sivas davasında zamanaşımı kararı çıktı. bugün. az önce.
bugün 13 mart. bugün, 1993 yılında 35 kişinin, şairlerin, çocukların, emekçilerin yakıldığı bir koca insanlık suçu için "hayat devam ediyor" dendi. madımak'ı kebapçı yapmak isteyenler, hazırlanan anıta saldırganların adını da ekleyenler ve tüm eli kanlı caniler bugünü unutacak. görün bakın, biz hatırlayacağız. metin altıok'un eline geçirdiği yer süpürgesiyle merdivenlere çökmüş, kendini savunabileceğini umar halde sonunu beklediği o fotoğraf sebebiyle, beni kesseler unutamam zaten.
ben 9 yaşımdaydım be o insanlar televizyonda canlı yayında, diri diri yakılırken. dokuz! hangi zamanaşımından bahsediyoruz, ben bunasam bile her ayrıntısını hatırlayacağım o görüntülerin! benim çocukluk anım oldu o duman, o çığlık, o acılar. o lanet 1993 senesi uğur mumcu'yla başlayıp madımak'la devam ederken, el kadardık biz be! kim neyi, nasıl unutsun? hangi soğuk suları içelim? biz 19 yıldır ağladık da sönmedi, bitmedi acısı. hangi zaman, nasıl bir zaman bu sizinki? al, yine ağlıyorum. ağlıyorum da n'oluyor sanki, bir bok değişmiyor.
ben bu kararı okurken kapım çaldı. kargo elemanı pasaportumu teslim etti. pasaportumda oturma izni var. o an öyle hafifledim ki blog, utandım kendimden. sevdiğim adama kavuşacağım için hafiflemek değil bu, başka. en güzelinden bir "buradan kurtulma" hissi. bitecek, gidecek. çekmek zorunda değilim. arkamda bırakabileceğim. insanca yaşamak, en azından bazal bir insanlık seviyesini tutturmak mümkün.
oysa en sevdiğim şiirlerdendir, kavafis'in şehir şiiri , durumu güzel özetler: "Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın/ Bu şehir arkandan gelecektir." ben bilmez miyim, elbette öyle olacak. elimi cebime her atışımda, cebimdeki her bir diken ayrı kanatacak işte.
mahkemeden çıkanlara gaz ve panzerlerle saldırdılar. metin altıok'un kızına, babasının "dumandan boğularak ölme" hissini yaşatmak istediler heralde. zeynep hanım twitterda "kaçacak yer yok, imdat" yazıyor şu an. gazeteler, televizyonlarsa sonsuz bir güzellik uykusunda. durup dururken basın açıklaması okuyan insanlara saldıran bir polis, onları adliye binasına tıkıp yakmak da isteyebilir, şüphem yok.
13 Mart 2012 Salı
12 Mart 2012 Pazartesi
uç uç uç
dublaj türkçesiyle: ayyy ne gün ama!
vizem çıktı. vize diyorsam, haşmetli bir oturma izni; elizabeth de beni seviyor. vedalar zor şeyler. ahmetle nedim çıkmış. bi mesaj aldım, şaşırdım, şaşkınlıktan gözlerim doldu. 375 günü düşündüm, en çok da ailelerini. evet daha 101 gazeteci daha içerde ve evet, anaakım medya ahmet-nedim ikilisini bile zar zor yazarken "öteki kürt"leri hiç yazmayacak. olsun. enseyi karartmamanın doğru olduğunu görmek, inadın sonucunu görmek iyi geliyor. 375 gün nefesini tutup beklemişlerin kocaman bir oh çekmesi bile yeter bence.
bi de işte oturma iznim var benim ve bir de uçak biletim. ben gidiyorum. yeni gözlük aldım londra, "seni daha iyi görebilmek içiiiiin". bir tur bavul ankaraya, bir tur bavul londraya. ankaraya olan kısım kolay, parça pinçiklerim yer değiştirecek. zor olan, parça pinçiklerimi ayıklamak ve azaltmak. elbet yapılacak. neyse işte. derdim bu olsun. kalbim midemde çarpıyor.
7 dükkan süprüntüm var benim. bana bunu verecek kadar beni bilen can bir arkadaşım var. veda zor.
bu aralar günlerim vapur, motor güvertelerinde geçiyor. hava ayaz, bense oturduğum yerden poyrazı hissediyorum. lodos ve poyraz bence ikiz kardeş. deniz gri, deniz mavi, deniz turkuaz. dün mesela, iki insan ve dokuz karga vapur güvertesinde poyrazı içimize çektik, kargalar ayrıca ekmek kırıntılarını yedi. ben de martıların aslında ne kadar salak olduğunu düşündüm: bakınız karga öyle dakikalarca çığlıklar atarak bir simit elde etmek yerine güvertede dolanıp parsayı toplayacak kadar mantıklı bi hayvan.
bugün 11 işçi, bir inşaatta, işverenleri bir prefabrik kulübeyi çok gördüğü için ve buradan kıstığı masrafla "verimlilik" sağladığı için alkışlanan bir aklıevvel personel olduğu için, çadırda yanarak öldü. 70 kişi çadırda kalıyormuş. depremden sonra veya mesaiden önce çadırda yanmak normalleşmemeli. tabii bir koca devlet depremzedesine bunu reva görürken, bir şirketin işçisine bunu yapmasına şaşırmıyorum. devlet "baba" böyle evlatlar yetiştiriyorsa utanmamalı. en az 7-8 yıldır (belki daha çok?) bir türlü çıkmak bilmeyen "iş güvenliği ve işçi sağlığı" yasası mı, yönetmeliği mi neyse artık, ben o yasayı istiyorum. hani 3. dönemdir tek parti hükümeti olarak yaşayan memleketimde uzlaşı bu kadar zor olmamalıydı, tek parti hükümetinin avantajı hızlı mevzuat hazırlamaydı filan? ondan istiyorum. adil bir şekilde istiyorum ama; hani her yıl mayıs ayı ILO tarafından bize çekilen ayarları gizliyorlar ya, tam da o ayarlardaki gibi istiyorum.
bi de işte vizem var benim, biletim var. pırr pırr pırrr.
vizem çıktı. vize diyorsam, haşmetli bir oturma izni; elizabeth de beni seviyor. vedalar zor şeyler. ahmetle nedim çıkmış. bi mesaj aldım, şaşırdım, şaşkınlıktan gözlerim doldu. 375 günü düşündüm, en çok da ailelerini. evet daha 101 gazeteci daha içerde ve evet, anaakım medya ahmet-nedim ikilisini bile zar zor yazarken "öteki kürt"leri hiç yazmayacak. olsun. enseyi karartmamanın doğru olduğunu görmek, inadın sonucunu görmek iyi geliyor. 375 gün nefesini tutup beklemişlerin kocaman bir oh çekmesi bile yeter bence.
bi de işte oturma iznim var benim ve bir de uçak biletim. ben gidiyorum. yeni gözlük aldım londra, "seni daha iyi görebilmek içiiiiin". bir tur bavul ankaraya, bir tur bavul londraya. ankaraya olan kısım kolay, parça pinçiklerim yer değiştirecek. zor olan, parça pinçiklerimi ayıklamak ve azaltmak. elbet yapılacak. neyse işte. derdim bu olsun. kalbim midemde çarpıyor.
7 dükkan süprüntüm var benim. bana bunu verecek kadar beni bilen can bir arkadaşım var. veda zor.
bu aralar günlerim vapur, motor güvertelerinde geçiyor. hava ayaz, bense oturduğum yerden poyrazı hissediyorum. lodos ve poyraz bence ikiz kardeş. deniz gri, deniz mavi, deniz turkuaz. dün mesela, iki insan ve dokuz karga vapur güvertesinde poyrazı içimize çektik, kargalar ayrıca ekmek kırıntılarını yedi. ben de martıların aslında ne kadar salak olduğunu düşündüm: bakınız karga öyle dakikalarca çığlıklar atarak bir simit elde etmek yerine güvertede dolanıp parsayı toplayacak kadar mantıklı bi hayvan.
bugün 11 işçi, bir inşaatta, işverenleri bir prefabrik kulübeyi çok gördüğü için ve buradan kıstığı masrafla "verimlilik" sağladığı için alkışlanan bir aklıevvel personel olduğu için, çadırda yanarak öldü. 70 kişi çadırda kalıyormuş. depremden sonra veya mesaiden önce çadırda yanmak normalleşmemeli. tabii bir koca devlet depremzedesine bunu reva görürken, bir şirketin işçisine bunu yapmasına şaşırmıyorum. devlet "baba" böyle evlatlar yetiştiriyorsa utanmamalı. en az 7-8 yıldır (belki daha çok?) bir türlü çıkmak bilmeyen "iş güvenliği ve işçi sağlığı" yasası mı, yönetmeliği mi neyse artık, ben o yasayı istiyorum. hani 3. dönemdir tek parti hükümeti olarak yaşayan memleketimde uzlaşı bu kadar zor olmamalıydı, tek parti hükümetinin avantajı hızlı mevzuat hazırlamaydı filan? ondan istiyorum. adil bir şekilde istiyorum ama; hani her yıl mayıs ayı ILO tarafından bize çekilen ayarları gizliyorlar ya, tam da o ayarlardaki gibi istiyorum.
bi de işte vizem var benim, biletim var. pırr pırr pırrr.
10 Mart 2012 Cumartesi
kapılar
Merhaba cumartesi!
Dünkü vedalar sonrasında, evet ben bir adet işsizim artık. 3 yıllık çalışmamı bir harici diske aktarmak 18 dakika kadar sürdü. buymuş yani. zaten 12 yıllık eğitim hayatım da 3 saatlik bi sınav etmişti, bünye alışık. yine de işte, lisans üstü yükseklisans, tezi teslim edip ertesi gün başlayan iş, sonra istanbulda devam eden iş filan derken - ben galiba uzun bir aradan sonra ilk defa okul/ iş düşünmeyeceğim. değişik.
Bir hafta içinde istanbulla vedalaşmam gerekiyor. Vedalaşmak istediğim o kadar çok insan ve yer varken ayrıca bir de koli, bavul vs ile uğraşmam bence abes bi zorunluluk. şimdilik koli ve bavullarla ilgili bi şi yapmadım. bi de bu arada, ertelenmekten yorulmuş kontroller silsilesi için doktora gidiyorum filan, çok tatlı. koli- bavul işleri gözümü korkutmuyor. yani taşınmak her daim çok sevimsiz bir iş oldu evet; ama elbet yapılacak bir şekilde. neyse ne. en kötü ihtimal tıkıştırırım. insanlarla vedalaşmak ve hatta şehirle vedalaşmak zorlu olacak. buna zaman yetmez zaten, bi yerden sonra yarabandını hızlıca çekmek lazım. 1 hafta. kafamı seveyim, kendime 4 gün ayırmıştım aslında, "son ana kadar çalışmazsa ölecek hastalığı" sebebiyle. sonra toparlandım da 1 haftaya uzattım. illa ki koşturucam.
sonra ankara. sonra bir hafta daha ve yollar ve kavuşmalar! hedefim bu. bu arada umarım vizeymiş cart curtmuş, tüm işlerim yolunda gidecek. kraliçeye güveniyorum, o da beni seviyor. bavullar, bavul kombinasyonları, hava durumları, yollar, beli incitmeden yollar ve sevgili arkadaşım simge'nin en bir güzel vurguyla söylediği gibi: kafamda deli sorular. sonra ama, bir ufak sesle, bir gülümseyişle her şey pek bir aydınlık, pek bir parlak. işte o zaman tek konum yeni, yepyeni, iki kişilik güzellikler. pırpır.
öyle bir heyecanım var ki dışardan bakınca anlaşılmaması benim şansım heralde. çizgi film efektleri taşıyor içimden. sadece "çok güzel olacak" diyebiliyorum. durumumu genel olarak şöyle de açıklayabiliriz:
Dünkü vedalar sonrasında, evet ben bir adet işsizim artık. 3 yıllık çalışmamı bir harici diske aktarmak 18 dakika kadar sürdü. buymuş yani. zaten 12 yıllık eğitim hayatım da 3 saatlik bi sınav etmişti, bünye alışık. yine de işte, lisans üstü yükseklisans, tezi teslim edip ertesi gün başlayan iş, sonra istanbulda devam eden iş filan derken - ben galiba uzun bir aradan sonra ilk defa okul/ iş düşünmeyeceğim. değişik.
Bir hafta içinde istanbulla vedalaşmam gerekiyor. Vedalaşmak istediğim o kadar çok insan ve yer varken ayrıca bir de koli, bavul vs ile uğraşmam bence abes bi zorunluluk. şimdilik koli ve bavullarla ilgili bi şi yapmadım. bi de bu arada, ertelenmekten yorulmuş kontroller silsilesi için doktora gidiyorum filan, çok tatlı. koli- bavul işleri gözümü korkutmuyor. yani taşınmak her daim çok sevimsiz bir iş oldu evet; ama elbet yapılacak bir şekilde. neyse ne. en kötü ihtimal tıkıştırırım. insanlarla vedalaşmak ve hatta şehirle vedalaşmak zorlu olacak. buna zaman yetmez zaten, bi yerden sonra yarabandını hızlıca çekmek lazım. 1 hafta. kafamı seveyim, kendime 4 gün ayırmıştım aslında, "son ana kadar çalışmazsa ölecek hastalığı" sebebiyle. sonra toparlandım da 1 haftaya uzattım. illa ki koşturucam.
sonra ankara. sonra bir hafta daha ve yollar ve kavuşmalar! hedefim bu. bu arada umarım vizeymiş cart curtmuş, tüm işlerim yolunda gidecek. kraliçeye güveniyorum, o da beni seviyor. bavullar, bavul kombinasyonları, hava durumları, yollar, beli incitmeden yollar ve sevgili arkadaşım simge'nin en bir güzel vurguyla söylediği gibi: kafamda deli sorular. sonra ama, bir ufak sesle, bir gülümseyişle her şey pek bir aydınlık, pek bir parlak. işte o zaman tek konum yeni, yepyeni, iki kişilik güzellikler. pırpır.
öyle bir heyecanım var ki dışardan bakınca anlaşılmaması benim şansım heralde. çizgi film efektleri taşıyor içimden. sadece "çok güzel olacak" diyebiliyorum. durumumu genel olarak şöyle de açıklayabiliriz:
| "merhaba, böyle bakınca yer mavi, gök sarı." |
6 Mart 2012 Salı
dedi ki normal, her şey normal
blog yazmak istiyorum. yok yani, sahiden istiyorum. taslaklar filan birikiyor. yine daldan dala bi post olacak bu yüzden. yazmak istiyorum da bi türlü post'a basamıyorum. anlatacak çok şey var ama olmuyor.
Bugün okuduğum haberleri bir bir listelesem anlayacaksınız. sadece 3 tanesini seçtim:
1) Egemen Bağış, AB Bakanı olarak BBC'de 23 dakikalık bir programa katılıyor. Dinlediğimden beri ciddi bir mide bulantısıyla boğuşuyorum, bünye kaldırmıyor resmen. üstelik bozkırda aynı yeşil yuvanın, bilgi yuvasının çocuklarıyız. neyse, kendisi burada diyor ki: "tutuklu gazeteciler tecavüz ve banka soygunu sırasında yakalandılar." icraat halinde basılmışlar yani. ve soruyor: "şimdi bu adamın basın kartı var diye, yanına mı kalsın?" ah robin hood, biz seni anlamamışız! neyse, BBC de anlamadı, birlikte güldük geçti.
işte ne oluyorsa o gülmenin sonunda başlayan bulantıyla oluyor. çünkü sevgili Egemen Bey, akıcı ingilizcenizin sizi bu noktalara getirmesine çok şey borçlu olabilirsiniz; ama yalan her dilde yalan. gazetecilerin neden tutuklu olduğu ortada, buyrun listesi.
bu vesileyle az önce denk geldiğim ve beni çok heyecanlandıran bir kurum da tanıtayım: TÜMİKOM. Milletvekillerini ve seçilmişleri takip komiteleri derneği. düzenli olarak parti ve cinsiyet bazında milletvekili performanslarını raporluyor. Bu raporun bir kısmı da dokunulmazlık kalkması halinde yargılanacak milletvekilleri, parti dağılımları ve suçları. En yüksek davaya sahip parti %36 ile AKP. ana sayfadaki "23. dönem sunumu"nu inceleyebilirsiniz. Üstelik, bunları ben öylesine söylemiyorum ve Egemen Bey'in aksine hukuken kanıtlanabiliyor. anladınız siz onu "for god's sake", voltaire filan. "atma Egemen din kardeşiyiz" diyerek de özetlenebilir.
2) devam ediyorum: pozantı cezaevinde insanlık öldü. üstelik pozantı, buzdağının görünen ucu. onlarca çocuk, taciz, tecavüz ve işkence yaşadı. onlar çocuk; ama taş atan çocuklar. şimdi "korumak için" onları "tek kişilik koğuş"lara, yani hücrelere kapattılar. bu arada bu suça karışan müdürler ve ikinci müdürler tayin ve terfi etti. bir tanesi mesela van erciş cezaevine gönderildi. bu önemli haberi yapan 3 muhabir, bugün gözaltına alındı. tabii ki teröristler!
3) Hopa davasının ne olduğu malum. Hopa protestosunda gözaltına alınan öğrenci Ozan Gündoğdu, protesto için saçlarını kesmişti. bu olaydan sonra ona destek için birçok aydın saçlarını kesti. pek tabii arkadaşları da. öyle hoptirinam bir memleketiz ki saçlarını kesen bu öğrencilere, osmangazi belediyesi tarafından "çevreyi kirletmek" suçundan 26 TL para cezası kesilmiş. onlar da saçlarını bi daha kesmişler. halkayı geriye doğru izleyin rica ederim, saç, ozan, hopa. hopa, metin hoca, su, çevre, hayat. kesilen cezada bile psikolojik şiddet var yemin ederim, gerekçesiyle canınızı yakıyor. psikopatça geliyor insana ama resmen baskı kurma sanatının şahikası.
midem bulanıyor. okudukça, yazdıkça. üç haber ya, sadece üç tanesi!
*
oysa ben bugün onur yaser can'ı yazacaktım. bir hiç uğruna ölüme itilen yaşıtımı yazacaktım. davası vardı bugün. ailesi acısından avukat olmuş, hak hukuk adalet ne varsa bilenmiş de öğrenmiş. bunca boktan olayın içinde onur yaser can, unutulacağı bariz bir acının hüznünü taşıyor. ne bileyim, ben unutmayayım istedim. ben bu kadar içimi şişiren iğrençliğin ortasında, onur'a üzülebileyim istedim. acısını hissedebilmek istedim, hani uyuşan parmağınıza iğne batırmak gibi. bir iğne gibi batırdım ben bu gencecik vedayı, canım acıyor mu diye kendimi denedim.
verdiğim linke girerseniz olayı okuyacaksınız. ayrıca bir sürü fotoğraf, video filan var. benim arkadaşım olabilirdi onur yaser can. o kadar tanıdık ki hali, tavrı, yaşantısı, hobileri. yani gülüşü bile sanki tanıdık. tanımadığıma eminim oysa. mesela şu yazdığım satırlara denk gelse, şu üç haberi okusa, onun da midesi bulanırdı sanki. sinirlenirdi, adalet isterdi sanki. anlatabildim mi ki? yıldırmanın, baskı kurma sanatının şahikasını ermiş olanlar tabii ki onu nasıl acıtacaklarını, yumuşak karnını hemen bildiler.
hep söylüyorum: hatırlamak çok büyük bir güç. belki kendi kendinize, oturduğunuz yerden sahip olabileceğiniz en büyük güç. bu münferitleştirilen davanın "normalleşmesi"ni kabul etmiyorum. ben, onur'a yapılanı hep hatırlayacağım ve onun için üzüleceğim. bunu yapabiliyorsam, yapabileceksem, yapmayı seçiyorum.
*
bugünkü olayları yazdım ya, onları da hatırlayacağım. huy bu, birikiyor. birçok yakınım, hayati taklalar atmak üzere olduğum şu günlerde "bırak artık, düşünme, başka şeylere ayır enerjini, kafanı" diyor. devreleri yakmıyorum elbet; ama annem, sevdiğim, arkadaşlarım - fazlasıyla haklılar. midem bulanıyor zaten, mide bulantısıyla yaşanmaz. hem zaten azalacak gibi geliyor bana; ama işte, ben yine de hatırlayacağım. bir cümle, bir haber yine her şeyi capcanlı dikecek karşıma. üstelik bir şey diyeyim mi, ben bundan şikayetçi değilim aslında. hatta galiba, inceden bununla gurur duyuyorum.
çünkü hatırlamak, hatırlayabilmek, vicdanın yarısı.
Bugün okuduğum haberleri bir bir listelesem anlayacaksınız. sadece 3 tanesini seçtim:
1) Egemen Bağış, AB Bakanı olarak BBC'de 23 dakikalık bir programa katılıyor. Dinlediğimden beri ciddi bir mide bulantısıyla boğuşuyorum, bünye kaldırmıyor resmen. üstelik bozkırda aynı yeşil yuvanın, bilgi yuvasının çocuklarıyız. neyse, kendisi burada diyor ki: "tutuklu gazeteciler tecavüz ve banka soygunu sırasında yakalandılar." icraat halinde basılmışlar yani. ve soruyor: "şimdi bu adamın basın kartı var diye, yanına mı kalsın?" ah robin hood, biz seni anlamamışız! neyse, BBC de anlamadı, birlikte güldük geçti.
işte ne oluyorsa o gülmenin sonunda başlayan bulantıyla oluyor. çünkü sevgili Egemen Bey, akıcı ingilizcenizin sizi bu noktalara getirmesine çok şey borçlu olabilirsiniz; ama yalan her dilde yalan. gazetecilerin neden tutuklu olduğu ortada, buyrun listesi.
bu vesileyle az önce denk geldiğim ve beni çok heyecanlandıran bir kurum da tanıtayım: TÜMİKOM. Milletvekillerini ve seçilmişleri takip komiteleri derneği. düzenli olarak parti ve cinsiyet bazında milletvekili performanslarını raporluyor. Bu raporun bir kısmı da dokunulmazlık kalkması halinde yargılanacak milletvekilleri, parti dağılımları ve suçları. En yüksek davaya sahip parti %36 ile AKP. ana sayfadaki "23. dönem sunumu"nu inceleyebilirsiniz. Üstelik, bunları ben öylesine söylemiyorum ve Egemen Bey'in aksine hukuken kanıtlanabiliyor. anladınız siz onu "for god's sake", voltaire filan. "atma Egemen din kardeşiyiz" diyerek de özetlenebilir.
2) devam ediyorum: pozantı cezaevinde insanlık öldü. üstelik pozantı, buzdağının görünen ucu. onlarca çocuk, taciz, tecavüz ve işkence yaşadı. onlar çocuk; ama taş atan çocuklar. şimdi "korumak için" onları "tek kişilik koğuş"lara, yani hücrelere kapattılar. bu arada bu suça karışan müdürler ve ikinci müdürler tayin ve terfi etti. bir tanesi mesela van erciş cezaevine gönderildi. bu önemli haberi yapan 3 muhabir, bugün gözaltına alındı. tabii ki teröristler!
3) Hopa davasının ne olduğu malum. Hopa protestosunda gözaltına alınan öğrenci Ozan Gündoğdu, protesto için saçlarını kesmişti. bu olaydan sonra ona destek için birçok aydın saçlarını kesti. pek tabii arkadaşları da. öyle hoptirinam bir memleketiz ki saçlarını kesen bu öğrencilere, osmangazi belediyesi tarafından "çevreyi kirletmek" suçundan 26 TL para cezası kesilmiş. onlar da saçlarını bi daha kesmişler. halkayı geriye doğru izleyin rica ederim, saç, ozan, hopa. hopa, metin hoca, su, çevre, hayat. kesilen cezada bile psikolojik şiddet var yemin ederim, gerekçesiyle canınızı yakıyor. psikopatça geliyor insana ama resmen baskı kurma sanatının şahikası.
midem bulanıyor. okudukça, yazdıkça. üç haber ya, sadece üç tanesi!
*
oysa ben bugün onur yaser can'ı yazacaktım. bir hiç uğruna ölüme itilen yaşıtımı yazacaktım. davası vardı bugün. ailesi acısından avukat olmuş, hak hukuk adalet ne varsa bilenmiş de öğrenmiş. bunca boktan olayın içinde onur yaser can, unutulacağı bariz bir acının hüznünü taşıyor. ne bileyim, ben unutmayayım istedim. ben bu kadar içimi şişiren iğrençliğin ortasında, onur'a üzülebileyim istedim. acısını hissedebilmek istedim, hani uyuşan parmağınıza iğne batırmak gibi. bir iğne gibi batırdım ben bu gencecik vedayı, canım acıyor mu diye kendimi denedim.
verdiğim linke girerseniz olayı okuyacaksınız. ayrıca bir sürü fotoğraf, video filan var. benim arkadaşım olabilirdi onur yaser can. o kadar tanıdık ki hali, tavrı, yaşantısı, hobileri. yani gülüşü bile sanki tanıdık. tanımadığıma eminim oysa. mesela şu yazdığım satırlara denk gelse, şu üç haberi okusa, onun da midesi bulanırdı sanki. sinirlenirdi, adalet isterdi sanki. anlatabildim mi ki? yıldırmanın, baskı kurma sanatının şahikasını ermiş olanlar tabii ki onu nasıl acıtacaklarını, yumuşak karnını hemen bildiler.
hep söylüyorum: hatırlamak çok büyük bir güç. belki kendi kendinize, oturduğunuz yerden sahip olabileceğiniz en büyük güç. bu münferitleştirilen davanın "normalleşmesi"ni kabul etmiyorum. ben, onur'a yapılanı hep hatırlayacağım ve onun için üzüleceğim. bunu yapabiliyorsam, yapabileceksem, yapmayı seçiyorum.
*
bugünkü olayları yazdım ya, onları da hatırlayacağım. huy bu, birikiyor. birçok yakınım, hayati taklalar atmak üzere olduğum şu günlerde "bırak artık, düşünme, başka şeylere ayır enerjini, kafanı" diyor. devreleri yakmıyorum elbet; ama annem, sevdiğim, arkadaşlarım - fazlasıyla haklılar. midem bulanıyor zaten, mide bulantısıyla yaşanmaz. hem zaten azalacak gibi geliyor bana; ama işte, ben yine de hatırlayacağım. bir cümle, bir haber yine her şeyi capcanlı dikecek karşıma. üstelik bir şey diyeyim mi, ben bundan şikayetçi değilim aslında. hatta galiba, inceden bununla gurur duyuyorum.
çünkü hatırlamak, hatırlayabilmek, vicdanın yarısı.
25 Şubat 2012 Cumartesi
sözlük
hayat değişik şeylerle dolu blogcuğum; ama beni her seferinde şaşkınlığa düşüren şey, söylem hırsızlığı. hafif bir saplantı olabilir, hayranlıkla izliyorum. bana heyecan veriyor, bile diyebilirim. Yükseklisans tezimi de bu konu üzerine yazmıştım.
genelleyerek anlatacak olursam, toplumda genellikle solcu tayfadan çıkan, alternatif ve aykırı bir söylemin, bir kavramın, bir sloganın, bir terimin, nasıl oluyorsa olup, abra kadabra ile oldukça ana akım bir hale getirilmesi. tersi de oluyordur elbet; ama bu daha ziyade bir deformasyon. bir tanınmaz hale getirme projesi. hayvanlar deri değiştirir ya, mesela kertenkele derisini tutup, içindeki kertenkeleyi atıp yerine bukalemun koymak gibi. bir kelimeyi alıp, her türlü anlamından ve daha da önemlisi çağrıştırdıklarından soyutlayıp yerine yeni şeyler koymak ve hatta icabında o ilk anlam ve çağrışımlara karşı kullanmak. insan beyninin muktedir olduğu en garip şeylerden biri bence.
örnek vermek gerekirse: çevrecilik ve çevresel (?) iktisat kavramları. ingilizcesi daha manalı olacak: environmental economics. bu kavram ortaya çıktığında, bayaa bir ot yeşili dünya barışı, tree-hugger bir kavramdı. sahiden öyleydi yani. sonra sevgili liberal iktisat, good old "Y= L+K+G+her şey" formülüyle bu kavrama da saldırdı. çevreci olunacaksa onu da biz yaparız, bizim çevreciliğimizi kullanın. çevre ve çevreyle ilgili her şey, parasallaştırılabilen, türevi integrali alınabilen bir maliyete dönüştürüldü, güzide formülümüze eklendi. çevresel iktisat, çevrecilerin en baştan karşı çıktığı bu "her şey bir maliyet haline getirilip hesaplanabilir" anlayışının adı oldu. orman, ormancılık oldu; ağaç da kereste. çevre kelimesi resmen ana akım tarafından çalındı, hatta anlamına tecavüz edildi, çevreciler de yeni ve temiz bir kelime seçtiler kendilerine. içi boşaltılan bu kavram yerine yenisini arayıp adını "ekolojik iktisat" koydular. ekoloji daha bütüncül, daha yeni, daha alternatif bir kelime olarak bir önceki kelimeden kovulan tüm anlamların yüklendiği yeni kavram oldu. şimdilik ekoloji kelimesi hala "alternatif ve muhalif" kanatta. henüz ana akım liberal profesörler ekoloji kelimesini kullanmıyor. şimdilik. ekoloji kelimesi için çanlar çalıyor; çünkü liberal kanat "eko-sistem" söylemini keşfetti. "şirketler için ekosistem yaklaşımı" gibi absürd kavramlar türemeye başladı bile. bu arada "bütüncül" kelimesi de böyle içi boşaltılan kelimelerden.
bir diğer örnek: mesela "kalkınma" lafını çoktan keşfettiler. eskiden kalkınma, baraj ve otoban demek değildi. sahiden değildi. kalkınma ilk ortaya çıktığında "gelişme"ye alternatif olarak çıkmıştı. dünya bankası filan işin içine girince, kalkınma, finanse edilen ve dolayısıyla resmen ülkeler ve kurumlar arası alınıp satılan bir hizmet halini aldı. yap-işlet-devret modeli para akışının yeni adı, muhasebe kayıt kalemi oldu "kalkınma" kelimesi. mesela, kalkınma okumuş biri olarak, tek kaşı havaya kalkan "alternatif ve muhalif" kişilere hep aynı şeyi diyorum: "yok bu o kalkınma değil, iyi kalkınma".
anlatamıyorum; çünkü kelimelerim çalındı. tabu oynamak gibi, tam anlatmak için bir kelime bulmuşken, bakıyorsunuz o da yasaklı listede. eskiden, "sürdürülebilirlik" kavramı da "alternatif ve muhalif" bir şeydi. zamansız iktisat formüllerinin o statik haline, "her şey azalıyor" diyordu ve hatta belki de "katı olan her şey buharlaşıyor" bile demiştir. sonra tabii ki çevre ve kalkınma kelimelerinin içini oyup posasını ağzımızdan içeri boşaltan liberal görüş, sürdürülebilirlik kavramına da el attı. sürdürülebilirlik artık danışman şirketlerinin her yıl hazırladığı bir rapor başlığı. mesela Hasankeyf'i boğacak bir barajın ana finansörü olan banka, hiç utanmadan arlanmadan "yıllık sürdürülebilirlik raporu" hazırlatıyor ve tabii ki bu "bağımsız" rapor kendisine övgüler düzüyor. parasıyla değil mi? raporumuzda türevini alır sıfıra eşitleriz, bakalım sürdürülüyor mu? bu sayede, bir diğer alternatif kavram olan sürdürülebilirlik, bugün resmen verimlilik ve maliyet yönetimiyle eşanlamlı hale geldi. bendeniz de "kalkınma ama öyle değil, sürdürülebilir kalkınma. ama öyle de değil yani, çevreci. yani ekolojik" filan diye, ne okuduğumu izah etmeye çalışırken kayboluyorum.
kavramlara kelimeler üzerinden saldırmak bana çok sinsice ve haince geliyor. sahiden yani, bir görüşü baltalamak istiyorsanız, en doğru saldırı kendini ifade ettiği kelimeleri elinden almak. çevre mi dedi? çöp vergisi anla. kalkınma mı dedi? çift şerit otobanla istihdam yaratmak anla. sürdürülebilirlik mi dedi? risk azaltmak için portföy çeşitliliği ve maliyet yönetimi anla. elindeki mikrofonu al, kır ve mesela ütü haline getirip, eline geri ver. konuşamasın. harika bir yöntem ve beni sahiden büyülüyor.
kelimeler bize bir şey anlatmaz. onları duyduğumuzda aslında kelimelere yüklediğimiz anlamları anlarız. buna çok inanıyorum, hele ki konu bahsettiğim gibi soyut kavramlarsa.çünkü bu sayede kendini ifade ettiği ve güç aldığı her dayanak noktasını yıkarak saldırabilirsiniz. sonunda o kişi kendini ifade edemez hale geldikçe daha da marjinal kavramlara kayar ve "çevre" örneğinde olduğu gibi, elinden kelimeleri ala ala geriye gerçekliğini yitirmiş gibi görünen, yeşil romantikler bırakırsınız: "ekoloji filan diyor, ot kafa!".
verdiğim örneklere bir ek bikaç gündür karşıma çıkıyor ve ben her seferinde büyülenerek inceliyorum. bildiğiniz gibi yarın hocalı katliamı protestosu var. evet hocalıda korkunç bir kıyım oldu. ama metroda asılı olan o afiş, bu "kavram boşalt- doldur- kafasına at" yönteminin şahikası. metin analizi hocam sevgili des bunu görse ağzı sulanırdı.
konuya bağımsız ve uzak, mesela bir rus gibi, bir alman gibi bakalım. konu hocalı. başlık büyük puntolarla, "ermeni yalanı..." diye başlıyor. yani en baştan, mesele kurban olduğu kadar, saldırganın kim olduğuna da odaklanmış durumda. olabilir. fakat afişin sonrası daha muhteşem - websitesi adresi: hepimizhocalili.com. evet evet. ingilizcesi de şu: justiceforhocali. işte burada, gerçek bir sanat var. onu gören herkesin aklına tek bir şey gelecek: hrant dink. çünkü bu kalıp, "hepimiz ermeniyiz" sözünün devşirmesi. daha da güzeli, iş ingilizcesinde de devam ediyor: ilk okuyanın aklına "for hrant for justice" sloganı geliyor.
ermeni yalanı - hrant dink sloganı ilişkisini kurabilmek, işte bu bahsettiğim sanatın şahikası. "siz hepiniz ermeniyseniz, biz hepimiz de hocalılı olacağız" demek, bir şeyi savunmak değil, bu kamplaşma. bu bir şeyi savunanlara yanıt vermekten ibaret. ırkçılığa kurban edilmişin yanında olmaktan çekinmemenin sloganı, dönüp kendisine karşı kullanılıyor. "hepimiz ermeniyiz diyosun ama baaaak burda ne var!". yani kendisiyle ilgili bir şey anlatmak derdinde değil, bir şeye yanıt vermek derdinde. yeni bir şey söylemiyor oluşu, "ama bu slogan arak!" hissi uyandırmıyor mesela. o kadar hesaplı bir şekilde yapılmış ki akla gelen şey "ama bu slogan, diğerine cevap!" oluyor. yanıt verdiği şeyin de adını kendisi koyuyor bu arada: bahsettiği üzere yanıtlanan şey "ermeni yalanı". aklınıza ilk hrant geldiyse ama biz size ermeni yalanından bahsediyorsak, belki de ikisi çok ayrı şeyler değildir?
yani sahiden dışardan bakarak söylüyorum, şu ara yapacak bir metin analizi ödevim filan olsa zevkle üstüne atlardım. yürüyüşü örgütleyenlerin röportajı vardı bugün. o da çok hesaplı bir sanattı mesela. konuyu "ermeni vatandaşlarımızla bir derdimiz yok" üzerinden "hrant dink'e biz de üzüldük"e bağlamaları bile, bu çağrışımdan emin olmak için bir yöntemdi. "afişimizi gördüğünüzde aklınızda bir zil çalmadıysa ipucu veriyorum: hrant dink, hani ermeni olan". şunun gibi bir alt metin: hani hepimiz ermeniyiz demişlerdi ya, o yalancıları sahiplenmeyin, bizim burda KENDİ acımız var. bunu sahiplenin. bu da kurban. hatta bak, bu daha kurban. sidik yarıştıralım hadi, bu daha çok acıdı. önce o vurdu. önce biz vurmuş olabiliriz, o daha sert vurdu. burda BİZİMKİ var, bizimkine üzülün. onlara üzülmeyin, onlarınki yalan. burada bir yalan varsa belki orada da vardır? belki müstehaktır?
bilmiyorum, anlatabiliyor muyum ki? bazen yazdıklarım sayıklama gibi geliyor. umarım anlatabiliyorumdur. aslında biz bunu her gün yaşıyoruz. başbakanın "çevrecinin daniskasıyım" demesi mesela veya "kadın" kelimesinin güzide bir doldur-boşalt işleminden sonra "söylemesi ayıp" hale getirilmesi, bayanlaştırılmamız. veya "anne"liğin "aile"den ibaret olması, ailenin heteroseksüel olması falan filan. yani çok yabancı değil işte bahsettiğim şey. "kadın mıdır kız mıdır" dediği an başbakan, kadınlık sadece bir cinsiyet olmaktan çıkıyor. siz ne demek istediğini çok iyi anlıyorsunuz ve o kelime artık eskisi gibi olmuyor.
işte o afişi görünce, tam da bu yüzden ben donakalıyorum. hocalıda ölen onca insanı, resmen "cevaba cevap, lafa laf" bir inat ve "altta kalmadım abi, yapıştırdım cevabı!" hırsına alet etmek, çok garip geliyor. "hepimiz ermeniyiz"e "hepimiz hocalılıyız" cevabını vermeyi şahsen hastalıklı buluyorum. gözü körelmiş bir vicdansızlıkla kendini vicdanlı sanmak. vicdan yarıştırmak. hocalılı olmakta bir sorun olduğu için değil, hocalılı olmayı bir yanıt gördükleri için. bu hırs, bu kendinden beslenen ve etrafını çürüterek büyüyen hırs, masum değil. kimse kusura bakmasın. çocuk fotoğrafları koyarak işi farklılaştırmıyorsunuz veya "bunun da olduğunu unutmayalım istedik" demiş olmuyorsunuz. siz, cevap vermek ve o kavramı alıp, içini boşaltıp yeniden doldurup geri satmak derdindesiniz. hrant diyene hocalı dersiniz, kıbrıs diyene doğu trakya dersiniz, her şeyin bir simetriğini illa ki arar bulursunuz. karşılıklılık sizin temelinizdir. GS- FB derbisi gibi bir hayat tariflersiniz, her şey siyah ve beyaz, her şeyin karşılığı var, her şey bir kan davası gibi, tenis topu gibi, bir o taraftan bir bu taraftan beslenerek devam etmeye mahkum. ben hocalıyı böyle algılamak zorunda değilim! ben hocalıya, bir yalanın kanıtı olarak bakmak zorunda değilim.
kelimeler bu yüzden önemli işte. bu yüzden, bazı kavramları iyi sahiplenmek gerekiyor. "temiz enerji" diye HES kakalayanlara bu yüzden "hop dedik!" demek gerekiyor. faşizmle liberal iktisatın karındaş hallerine aldırmadan o göbek bağını kesmek gerekiyor. ben kelimelere sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorum. bazen tek bir harfe, tek bir kelimeye hastalıklı şekilde takılıyorsam, hepsi bundan. ormanla ormancılık arasında dağlar kadar fark olduğu için. kelimeler, bize çağrıştırdıklarıyla varlar. içi acıyla, özenle, emekle doldurulmuş kelimelerin, öğütücü bir deformasyona kurban edilmesini istemiyorum. "madem öyle, işte böyle!" hallerine, "göze göz dişe diş" agresifliğine yenilmesini istemiyorum.
kelimelerimi elimden alıp bana "ya onlardansın ya bizden!" tarafgirliği satmaya kalkanların tuzağına düşmemek, bence çok temel. taraf seçmek zorunda değilim. kıyaslamak zorunda değilim. birini birine yeğlemek, seçmek zorunda değilim. karşılıklı veya zıt gibi sunulan şeyleri o pozisyonlamaya hapsetmeden, bu yemi yutmadan algılayabilirim. onun için insanın hep gözünü açık tutması gerek. mesela bize altın tepside sunulan "konu özetleri"ni, örneğin gazete haberlerindeki başlık altı spotları filan, reddetmek gerekiyor. özet çıkarmak kalıba sokmak için yapılabilecek en basit yöntem. o devşirme /deforme etme sisteminin en büyük dostu, "karmaşık konuları sizin için özetledik, buyrun bunu hazır görüş olarak kullanabilirsiniz" kolaycılığı. üşenmek, ezbere teslim olmaktan ibaret. twitter mesela o yüzden çok tehlikeli. görüş mü istiyorsunuz, buyrun, 140 karakter: kompakt, vurucu, akılda kalıcı. tepe tepe kullanın.
hocalıya, hocalı olduğu için üzülmek istiyorum, "ermeni yalanı" olduğu için değil. kelimeler bu yüzden kıymetli. gazetede, yolda, sokakta üzerinize savruluveren kelimelerin hiçbiri tesadüf değil, öylesine değil. size ne anlattığı kadar, size neyin anlatılmasını engellediği bile önemli.
o yüzden sevgili blog: tesadüf geçme tanı, düşün altında yatan binlerce boşaltılmış anlamı.
genelleyerek anlatacak olursam, toplumda genellikle solcu tayfadan çıkan, alternatif ve aykırı bir söylemin, bir kavramın, bir sloganın, bir terimin, nasıl oluyorsa olup, abra kadabra ile oldukça ana akım bir hale getirilmesi. tersi de oluyordur elbet; ama bu daha ziyade bir deformasyon. bir tanınmaz hale getirme projesi. hayvanlar deri değiştirir ya, mesela kertenkele derisini tutup, içindeki kertenkeleyi atıp yerine bukalemun koymak gibi. bir kelimeyi alıp, her türlü anlamından ve daha da önemlisi çağrıştırdıklarından soyutlayıp yerine yeni şeyler koymak ve hatta icabında o ilk anlam ve çağrışımlara karşı kullanmak. insan beyninin muktedir olduğu en garip şeylerden biri bence.
örnek vermek gerekirse: çevrecilik ve çevresel (?) iktisat kavramları. ingilizcesi daha manalı olacak: environmental economics. bu kavram ortaya çıktığında, bayaa bir ot yeşili dünya barışı, tree-hugger bir kavramdı. sahiden öyleydi yani. sonra sevgili liberal iktisat, good old "Y= L+K+G+her şey" formülüyle bu kavrama da saldırdı. çevreci olunacaksa onu da biz yaparız, bizim çevreciliğimizi kullanın. çevre ve çevreyle ilgili her şey, parasallaştırılabilen, türevi integrali alınabilen bir maliyete dönüştürüldü, güzide formülümüze eklendi. çevresel iktisat, çevrecilerin en baştan karşı çıktığı bu "her şey bir maliyet haline getirilip hesaplanabilir" anlayışının adı oldu. orman, ormancılık oldu; ağaç da kereste. çevre kelimesi resmen ana akım tarafından çalındı, hatta anlamına tecavüz edildi, çevreciler de yeni ve temiz bir kelime seçtiler kendilerine. içi boşaltılan bu kavram yerine yenisini arayıp adını "ekolojik iktisat" koydular. ekoloji daha bütüncül, daha yeni, daha alternatif bir kelime olarak bir önceki kelimeden kovulan tüm anlamların yüklendiği yeni kavram oldu. şimdilik ekoloji kelimesi hala "alternatif ve muhalif" kanatta. henüz ana akım liberal profesörler ekoloji kelimesini kullanmıyor. şimdilik. ekoloji kelimesi için çanlar çalıyor; çünkü liberal kanat "eko-sistem" söylemini keşfetti. "şirketler için ekosistem yaklaşımı" gibi absürd kavramlar türemeye başladı bile. bu arada "bütüncül" kelimesi de böyle içi boşaltılan kelimelerden.
bir diğer örnek: mesela "kalkınma" lafını çoktan keşfettiler. eskiden kalkınma, baraj ve otoban demek değildi. sahiden değildi. kalkınma ilk ortaya çıktığında "gelişme"ye alternatif olarak çıkmıştı. dünya bankası filan işin içine girince, kalkınma, finanse edilen ve dolayısıyla resmen ülkeler ve kurumlar arası alınıp satılan bir hizmet halini aldı. yap-işlet-devret modeli para akışının yeni adı, muhasebe kayıt kalemi oldu "kalkınma" kelimesi. mesela, kalkınma okumuş biri olarak, tek kaşı havaya kalkan "alternatif ve muhalif" kişilere hep aynı şeyi diyorum: "yok bu o kalkınma değil, iyi kalkınma".
anlatamıyorum; çünkü kelimelerim çalındı. tabu oynamak gibi, tam anlatmak için bir kelime bulmuşken, bakıyorsunuz o da yasaklı listede. eskiden, "sürdürülebilirlik" kavramı da "alternatif ve muhalif" bir şeydi. zamansız iktisat formüllerinin o statik haline, "her şey azalıyor" diyordu ve hatta belki de "katı olan her şey buharlaşıyor" bile demiştir. sonra tabii ki çevre ve kalkınma kelimelerinin içini oyup posasını ağzımızdan içeri boşaltan liberal görüş, sürdürülebilirlik kavramına da el attı. sürdürülebilirlik artık danışman şirketlerinin her yıl hazırladığı bir rapor başlığı. mesela Hasankeyf'i boğacak bir barajın ana finansörü olan banka, hiç utanmadan arlanmadan "yıllık sürdürülebilirlik raporu" hazırlatıyor ve tabii ki bu "bağımsız" rapor kendisine övgüler düzüyor. parasıyla değil mi? raporumuzda türevini alır sıfıra eşitleriz, bakalım sürdürülüyor mu? bu sayede, bir diğer alternatif kavram olan sürdürülebilirlik, bugün resmen verimlilik ve maliyet yönetimiyle eşanlamlı hale geldi. bendeniz de "kalkınma ama öyle değil, sürdürülebilir kalkınma. ama öyle de değil yani, çevreci. yani ekolojik" filan diye, ne okuduğumu izah etmeye çalışırken kayboluyorum.
kavramlara kelimeler üzerinden saldırmak bana çok sinsice ve haince geliyor. sahiden yani, bir görüşü baltalamak istiyorsanız, en doğru saldırı kendini ifade ettiği kelimeleri elinden almak. çevre mi dedi? çöp vergisi anla. kalkınma mı dedi? çift şerit otobanla istihdam yaratmak anla. sürdürülebilirlik mi dedi? risk azaltmak için portföy çeşitliliği ve maliyet yönetimi anla. elindeki mikrofonu al, kır ve mesela ütü haline getirip, eline geri ver. konuşamasın. harika bir yöntem ve beni sahiden büyülüyor.
kelimeler bize bir şey anlatmaz. onları duyduğumuzda aslında kelimelere yüklediğimiz anlamları anlarız. buna çok inanıyorum, hele ki konu bahsettiğim gibi soyut kavramlarsa.çünkü bu sayede kendini ifade ettiği ve güç aldığı her dayanak noktasını yıkarak saldırabilirsiniz. sonunda o kişi kendini ifade edemez hale geldikçe daha da marjinal kavramlara kayar ve "çevre" örneğinde olduğu gibi, elinden kelimeleri ala ala geriye gerçekliğini yitirmiş gibi görünen, yeşil romantikler bırakırsınız: "ekoloji filan diyor, ot kafa!".
verdiğim örneklere bir ek bikaç gündür karşıma çıkıyor ve ben her seferinde büyülenerek inceliyorum. bildiğiniz gibi yarın hocalı katliamı protestosu var. evet hocalıda korkunç bir kıyım oldu. ama metroda asılı olan o afiş, bu "kavram boşalt- doldur- kafasına at" yönteminin şahikası. metin analizi hocam sevgili des bunu görse ağzı sulanırdı.
konuya bağımsız ve uzak, mesela bir rus gibi, bir alman gibi bakalım. konu hocalı. başlık büyük puntolarla, "ermeni yalanı..." diye başlıyor. yani en baştan, mesele kurban olduğu kadar, saldırganın kim olduğuna da odaklanmış durumda. olabilir. fakat afişin sonrası daha muhteşem - websitesi adresi: hepimizhocalili.com. evet evet. ingilizcesi de şu: justiceforhocali. işte burada, gerçek bir sanat var. onu gören herkesin aklına tek bir şey gelecek: hrant dink. çünkü bu kalıp, "hepimiz ermeniyiz" sözünün devşirmesi. daha da güzeli, iş ingilizcesinde de devam ediyor: ilk okuyanın aklına "for hrant for justice" sloganı geliyor.
ermeni yalanı - hrant dink sloganı ilişkisini kurabilmek, işte bu bahsettiğim sanatın şahikası. "siz hepiniz ermeniyseniz, biz hepimiz de hocalılı olacağız" demek, bir şeyi savunmak değil, bu kamplaşma. bu bir şeyi savunanlara yanıt vermekten ibaret. ırkçılığa kurban edilmişin yanında olmaktan çekinmemenin sloganı, dönüp kendisine karşı kullanılıyor. "hepimiz ermeniyiz diyosun ama baaaak burda ne var!". yani kendisiyle ilgili bir şey anlatmak derdinde değil, bir şeye yanıt vermek derdinde. yeni bir şey söylemiyor oluşu, "ama bu slogan arak!" hissi uyandırmıyor mesela. o kadar hesaplı bir şekilde yapılmış ki akla gelen şey "ama bu slogan, diğerine cevap!" oluyor. yanıt verdiği şeyin de adını kendisi koyuyor bu arada: bahsettiği üzere yanıtlanan şey "ermeni yalanı". aklınıza ilk hrant geldiyse ama biz size ermeni yalanından bahsediyorsak, belki de ikisi çok ayrı şeyler değildir?
yani sahiden dışardan bakarak söylüyorum, şu ara yapacak bir metin analizi ödevim filan olsa zevkle üstüne atlardım. yürüyüşü örgütleyenlerin röportajı vardı bugün. o da çok hesaplı bir sanattı mesela. konuyu "ermeni vatandaşlarımızla bir derdimiz yok" üzerinden "hrant dink'e biz de üzüldük"e bağlamaları bile, bu çağrışımdan emin olmak için bir yöntemdi. "afişimizi gördüğünüzde aklınızda bir zil çalmadıysa ipucu veriyorum: hrant dink, hani ermeni olan". şunun gibi bir alt metin: hani hepimiz ermeniyiz demişlerdi ya, o yalancıları sahiplenmeyin, bizim burda KENDİ acımız var. bunu sahiplenin. bu da kurban. hatta bak, bu daha kurban. sidik yarıştıralım hadi, bu daha çok acıdı. önce o vurdu. önce biz vurmuş olabiliriz, o daha sert vurdu. burda BİZİMKİ var, bizimkine üzülün. onlara üzülmeyin, onlarınki yalan. burada bir yalan varsa belki orada da vardır? belki müstehaktır?
bilmiyorum, anlatabiliyor muyum ki? bazen yazdıklarım sayıklama gibi geliyor. umarım anlatabiliyorumdur. aslında biz bunu her gün yaşıyoruz. başbakanın "çevrecinin daniskasıyım" demesi mesela veya "kadın" kelimesinin güzide bir doldur-boşalt işleminden sonra "söylemesi ayıp" hale getirilmesi, bayanlaştırılmamız. veya "anne"liğin "aile"den ibaret olması, ailenin heteroseksüel olması falan filan. yani çok yabancı değil işte bahsettiğim şey. "kadın mıdır kız mıdır" dediği an başbakan, kadınlık sadece bir cinsiyet olmaktan çıkıyor. siz ne demek istediğini çok iyi anlıyorsunuz ve o kelime artık eskisi gibi olmuyor.
işte o afişi görünce, tam da bu yüzden ben donakalıyorum. hocalıda ölen onca insanı, resmen "cevaba cevap, lafa laf" bir inat ve "altta kalmadım abi, yapıştırdım cevabı!" hırsına alet etmek, çok garip geliyor. "hepimiz ermeniyiz"e "hepimiz hocalılıyız" cevabını vermeyi şahsen hastalıklı buluyorum. gözü körelmiş bir vicdansızlıkla kendini vicdanlı sanmak. vicdan yarıştırmak. hocalılı olmakta bir sorun olduğu için değil, hocalılı olmayı bir yanıt gördükleri için. bu hırs, bu kendinden beslenen ve etrafını çürüterek büyüyen hırs, masum değil. kimse kusura bakmasın. çocuk fotoğrafları koyarak işi farklılaştırmıyorsunuz veya "bunun da olduğunu unutmayalım istedik" demiş olmuyorsunuz. siz, cevap vermek ve o kavramı alıp, içini boşaltıp yeniden doldurup geri satmak derdindesiniz. hrant diyene hocalı dersiniz, kıbrıs diyene doğu trakya dersiniz, her şeyin bir simetriğini illa ki arar bulursunuz. karşılıklılık sizin temelinizdir. GS- FB derbisi gibi bir hayat tariflersiniz, her şey siyah ve beyaz, her şeyin karşılığı var, her şey bir kan davası gibi, tenis topu gibi, bir o taraftan bir bu taraftan beslenerek devam etmeye mahkum. ben hocalıyı böyle algılamak zorunda değilim! ben hocalıya, bir yalanın kanıtı olarak bakmak zorunda değilim.
kelimeler bu yüzden önemli işte. bu yüzden, bazı kavramları iyi sahiplenmek gerekiyor. "temiz enerji" diye HES kakalayanlara bu yüzden "hop dedik!" demek gerekiyor. faşizmle liberal iktisatın karındaş hallerine aldırmadan o göbek bağını kesmek gerekiyor. ben kelimelere sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorum. bazen tek bir harfe, tek bir kelimeye hastalıklı şekilde takılıyorsam, hepsi bundan. ormanla ormancılık arasında dağlar kadar fark olduğu için. kelimeler, bize çağrıştırdıklarıyla varlar. içi acıyla, özenle, emekle doldurulmuş kelimelerin, öğütücü bir deformasyona kurban edilmesini istemiyorum. "madem öyle, işte böyle!" hallerine, "göze göz dişe diş" agresifliğine yenilmesini istemiyorum.
kelimelerimi elimden alıp bana "ya onlardansın ya bizden!" tarafgirliği satmaya kalkanların tuzağına düşmemek, bence çok temel. taraf seçmek zorunda değilim. kıyaslamak zorunda değilim. birini birine yeğlemek, seçmek zorunda değilim. karşılıklı veya zıt gibi sunulan şeyleri o pozisyonlamaya hapsetmeden, bu yemi yutmadan algılayabilirim. onun için insanın hep gözünü açık tutması gerek. mesela bize altın tepside sunulan "konu özetleri"ni, örneğin gazete haberlerindeki başlık altı spotları filan, reddetmek gerekiyor. özet çıkarmak kalıba sokmak için yapılabilecek en basit yöntem. o devşirme /deforme etme sisteminin en büyük dostu, "karmaşık konuları sizin için özetledik, buyrun bunu hazır görüş olarak kullanabilirsiniz" kolaycılığı. üşenmek, ezbere teslim olmaktan ibaret. twitter mesela o yüzden çok tehlikeli. görüş mü istiyorsunuz, buyrun, 140 karakter: kompakt, vurucu, akılda kalıcı. tepe tepe kullanın.
hocalıya, hocalı olduğu için üzülmek istiyorum, "ermeni yalanı" olduğu için değil. kelimeler bu yüzden kıymetli. gazetede, yolda, sokakta üzerinize savruluveren kelimelerin hiçbiri tesadüf değil, öylesine değil. size ne anlattığı kadar, size neyin anlatılmasını engellediği bile önemli.
o yüzden sevgili blog: tesadüf geçme tanı, düşün altında yatan binlerce boşaltılmış anlamı.
21 Şubat 2012 Salı
parantezlere inat
DDK, ki kendisi Cumhurbaşkanlığı'na bağlı Devlet Denetleme Kurulu olur, Dink cinayeti araştırma ve inceleme raporunu açıkladı. Şuradan bulabilirsiniz. 34 sayfa. okuyacaktım ben satır satır, gerçekten niyetliydim. Bir sabah, saat 08:00'ken okuyacaktım.
Başladım ilk satırdan: "RAPORUN KONUSU". peki, okuyoruz: "Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fırat (Hrant) DİNK’in öldürülmesi ile ilgili olarak...".
Fırat (Hrant) DİNK.
aç parantez, kapa parantez. Bu kadar kolay.
Sonrasını okumama gerek kalmadı. Raporun geri kalanında Hrant yazmış, kimbilir neler anlatmış filan - hiç ilgimi çekmiyor. Bir vatandaş olarak, "ağzınızla kuş tutsanız, olmayacak" diyebilirim heralde cumhurbaşkanlığına? Bir ömür boyu çarpıp durduğumuz, en sert tuğla duvarların bu parantez hali. Parantezli Hrant. Mesela Hrant (Fırat) bile yazmamışlar, parantezlenen şey kendi adı. Cinayet aletini parantezlere saklamak. Bir koca cinayetin altını parantezlerle çizmek.
Okumadım raporu, okuyamadım. Ne çıkabilir ki konusu bu olan bir rapordan? Hiç.
Böyle üstüme üstüme gelen boğucu zamanlarda "aslında zor değil" demeye devam edebilmek için, günün en büyük güzelliği bianetten gelmiş. Bugün Uluslararası Anadil Günü. Bianet, şu topraklardaki tüm parantezlere inat, tüm anadillerde yayında.
Başladım ilk satırdan: "RAPORUN KONUSU". peki, okuyoruz: "Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fırat (Hrant) DİNK’in öldürülmesi ile ilgili olarak...".
Fırat (Hrant) DİNK.
aç parantez, kapa parantez. Bu kadar kolay.
Sonrasını okumama gerek kalmadı. Raporun geri kalanında Hrant yazmış, kimbilir neler anlatmış filan - hiç ilgimi çekmiyor. Bir vatandaş olarak, "ağzınızla kuş tutsanız, olmayacak" diyebilirim heralde cumhurbaşkanlığına? Bir ömür boyu çarpıp durduğumuz, en sert tuğla duvarların bu parantez hali. Parantezli Hrant. Mesela Hrant (Fırat) bile yazmamışlar, parantezlenen şey kendi adı. Cinayet aletini parantezlere saklamak. Bir koca cinayetin altını parantezlerle çizmek.
Okumadım raporu, okuyamadım. Ne çıkabilir ki konusu bu olan bir rapordan? Hiç.
Böyle üstüme üstüme gelen boğucu zamanlarda "aslında zor değil" demeye devam edebilmek için, günün en büyük güzelliği bianetten gelmiş. Bugün Uluslararası Anadil Günü. Bianet, şu topraklardaki tüm parantezlere inat, tüm anadillerde yayında.
18 Şubat 2012 Cumartesi
cumcum
yazacak çok şey var ama blog, bence en önemlisi Notos'un "100 temel eser" sayısı. ben geç aldım; ama siz hemen gidip alın, arşivleyin. fotokopiyle çoğaltın. ibret-i alem için hem kendi listelerini hem de MEB'inkini koymuşlar. MEB'inki "olmamız dayatılan" her şeyin listesiyse, tabii ki Notos'unki "olmamız gereken" şeylerin listesi.
neyin gerekliliği diye çok düşündüm. insan olmanın galiba, sahiden içi dışı bir, özü sözü bir insan olmanın. ne bileyim; hissetmenin, bilmenin. kuşların, toprağın, nefesin, insan olmanın gereği.
ben listede 41 tutturdum, doğrudan kitaptan gidersek. yazar bazlı gidince daha yüksek tabii ama o benim üçkağıdım. neyse, o 41'e baktım da, galiba kendimle ilgili sevdiğim bir şeyler varsa, hepsi oradan çıkmış veya beslenmiş. kitapları ne zaman okuduğumu düşündüm, çoğunu hatırladım. ne güzel birikmiş, ne güzel ve birlikte birikebilmiş hepsi. hani sanki aşure yapar gibi, hepsi bir şey katmış. ortaya aşure olarak ben çıktığım için demiyorum haliyle, sadece birbirlerini böyle tamamlayan parçalar olmaları, çok huzurlu bir his. "100 kitabı birden okumuş olsam, heralde nirvanaya ererdim" dedirtiyor. insanın kendine inanmasını sağlamak, bir listenin yapabileceklerinin çok üstünde. en güzel yanı da bu.
neyse, özetle sevgili blog: bu listenin bir duruşu var. keskin tercihleri var. birinci sırada ince memed, ikinci sırada saatleri ayarlama enstitüsü var. bence güzel bir duruş.
*
bu arada, GDOlu mısır konusunda yırtınanların çabası takdire şayan. böyle böyle gelecekler işte, mısır, soya, patates. glikoza otopsi yapacaklar illa. hem bak öyle tek çeşit tohum filan da yetmez onlara, 9 yeni çeşit mısırın GDOlu ithaline izin için başvurdular. yemezsen yağı var, yemi var, onlar seni bulur.
Şu GDO'ya karşı imza atsanız ne değişir biliyor musunuz? "ben biliyorum" demiş olacaksınız, "ben gördüm". kırmızı pazartesi'yi okuduysanız (ki kendisi notos'un listesinde 36. sırada), bilirsiniz bunu demenin önemini, şahit olmaktan korkmamanın değerini. sesinizi çıkartacaksınız, "yemezler" diyeceksiniz. attığı imzalarla bir şeyin değiştiğini gören insanlardanım, o yüzden bilin ki kıymeti var. bir bakın bence. sustuğunuz günlere sayarsınız en kötü, n'olur ki?
15 Şubat 2012 Çarşamba
denize açıl.
Nereden geldiğini bilmiyorum, bi tarihte ofise 24 tane minik çıkartma geldi. her biri, serçe parmağım boyunda ve sevimli çizimlerle süslenmiş emir kiplerinden oluşuyor. 10 emirin grafikle süslenmiş ve çoğaltılmış hali. müdürümün masasına "kahvaltı et!" ve"şehirden çık!" yazanları yapıştırdık, öğün atlamalar kralı olduğu ve tatil yapmadığı için. En güzellerini ben kaptım: "meyve ye!" ve "denize açıl!". Her gün, HER GÜN bunu görüyorum ve bazen "di mi ya.." diyorum mesela veya "kolaydı sanki!". sonuç: daha fazla meyve yiyorum; ama denize açılmışlığım yok henüz. olsun.
Hafta içi et yememeye devam ediyorum. Tabii biricik ev arkadaşımın gölgesi üstümdeyken yoldan çıkışlarımı reddedecek değilim; ama öyle durumlarda da sonraki bikaç öğünle filan telafi ediyorum. Kafamda şöyle bi hesap var: haftalık 21 öğünün en fazla 5-6'sında et olabilir. Neyse, eskiden ne kadar çok et yediğimi de böyle fark ettim. Kırmızı et bi yana, gıdaklayana kadar, ne idüğü belirsiz tavuklar yemenin hiçbir anlamı yok. Tavuk niyeyse daha iyi bi seçenekmiş gibi tercih ediliyor, değil.
27 yaşımdaki aklım 20'imde olsaydı, "temiz" şeyler yemeyi daha erken akıl edebilseydim, bence daha iyi hissederdim; ama bu da bi şi. sanki artık daha düzgün tat alıyorum. evet, alışveriş sırasında her ürünün tüm etiketini okuyan, sürekli "organik" reyonu civarında dolanan ve sıkılsa da bunu yapan kadın benim. çok da mutluyum. "az olsun, temiz olsun"cuyum. dışardan yemek söylemem gerektiğinde (ki bu haddinden fazla oluyor, evet) belli bir mesafedenin ötesinden sipariş vermiyorum, ev yemeği seçiyorum falan olabildiğince. bakınız: olabildiğince.
kimi aşamalı yapar, kimi aniden. benimki yıllar içinde ve aşamalı oluyo galiba. şöyle: kola filan zaten içmem de, aptal nektarlar içeceğine düzgün bi meyve suyu ya da ayran iç, bi sonraki aşamada bunları organik iç. kışın bulamadığın domates, patlıcan gibi sebzeleri sera değil konserve tüket, daha da iyisi hiç tüketme veya kurutulmuş tüket. yemeklerine tuz yerine karabiber, sumak, kekik başka bi şi ekle. içeceğine beyaz şeker yerine tatlandırıcı değil esmer şeker koy, daha da iyisi hiçbi şi koyma. kupa kupa kahve içme, çay iç, bitki çayı iç, daha da iyisi su iç. çorbanın yanında beyaz ekmek yerine kepek ekmek ye, daha da iyisi onu da yeme. falan filan. böyle gidiyorum şimdilik.
öldürmüyor bunların hiçbiri ve tadı yavan filan da değil. damak tadı, bence en kolay terbiye edilebilen şey. 2 ay bir yaşlıyla yaşayın, tuz/ şeker/ un ne varsa arınırsınız ve aramazsınız. bu yolla kilo veren filan da olmuştur belki, bende pek öyle bi değişiklik olmadı. sadece reflüymüş, "ayh bana bi ağırlık çöktü"ymüş, öyle şeylerden kurtuldum. daha iyi hissediyorum işte. ağır ve saçma şeyler yiyince de pişman oluyorum; çünkü galiba, umarım yani, yeni midem bu hafif ve temiz şeylere alıştı.
peki bunu niye yazdın didaktikgül? hemen anlatiym örtmenim:
pek yakında (umarım) düzenim değişecek; ama umarım bu tazecik alışkanlıklarım kalır benimle. haftada bir, gönlüme göre bir pazar kurulacak mesela yakınlarda, biliyorum. sevdiğim adam beni oraya götürdü, bir de o güzel çiçek pazarına. sonra minik bi "city farm" var civarda. bi şi diym mi blog, bunları düşününce bile heyecanlanıyorum ben. ben - "the bazen dibindeki marketten iki domates almaya bile üşenen kadın". yani o "yeni"nin büyük, ışıklı, kocaman ve bambaşka olması dışında, böyle vahaları olduğu için seviniyorum. ben üşensem, tembelleşsem, o bana "hadi" diyeceği için seviniyorum. her şey öyle kolaylaşıyo ki biz denize de açılırız, biliyorum.
pek yakında (umarım) düzenim değişecek; ama umarım bu tazecik alışkanlıklarım kalır benimle. haftada bir, gönlüme göre bir pazar kurulacak mesela yakınlarda, biliyorum. sevdiğim adam beni oraya götürdü, bir de o güzel çiçek pazarına. sonra minik bi "city farm" var civarda. bi şi diym mi blog, bunları düşününce bile heyecanlanıyorum ben. ben - "the bazen dibindeki marketten iki domates almaya bile üşenen kadın". yani o "yeni"nin büyük, ışıklı, kocaman ve bambaşka olması dışında, böyle vahaları olduğu için seviniyorum. ben üşensem, tembelleşsem, o bana "hadi" diyeceği için seviniyorum. her şey öyle kolaylaşıyo ki biz denize de açılırız, biliyorum.
*
bodrum'da yokuşbaşına gelince tüm o betona rağmen insanın bi an nefesi kesilir, konuşuyosa susar, tam o sırada aklına balıkçı'nın sözleri gelir. balıkçı o güzelim dizeleri tam o nokta için yazmasa, olmazmış sanki. o ayin gibi geçen 3 saniye boynu bükük, kutsanmadan kalırmış. onun gibi olmalı işte her şey: tam yerinde ve tam zamanında, sırası gelince.
13 Şubat 2012 Pazartesi
CDTRK veya Cıdıtırık
Meclis'teki ceylan derisi, turuncu renkli koltuklar üzerine bir post olacak bu (adeta dilekçe yazıyordu).
Hatırlayanlar olacaktır (klişelerle devam ediyordu), 1998 yılında TBMM koltuklarının ceylan derisi, turuncu renkli koltuklarla (CDTRK olarak anacağım) değişmesi büyük bir olay olmuştu. o zamanki kafamla (yaş 14) en az 550 ceylanın (ceylan hayvanı) derisinin, üstüne üstlük TURUNCUya boyanarak meclise konmasına bi anlam verememiştim. Canice olması sebebiyle, niye böyle matah bulunduğunu anlamamıştım ve tabii - TURUNCU?? O zaman buna aktılan bütçe uzun bi tartışma konusu olmuştu. "Meclisin tam olarak ne olduğunu bu olayla anladım" diyebilirim. Meclis, ceylan derisi, turuncu renkli koltuklar ve onlara oturan 550 kişidir.
Şöyle bir arşiv taradım da (arşiv taraması a.k.a google), o zamanlar yaklaşık 2,7 milyon dolar harcanan bu güzellik için gazeteler “dünya yüzünde kendi meclisini soyan tek ülke biziz” diye manşet atmış; çünkü 100 katına yakın fiyata satın alınmış CDTRKlar (vazgeçtim, cıdıtırık diye kısaltalım bence, sevimli de oluyor).
Meclisin "kendime yeni bir ben lazım" dönemiymiş heralde, beyaz mermerler, beyaz florasanlarla kaplanmış, mekan 550 led lambalı, turuncu bir neon tabelaya dönüştürülmüştü. Bu böyyük dönüşümdeki zevksizlik, benim içimi titretmişti. Bir sürü insan, cıdıtırıklarla ülkeyi yönetecekti. Cıdıtırıklar pahalı şeylerdi. Televizyonda ilk gördüğüm zamanı bile hatırlıyorum, görücüye çıkar gibi sunulmuştu ve bir de tabii ki -TURUNCU!
Neyse efendim cıdıtırıklarla ilgili şikayetler 2004'te başlamış. 5 Temmuz 2004 tarihli gazetelerde yer alan habere göre, aslen göz doktoru olan bir milletvekili konuyu gündeme taşımış. Milletvekilleri arasında (adeta ortaçağ vebası gibi) yayılan başağrısı, görme bozukluğu gibi şikayetlerin yanı sıra yüksek tansiyon ve sinir bozukluğunu da sebep göstermiş. Bir milletvekili durumu "sürekli güneşe bakıyomuşuz gibi oluyor" diye tasvir etmiş ki bence gayet net. Tabii cıdıtırıkları satan amca bey size salonu mermer kaplatıp üzerine beyaz florasan dayayın demedi; ama ona soran yok. Bi mimara filan soran da yok; hatta sanırım florasanı döşeyen ustaya bile soran olmamış. Neyse, hükümetten gelen bu cıdıtırık değiştirme önerisine muhalefetin de çeşitli tasvirlerle destek vermesi, kenara şimdilik not edebileceğiniz bir ayrıntı.
2008 yılında Çalışma Bakanı Faruk Çelik "terzi kendi söküğünü de diksin" diye düşünerek heralde, cıdıtırıkların tam bir bela olduğunu uzun uzun anlatmış. "Arkadaşlarda sürekli göz ve beyin yorgunluğuna ilişkin şikâyetler var’ demiş, hatta bu koltuklara PEMBE diyerek adeta kendi acılarını cümle içinde kullanmış. Sonrasında, "tam olmasa da kavga ve tartışmaların nedenlerden biri bu olabilir." diye içimize bi kurt düşürmüş. Tabii bu yetmez, "Ağır ve tehlikeli işlerde çalışma süresi 7.5 saat. Milletvekilleri millete karşı sorumlu oldukları için ağır ve tehlike arzetmeyince uzun süre çalışmalarında mahzur yok." gibi, tam olarak ne demek istediğini bizim de şeedemediğimiz bir cümleyle kapanış yapmış. Cıdıtırık etkisi bu, kolay değil.
Dikkatinizin dağılmadığını umuyorum, 1998 - 2004- 2008. tam on yıl boyunca milletvekillerimiz bu cıdıtırıklar yüzünden gözlerine far tutulmuş tavşan gibi çalışmak zorunda kalmış; ama mesela bir Sendika Kanunu'nun HALA ve İNATLA neden yenilenemediğini eleştirirken bunu düşünmediniz işte! Dinleyeceksiniz o yüzden.
Muhalefet bu geçen yıllar boyunca konuyla ilgili olarak, "turuncu meclisin ciddiyetine uymuyor", "eskiden ahşaptı, ne güzeldi", "koltuklar fazla rahat, uyuyoruz" gibi gibi, besleyici yorumlarda bulunmuş. Tabii arada birkaç tane "renginde bi şi yok, herkes işine baksın", "15 yıldır kullanıyorum, tık demedi", "kavgada suçu cıdıtırık'a atacağına kendine hakim ol" filan diyen kendini bilmez de çıkmış, o ayrı. Yine de en güzel yorum B.Arınç'tan gelmiş tabii: "Çalışma Bakanı çalışmayla ilgili konuları çok iyi bilir. İhtisasa hürmet etmek lazım. O böyle bir şey söylediyse doğrudur".
2009'da da bitmemiş bu konu. Mesela, gönül telimizi titreten, duyarlı insan, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, ebru sanatıyla yıllarca uğraştığını söyleyerek, turuncu rengin insanı tahrik ettiğini ve hırçınlaştırdığını belirtmiş ve "Genel Kurul’un renkleri çevre ve ruh sağlığı açısından uygun değil" demiş. Bir ihtisas alanı olarak ebru ve çevre, hemen göze çarpıyor zannederim. Meclis koltuklarının turuncu olmasını öneren, cıdıtırıkların babası, renk bilim uzmanı kişi “Genel olarak turuncu neşeci ve yapıcı; sağlık, canlılık veren bir renktir. En önemli özelliği ise hayat öpücüğü ile mutluluk verişidir." diye kendini savunmaya çalışmış ve hatta ufak bir analiz yaparak "Eroğlu’nun turuncusu eksik" diye teşhis bile koymuş. Ammaaa... az önce ağzımızın payını almıştık, hatırlayalım: "İhtisasa hürmet etmek lazım. O böyle bir şey söylediyse doğrudur". Yani ebru büyüktür renk bilim. Sorusu olan?
*
2.7 milyon doları soracak olabilirsiniz. Sizi gidi, nasıl da sinsi sinsi çetele tutuyosunuz! TBMM Genel Kurul Salonu’nun inşaatındaki bu usulsüzlük iddialarıyla ilgili olarak açılan dava, 2006 yılında, Hazine avukatının duruşmaya katılmaması yüzünden işlemden kaldırılmış. Bunun öncesine bilirkişi bulunamamış, bulunsa beğenilmemiş filan. Cıdıtırık bu, bilmesi kolay değil (Bu arada meclis, elektrik için ihaleye çıkıp daha ucuza satın almayı da 2011 yılında akıl etmiş, kolay değil işte cıdıtırıklı ortamda çalışmak).
İş cıdıtırıkla kalsa iyi, bu işin bi de makam odası var. misal, yıl 2009, ay Aralık, bir köşe yazısı:
"ABD Başkanı Barack Obama gelecek diye Meclis Başkanı makam odasının yıllanmış tarihi el dokuma halılarının yerine krem rengi içinde yer yer simler ve kırmızı güller bulunan iki büyük halı konuldu". - SİMLER ve KIRMIZI GÜLLER! artık "gül ile bülbül" mü dersiniz, "roses are red, violets are blue" mu bilemem, tam bir füzyon füzesi.
*
Benim için turuncu budur özetle. Daha doğrusu uzun süre bu oldu. Turuncu deyince aklıma portakaldan önce cıdıtırık geliyordu, öyle bir deformasyon. Son bikaç yıldır biraz daha barıştım kendisiyle. Hem, turuncu vaaaaar, turuncu var. Turanj bile var- haha! Yani işte, biraz daha hayatıma sokabildim bu rengi, sevmeye başladım. Gün batımı güzel şey, sulu portakal güzel şey. Turuncuyu seven insanlar da güzel aslında; hayat öpücüğüyle mutluluk veren bir renk, nihayetinde.
Hamiş:
Meclis başkanının makam odasındaki halıyı ölesiye merak ediyorum.
Fotoğrafını bulan göndersin, rica ederim.
Hatırlayanlar olacaktır (klişelerle devam ediyordu), 1998 yılında TBMM koltuklarının ceylan derisi, turuncu renkli koltuklarla (CDTRK olarak anacağım) değişmesi büyük bir olay olmuştu. o zamanki kafamla (yaş 14) en az 550 ceylanın (ceylan hayvanı) derisinin, üstüne üstlük TURUNCUya boyanarak meclise konmasına bi anlam verememiştim. Canice olması sebebiyle, niye böyle matah bulunduğunu anlamamıştım ve tabii - TURUNCU?? O zaman buna aktılan bütçe uzun bi tartışma konusu olmuştu. "Meclisin tam olarak ne olduğunu bu olayla anladım" diyebilirim. Meclis, ceylan derisi, turuncu renkli koltuklar ve onlara oturan 550 kişidir.
Şöyle bir arşiv taradım da (arşiv taraması a.k.a google), o zamanlar yaklaşık 2,7 milyon dolar harcanan bu güzellik için gazeteler “dünya yüzünde kendi meclisini soyan tek ülke biziz” diye manşet atmış; çünkü 100 katına yakın fiyata satın alınmış CDTRKlar (vazgeçtim, cıdıtırık diye kısaltalım bence, sevimli de oluyor).
Meclisin "kendime yeni bir ben lazım" dönemiymiş heralde, beyaz mermerler, beyaz florasanlarla kaplanmış, mekan 550 led lambalı, turuncu bir neon tabelaya dönüştürülmüştü. Bu böyyük dönüşümdeki zevksizlik, benim içimi titretmişti. Bir sürü insan, cıdıtırıklarla ülkeyi yönetecekti. Cıdıtırıklar pahalı şeylerdi. Televizyonda ilk gördüğüm zamanı bile hatırlıyorum, görücüye çıkar gibi sunulmuştu ve bir de tabii ki -TURUNCU!
Neyse efendim cıdıtırıklarla ilgili şikayetler 2004'te başlamış. 5 Temmuz 2004 tarihli gazetelerde yer alan habere göre, aslen göz doktoru olan bir milletvekili konuyu gündeme taşımış. Milletvekilleri arasında (adeta ortaçağ vebası gibi) yayılan başağrısı, görme bozukluğu gibi şikayetlerin yanı sıra yüksek tansiyon ve sinir bozukluğunu da sebep göstermiş. Bir milletvekili durumu "sürekli güneşe bakıyomuşuz gibi oluyor" diye tasvir etmiş ki bence gayet net. Tabii cıdıtırıkları satan amca bey size salonu mermer kaplatıp üzerine beyaz florasan dayayın demedi; ama ona soran yok. Bi mimara filan soran da yok; hatta sanırım florasanı döşeyen ustaya bile soran olmamış. Neyse, hükümetten gelen bu cıdıtırık değiştirme önerisine muhalefetin de çeşitli tasvirlerle destek vermesi, kenara şimdilik not edebileceğiniz bir ayrıntı.
2008 yılında Çalışma Bakanı Faruk Çelik "terzi kendi söküğünü de diksin" diye düşünerek heralde, cıdıtırıkların tam bir bela olduğunu uzun uzun anlatmış. "Arkadaşlarda sürekli göz ve beyin yorgunluğuna ilişkin şikâyetler var’ demiş, hatta bu koltuklara PEMBE diyerek adeta kendi acılarını cümle içinde kullanmış. Sonrasında, "tam olmasa da kavga ve tartışmaların nedenlerden biri bu olabilir." diye içimize bi kurt düşürmüş. Tabii bu yetmez, "Ağır ve tehlikeli işlerde çalışma süresi 7.5 saat. Milletvekilleri millete karşı sorumlu oldukları için ağır ve tehlike arzetmeyince uzun süre çalışmalarında mahzur yok." gibi, tam olarak ne demek istediğini bizim de şeedemediğimiz bir cümleyle kapanış yapmış. Cıdıtırık etkisi bu, kolay değil.
Dikkatinizin dağılmadığını umuyorum, 1998 - 2004- 2008. tam on yıl boyunca milletvekillerimiz bu cıdıtırıklar yüzünden gözlerine far tutulmuş tavşan gibi çalışmak zorunda kalmış; ama mesela bir Sendika Kanunu'nun HALA ve İNATLA neden yenilenemediğini eleştirirken bunu düşünmediniz işte! Dinleyeceksiniz o yüzden.
Muhalefet bu geçen yıllar boyunca konuyla ilgili olarak, "turuncu meclisin ciddiyetine uymuyor", "eskiden ahşaptı, ne güzeldi", "koltuklar fazla rahat, uyuyoruz" gibi gibi, besleyici yorumlarda bulunmuş. Tabii arada birkaç tane "renginde bi şi yok, herkes işine baksın", "15 yıldır kullanıyorum, tık demedi", "kavgada suçu cıdıtırık'a atacağına kendine hakim ol" filan diyen kendini bilmez de çıkmış, o ayrı. Yine de en güzel yorum B.Arınç'tan gelmiş tabii: "Çalışma Bakanı çalışmayla ilgili konuları çok iyi bilir. İhtisasa hürmet etmek lazım. O böyle bir şey söylediyse doğrudur".
2009'da da bitmemiş bu konu. Mesela, gönül telimizi titreten, duyarlı insan, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, ebru sanatıyla yıllarca uğraştığını söyleyerek, turuncu rengin insanı tahrik ettiğini ve hırçınlaştırdığını belirtmiş ve "Genel Kurul’un renkleri çevre ve ruh sağlığı açısından uygun değil" demiş. Bir ihtisas alanı olarak ebru ve çevre, hemen göze çarpıyor zannederim. Meclis koltuklarının turuncu olmasını öneren, cıdıtırıkların babası, renk bilim uzmanı kişi “Genel olarak turuncu neşeci ve yapıcı; sağlık, canlılık veren bir renktir. En önemli özelliği ise hayat öpücüğü ile mutluluk verişidir." diye kendini savunmaya çalışmış ve hatta ufak bir analiz yaparak "Eroğlu’nun turuncusu eksik" diye teşhis bile koymuş. Ammaaa... az önce ağzımızın payını almıştık, hatırlayalım: "İhtisasa hürmet etmek lazım. O böyle bir şey söylediyse doğrudur". Yani ebru büyüktür renk bilim. Sorusu olan?
*
2.7 milyon doları soracak olabilirsiniz. Sizi gidi, nasıl da sinsi sinsi çetele tutuyosunuz! TBMM Genel Kurul Salonu’nun inşaatındaki bu usulsüzlük iddialarıyla ilgili olarak açılan dava, 2006 yılında, Hazine avukatının duruşmaya katılmaması yüzünden işlemden kaldırılmış. Bunun öncesine bilirkişi bulunamamış, bulunsa beğenilmemiş filan. Cıdıtırık bu, bilmesi kolay değil (Bu arada meclis, elektrik için ihaleye çıkıp daha ucuza satın almayı da 2011 yılında akıl etmiş, kolay değil işte cıdıtırıklı ortamda çalışmak).
İş cıdıtırıkla kalsa iyi, bu işin bi de makam odası var. misal, yıl 2009, ay Aralık, bir köşe yazısı:
"ABD Başkanı Barack Obama gelecek diye Meclis Başkanı makam odasının yıllanmış tarihi el dokuma halılarının yerine krem rengi içinde yer yer simler ve kırmızı güller bulunan iki büyük halı konuldu". - SİMLER ve KIRMIZI GÜLLER! artık "gül ile bülbül" mü dersiniz, "roses are red, violets are blue" mu bilemem, tam bir füzyon füzesi.
*
Benim için turuncu budur özetle. Daha doğrusu uzun süre bu oldu. Turuncu deyince aklıma portakaldan önce cıdıtırık geliyordu, öyle bir deformasyon. Son bikaç yıldır biraz daha barıştım kendisiyle. Hem, turuncu vaaaaar, turuncu var. Turanj bile var- haha! Yani işte, biraz daha hayatıma sokabildim bu rengi, sevmeye başladım. Gün batımı güzel şey, sulu portakal güzel şey. Turuncuyu seven insanlar da güzel aslında; hayat öpücüğüyle mutluluk veren bir renk, nihayetinde.
Hamiş:
Meclis başkanının makam odasındaki halıyı ölesiye merak ediyorum.
Fotoğrafını bulan göndersin, rica ederim.
5 Şubat 2012 Pazar
aztek
şehrin ortasında huni formlu bir seramik fırını, yanında binalar, duvarlar. sıkışmış gibi görünüyor. yıkılmamış, metal bir tabela yerleştirilmiş: "londra'nın 19.yy'dan kalan tek seramik fırınıdır."
böyle ayrıntıların bana verdiği mutluluğu anlatamam. iş sadece "yıkmadık" değil. ne yıkılmamış yapılar biliyoruz, ötenazi için yalvaran hastalar gibi terkedilmişler. iş anlatmak, tanıtmak. her gün yanından geçip de bilmediğimiz binlerce ayrıntının, bir zahmet işte böyle minik bir tabelacıkla bize anlatılması. merakımıza, öğrenme isteğimize bir şans verilmesi. O orada dursun, merak edebilen görsün; ama orda bulunsun. Ankara'daki büyük caddelerin girişlerinde caddeye adını veren mümtaz şahsiyetlerin kısa hayat hikayesi olur. Muhammed Ali Cinnah, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, diğerleri. bu bile, bu kadarcığı bile bir şeydir aslında. Beni ülke başkanlarından çok katledilen gazeteciler etkilemişti küçükken. O tabelada "öldürüldü" yazmasına, küçük bir çocuğun bunu okumasına izin vermeli şehirler.
Çok isterdim mesela, şu güzelim İstanbul'un "fırıncı yokuşu" vb isimli sokaklarının bir kenarında "eskiden burada şöyle böyle bir fırın vardı, şu tarihlerde tüm mahalleliye her gün taze ekmek yaptı" yazsın. Sahiden isterdim. Aranavutköy sokaklarının isimleri bile oranın eskiden nasıl bir köy olduğunu anlatabiliyor çünkü. Ayazmadere caddesi'nde yürürken, "burada ayazma mı varmış, dere yatağıymış demek ki, dere kenarına ayazma mı yapmışlar?" diye kendi kendime düşünmek yerine, bir ufak izahat isterdim. O zaman daha iyi tanışırdık şehirle. Mesela Narmanlı Han'ın girişinde yazıyor: "Yazar Ahmet Hamdi Tanpınar burada kalırdı" diye. Bunu bilince, canlanıveriyor o atıl bina, güneş açıyor.
Belki, o zaman bu kadar hunharca yıkılıp, yenilenmezdi her şey. Dümdüz ettikleri şeyin harita üstü parsel değil de bir zamanların tonton fırıncısı olduğunu düşünürlerdi belki. azıcık saygı gösterirlerdi. Ne bileyim, Markiz'in vitrinine neon tabela yerleştirmeye cüret eden dangozlar gelmeden önce belediye, "burada eskiden Türkiye'nin edebiyatçıları sanat konuşurdu" yazsaydı belki daha farklı olurdu. Bir ihtimal. Her daim satışa çıkarılan, mecidiyeköy'deki likör fabrikası'nın tekel müzesi olması hayalim ise, buralara sığmaz. zaten bu hükümetten böyle bir "şehircilik" beklemiyorum. dindar nesiller yetiştirme hedefi, şehrinin tarihini alışveriş merkezine dönüştürmekten utanmayı gerektirmiyor, bilakis: betonu severiz, yeniliğinden gayri.
Hoş, pek bir şanlı Osmanlı tarihinden kalanları bile koruyamayışımız, tabelalar üstü bir durum. Topkapı ve Dolmabahçe'nin duvarları çatladı. Haydarpaşa yandı. daha eskilerden Yerebatan ciddi bir tehlike altında ama henüz çökmediği için derdimiz değil. Aya Sofya, garibim, kendi kendine ayakta, direniyor. Bize rağmen yani. topkapının üstüne de "bu bi saraydır" tabelası asacak halimiz yok ya? veya belki de asmalıyız ; ama yapıya değil de cüret edenlerin alnına çivilemeliyiz? nefret doluyorum. Ayrıca Anadolu genelinde Selçuklu eserlerinin tamamı unutulmuş, sefil bir halde. O bile miras değil yani. Hiçbir şey, yeniliğin o beton kokusu kadar çekici gelmiyor.
Kariye Müzesi'ne gittim nihayet, benim ayıbım. Bak hepimiz böyyyük böyyyük hükümdarı Fatih, kıyamamış o mozaiklere. Alçıyla sıvatmış, panolarla kapatmış. Kazımamış, kırmamış, yıkmamış. Tabelalara gerek kalmadan özenle korumuş ona kalan mirası. Bu övünülecek bir şey de değil, minimum şart aslında, hatta belki hilafet öncesi dönem diyedir bu kadarla kalması. Tabii Fatih'in bunu 15. yüzyılın son çeyreğinde düşünebilmesiyle bizim 21. yüzyılın ilk on yılında şehrin içine etmemiz kıyaslanabilir.
*
bu arada: şu dindar nesiller yetiştirme mevzuu sahiden damarlarımı büzüyor. İman kişiseldir diyen bir dine mensup olduğunu iddia eden bir başbakanın bunu söylemesindeki oksimoronu geçiyorum; benimle ilgili ne düşündüğüne takıldım. Dinsiz olan ve bunu gayet normal bir şekilde söylemekten çekinmeyen ebevenlerin dinsiz çocuğuyum. Benim için normal bu, ne altı çizilir, ne üstü örtülür. günlük hayatta "allah korusun" diyorsam, ağız alışkanlığındandır, sahiden pek bir din nosyonuna sahip değilim. İlkokuldan itibaren aldığımız dersler hariç, başka yerden de bir bilgi edinmedim (anneannemin dua mırıldanmalarını saymıyorum). Haliyle kayıp kuşak filan değil, resmen "kayıp aile"yiz. Torunlar da çok farklı olmayacak. Hepimiz anneannemlerin kurbanlık koyunlarının sırtında sıratı aşamayacağımıza göre, başbakanın benimle ilgili planlarını ivedilikle öğrenmek istiyorum. benim gibi binlerce insan var, zinhar dindar nesil yetiştirmeyeceğiz; zaten istesek bile nasıl olduğunu bilmiyoruz, beceremeyiz. dolayısıyla, kısırlaştırılacaksak şimdiden bilelim bence.
Bu ülke büyük, kocaman bir kahvehane. Yandan çarklı ceketiyle ağır abimiz ne derse, o olur - icabında.
böyle ayrıntıların bana verdiği mutluluğu anlatamam. iş sadece "yıkmadık" değil. ne yıkılmamış yapılar biliyoruz, ötenazi için yalvaran hastalar gibi terkedilmişler. iş anlatmak, tanıtmak. her gün yanından geçip de bilmediğimiz binlerce ayrıntının, bir zahmet işte böyle minik bir tabelacıkla bize anlatılması. merakımıza, öğrenme isteğimize bir şans verilmesi. O orada dursun, merak edebilen görsün; ama orda bulunsun. Ankara'daki büyük caddelerin girişlerinde caddeye adını veren mümtaz şahsiyetlerin kısa hayat hikayesi olur. Muhammed Ali Cinnah, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, diğerleri. bu bile, bu kadarcığı bile bir şeydir aslında. Beni ülke başkanlarından çok katledilen gazeteciler etkilemişti küçükken. O tabelada "öldürüldü" yazmasına, küçük bir çocuğun bunu okumasına izin vermeli şehirler.
Çok isterdim mesela, şu güzelim İstanbul'un "fırıncı yokuşu" vb isimli sokaklarının bir kenarında "eskiden burada şöyle böyle bir fırın vardı, şu tarihlerde tüm mahalleliye her gün taze ekmek yaptı" yazsın. Sahiden isterdim. Aranavutköy sokaklarının isimleri bile oranın eskiden nasıl bir köy olduğunu anlatabiliyor çünkü. Ayazmadere caddesi'nde yürürken, "burada ayazma mı varmış, dere yatağıymış demek ki, dere kenarına ayazma mı yapmışlar?" diye kendi kendime düşünmek yerine, bir ufak izahat isterdim. O zaman daha iyi tanışırdık şehirle. Mesela Narmanlı Han'ın girişinde yazıyor: "Yazar Ahmet Hamdi Tanpınar burada kalırdı" diye. Bunu bilince, canlanıveriyor o atıl bina, güneş açıyor.
Belki, o zaman bu kadar hunharca yıkılıp, yenilenmezdi her şey. Dümdüz ettikleri şeyin harita üstü parsel değil de bir zamanların tonton fırıncısı olduğunu düşünürlerdi belki. azıcık saygı gösterirlerdi. Ne bileyim, Markiz'in vitrinine neon tabela yerleştirmeye cüret eden dangozlar gelmeden önce belediye, "burada eskiden Türkiye'nin edebiyatçıları sanat konuşurdu" yazsaydı belki daha farklı olurdu. Bir ihtimal. Her daim satışa çıkarılan, mecidiyeköy'deki likör fabrikası'nın tekel müzesi olması hayalim ise, buralara sığmaz. zaten bu hükümetten böyle bir "şehircilik" beklemiyorum. dindar nesiller yetiştirme hedefi, şehrinin tarihini alışveriş merkezine dönüştürmekten utanmayı gerektirmiyor, bilakis: betonu severiz, yeniliğinden gayri.
Hoş, pek bir şanlı Osmanlı tarihinden kalanları bile koruyamayışımız, tabelalar üstü bir durum. Topkapı ve Dolmabahçe'nin duvarları çatladı. Haydarpaşa yandı. daha eskilerden Yerebatan ciddi bir tehlike altında ama henüz çökmediği için derdimiz değil. Aya Sofya, garibim, kendi kendine ayakta, direniyor. Bize rağmen yani. topkapının üstüne de "bu bi saraydır" tabelası asacak halimiz yok ya? veya belki de asmalıyız ; ama yapıya değil de cüret edenlerin alnına çivilemeliyiz? nefret doluyorum. Ayrıca Anadolu genelinde Selçuklu eserlerinin tamamı unutulmuş, sefil bir halde. O bile miras değil yani. Hiçbir şey, yeniliğin o beton kokusu kadar çekici gelmiyor.
Kariye Müzesi'ne gittim nihayet, benim ayıbım. Bak hepimiz böyyyük böyyyük hükümdarı Fatih, kıyamamış o mozaiklere. Alçıyla sıvatmış, panolarla kapatmış. Kazımamış, kırmamış, yıkmamış. Tabelalara gerek kalmadan özenle korumuş ona kalan mirası. Bu övünülecek bir şey de değil, minimum şart aslında, hatta belki hilafet öncesi dönem diyedir bu kadarla kalması. Tabii Fatih'in bunu 15. yüzyılın son çeyreğinde düşünebilmesiyle bizim 21. yüzyılın ilk on yılında şehrin içine etmemiz kıyaslanabilir.
*
bu arada: şu dindar nesiller yetiştirme mevzuu sahiden damarlarımı büzüyor. İman kişiseldir diyen bir dine mensup olduğunu iddia eden bir başbakanın bunu söylemesindeki oksimoronu geçiyorum; benimle ilgili ne düşündüğüne takıldım. Dinsiz olan ve bunu gayet normal bir şekilde söylemekten çekinmeyen ebevenlerin dinsiz çocuğuyum. Benim için normal bu, ne altı çizilir, ne üstü örtülür. günlük hayatta "allah korusun" diyorsam, ağız alışkanlığındandır, sahiden pek bir din nosyonuna sahip değilim. İlkokuldan itibaren aldığımız dersler hariç, başka yerden de bir bilgi edinmedim (anneannemin dua mırıldanmalarını saymıyorum). Haliyle kayıp kuşak filan değil, resmen "kayıp aile"yiz. Torunlar da çok farklı olmayacak. Hepimiz anneannemlerin kurbanlık koyunlarının sırtında sıratı aşamayacağımıza göre, başbakanın benimle ilgili planlarını ivedilikle öğrenmek istiyorum. benim gibi binlerce insan var, zinhar dindar nesil yetiştirmeyeceğiz; zaten istesek bile nasıl olduğunu bilmiyoruz, beceremeyiz. dolayısıyla, kısırlaştırılacaksak şimdiden bilelim bence.
Bu ülke büyük, kocaman bir kahvehane. Yandan çarklı ceketiyle ağır abimiz ne derse, o olur - icabında.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

