahrikten hapse düşmez. a-a ölen kadınlar mı? hadi gülüm yandan yandan. yoksa siz hala annenizi mi dert ediyosunuz?

Tayyip Erdoğan (ki kendisi smokin bile değil, belediyeci tipi takım elbise giymiş dün) HALA çocuk doğurun diyo. inatla. ben de kendisinden teşvik kredisi istiyorum çocuk doğurmak için, süt iznini istiyorum. hem kendime hem babaya. okul öncesi eğitim olanağı istiyorum. mümkün müdür acaba, parasız eğitim istiyorum. "öss'yi toefl gibi yapacaz 120 doları veren istediği kadar girecek" diyen aslan cinotri bakanlardan kurtulmasını istiyorum. bu öss plancığını "sınav tek elden ankarada olsun, hem ankara esnafını ihya ederiz" diye savunan esnaf cini gerzeklerin benim çocuğumun geleceğini köreltmemesini istiyorum. gördüğünüz gibi uzlaşmacı tavrımla varım. yoksa bi daha "doğurun ya dişiler!" dediğini duyarsam cinnet geçirmek istiyorum aslında; ama tutuyorum kendimi. adam demografi ilminin ağzından girdi, "hamdolsun mutluyuz, löp löp et, top top yağ olsun doyuyoruz" diye burnundan çıktı.

"aileyiz diyebilmek mühim"miş. aslında tayyipçim, "özgürüz" ya da "ülkeyiz" diyebilmek de, bi o kadar, kendince mühimdir yahu. aile kurmak için bile. kolaya kaçtığını bilmesek samimi olduğunu düşünücez. velakin, kendi milletvekilin aile içi şiddetten ceza alan ilk siyasi oldu mu? olduuu.

paralel evrende: 1 mayıs konusunda kıvançla dolu bakan konuşuyo: kimse ölmedi... hesabın, sayacın nerden açıldığını bilin diye yazıyorum. ölmediniz, hadi yine iyisiniz. demokratik yürüyüş ve gösteri hakkı mı? ölmediğiniz için gururluyuz. yalnız, atalay "kimsenin burnu kanamadı" derken deyim olarak kullanmış heralde. yoksa polisin uçan tekmeyi yüzüne gömdüğü kızın, burnu olmasın ama beynindeki bikaç kılcal damar elbet kanamıştır. "büyük yaralanma olmadı" derken de "kimsenin bağırsağı deşilmedi" filan demek istiyo heralde. alis harikalar diyarında. DİSK ve ÖDP konusunda soruşturma yok-muş.

ve yani düşünün, bu laflar haksız tahrik sayılmıyo da makarna sayılıyo. ah güzide hukuk. bıraksalar, cinnetim kendinden belli.


o değil de: 8 haziran'da Hacettepe'ye jethro tull geliyo. ankarada aqualung. vuhuhu.

dip not: bu yeni öss sistemi için bakanın tutarsız cümleleri: efendim ortaokul öğretim başarı puanı yüzünden öğrencisine peşkeş çeken öğretmen/okul olabilirmiş. peki yes da ja. anlaştık. sonra diyo ki: öss sorularının bi kısmı test değil yorum sorusu olsun! ööeeh yani. ben anlamoor kuzum seni. adı öss olunca mı bitecek peşkeş? tamam sistem boktan; ama tek cingöz de sen değilsin ki. diiğ mı diiiğ mıı.

13 Mayıs 2008 Salı

macestelerii... leri leri.

kraliçe ankara'da. konvoyu yanımdan geçerken durup izlemeyen bi tek bendim, bu tavrımı fark etmiştir elbet. evet o cool kadın bendim liz. bi ben, bi ajda. charles da camilla'dan ayrılıyomuş. annemle andropoz dedikodusu yaptık, türküz mutluyuz.

şu an o beklediğim yemek sürüyo. hayrünnisa hanımın saçında daha önce hiç görmediğimiz bi şi var. baştan söyleyeyim, ben türban tasarımı fikrine hiç sıcak bakmıyorum. yok fiyonk atalım, yok çiçek yapalım, ı-ıh. aynı şekilde belli bi yaşı geçen (belli bi yaş neyse artık) kadınların uzuuun at kuyruğu sahibi olmasına da (annemden geçti bu) gıcık olurum. özetle, bağlasınlar her zamanki gibi, neyse ne yani. fularını taşlı süslü seçsin. işlemeli. gerekirse kristalli. aa ruslar kendisine on kaplan gücünde bi gerdanlık hediye etmişti, gün bugündür, onu taksın... bu ne yahu. resmen türbandan bir at kuyruğu, omuzlarına uzanıyo, eflatun-pembe ingiliz gülü. hem biz onu saç sandık cidden, sayılmaz.. yandın hayrünnisa çık oyundan. tamam peki uzatmıyorum. ama bence bi heves mahallemizin tasarımcısına türban taratmaktansa şık bi fular seçseymiş, evlaymış.. ayrıca defnenin de tespit ettiği üzere: gıdısı taşmış. evet. içine soksun gıdısını ya da ona göre bağlasın. ama makyajı fena olmamış evet, hakkını veriyoruz. şık rüküş geyiğimiz burada bitiyo.

onun dışında elizabeth çok şaşkın çok. etrafı seyrediyo gibi. belki camilla derdindedir, yeni gelecek körpeyi eğit bu saatten sonra filan... sanki 36 yıl öncesinden kareler hatırlayıp mahsunlaşmış. yol yorgunu tabii.

abdullah gül çakma bir george clooney, tayyip erdoğan çakma bir nejat işler.
çakar çakmaz çakamıyor çakmak.

abdullah gül müsamere çocuğu gibi. "maceste" dedi. "mıstafa" dedi. "müşşekkr" dedi ki, müteşekkir demek. hayatının diksiyon sınavından çaktı. maceste nedir yahu. sevgili hocamın 2,5 gün boyunca büyük bi özgüvenle vaaaaroş demesi gibi. macesteymiş. yok, macenta. bi de böyle sayfa çevirirken es vermeler filan. nefesini tutmalar. "-lardaaağ yüzen al sancak" gibi. çok heyecanlı. kadeh kaldırdılar, tam içecekti ki baktı ki elizabeth koydu bardağı yerine, hemen bi manevra yaptı gül. çaktırmadı yanındaki edward'a.

ve tayyip aman allahım, ölümüne sıkılıyo. zorla misafir ziyaretine gitmiş çocuk gibi. masa altından bacaklarını sallıyodur kesin. bardakla çatalla filan oynuyo. yemek gelicek, önünde 5 çatal. şimdiden daralmış durumda. biraz da ego meselesi heralde, elizabeth'in yanında o yok. küstü oynamıyo. annee ben de babamlarla oturiym miiii hayır tayyip çocukların masası belli. şirin bile olabilirdi eğer kendisini tanımasaydık.

frak giymeyişlerini de... ben anlamoorum. yanınızda elizabeth 80 yaşında, aç açına bilmemkaç karatlık taç taşısın başında, sen bi frağı çok gör. ayıp.

ay ne yiycekler acaba. ankara armudu. hahahaha. hediyemiz: alçı kalıp zıplayan tiftik keçisi heykeli-- by imelih. ahahah. ay sinirim bozuldu. riçırd bu soyut kuğular yerel bi motif mi. bursa'da kestane şekerini dayayalım, şekeri fırlar. yazık yahu. iskenderciler üşüşür başına. besleriz en yüce turistimizi. ooh. her 100 ingilizden 60'ı mı ne kebabı ingiliz mutfağından sanıyomuş. allah hepimize ingiliz egosu ve benmerkezciliği versin.

diğer bi eğlence: ahmet hakan VS hasan cemal. hasan bey susmuyor, lafını kestirmiyor, söz hakkı verildiğindeyse sessiz... tam sürenin sonunda cümleye başlıyo, ahmet bey "yani ama şimdi" diyecekken sesini yükseltip sözü tekrar kapıyo ve bi sonraki hamleye kadar tıp. çok komikler: "deniizz... gezz..mişş yani... bizimm......mm... dönemimiiZDE HERKES.. in.... evet... biz.... BİRLİKTEHAREKET... edişimi.. ziin..." gibi.

gözlemlerim devam edicek. zira bu anı bekliyodum, biliyosunuz.

12 Mayıs 2008 Pazartesi

bugün sana kendimden bahsediciim blog.


bu fotoğraf benim için çok özel. tarif edemeyeceğim bi huzur veriyo. bi kere kendisi yaşça benden büyük. annemle babam çekmiş, bi vapurun yan tarafı. niyeyse orda ahşap bi sandalye var. hava yağmurlu ya da dalga yemiş, ıslak. burda biraz sepya duruyo ama aslında değil, gayet siyah beyaz. neyse, o sandalyenin orda oluşunu seviyorum. dalga ya da yağmur, ahşabı kabarıcak ama o orda işte. acaba vapur değil de motor mu? hatırlamıyorum. neyse. tahminen 28-30 yaşında filan var heralde bu fotoğraf.

o sandalye orda yolu tıkamamış da sanki az önce iki kişi sohbet etmiş (biri ayakta biri sandalyede), yağmur başlayınca/dalga gelince içeri kaçmışlar, bu zavallım da böyle kalmış gibi..



bu kadar.

protok

ingiliz kraliçesi gelicekmiş efendim, ankara, istanbul ve bursaya. kendisi politik ziyaretlerden çok mesaj kaygısı ziyaretlerinden bulunur, bu çalışmasında da "bakın biz bu genci severiz, anasını babasını çok sayarız. alın AB'ye, bişcik olmaz, çalışkan çocuktur, bileğinin hakkıyla yüzünüzü kara çıkarmaz valla" mesajı vericek-miş. diyolar.

ammaa.... ingiliz kraliçeliği etrafına zor bi kurum. geçen aylarda sarkozy ve çok sevgili carla bruni'nin ingiltere ziyareti manşetlerdeydi. malum protokol kuralları sayfalarca, detaylı, işkence gibi bi şi. du bakali carla baş edebilecek mi? etti, hatta sarkozy'i de yonttu, baş tacı oldu fransa ve ingiltere basınında, yol yordam first lady'si seçildi filan falaan... bizim kadro belli, hayrünnisa ve abdullah gül çifti. "kraliçeye dokunmayın" sorunu olacağını sanmıyorum. ama yine de merakla beklemekteyim. hatta bazı ingiliz kanalları bu "temas"ları canlı yayınlıyomuş. çekirdeğim elimde bekliyorum. mesela kraliçenin yanında şapka takma kuralı var, böyle kocaman 5 çayı şapkaları. bekliyorum. bilmem belki dış temaslarda filan daha gevşektir, kraliçenin makamı değil neticede.


ankaraya geldiğimden beri en büyük eğlencem artİst almak, sonra ordaki ressamların işlerini gugıllamak. kimi biraz tanıdık, kimi yepyeni. bu ay: artemisia gentileschi ve otto dix. rafine zevkler meselesi değil, güzel bi giriş bilgisi veriyo dergi, onun devamı olsun diye birazcık. hem caravaggio'yu seviyorum, napiym.

türk medyasında cinsiyet gibi bi araştırma yapıldı. %100'ü erkek olan genel yayın yönetmenleri gazete balyalarının üstünde gülümsüyolar. haber kaynaklarından, köşe yazarlarına, errrrkek haberler okuyoruz. Radikal'in bu arada, değişen sayfasını hiç sevmedim. soft milliyet olmuş. çirkin. ordan bi haber geçiyo burdan bi foto galeri... gözümü yoruyo.

bodrum'da yeni imar planı düzenlemesi yapıldı. fıkra gibi. aynen şöyle: "her cepheden görülebilecek şekilde, 2 kata kadar bodrum kat inşa edilebilir". hmmm... her cepheden görülüyosa o nasıl bi bodrum kat? biz mi salağız siz mi uyanıksınız? 5 kata kadar izin veriyolar ufaktan yani.
günün esprisi: Demirel'in idolü Lenin'miş.

11 Mayıs 2008 Pazar

mutatis mutandis

ateba diye bi şi var. yazlık yerlerde 10-12 yaşında kızların saçına iplikten renkli renkli alengirli şeyler yapan teyzeler buna "renkli seç örgüsü- 7 miyon" der. elin fransızları ateba diyo. işte bende yine ondan var. defne yaptı. bu sefer ense köküme. alışkanlık yapıyo galiba, bu dördüncü. sırayla. renk güzeldir, renk candır. saçımız renk renk olsun. daha bissürü yapıcam ama hem yaş ilerliyo, hem iş güç başlıyo filan. imaj zaten 16 yaş seviyesinde, cilalamanın anlamı yok yani. ya da gizlice cila. neyse, renkleri tabii ki belli olmuyo: eflatun, bej, petrol rengi gibi bi şi, bi de koyu fuşya gibi bi şi. öyle işte.

ceniscaplinseslikız'ı dinleyemedim. ankara baştan kara zira.

bu ara gülümsüyorum. bu ara bir sürü sıfatım var. isim sıfat. tamlamalar. tamamlanıyorum.
telafi ve tesadüf kayıp kardeşler. manyak gibi iş var üstümde. biticek elbet. biter.

kendi kendisine film kareleri düşleyen bi kızım zaman zaman.
atebam varsa hele, iyice ergen düşleri.
hayat güzel be blog. şehirde hala kırlangıç var ve hala evi basan karıncalarla başa çıkamıyoruz. daha da önemlisi, hala ortaköy camii tellerinde "lütfen avluda balık tutmayınız" uyarısı var ve hala birileri inatla orda balık tutuyo. öyle bi inat lazım hayatta insana.

bazı şeylerin değişmediğini bilmek güzel. eğer ben bi cümleyi dövme yaptırsaydım, başlıktaki olurdu. cümle de değil, söz öbeği. işte bunların içinde, özünde ya da kenarında, değişmeyen güzel şeyler de var be blog. ve telafisel tesadüfler size film kareleri düşündürebilir. atebanız varsa hele.

eveeeeettt

bir karahindiba poleni üfleme sezonunun daha çaktırmadan sonuna geldik. hindiba nedir bilemiycem ama o çiçek kara değil, sarı. neyse. sonuna geldiğimiz diğer şeyler: frezya ve ufaktan hüsnüyusuf.

09 Mayıs 2008 Cuma

çeliş

çelişiyoruz muntazaman. yeni bir şey değil.

hani aşağılarda bi yerde bahsetmiştim, benden önce radikal bahsetmişti... van'da 33 kişiyi öylesine (hatta bence, zevkine) öldüren bi askerin adı kışlaya verilmiş. gelen eleştirilere de cevap "merhum cezasını çekmişti, hem 60 yıl önceydi, önümüze bakalım" tadında olmuş. "hala ona mı takılıyosunuz yaaauu" hali. yoksa siz hala..

hemen ardından: Deniz Gezmiş'i anma töreni yasaklanıyor. "suçu ve suçluyu övmek"ten. her zamankinden olsun garson.

hmmm... Sanırım bu "merhum" da "suç"unun cezasını ziyadesiyle çekmişti. yani 33 kişiyi öldürüp hapis yatmak ne kelime, adam asıldı yahu. siyasi suçtan hem de. 60 olmasın hadi şeker, 36 yıl olmuş.... yetmez mi?

cık o sayılmaz. fasulyedendi denizler.

08 Mayıs 2008 Perşembe

pıt legosu.

pıt pıt halının üstüne dökülmek fark ettirmeden. kendim bile fark etmiyorum bazen. hani şey klişesi vardır ya, "kırılan cam yapışır ama izi kalır" bik bik bik... sevmem. lego olucan hayatım. bol parçalı, tak çıkar, monte edilebilir, plastik, parça başına zarar görmeyen, bütünü zarar görünce anında yine pıt pıt takılabilen. lego kadın. olmuşum ben galiba fark etmeden... hissizlik, takmamak değil bu yahu, "yaşla gelen olgunluk" da değil. arası deresi bi şi... neyse işte, güzelmiş. daha sakin ve dinginmiş. ama ne zaman böyle pıt pıt halının üstüne hissi olsa, düşen parçaları eteğine süpüren bi kadın geliyo gözümün önüne. hamarat. hemencecik ortalıktan kaldıran, daha parçanın ne olduğunu bile anlamadan. maksat süpürülsün gitsin yok olsun.
emo ev hanımı deryik. ahaha.

düşünooruz pıtpıtlık bi durum mu var? yoo. pırpır haller var daha ziyade.

bugün bi an "boşver ya, anlattıkların güzel anılar olsun" derken buldum kendimi. cidden öyle olsun. benim içimi acıtan bikaç anım var... amaaan kimin yok kuzum. işte onlar gelmesin akla. gelince pıt pıt işte bazen. geloor gidoor. hop süpürüyoruz.


bu bi "bu ne şimdi" yazısıdır.

höşül

geçen sene yaban ellerde mahrum kaldığım sevgili papaz erik.
höşül höşül ve tuzlu bir mutluluk kendisi.

hojam

odtülüleri seviniz zira onlar kaçırdığınız ahırkapı eğlencesini yanı yanı başınıza getiren bi güzide üniversitemizin insanlarıdır. odtü bugün canım benim. gitmesek de görmesek de taşoda da bu haftasonu, farkındayım. di mi emir bey? bi dahakine artık... yine gelemedim yine yine.

itiraf ediyorum: tapu konusunda okumak aslında eğlenceliymiş. toprak toprak diye beynimi oydukları 1,5 senenin sonunda mesleki deformasyon. kadastro kısmına gelemedim henüz, fazla teknik bilgi içeriyo.
(açıklayıcı alıntı: "tapu senin adınsa, kadastro yüzündür"-patronum).

07 Mayıs 2008 Çarşamba

sidar

çok mutluyum. huzurluyum. şaşkınım. bilginize.

barajlar bitmek üzere. onun yerine yeni gündem maddem tapu kadastro. literatürdeki "sıkıcı konu başlıkları" menüsünden seçiyorum gibi gelse de kulağa, bence zevkli de olabilir belki niye olmasın di mi yani.
istemsizce elim boncuklara gidiyo. seyrek yaptığım şey, tadını çıkarınız: ürün sergileme. kendisi bi küpe evet. genelde kolye yapıyorum ben... olsun. kolaydı bu, kolye sırasında tırnak filan kırıyorum. o turkuaz şeylerden daha bissürü ekliycem, başımı çevirdikçe parliycak.
hohoyt. yaşasın webcam'le çekilen fotoğraflar.

neşeli günler

hillary clinton'da tansu çillerimsi bir şeyler var ya da tersi.

AKP'nin "feminizm ideolojisiyle yozlaşmamış kadın"ı beni benden alıyo. Gururla, düşünmeden, bilmeden konuşan adamlar coşkusu... Acaba ayna karşısında prova yapıyolar mıdır? bence yapıyolar. neyse.. Feminizm lafını duyunca freudyen hadım edilme kabusları filan yaşıyolar galiba ya da "bunlar yarın öbür gün loreal paris laboratuarlarında birbirlerinden hücre alıp ürer, bize gerek kalmaz" gibi bilim kurgu dertlerdeler. bi anlasam. dillere pelesenk (pelesenk ne güzel bi kelimedir) bi laf da bu olur şimdi: "biz kadınla erkeğin birbirine ihtiyacı olduğunu savunuyoruz"muş.

evet bence de var ihtiyaç, tamamen katılıyorum. mevcut durum biraz tuhaf gerçi. kadın ölmemek, öldürülmemek, doyabilmek, yaşayabilmek, hatta var olabilmek (onun kızı/ bunun karısı/ hepsinin namusu) gibi bazal şeyler için ihtiyaç duyarken erkeğe, erkek pantolon ütüsünde çift çizgi olmasın, her öğün kuru naneli cacığı hazır olsun, babasına, oğluna ve kendisine bi bakıcı bulunsun diye kadına ihtiyaç duyuyo. çok adil be gülüm, fazla adil.

hangi ülkede, nasıl romantik topraklarda yaşadıklarını bilmiyorum; ama benim gördüğüm kadından beklenen itaat, erkekten beklenen vicdanlı diktatörcülük. SM de diyebiliriz, fantezilere açığız. yalnız gece uykunuzda dikkat, hızarla anında hadım edebiliriz. Sahi, yıllarca dayaktan, işkenceden usanıp kocasını kesen kadınlar mesela, onlar artık erkeğe ihtiyaç duymayan pis feministler heralde. odaya hapsettiği kızına her öğün minik bi şişede zehir yollayan anneler mesela... denklem dışı olsa gerek. namus cinayeti için ablasının peşine gönderilen 16 yaşındaki erkek çocukları filan... ya da kocası evde doğum kontrol hapı buldu diye öldürülen kadının davasında bu hapın "hafifletici sebep" sayılması... daha 10 yıl öncesine kadar tecavüze uğrayan bir kadının hakkının bakire-evli-bekar-hayat kadını oluşuna bağlandığı, kadınların bekarete göre hiyerarşiye sokulduğu, o da nesi: tecavüzcüsüyle evlendirilen çocuk-kadınların olduğu topraklardayız sanıyorum ben. AKP'nin harikalar diyarında olmayan şeylerden galiba bunlar. içimizdeki Alice resmen adamlar.

sinirleniyo muyuz, hayır. duymuyoruz bile. zira artık takmıyoruz bile. ay ne fena, ben hiç bi politikacıyı ciddiye almıyorum şu an. bi düşündüm de... hiç alınmasınlar, baktığımda pal sokağı çocukları sevimliliği bile görmüyorum. öyle bi tabur adam, bana kadınlık anlatıyo, annelik anlatıyo, öğrencilik, işsizlik, şehirlilik... bir sürü şey anlatıyo. ahkam ahkam kes kes. onlar adına utanıyodum eskiden, o da kalmadı. yüzüme bi ifade çöküyo ama tarifi zor.

daha önce assos'a gitmiş olanlar varsa bana mini bir nerde kalınır ne yenir ne içilir, araba ve feribot mu, yoksa otobüs mü vs vs, bilgi yağmuru yaşatsın nolur. blogumu gugıl gibi kullanıyorum arada, farkındayım, ama olsun... assos'a en son gittiğimde hala TRT yegane televizyon kanalıydı ve ben evin uzaktan kumandası bile olamayacak kadar miniktim.

05 Mayıs 2008 Pazartesi

ikiye bölünen kız.

film yani, la fille coupée en deux; claude chabrol. yoksa mis gibi tek parçayım. görüldüğü üzere: bugün sinema. sonunda. oh be blog. kendime eziyet... sinema salonu sevip de gitmemek bi nedir? sonra bir sürü ip ip ip. saça evet yine. renk renk renk. madem çaputuma el kondu..boncuklarıma döndüm bugün, kolye yaptım. marputçular han artığı. şu an iş başı yaptım, proje okumasına devam kaldığım yerden. saat 11. hop otur hop oku. mesaisiz iş böyle bi şi.

günlük tutan kız olmak ne zor. her şey arşivli, her şey kayıtlı. güzel anlara dönmek isterken mesela, bazı sayfaları hızlı hızlı geçiyo insan. bazı defterleri bir daha hiç açmıyo. olsun ama çoğu güzel. eskileri okuyup, bi kaşık suda fırtına koparan hallerime, kendime gülmek güzel. hayır bu blog bi günlük değil.

tayyip erdoğan miyadı dolmuş dizi gibi. takip bile etmiyoruz artık. "ay iyice uzattılar kabak tadı verdi" dediğimiz diziler gibi. eylül sezonunda abdüllatif şener başliycakmış, onu izleriz ailecek.

van'da 33 kişiye kurşuna dizen bir adamın adı unutulmasın tabii. 33 kere hatırlanmalı. ama kışlaya da konmasın yahu. alay eder gibi. merhum suçunun cezasını çekmişmiş, hem 60 yıl önceymiş... bok yoluna niyazi ölümlerin acısı maalesef zaman aşımına uğramıyo.

yıldırım türker'in bu yazısını peanutbutterandblackcoffee'ye ithaf ediyorum. yıldırımcım yine misssler gibi yazmış, çokça piinat'ı hatırlattı.

bugünkü toplantıyı da iptal ederek hayatımdan bir hıdırellez çalan sevgili patronum... belki seneye ahırkapı bile kalmayacak. ben ahırkapıda hıdırellez görmeden göremeden göçüp gidicem. CNN türk'ün belgesellerini filan seyredicem anca. ayrıca istanbulda bi 4 (dört) gün daha kalabilirdim belki.. ama döndüm.

yine de kızamıyorum. kasılıp kaldığım için de olabilir.

04 Mayıs 2008 Pazar

mutluyum. belli etmiyosam huyum kurusun.

evde bi demet lilyum var. hollandada bakamayıp kurtlandırdığım sevgili lily rose'un vazo versiyonu. evet harika kokuyo. evet kocaman, renkli ve güzel. pekiii... niçün? sorarım, niçün?sevgili ergen kardeşim, sevgili az-buçuk-ergen-üstü erkek arkadaşına bi kez, evet BİR (1) kez "ben lilyum seviyorum" demiş. öylesine... ve ta daaa! lilyum. bu da öylesine. annemle eridik. burun kıvırmak demiyelim de, kısık gözlerle izlediğimiz bu ilişki bi anda en favori dizimiz filan oldu. çocuk gözümüzde öyle bi itibar kazandı ki ayrılırlarsa defneyi evlatlıktan ve kardeşlikten atabiliriz. gerçi acaba dolaylı yoldan bize mi rüşvet diye şüphelenmiyo değilim. olsun. gün geçiyo, gonca lilyumlar açıyo, ortalık parfümeri gibi... tekrar ergen olsak yahu... şimdi olsa, ı-ıh sanki. aynı şey değil. ergenken güzeldi bu, 8 yıl önce. gerçi ben evde çiçek severim (evet, ipek ongun travmasıyla yetişen kız, otobüs şoförü gülümsesin diye de hala bekliyorum). çocuk bana almış gibi, en çok ben kokluyorum. kardeşim 16 ve cool, "hımm evet hoş bi jest" diyo, sonra kendi kendine kalınca 32 diş gülümsüyo.


bugün sabuş'un artık blöf olarak geliştirdiğini düşündüğümüz "iyi değilim koşun" telefonuyla ona gittik. muzüp gülen anneanne. annemin içini sıkan ama ikimizin en çok sevdiği şey olan "hadi dolap karıştıralım"ı kısmen yerine getirdik. 4 beden atmayı ancak o kıyafetlere bir gün el koymak için isteyebilirim. yine de bir adet sabahlık düştü payıma, kimono gibi, bol capon figürlü. havalar ısınsın, odamdan salona doğru bir japon balığı edasıyla süzülüp günlük gazeteleri okiycam. sırf o aklımdaki film sahnesi gerçek olsun diye. jelatin anla beni: yasemin çayı ve evet o demir ayaklı mozaik masadan da olsun. etrafta bi tane bol tüylü tekir bi kedi de olabilir. bir de anneannem ve dedemin tarihlerden fi bir fotoğrafı ilk kez gün ışığına çıktı. jilet gibi giyinmişler, sahildeler, belli ki güneş gözlerine giriyor, gözler kısılmış...

ankarada pazar günü: yürü yavrum yürü.
ya davulcuya ya zurnacıya: ya darbukacıya ya klarnetçiye. c hepsi.

yarın hıdırellez. istanbul ahalisi benim için de ahırkapı şenliklerine gitsin. bütün gece sürüyo. vekaleten dokuz sekizlik ritm tutanlara benden hmmm.... mabel sakız. evet teklifim budur. darbuka+klarnet ikilisini özlemişken, ertesi gün ahırkapıdan uzak... adaletin bu mu dünya.

kafası karışık playlist:
ghosts
this mess we're in
you said something
saniyem.


pj harvey'in "stories from the city, stories from the sea" albümünü sevmeyen var mı? yok tabii ki. o albüm ki sene 2000 filan, Torba'da, terasta, bütün bir yaz, ödev gibi, çok mutlu... hemen güneş açıyor istemeden ve her duruma uygun bi şarkısı var albümün. yani şarkı sıralaması bile ahenkli canım pj'in. uh huh her mesela, o kadar açmamıştı beni. öyle bi şi işte.

bugün CV hazırladım sevgili günlük. hatta iş başvurusu bile yaptım ağır aksak. zira şimdiye kadar ki iş deneyimlerimin hiçbiri CV gerektirmediği gibi, tuhaf ama, işverenler bana başvurdu. haliyle bu işin triklerine dair bilgim sıfır. yok CV'nin kenar süsü, yok kullanılmayacak ifadeler vs vs. cık. yok. iyi niyet ve 6. hisle yolumu buluyorum. umarım. içimde sürekli bi "bu adamlar beni napsın yaau" hissi var ama her adım istanbul için istanbula doğru.

"pazar 10da buluşalım" dediği için cumartesi gecemi kısacık minicik hale getiren patronum sonra "ben prensip olarak pazarları çalışmam ki akıllım, unutmuşsun, hıh, pazartesi olucak o bi kere" dedi. meali: insanlara prensiplerini hatırlatın.

arada bi ingilizce yazma isteği duyuyorum. çok tuhaf. çaresini buldum.

bugün bi çirkin başladı da toparladı sonra. neşeliyim gibi gibi (günlük rapor veren blogcu yazısına sinir olup yine de yazanlar parmak kaldırsın). okunacak kitaplarım var... onlara sarılarak uyumayı planlıyorum bu gece. kitap kokusu da güzeldir ne de olsa. sonra bazen büyük kırmızı bi koltuğun üstünde uyuyakalmak isteyebilir insan. allahım bazen cidden kendi kendime konuşuyorum gibi. çok eğlenceli.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker