31 Ekim 2014 Cuma

brb

Doktor, MR ve fizik tedavi esliginde, kendime koydugum teshis onaylandi: yalanci siyatik de denen seyden olmus, priformis kasimi incitmisim veya bi siler. tam bir wikipedia doktoruyum. zaten agrim yok gibi bir sey artik da maksat duzeltmek tamamen. fizik tedavici "bu kaslar tas gibi, bu kaslarin hali ne" diye beni yogurdu, bi hareketler verdi. sonra ben nerden estiyse "ya aslinda sol omzum agrimasin diye sag tarafa agirlik veriyorum, ondan mi oldu ki?" dedim. o da hevesle sol kolumu incelemeye alip biraz da onun icin "bu kaslar daha da beter, tas gibi, kaskati, uuu" dedi. omuz icin tedaviye devammis. aman da aman saglik raporlari.

burayi kapatmayi, sifirdan baslamayi dusunuyorum bazen. kapatmak derken, durur da iste, islemez. kiraci degilim ya. sonra arsive bakiyorum - hohoho yani. veya Aysin yorum birakiyor (Aysin'in HALA okumasi etkileyici, evet), o sayede hatirliyorum bazi yazilari. bilmiyorum iste. veya bu dedigimi yaparim, haberiniz bile olmaz. gibi gibi. 


yolumuzu aydinlatan fosforlular ve temsili ben.
haftaya 30 yasimi kutlayacagim. yeni yas kararim "asla yapmam" diyecegim seyleri yapmak; cunku "kesin yapacagim" dediklerimi zaten yapmiyorum. nasil? bence cok mantikli. Bir de 30 kedi bulup ortalarina oturmayi, oturup da bir turku tutturmayi planliyorum. Maksat yollar aydinlansin.

12 Ekim 2014 Pazar

devrik

şu an yan yatmış, kalçama sıcak su torbası dayamış, bacaklarımın arasına da destek olsun diye yastık koymuş vaziyetteyim. devriklik bu. bir haftadır bulabildiğim en rahat pozisyon. ortaokulda koşmak yerine kenarda fısır fısır gülüştüğüm beden derslerinden üniversitede yarıda bıraktığım dans kursuna, hollanda'da binmediğim bisikletten istanbul'da evimin dibinde olduğu halde gitmediğim havuza kadar sporla ilgili tüm pişmanlıklarımı tesbih yaptım, çekiyorum. iyi ihtimalle kas zedelenmesi, kötü ihtimalle siyatik / fıtık başlangıcı gibi belalardayım. iyi bok oldu.

benim canım tatlı. bilen bilir, mızmızımdır. hep bi ağrım, sızım bir şeyim olur. kendimi bile bezdiririm. işin komiği, arkadaşlarımın çoğu da mızmızlanmadan nefret eder, yine iyi çekiyolar beni. dilimi ısırsam susmam, öyle. ve fakat hepsi gerçek ağrı ve sızı, uydurmuyorum. kendimi bildim bileli en çürük, dokunsalar elde kalan kız bendim. bi yandan da alışığım, geçiyor işte. tek korktuğum şey hareketsiz kalmak. eylül ayında nerdeyse her hafta sonu bir yere seyahat etmek gibi bir delilik sonucunda sanırım. en son yine sırt çantasıyla seyahate çıktık ama kalçadan bacağa uzanan, o tanıdık ve lanet ağrı başladı. uyuşma. batan iğneler. siyatiğin sözlük karşılığı. iki hafta oldu. geçen hafta işe gitmedim, dinlendim. tarif ettiğim pozisyonda saatler geçti.

ingiltere'nin lanet sağlık sisteminde fıtıklı hastaya bile "iki dinlen geçer" dediklerini bildiğim için, şimdi bi doktordan diğerine azimle "MR istiyorum ben" diye inat ediyorum. bakalım, olacak gibi. fizik tedavi versinler, emir eri gibi düzenli gideceğim. tövbekar bir hantalın yeni hayat güncesi.

30 yaşıma bir aydan az kaldı. ben bu vücudu nasıl böyle savsak kullandım, ona kızıyorum. kronik bir derdim, sakatlığım yok. sağlam vücut. sahip çıkmamak nasıl bi dangalaklık acaba? neyime güvenmek? düzenli olarak kardeşime "bak spor yapmazsan böyle oluyo işte" diyen ibret mesajları atıyorum. gelecek nesiller poposunun üstüne oturabilsin, derdim o. "yüzüyodum ama?" filan diyorum bi de kendime. acınası. popoda sıcak su torbası ne, allah aşkına ya.

bir de sanırım ilaçlardan veya ağrıdan, sahiden fena rüyalar görüyorum. kore korku filmleri ile beynimin dehlizleri arası bir yerde. güzel olunca da bir o kadar güzel gerçi. yine de uyku yorucu iş bu ara. bi yandan da kaçınılmaz; ilaçla kafama balyoz vurulmuş gibi uyuyorum.

*

son tatilimiz budapeşte - viyana - prag üçlüsüydü. üçer günden, dokuz gün. budapeşte'nin geceleri, viyana'nın tatlıları ve prag'ın silüeti. ya ilkbahar ya da sonbaharda gitmek istiyordum, ikincisi oldu. güzel gezdik, çok yedik, biraz da aklımızı bırakıp döndük. prag kullanmadığı güzelliklerini verse, ikinci el filan demeden alsak, bizim şehirler ihya olsa keşke.

*

haberler, gündem berbat. ben de StumbleUpon, Pinterest, ne varsa onlara sığındım. bu bi lüks evet. her şey renkli ve güzel oralarda. onlara kaçıyorum. üç günde 40 kişinin ölmesini ideolojilerle tartışana kadar toplanıp da YETER diyememeyi, demeyişimizi, denemeyişleri düşünmek istemiyorum. benim canımı acıtan tek şey, birlikte yaşama hayalinin vazgeçilen ilk şey olması. oysa bu hayal, sağlam bir inat gerektiriyor. bir on yıl sonra, bir akşam yemeğinde haberleri izlerken bir itirafçının "kobane olaylarının arka yüzü... az sonraaa" spotu duymak, kaçınılmaz. bunu bile bile... her işimiz lades bizim.

gerçi, "hanım azıcık suyundan da koysana" der, düşünmeden, hatırlamadan geçiririz o yemeği belki. bana yüzümüz kızaracak gibi geliyor; ama hayır, yanılıyorum. kızarmayacak.

8 Ekim 2014 Çarşamba

tercih

guzel insanlar var. guzel gunler olacak. bugunun hicbir kavgasi dunden de yarindan da ayri degil. dert bitmiyor belki; ama esas mesele iyiyi, guzeli, dogruyu, adili dert edinmekte. akli, mantigi korumakta. ortak payda bulamamak, ortak dil bulamamaktan. hayirlari degil, evetleri konusmamaktan. yuz kisinin analiz yaptigi memlekette bir kisinin bile tansiyon dusurmeye calismamasindan. kimin kimden nefret ettigini ezberledim. cok da icten ediyorsunuz, elinize saglik. o nefret size yetiyor da otesini aramiyorsaniz, ona da care yok. nefretle ofke arasindaki farki bile kacirdi insanlar artik. brezilya dizisi temposunda gundem sevdasi.

oysa duygular kimsenin umru degil. benim de degil. kimi sevdiginizin, kimden nefret ettiginizin zerre onemi yok. baris duygu isi degil, akil ve mantik isi; ama savas dedigin tam da o duygu manipulasyonunun zaferi. yapmak yikmaktan zor oldugu icin boyle. huzur zor oldugu icin boyle. pal sokagi cocuklari gibi "ama anne o baslatiiiiigg" demeden yasamanin hikmetinden, boyle. hayat bilgisayar oyunu olmadigi icin boyle. kastim, endiseli anne edasiyla "galeyana gelmeyin yavrum, siz onlara uymayin cocuum" demek degil tabii. ama aciklamaktan yildim. herkes anladigini alsin.

ulke yine yangin yeri. herkes birbirini sucluyor ama bir gunde 14 kisinin oldurulmesi gibi bir agir gercek bu yuklerin arasinda yerini bulmuyor. kimsenin cigerine cokmuyor. sayidan bile emin degilim, demin 18 okudum bir yerde. kimse o 18'i bilmiyor. sira gelmiyor. agiz dalaslari daha tanidik, tanidiksa kolaydir. nefret cabuk ogrenilen, insanin hucrelerine sinen bir refleks. kimi icin yutkunmak kadar siradan. birine yutkunmamayi nasil ogretirsiniz ki?

guzel gunler olacak. bu yazi da cicek bocek, ne diyon kizim sen yazisi olsun. baska yerde de dedim, cacikta nane yok diye karisini oldurebilen insanlarin elinde din, vatan, politika filan, kitle imha silahi zaten. kutsalin cezai ehliyeti iptal etmesi gibi bir genelgecer kabul var. ama guzel gunler gelecek. ne nefretin tanidikligi, ne savasin duygusalligi, ne de bu sirazesinden cikmis hoyratlik surer. ben sadece aklin, ilmin, mantigin sukunetine inaniyorum, guveniyorum. sagduyu cagrisi degil bu. daha fazlasi. insanlarin icindeki yaratigi terbiye etmesini degil, ondan kurtulmasini istedigim icin.


delirmemek icin Aydinlanma donemi resimleri, edebiyati filan iyi geliyor. umutsuzluk kadar insani tuketen bir sey yok. akrep gibisin kardesim demis ya Nazim, o siir bile yetmiyor artik. herkes uzman, herkes bilirkisi. laf kalabaligindan bunaldim. sosyal medya dev bir ayna, herkes soylev cekerken kendini seyrediyor hayran hyran. kimi siyasi partilerle sinirli, dar bir ufukla ahkam kesiyor, kimine son guncelleme 1980lerde gelmis. kimsenin de elle tutulur bir sey dedigi yok, onu diyecek olana ulasmak zaten zor, sessizce diyor kosesinden.

uzaktayim evet, tuzum kuru. oysa burda kimse madimak'i bilmiyor. insanlarin diri diri yakildigini izlerken biz, kutsallar ve hassasiyetlerle paketlenip hakli cikarildi bu katliam. kimse maras'i bilmiyor. kimse bu ulkenin 90larini yasamadi. burda kimseye anlatmam, anlatamam. anlamayacaklarindan degil. gozlerindeki o bakisa tahammulum olmadigi icin. nedir, insanin cigerine cokuyor iste.

bana yine ben lazimim yani. onun da caresi iste, guzele, iyiye guvenmek. sirf bunca nefretin buyuklugu karsisinda dilim tutulmasin diye. gunun sonunda, elde kalan tek sey 14 yeni mezar ve cinayetiyle gurur duyan insanlar. etkisi kusaklar boyu gecmeyecek bir belanin icinde, girtlagimiza kadar battik ve evet, ben hala iyiye, guzele, akla, mantiga, dogruya inaniyorum. illa bir taraf secilecekse, tercihim bu.

22 Ağustos 2014 Cuma

2208

ofiste biri bana "dunyayi merak etmemi sagliyosun" dedi. siradan bi sohbet sirasinda, ovgu olarak degil de bir tespit gibi. benden yasca ufak, kardesim kadar sayilir. cok sevindim. dunyayi merak etmemi saglayan insanlara hep cok mutesekkir oldum; kimine tesekkur edebildim, kiminin etkisini gec fark ettim, kimi de coktan vefat etmisti. bence merak, cok kiymetli bir sey. biraz da olsa bulastirabilmek de o yuzden en buyuk gururum. bu bana bikac gun yeter, dusunup dusunup gulumserim artik.

*

bana hala garip gelen seylerden biri, feysbukta, twitterda filan dan dun herkesin ilk kelimede dumduz kufretmesi. evet, selaam, o naif benim. sokakta yapmadigini sanalda yapma konusu yeterince konu oldu, biliyorum. ama yine de bu rahatlik beni sasirtiyor. gerci kucukken tuhaf bi sabir kazanina dustugum icin kufre filan takilmadan tane tane anlatmaktan pek gocunmuyorum; ama yine de yadirgiyorum. kirilmiyorum, bozulmuyorum, sadece ayipliyorum sanirim. ne gerek var ki? gecen gun bir dergide, cocukken dini okula gitmis birisi soyle diyordu: "rahibe gibi yetistirilmenin yegane iyi yani kufretmeden meramini anlatabilecek kadar kelime ogrenmek zorunda kalmak". biraz da boyle bir sey, iste.

bir de aslinda ben kufur severim; ama iyi kufur. oyle hickirik gibi bir sey degil benim icin. kufurbazli kda bu degil. olacaksa agiz dolusu, sunturlu, tam yerinde olsun. az olsun, oz olsun, duyanin dili tutulsun. "amk" mesela, artik marti cigligi gibi bir sey. amk amk amk diye dolasan insanlar var ortada. bi istavrit icin birbirlerini gagalayabilirler gibi. e koy istiyosan tamam da artik koyma etkisi de yok, sen demin sakiz edip bitirdin. her cumle basinda ay demek gibi, her cumle sonunda amk deme aliskanligi. ozetle, bazen sirtimda ince bir sal, porselen cay fincanimi tabagina yerlestirirken ic cekerek "ah bu yeni zamanlar..." demeye cok yaklasiyorum. can yucel dirilsin ve "sus len, kufru kirlettin" filan desin ya da. o da olabilir.

*

cumhurbaskanligi secimleri dahil, turkiye politikasini en tazecik merak ve ilgiyle takip eden tek kisi benim eski mudurum sanirim. Kendisi Cek ve genelde Erdogan'a hayret ediyor. Cumhurbaskani olusunu uzuntu ve kaygiyla karsiladigini bana l-mailde ":(((((((((((((" gondermesiyle anladim. Teselli mi etmeliyim, sakaya mi vurmaliyim yoksa BUNALC NEDIR, NEYE DENIR konulu bir cevap mi vermeliyim, bilemedim. sakalasirken birbirinin omzuna vura vura orayi curuten, uyusturan ergenler gibi, devlet benim kolumu bacagimi uyusturdu artik. BUYUK RESME BAK diye bas bas bagirip neyin oncelikli oldugunu ilan edenlere inat, ben mikro dertleri sahipleniyorum. buyuk resme herkes bakiyor, hatta sasi bakip sasiriyor filan. benim her yerim curuk icinde, gozumu anca aralayabildigim icin, anca kucuklerine bakiyorum.

demin ofiste "olasi bi istanbul depreminde en az 1 milyon kisi olecekmis. en fazla on yil icinde bekleniyor." dedim sakince. "hmm really?" dediler. really bebegim. su londranin onda biri kadar nufus, yarilmis yerin, tozun, betonun ve demirlerin altinda kalacak. kurtulanlarin bir kismi ic kanamadan, soguktan olecek diyolar, dogal tabii. kangrenle kolu, bacagi kesilenler sansina sukredecek. acligi ve sefaleti tadacak, bugun her bir mendilci cocugu kiskislayan, dilenci gorunce cantasini saklayanlar. dukkan yagmasinda veya yardim dagitiminda cikan bir kavgada bicaklanarak olenlerin, o boslukta tecavuze ugrayanlarin veya kendini, cocugunu satarak yemek bulmaya calisanlarin kaydi olmayacak bile. acik, irinli bir yara gibi kalacak istanbul ve surekli tuz bosalacak ustune. her seferinde siyah bi bulut yukselecek, bok kokulu. sizse anca yardim kampanyasi yapacaksiniz. bilmemkac bilmemkaca bir SMS ile, Istanbullu depremzedelere bir kap sicak yemek ve battaniye gondereceksiniz. tek derdiniz gida fiyatlarina etkisi, stratejik derinlikler ve turkiye ekonomisi olacak. ben de herhalde delirip bayir asagi kosacagim, olmayan yokuslardan. really yani, really bebegim. ama size ne.

*

boyle bir seyler.
yazmadim diyemeyiz.

28 Temmuz 2014 Pazartesi

yorum geldi, "artik yazmayacak misin?" diye.
ben de kendime sorup duruyorum zaten. acaba artik yazmayacak miyim? yazicam galiba. icimden yaziyorum gibi. kafamda bir seyler. bitiremedigim peru yazisinin yil donumu gelecek. o da bi si diil, gitmeden nilay'a yetissin diye bitirmeyi hedefliyodum, gitti geziyo.

neyse, yine tatile gittim ben. blog tatil gunlugu olsun bari. olabilsin diye olsun. kendime not.

17 Nisan 2014 Perşembe

falimda sehir cikmis.

Size Istanbul'un bi 10-20 yil sonrasini anlatabilirim. Ben degil, Londra yapar aslinda. Misal, su yazida bahsi gecen "shoreditchification"i siz "cihangirlestirme" diye okuyabilirsiniz; veya "karakoylestirme". sehirlerin tarihi fark etse de gelisimi artik o kadar da fark etmiyor; insaat askindan ote, sehirlesme modellerinin, orta sinif trendlerinin, beklentilerinin ithal edilmesinden. cok masum gelebilecek "londra'daki, berlin'deki o cafelerden bizim suralarda da olsa uc bes tane, fena mi olur?" istegi, o cafelerin oncesini ve tabii sonrasini gormuyor iste. o Buyuk Donusum halini bilemiyor. bir cafeyle kalirmis gibi, kalabilirmis gibi. kalmiyor. simdi birazcik "bir sehir laneti olarak hipsterlar" yazisi yazicam, dilim dondugunce. oysa bu londra icin resmen genelgecer kabul goren bir sehircilik kurami nerdeyse.

Karakoy'e bir yil aradan sonra gittim gecen ay. evet, bir suru mini mini mekan acilmis. 2-3 yil once baslamisti bu furya. guzel yerler, duzgun, bi atmosferi var, gelenler para babasi da degil, ayakustu sohbet etsen kafa dengi insanlara denk gelecegini biliyorsun, sen ben bizim mahalle. Istiklal, asmali mescit tukenip sonmusken, yeni bi vaha olmus. eskiden tunel meydanda icilirdi, mesela. artik icilemiyor, ama karakoy'de mekan onunde iciyorsun, o boslugu doldurmus. ben de birkac kez gittim arkadaslarimla, insan oralari ariyor, buluyor.

fakat iste, bu isin basi var. neden karakoye gidildi? asmali'ya house cafe'yi sokmayacaktik belki de. utuleyip askiya asmayacaktik asmali'yi, her isteyenin ustune olsun, herkes rahatca giysin diye. hatta bana bile olmamaliydi, ben bile utulu kaliyorum. asmali pullu payetli bir kostum degil, pis, burusuk, itici bir caput olarak kalacakti, kendini kurtarmak icin. kalamadi. asmali pi cafe'yi gordugum ani hatirliyorum, mideme yumruk yemis gibi hissedisimi. isgal kuvvetleri gelmis; buldozerle yol acip, asfalt dokup refujlere cicek ekecekler birazdan. ne bileyim, sanki dugunlerde icinden gelerek gobek atan genc kiza zorla makyaj ve topuz yapip, dansoz kiyafeti giydirmisler, sonra kizi pavyon sahnesine itmisler, arkadan birileri bagiriyor: "dugundeymis gibi oyna, isiklara seyircilere bakma sen!".

Oralar acildi ve bitti asmali zaten. istiklal'in arnavut kaldirimlarini sokup granit doseyen belediye baskani "nisantasindaki topuklu ayakkabi giyen kadinlar istiklale gelemiyor, onlarin da hakki!" dediginde gulmustuk; "yahu o kadinlar buraya gelmek mi istiyor ki?" diye. istediler. o kostum degisikti, giyilse pek havali olabilirdi. ofisteki arkadaslara "biz de bi cilginlik yapip rock bara gittik cumartesi" diyebilmek gibi: "oyle salas yerleri seviyorum ben aslinda" havasi. bok var ya salasta. neyse. ama once iyi bi kuru temizleme lazimdi elbet. nasil istiklal'e zaralar, mangolar dizildiyse, asmali'ya da piler, house cafeler dizildi. tum utulu beyler ve hanimlar icin hazirdi artik. mekanlar hazirsa, fiyatlar da hazirdi, bi duzeltme lazim tabii; ne o oyle ogrenci mekani gibi? yere oturup bira tokusturan universite ogrencileri zaten karsilayamaz o fiyatlari, bakkaldan alir birasini. onlari da mini cooperli polisimiz kovalar.

simdi "e canim, ben oraya insanlari kovmak icin gitmedim, benim de hakkim degil mi nezih ama salas eglenceler, asmali bir grubun tekelinde mi?" diyenler olacaktir elbet. tabii degil. ama mekanlari insanlar degistiriyor. bu her cicegi koklamaktan ote, her cicegi koparip evinde sergilemek, solunca da cope atip yeni cicek toplamak gibi, cok tuketici bir sey. yiyici, ogutucu, "rabbena, hep bana"ci bir sey. Buna referans yazimiz da buyrun, yine londra uzerinden gelsin.

sonumuz o olacak iste. bu cafeler, barlar gelecek. londra'ya da gelmis. turk bakkali, vietnam restoranini. bi liraci dukkani kovarak gelmis. sonra emlak piyasasi, kiralar, kiracilar gelecek. hipsterlarin laneti bu: onlar gelince, herkes ve her sey gidiyor ve fiyatlar artiyor. o bir zamanlarin havali, biraz karanlik, bol yaratici semtleri kendi kendilerinin karikaturu olacak, bu etiketlerle pazarlanan satilik / kiralik mekan tabelasina donusecek. zaten karakoy liman projesi belli, tum bu gelisim donusum ekmegine yag suruyor adamlarin; "orta sinifin yukselen semtlerinden, yaratici ve hafta sonu deli gibi harcayici calisan sinifin kacis mekani, kitlesi simdiden hazir; ama hala arada birkac kunduraci, elektronikci var, onlari utuleyecegiz".

bu fal bakmak degil, olan, olacak bu. orta sinifin her enteresan seyi cekirge surusu gibi ogutme merakindan. farkinda bile degil oysa. su komik: kimsenin mudavimi oldugu bir mekan yok artik. herkes en yeni, en duyulmamis, en deneysel yere gidiyor; ama kimse "ulan ne cabuk biktim dun bayildigim yerden?" demiyor. komik bir sekilde, bu yeni mekanlarin da bir "aura"si olmasini istiyor; biraz geleneksel dokunus, suni bir nostalji, orada bir ahsap detay, burada bir pasli tabure. eskitilmis kot pantolon gibi: 15 yilda giyile giyile eskitmektense, taslatiriz! mekana 15 yil gide gele bi kisilik katmaktansa, ustune yapistiririz! biraz anne danteli, biraz ucu kirik vazo, hanimis bana vintage? bu eski urun - dekorasyonla yaratilmis ama aslinda gipgicir olan mekanlarin, gercek eskileri kovalayisi kimsenin dikkatini cekmiyor. karakoye cafeler aciliyor da yaninda bir de carrefourlar, migroslar aciliyor, kiralar bese katlandigi icin atolyeler, firinlar gidiyor, kimsenin umru degil.

*
sey gibi: eski ahsap kapilardan masa yapmak. bi ara cok modaydi, mobilyacilar turkiyenin butun bosaltilmis, terk edilmis koylerinden yuzlerce, binlerce ahsap kapi topladi. el isi goz nuru, sahiden ozel seyler. bunlar gerekli zimparalar ve marangozluklar sonrasi, bir zengine on yuz milyon milyora satildi; havali bir masa olarak. o zengin "ah ben cok seviyorum ahsap islerini boyle, ENTEL VE SECKIN ZEVKLERIM" diye kabardi. arkadaslari imrendi, sorup sorusturdular, bi masa da onlarin olsundu? nedir, o koy evleri kapisiz kaldi. bir mimarlik tarihi, yerinden edildi. parca pincik dagitildi koyler, o koyun emegi, kulturu, tarihi, birikimi. kimse gocunmadi. cunku cicegi dogada sevmekle koparip vazonda sergilemek ayni sey degildir: biri senindir, sendedir ve mulkiyet sarhoslugu daha guzel kokar butun yabani ciceklerden.

o guzel kapilar unutulmus bir koyde, kimsesiz kalamayacak, curuyup gidemeyecek kadar guzel ise tabii ki senin olmalidir; cunku tum guzellikleri bir tek sen, en cok sen hakediyorsun.
 
*
aslinda tum bunlari dusunmemin bir sebebi var: o bahsi gecen shoreditch'e yakin yasiyorum, ufak ufak bizim oralar da donusup "guzellesiyor".

mesela bizim burda meshur bir sokak var, pazar kurulan. pek hipster muhit. orada bi mahalle kasabi vardi, 50-60 yillik. artan kiralarla basa cikamadi, kepenk indirdi. zaten yasli ve huysuz bir adam; ama iste carsambalari halk gunu indirimi yapiyormus mahalleliye filan. mahallenin cocugu cunku nihayetinde. ama kasap iste ve idealize edilmis romantik-nostaljik kasaplardan degildi. plastik cicekleri vardi, onlugu kanliydi, mekan kesif bir et kokusuyla kapliydi ve bazen yere sacilmis kasap kagitlari olurdu. eti ortalamaydi; kekikle beslenen danalar ve civildayan tavuklar vaadi yoktu. karnini doyurmak icin yiyenlere, karin doyuracak fiyatlarda, karin doyuran yemekler satiyordu.

o kasap kapandi, ayni sokakta mevcut 5 emlakci subesinden birine ilani dustu. sonra tam karsisina, butik bi kasap acildi, bir iki hafta once. hem restoran, hem kasap. etlerini bilmem nerde etik organik kekikli yetistiriyor. vitrinde kasabin adi dore, kaligrafik bir yaziyla yazili, o bi marka. siyah tentesi, ahsap kesme tahtalari, mermer tezgahiyla suslu bir yer. tabii ki asla kokos degil - yanlis olmasin. oyle bagirmiyor, bir SADELIK hakim. sadelik muhim, o bizim butun lukslerimizin ustunu ortup bizi "kaliteli ama sade seyler sevip gecmisine sahip cikan hipster" yapiyor. azicik iskandinavlik, biraz japone isler kurtariyor. burasi "seckin etleri mahalle kasabi teknigiyle bulusturan, geleneksel kasaplik sanatini kapimiza getiren" bir yer. "ay ne o oyle tescolar marketler, onlar da et mi!!! biz eski usul kasapciliga inaniyoruz, esnaf muhim sey<3. bir yer.
sonra bu yeni mekanin sahibi demis ki: "bu sokaktaki o eski kasabi biliyorum, iyi de bir yerdi; ama hipsterlarin gidecegi kadar uber-gelenksel degildi maalesef. tuketici bizi istiyor, bir deneyim satin almak istiyor". fikra gibi degil mi? bana inanilmaz geliyor. "geleneksel olsun ama boyle sey, en cicili bicili geleneksel. en romantik, cicekli ve gulumser. kasap amcanin biyigi, kasap kagidinin deseni, her seyler yerinde olsun. HAYATIMIZI WES ANDERSON YONETSIN. oyle egreti, averaj gelenekleri istemeyiz, gerekirse 60 yillik kasap kapansin, suni bir nostalji icin biz gelenekselimsi yeniyi tuketiriz; cunku kasaptan et almak bile ozel bir deneyim olmali!".

*

yani demem o ki daha az deneyimleyelim azicik. her sey muthis enteresan, kendine has, seckin ve kiymetli anlar yaratmak icin yok hayatta. herkesin varligi bize armagan degil. kasaptan et alalim, deneyim degil. deneyimse, ne bileyim, 60 yillik kasapla sohbet deneyimini tercih etmek de bi secenek? hem zaten her an her sey o kadar ozelse, ozel de degildir? bu mahallelerin katili de instagram, sorarlarsa soylersiniz. bugun hip olan yerlerin modasi giderek artan bir hizla geciyor ve geriye hayalet yerler kaliyor. istanbul'dan bir ornek: dolapdere. daha cok olacak boyle.

ben bu yeni kasaba giderim bu arada. restoranina, en azindan. o eski kasaba da en fazla 1-2 kez gitmisimdir, pek sevmemistim, o ayri. ben bunlari yazarken, kendimi cok da disinda tutmuyorum zaten (yine de bu kadar ogutucu oldugumu da dusunmuyorum, zaten yeniden cok rutini severim). tum o tuketmelerde benim de payim var, o kesin.

cok uzun ve daginik oldu, neyse.

sacmalayayim mi? belki de bir köyüm olsaydi, bunlar olmazdi. ama yok. belki de insanlar suni nostaljilerde, suni gelenekler ve yerelliklerde kendine bir kök ariyordur? bunlar hep isin feylesofca zihin jimnastigi taraflari. olan, parasi var diye ogutme hakkini gorenler gittikten sonra geride kalanlara oluyor.

14 Nisan 2014 Pazartesi

prens.

taslaklar biriktiriyorum. en azindan kendim okuyorum. galiba taslaklar cidden paralel blog. paralel kelimesinin de suyu cikti ama ben sahiden diyorum; onlar orada, bi kendime soylemek istediklerim havuzu olarak duruyolar. dursunlar. su yastan sonra private blog acacak degilim. zaten eli kalem tutamazlar ordusu olduk iyice. belki sifirdan el yazisi ogrenmeliyiz. eskiden sayfalarlarlar dolusu  (KALEMLE) yazi yazan bendeniz, simdi utanmasam kagit uzerinde space tusu ariyorum. boyle olmamaliydi bunlar.

"cok prensipli kiz"la ayni otobusteydim bu sabah. turk bi kizdi. telefondaki arkadasina bi iliskideki prensiplerini siralarken, "cok istesem bile icim kaldirmaz yani, ben de boyleyim yani, huy iste: mukemmelim!" kivami reklamlar yaparken aci aci mi guldum, olmayan biyigimin altindan mi sirittim bilmiyorum. uzun uzun baktim kiza. o adami aramazmis, arasa da acmazmis ama sabahin 8.30'unda, kalabalik bir otobuste, bi arkadasinin beynini didikleyerek SUREKLI o adamdan bahsediyor? nasil bir tek kale mac oynaniyor ki kafasinda, ben soyledigi her seyi "hala aramadi, arasa acmiycam, 1-0 yenicem, siz hepiniz sahit olacaksiniz, ben mutlu olucam, o surunecek, herkesler bilecek bunu" diye duyuyorum? yani o kadar siradisi veya pek bi kaliteli sandigi hallerinin siradanligi oyle bogucu ki. nasil beceriyor kendini kandirmayi? arkadasina anlatmalarinin altinda "birilerine dillendireyim ki sonra baglayici olsun, sadece ben bilirsem iki gun sonra tukurdugumu yalarim" korkusu oldugunu bilmiyor muyuz? kendi de mi bilmiyor, nedir? yani kendini ve o aramadigi adami gectim, aradigi ve beynini yedigi arkadasina durust olsa bari. olabilse.

oysa iliskiler ve prensipler, bi komik. sadece ask dunyanizdan bahsetmiyorum, her tur iliski. en "hayir!" dedigin, diyecegin seyleri yasayabiliyorsun, bi bakmissin ki dunyalar yikilmadigi gibi, sen de ayaktasin. kendin ayakta durmayi becermissin, secmissin, yoksa gerisi hikaye. kendine sasiyorsun, prensiplerine degil. bi zamanlar asla affetmeyecegini ve unutmayacagini dusundugun olaylar yasiyorsun da sonra hatirlamak icin hafizani zorlaman gerekiyor. veya birilerini uzuyorsun ve uze uze ogreniyorsun ki uzmek, o kadar da kasitli, o kadar da kotucul, o kadar da sevgisiz bir sey degil. oluyor. oluveriyor. cok siradan. herkese oldugu kadar. tabii ki bencilce; ama boyle esneyerek, sunerek fark ediyorsun ki herkes biraz bencil, kendin dahil. "oyleyse boyle yapmaz, boyleyse soyle olmali"larinin hepsini ekmek arasi yiyorsun. sogan gibi, lahana gibi, matruskalar gibi kat kat insanlar. sonra o katlari bazi yerlerden cakistiriyoruz ve adina iliski diyoruz. hooop, o iliskiler en bi kat kat oluyor iste. sonra bunlarin ortasinda, orta yerinde cikiverip "prensipler!" diyen o genc kadini goruyoruz. ne bileyim, bana bi gulme geliyor. cok mu ayip?

belki de o yapiyodur dogrusunu. hic cignemedigi prensiplerinin olmasi harika bir seydir. kendini, prensip dedigi o ezberlerin arkasina saklayip korumak, dogrudur. belki insan iliskileri dedigin sey prensip filan cignetmemelidir zaten? belki de esneyip bukulmek, anlayistan gebermek, haticeye degil neticeye bakmak filan - belki bunlar sacmadir. belki sen, ben, bizim mahalle prensiplerimizi cignerken aslinda orada bir yerde, bir zaman, birilerinin de bize ayni alani taniyacagi umuduyla yapiyoruzdur bunu. belki bizimki karmaya rusvet teklif etmektir, bilmiyorum. belki tum bu sunmelerin, olabilir demelerin, oldurmalarin siniri neresidir, nerede bitip nerde durur, onu merak ediyoruzdur. nerede patlayacagimizi disardan seyrediyoruzdur, kontrollu deneylerimiz vardir. belki bu salakca merak sonumuz olur, belli mi olur?

neyse, sonra kizin saclarina baktim. on perceminin tarak, fon makinesi ve briyantin yardimiyla duzlestirilmisligini izledim. sanki o saclarin hepsinin yatmasi gerekiyordu, yatmamasi prensiplerine tersti. oyle bir azimle, emekle, ozenle. sonra camda kendime baktim. benim de sacim ayni yerden ayrik; cunku aksi tarafa yatmiyor; tercih degil yani. biraz dalgali biraz duz. kenarlardan bir seyler fiskirmis, arkada bi topuz girisimi, allaha emanet. o kiz ve saci kadar ozenli duruyosa ben de o kadar "daginik sacli kiz" imajina siginiyorum. sanki o daginiklikta bir erdem varmis gibi yapiyorum, tembellikten oysa. bi ben biliyorum, bi de galiba prensipli kiz biliyor.

*

metronomy'nin son albumu guzel. onu dinleyin.

25 Mart 2014 Salı

anne.

cok rica ederim, sabahlari bi video izleyip sonra ofis tuvaletinde bi nefes aglamak kadar siradan ne var ki? sabah sporu, cok normal.

uzulunce aglayanlara selam. ben hep sinirden, kaskati sinirden agliyorum. tek dusunebildigim de "bir anne eksik" oldu. Bir anne eksik; cunku dayanamadi.

21 Mart 2014 Cuma

quin.

bu ara ofiste her sabah ayni seyi yapiyorum: hafif bi cay. ortacgilli bi playlist. ic, dinle. sonra dunya yansa, gulumseyerek gidersin. sabah oyle basliyor, zaten kafam almiyor baskasini. simdilik hep bu liste, sonra degisir elbet.

neyse, playlist ortacgil'in kucuk seyler'iyle basliyor. bu sarki boyle ince ince, el emegi igne oyasi gibi. cok seviyorum, cok. cunku "incelikler yuzunden" de degil, "kucuk seyler" yuzunden. kucuk kabaliklar veya icten gelen minik bir nezaketten. gec tanistim ben bu sarkiyla, niyeyse. oysa marsim olabilir, hele gecmise bakarsak kesin olmus, haberim yok. sevmelerim, kusmelerim, barismalarim, kirginliklarim, meraklarim, hepsi ufacik seylerden. belki iyi bi si de degil boyle mikro mikro etkiler; ama oyle. ufak seylerden fal tutmalarim, ortada hicbir sey yokken kendi kendime sonuclara varmalarim, sonra cok dusunmeden, dusunmekten kacarak "kismet" deyislerim hep kucuk seylerden. bunun bi sarkisi olmasi lazimdi zaten. sonucta: hep kisa anlar, kisa anlar.

gerci sarkiyi dinlerken tum govdemle hafifce iki yana sallanmasam iyiydi. yapiyorum onu.

*

bu arada, cok iyi koku alan burnum, altinci hissim ve hassas antenlerim sayesinde twitter yasagini hissetmis olucam ki buralarin bi tozunu silkelemistim, iyi oldu. "hayirdir insallaa?" diyemeden, uc vakte cikti: yasakladi manyak. dun aksam koltukta film izlerken bi guzel sizmisim (hep yaparim, en tatli uyku), uyandim, yasak. filmdeki rus cocugun "babushkaa" diye kosusu kafamda yankilanirken - ayh.

sanki asilmaz sey. sanki biz bunlari bloggerdan, youtubedan bilmiyoruz. sanki derdi sahiden bu twitter. degil iste. derdi baska. ama ne zamanki bu adamlarin trolleri, botlari bi acele "twitter icin sokaga cik" hashtagi actilar - iste o zaman bi dur bi. insanlari kiskirtmadaki bu sinsilik, eger fark edilmese sokakta olabilecek seyler - cok kotuluk dolu. bizim anlayamayacagimiz bi kotuluk. guzel bi benzetme vardi; gezi olaylari sirasinda kugulu kavsagina tas yigmisti ya manyak imelih, millet gaza gelip polis taslasin diye. kimse dokunmadi tabii, oyle de barizdi ki. hah iste, onun gibi denediler yine. biz boyle, bizi yoneten insanlardan daha iyi kalpli ve akliselim olmali, boyle kalmaliyiz. bu kadar batak bir kotulugu zaten ne aklimiz alir, ne icimiz el verir. kendi bokunda bogulacagi gun, biz akca pakca kalabiliriz umarim. simdilik superiz.

uzgunum, sinirliyim. sacmaliga hapsedilmek buyuk ceza. herkes delirmemek icin guluyor. bu refleksi seviyorum. iyi mi bilmiyorum; ama iyi iste bence. ofistekilerden biri "amma iyimsersiniz, bu ne nese?" dedi. oysa iyimserlik, kotumser birinin bile elinde kalan son koz, anlatamiyosun.

*

hepsi bi yana: paskalya'ya az kaldi. sonra da hoop - may bank holiday. uj-bej demeden tatil yapma gunleri. bakalim kahramanimiz yine nerelerde kendini dag tepe yuruyuse vuracakti. cok ozledim camurlara bata cika yurumeyi, yuksek bi yere tirmanirken yukseklik korkusuyla kufretmeyi, sonra manzaraya doymayi. topraga basin, iyi geliyor.

kendime yine onlarca kartpostal, sekilli pul filan aldim, yollanmak uzere. royal mail de ptt de bana calisiyor. ingiltere oncesi niye yapmiyodum ben bunu? olsun. kartpostal sihirli bir sey. her an konussaniz da, sadece mektup arkadasligi yapsaniz da insanlar o iki satirlik yere hayatlarini, aklindakileri ozetleyiveriyor. yazmasi da zihin aciyor iste: ozet geciyorsun. sadece en onemli seyleri yaziyorsun. yazmasan da anliyosun. kafa bi guzel netlesiyor.

ben dergilere filan kaciyorum, bulun iste yolunuzu. mini mini guzel seylere. manolyalara, bahar dallarina. bogulacak gibi olunca, oksijene, oksijene, hep oksijene. turkiye'de iyi dans ettim ben. sanki bu adamlarin bunyemde biriktirdigi butun toz pas gozeneklerden atildi terle. guzel sey dans.

*

kompozisyonuma burada son veriyorum. bi sacma geldi her kelime su an.

19 Mart 2014 Çarşamba

tube

4 ay oldu işe başlayalı. hiç öyle gibi değil. neyse, arada tatile gittim, bi iş gezisine filan gittim, rahat rahat. keyfim yerinde, muhtelif tahtalara tık tık.

sabahları metro (aka tube) ile gidiyorum işe. akşamları da dönüyorum haliyle. ama mesele sabahlar. central line kullanan talihsizlerdenim. ilk bir ay efendilikle, resmen tartaklanmakla geçti. sonra öğrendim ki ayağınızın sığdığı her yere vücudunuz da sığabilir, sığmıyosa bu etrafınızdakilerin suçudur ve onları itip kakabilirsiniz. "sarı çizgiyi geçmeyiniz!" anonsu geliyor. ayağıma bakıyorum istemsiz. geçmemişim. ucundayım sarı çizginin. raylarda fıtı fıtı bi farecik dolaşıyor. en rahatımız o. benim sırtımda koca koca adamlar, kocaman çantalı kadınlar var. daimi bi ittirme hali, ağırlığını vermeli. sanki tren gelse, o kapı açılsa beni çiğneyip geçemeyeceklermiş gibi. sanki iki itseler kenara ötelenmeyecekmişim gibi, yükleniyolar. içeri sıkışırsak eğer, yüzüme öksürüyolar mesela. yapıyolar bunu. sabahları böyle; tabii 9da ofiste olmak istiyosan. ya erken çıkacaksın biraz ya da geç kalacaksın işe. onu ayarlarsan, bi kuytuda dergi, kitap bile okuyabilirsin. central line sonrası piccadilly line'a geçince bi ferahlama, bir oooh gel keyfim gel. 3 duraklık yolda aceleyle bi sayfa okuyabildiysen aferin. tüm duraklarda platformun neresinde beklemem gerektiğini, inişte çıkışa yakın olan yerleri öğrendim. optimizasyon bizim işimiz.

neyse, sabahki bu sinir harbi, akşam yerini başka bi şeye bırakıyor; sanki akşam tube tube değil. merdivenleri sekerek inen, takım elbiseli amcanın muzur gülüşünü görebiliyosun. iş çıkışı son anda vagona zıplayan hanfendinin, derin bi iç çektikten sonra sımsıkı örgüsünü ve gömleğinin üst düğmesini açışını, hızla rujunu tazelemenin ferahlığıyla gülümsemesini, gözündeki o flörtöz çapkınlığı izleyebiliyosun. şanslıysan çıkışta kimle buluştuğunu bile görebilirsin, mesela. veya bugün: kızıl saçlı, yüzü çil kaplı, kiremit rengi bi kısa pantolon giyen ve koyu yeşil, kare bi okul çantasu taşıyan (kare okul çantası!), 9-10 yaşlarında bir erkek çocuğu düşünün. bu çocuk bütün yavrukurt ciddiyeti ve nezaketiyle, elini uzatıp, hafif yan dönüp "lütfen, önce siz!" diye yol verebiliyor. zaten nazik erkek çocukları = güvenli yarınlar. böyle bi durumda "ay hanimiş de yollar mı verirmiş!" teyzeliği yapmak, olmaz. gerçek bir centilmene, üstelik sanki bi wes anderson filminden fırlamış gibi renk uyumuna sahip bir beyfendiye sıradan bi ufaklık gibi davranamazsınız. ben de hafifçe gülümseyip "çok incesiniz, teşekkürler" dedim. demek icap etti.

*
ben kendim için dev bir adım attım ve ofis yakınındaki o havuza nihayet kaydoldum, türkiye'ye gitmeden önce. daha da ileri gittim: bugün yüzdüm. sanki listeleyip listeleyip üzerine sular içtiğim tüm o yeni yaş dilekleri gerçekleşti. yaş 30'ya yaklaşırken. tabii ki bone ufak geldi, bi tur saç kuruttum filan, ona takılmıyorum. 34 metrelik havuzda, 35 dakika yüzebildim. gayet de tempoluydum, arada bi molalar olmuşsa da olsun, napalım. minik zaferler. çok çok iyi geldi. insan suda olmayı özlüyor. mermer havuz da ayrı bi güzellik.

bu vesileyle düşünme fırsatım oldu (çünkü kim havuzda saçma şeyler düşünmez ki): şu 10-15 denye mus çorapların çoklu pakette satılması, resmen kalitesizlik itirafı değil de nedir?! "beşini birden al, zaten dayanmayacak" demek değil de ne? dayanacaksa niye beş tane birden alıyorum? ki ben 10 yaşımdaydım, annemin arkadaşı bana ingiltere'den hediye olarak kaçmayan çorap getirmişti ve sahiden kaçmıyodu, sadece minik bi delik oluyodu. mümkün yani. bu teknoloji VAR. e varsa biz niye böyle... -- sinirleniyorum. penti de biliyo mesela olduğunu, bilmemkaç kat pahalıya satıyor ama tüm ürünlerini bu malzemeden neden üretmiyor? kazıkçılık. zaten burda mürdüm rengi çorap da yok, anca füme var. mürdüm güzel renk çorapta. siyah kadar sıkıcı değil, füme kadar ölü bacak rengi değil, sıcak tonlarda bi filtre gibi. yok ama. türkiyeden alıp taşısam nafile bir çaba: çünkü kaçıyor! tam bir first world problem ama buralar hep first world, n'apiym. yarın 8 denye çorap giycem çünkü risk budur.

*
rutin doktor kontrollerini aksatmamak gerektiğini bilip "aman nolcek yea" diye geciktirmek sıradan ve fakat, o azıcık ötelediğiniz rutin şeyden na-rutin sonuçlar alınca, bi de bunu sabahın ikisinde eve yorgun argın bi uçak yolculuğuyla döndükten sonra alınca, insan bi an halıya oturup kalıveriyor. aile hekimliği de enteresan sistem. "bi şiler yanlış gibi; ama çok da değil gibi, ama bi bakılsa iyi olur gibi  - yine de korkmayın, ölmiyceksiniz, tedavisi var, imkansız zaman alır" kıvamı mektup yollayıp, on tane broşür yığıyor üstüne. bi de uzman randevusu iliştirmiş yanına. eh yani, bana yapacak bi şi kalmamış? idrak edeyim bari? öyle bi hal. halıya oturup idrak etmeye çalışıyosun, bolca vaktin oluyor. şimdilik, "kötüye bi şi olmaz ehiehi"liyorum. randevu bekliyorum. bi de böyle işte, her şeyin başı sağlık. başka bi ülkede. yaban ellerde, yaban doktorlarla. bakalım. halıya değil, tavana, olmadı ağaca kuşa bakalım. iç ferahlığı. sağlık mühim.

 *
bu hafta patronum ofiste yok. ama sanki bi benim değil, kimseninki yok. herkes laklak çançan. pek bi hafifiz. blog hallerim ondan. gibi. sanırım. bilmem. özlemişim. özlediğimi fark ettim. burası da bi garip kişisel dehliz. benle doğrudan ilgili şey çok olmasa da ben bolca varım; ama yazılar çok ve uzun olduğu için pek iyi saklanmışım gibi. imkansız zaman alır.

peru da yazıcam şimdi. daha dur sen duuuur.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker