31 Temmuz 2015 Cuma

sonucta

demin denk geldim, radikalde "ulkeden cekip gitmek" uzerine bi yazi cikmis, gidenlerin deneyimleri var filan. gayet sakin okuyodum da bi yerde damarima basildi. et voila, burdayim.

3 seneden fazladir Londra'dayim. Yurtdisina tasindiginiz zaman etrafinizdaki bircok insan size ikramiye cikmis gibi davraniyor. Eh evet, bir yere kadar oyle, ama vizenin yaninda yuklu bi hesap ve malikane gelmedigi icin, hayat derdi bitmis degil. hos dert dedigin onla da bitmiyor, neyse. aksine, bilmedigin ve cokca yalniz hissettigin bir yerde devam ediyorsun, sifirdan insa ediyorsun bazi seyleri. itis kakis, su yolunu buluyor.

Yurtdisinda yasamaya baslayanlara karsi "haribo sendromu" dedigim bir durum da var ki bence en ilginci o. Haribo = gurbetci teyze ve dayilarin cuvallarla getirdigi jelibon. bizim kusakta coktan bittigini umdugum (sonucta 80 sonrasi cocuklariyiz) bu haribo = yurtdisi sartlanmasi, yurtdisi = hariboya da donusebiliyor. birinci elden degil de, sonradan edinilmis bir algi sanirim. Ithal ikameci gunlerin toplumsal hafizadaki yeri.

Gocmen olunca tahsis edilen ucak
Ortalama gocmenin ihtiyaci olan her sey burada.

Yurtdisina tasininca yasamla ilgili dertleriniz olamiyor. vizenizi aldiginiz an, bu en insani, en basit seyi gumrukte teslim ediyorsunuz. bu hak, sadece turkiye'de yasayanlara mahsus. bakin trafikten filan bahsetmiyorum; kendi hayatinizdan bahsediyorum. deli bir patronunuz, hayattan bezdiren bir ev sahibiniz, kuyunuzu kazan is arkadasiniz, yalnizliginiz, gecim derdiniz, akan daminiz, saglik sorununuz, issizliginiz, kavga ettiginiz sevgiliniz veya yuzeyselliginden biktiginiz tanidiklar olamiyor. olamiyor; cunku bunlarin karsisinda duvar gibi yukselen bir kelime var: sonucta.

sonucta yurtdisindasin.
sonucta gittin.
sonucta kurtuldun.
SONUCTA sukret.

bu kimi zaman bir teselli, "canini sikma, beterin beteri var" cumlesi. o haliyle bir derdim yok. bazen "aaay icim sisti, amma abarttin yahu" cumlesi, o halini seviyorum bile denebilir. ama bazen de, dislerin arasindan tisslanarak ve goz devirerek soylenen, sana imrendigini sanarken aslinda hayatinin her parcasini hafife alan ve susturan bi cumle. derdim o hali.

Londra'da siradan bir gun: diger gocmenlerle birlikte kraliceyi ziyaretten donus.
mesela her firsatta en az 3-5 arkadasiyla bulusan, tatile giden bi insana tasindiktan birkac ay sonra "arkadaslarimi ozluyorum" diyorsun. cevap: SONUCTA LONDRA'DASIN. bilemiyorum, arkadasliktan anladigi topluca memleketten sikayet seansi midir, yasam kalitesi biraz yukselince arkadaslarina ihtiyaci kalmiyor? yoksa alt tarafi basit bi "daha sik konusuruz, sen sikma canini" beklerken sonuctalamak niyedir? "ben herkesi ozlerken, sanki arkadaslarim yokluguma alismis, kaciriyorum hayatlarini, uzak dusuyoruz" diyorsun. ki bu yurtdisindaki herkesin derdi sanirim, yilda 2-3 hafta gorebilecegin insanlarin delice bir heyecanla seni beklemesini, hasretle yolunu gozlemesini istemek. bencilce ama yalnizliktan. neyse buna da cevap belli: sonucta.

Londra'da siradan bir gocmen evi, tabii ki vizenin yaninda hediye.
 Diyelim ki gocmenlikten kaynakli, can sikici bir sey yasiyorsun, duzenin degisiyor, aksiyor, saskin ve sahipsiz hissediyorsun. bunu yillarca her derdini paylastigin birine 5-10 dakika anlatmak istiyorsun. gozlerinden alevler cikarak SONUCTA diyor, yurtdisindasin. "baslatma derdinden" demek istiyor da dilini isiriyor, goruyorsun. susuyorsun. sen gittin, senin derdin olamaz.

Ingiliz gocmen ofisi. Mavi memur tavirlari yuzunden kovuldu.
 Saglik derdin, endiselerin mi var? sonucta yurtdisindasin. en kotu bi ucaga atlar gelirsin yani, gitmisligin bunlari da kolaylastiriyor. sonucta gittin. ha bu arada saglik sorununa dair pek bir sey sormayacagim bile; cunku sonucta. ama izninle burnumdaki sivilceyi kapatamayisimi dinleyeceksin cunku ben turkiye'deyim.

Londra'da aile hekimleri. sigorta karsiliyor, havuz dahil.

Yurtdisindasin ve 1,5 yila yakin suredir issizsin. bunalimi, kariyerinin kimbilir ne olacagi belirsizligini gectim, artik para kazanmalisin. yillardir dunyalari biriktirmis insanlara gecim derdini, is aramanin stresini 1-2 cumle soyleyecek oluyorsun, yine ayni duvar: sonucta. oyle bi duvar ki bu, "e sen de sonucta bilmemkac yillik vizeler ve cuvalla parayla her an her yeri gezebilirsin. yapiyorsun da. ulkenin hayat standartlarinin kat be kat ustunde, refah icinde, aile gecindirme/ borc harc derdi olmadan, kira bile odemeden, luks icinde yasiyorsun. ulkeyi bok goturse bile sana asla bulasmayacak, sadece gazete haberi senin icin" demiyorsun. dersen uzerine memleket dertleri bosaltiliyor. bunlari tegetin tegeti yasayan kisiler bosaltiyor da sen hayatinin gobegindeki dertler icin o "sonucta"yi alip ekmek arasi yemelisin. SONUCTA, gittin.


Londra'da mesai saati ulasim, kalabalik bir gun.
Londra'da mesai: ceket de sirketten.  







Londra'da gocmenler icin siradan bir maas gunu.

evet, sonucta her dakika trafikte degilim, insanlar kibar. evin dibinde bi park, yilda 5 hafta tatilim var. fazla mesai yapmiyorum ve simdiye kadar bir kere bile taciz edilmedim. guzel yemekler yiyorum, guzel yerleri geziyorum. surunen bir gocmen de degilim yani, evet. ozur dilerim. demek ki baska derdim olamaz; cunku anladim ki siz turkiye'de yasayan fanilerin kisisel hayatlari, isleri, aileleri, arkadaslik iliskileri filan oylesine mukemmel ki tek derdiniz memleketin hali olmus. e nedir, SONUCTA gidenleri anlayamiyorsunuz.

ne bileyim, istanbulun tozunu attiran ve kisisel hicbir derdi olmayanlarin lukslerine SONUCTA dememek mi hatam? onlara sonucta niye denemiyor? dediginde niye bi tur daha ayar yiyorum? misal, ben her sicaktan sikayet edene "sonucta tarla capalamiyorsun" desem. her pazartesi sendromuna "sonucta bi isin var" desem. trafikte soylenene "sonucta ehliyet almissin", taksiciye kufredene "sonucta istanbuldasin" desem. ya sanirim ucuncuye gelmeden uyuzun uyuzu ilan edilirim. ama yurtdisindaysan, hayatin ciceklerle kapli bir sonucta balonu ve sen icinden ignelemeye calisan bir tatminsizsin. sonucta: arkadassizliktan dem vururken dahi yalniz birakilmayi hak etmissindir.

Londra ikliminde agzinizi goge acmaniz  mutluluga yetiyor.


sonuctalanmanin en basit sonucu, kimsenin "nasilsin" dememesi. cok garip ama, iyi olmaktan baska secenegin yok sanki. yani pardon ama o yurtdisinda, iyi olmayip ne olsun? ailen, yakin arkadaslarin soruyor elbet, o da azalarak genelde. bir sure sonra, derdinden bahsetmiyorsun cunku yani SONUCTA var elinde, susman lazim. sonucta, susuyorsun. bir seyler iyice ters gittiginde ise dehsete dusuyolar, SONUCTA iyiydi her sey?

ha bir de tabii, sonucta gittigin icin, turkiye'de ne olup bittiginden zerre haberin yok, bi omur orada yasamadigindan ne oldugunu anlayamazsin ve yani SONUCTA. bu konusanlardan cok daha fazla haber ve ayrintiyi cok daha duzenli takip ediyorsan, yine sorun sende. sonucta uzaktan kolay bu isler. sonucta o kadar rahattasin ki dertsiz basina dert ariyosun. sonucta sen gitmeyi de becerememissin tam? sonucta londra'yi hak etmiyorsun galiba? sonucta, bu "sonucta" kalibinin her bir versiyonunu, nefret ede ede ezberliyorsun. kafanda bi cumle kurmadan once gelecek cevaplari biliyorsun. Bana "o kadar begenmiyosan don" diyen bile oldu (tabii ki gulumseyerek cnm); cunku hayatinda memnun olmadigi her bir seyi silip atacak cesaret pacalarindan akiyor kendisinin, her gun yaptigi sey. ha bir de, bir memnuniyetsizligin "o kadar" degilse agzini acamazsin cunku - SONUCTA. yani siyah veya beyaz, geri kalani bizi ilgilendirmez.

Londra gocmenleri altin gununden ozel bi kare.

 o "sonucta"larin hepsinde biraz "o kadar merakliysan..." ve "kiymet bilmiyorsan..." var. her seyi gectim, yilda en fazla 2-3 kere, birer saat gordugun biriyle olan bir sohbetin icine limon sikabilecek tavirlar bunlar. ama oluyor. karsi taraf sizde "kalanlara karsi densizlik" goruyor, sizse "gidenlerin yalnizligina karsi hoyratlik". araniza bir cizik atiliyor iste, gecmiyor.


*

ulkenin her gecen gun bir karadelige donustugunu, tum bu ustume gelmelerin altinda dev bir bikkinlik oldugunu filan biliyorum. belki de bu yaziyi yazmanin hic zamani degil; ama ulke hep oyleydi zaten, 3 yilin meselesi de degil. bu yaziya "ULKE YANIYOR DERDINE BAQ"  diyen cikarsa da anlamamis hic zaten. dertsizligim sondurmeyecek.

Tum bu memleket halleri filan, bir kisi, bir arkadas olarak incinmeme merhem olmuyor. cunku cok basit: ulke (herkesin her firsatta tekrar ettigi uzere) bok cukuru. eh, o bok bugunden yarina temizlenecek gibi degil. ah bu tepkiler sana degil ki deryik, kisisel alma. bunlar hep toplumsal asabiyet - i ih, yetmiyor. Ulkeden nefret ederken incittiginiz insanlar ulkenin degil, sizin hanenize yaziliyor. o gidenlerle araniz niye acildi diye dusunurken, sadece mesafeleri suclamayin, azicik farkinda olun, yeter.

*
ayh kamyonlarca yuk bosalttim.

haribo getiren akrabalar yakti basimi ozetle. siz o jelibonlari afiyetle yediniz, kocaman tesekkurler ettiniz; ama bir gun olsun onlari arayip "nasilsin? ozledim cok" demediniz. SONUCTA, haribo diyarinda ne dert olabilir ki?

30 Temmuz 2015 Perşembe

zeyt

aylor aylor sonra blog yaziyorum ayfor. tutamayana kadar birikince, anca.

arada seyahatler oldu. burasi gezi gunlugune evriliyor madem, geregi yapilsin:

girit harikaydi, dag kecilerinin oldugu her yer harika zaten. keci guzel hayvan. mesela asla kirli sudan icmiyor, hijyen tijyen. surekli basini beklemeniz gerekmiyor; cunku zaten o buldugu en yuksek noktaya cikip kendini koruyor. erkek keciler disi icin kavga ediyor ya hani, eger disi yenilen erkege gonul verdiyse, yenen yanina yaklasamadan sevdigine kaciyor. keci inadi da diyebiliriz belki. bunlari tabii boyle birinci agizdanmis gibi anlatmam fasarya; sarikecililer belgeselinden ogrenmistim. izlemeyen izlesin. keciler ve kecileri cok seven insanlar icin.

Elafonisi: evet su turkuaz. evet kum pembe.
 ne diyodum? girit. anca bati tarafini gezdik, kibris kadar bi ada (bir olcu birimi olarak kibris adasi). yemekler hep guzel; cunku zeytinyagi hep guzel. yogurt ve bal da guzel. karpuz ve peynir de. yani sonsuza kadar dunyanin en lezzetli seylerini yiyerek, dunyanin sayili guzellikteki koylarini gezecekmis gibi tatil yapiyorsunuz. deniz hep mukemmel. Biz Paleochora, Chania ve Rethimno'ya gittik. Turkce isimleri de boyledir herhalde; tabii ch=h okunuyor. neyse. Akdenizlilige bi de adalilik karismis, her seyin net, sade oldugu, yormayan, yorulmayan bi yer. fiyatlar da makul. bir de hava ne kadar sicak olursa olsun ruzgar var. bazen tatli bi meltem, bazen delice ruzgar. tek kusur yol tabelalarini griye boyamak gibi sakaci hareketler, onu da cani sikilan ergenlere fatura ettim.


"DAVAY!" dedi buyuk adam.
 sonra ben ilk kez is icin rusya'ya gittim. yillarca merak etmeyi gectim, adini anmadigim bir ulkeyken is sebebiyle kiril alfabesi okur hale gelmem de iste hayattan bana bi cilveloy cilveloy. neyse, moskova'da, guzel bir yaz gunu 36 saat gecirdim. turistik yerlere anca 1-2 saat ayirdim; ortalama bi turist haritasnda olmayan yerlere gittim. bir daha gidip sindirmek istiyorum, bu anca tadimlik oldu. aa krasnodar'a gittim bi de ama o iyice sacmaydi, hicbir yerini gormeyip en olmayacak yerlerini gordum sehrin. 40 dereceydi ve sicakti, hep cok sicakti.

boyle 40-20-40 seklinde isi soklariyla bunyemi test etmis oldum.

*

ac parantez.

haberleri takip ediyorum hala. takip edemiyorum gerci; yanlis oldu o. yorucu artik, yipratici. bugun buraya bir sey yazmayacagim, o ayri. herkes reel politik parcalarken, ben insanlarin buyuk cogunun baristan yana olduguna eminim. nerden eminsem artik. sanirim istekten ote, bir ihtiyac oldugunu dusundugum icin. baris, huzur bir ihtiyac. bir yerlerde bazi hayatlarin bir hic ugruna kayip gittigini bilerek yasamak, en farkinda olmayan icin bile agir bir yuk bence. saf salak halim bundan. yazmamam da bundan sanirim. dev bir ogutucunun icinde, o sagir eden gurultuye ragmen kendimi duymak icin. her seyin daha net, sade, yormayan, yorulmayan bir halde olabilmesi; "back to basics" icin: cok cok kotu seyler oluyor; ama baristan vazgecilmis degil.

kapa parantez.

*

bugun kendime aylar oncesinden planlanmis bir iyilik yaptim ve bitmesine 2-3 gun kala Alexander McQueen sergisine gittim - Savage Beauty. O giysilere dokunamamak tam bir aciya donustu, sergiye giysi bagislamislari kiskandim ve oradan cikmak istemedim.  alexander evreni. fotograflarini bulmak mumkun, ama yetmiyor. ses, muzik, isik, her seyiyle guzel sergiydi.

*

baska? surekli cicek saksilariyla ugrasiyorum; tasiyorum, yenisini ekiyorum falan filan. meneksemden saksi saksi cogaltmayi hedefliyorum. feslegeni yaptim mesela - benim kucuk zaferlerim.

gerisi, iyilik guzellik. iyi diyelim iyi olsun.

30 Nisan 2015 Perşembe

derg

dergileri hep cok sevdim, gazete eklerini de. zalim londra, dergi dediniz mi kamyonla onunuze yigiyor, cok fazla secenek var. surekli aldiklarimin yaninda bir de birinci, ikinci sayisi oldugunu gorunce destek icin, meraktan veya salt takdirden aldiklarim da var. ben ve dergilerim, ciddi mesaiyiz.

neyse, hani denk gelirsiniz, yolunuz duser alirsiniz veya website / sosyal medya takibi, tablete indirmek filan da size yetiyordur, onerebileceklerim sunlar:

Little White Lies: sinema dergisi. her sayi tek bir filme adaniyor; kapaktan yonetmen roportajlarina, kostume, muzige kadar. bu ince cabayi seviyorum. her sayisini almasam da websiteleri ve twitter hesaplari da pek guzel, takipteyim.

ernest journal: hem blog, hem ipad app'i hem de yilda iki kez basilan bir dergi. ben ikinci sayisina denk gelip aldim, pek sevdim. ingiltere'de kaybolmaya yuz tutup dirilen el sanatlarindan, ilginc tarihi hikayelerine kadar, farkli bircok alanda dolu dolu yazilari olan, tam bir merak dergisi. okumadigim satiri olmadi. su aralar en mutlu kesfim. biraz da "ne guzeldir ingilizlik" havasi var, onu seviyorum.

gentlewoman: dergi gibi dergi. bi kere ebatlari hasmetli. yilda iki kere cikmasinin hakkini veriyor. gentleman-gentlewoman kelime oyununu sevdigim, bolca kullandigim icin gorur gormez almistim ilk kez. son sayida kapak ve dosya kizi bjork. moda agirlikli, ama kesinlikle resimlerine bakmalik kuafor dergisi degil, yanlis anlamayiniz. aksine pek guzel okunuyor, done done bakiliyor.

oh comely: sanirim ben bu derginin hedef yas grubunun ust kisimindayim; ama kisa hikayeleri, sacmaliga ovgusu ve nasil oldugunu anlamasam da kapagini her acisimda zamani yavaslatmasiyla benim canim. iki ayda bir cikiyor. evinin her deligini kovugunu karistirmayi sevdiginiz, biraz daginik ama pek renkli arkadasiniz gibi. pek de sakin. neyse, ben gaza gelip dergi +curiosity box subscription bile yaptim.

ilk sayi kesiflerinden the holborn'u sevdim; duzenli olmasa da arada bi alirim. Studio Ahira'nin cikardigi Essay bir harikaydi ama sanirim devami gelmedi, hasretle bekliyorum. Isvicre menseili Ours "the conscious and critical mag for the curious citizen" aciklamasinin hakkini veren bir dergi, kendisinin 6. sayisi ama bana yeni kesif oldugundan ekledim. Danimarka'dan iki tane ilk sayi dergisi denedim, her ikisi de yilda iki kez cikiyor: Oak ve Cold North. Oak'taki moda / urun cekimlerini azaltsak tam olacak sanki, dikkatimi dagitti biraz. Cold North ise tam bir zanaat dergisi, eski veya yeni, eliyle hayatini kazanan insanlari tanitiyor. tasarim meraklilarina zevkli gelir sanki. ilkine denk gelsem de son sayi cok ilgimi cekmedi, ikinciye henuz denk gelmedim.

kinfolk'un ouur sonrasi giderek urun brosurune / monocle'in kotu bir taklidine donusmesi (son kapak = yargici brosuru resmen), cereal vb sonradan gelenlerin asla ilgimi cekmemesi filan derken, dergilerde durum budur. slow living'in icinin bombos edilip "I live slow cos I'm fuckin' rich enough" haline gelmesi de kendinin karikaturu tabii; slow bile parayla oldu. merak ettigim bir iki mutfak dergisi var, onlari tek bir kitapcida buldugum icin uygun vakti kovaliyorum. fetis olarak yemek degil, gida olarak yemek icin.

neyse, arada bir aldigim baska dergiler de var (maasi kagida gomuyorum, evet), onlari gectim simdilik. pek aylik dergici degilim, fazla geliyor. az ciksin, ozenli ciksin, ozletsin, kavusalim istiyorum. bu evden tasinacak olsak nasil olacak, bi onu bilmiyorum. dergi sayfalarinin doku farklarini bile seviyorum, dergiler iyi ki var. her biri bir kitap yavrusu.

hadi siz simdi linklere tikir tikir tik. yazinin ilhami da dergiseverlerin dergisi gym class. ona da tikir tikir ve bi de tik.

27 Nisan 2015 Pazartesi

muz.

efendim o kisacik turkiye ziyaretinden kalanlardan biri erimtan arkeoloji muzesi, ptt pul muzesi, digeri de tophane-i amire'deki mimar sinan sergisi oldu. isim ne, yazayim.

erimtan'la baslayalim. kisisel koleksiyon, hatta turkiye'deki ilk ozel arkeoloji muzesi. ufak ama zevkli. eserlerin antik metinlerle eslestirilmesi cok guzel bir ayrinti olmus, kap kacak canlaniveriyor; ancak ingilizce cevirilerin bazilari sahiden aci vericiydi. mesela "there was generous" denmez artik, o kadarini yapmayiz, yapana ingilizce ceviri isi vermeyiz. bir de adi ustunde: antik metin. bunlarin tahminen turkcesinden once vardi almanca / fransizca / ingilizcesi. o yuzden el yordamiyla ceviriye girismek biraz ayip olmus. bunun gibi 2-3 tane daha bariz hata vardi, kimi anlam degistiriyordu hatta. tez zamanda duzeltilecek, aceleden kaynakli bir hata oldugunu umuyorum, geneline bakinca ozensizlik demek haksizlik olacak (ucuzculuga dilim varmiyor).

onun disinda, cam eserlerin isiklandirmasi olsun, alev ebuzziya eserleri olsun, eser calismalari / muze insaati bilgilendirmesi olsun, incelikli isleri olan bir vaha olmus kale'de. ayrica icinde mini bir restoran ve seminer / konser salonu da var ki daha ne olsun, rica ederim. konser gunune denk getirip giderseniz, aksamina guzel muzik de yaniniza kar kalir. veya hazir oralardasiniz, kebapci emin ustaya gider, pirzola-kofte yersiniz. et yemiyorsaniz da kuru fasulye-pilav yapar size. herkesi mutlu edebilir emin usta.

parantez: etnografya muzesini kosarak gezdik nerdeyse; ama yeni hali guzel gorundu. hediyelik esyalar bir ziyan, bir kaynak israfi. pirlantali hitit gunesi formunda mumluk gordum, oradan hesap edin. eskinin o guzel, ince ince calisilmis, sahiden etnografya muzesindeki eserlere ait hediyelikler gitmis, istanbuldan artanlarin getirildigi (dev bir kasikci elmasi reyonu, mesela) zavalli bi yer olmus. ankara muzelerine sira gelemiyor herhalde. neyse, bu parantezdi.

*

ptt pul muzesini kac zamandir istiyodum, ayni gun ona da yettim. ilk kez bir kurumun savasta olen calisanlari icin ani duvari yaptigini gordum (1. dunya savasi) ki telgrafin yeri ve onemi dusunulurse gayet isabetli olmus. ve fakat tam da o Telgraflar Savasi aciklamasinin orada, gereksizce yuksek sesle bi animasyon oynuyordu, onu cozemedim. sacina kina yakilmis bir askere komutani neden diye soruyor, o da mektupla annesine yaziyor (koylerdeki okur yazarlik oraninin goz doldurdugu savas yillari), annesi de yari-agit bir sesle sayfalarca anlatiyor: bizde kurbanlik koyunlara kina yakilir, ben de seni vatana kurban yolluyorum ogul - bu minval gidiyor.
 
bu acili hikayenin PTT ile alakasi sanirim yazismanin postayla olmasi, baska bir bag kuramadim. pul muzesinde niye boyle ic daglayan, daha olmemis cocuga agit tadinda bir mektup yankilaniyor, cozemedim. annem ve ben disinda kalan ziyaretcilerin yas ortalamasi 10 idi bu arada; o cocuklara kinali sac travmasina ne gerek var, bilemedim. animasyon dediginiz cizgi film iste, cocuklarin illa ki dikkatini cekiyor. bize niye her sey hep aci, hep dert, onu da bilemedim. neyse ki muzenin geri kalani birazcik daha neseli, iciniz daglanmadan bitirebiliyorsunuz. bir de hediyelik esyalarin baski kalitesi daha iyi olsaymis, guzel olacakmis.

*

sonra istanbul, mimar sinan sergisi. buna sevgili jelatin hanimcigimla gittik. tophane-i amire guzel mekan, sesli rehberler de boynumuzda, sergiye girdik. gayet sadeydi aslinda ve sergileme temiz mi diyeyim, ferah mi, oyleydi. 8 bolume ayrilmis, bolca ekran, video var. basladik gezmeye, ama ben cabucak aptal oldum. kulagimda rehber. her kisimda bir video oldugundan illa onun sesi / muzigi de duyuluyor. bir de aciklama yazilarini okumaya calisiyorum. bi baktim, hicbir sey anladigim yok, sinir basmis durumda. once sesli rehberden vazgectim. ama yok, yine olmuyor. jelatin'e sordum, o da ayni sekilde. biz katiyyen okudugumuzu anlamiyoruz; ama etrafimizda "hmm very mimar, oh so sinan" seklinde nidalar var, herkes birinc birinc onayliyor.

sonra anladik ki sorun bizde degil, herbiri 4-5 satir suren cumlelerde (websitesindeki tanitim metninde de var ayni sorun, her paragraf bir cumle). resmen kes-yapistir metinler. bazi metinlerin basinda tirnak isareti var. alinti, tamam. ama kimden? bilmiyoruz. o alinti ise digerleri kimin? bilmiyoruz. "kanuni sultan suleyman'in pesi sira gelen halefleri" gibi gereksiz uzatilan betimlemelerle, cumleler olmus iki metre. biz turkcelere takiliyoruz, bizden baska takilan yok gibi. neyse, agirdan aldik, birbirimize ozetledik filan. sonra cikista baktik ki gulru necipoglu basta olmak uzere bircok akademisyenin makalelerinden alinti o metinler. yahu biz onlari uslu uslu odamizda, altini cizerek okumustuk? bence ayakustu sergi gezmeye gelen insandan akademik cumlelere dikkat vermesini beklemek, ustelik etraftaki ses ve goruntu karmasasinda beklemek, biraz AYIB olmus. cokca da tembellik olmus. "burda yazilmisi var" yerine, en azindan biraz oynanabilirdi. "e beceremiyosa okumasin, dinlesin" derseniz, sesli rehberdekiler yazanlardan farkli tabii ki, illa okumak gerekiyor. cikista karsilastigimiz ve serginin tam 25, ogrenci 15 TL oldugunu duyunca vazgecen genc kizin "kitabini alir okurum onun yerine" teshisini hakli cikartti, ozetle.

metinle gures tutmamiz disinda sergi guzeldi bence, az oz, tatli tatli anlatiyor. mimar sinan 101, zaten 102 bilmedigimden, bana yetti. yine de, O MUAZZAM BEZEMELERRR diye overken, insan birkac bezeme gormek istiyor. rustem pasa camii ile mihrimah sultan camii farkini fark edelim istiyor. ozellikle etrafta beyaz perde, dijital ekran, ekran, ekran varken bunca olmamasi bi garip geldi. biz sadece baski halinde 2-3 tane gorebildik ki onlar da grenliydi. bok atiyor demezseniz, o kismi da az buldum.

izlerken yarisinda kesilen videolari geciyorum, o kadar kadi kizi kusuru olsun. 3D printer ile camilerin birer kopyasi basilmis mesela; ama basibos duran 3D baski makinesinin sirrini cozemedik. insan bize de bassinlar, bize de versinler istiyor. dekorda silah varsa patlasin istiyor. veya biz cocuklar gibi sendik, canimiz dondurma istiyordu. etraftaki o "hmm cok enteresan hmmm sinan" havasina giremedik de buna sebep sinan degildi, tabii ki. minyaturler, maketler guzeldi, mimar sinan'in mimar basi testinde hirslandik. iyi gecti iyi.

serginin devaminda bir de kubbe mapping diye bir sey var. bikac yil evvel, bi sergi mi yoksa bienal isi miydi hatirlamiyorum, istanbul cami kubbeleri dijital ortama aktarilmisti, oturdugun yerden birbirlerine donusmelerini izliyodun. tam anlatamadim. neyse. (Editle gelen: kadinim Narsis hatirladi tabii. Sabanci'daki Efsane Istanbul sergisiymis.) e boyle bir devam olunca o isi bekledim ben (gerci hepsi mimar sinan eseri mi onlarin, bilemedim). neyse, gidip oturduk. bir cami kubbesinin iciyle basladik, goruntuler dondu degisti ve renk oyunlari oldu. sonra uzay. sonra yine renk oyunlari. sonra basladigimiz kubbeyle bitirdik. where is the sinan bezemeleri? onlar olamadi. hediyelik esyalarin baski kalitesi burada da kotuydu, bu teknolojik bir sey mi, malzemeden mi caliniyor, hic anlamayacagim.

tum bu dirdirlarimi yazacak ziyaretci defteri de olmadigindan sana yaziyorum blog. cunku ruhum bir emekli mufettis, cunku onlar yaptiklari isten bi defter koymayacak kadar cok eminler. hem defter olsa jelatin beni onun basinda birakip dondurmaya gidebilirdi.

*


boyleyken boyle. fakat iyi gezdim. 
boyle kusur bulma tesisleri yazisi gibi oldu ama bence siz de denk getirin, siz de gezin.

23 Nisan 2015 Perşembe

dokuz

adeta vur-kac tadinda bi turkiye ziyareti yaptim. su an etrafimdaki dil yine ingilizce, garip geliyor. oradayken gormek istedigim insanlara artik yetisemiyorum, bunu da kabullendim. birileri hep eksik kaliyor ve bazen kiriliyolar. olsundu, affederlerdi. insan zaten hep buna guveniyor: anlayacaklarina.

ankara havasiyla delirtti beni. bi soguk bi sicak. bebek sevdim ki bence bebekler bizi ne derece mutlu ettiklerini, icimizi isittiklarini filan bilseler feci havaya girerlerdi. sonraaaa... kale'ye gittik nihayet annemle. kebapci emin usta'nin kofteyle insan mutlu edebilmesi cok garip. dusun, her gun yuzlerce mini mini kofte yapiyosun ve her yiyen mest oluyor. buyucu gibi; ama esnaf lokantasi. tazecik erimtan muzesi guzeldi; ganimet kadrosundan bi karabatak ignem oldu. batip batip cikmalarima ithaf olsundu. parklar park, sokaklar sokak. ankarayla iliskim bi garip, ezelden beri. beni delirtiyor bazen, sonra dizine yatip uyuyorum, sacimi oksuyor ve sonucta hep onun dedigi oluyor.

devaminda istanbul. tatilim erguvan zamanina denk geldi, hatta salkimlar da mor mordu. istanbul'un mor gunlerini yakalamak, fazladan 1 hafta tatil gibi. hava ayaz olsa da kucagimda kediyle oturdum manzarada. ne komik, o tellere oturup bogaza sirtimizi donecek kadar lacivertten simarmis ogrencilerdik biz. tellere oturmayinca eksik kaliyor, bogazi gormeyince olmuyor, ne yapacagimi sasirdim. bi o yana bi bu yana donup durdum. asla ayni olmayacagini anladigim ufacik anlardan iste. zaten her sey ince ince degisiyor kampuste. 10 yilda olsun o kadar.

sonra hindi zahra konserine niyetlendim, ama bitirmisler biletleri, olmadi. pazartesi gunu olan bi konser bileti istanbulda nasil biter? olsun, actim kendim dinledim. aa bi de kitaplar ve murdum rengi mus coraplar aldim; cunku murdum rengi corap burada yok. dusunurseniz, sacma; ama murdum diye bi renk olmadigi icin sanirim. depoladim. zaten tum turkiye ziyaretim depolamak uzerine kurulu: corap, recel, insan, an - ne bulursam.

yine word'e yapistirsak ilkokul 5 seviyesi cikacak bi yazi. mukemmel.

*

gecenlerde ucakta okudugum bir yazinin gaziyla, zaten mevcut olan polonya merakim polisiye romanlarla birlesti, tirim tirim Leh polisiye yazarlarini arastiriyorum. aptallik etmeyip dergiyi yanima alsaydim daha kolay olacakti tabii. Wroclaw'in 12 adasini (ve 130 koprusunu), Krakow'un depresif karanligini filan merak ediyorum. Oradan da Baltik ulkeleri; ucunun birbirinden farkini merak ediyorum. Gonlumde sicak denizler, aklimda gri gri havalar var. Neyse, simdilik Marek Krajewski ve Zygmunt Miłoszewski ile baslayacagim sanirim. ilki zaten Wroclaw yerlisi bi yazarmis, goruciiz.

kitap demisken muzik de diyeyim bari. Laura Marling'i pek severim. folk muzigidir, tatli tatli atarlaridir, yillar icindeki degisimine ragmen tutarliligidir,  her albumde saclarinin daha da kisalmasidir, biricigim kendisi. yine de, sorsaniz aklima gelmez mesela. her albumunu duzenli olarak dinledigim bu ufak tefek kadini hatirlamayisimi fazlasiyla tanidikliga bagliyorum. neyse, "damn all those people who don't lose control" derken bile yumusacik olan sesiyle, you know gelsin bugune. gelsin mis gibi calsin, ayni albumden devam edersiniz.

*

baska? baskasi iyilik saglik be blog. birkac gune unuturum yazmayi filan, dokuzuncu yasin simdiden kutlu olsun.buyuyosun bak. acaba ergenligin nasil olacak, yoksa evden mi kacacaksin? benim bilmediklerimi bilerek buyuyorsun elimde, ne acayip.

7 Nisan 2015 Salı

prag - yine yeniden

prag prag. oncelikle: soguktu. londra'ya ettigim laflari yutayim diye bu da boyle bir paskalya dersiydi resmen. yagmur olmasa da son gun lapa lapa kar yagdi.

neyse efendim, prag yazisi olsun bu. fotografsiz cinsten, isteyen kilit kelimeleri gugillasin, aramizda lafi mi olur.

eveeet. azmettigim uzere karlovi koprusunu defalarca turladim ama bu sefer katedrale gitmedim. Mucha her yerde, hatta otelin dolap kilitlerindeydi. o yuzden mucha kalbimizde. Onun yerine, gecen sefer yetistiremedigimiz yerlere gidelim dedik ki sehir sahiden bitsin.

Cuma ogleden sonra varis. kisa bi tur, aksam yemegi, ickiler filan. Cumartesi gezme maratonu basladi. Once topluca bir Cafe Slavia kahvaltisi ertesi sehre ilk kez gelenleri kale tarafina yollayip biz Hanavsky pavyonu'yla basladik, oradan kivrila kivrila Letna parkini yuruduk. Hanavsky oyuncak gibi bir av kosku, ayni zamanda muazzam manzarasi olan bi restoran. Aksamustu birasi icin guzel bir yeri var, bir baska bahar icin not ettik. Letna parkinda bir de devasa bir metronom var, niyeyse. gencler burada takiliyor (ankara'da segmenler parki havasi). hos, manzara bi harika, sebebini anlamak zor degil. Asagi iniste binbir Prag koprusunden biri olan Cech koprusunden gecip yahudi mahallesine geldik - gecen seferden icimde kalan Cantinetta Fiorentina'da mola. Porselen fincanlari, pastanin yanardoner renklerdeki cikolata cicegi filan derken ben ayrintilardan mest oldum. Cek korunasi cok zayifladigi icin sahiden ucuzdu her sey. gayet kokos bir yerde iki kisi yiyip icip 8 pound veya daha az odemek guzel bi his, yalan degil.

Sehir kucuk diye surekli yuruyor insan, fark etmeden yoruyor resmen. neyse, bu moladan sonra Zizkov semtine, televizyon kulesi civarina gittik. secession evleri denen, sekerleme kivami binalari  gormeye. bilinenin aksine, viyana'ya has bir akim degil bu, ceklerin de kendi versiyonu varmis. neyse, binalar bir harika, kapi demirlerindeki kocaman arilar  penceredeki sarmasikla birlesiyor, birinin duvarinda gunes saati var filan. derken manzaraya o kazulet tv kulesi giriyor. cirkin ama iste, bi gariptir ki oluyor. bi de uzerinde emekleyen bebek heykelleri var ki Kampa adasindaki yuzu olmayan bebek heykellerinden bunlar. Dolanmaktan bitap dusmusken kendimizi Palac Akropolis'in kafesine attik. burasi bir kultur merkezi / sinema, anladigim kadariyla. tatli bir restorani var. sonra artik pes edip tramvaya bindik, old town. ekibin geri kalaniyla bulusup bi cikolatacida muazzam sicak cikolata. soguk insani pisbogaz yapiyor sanirim veya bana bahane lazim. sonra birazcik dinlenip geceler geceler.

Sehri bitirmenin hakli gururuyla, geceyi fazla uzatmadan pazar sabahi erkenden yola ciktik: istikamet Dresden. Prag civarinda gorulecek yerler arasinda kaplica sehri Karlovy Vary ve muazzam bir milli park olan Cesky Raj (Cek Cenneti) var. biz ikisini de pek istemedik ki zaten o sogukta milli parkta ucardik herhalde, o yuzden Dresden'i sectik. Ilginctir, bu ucune de Prag'dan gidis 2 saat. Sanki her yer 2 saat mesafede, cok garip. Tren de ayni sure. O yuzden daha ucuz olan otobuse atladik, gayet de konforluydu. 11de Dresden'e vardik (pasaportunuzu yaniniza almayi unutmayin, kontrol var).

Dresden gunubirlik gezmeler birincisi oldu benim icin, pek guzel bir sehir. bir kere eski sehir merkezinde her bina birbirine yakin, gezmesi kolay. yine yuruye yuruye tum sehri bitirdik. Malum, sehir 2. dunya savasinda dumduz oluyor, tum o ihtisamli binalar yikiliyor. ana katedralin yikintilari 1995 yilina kadar (50 yil!) oylece durmus, daha sonra sivil girisimlerle 10 yil icinde yeniden insa edilmis. gotik binalarin uzerinde "2005te tamamlanmistir" notlari gormek garip. bu yikik dokuk kalmalarin bi sebebi de savas sonrasi sosyalist rejimin gecmisle hic ilgilenmemesi. Yeni sehri elbe'nin ote kiyisina kurmuslar, dogu almanya etkisi pufur pufur esmis. berlin duvarinin yikilmasi sonrasinda dresdenliler azmetmisler, tarihlerini, binalarini geri almislar. bana cok etkileyici geliyor bu hafiza. haliyle, sehir 1945'ten beri bir sekilde hep insaat halinde. biz oradayken de hala suruyordu rekonstruksuyon projeleri ve muazzam bir butce ayrilmis durumda.

bu arada, 500 bin kisilik ufak bir sehir olmasina ragmen 30dan fazla muze, 40tan fazla galeri var. Saksonya'nin baskenti olmanin verdigi gururla okuyor, uretiyor sehir. Yeni sehir tarafina da gectik, hatta azmedip Pfunds Molkerei binasina kadar gittik. Bildiginiz sutcu, bilmediginiz bir kokosluk. Paskalya oldugundan kapaliydi tabii; ama camdan gozetlemeye engel degil. ust katta kafesi de mevcut ama oturmadik. Dresden Prag'dan da soguktu, bir cay molasi ertesi 6 otobusuyle Prag'a geri gittik. ayagimizin tozuyla ekibin geri kalaniyla bulustuk, bi sandvic, oradan tretter's. bi gun once rezervasyonsuz almamislardi, pazar gunune kaldi. mis gibi kokteyller yapiyolar, kac tane, ne ictim hatirlamiyorum. biri haric: souvenir du provence isimli, lavantali kokteyl. iste o, o mis gibi. bardagina ilistirdikleri lavanta da bonus.


bitmeyen pazar gunu ertesi, pazartesi kahvaltisi icin cafe savoy. cayda tek luksum mariage freres markasi olabilir. mariage freres ikram eden her yer benim canim cigerim, burasi da oyleydi. biz mutlu mesut kahvalti ederken lapa lapa kar yagdi ama cok takilmadik. durdugu anda disari firlayip bu sefer de petrin tepesine ciktik. teleferik turu kisa ama zevkli, yukarda bi metal kule var, sonra kivrila kivrila karlov koprusune iniliyor. bende o cakma eyfel kulesine cikacak hal olmadigindan altindaki kafede oturup sicak sarap ictim, yukari cikan arkadaslari bekledik. neyse, inis yolunda yine bir terasa dizili restoranlar var, aksamustu bira molasi icin ideal (acaba bu molalari ne zaman kismet olacak... belki de aksamustu bira molasi kitapcigi yazma vaktidir). karlov koprusunun ayagindaki kuleye de ciktik efendim; cunku son saatlere bu yakisir. derken ruzgar ve kar ve zar zor kendimizi attigimiz Lokal. Lokal = Gar Lokantasi. son ogle yemegi ertesi havaalaani ve donus.


hava birazcik daha sicak olsaydi kesinlikle daha cok tadi cikacakti; ama prag hep guzel. ayrica, paskalyada sehir rengarenk kurdelelerle susleniyor. yalniz ana meydanda degil, irili ufakli her meydanda pazar standlari kuruluyor, bahar karsilamasi coskusu. Paskalya'da gayet tuhaf bir adetleri var yalniz: erkekler sazliktan ordukleri bi kirbacla (pomlazka) kadinlarin bacaklarina vuruyor. koprude yururken kirbaclaninca bunu yapan ve kahkahalarla gulen adamin manyak olduguna kanaat getirmistim; ama diger arkadaslara da olmus, paskalya adetiymis. acitmiyor, hafif bir sey. ama elinde rengarenk kurdeleli cubukla yuruyen bir adamdan beklediginiz bir sey degil.

*

boyleyken boyle. dondum ofis masama. kisa hafta en guzel sey. sirada turkiye ziyareti var, gun sayiyorum. orada da hava soguk olursa delirebilirim yalniz, artik tek istegim sicacik gunesler, caylar, parklar, bahceler. sonra biraz daha gunes tabii.

2 Nisan 2015 Perşembe

pas

paskalya serefine ikinci kez prag, bu sefer tam bir universite reunion tadinda. ofisin son saati gecmediginden, sana siginirim blog.

o paskalya kalabaliginda zombi turist olmamak, guzel aslinda. elimde bira, Karlovy Koprusunden kugulari izleyecegim. Katedral'e gidip Mucha'nin o harika vitrayini ezberleyecegim. tek turistik beklentim bunlar (bu arada kar, yagmur filan yagmayacak). belki gunubirlik Dresden'e kacariz ki bence bunu yapariz ve oh mis, ne guzel olur. boyle az oz bi tatilcik. insan sevdigi sehirlere yeniden gidince mutlu oluyor bence. bi yandan, yeni bi yer gormeme kaybi tabii; ama sevmistim ben prag'i. yaninizdan cok hos biri gecmis de arkasindan bakakalmissiniz gibi. simdi de oturup kahve icecegiz gibi. ondan, farkli bir his veriyor bu ikinci tur bana. tabii kahve icerken 12 kisi filan olacagiz ama anladiniz siz. bir city crush olarak prag. bi de budapeste. ikisi ayni denebilir hatta.


resmen is olsun diye yazdim. siz gugildan fotograf filan bakin bari, kopruler ve gun batimlari olsun.


20 Mart 2015 Cuma

pst

kardeşim yanımda. bu o kadar harika bi cümle ki kendi kendime tekrar ediyorum. misafir tabii; ama olsun. yanımda. hem de öyle 3-5 gün değil, 2 hafta. olabileceğinin en iyilerinden.

sonra, arkadaşlar, tanıdıklar taşınıyor şehre. 2015 sahiden bereketli çıktı bu konuda. aralık ayı geldiğinde şikayet edersem "e dileklerin oldu ya kadın!" diyebilir, hakkıdır. londra kendini sevdirmekten mayışmış bir kedi gibi güzel geliyor gözüme bu ara.

iş delice yoğun. herkesin öyle. benim bi anda yoğunlaştığı için fenalıklar basıyor. başka iş bulamalıyım, bari en azından emeğimin hakkını almalıyım ama iş aramaya yeniden başlamak yerine 9 saat dans edip açık yaralarla bi tur da tuzda filan dans edebilirim. sonra keçiye yalatırız tuzları, acıdan gülerek deliririm filan. yeter ki iş aramayayım. öyle bi hal. fobi. nefret. gerçi, iş buldum aslında (o beni buldu). şu blogun bildiği ben, tabii ki hop diye atlardım. atlarım. bir sonrakine, kolaydan. yıldızlar denk getirmiş, tesadüfler işaret etmiş ve daha niceleri. inanır ve inandırırım. hem mesela maaşı da iyi, %30 filan daha iyi üstelik. ama işte, içime sinmiyor. veya her zamanki gibi: rahatımı bozamıyorum. kendime tam hak vereceğim, bi bakmışım kendimi yiyorum.

manolyalar tomurcuklarını tuttu, bekliyor. güneş açsa azıcık. bahar sadece sabah 6da delice öten kuşlara geldi.

bu da demin blogu hatırlayıp, son post tarihine bakıp şaşırmamın postu olsun.

13 Şubat 2015 Cuma

sira

Bugun okullarda egitim-sen'in cagrisi ile laik ve bilimsel, anadilde egitim icin boykot var. din golgesinde ne evrim, ne devrim ogretilir; dinin golgesi cok uzun. dil olmadan ne ogretilir, o zaten muamma.

turkiye artik "ama canim ogrenciler ve din egitimi" muhabbetini coktan asti. konu bu degil, bu konunun cignene cignene yorulmus kilifi. erdogan "dinsiz = tinerci" dedigi zamandan cok daha once asmisti. ben, kendim istemedigim, ailem istemedigi halde 9 yasimdan beri dualar ezberleyip, kabul etmedigim her "bu boyledir, emredilmistir" cumlesine israrla itiraz ettikce azarlanip, sonra sinav icin saatlerce calisip, sonra bunlardan not alip, sonra o notun da degerlendirmeye katildigi genel puanla okullar kazanirken de asmisti. alevi ogrenciler parmakla gosterilir, ramazanda okul kafeteryalari kapatilirken de asmisti. Ahlaki dinle esitleyen her ogreti, her karar, her kararverici damla damla uzaklastirdi turkiye'yi bilimin o diller ve dinler otesinde, gayet dunyevi ve gercek dunyasindan. en hakiki mursit, evet, ilimdir ve fendir. bu lafi etmis adamdan olesiye nefret etmeniz, bu zamanlarotesi gercegi pek degistirmeyecek. kuyu dibi kurbagalari gibi dunyayi turkiye'den ibaret sananlari sasirtabilir; ama bu soz obeginde insanlik tarihi var ve zaten o yuzden, cok da yeni olmayan, kes-yapistir bir sozdur aslinda. neyse.

simdi sadece daha da agirlasiyor. ogrenciler zorunlu dersler, zorunlu secmeli dersler, baska secenegi olmayan secmeli dersler ile kusatilmisken birlikte ses vermek icin var bu boykot. tabii ki su an, okullarin onunde ogretmenler, veliler, ogrenciler kim varsa dayak yiyor polisten. bilimsel egitimi savunmanin sonucu gozalti.

Gonul ister ki bu ayan beyan ortada, basit gercekleri asmis olalim, dini ogretime cok hevesli olanlar ayrica ne istiyorsa ogrensin ve ogretsin; ama n'olur din hanesi bos olan cocugun pesine dusmesin. devletin dinden ayrilmasi kadar, dinin de devletten ayrilmasinin anlamini dusunseler diyecegim ama su an taraf olan devlet degil, yogunlastirilmis guc sarhoslugu. asalim iste temel seyleri, mesela anadilde egitimin geregini anlatmaktan dili kurumus insanlara bir bardak su verelim, bi huzura kavussunlar. acilim da acilim derken hala "tanimlanamayan bir dil" diye kayitlar var mahkemelerde. bu utanc, bu utancin agir yuku, okulda arkadasina, kardesine seslenmeye utanan cocuklarin yuku, artik kalksin ulkenin omzundan.

Gonul ister ki gecelim bunlari artik. Gecelim ki baska seylere sira gelsin. derdimiz bunlar olmamali, geride kaldigimiz, sinifta kaldigimiz cok konu var. Sahiden bilimsel, sahiden ufuk acan, sahiden hem egitici hem ogretici, sahiden genel kultur verebilen, kalipsiz, sansursuz, sanata, spora tesvik eden bir egitim sistemini asla konusamayacagiz sanki. Tarih kitaplarinin ucubeligine, lablarin yetersizligine, tavsiye edilen kitaplardaki eksiklere, muzikte flut, sporda 19 mayis hareketleri otesine gecmeye sira gelemeyecek. Cocuklari hizardan geciren, tazecik filizlerini koparip atan kaliplari yikmaya, gelemeyecegiz.

Korumaya calisilan eski hal bu anlamda vasatin da altindaydi ve zorlandigimiz bu mucadeleler bu gercegi degistirmiyor. Sadece, daha iyiye dogru bir adim atmaya bir turlu sira gelmiyor, gelemiyor. maksat geriye dusmemekse, bu ilerleme degil. elde, egitim desen egitim degil bir seyin kirintisi var, onu savunmak zorunda kalmak bana agir geliyor. zaten bok, bari bombok olmasin. olur. peki kafamiz bu boktan ne zaman cikacak? ona sira gelmiyor. batmamaya calismaliyiz.

*

Hepsinden ote, hadsiz, sefkatsiz, uslupsuz, nursuz, arsiz, edepsiz bir yonetime hapsolmus vaziyetteyiz. boyle gunlere dogan, leblebi gibi bebekler biliyorum. onlarin cicek cicek acabilmesini isterim. baslarina her an bir balyoz inecek korkusuyla solmasinlar isterim. hele kiz cocuklari, en cok da kiz cocuklari, en cok onlar baslarini dimdik tutabilmeli. adindan, kelimelerinden utanan cocuklar olmasin artik. hepsinin vebali boynumuza. en cok da bizim, henuz cocugu bile olmayan; ama her seyi goren, duyan ve farkinda olan bu ara gecis kusaginin boynuna. biz hirsizi, katili biliyoruz. bilmenin yuku geregi, biz sorumluyuz.

12 Şubat 2015 Perşembe

çiç

çok konuşmanın bana pek faydası olmadı, çok anlatmanın da. çoğu zaman dinlemeyi beceremedim mesela, bunun sıkıntısını da yaşadım. üzüntüm, sinirim, mutluluğum; bünyede ne duygu varsa çeneme vurduğundan, çok konuşup az duydum. kendime geveze değil de çenebaz demeyi seçtiğim zamanlar da olmadı değil, naif kandırmacalar.

 işin tuhafı, bu kadar konuşmaktan en az da kendimi duydum. "yuh" diyeceksiniz tabii; ama tek başıma olduğum zamanları diyorum ben. bir gevezenin en büyük sorunu, cümle tamamlamaktır: karşısındakilerin, kendisinin ve hatta yan masadakilerin cümlelerini ileri sarmak. cümleleri kesmek, alıp başka yere bağlamak. nefret ettiğim halde laf kesmemeyi hala öğrenemedim; oysa sahiden amacım "sen sus da beni dinle" demek değil, aksine, karşımdakini anlayıp, cümlenin bitişini gördüğüm için bi sonrakine geçmek. ileri. nereye varacaksak? tabakhaneye yetiştireceklerim var. olmadığını da sahiden geç idrak ettim.

işin saçmalığı burada devreye giriyor, tüm bunları kendime de yapıyorum. bi nefeslik izin vermiyorum. olması gereken, söylenmesi gereken şeylerle bitmesi gerektiği gibi biten cümlelerden ibaret. satranç bile değil, hırslı bir tavla oyunu gibi. yapmadığım tek zaman, yazdığım zamanlar. el ve dil farkı sağolsun, elim her şeyi yavaşlatıyor. klavyeyle aynı şey değil o yüzden el yazısı. neyse, bu aralar daha önce de birkaç kez yaşadığım bir kozacılık halindeyim. insanlar bunu genelde mutsuz zamanlar diye anlıyor; ama öyle değil. aksine, keyfim gayet yerinde. sadece her şeyler ve herkesler kalabalığının ortasında bir aynaya denk gelmişim, aynadaki aksime "aa senden naber sahi?" demişim gibi. tabii bir de az susup dinlemişim, "iyi gördüğüm iyi" dememişim gibi.

bu noktada tabii o klasik sahne gelebilir insanın aklına: kahramanımız arkadaşına "nasılsın" der, gülümseyen bir "iyiyim, her şey iyi" cevabı alır. gözlerini dikip bi daha sorar, yine gülümseme, belki hızlı bir çay yudumu. üçüncüde arkadaşı atomlarına ayrılarak ağlamaya başlar ve kapanış. hah işte, hiç böyle değil. atomlarıma ayrılmıyorum da "evet sahi ya, nasılım?" diyorum gibi. yaz yaz yaz. o tek başına olmuyor hiç, yanına bi de oku oku oku. yine dergiler yüklendim, bir de son 3-5 senedir hiç olmadığı kadar tempolu kitap öğütüyorum. lokmaları daha uzun çiğniyorum. bir şarkıyı sevince tüm albümü dinliyorum. daha erken kalkıyorum, daha çok dikkatimi vererek çalışıyorum. daha tempolu yüzüyorum. ertelediğim, geçiştirdiğim şeyleri yapıyorum. bir yandan da her şey daha az sanki. az ve öz. özü arıyorum. bir de, daha fazla gülümsüyorum gibi, ya da öyle olsun istiyorum. kelimeleri özlemişim. her ne kadar bir geveze için kulağa absürd bir oburluk gibi gelse de, aksine, gevezeliğin kelimelerle pek ilgisi yok bence. oburluğun lezzetten çok doymamakla ilgisi olması gibi, gevezelik konuşmakla ilgili, kelimeler düşünmekle.

"tamam da nerden çıktı bunlar?" derseniz (ki tabii ki bu çeneyle ben bunu kendime çoktan sordum, siz yorulmayın), bir sabah uyandım, idrak ettim. veya bünye niyetlendi. hayır, tam böyle de değil. bunlar gevezelik. nedenini niyesini bilmiyorum; ama her neyse, keyfim sahiden yerinde. belki yeni defterime yormalıyım, pek sevemediğim için beni uğraştıran defterime. sevmek vakit aldı ve o vakitlerde kendimi dinliyorum. bir yere, bir şeye varmak için de değil, bu öyle ruhsal yolculuk, iç dünya keşfi filan değil. her şeyde anlam arıyoruz, niye kendimize böyle yükler yaratıyorsak.

neyse, tüy gibi hafifim. keyifli bir haldeyim. huzurlarınızda, kendime teşekkür edeyim ben bizzat. bu aralar kendime iyi geliyorum. az. tüy. hafif. idrak. böyle keywordler düşünüyorum. "artık kısa cümleler kuruyorum" filan da demek isterdim; ama hayır, tabii ki daha az konuşmuyorum. yine de sanırım, susma süremde bi ilerleme var. 30 yaş mucizeleri.

üzerine titrediğim haller. tadını çıkarıyorum.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker