23 Nisan 2015 Perşembe

dokuz

adeta vur-kac tadinda bi turkiye ziyareti yaptim. su an etrafimdaki dil yine ingilizce, garip geliyor. oradayken gormek istedigim insanlara artik yetisemiyorum, bunu da kabullendim. birileri hep eksik kaliyor ve bazen kiriliyolar. olsundu, affederlerdi. insan zaten hep buna guveniyor: anlayacaklarina.

ankara havasiyla delirtti beni. bi soguk bi sicak. bebek sevdim ki bence bebekler bizi ne derece mutlu ettiklerini, icimizi isittiklarini filan bilseler feci havaya girerlerdi. sonraaaa... kale'ye gittik nihayet annemle. kebapci emin usta'nin kofteyle insan mutlu edebilmesi cok garip. dusun, her gun yuzlerce mini mini kofte yapiyosun ve her yiyen mest oluyor. buyucu gibi; ama esnaf lokantasi. tazecik erimtan muzesi guzeldi; ganimet kadrosundan bi karabatak ignem oldu. batip batip cikmalarima ithaf olsundu. parklar park, sokaklar sokak. ankarayla iliskim bi garip, ezelden beri. beni delirtiyor bazen, sonra dizine yatip uyuyorum, sacimi oksuyor ve sonucta hep onun dedigi oluyor.

devaminda istanbul. tatilim erguvan zamanina denk geldi, hatta salkimlar da mor mordu. istanbul'un mor gunlerini yakalamak, fazladan 1 hafta tatil gibi. hava ayaz olsa da kucagimda kediyle oturdum manzarada. ne komik, o tellere oturup bogaza sirtimizi donecek kadar lacivertten simarmis ogrencilerdik biz. tellere oturmayinca eksik kaliyor, bogazi gormeyince olmuyor, ne yapacagimi sasirdim. bi o yana bi bu yana donup durdum. asla ayni olmayacagini anladigim ufacik anlardan iste. zaten her sey ince ince degisiyor kampuste. 10 yilda olsun o kadar.

sonra hindi zahra konserine niyetlendim, ama bitirmisler biletleri, olmadi. pazartesi gunu olan bi konser bileti istanbulda nasil biter? olsun, actim kendim dinledim. aa bi de kitaplar ve murdum rengi mus coraplar aldim; cunku murdum rengi corap burada yok. dusunurseniz, sacma; ama murdum diye bi renk olmadigi icin sanirim. depoladim. zaten tum turkiye ziyaretim depolamak uzerine kurulu: corap, recel, insan, an - ne bulursam.

yine word'e yapistirsak ilkokul 5 seviyesi cikacak bi yazi. mukemmel.

*

gecenlerde ucakta okudugum bir yazinin gaziyla, zaten mevcut olan polonya merakim polisiye romanlarla birlesti, tirim tirim Leh polisiye yazarlarini arastiriyorum. aptallik etmeyip dergiyi yanima alsaydim daha kolay olacakti tabii. Wroclaw'in 12 adasini (ve 130 koprusunu), Krakow'un depresif karanligini filan merak ediyorum. Oradan da Baltik ulkeleri; ucunun birbirinden farkini merak ediyorum. Gonlumde sicak denizler, aklimda gri gri havalar var. Neyse, simdilik Marek Krajewski ve Zygmunt Miłoszewski ile baslayacagim sanirim. ilki zaten Wroclaw yerlisi bi yazarmis, goruciiz.

kitap demisken muzik de diyeyim bari. Laura Marling'i pek severim. folk muzigidir, tatli tatli atarlaridir, yillar icindeki degisimine ragmen tutarliligidir,  her albumde saclarinin daha da kisalmasidir, biricigim kendisi. yine de, sorsaniz aklima gelmez mesela. her albumunu duzenli olarak dinledigim bu ufak tefek kadini hatirlamayisimi fazlasiyla tanidikliga bagliyorum. neyse, "damn all those people who don't lose control" derken bile yumusacik olan sesiyle, you know gelsin bugune. gelsin mis gibi calsin, ayni albumden devam edersiniz.

*

baska? baskasi iyilik saglik be blog. birkac gune unuturum yazmayi filan, dokuzuncu yasin simdiden kutlu olsun.buyuyosun bak. acaba ergenligin nasil olacak, yoksa evden mi kacacaksin? benim bilmediklerimi bilerek buyuyorsun elimde, ne acayip.

7 Nisan 2015 Salı

prag - yine yeniden

prag prag. oncelikle: soguktu. londra'ya ettigim laflari yutayim diye bu da boyle bir paskalya dersiydi resmen. yagmur olmasa da son gun lapa lapa kar yagdi.

neyse efendim, prag yazisi olsun bu. fotografsiz cinsten, isteyen kilit kelimeleri gugillasin, aramizda lafi mi olur.

eveeet. azmettigim uzere karlovi koprusunu defalarca turladim ama bu sefer katedrale gitmedim. Mucha her yerde, hatta otelin dolap kilitlerindeydi. o yuzden mucha kalbimizde. Onun yerine, gecen sefer yetistiremedigimiz yerlere gidelim dedik ki sehir sahiden bitsin.

Cuma ogleden sonra varis. kisa bi tur, aksam yemegi, ickiler filan. Cumartesi gezme maratonu basladi. Once topluca bir Cafe Slavia kahvaltisi ertesi sehre ilk kez gelenleri kale tarafina yollayip biz Hanavsky pavyonu'yla basladik, oradan kivrila kivrila Letna parkini yuruduk. Hanavsky oyuncak gibi bir av kosku, ayni zamanda muazzam manzarasi olan bi restoran. Aksamustu birasi icin guzel bir yeri var, bir baska bahar icin not ettik. Letna parkinda bir de devasa bir metronom var, niyeyse. gencler burada takiliyor (ankara'da segmenler parki havasi). hos, manzara bi harika, sebebini anlamak zor degil. Asagi iniste binbir Prag koprusunden biri olan Cech koprusunden gecip yahudi mahallesine geldik - gecen seferden icimde kalan Cantinetta Fiorentina'da mola. Porselen fincanlari, pastanin yanardoner renklerdeki cikolata cicegi filan derken ben ayrintilardan mest oldum. Cek korunasi cok zayifladigi icin sahiden ucuzdu her sey. gayet kokos bir yerde iki kisi yiyip icip 8 pound veya daha az odemek guzel bi his, yalan degil.

Sehir kucuk diye surekli yuruyor insan, fark etmeden yoruyor resmen. neyse, bu moladan sonra Zizkov semtine, televizyon kulesi civarina gittik. secession evleri denen, sekerleme kivami binalari  gormeye. bilinenin aksine, viyana'ya has bir akim degil bu, ceklerin de kendi versiyonu varmis. neyse, binalar bir harika, kapi demirlerindeki kocaman arilar  penceredeki sarmasikla birlesiyor, birinin duvarinda gunes saati var filan. derken manzaraya o kazulet tv kulesi giriyor. cirkin ama iste, bi gariptir ki oluyor. bi de uzerinde emekleyen bebek heykelleri var ki Kampa adasindaki yuzu olmayan bebek heykellerinden bunlar. Dolanmaktan bitap dusmusken kendimizi Palac Akropolis'in kafesine attik. burasi bir kultur merkezi / sinema, anladigim kadariyla. tatli bir restorani var. sonra artik pes edip tramvaya bindik, old town. ekibin geri kalaniyla bulusup bi cikolatacida muazzam sicak cikolata. soguk insani pisbogaz yapiyor sanirim veya bana bahane lazim. sonra birazcik dinlenip geceler geceler.

Sehri bitirmenin hakli gururuyla, geceyi fazla uzatmadan pazar sabahi erkenden yola ciktik: istikamet Dresden. Prag civarinda gorulecek yerler arasinda kaplica sehri Karlovy Vary ve muazzam bir milli park olan Cesky Raj (Cek Cenneti) var. biz ikisini de pek istemedik ki zaten o sogukta milli parkta ucardik herhalde, o yuzden Dresden'i sectik. Ilginctir, bu ucune de Prag'dan gidis 2 saat. Sanki her yer 2 saat mesafede, cok garip. Tren de ayni sure. O yuzden daha ucuz olan otobuse atladik, gayet de konforluydu. 11de Dresden'e vardik (pasaportunuzu yaniniza almayi unutmayin, kontrol var).

Dresden gunubirlik gezmeler birincisi oldu benim icin, pek guzel bir sehir. bir kere eski sehir merkezinde her bina birbirine yakin, gezmesi kolay. yine yuruye yuruye tum sehri bitirdik. Malum, sehir 2. dunya savasinda dumduz oluyor, tum o ihtisamli binalar yikiliyor. ana katedralin yikintilari 1995 yilina kadar (50 yil!) oylece durmus, daha sonra sivil girisimlerle 10 yil icinde yeniden insa edilmis. gotik binalarin uzerinde "2005te tamamlanmistir" notlari gormek garip. bu yikik dokuk kalmalarin bi sebebi de savas sonrasi sosyalist rejimin gecmisle hic ilgilenmemesi. Yeni sehri elbe'nin ote kiyisina kurmuslar, dogu almanya etkisi pufur pufur esmis. berlin duvarinin yikilmasi sonrasinda dresdenliler azmetmisler, tarihlerini, binalarini geri almislar. bana cok etkileyici geliyor bu hafiza. haliyle, sehir 1945'ten beri bir sekilde hep insaat halinde. biz oradayken de hala suruyordu rekonstruksuyon projeleri ve muazzam bir butce ayrilmis durumda.

bu arada, 500 bin kisilik ufak bir sehir olmasina ragmen 30dan fazla muze, 40tan fazla galeri var. Saksonya'nin baskenti olmanin verdigi gururla okuyor, uretiyor sehir. Yeni sehir tarafina da gectik, hatta azmedip Pfunds Molkerei binasina kadar gittik. Bildiginiz sutcu, bilmediginiz bir kokosluk. Paskalya oldugundan kapaliydi tabii; ama camdan gozetlemeye engel degil. ust katta kafesi de mevcut ama oturmadik. Dresden Prag'dan da soguktu, bir cay molasi ertesi 6 otobusuyle Prag'a geri gittik. ayagimizin tozuyla ekibin geri kalaniyla bulustuk, bi sandvic, oradan tretter's. bi gun once rezervasyonsuz almamislardi, pazar gunune kaldi. mis gibi kokteyller yapiyolar, kac tane, ne ictim hatirlamiyorum. biri haric: souvenir du provence isimli, lavantali kokteyl. iste o, o mis gibi. bardagina ilistirdikleri lavanta da bonus.


bitmeyen pazar gunu ertesi, pazartesi kahvaltisi icin cafe savoy. cayda tek luksum mariage freres markasi olabilir. mariage freres ikram eden her yer benim canim cigerim, burasi da oyleydi. biz mutlu mesut kahvalti ederken lapa lapa kar yagdi ama cok takilmadik. durdugu anda disari firlayip bu sefer de petrin tepesine ciktik. teleferik turu kisa ama zevkli, yukarda bi metal kule var, sonra kivrila kivrila karlov koprusune iniliyor. bende o cakma eyfel kulesine cikacak hal olmadigindan altindaki kafede oturup sicak sarap ictim, yukari cikan arkadaslari bekledik. neyse, inis yolunda yine bir terasa dizili restoranlar var, aksamustu bira molasi icin ideal (acaba bu molalari ne zaman kismet olacak... belki de aksamustu bira molasi kitapcigi yazma vaktidir). karlov koprusunun ayagindaki kuleye de ciktik efendim; cunku son saatlere bu yakisir. derken ruzgar ve kar ve zar zor kendimizi attigimiz Lokal. Lokal = Gar Lokantasi. son ogle yemegi ertesi havaalaani ve donus.


hava birazcik daha sicak olsaydi kesinlikle daha cok tadi cikacakti; ama prag hep guzel. ayrica, paskalyada sehir rengarenk kurdelelerle susleniyor. yalniz ana meydanda degil, irili ufakli her meydanda pazar standlari kuruluyor, bahar karsilamasi coskusu. Paskalya'da gayet tuhaf bir adetleri var yalniz: erkekler sazliktan ordukleri bi kirbacla (pomlazka) kadinlarin bacaklarina vuruyor. koprude yururken kirbaclaninca bunu yapan ve kahkahalarla gulen adamin manyak olduguna kanaat getirmistim; ama diger arkadaslara da olmus, paskalya adetiymis. acitmiyor, hafif bir sey. ama elinde rengarenk kurdeleli cubukla yuruyen bir adamdan beklediginiz bir sey degil.

*

boyleyken boyle. dondum ofis masama. kisa hafta en guzel sey. sirada turkiye ziyareti var, gun sayiyorum. orada da hava soguk olursa delirebilirim yalniz, artik tek istegim sicacik gunesler, caylar, parklar, bahceler. sonra biraz daha gunes tabii.

2 Nisan 2015 Perşembe

pas

paskalya serefine ikinci kez prag, bu sefer tam bir universite reunion tadinda. ofisin son saati gecmediginden, sana siginirim blog.

o paskalya kalabaliginda zombi turist olmamak, guzel aslinda. elimde bira, Karlovy Koprusunden kugulari izleyecegim. Katedral'e gidip Mucha'nin o harika vitrayini ezberleyecegim. tek turistik beklentim bunlar (bu arada kar, yagmur filan yagmayacak). belki gunubirlik Dresden'e kacariz ki bence bunu yapariz ve oh mis, ne guzel olur. boyle az oz bi tatilcik. insan sevdigi sehirlere yeniden gidince mutlu oluyor bence. bi yandan, yeni bi yer gormeme kaybi tabii; ama sevmistim ben prag'i. yaninizdan cok hos biri gecmis de arkasindan bakakalmissiniz gibi. simdi de oturup kahve icecegiz gibi. ondan, farkli bir his veriyor bu ikinci tur bana. tabii kahve icerken 12 kisi filan olacagiz ama anladiniz siz. bir city crush olarak prag. bi de budapeste. ikisi ayni denebilir hatta.


resmen is olsun diye yazdim. siz gugildan fotograf filan bakin bari, kopruler ve gun batimlari olsun.


20 Mart 2015 Cuma

pst

kardeşim yanımda. bu o kadar harika bi cümle ki kendi kendime tekrar ediyorum. misafir tabii; ama olsun. yanımda. hem de öyle 3-5 gün değil, 2 hafta. olabileceğinin en iyilerinden.

sonra, arkadaşlar, tanıdıklar taşınıyor şehre. 2015 sahiden bereketli çıktı bu konuda. aralık ayı geldiğinde şikayet edersem "e dileklerin oldu ya kadın!" diyebilir, hakkıdır. londra kendini sevdirmekten mayışmış bir kedi gibi güzel geliyor gözüme bu ara.

iş delice yoğun. herkesin öyle. benim bi anda yoğunlaştığı için fenalıklar basıyor. başka iş bulamalıyım, bari en azından emeğimin hakkını almalıyım ama iş aramaya yeniden başlamak yerine 9 saat dans edip açık yaralarla bi tur da tuzda filan dans edebilirim. sonra keçiye yalatırız tuzları, acıdan gülerek deliririm filan. yeter ki iş aramayayım. öyle bi hal. fobi. nefret. gerçi, iş buldum aslında (o beni buldu). şu blogun bildiği ben, tabii ki hop diye atlardım. atlarım. bir sonrakine, kolaydan. yıldızlar denk getirmiş, tesadüfler işaret etmiş ve daha niceleri. inanır ve inandırırım. hem mesela maaşı da iyi, %30 filan daha iyi üstelik. ama işte, içime sinmiyor. veya her zamanki gibi: rahatımı bozamıyorum. kendime tam hak vereceğim, bi bakmışım kendimi yiyorum.

manolyalar tomurcuklarını tuttu, bekliyor. güneş açsa azıcık. bahar sadece sabah 6da delice öten kuşlara geldi.

bu da demin blogu hatırlayıp, son post tarihine bakıp şaşırmamın postu olsun.

13 Şubat 2015 Cuma

sira

Bugun okullarda egitim-sen'in cagrisi ile laik ve bilimsel, anadilde egitim icin boykot var. din golgesinde ne evrim, ne devrim ogretilir; dinin golgesi cok uzun. dil olmadan ne ogretilir, o zaten muamma.

turkiye artik "ama canim ogrenciler ve din egitimi" muhabbetini coktan asti. konu bu degil, bu konunun cignene cignene yorulmus kilifi. erdogan "dinsiz = tinerci" dedigi zamandan cok daha once asmisti. ben, kendim istemedigim, ailem istemedigi halde 9 yasimdan beri dualar ezberleyip, kabul etmedigim her "bu boyledir, emredilmistir" cumlesine israrla itiraz ettikce azarlanip, sonra sinav icin saatlerce calisip, sonra bunlardan not alip, sonra o notun da degerlendirmeye katildigi genel puanla okullar kazanirken de asmisti. alevi ogrenciler parmakla gosterilir, ramazanda okul kafeteryalari kapatilirken de asmisti. Ahlaki dinle esitleyen her ogreti, her karar, her kararverici damla damla uzaklastirdi turkiye'yi bilimin o diller ve dinler otesinde, gayet dunyevi ve gercek dunyasindan. en hakiki mursit, evet, ilimdir ve fendir. bu lafi etmis adamdan olesiye nefret etmeniz, bu zamanlarotesi gercegi pek degistirmeyecek. kuyu dibi kurbagalari gibi dunyayi turkiye'den ibaret sananlari sasirtabilir; ama bu soz obeginde insanlik tarihi var ve zaten o yuzden, cok da yeni olmayan, kes-yapistir bir sozdur aslinda. neyse.

simdi sadece daha da agirlasiyor. ogrenciler zorunlu dersler, zorunlu secmeli dersler, baska secenegi olmayan secmeli dersler ile kusatilmisken birlikte ses vermek icin var bu boykot. tabii ki su an, okullarin onunde ogretmenler, veliler, ogrenciler kim varsa dayak yiyor polisten. bilimsel egitimi savunmanin sonucu gozalti.

Gonul ister ki bu ayan beyan ortada, basit gercekleri asmis olalim, dini ogretime cok hevesli olanlar ayrica ne istiyorsa ogrensin ve ogretsin; ama n'olur din hanesi bos olan cocugun pesine dusmesin. devletin dinden ayrilmasi kadar, dinin de devletten ayrilmasinin anlamini dusunseler diyecegim ama su an taraf olan devlet degil, yogunlastirilmis guc sarhoslugu. asalim iste temel seyleri, mesela anadilde egitimin geregini anlatmaktan dili kurumus insanlara bir bardak su verelim, bi huzura kavussunlar. acilim da acilim derken hala "tanimlanamayan bir dil" diye kayitlar var mahkemelerde. bu utanc, bu utancin agir yuku, okulda arkadasina, kardesine seslenmeye utanan cocuklarin yuku, artik kalksin ulkenin omzundan.

Gonul ister ki gecelim bunlari artik. Gecelim ki baska seylere sira gelsin. derdimiz bunlar olmamali, geride kaldigimiz, sinifta kaldigimiz cok konu var. Sahiden bilimsel, sahiden ufuk acan, sahiden hem egitici hem ogretici, sahiden genel kultur verebilen, kalipsiz, sansursuz, sanata, spora tesvik eden bir egitim sistemini asla konusamayacagiz sanki. Tarih kitaplarinin ucubeligine, lablarin yetersizligine, tavsiye edilen kitaplardaki eksiklere, muzikte flut, sporda 19 mayis hareketleri otesine gecmeye sira gelemeyecek. Cocuklari hizardan geciren, tazecik filizlerini koparip atan kaliplari yikmaya, gelemeyecegiz.

Korumaya calisilan eski hal bu anlamda vasatin da altindaydi ve zorlandigimiz bu mucadeleler bu gercegi degistirmiyor. Sadece, daha iyiye dogru bir adim atmaya bir turlu sira gelmiyor, gelemiyor. maksat geriye dusmemekse, bu ilerleme degil. elde, egitim desen egitim degil bir seyin kirintisi var, onu savunmak zorunda kalmak bana agir geliyor. zaten bok, bari bombok olmasin. olur. peki kafamiz bu boktan ne zaman cikacak? ona sira gelmiyor. batmamaya calismaliyiz.

*

Hepsinden ote, hadsiz, sefkatsiz, uslupsuz, nursuz, arsiz, edepsiz bir yonetime hapsolmus vaziyetteyiz. boyle gunlere dogan, leblebi gibi bebekler biliyorum. onlarin cicek cicek acabilmesini isterim. baslarina her an bir balyoz inecek korkusuyla solmasinlar isterim. hele kiz cocuklari, en cok da kiz cocuklari, en cok onlar baslarini dimdik tutabilmeli. adindan, kelimelerinden utanan cocuklar olmasin artik. hepsinin vebali boynumuza. en cok da bizim, henuz cocugu bile olmayan; ama her seyi goren, duyan ve farkinda olan bu ara gecis kusaginin boynuna. biz hirsizi, katili biliyoruz. bilmenin yuku geregi, biz sorumluyuz.

12 Şubat 2015 Perşembe

çiç

çok konuşmanın bana pek faydası olmadı, çok anlatmanın da. çoğu zaman dinlemeyi beceremedim mesela, bunun sıkıntısını da yaşadım. üzüntüm, sinirim, mutluluğum; bünyede ne duygu varsa çeneme vurduğundan, çok konuşup az duydum. kendime geveze değil de çenebaz demeyi seçtiğim zamanlar da olmadı değil, naif kandırmacalar.

 işin tuhafı, bu kadar konuşmaktan en az da kendimi duydum. "yuh" diyeceksiniz tabii; ama tek başıma olduğum zamanları diyorum ben. bir gevezenin en büyük sorunu, cümle tamamlamaktır: karşısındakilerin, kendisinin ve hatta yan masadakilerin cümlelerini ileri sarmak. cümleleri kesmek, alıp başka yere bağlamak. nefret ettiğim halde laf kesmemeyi hala öğrenemedim; oysa sahiden amacım "sen sus da beni dinle" demek değil, aksine, karşımdakini anlayıp, cümlenin bitişini gördüğüm için bi sonrakine geçmek. ileri. nereye varacaksak? tabakhaneye yetiştireceklerim var. olmadığını da sahiden geç idrak ettim.

işin saçmalığı burada devreye giriyor, tüm bunları kendime de yapıyorum. bi nefeslik izin vermiyorum. olması gereken, söylenmesi gereken şeylerle bitmesi gerektiği gibi biten cümlelerden ibaret. satranç bile değil, hırslı bir tavla oyunu gibi. yapmadığım tek zaman, yazdığım zamanlar. el ve dil farkı sağolsun, elim her şeyi yavaşlatıyor. klavyeyle aynı şey değil o yüzden el yazısı. neyse, bu aralar daha önce de birkaç kez yaşadığım bir kozacılık halindeyim. insanlar bunu genelde mutsuz zamanlar diye anlıyor; ama öyle değil. aksine, keyfim gayet yerinde. sadece her şeyler ve herkesler kalabalığının ortasında bir aynaya denk gelmişim, aynadaki aksime "aa senden naber sahi?" demişim gibi. tabii bir de az susup dinlemişim, "iyi gördüğüm iyi" dememişim gibi.

bu noktada tabii o klasik sahne gelebilir insanın aklına: kahramanımız arkadaşına "nasılsın" der, gülümseyen bir "iyiyim, her şey iyi" cevabı alır. gözlerini dikip bi daha sorar, yine gülümseme, belki hızlı bir çay yudumu. üçüncüde arkadaşı atomlarına ayrılarak ağlamaya başlar ve kapanış. hah işte, hiç böyle değil. atomlarıma ayrılmıyorum da "evet sahi ya, nasılım?" diyorum gibi. yaz yaz yaz. o tek başına olmuyor hiç, yanına bi de oku oku oku. yine dergiler yüklendim, bir de son 3-5 senedir hiç olmadığı kadar tempolu kitap öğütüyorum. lokmaları daha uzun çiğniyorum. bir şarkıyı sevince tüm albümü dinliyorum. daha erken kalkıyorum, daha çok dikkatimi vererek çalışıyorum. daha tempolu yüzüyorum. ertelediğim, geçiştirdiğim şeyleri yapıyorum. bir yandan da her şey daha az sanki. az ve öz. özü arıyorum. bir de, daha fazla gülümsüyorum gibi, ya da öyle olsun istiyorum. kelimeleri özlemişim. her ne kadar bir geveze için kulağa absürd bir oburluk gibi gelse de, aksine, gevezeliğin kelimelerle pek ilgisi yok bence. oburluğun lezzetten çok doymamakla ilgisi olması gibi, gevezelik konuşmakla ilgili, kelimeler düşünmekle.

"tamam da nerden çıktı bunlar?" derseniz (ki tabii ki bu çeneyle ben bunu kendime çoktan sordum, siz yorulmayın), bir sabah uyandım, idrak ettim. veya bünye niyetlendi. hayır, tam böyle de değil. bunlar gevezelik. nedenini niyesini bilmiyorum; ama her neyse, keyfim sahiden yerinde. belki yeni defterime yormalıyım, pek sevemediğim için beni uğraştıran defterime. sevmek vakit aldı ve o vakitlerde kendimi dinliyorum. bir yere, bir şeye varmak için de değil, bu öyle ruhsal yolculuk, iç dünya keşfi filan değil. her şeyde anlam arıyoruz, niye kendimize böyle yükler yaratıyorsak.

neyse, tüy gibi hafifim. keyifli bir haldeyim. huzurlarınızda, kendime teşekkür edeyim ben bizzat. bu aralar kendime iyi geliyorum. az. tüy. hafif. idrak. böyle keywordler düşünüyorum. "artık kısa cümleler kuruyorum" filan da demek isterdim; ama hayır, tabii ki daha az konuşmuyorum. yine de sanırım, susma süremde bi ilerleme var. 30 yaş mucizeleri.

üzerine titrediğim haller. tadını çıkarıyorum.

9 Şubat 2015 Pazartesi

nefret

bulent arinc, ki kendisine barinc demeyi hep daha samimi buluyorum, "%50 bizden nefret ediyor" dedi ve sunca yoklukta bu lafi "ay bizi ANLADI! ay sukur birine jeton DUSTU!" diye bir sevinc dalgasi yaratti. Oysa bu lafta bir sey eksik - hatta ozellikle yok: "biz, %50'yi kendimizden nefret ettirdik" demiyor bakiniz. Onlar, orada, bir sebeple, nefret ediyorlar. Tabii sahiden sebep varsa. Bunu da cozmeliyiz; cunku ulke yonetilmekten cikar. Yani yine, kendimiz icin.

Bulent Bey kisisel almasin, ben siyasetcileri pek sevmem. Zaten sevgi ve nefretin, siyasetle pek de ilgisi olmayan, olmamasi gereken duygular oldugunu dusunurum. Nasil diyeyim, konu bu degil. Yine de son 12 yildir her allahin gunu ulkenin yarisinin (ki sayilar hic onemli degil) damarina basip, acik yaralarini tuzlayip, azicik kabuk tutacak gibi oldugunda kanirta kanirta kanatan bir ekibin parcasi. O ekibin her parcasindan tum varligimla nefret ediyorum, hakli. elimde olmayan, bulantiyla karisik bir nefret bu. Fiziki tepki verdigim bir sey. Yuzum degisiyor, tansiyonum cikiyor. Bunlar dusunerek olmaz, bunlar o guzelim evrim surecinin bizi koruma cabasidir kotuden, zararlidan. Dolayisiyla, Barinc madem siyasete biraz duygu ve bolca hikaye katti, ben de flashback kismini ustleneyim. Acilisi kendisiyle yapiyorum, daha uzayacak tabii ki:

 Yirca hakkinda: "ulkede dag tas zeytin agaci oldu"
"Kadin herkes icinde kahkaha atmayacak"

simdi, cevreci bir kadin olarak bana bunlar yeterdi; ama hakli, nefrete yetmeyebilir. nefret icin daha ince calisti barinc'in arkadaslari:

"hayir diyen darbecidir" (2010 referandumu oncesi)

"Sulu kuru her türlü kötü alışkanlık gençliğimizde var"
"anani da al git" ("anamizi aglattiniz" diyen ciftciye. Ayni ciftciye oncesinde "lan" der, ciftci de "lan mi? canin sagolsun" der.)
"Askerlik yan gelip yatma yeri degil" ("sehit cenazesi istemiyoruz" diyene)
"bu isin fitratinda var" (ihmalden olen madenciler hakkinda)

"fakirin komurunu zengin mi cikarsin?"
"Çok okuyan arkadaşlar şimdi sefilleri oynuyor."
"Resim yaparak, tuvale yansıtarak, şiir yazarak, şiire yansıtıyor, günlük makale yazarak." (terore destek tanimi)
"biri olmus, cok da ustunde durmuyorum" (Metin Lokumcu hakkinda)
"icki icen herkes alkoliktir"
"afedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyenler oldu"
"biliyorsunuz Alevi"
"onemli olan boy degil soy"
"sarayda oturuyorsunuz gel dediğiniz yok." (Van depremi ertesi, prefabrik ev ziyareti)
"takla at da goreyim"
"kirletilen kadin" (tecavuze ugrayan kadinlar hakkinda)
"seni evlendirmek lazim" (sinavlari kazanip mulakatta elendigini soyleyen engelli vatandasa)
"gozlerin gormedigi halde sana is vermisiz"
"Al işte bu parayı. Başka ne yapacağım? Onları sen kendin al. Parayı al, cebinden düşürme" (Kanser hastasi vatandasa cevap, cebine para sikistirirken)
"Kiz midir kadin midir bilemem" (protesto sirasinda panzere cikti diye dayakla kalca kemigi kirilan gosterici hakkinda)
"İsveç ve Avrupa’da Seyfo-soykırım mastürbasyonu yapıp İsveç’in soykırımı tanımasına sebep oldunuzda ne oldu?" (Suryani diyasporasina karsi, Isvicre'de)
"esas kurtaj cinayettir, her kurtaj bir uluderedir" (roboski katliami ertesi)
"53 sunni vatandasimiz sehit edildi" (Reyhanli bombalamasi ertesi)
"elim bir olay yasandi, dugunumuzun tadini kacirdi" (Reyhanli ertesi)
"Bu işin doğalı, fıtratı normal doğumdur. Sonuçta manavdan muz almıyoruz" (sezaryen dogum hakkinda)

"camiye ayakkabilariyla girdiler, icki ictiler" (Gezi)
"Biber gazinin sagliga zarari yok"
"Şimdi soruyorlar 'Polise talimatı kim verdi?' diye. Polise talimatı ben verdim." (Gezi)


"Demir bilyeleri savuran o kişinin kaç yaşında olduğunu polis nereden ayıracak?" (Berkin Elvan icin, annesini yuhalatirken)
"masallah, ciftetelli oynuyolar" (Kobani hakkinda)
"escinseller yok demiyoruz, tedavi edilmeliler"
"biri çıkıp da "başkanlık sistemi diktatörlük getirir" dediğinde gırtlaklamak istiyorum"

*

daha gider tabii, hepimiz biliyoruz. kesin unuttugum top 10 incileri de vardir, bir kisinin hafizasi yetmiyor bu ekibe. listeyi meclisle sinirli tuttum; yoksa hepimiz biliyoruz, bir imelih nefret sacmakta on kaplan gucundedir, polis desen zaten baska hikaye. bir de tabii, anca hatirladiklarim bunlar. midem kasilinca aramayi biraktim.

Eger isin icine duygulari katip nefretten filan bahsedeceksek, diger duygulari da unutmayalim. Tum kabineye Yilanlarin Ocu'nu okumalarini oneririm. Cesit isterlerse, A Tale of Two Cities de olur bak, yakin zamanda yeniden okudugum icin soyluyorum. Madam Defarge'in orgulerinde tuttugu kayitlar gibi, ince ince, ilmek ilmek hatirladigimiz her sey.

evet, hala kitap filan onerecek kadar da saf bi yanim var. veya salak. neyse ki nefret hissine zerre golge dusurmeyen durumlar bunlar.

6 Şubat 2015 Cuma

how everything turns away quite leisurely from the disaster

pek sevdigim bir tablo var: Bruegel'in İkarus'un Düşüşü Sırasında Bir Manzara'si:


 Ilk bakista gorulmuyor bazen; Ikarus sag altta kaliyor. Suyun icinde, cirpinan bacaklar onun, bir adam da yardim etmeye calisiyor. Tablonun guzelligi, diger iki figurun isinde gucunde, hayatina devam etmesi, bir de uzaktan gunesin o hasmetli parlakligi. Koyunlar bile otlamaya devam ediyor, harika iste.

Neyse, bu tablonun baska hayranlari da var elbet, biri de Auden'mis ve serefine bir siir yazmis. Basliktaki cumle o siirden. O kadar guzel bir ozet ki iste o yuzden o sair, bana anca paragraflar.

2 Şubat 2015 Pazartesi

___

aslinda yaziyorum. yaziyor evet; ama yayimliyor diyemeyiz. konusuyorum da. evet cok konusuyor; anlatmiyor diyemeyiz. izliyor, gozluyorum; bir yere variyor diyemeyiz. boyle hep. sanki bir yerde kum taneleri birikiyor guzelce, bir sayfalar cevriliyor sagdan sola veya tomurcuklar baharlanacak. bir yerde, bir zamanlar ilerliyor. oysa ben fazlasiyla su andayim. bir tane, mutlak, sonsuz an. kocaman bir dalgada sorf yapmak gibi. dusmeden onceki saniyeler. ben hic sorf yapmadim da iste, oyle. dalga illa patlayacak. akan zaman o aslinda ve patlayacak. patlamaz diyemeyiz. ben dalgadayim da o koskoca denizin kocaman dalgalari, akintilari, kayiklari, baliklari zaman. etrafi seyrediyorum. seyrediyor evet; goruyor diyemeyiz. hadi gordu diyelim, umursuyor diyemeyiz. ama o oyle bu boyle deriz. "bile bile lades" deriz, "harc bitti, yapi paydos" deriz, "ne kadar ekmek o kadar kofte" deriz. bunlari deriz, bunlar kolay. bazi seyler zor. bazi seyler niye boyle, hic bilemeyiz. kirpip kirpip yildiz yapabiliriz, konfeti gibi havalara sacabiliriz. takvimleri isaretliyor, ama o gunleri gorecek diyemeyiz. uzuluyor; ama hakki var diyemeyiz. bak nasil guluyor; ama icten mi bilemeyiz.

egeriz, bukeriz, oluruna variriz; varmaz diyemeyiz.

27 Ocak 2015 Salı

suplis!

yuzyillar sonra header degisikligi! cunku o bir surpriz, o bir akide sekeri. hem de blog tam hiz 9. yasina dogru buyurken (yaslanirken?). oysa eskiden, twitterlar filan yoktu. buralar bizim kocaman dutlugumuzdu. indis hanim vardi, onun harika kelimeleri. bakiniz, hala sapkasindan akide sekerleri cikiveriyor iste. yine yeniden tesekkurlerimle.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker