22 Ağustos 2014 Cuma

2208

ofiste biri bana "dunyayi merak etmemi sagliyosun" dedi. siradan bi sohbet sirasinda, ovgu olarak degil de bir tespit gibi. benden yasca ufak, kardesim kadar sayilir. cok sevindim. dunyayi merak etmemi saglayan insanlara hep cok mutesekkir oldum; kimine tesekkur edebildim, kiminin etkisini gec fark ettim, kimi de coktan vefat etmisti. bence merak, cok kiymetli bir sey. biraz da olsa bulastirabilmek de o yuzden en buyuk gururum. bu bana bikac gun yeter, dusunup dusunup gulumserim artik.

*

bana hala garip gelen seylerden biri, feysbukta, twitterda filan dan dun herkesin ilk kelimede dumduz kufretmesi. evet, selaam, o naif benim. sokakta yapmadigini sanalda yapma konusu yeterince konu oldu, biliyorum. ama yine de bu rahatlik beni sasirtiyor. gerci kucukken tuhaf bi sabir kazanina dustugum icin kufre filan takilmadan tane tane anlatmaktan pek gocunmuyorum; ama yine de yadirgiyorum. kirilmiyorum, bozulmuyorum, sadece ayipliyorum sanirim. ne gerek var ki? gecen gun bir dergide, cocukken dini okula gitmis birisi soyle diyordu: "rahibe gibi yetistirilmenin yegane iyi yani kufretmeden meramini anlatabilecek kadar kelime ogrenmek zorunda kalmak". biraz da boyle bir sey, iste.

bir de aslinda ben kufur severim; ama iyi kufur. oyle hickirik gibi bir sey degil benim icin. kufurbazli kda bu degil. olacaksa agiz dolusu, sunturlu, tam yerinde olsun. az olsun, oz olsun, duyanin dili tutulsun. "amk" mesela, artik marti cigligi gibi bir sey. amk amk amk diye dolasan insanlar var ortada. bi istavrit icin birbirlerini gagalayabilirler gibi. e koy istiyosan tamam da artik koyma etkisi de yok, sen demin sakiz edip bitirdin. her cumle basinda ay demek gibi, her cumle sonunda amk deme aliskanligi. ozetle, bazen sirtimda ince bir sal, porselen cay fincanimi tabagina yerlestirirken ic cekerek "ah bu yeni zamanlar..." demeye cok yaklasiyorum. can yucel dirilsin ve "sus len, kufru kirlettin" filan desin ya da. o da olabilir.

*

cumhurbaskanligi secimleri dahil, turkiye politikasini en tazecik merak ve ilgiyle takip eden tek kisi benim eski mudurum sanirim. Kendisi Cek ve genelde Erdogan'a hayret ediyor. Cumhurbaskani olusunu uzuntu ve kaygiyla karsiladigini bana l-mailde ":(((((((((((((" gondermesiyle anladim. Teselli mi etmeliyim, sakaya mi vurmaliyim yoksa BUNALC NEDIR, NEYE DENIR konulu bir cevap mi vermeliyim, bilemedim. sakalasirken birbirinin omzuna vura vura orayi curuten, uyusturan ergenler gibi, devlet benim kolumu bacagimi uyusturdu artik. BUYUK RESME BAK diye bas bas bagirip neyin oncelikli oldugunu ilan edenlere inat, ben mikro dertleri sahipleniyorum. buyuk resme herkes bakiyor, hatta sasi bakip sasiriyor filan. benim her yerim curuk icinde, gozumu anca aralayabildigim icin, anca kucuklerine bakiyorum.

demin ofiste "olasi bi istanbul depreminde en az 1 milyon kisi olecekmis. en fazla on yil icinde bekleniyor." dedim sakince. "hmm really?" dediler. really bebegim. su londranin onda biri kadar nufus, yarilmis yerin, tozun, betonun ve demirlerin altinda kalacak. kurtulanlarin bir kismi ic kanamadan, soguktan olecek diyolar, dogal tabii. kangrenle kolu, bacagi kesilenler sansina sukredecek. acligi ve sefaleti tadacak, bugun her bir mendilci cocugu kiskislayan, dilenci gorunce cantasini saklayanlar. dukkan yagmasinda veya yardim dagitiminda cikan bir kavgada bicaklanarak olenlerin, o boslukta tecavuze ugrayanlarin veya kendini, cocugunu satarak yemek bulmaya calisanlarin kaydi olmayacak bile. acik, irinli bir yara gibi kalacak istanbul ve surekli tuz bosalacak ustune. her seferinde siyah bi bulut yukselecek, bok kokulu. sizse anca yardim kampanyasi yapacaksiniz. bilmemkac bilmemkaca bir SMS ile, Istanbullu depremzedelere bir kap sicak yemek ve battaniye gondereceksiniz. tek derdiniz gida fiyatlarina etkisi, stratejik derinlikler ve turkiye ekonomisi olacak. ben de herhalde delirip bayir asagi kosacagim, olmayan yokuslardan. really yani, really bebegim. ama size ne.

*

boyle bir seyler.
yazmadim diyemeyiz.

28 Temmuz 2014 Pazartesi

yorum geldi, "artik yazmayacak misin?" diye.
ben de kendime sorup duruyorum zaten. acaba artik yazmayacak miyim? yazicam galiba. icimden yaziyorum gibi. kafamda bir seyler. bitiremedigim peru yazisinin yil donumu gelecek. o da bi si diil, gitmeden nilay'a yetissin diye bitirmeyi hedefliyodum, gitti geziyo.

neyse, yine tatile gittim ben. blog tatil gunlugu olsun bari. olabilsin diye olsun. kendime not.

17 Nisan 2014 Perşembe

falimda sehir cikmis.

Size Istanbul'un bi 10-20 yil sonrasini anlatabilirim. Ben degil, Londra yapar aslinda. Misal, su yazida bahsi gecen "shoreditchification"i siz "cihangirlestirme" diye okuyabilirsiniz; veya "karakoylestirme". sehirlerin tarihi fark etse de gelisimi artik o kadar da fark etmiyor; insaat askindan ote, sehirlesme modellerinin, orta sinif trendlerinin, beklentilerinin ithal edilmesinden. cok masum gelebilecek "londra'daki, berlin'deki o cafelerden bizim suralarda da olsa uc bes tane, fena mi olur?" istegi, o cafelerin oncesini ve tabii sonrasini gormuyor iste. o Buyuk Donusum halini bilemiyor. bir cafeyle kalirmis gibi, kalabilirmis gibi. kalmiyor. simdi birazcik "bir sehir laneti olarak hipsterlar" yazisi yazicam, dilim dondugunce. oysa bu londra icin resmen genelgecer kabul goren bir sehircilik kurami nerdeyse.

Karakoy'e bir yil aradan sonra gittim gecen ay. evet, bir suru mini mini mekan acilmis. 2-3 yil once baslamisti bu furya. guzel yerler, duzgun, bi atmosferi var, gelenler para babasi da degil, ayakustu sohbet etsen kafa dengi insanlara denk gelecegini biliyorsun, sen ben bizim mahalle. Istiklal, asmali mescit tukenip sonmusken, yeni bi vaha olmus. eskiden tunel meydanda icilirdi, mesela. artik icilemiyor, ama karakoy'de mekan onunde iciyorsun, o boslugu doldurmus. ben de birkac kez gittim arkadaslarimla, insan oralari ariyor, buluyor.

fakat iste, bu isin basi var. neden karakoye gidildi? asmali'ya house cafe'yi sokmayacaktik belki de. utuleyip askiya asmayacaktik asmali'yi, her isteyenin ustune olsun, herkes rahatca giysin diye. hatta bana bile olmamaliydi, ben bile utulu kaliyorum. asmali pullu payetli bir kostum degil, pis, burusuk, itici bir caput olarak kalacakti, kendini kurtarmak icin. kalamadi. asmali pi cafe'yi gordugum ani hatirliyorum, mideme yumruk yemis gibi hissedisimi. isgal kuvvetleri gelmis; buldozerle yol acip, asfalt dokup refujlere cicek ekecekler birazdan. ne bileyim, sanki dugunlerde icinden gelerek gobek atan genc kiza zorla makyaj ve topuz yapip, dansoz kiyafeti giydirmisler, sonra kizi pavyon sahnesine itmisler, arkadan birileri bagiriyor: "dugundeymis gibi oyna, isiklara seyircilere bakma sen!".

Oralar acildi ve bitti asmali zaten. istiklal'in arnavut kaldirimlarini sokup granit doseyen belediye baskani "nisantasindaki topuklu ayakkabi giyen kadinlar istiklale gelemiyor, onlarin da hakki!" dediginde gulmustuk; "yahu o kadinlar buraya gelmek mi istiyor ki?" diye. istediler. o kostum degisikti, giyilse pek havali olabilirdi. ofisteki arkadaslara "biz de bi cilginlik yapip rock bara gittik cumartesi" diyebilmek gibi: "oyle salas yerleri seviyorum ben aslinda" havasi. bok var ya salasta. neyse. ama once iyi bi kuru temizleme lazimdi elbet. nasil istiklal'e zaralar, mangolar dizildiyse, asmali'ya da piler, house cafeler dizildi. tum utulu beyler ve hanimlar icin hazirdi artik. mekanlar hazirsa, fiyatlar da hazirdi, bi duzeltme lazim tabii; ne o oyle ogrenci mekani gibi? yere oturup bira tokusturan universite ogrencileri zaten karsilayamaz o fiyatlari, bakkaldan alir birasini. onlari da mini cooperli polisimiz kovalar.

simdi "e canim, ben oraya insanlari kovmak icin gitmedim, benim de hakkim degil mi nezih ama salas eglenceler, asmali bir grubun tekelinde mi?" diyenler olacaktir elbet. tabii degil. ama mekanlari insanlar degistiriyor. bu her cicegi koklamaktan ote, her cicegi koparip evinde sergilemek, solunca da cope atip yeni cicek toplamak gibi, cok tuketici bir sey. yiyici, ogutucu, "rabbena, hep bana"ci bir sey. Buna referans yazimiz da buyrun, yine londra uzerinden gelsin.

sonumuz o olacak iste. bu cafeler, barlar gelecek. londra'ya da gelmis. turk bakkali, vietnam restoranini. bi liraci dukkani kovarak gelmis. sonra emlak piyasasi, kiralar, kiracilar gelecek. hipsterlarin laneti bu: onlar gelince, herkes ve her sey gidiyor ve fiyatlar artiyor. o bir zamanlarin havali, biraz karanlik, bol yaratici semtleri kendi kendilerinin karikaturu olacak, bu etiketlerle pazarlanan satilik / kiralik mekan tabelasina donusecek. zaten karakoy liman projesi belli, tum bu gelisim donusum ekmegine yag suruyor adamlarin; "orta sinifin yukselen semtlerinden, yaratici ve hafta sonu deli gibi harcayici calisan sinifin kacis mekani, kitlesi simdiden hazir; ama hala arada birkac kunduraci, elektronikci var, onlari utuleyecegiz".

bu fal bakmak degil, olan, olacak bu. orta sinifin her enteresan seyi cekirge surusu gibi ogutme merakindan. farkinda bile degil oysa. su komik: kimsenin mudavimi oldugu bir mekan yok artik. herkes en yeni, en duyulmamis, en deneysel yere gidiyor; ama kimse "ulan ne cabuk biktim dun bayildigim yerden?" demiyor. komik bir sekilde, bu yeni mekanlarin da bir "aura"si olmasini istiyor; biraz geleneksel dokunus, suni bir nostalji, orada bir ahsap detay, burada bir pasli tabure. eskitilmis kot pantolon gibi: 15 yilda giyile giyile eskitmektense, taslatiriz! mekana 15 yil gide gele bi kisilik katmaktansa, ustune yapistiririz! biraz anne danteli, biraz ucu kirik vazo, hanimis bana vintage? bu eski urun - dekorasyonla yaratilmis ama aslinda gipgicir olan mekanlarin, gercek eskileri kovalayisi kimsenin dikkatini cekmiyor. karakoye cafeler aciliyor da yaninda bir de carrefourlar, migroslar aciliyor, kiralar bese katlandigi icin atolyeler, firinlar gidiyor, kimsenin umru degil.

*
sey gibi: eski ahsap kapilardan masa yapmak. bi ara cok modaydi, mobilyacilar turkiyenin butun bosaltilmis, terk edilmis koylerinden yuzlerce, binlerce ahsap kapi topladi. el isi goz nuru, sahiden ozel seyler. bunlar gerekli zimparalar ve marangozluklar sonrasi, bir zengine on yuz milyon milyora satildi; havali bir masa olarak. o zengin "ah ben cok seviyorum ahsap islerini boyle, ENTEL VE SECKIN ZEVKLERIM" diye kabardi. arkadaslari imrendi, sorup sorusturdular, bi masa da onlarin olsundu? nedir, o koy evleri kapisiz kaldi. bir mimarlik tarihi, yerinden edildi. parca pincik dagitildi koyler, o koyun emegi, kulturu, tarihi, birikimi. kimse gocunmadi. cunku cicegi dogada sevmekle koparip vazonda sergilemek ayni sey degildir: biri senindir, sendedir ve mulkiyet sarhoslugu daha guzel kokar butun yabani ciceklerden.

o guzel kapilar unutulmus bir koyde, kimsesiz kalamayacak, curuyup gidemeyecek kadar guzel ise tabii ki senin olmalidir; cunku tum guzellikleri bir tek sen, en cok sen hakediyorsun.
 
*
aslinda tum bunlari dusunmemin bir sebebi var: o bahsi gecen shoreditch'e yakin yasiyorum, ufak ufak bizim oralar da donusup "guzellesiyor".

mesela bizim burda meshur bir sokak var, pazar kurulan. pek hipster muhit. orada bi mahalle kasabi vardi, 50-60 yillik. artan kiralarla basa cikamadi, kepenk indirdi. zaten yasli ve huysuz bir adam; ama iste carsambalari halk gunu indirimi yapiyormus mahalleliye filan. mahallenin cocugu cunku nihayetinde. ama kasap iste ve idealize edilmis romantik-nostaljik kasaplardan degildi. plastik cicekleri vardi, onlugu kanliydi, mekan kesif bir et kokusuyla kapliydi ve bazen yere sacilmis kasap kagitlari olurdu. eti ortalamaydi; kekikle beslenen danalar ve civildayan tavuklar vaadi yoktu. karnini doyurmak icin yiyenlere, karin doyuracak fiyatlarda, karin doyuran yemekler satiyordu.

o kasap kapandi, ayni sokakta mevcut 5 emlakci subesinden birine ilani dustu. sonra tam karsisina, butik bi kasap acildi, bir iki hafta once. hem restoran, hem kasap. etlerini bilmem nerde etik organik kekikli yetistiriyor. vitrinde kasabin adi dore, kaligrafik bir yaziyla yazili, o bi marka. siyah tentesi, ahsap kesme tahtalari, mermer tezgahiyla suslu bir yer. tabii ki asla kokos degil - yanlis olmasin. oyle bagirmiyor, bir SADELIK hakim. sadelik muhim, o bizim butun lukslerimizin ustunu ortup bizi "kaliteli ama sade seyler sevip gecmisine sahip cikan hipster" yapiyor. azicik iskandinavlik, biraz japone isler kurtariyor. burasi "seckin etleri mahalle kasabi teknigiyle bulusturan, geleneksel kasaplik sanatini kapimiza getiren" bir yer. "ay ne o oyle tescolar marketler, onlar da et mi!!! biz eski usul kasapciliga inaniyoruz, esnaf muhim sey<3. bir yer.
sonra bu yeni mekanin sahibi demis ki: "bu sokaktaki o eski kasabi biliyorum, iyi de bir yerdi; ama hipsterlarin gidecegi kadar uber-gelenksel degildi maalesef. tuketici bizi istiyor, bir deneyim satin almak istiyor". fikra gibi degil mi? bana inanilmaz geliyor. "geleneksel olsun ama boyle sey, en cicili bicili geleneksel. en romantik, cicekli ve gulumser. kasap amcanin biyigi, kasap kagidinin deseni, her seyler yerinde olsun. HAYATIMIZI WES ANDERSON YONETSIN. oyle egreti, averaj gelenekleri istemeyiz, gerekirse 60 yillik kasap kapansin, suni bir nostalji icin biz gelenekselimsi yeniyi tuketiriz; cunku kasaptan et almak bile ozel bir deneyim olmali!".

*

yani demem o ki daha az deneyimleyelim azicik. her sey muthis enteresan, kendine has, seckin ve kiymetli anlar yaratmak icin yok hayatta. herkesin varligi bize armagan degil. kasaptan et alalim, deneyim degil. deneyimse, ne bileyim, 60 yillik kasapla sohbet deneyimini tercih etmek de bi secenek? hem zaten her an her sey o kadar ozelse, ozel de degildir? bu mahallelerin katili de instagram, sorarlarsa soylersiniz. bugun hip olan yerlerin modasi giderek artan bir hizla geciyor ve geriye hayalet yerler kaliyor. istanbul'dan bir ornek: dolapdere. daha cok olacak boyle.

ben bu yeni kasaba giderim bu arada. restoranina, en azindan. o eski kasaba da en fazla 1-2 kez gitmisimdir, pek sevmemistim, o ayri. ben bunlari yazarken, kendimi cok da disinda tutmuyorum zaten (yine de bu kadar ogutucu oldugumu da dusunmuyorum, zaten yeniden cok rutini severim). tum o tuketmelerde benim de payim var, o kesin.

cok uzun ve daginik oldu, neyse.

sacmalayayim mi? belki de bir köyüm olsaydi, bunlar olmazdi. ama yok. belki de insanlar suni nostaljilerde, suni gelenekler ve yerelliklerde kendine bir kök ariyordur? bunlar hep isin feylesofca zihin jimnastigi taraflari. olan, parasi var diye ogutme hakkini gorenler gittikten sonra geride kalanlara oluyor.

14 Nisan 2014 Pazartesi

prens.

taslaklar biriktiriyorum. en azindan kendim okuyorum. galiba taslaklar cidden paralel blog. paralel kelimesinin de suyu cikti ama ben sahiden diyorum; onlar orada, bi kendime soylemek istediklerim havuzu olarak duruyolar. dursunlar. su yastan sonra private blog acacak degilim. zaten eli kalem tutamazlar ordusu olduk iyice. belki sifirdan el yazisi ogrenmeliyiz. eskiden sayfalarlarlar dolusu  (KALEMLE) yazi yazan bendeniz, simdi utanmasam kagit uzerinde space tusu ariyorum. boyle olmamaliydi bunlar.

"cok prensipli kiz"la ayni otobusteydim bu sabah. turk bi kizdi. telefondaki arkadasina bi iliskideki prensiplerini siralarken, "cok istesem bile icim kaldirmaz yani, ben de boyleyim yani, huy iste: mukemmelim!" kivami reklamlar yaparken aci aci mi guldum, olmayan biyigimin altindan mi sirittim bilmiyorum. uzun uzun baktim kiza. o adami aramazmis, arasa da acmazmis ama sabahin 8.30'unda, kalabalik bir otobuste, bi arkadasinin beynini didikleyerek SUREKLI o adamdan bahsediyor? nasil bir tek kale mac oynaniyor ki kafasinda, ben soyledigi her seyi "hala aramadi, arasa acmiycam, 1-0 yenicem, siz hepiniz sahit olacaksiniz, ben mutlu olucam, o surunecek, herkesler bilecek bunu" diye duyuyorum? yani o kadar siradisi veya pek bi kaliteli sandigi hallerinin siradanligi oyle bogucu ki. nasil beceriyor kendini kandirmayi? arkadasina anlatmalarinin altinda "birilerine dillendireyim ki sonra baglayici olsun, sadece ben bilirsem iki gun sonra tukurdugumu yalarim" korkusu oldugunu bilmiyor muyuz? kendi de mi bilmiyor, nedir? yani kendini ve o aramadigi adami gectim, aradigi ve beynini yedigi arkadasina durust olsa bari. olabilse.

oysa iliskiler ve prensipler, bi komik. sadece ask dunyanizdan bahsetmiyorum, her tur iliski. en "hayir!" dedigin, diyecegin seyleri yasayabiliyorsun, bi bakmissin ki dunyalar yikilmadigi gibi, sen de ayaktasin. kendin ayakta durmayi becermissin, secmissin, yoksa gerisi hikaye. kendine sasiyorsun, prensiplerine degil. bi zamanlar asla affetmeyecegini ve unutmayacagini dusundugun olaylar yasiyorsun da sonra hatirlamak icin hafizani zorlaman gerekiyor. veya birilerini uzuyorsun ve uze uze ogreniyorsun ki uzmek, o kadar da kasitli, o kadar da kotucul, o kadar da sevgisiz bir sey degil. oluyor. oluveriyor. cok siradan. herkese oldugu kadar. tabii ki bencilce; ama boyle esneyerek, sunerek fark ediyorsun ki herkes biraz bencil, kendin dahil. "oyleyse boyle yapmaz, boyleyse soyle olmali"larinin hepsini ekmek arasi yiyorsun. sogan gibi, lahana gibi, matruskalar gibi kat kat insanlar. sonra o katlari bazi yerlerden cakistiriyoruz ve adina iliski diyoruz. hooop, o iliskiler en bi kat kat oluyor iste. sonra bunlarin ortasinda, orta yerinde cikiverip "prensipler!" diyen o genc kadini goruyoruz. ne bileyim, bana bi gulme geliyor. cok mu ayip?

belki de o yapiyodur dogrusunu. hic cignemedigi prensiplerinin olmasi harika bir seydir. kendini, prensip dedigi o ezberlerin arkasina saklayip korumak, dogrudur. belki insan iliskileri dedigin sey prensip filan cignetmemelidir zaten? belki de esneyip bukulmek, anlayistan gebermek, haticeye degil neticeye bakmak filan - belki bunlar sacmadir. belki sen, ben, bizim mahalle prensiplerimizi cignerken aslinda orada bir yerde, bir zaman, birilerinin de bize ayni alani taniyacagi umuduyla yapiyoruzdur bunu. belki bizimki karmaya rusvet teklif etmektir, bilmiyorum. belki tum bu sunmelerin, olabilir demelerin, oldurmalarin siniri neresidir, nerede bitip nerde durur, onu merak ediyoruzdur. nerede patlayacagimizi disardan seyrediyoruzdur, kontrollu deneylerimiz vardir. belki bu salakca merak sonumuz olur, belli mi olur?

neyse, sonra kizin saclarina baktim. on perceminin tarak, fon makinesi ve briyantin yardimiyla duzlestirilmisligini izledim. sanki o saclarin hepsinin yatmasi gerekiyordu, yatmamasi prensiplerine tersti. oyle bir azimle, emekle, ozenle. sonra camda kendime baktim. benim de sacim ayni yerden ayrik; cunku aksi tarafa yatmiyor; tercih degil yani. biraz dalgali biraz duz. kenarlardan bir seyler fiskirmis, arkada bi topuz girisimi, allaha emanet. o kiz ve saci kadar ozenli duruyosa ben de o kadar "daginik sacli kiz" imajina siginiyorum. sanki o daginiklikta bir erdem varmis gibi yapiyorum, tembellikten oysa. bi ben biliyorum, bi de galiba prensipli kiz biliyor.

*

metronomy'nin son albumu guzel. onu dinleyin.

25 Mart 2014 Salı

anne.

cok rica ederim, sabahlari bi video izleyip sonra ofis tuvaletinde bi nefes aglamak kadar siradan ne var ki? sabah sporu, cok normal.

uzulunce aglayanlara selam. ben hep sinirden, kaskati sinirden agliyorum. tek dusunebildigim de "bir anne eksik" oldu. Bir anne eksik; cunku dayanamadi.

21 Mart 2014 Cuma

quin.

bu ara ofiste her sabah ayni seyi yapiyorum: hafif bi cay. ortacgilli bi playlist. ic, dinle. sonra dunya yansa, gulumseyerek gidersin. sabah oyle basliyor, zaten kafam almiyor baskasini. simdilik hep bu liste, sonra degisir elbet.

neyse, playlist ortacgil'in kucuk seyler'iyle basliyor. bu sarki boyle ince ince, el emegi igne oyasi gibi. cok seviyorum, cok. cunku "incelikler yuzunden" de degil, "kucuk seyler" yuzunden. kucuk kabaliklar veya icten gelen minik bir nezaketten. gec tanistim ben bu sarkiyla, niyeyse. oysa marsim olabilir, hele gecmise bakarsak kesin olmus, haberim yok. sevmelerim, kusmelerim, barismalarim, kirginliklarim, meraklarim, hepsi ufacik seylerden. belki iyi bi si de degil boyle mikro mikro etkiler; ama oyle. ufak seylerden fal tutmalarim, ortada hicbir sey yokken kendi kendime sonuclara varmalarim, sonra cok dusunmeden, dusunmekten kacarak "kismet" deyislerim hep kucuk seylerden. bunun bi sarkisi olmasi lazimdi zaten. sonucta: hep kisa anlar, kisa anlar.

gerci sarkiyi dinlerken tum govdemle hafifce iki yana sallanmasam iyiydi. yapiyorum onu.

*

bu arada, cok iyi koku alan burnum, altinci hissim ve hassas antenlerim sayesinde twitter yasagini hissetmis olucam ki buralarin bi tozunu silkelemistim, iyi oldu. "hayirdir insallaa?" diyemeden, uc vakte cikti: yasakladi manyak. dun aksam koltukta film izlerken bi guzel sizmisim (hep yaparim, en tatli uyku), uyandim, yasak. filmdeki rus cocugun "babushkaa" diye kosusu kafamda yankilanirken - ayh.

sanki asilmaz sey. sanki biz bunlari bloggerdan, youtubedan bilmiyoruz. sanki derdi sahiden bu twitter. degil iste. derdi baska. ama ne zamanki bu adamlarin trolleri, botlari bi acele "twitter icin sokaga cik" hashtagi actilar - iste o zaman bi dur bi. insanlari kiskirtmadaki bu sinsilik, eger fark edilmese sokakta olabilecek seyler - cok kotuluk dolu. bizim anlayamayacagimiz bi kotuluk. guzel bi benzetme vardi; gezi olaylari sirasinda kugulu kavsagina tas yigmisti ya manyak imelih, millet gaza gelip polis taslasin diye. kimse dokunmadi tabii, oyle de barizdi ki. hah iste, onun gibi denediler yine. biz boyle, bizi yoneten insanlardan daha iyi kalpli ve akliselim olmali, boyle kalmaliyiz. bu kadar batak bir kotulugu zaten ne aklimiz alir, ne icimiz el verir. kendi bokunda bogulacagi gun, biz akca pakca kalabiliriz umarim. simdilik superiz.

uzgunum, sinirliyim. sacmaliga hapsedilmek buyuk ceza. herkes delirmemek icin guluyor. bu refleksi seviyorum. iyi mi bilmiyorum; ama iyi iste bence. ofistekilerden biri "amma iyimsersiniz, bu ne nese?" dedi. oysa iyimserlik, kotumser birinin bile elinde kalan son koz, anlatamiyosun.

*

hepsi bi yana: paskalya'ya az kaldi. sonra da hoop - may bank holiday. uj-bej demeden tatil yapma gunleri. bakalim kahramanimiz yine nerelerde kendini dag tepe yuruyuse vuracakti. cok ozledim camurlara bata cika yurumeyi, yuksek bi yere tirmanirken yukseklik korkusuyla kufretmeyi, sonra manzaraya doymayi. topraga basin, iyi geliyor.

kendime yine onlarca kartpostal, sekilli pul filan aldim, yollanmak uzere. royal mail de ptt de bana calisiyor. ingiltere oncesi niye yapmiyodum ben bunu? olsun. kartpostal sihirli bir sey. her an konussaniz da, sadece mektup arkadasligi yapsaniz da insanlar o iki satirlik yere hayatlarini, aklindakileri ozetleyiveriyor. yazmasi da zihin aciyor iste: ozet geciyorsun. sadece en onemli seyleri yaziyorsun. yazmasan da anliyosun. kafa bi guzel netlesiyor.

ben dergilere filan kaciyorum, bulun iste yolunuzu. mini mini guzel seylere. manolyalara, bahar dallarina. bogulacak gibi olunca, oksijene, oksijene, hep oksijene. turkiye'de iyi dans ettim ben. sanki bu adamlarin bunyemde biriktirdigi butun toz pas gozeneklerden atildi terle. guzel sey dans.

*

kompozisyonuma burada son veriyorum. bi sacma geldi her kelime su an.

19 Mart 2014 Çarşamba

tube

4 ay oldu işe başlayalı. hiç öyle gibi değil. neyse, arada tatile gittim, bi iş gezisine filan gittim, rahat rahat. keyfim yerinde, muhtelif tahtalara tık tık.

sabahları metro (aka tube) ile gidiyorum işe. akşamları da dönüyorum haliyle. ama mesele sabahlar. central line kullanan talihsizlerdenim. ilk bir ay efendilikle, resmen tartaklanmakla geçti. sonra öğrendim ki ayağınızın sığdığı her yere vücudunuz da sığabilir, sığmıyosa bu etrafınızdakilerin suçudur ve onları itip kakabilirsiniz. "sarı çizgiyi geçmeyiniz!" anonsu geliyor. ayağıma bakıyorum istemsiz. geçmemişim. ucundayım sarı çizginin. raylarda fıtı fıtı bi farecik dolaşıyor. en rahatımız o. benim sırtımda koca koca adamlar, kocaman çantalı kadınlar var. daimi bi ittirme hali, ağırlığını vermeli. sanki tren gelse, o kapı açılsa beni çiğneyip geçemeyeceklermiş gibi. sanki iki itseler kenara ötelenmeyecekmişim gibi, yükleniyolar. içeri sıkışırsak eğer, yüzüme öksürüyolar mesela. yapıyolar bunu. sabahları böyle; tabii 9da ofiste olmak istiyosan. ya erken çıkacaksın biraz ya da geç kalacaksın işe. onu ayarlarsan, bi kuytuda dergi, kitap bile okuyabilirsin. central line sonrası piccadilly line'a geçince bi ferahlama, bir oooh gel keyfim gel. 3 duraklık yolda aceleyle bi sayfa okuyabildiysen aferin. tüm duraklarda platformun neresinde beklemem gerektiğini, inişte çıkışa yakın olan yerleri öğrendim. optimizasyon bizim işimiz.

neyse, sabahki bu sinir harbi, akşam yerini başka bi şeye bırakıyor; sanki akşam tube tube değil. merdivenleri sekerek inen, takım elbiseli amcanın muzur gülüşünü görebiliyosun. iş çıkışı son anda vagona zıplayan hanfendinin, derin bi iç çektikten sonra sımsıkı örgüsünü ve gömleğinin üst düğmesini açışını, hızla rujunu tazelemenin ferahlığıyla gülümsemesini, gözündeki o flörtöz çapkınlığı izleyebiliyosun. şanslıysan çıkışta kimle buluştuğunu bile görebilirsin, mesela. veya bugün: kızıl saçlı, yüzü çil kaplı, kiremit rengi bi kısa pantolon giyen ve koyu yeşil, kare bi okul çantasu taşıyan (kare okul çantası!), 9-10 yaşlarında bir erkek çocuğu düşünün. bu çocuk bütün yavrukurt ciddiyeti ve nezaketiyle, elini uzatıp, hafif yan dönüp "lütfen, önce siz!" diye yol verebiliyor. zaten nazik erkek çocukları = güvenli yarınlar. böyle bi durumda "ay hanimiş de yollar mı verirmiş!" teyzeliği yapmak, olmaz. gerçek bir centilmene, üstelik sanki bi wes anderson filminden fırlamış gibi renk uyumuna sahip bir beyfendiye sıradan bi ufaklık gibi davranamazsınız. ben de hafifçe gülümseyip "çok incesiniz, teşekkürler" dedim. demek icap etti.

*
ben kendim için dev bir adım attım ve ofis yakınındaki o havuza nihayet kaydoldum, türkiye'ye gitmeden önce. daha da ileri gittim: bugün yüzdüm. sanki listeleyip listeleyip üzerine sular içtiğim tüm o yeni yaş dilekleri gerçekleşti. yaş 30'ya yaklaşırken. tabii ki bone ufak geldi, bi tur saç kuruttum filan, ona takılmıyorum. 34 metrelik havuzda, 35 dakika yüzebildim. gayet de tempoluydum, arada bi molalar olmuşsa da olsun, napalım. minik zaferler. çok çok iyi geldi. insan suda olmayı özlüyor. mermer havuz da ayrı bi güzellik.

bu vesileyle düşünme fırsatım oldu (çünkü kim havuzda saçma şeyler düşünmez ki): şu 10-15 denye mus çorapların çoklu pakette satılması, resmen kalitesizlik itirafı değil de nedir?! "beşini birden al, zaten dayanmayacak" demek değil de ne? dayanacaksa niye beş tane birden alıyorum? ki ben 10 yaşımdaydım, annemin arkadaşı bana ingiltere'den hediye olarak kaçmayan çorap getirmişti ve sahiden kaçmıyodu, sadece minik bi delik oluyodu. mümkün yani. bu teknoloji VAR. e varsa biz niye böyle... -- sinirleniyorum. penti de biliyo mesela olduğunu, bilmemkaç kat pahalıya satıyor ama tüm ürünlerini bu malzemeden neden üretmiyor? kazıkçılık. zaten burda mürdüm rengi çorap da yok, anca füme var. mürdüm güzel renk çorapta. siyah kadar sıkıcı değil, füme kadar ölü bacak rengi değil, sıcak tonlarda bi filtre gibi. yok ama. türkiyeden alıp taşısam nafile bir çaba: çünkü kaçıyor! tam bir first world problem ama buralar hep first world, n'apiym. yarın 8 denye çorap giycem çünkü risk budur.

*
rutin doktor kontrollerini aksatmamak gerektiğini bilip "aman nolcek yea" diye geciktirmek sıradan ve fakat, o azıcık ötelediğiniz rutin şeyden na-rutin sonuçlar alınca, bi de bunu sabahın ikisinde eve yorgun argın bi uçak yolculuğuyla döndükten sonra alınca, insan bi an halıya oturup kalıveriyor. aile hekimliği de enteresan sistem. "bi şiler yanlış gibi; ama çok da değil gibi, ama bi bakılsa iyi olur gibi  - yine de korkmayın, ölmiyceksiniz, tedavisi var, imkansız zaman alır" kıvamı mektup yollayıp, on tane broşür yığıyor üstüne. bi de uzman randevusu iliştirmiş yanına. eh yani, bana yapacak bi şi kalmamış? idrak edeyim bari? öyle bi hal. halıya oturup idrak etmeye çalışıyosun, bolca vaktin oluyor. şimdilik, "kötüye bi şi olmaz ehiehi"liyorum. randevu bekliyorum. bi de böyle işte, her şeyin başı sağlık. başka bi ülkede. yaban ellerde, yaban doktorlarla. bakalım. halıya değil, tavana, olmadı ağaca kuşa bakalım. iç ferahlığı. sağlık mühim.

 *
bu hafta patronum ofiste yok. ama sanki bi benim değil, kimseninki yok. herkes laklak çançan. pek bi hafifiz. blog hallerim ondan. gibi. sanırım. bilmem. özlemişim. özlediğimi fark ettim. burası da bi garip kişisel dehliz. benle doğrudan ilgili şey çok olmasa da ben bolca varım; ama yazılar çok ve uzun olduğu için pek iyi saklanmışım gibi. imkansız zaman alır.

peru da yazıcam şimdi. daha dur sen duuuur.

18 Mart 2014 Salı

ce-e.

ofisten bloguma hic girmiyorum. -dum yani. herkes google translate manyagi, acar okurlar, en azindan denerler. bi bunlar eksik. peru gunlugu bitmedi, oysa hala arada fotograflara bakiyorum acip acip. al iste, turkce karaktersiz de yaziyorum gerekirse.

cok sisti icim blog, cok. yine biriktirdim taslaklari, hem de kafamda. eskiden cantamda 2-3 defter tasirdim, ayri ayri soylenmeler icin. zaten pek okunmayan el yazimi da iyice cirkinlestirirdim ki sonra istesem de okuyamayayim. sonra defterleri biraktim. patlayacak gibi olunca fislerin filan arkasina yaziyodum. niye yaziyosam, cok sacma. sesli soyleyemedigim zaman cumle haline gelsin diye? pek makul. sonra iste, bi si oldu. durdu hepsi. blog bunlarin ikamesi degildi hic, blog baska. ozenli kompozisyon da degil ama iste, arada bi yer. bi derdim oldugunda, "aslinda zor degil" deme kosesi. ziyadesiyle, bok gibi zor oldugunda ASLINDA ZOR DEGIL LAN diye kendimi picakla durtme kosesi. neyse, o defterler, fisler bitti bi sekilde. bazen birazi twitter'a gitti. cogunu da gri hucrelere yukledim. gri hucreler de icip icip aglama romansina yuklemis olabilir, bilemem. neyse, n'apiyoruz, 7 kere dusup 8 kere kalkiyoruz, at teptiyse gomlegimizi duzeltip gulumsuyoruz. pek tatliyiz, aynalara hic bakmiyoruz. her sey guzel olacak. nedir, olsun istiyorum. niyet bir guzel cicek, acar da mis gibi kokar umarim.

arada bi durup durup AYH diyorum, menopozuma uc kalmis gibi. bi 4-5 yil once de olmustu; sanki oyle yapmazsam nefes alamiycam. oyle bir ayh cekmek ki gogse oturan filin hop diye ziplayip bi nefeslik yer acmasi. ha blogcum desen ki "nen var kuzum?", bilmiyorum. burayi cok yakinimdakilerin okumasini da iste tam bu sebeple sevmiyorum; ama okuyolar. 8 yilda yine az kisi bile buldu bence. anlamadiklari sey, meraklarinin verdigi huzursuzluk; ama n'apsinlar? posta kutularina dusebilmeyi ben sectim. yani yan odada olsunlar tabii de habire kapidan baslarini uzatip "iyi misin? :((((" demesinler. ona da karisiyorum, goruyosun blog. onu da ben belirleyeyim, peh. ama iste endiselendiklerini gizlemeye calisan ses tonu beni en cok geren sey. her an mutlu olamayiz. bazen sebepsiz ayhlamalar da olabilir. dogal bu, normal. sikayetim yok. "tek basina kahve icen asik suratli kadini israrla guldurmeye calisan garson" olmayiniz, kadini rahat birakiniz. o sonra bi ara bi karikatur gorur, gozunden yas gelene kadar guler. bosveriniz, surekli gozlemlemeyiniz. gordugunuzu gorduk, susunuz, dillendirmeyiniz. biraz da sanki bi ariza duzeltiyomus gibi geliyor bu tavir bana, ona bozuluyorum galiba. etrafinda mutsuz insan gormek istememekteki gizli bencillik. mutsuz da degil de iste, o an pek mutlu olmayan. p ise q; ama q degil ise p degil anlamina gelmez. AYH. fil ziplatmaca.

*

turkiye'ye gittim geldim ben, 2 hafta. berkincik soldugunda ordaydim. kacirdigim onca seyden sonra, diyetimi oder gibi. ankara. kizilay'a gitmedim. gidebilirdim; ama manasizca polisliydi. sanki edebimle evde uzulmek daha iyiymis gibi geldi. goz pinarlarima igneler batana, kirpiklerim kaskati olana kadar da uzuldum. zaten sinirlenince aglarim, reflumle beraber oturduk kaldik. ankara'da ilk gazimi da soludum. niyeyse 29 ekimde filan lise bahcesindeki torenlerde atilan renkli gazlari hatirladim, bizim okul pek severdi. arkadasimin alerjisi vardi ona, deli gibi oksururdu. ruzgari filan da takmazlardi, ustumuze gelirdi gaz, hocalara sikayet ederdik. nerdeeen buraya.

neyse, ankara canim kulubem. aile, arkadaslarla dolu. istanbulsa hizlandirilmis bir kosu. ankarada ferah ferah harcadigim, tembellikle sindirdigim, tadini cikardigim genis zamanlar istanbulda ince planlanmis, iyi ayarlanmis dar vakitlere donusuyor. en can arkadaslarim istanbulda, en sacma hallerimi yasayayim diye bana el veriyolar, birlikte cicek cicek sacmaliyoruz. pek guzel. ingiltere'de cok yoruldum sifirdan tanismalardan, kendimi anlatmalardan. zaten kazik kadariz. insanlarla bir anda tanisilmiyor. zaman lazim. her gununu gecirmesen de iste, eskisini bilmen lazim. eskisini bilirsen, yillar sonra arayi kaparsin, tuglalari dizersin, ayakta durur. gibi gibi. istanbul, bana onu veriyor. bi bakisimdan veya bakmayisimdan zihnimi okuyan arkadaslarimin olmasi ve akillarina geleni egmeden bukmeden soylemeleri bi luks, bana iyi geliyor.

ankarada bi sabah en unutulmus saatinde kar yagdi. gok pespembeyken yagdi. ankarayla ilgili sevdigim nadir seylerden biri de gun dogumu ve gun batimi kizilligi. sabah kar da yaginca kazuletligi ortuldu sehrin, guzel bile oldu. sonra eridi gitti. sabahki beyazi fark eden az kisinin paylastigi guzel bi sir olarak kaldi.

istanbulcumsa guneslenmis, ciceklenmisti, mis gibi. bu sehir her bahar zamani dekolteli, yirtmacli, guzel bir kadina donusuyor. ama oyle bildik, yorgun dekolteler degil, guzel bir sirt mesela. veya ayak bilegi. ciplaklik kadar kolay degil; ama gorebildin mi, fark edebildin mi icini bi hos eden. aklina fikirler dusuren; ayarini tutturmasi en zor olan. oyle bir sehir istanbul. hos ben genelde erkek oldugunu dusunurum; ama konu ilkbahar olunca, kisa pacali pantolonundan ince ayak bilegini gosteren, uzun boynuna daracik dik yakali kazak giyen bir zarif hanfendi. en sevdigim hali oldugu icin, doya doya izledim. ben boyle kadinlari da izlerim zaten uzaktan, pek de imrenirim. ustu kapalilik en sevdigim. suggestive > revealing, hayalgucune yer kalsin ki biz dolduralim. neyse, gormeyeli sehri pek cirkinlestirmisler de tabii. sacini basini, makyajini dagitmislar, uzerindeki ipek elbiseyi yirtip polyester pacavralar giydirmisler, ter kokuyor. taksim meydanini gordum, nefes alamayip kactim asagiya. ama iste, o hic aldirmiyor. bilekleri guzel ve bu hiyar agalari o bilekleri kirmadikca da guzel kalacak, o icler hep giciklayacak. bu da onlara dert olsun, ne ki.

*

su metni word'e yapistirip zorluk derecesine baksam ilkokul 5. sinif cikacak. bu aralar boyle. sanki bilmediginiz seyler hava durumlari. neyse. hadi taslaklara atmiym bari. boyle bi ce-e demek olsun. belki sahiden yazi bile yazarim. ozlemedim degil. yanimda oturan herkes ekranima bakiyor. tek kelime anlamamalari ne guzel su an.

9 Şubat 2014 Pazar

Peru günlüğü - 4: Puno

Eveet devam. hatırladıklarım giderek siliniyor, ucundan yakalıyorum.

Arequipa- Puno arasındaki yol Peru'nun en manzaralı yollardan demişlerdi, öyle de çıktı. parası ve vakti olana tren öneririm, biz otobüse bindik. İlk saatimiz vikunya koruma bölgesinin içinde geçti. Puno 3800 metrede olduğu için, kıvrıla kıvrıla dağlara tırmandık. Otobüs yolculuğunun en güzel kısmı taze meyve seansıydı sanırım, meyveler hep bir harika. 6 saatlik bir yolculukla puno'ya vardık.

yol üstü: vikunya uyarısı, ölenler için dikilen mini anıt mezarlar ve fonda her daim bi volkanik dağ.
 
Her şehir bir tür merkez demiştim daha önce, puno da peru'nun "folklor" merkezi, en eski etnik gruplardan bazıları burada yaşıyor. Şehrin en önemli yeri de meşhur Titicaca Gölü ki üzerinden aylar geçti ama hâlâ rüyama giriyor, öyle güzeldi. otele yerleştikten sonra biraz şehir turu için kendimizi sokağa attık. kolonyel kilisesi ve binalarıyla çok bir sürprizi yok şehrin; ama yine de cep güzeli.

Puno'nun çok bi özelliği olmasa da kendince deniyor işte: meydanı, kilisesi ve teyzeleri.
 Lonely planet'ın peru rehberine binbirinci kez teşekkür edeyim: balcones de puno isimli, dans gösterisi olan bir restoranda rezervasyon yaptık akşam için. evet, çok turistik; ama hem diğer seçeneklere göre daha sakin, kendi halinde bir yer, hem de başka türlü dans izleme şansımız olmayabilirdi. sonuçta harika yemekler (quinoalı dondurma!), en az 1 saat süren, canlı müzikli dans gösterisi ile geceyi kapadık. dansçılar güleryüzlü, müzisyenler neşeliydi, pek sevdik hepsini. sonuçta asık suratlı bir dansçı kadar mutsuz bir şey pek azdır.

türlü çeşitli danslar. tabii bi video değil; ama kostümlere dikiz. öncesinde hikayelerini anlatmaları iyi oldu. fotoğraf çeken ön masa türk bu arada. bi o beyfendi, bi ben zaten.
 Puno'da yükseklik etkisini gösterdi ve ben ilk gün, daha önce hiç yaşamadığım bir baş ağrısıyla kıvrandım. ben diyeyim darbeli matkap, siz diyin çin işkencesi. akşam yemeği üstüne koka çayı içtik, o biraz iyi geldi. koka çayı sahiden sihir gibi, ilaç gibi bir şey. yüksekliğe alışana kadar acı çekmemek için en iyi önlem bol su içmek ve hiç içki içmemek ki zaten tadımlık içiyor insan onca yorgunlukta. yine de ertesi gün için ilaç aldım, yepyeni bir insan olarak başladım güne. iyi oldu. bu ilaç günde 2 kez alınıyor, ben sadece 2 gün kullandım, bir yan etkisi de yoktu. peru'da adım başı satılıyor.

sabah hedef belli: göl turu.

Titicaca Gölü, kıtanın en büyüğü; çoğu Peru'ya, bir kısmı da Bolivya'ya ait. Uros adaları meşhur. Bu adalar sazdan yapılma; adalar, adadaki evler, tekneler sazdan, yemekler bile sazdan! inkalardan savunmak amacıyla yüzer halde inşa edilmiş yüzyıllar önce, ipi kesildi mi sürüklenerek bolivya'dan karaya çıkmak bile mümkün. gölde ayrıca sabit (gerçek?) adalar da var, Taquile gibi. günübirlik turlar Puno limandan kalkan teknelerle saat 9'da başlıyor, gün boyu başka tekne yok. sonra aynı tekneyle akşam dönüyorsunuz. taquile halkı ada turizminde söz sahibi olmak, geliri Puno anakaraya bırakmamak için bir turizm kooperatifi kurmuş, bileti onlar kesiyor, tekneleri onlar işletiyor. neyse, baştan başlayayım, taquile enteresan bir yer, sırayla.


 tabii ki hava yine sabah ayaz - öğlen yakıcı güneş - gece titreme döngüsündeydi. polarlarla çıktık yola, koşturarak teknelerden birine bindik. istikamet irili ufaklı uros adalarından biri. şansımıza pachamama çıktı, bizi adadaki 4 ailenin reisi karşıladı, çok neşeli, esprili bir amcaydı sağolsun. sazlıktan ada yapımını anlattı. tabii ki ispanyolca anlattı, o yüzden arkadaşlar iyidir. ada çok acayip: her adımınızda zemin biraz batıyor, e çünkü saz! 2-3 ayda bir sazlar çürüyormuş, yenilemek gerekiyormuş. turistlerden fırsat bulurlarsa adaların bakımını yapıyolarmış. her evin bi güneş paneli var, bazı turistler 1-2 gece adalarda konaklıyor veya saz teknelerle kısa bir tur atıyor. bizim vaktimiz yoktu, günübirlik turla yetindik. tur teknesi bunlardan değil bu arada, bildiğiniz boğaz motoru.


Uros adaları: meşhur saz tekneler, köy şefinden maket eşliğinde sazdan ada yapma eğitimi ve mini mini köy.






























Bir saatlik turdan sonra tekneye döndük. göl çok büyük. taquile'ye gitmemiz bir saate yakın sürdü ki gölün ortasında bile değil! bu arada güneş yükseldi, tshirtle terleten bir sıcak başladı. güneş kremini ben unuttum, siz unutmayın. adada yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle köy meydanına doğru tırmandık. öğle yemeğini adanın yegane restoranında yedik, tabii ki kooperatif işletiyordu. az ama öz bir yemek, çorba ilaç gibi geldi. sonra yürüyüşe devam edip adanın arka tarafından diğer limana indik ve tekneyle dönüş yoluna geçtik. adadaki manzara inanılmaz, tarifi zor. biraz fazla turistik görünse de adalılar pek bu tür işgallere pabuç bırakacak gibi değil, olaylara hakimler, o iyi.

en güzel manzaraların adası Taquile ve nihayet tam kadro fotoğraf.
 Taquile komün sisteminde yaşıyor, üç inka kanunu geçerli: hırsızlık, tembellik ve yalan söylemek yasak. Adadaki tekstil sanatlari UNESCO koruması altında. Kadınlar pamukluda usta, yün örme ise sadece erkek işi, 8 yastan itibaren. Gerçi yünü kadınlar eğiriyor; ama öremiyolar. Neden? Çünkü adada sıcaklık gündüz 20-25, gece 2-3 derece. cinsiyetler, hiyerarşiler efendim; gölün ortasındaki komünist adada bile bizi bırakmıyor. 3 katlı bir satış yeri vardı; ama bir şey almadan çıktık.

Titicaca Gölü'nün güneşin doğduğu yer olduğuna, kendilerinin de bu gölden doğduğuna inanan bir halk Taquileliler. O gölü bir kere gören başka bir şeye inanmaz zaten, sonsuza gidiyor gibi. dönüşte biraz kitap okumaca, biraz gün batımıyla mest olmayla Puno'ya vardık. Önceden gözümüze kestirdiğimiz, sömürge valisinden kalma evinin içinde yer alan kafeye gittik. yemekler eh işte, ama ortam ve müzik güzeldi. belki sahibi liseyi ankara'da okumuştur, sakarya'daki rock barlara takılmıştır. bence mümkün.

yan teknedeki uroslu çocuk, taquile'ye nazır gün batımı ve puno'da akşam cafe'si.

puno gezisi görece sakin; ama benim için oldukça etkileyiciydi. bir sonraki hayatımda deniz, güneş ve sazlıktan başka bir şeyle ilgilenmeyen uroslu bir çocuk olarak geleceğim dünyaya. tekneden turistlere bakıp sazların arasına saklanacağım. daha fazlası gerekmez.


arkası yarın: cuzco, amazon ve tabii ki machu picchu. valla az kaldı.

8 Şubat 2014 Cumartesi

granola

peru günlüğü sakız oldu. ofisten yazabilirim aslında; ama türkçe klavye olmadığı için erteliyorum, sonra hiç yazmıyorum. evet, klavye ayarları değişebilen şeyler, ama üşeniyorum. üşenmiym belki de.

neyse, herhalde hiç yapmadığım bir şey yaparak bugün blogda bi tarif vereyim dedim; çünkü öyle. tarif de dünya kolayı granola tarifi; çünkü öyle.

granola denen şey aslında bildiğimiz müsli a.k.a. yulaf ezmesinin yağ ve balla fırınlanmışı. çocukluğumdan beri süt konduğu an müslinin yumuşayıp lapa olmasını hiç sevmediğim için granolayı tercih ediyorum. ediyomuşum yani, burada fark ettim. neyse, paket paket almalar da bir seçenek olabileceği gibi, evde de yapabilirsiniz. hatta paket fiyatına kilolarca yapabilirsiniz, ondan bu tarif. tabii hazır alınabilecek bir şeyi evde yapmanın benim için yegane sebebi daha sağlıklı olabilmesi. haliyle içindekileri de ona göre seçiyorum.

toplam süre: 1 saat (uzuuun beklemeler yüzünden)
miktar:  yaklaşık 1 kilo

malzemeler:

4 çorba kaşığı / 1 bardak organik hindistancevizi yağı (burda bulması kolay ve fiyatı makul; ama türkiye'de fındık yağı tercih edilebilir. zeytinyağı filan olmazmış çünkü kokusu çok ağırmış, denemedim.)

4 çorba kaşığı / 1 bardak organik, işlenmemiş bal (genelde yağ ve bal 1:1 ölçüyle veriliyor. bal yerine pekmez, akçaağaç şurubu da olur. balın tattan öte fonksiyonu, yulaf tanelerini birbirine yapıştırması. birbirine yapışmış, iri parçalı seviyorsanız miktarı artırın. ayrıca yarım bardak esmer şeker ekleyen de var; ama ben kuru meyveli yaptığım için koymuyorum.)

500 gr iri taneli yulaf (jumbo oatmeal diye satılıyor burda)
100er gr kuruyemiş (ceviz, badem, fındık, şam fıstığı içi, ayçekirdeği içi vs, 2-3 çeşit)
100er gr kuru meyve (üzüm, dut, ince kesilmiş kayısı veya incir, yabanmersini vs, 2-3 çeşit)
1 çay kaşığı aroma (vanilya, fındık, tarçın olabilir, şart değil)
bir tutam tuz (şart değil, ben koymuyorum)

hazırlanışı:

Eveet. önce kocaman (tercihen cam) bi kap lazım; her şey burada karışacak. granolanın kuralı basit: yulaf ve kuruyemişleri karıştır, üzerine ısıtılmış yağ ve bal karışımını ekleyip karıştır, fırınla, soğuyunca kuru meyveleri ekleyip yine karıştır, kocaman kavonozlara boşalt, mutlu son.

taaaam genç kız granolası.
 ay galiba tarif bitti?! hiç bana göre değil, uzatabilirim bence. şöyle:

kuruyemişleri irice dövdünüz, yulafla karıştırdınız. hindistancevizi yağı oda sıcaklığında katı oluyor. düşük ısıda eritip balla karıştırırken tek amaç sıvılaştırmak, pişirmek değil. zaten balın o kadar da ısınması iyi değil. aromayı bu aşamada ekleyebilirsiniz, ben vanilyacıyım. bir de balın işlenmemiş olması tercih sebebi; çünkü sağlık yolundayız. neyse, maksat bu karışımın tüm yulafı kaplaması, gözünüze az gelirse ekleyiverirsiniz. bu arada fırını 150 derecede açın, ısınmaya başlasın. yağlı ballı karışımı yulafa boşaltıp tahta kaşıkla bi güzel karıştırdınız, mutfak zaten harika koktu. büyük fırın tepsisine yağlı kağıt serin (maksat kolay temizlemek), yağlı ballı yulaf karışımını güzeeeelce yayın, mümkün olduğunca eşit dağılsın. ısınmış fırının orta katına koyun, 15 dakika bekleyin.

yegane dikkat isteyen kısım yulafları yakmamak. patlamış mısır kokusu alıyorsanız kötü haber: yanıyor. ilk 15 dakika sonrası fırını açıp bir tahta kaşıkla tepsidekilerin altını üstüne getirin ki eşit pişsin (sonra yine eşit yaymak şartıyla). bu minval bi 10-15 dakika daha, ara ara karıştırarak bekleyin (çok pişmiş tercihiniz yoksa fırını kapatabilirsiniz, genelde kendi sıcaklığı yetiyor). piştikçe zaten rengi dönecek, fark edersiniz. sarılar kahverengiye yaklaşıyosa alarm. bir de piştikçe hacmen azalıyor biraz, ilk baştaki tepeleme tepsi gözünüzü korkutmasın.

yarım saatin sonunda tepsiyi çıkardınız, soğuyor yavrucak. o birbirine yapışmış, kıtır kıtır, koca taneli granolalar için bu kısım önemli, sakın karıştırmayın. bi 15-20 dakikanızı da bu alır rahat. sonra, o ilk karıştırma kabınıza (arada temizlediniz, çünkü titiz mutfak, sağlıklı yarınlar) geri boşaltıyosunuz tepsidekileri. balı / şekeri bol tutup iyice yapıştırmışsanız bir iki kez vurup parçaları ayırmanız gerekebilir. üzerine kuru meyveleri ekleyip bikaç tur daha karıştırdınız. büyük boy 2 kavanoza koydunuz.

ta taaa: yaklaşık bir kilo granolanız var, raf ömrü 2-3 hafta. güneş ışığından uzak, serin ve kuru yerde saklayınız!


bence en pahalı malzemesi yağ ve bal, kuruyemiş kısmı evdekilerle bile halledilebilir. yulafa ek olarak quinoa kullananlar da varmış, denemedim. ben bugün şam fıstığı, ceviz, ayçekirdeği içi ile yabanmersini, dut, üzüm kurularıyla yaptım, bir de goji berry ekledim. kıyılmış badem, iri rende hindistancevizi, kuru muz filan da yakışıyor. "şekeri az olsun ama tatlı olsun" derseniz toz tarçın eklenebilir. baharatlı sevenler toz muskat, karanfil de deneyebilir. çikolata tanesi de eklenebilir tabii, muzurluk derecenize bağlı. ben böyle şeylerde "az tuz, az şeker"ciyim. granola bence sütten çok yoğurt ve az reçelle güzel, nasıl yiyeceğinizi düşünerek de şekerini ayarlayabilirsiniz.

sonuç: bir pazar kahvaltısı değil; ama iş /okul aşkına güne kahvaltısız başlamamak için iyi bir seçenek.

bir de not: organik malzeme fiyatı türkiye'de saçma derecede pahalı olabiliyor, onu "piyasadaki standart üründen daha sağlıklı olan" diye okuyun siz.



...VEYA:

hazır aldığınız yulaf ezmesini (kuru meyvesiz olmasına dikkat) yağ ve balla karıştırıp fırına verin. kuru meyveleri sonra eklersiniz. tembel işi rocks.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker