19 Mayıs 2013 Pazar

Londra hediyelikleri

Hadi bu da pazar yazısı olsun.

Londra'dan ne hediyelik eşya alınır? sonsuz seçenek var tabii, ona şüphe yok. Yine de ben bi liste yaptım, daha çok boğazına düşkün olanlar için. Ufak tefek hediyelikleri aldıktan sonra kendine/ özel kişilere üzerinde LONDRA yazmayan; ama buraya ait olan bir şeyler arayanlara. Ben tatillerden dönüşte anı olarak kartpostal ve yerel bir şey varsa gıda- içecek almayı seviyorum. Bir kere o aşırı turistik, biblo vb ıvır zıvır bir süre sonra sadece kalabalık yapıyor (magnet vs hariç), zaten evin dekorasyonunda da yeri pek olamıyor. bu tür yiyecek- içecekse tatilin tadını taşımak gibi, yiyip içip geçirdiğiniz güzel zamanları hatırlıyorsunuz.

1) Pimm's: ingiltere'den içki düşünülünce akla viski geliyor doğal olarak; ama pimm's de bir o kadar ingiliz bence. koy limonatanı, at içine çilek, salatalık, portakal dilimlerini, bi yaprak da taze fesleğen, mis gibi. yaz = pimm's. Alkol oranı da çok yüksek değil. bu ara "blackberry & elderflower" aromalı bir özel seri yapmış canımız pimm's. klasiğin yeri ayrı olsa da, bu da pek özel, pek güzel. marketlerde var, duty free'den emin değilim. viski çok sert gelenlere, hafif şeyler içmek isteyenlere, sangriayla uğraşmaya üşenenlere: pimm's.

2)  Taze kavrulmuş kahve: bu iş ciddi. ingilizler yüzyıllardır doğru düzgün yüzüne bakmadıkları kahveyle kafayı bozmuş durumdalar. butik caféler filan çok, herkes laborant titizliğiyle çalışan baristalara baş aşçı gibi bakıyor. daha güzeli: burada kahveci de çok. Kendi kavurduğu kahveyi satanlar arasında Allpress Espresso, Union coffee, Climpson&Sons, Nude, Volcano, Square Mile, Ozone gibi markalar var. Bazılarını marketlerde de bulabilirsiniz. Kahvenin hangi kıtadan olacağını siz seçin; afrika, asya, latin amerika. Starbucks paketlerine benzemiyor. Taze kavrulmuş kahvenizi alın, memlekete dönünce güzel güzel için.

3) Çay: tabii esas mesele çay. herhangi bir marketten de onlarca güzel çay bulabilirsiniz, duty free deseniz, desen desen kutularda var. yine de bence Twining's'in kendi mağazası en güzeli. 300 yıldır aynı yerde bir kere. Hani lokumu da her yerden alabilirsiniz; ama ali muhittin hacı bekir başkadır ya, o hesap. Ayrıca marketlere vermedikleri onlarca çeşit çay sadece bu dükkanda var (vanilya çayı dahil). İster poşette alın, ister deneyip yaprak alın, size kalmış. Şık teneke kutular, kendi yapacağınız seçkiyle doldurmak için ahşap kutular var, çeşit zaten bol. Arkada bi yerde kahve de var, türk kahvesi de yapıyolar hatta. türkiye'deki kahvenin 4. sınıf brezilya kahvesi olduğunu okuduğumdan beri oraya gidip iyi bir kahveyi türk kahvesi ayarında çektirmeyi planlıyorum, bakalım. gidin, elinizi kolunuzu doldurup bi rahatlayın.

4) Bira: evet, London Pride pek güzide ve yerli bir lezzet; ama diğerlerini de deneyin. Mesela Camden Town Brewery, London Fields Brewery gibi üreticileri. Karar veremezseniz alın iki şişe lager, birini için, birini bavula gizleyin.

5) Kumaş: Bu daha çok kadınlara. Liberty'ye gidin, istediğiniz kumaştan birkaç metre alın. Dönünce yastık kılıfı, bez çanta vs yapabilirsiniz, hem böylece hep gözünüzün önünde olur. Taşıması kolay, deseni güzel, adı da Liberty. Daha n'ossun.

6) Reçel ve Bal: bu eski ama yeni takıntım. Fortnum & Mason, kraliyet ailesinin alışveriş yaptığı tek department store, müze gibi de gezebilirsiniz. Sonsuz bir reçel- bal rafı var. Konyaklı vişne reçeli, şampanyalı çilek reçeli gibi alkollülerin yanında assam çaylı portakal reçeli filan da var. Bal deseniz, memleketin dört bir köşesinden süzme, petekli, krem her tür bal gelmiş. Fiyatlar makul; 3 değil 4 veriyorsunuz en fazla. Anne baba sevindiren cinsten.

7) Baharat: yedi düvelin baharatının en güzellerini bulabilirsiniz. Hele böyle hint / uzakdoğu mutfağına meraklı olanlar varsa, onlar için cennetlik. Baharat diyorsam, kuru çiçek, mantar, tohum, kök, toz vs her şey. Bence yemeklik lavanta alabilirsiniz mesela; çünkü en iyi lavanta ingiliz malı. Şurda birkaç adres var, genelde de turistik bir gezinin güzergahı üzerindeler.  Haritada işaretleyin, gelmişken bir uğrayın. daha çok yer vardır elbet de aramak lazım.

8) M&S Simply Food: Marks & Spencer'ın gıda marketi. Soğanlı chutneydir, kızılcık sosudur, artık aklınızda ne varsa denemelik, makul fiyata alın. aklınızda bir şey yoksa bile mutlaka bi girin bence.

9) Şemsiye: Müzelerden alabilirsiniz, tate veya V&A bu konuda iyi. En meşhur markalar James Smith ve Fulton's da evladiyelik yatırım için. İngiltere'den alabileceğiniz en iyi şey şemsiye; hem hafif hem de sağlam. Çeşit ve ebat bol, malzeme iyi, ayrıntılar güzel. O katlanabilir, pratik ama uyduruk şeylerden kurtulmak için fırsat. Aynı şekilde yağmurluk veya balıkçı çizmesi filan da alınabilir. bir kere alın, tam alın, evladiyelik olsun.

*

böyle bir şeyler. Umarım yolunuz düşer, işinize yarar. 10. madde yok, önerisi olan varsa diye onu size bıraktım.

14 Mayıs 2013 Salı

gündemlemeler

Ben eskiden hararetle, gündemle ilgili şeyler yazardım. Artık olmuyor bir şekilde, ben kurudum galiba. bir de gündem öyle bir halde ki sahiden beni aşıyor. Reyhanlı'daki bombalı saldırı mesela. Resmi sayı 50. 177 diyen de var, 300 de. Ben on defa sağlaması alınmamış kaynağı okumuyorum, insanlar paramparça olmuş cesetler eşliğinde spor toto oynar gibi bu sayıları paylaşıyor. Garip bir fetiş hali: sanki sayı yükseldikçe veya daha yüksek bir sayıyı ilk o paylaştıkça kendi puan kazanıyormuş gibi. Sanki ölüm yetmez, fotoğraf lazım; ölü insan fotoğrafı yetmez, kopuk uzuv lazım; kopuk uzuv yetmez, bir de çocuk lazım. böyle böyle giderek artan, vahşileşen bir hal. Evet, bunlar Reyhanlı'da zaten oluyor; ama işte bunlar Reyhanlı'da oluyor - televizyonda, bilgisayar oyununda değil. göre göre alışacak, "ayy ali veli çok daha bi fotoğraf koymuştu, gördün mü?" geyiği yapılacak şey değil. Ayrıca o kadar insan parçalanmadan, ne bileyim huzurlu bir uykuda öldürülmüş olsaydı da öldükleri gerçeği değişmeyecekti. Gaz odasında ölüm mesela, daha az korkunç değil.

Neyse, dağıldım. Basın yasağı malum. sağlamasız kaynak okumamaya çalışıyorum; ama hepsinden öte benim diyecek bir lafım yok. Uzman olmayışımı geçtim, takip edemiyorum. Sahiden: ben bu kadarını bilmiyorum, anlamıyorum. Fikir yürütebilecek durumda değilim. Tek bildiğim, öldüler. Ölüverdiler. Bir ihtimal barış derken, gidiverdiler. Reel politik falları tutuldukça dikkatim dağılıyor. Bu ülkenin yıllardır doğru düzgün bir mülteci politikası yok, UNHCR'ın sözleşmesini imzalamamakta inatla direniyor. Çaresizlikten kendini Ankara'daki UNHCR merkezinin önünde yakan mülteciler oldu bi 10 yıl önce, durum aynı. Sınırı açıyorsun, kucağında bebeğiyle kadınlar, aile geçindirme derdindeki adamlar kaçıp kurtulsun diye. Bundan açar bir ülke sınırını; bir iç savaşın içine çekilmek için, kendi politikalarına alet etmek için, ölenleri zaiyat saymak için değil. İnsan hayatına kıymet verdiği için mülteci kampı kurar bir ülke; insan hayatını kuru çöp gibi yakıp atmak için değil. Neyi niye yaptığımız belirsiz (veya o kadar belli ki insan bilmek istemiyor), insanların kanı yerde, ulusal yas bile ilan edilmeden bekliyoruz. Bana da en çok bu koyuyor. Şekilci deyin isterseniz, ama bu kadarı sahiden sinirime dokunuyor.

Londra'da yaşıyorum bir seneden fazladır. İnsan kıyaslıyor ister istemez. 2005'te burada değildim; o metro ve otobüs saldırısı olduğunda. 7/7 saldırıları. 30 numaralı otobüste patlamış bomba; benim arada bindiğim bir otobüs. Çift katlı otobüsün üst katı uçmuş gitmiş. 52 kişi ölmüştü. Bi tanesi de benim yaşımda, genç bir kadın mesela. Bu olayda İngiltere'nin ulusal yas ilan etmemesi ihtimalini düşünüyorum; ama yok, olmuyor. Öyle bir ihtimali geçtim, bu yas ilanı birkaç saat gecikse olay çıkar. Her bir savaşta ölen her bir kişi için memleketi olan köyde küçük veya büyük bir anıt dikecek kadar ölüsünü bilen, sahip çıkan bir ülke burası. Evet, sömürgeci, evet sömürücü; ama şu bir gerçek: öleni sayı değil, isim olarak hatırlıyor. Siz, rica ederim, Çankırı'nın X ilçesinde veya İstanbul'un Y mahallesinde "1. dünya savaşı'nda bizim için ölen şehitlerimiz" diye isim listeli bir anıt gördünüz mü? Savaşı, ölümü yüceltmek için değil bu sorum. Niye göremiyoruz? Kayıt yok genelde zaten. İsim yok, sayı var. Ben burda her bir mahallede, her bir köyde görüyorum. Kraliyet Botanik Bahçesi'nde bile "savaşta ölen çalışanlarımız" anıtı var, 6-7 isimlik. Belki klişe, belki öylesine, belki şekilci; ama var. Ölünün adı var en azından. Ölünün adı olunca, yanına yaşını yazınca, sıkıysa yasını tutma. Öyle kanlı görüntü paylaşmaya, açık artırmaya gerek yok. 18 yaşında ölen William'ı bir kere okuyorsun ve ona için yanıyor.  Ki bak ben burada asker ölümünden bahsediyorum, bir gündüz vakti bombalı saldırıyla ölüveren sivillerden değil.

Tüm o fotoğraflar  ve sayılar arasında, kimse de çıkıp da "ulusal yas bile ilan etmiyorsan in o koltuktan" demiyor; çünkü öyle şeyler oluyor ki bu kısmına takılamıyoruz. Zaten takılsan gazı yersin, onu da biliyoruz. Beni bu  akılamadığımız noktalar hasta ediyor. Birikip birikip ciğerime çöküyor. Sürekli beterin beteri var. Sürekli daha kötüsü geliyor. Acı, gam, keder yaşanır elbet; ama bunu böylesine adi, böylesine yüzsüz, böylesine ucuz bir şekilde yaşamak yakışmıyor. Üzülmeyi bile beceremeyişimiz herhalde dibe vuruşun işareti. Bilmiyorum. Fazla romantiğim belki de. Bütün hükümet üyeleri botoks yaptırmış gibi, suratlarında mimik yok, his yok. Ben onlara bakınca bir şey düşünemiyorum, beynim duruyor ve sadece midem bulanıyor. Tiksinti, nefretten çok farklı bir şey; nefret daha mantıklı, düşünce içeriyor filan. Tiksinti daha fiziksel. Bunca insan aynı anda bu kadar duyguyla boğuşurken, bu kadar hissiz, bu kadar ütülü olmaları asabımı bozuyor. Dağılsınlar istiyorum; sesleri çatallaşsın, dudaklarını ısırsınlar, dilleri tutulsun, utançla başlarını eğsinler bir an için, bir insanlık emaresi göstersinler de delirmeyelim. "Olan olmuştur, ölen ölmüştür, yapılması gerekenler yapılacaktır" misali, sanki kullanma talimatı okur gibi cümleler savurmasınlar. Politikacıdan duygusallık beklemek de değil tam, o "burnunu gömleğine silerek gizlice ağlarmış gibi yapan kravatlı adam" popülizm de midemi bulandırıyor.

Bari insanların öldüğünü kabul etsinler. Böylesine "kimse ölmemiş gibi yapma" hali hasta edici. Elime afiş alıp ÖLDÜLER diye bağırmak istiyorum. "50 canımız hakkın rahmetine kavuşurken sevenlerine sabır" filan falan değil, laf kalabalığı değil: öldüler ve ölünün yası tutulur. Yas tutarsın, yas evi olursun, yasını yaşarsın. ister tek hane, ister tüm ülke. yedisi çıkar, kırkı çıkar. bakarsın ki günler hala geçiyor, bir şekilde. yasını bile tutmuyorsan eğer, o iş baştan kokmuş.O yüzden galiba, daha işin bu ABC kısmı bile olamayınca, ben haber filan takip etmiyorum. Zaten haber de yok ortada ya neyse.

*

Bunun dışında: İstanbul Üniversitesi'ne bağlı bir botanik bahçesi var, Türkiye'de uluslararası standartlara sahip, kayıtlı iki botanik bahçesinden biri. Türkiye'deki endemik tür sayısının Avrupa toplamından fazla olduğu gerçeğini hatırlarsak, bu kadar az botani araştırması aslında utanç verici. Neyse, milli parklara HES yaptığımız için, kusurumuz bahçe olsun diyeceğim; ama konu yine "daha beteri olduğu için takılamadığımız şeyler"e dönüyor. Bahçeden devam: 1935 yılında, Alfred Heilbronn tarafından kurulmuş. Heilbronn  botani profesörü olarak Türkiye'ye davet edilen ve böylece Nazi Almanya'sından kaçan bir bilim adamı; hatta ordinaryüs profesör. İşte bu bahçe tehlike altında. Diyanet İşleri bahçenin olduğu arsaya talip olmuş, rektörlük de sıcak bakıyormuş. al takke ver külah, arazi tahsisi için bahçe taşınacakmış. bahçenin sökülmesiyle taşınması arasında fark yok; botanik bahçesi taşımak çok zor ve bol zaiyatlı bir iş. Umarım olmaz. Umarım her yıl binlerce öğrencinin araştırma yaptığı bir bahçe sırf "ama manzaralı" diye öldürülmez. Evet biliyorum, İstanbul'da 2,5 milyon ağaç taşımayı planlayanlar da var; ama daha beteri olduğu halde buna takılma hakkımı kullanıyorum izninizle.

Bir diğeri de yılan hikayesine dönen Yenikapı kazıları. İş makinesiyle girmişler kazı alanına. 8500 yıllık mezar var. Neolitik devre ait ayak izi filan var. mühim değil. Kazının sonlarına gelinmiş, en alt tabakaya, neolitik döneme ait tabakaya gelinmiş. Üstlenici firma bunca masraf ve vakit kaybından sıkılıp "yeter be" demiş, diyebiliyor, der. Çanak çömlek patlar. Arkeologlarsa "burası dünya bilim otoriteleri tarafından yüzyılın en önemli arkeolojik kazılarından biri sayılıyor" gibi cümlelerle, akılla, mantıkla dert anlatmaya çalışıyor. Daha önce de dedim: delirmeyeceğinizden emin olmanın verdiği bir cüret bu. O inşaat şirketi o kadar emin ki bir arkeologun kürekle kafalarını patlatmayacağına.

Efendim bunca gecikir miymiş bir metro inşaatı, kalkınmamızın önündeki, medeniyetin önündeki engel neymiş böyle? Bir şehre metro sistemini nüfusu 1 milyon ulaşınca yaparlar genelde, 10 milyon değil. onu da geçtim, Roma metrosuna baksınlar bakalım, kaç yılda tamamlanmış diye. Hoş, Roma'nın nüfusu bugün 2,7 milyon ve ilk metro hattı 1955'te tamamlandı (başlangıçtan 20 yıl sonra). Sadece İtalya değil, bizim gibi yerden tarih fışkıran ülkelerden Yunanistan, Meksika ve daha birçok ülke yaşıyor bunu. Ha tabii metro inşaatına "çanak çömlek" için ara vermeyenler de oluyor; mesela 1930larda Mussolini vermemiş, hatta Colesseum'a bile ucundan kepçe vurulmuş. Oluyor yani, olmuyor değil. Malum Mussolini de yeni bir imparatorluk yaratma, Roma'yı eski parlak günlerine kavuşturma derdindeydi ve bu uğurda tarihin yağmalanmasını sadece yan hasar görüyordu. Halet-i ruhiyesi tanıdık geldi di mi? Bugün Roma'da metro kazıları sürüyor, şehir planlamacılar ve arkeologlar her gün didişse de tarihin önceliği tartışılmıyor. Mevcut metro inşaatı Roma şehir merkezinde olduğu için, esas "çılgın proje" bu aslında. 2007'deki habere göre bir mil metro hattının toplam maliyeti 375 milyon dolarmış; elle yapılan arkeolojik kazılar ana sebep. 2015'te bitecekmiş. Özetle: söz konusu metro olduğunda "ne gerekiyorsa onu yapmak" ile "işine ne geliyorsa onu yapmak" arasındaki devasa farka Mussolini deniyor İtalya'da. Yerseniz, durum biraz bu.

*

çok uzun oldu. içim şişti. aslında tek derdim ay sonunda kardeşime nihayet kavuşmak ve bitmeyen yağmurlardan kaçıp güneşli - denizli tatil yapmak. haziran'da lyon, temmuz'da algarve & lizbon, ağustos'ta bodrum. daha n'olsun.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Swanage: Dorset siftahı

Efendim, nihayet: Dorset sahilleri. Geçen yıldan beri plan yapıp, şu hava durumu yüzünden ertelenip duran Dorset. Anca yazıyorum, evet. 95 millik, uzun bi sahil olduğu için, neresine gidelim, nereyi seçelim kısmı biraz zaman aldı. jurassic coast'a adını veren "jurassic" kısımlar ağırlıklı olarak batıda; fosiller kadar, jeolojik sürprizler, mağaralar filan da mevcut. Aslında çoğunluk arabayla geziyor bu sahili. Otobüs hattı var; ama saatte bir filan olduğu için çok esnek değil. Biz arabasızlık ve trenle gidiş sebebiyle Weymouth veya Swanage diyorduk, sonra Swanage dedik. bence iyi de oldu.

Editos: yazmayı unutmuşum: Dorset, Enid Blyton'la anılıyor. "Afacan Beşler" maceralarını Studland'de yazmış mesela. Biricik "Gizli Ada"yı da yine Swanage yakınlarında yazmış. Canım Enid, doğru seçim.

otelden şehr-i Swanage manzarası.
Trenimiz yol çalışması sebebiyle Poole'a kadardı, oradan 1 saatte Swanage'a gittik. Otelimiz orta çağ kalesini andıran, heybetli bir binaydı. Meğer zaten "King of Swanage" diye anılan egzantrik bir adam için, 1875'te tasarlanmış. Niyeyse İskoç tarzı bi de. Aslında ilk gün planımız, otobüsle Durdle Door'a gitmekti; ama 3,5 saat yolculuğun üstüne birer saat gidiş geliş otobüs turu yapmak ve otobüs saatleri yüzünden sadece 1 saat gezebilmek çok saçma geldi ve iptal ettik. Onun yerine 3. günün yarım günlük planına el attık: Old Harry Rocks ve Studland turu. iyi ki öyle de yapmışız; çünkü 3. gün old harry rocks üstüne öyle bir sis çöktü ki saatlerce dağılmadı.

Old Harry Rocks

Mataraya su doldurup, saat 14:30 gibi yola çıktık. Yürüyüşü sadece Coastal Path tabelalarını izleyerek sorunsuzca bitirmek mümkün; ama ben elimde harita olmasını, nerden nereye geldik, nasıl geldik izlemeyi seviyorum. Google maps aynı şey değil, hem dağın tepesinde telefon da çekmiyor bazen. Bunun için de ideali yürüyüş haritalarının çıktısını almak; internette çok daha fazla bilgi var. Biz şurdakini kullandık. Dönüşte yorgunlukla otobüse binmeye karar verdik. Otobüs terminalinden verdikleri çizelge broşürü 10 dakikada bir otobüs gösteriyodu; ama meğer saatte birmiş! Neyse, uslu uslu bekleyip, saat 8'e doğru otele döndük.


İkinci gün; büyük tur günü - 21 km.  Bu sefer aksi yöne yürüyüp, St.Aldhelm's Head'den döneceğiz. Otobüslere yeniden baktık ve ola ki dönüş yolunda yorulursak, Worth Matravers - Swanage otobüsünün pazar günü çalışmadığını, yani son 2-3 km'ye kadar otobüs olmadığını gördük. Sabah 9:30 gibi yola çıktık, otobüssüz döndüğümüzde tam 17:30'du, yani 8 saatlik yürüyüş. Bu arada, "full english breakfast" sahiden bu tür yürüyüşler için depo fullemek gibi bir şey. Yedikten sonra nefes alamaz oluyorum ama tüm gün idare ediyor, akşam yemeğine kadar sadece bi muz yedik ve toplamda sadece 35-40 dakika mola verdik.

Ekran görüntülerini elcağızımla birleştirip paint sanatıyla bu şaheseri hazırladım.
Hava güneşli, arada rüzgar, mis gibiydi. Rotamız Durlston Head'le başladı. Swanage'dan bir saatlik yürüyüş mesafesinde bir ufak kale ve onun çevresi. Yollar yine tabelalarla güzelce işaretlenmiş, ayrıca adım başı manzaraya nazır bank vardı. Bank sanatından iyi anlıyorlar, o bir gerçek. Bazı banklar güney kampüs bebek yokuştaki bankın aynısıydı. Neyse, Durslton Castle'a vardık. Bölge Jurassic Coast olduğu için girişinde jeolojik zamanları, dinazorları anlatan büyük taşlar vardı. İçeride de çocuklar için, hem yine bu zamansal gelişimi hem de bölgeyi anlatan inceleme ve oyun köşesi vardı ki bence çok güzel hazırlanmış. Ayrıca hediyelik eşya vs de vardı.

Durlston Head yolu ve kalecik

Kale ufak, en uç kısmı güzel bir restoran olmuş. biz sahil yoluna inip yürüyüşe devam ettik, esas yolun başlangıcı. Yolun başında yunus ve kuşlar hakkında bilgi panoları vardı. tam "büyük tur" için yola çıkmadan önce, orada görebileceğiniz göçmen kuşları, bölgede yaşayan martı çeşitlerini ve şanslıysanız, yunus türlerini anlatıyor. Çok basit; ama hem güzel çizimli, hem de bilgilendirici. Böyle şeylere çok takılıyorum, "hmm aferin adamlara" filan diyorum; ama sahiden istanbul'da şu panolardan olmamasını açıklayamıyorum. dağın başında, o kuşun da yunusun da bulunduğu bir şehirden gelenler olarak, o dağı kıskanmak üzücü işte.

Coastal Path boyunca birtakım manzaralar

Yürüyüş duraklarından sırayla gidecek olursak: minik bi deniz feneri'ne uğradıktan sonra, bol manzaralı devam ettik. 5. km civarında Dancing Ledges denen düzlük göründü. Bol yosunlu ve dalgalı; ama yine de gençler ve ruhu gençler toplanmış, yüzmüyorsa bile güneşleniyordu. bu arada biz böyle uçurum yamacında yürürken, aşağıda o yamaca tırmanan dağcılar, denizde akıntıya karşı kürek çeken kanocular ve bolca yelkenli vardı. az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. özetle bu. Dönüşte Purbeck'in meşhur dondurması için bi mola verdik. Güneş altında yürümekten midir bilmem, çok iyi geldi. Langton'a kadar fena gitmedik; ama son 1 saat sahiden yorucu geçti. İnsan niyeyse 7 saat yürüdükten sonra son bir saati yürümemeyi kendine yakıştıramıyor; oysa otobüsle 10-15 dakika.

Otelde fark ettik ki dondurmanın o kadar ferahlatması boşa değil, yüzlerimiz kıpkırmızı, bir de güzel gözlük izi! güneş kremi sürmediğim ender zamanlardan; ama o da ingiliz güneşini ciddiye almadığımdandı. Neyse, sevimli karidesler olarak şehre inip yemek yedik.

3. gün dönüş günümüzdü. Ben önce 3-4 aspirini ezip, el kremiyle karıştırıp yanık kremi yaptım; uydurmasyon olsa da bu tür kremsiz durumlar için öneri olarak okumuştum bi yerde, işe de yaradı biraz. şehir turuna çıktık, sahile indik ve sis! ben böyle garip sis görmedim. bir bulut, koyun bir ucundan diğer ucuna yer değiştirip durdu; ama bu arada gök masmavi, açıktı. garip, çok garip blog.

Swanage'ın gecesi, graffitisi, müzisyenleri ve tabii ki martıları.

Neyse, bu arada sular çekildi, martılar uçuştu ve derken sokak müzisyenleri geldi. Omzunda papağanıyla akordeon çalan genç kız pek bi tatlıydı ve çocuklar arasında pek sükse yaptı. Sonrası otobüs bekleme işkencesi, tren kaçırma ve bi sonraki trene bizi almayı kabul eden kondüktör tatlılığı.

Eveeat bu kadar. Dorset'in siftahı bizden, bereketi allahtan, pek sevdim ben.

30 Nisan 2013 Salı

Keswick & Derwentwater: bir gölbaşı hikayesi

Efendiiim, başka başka kutlamalar sebebiyle bu hafta sonu +1 gün uzatıldı ve İngiltere'nin gözbebeği, Cumbria bölgesindeki Göller Bölgesi'ne (Lake District) gittik (bayılıyorum bu ilkokul kompozisyonu tadındaki postlarıma).

Lake District: Bir İngiliz klasiği.

Göller Bölgesi Milli Parkı, Liverpool'un kuzeyinde kalıyor, 19-20 tane irili ufaklı göl var. Göller arası mesafe otobüsle 1-1,5 saat civarı, yani yedigöller gibi düşünmemek lazım. Bir de göllere yakın, konaklama için tercih edilen belli başlı merkez kasabalar var; Carlisle, Penrith, Windermere, Ambleside gibi. Biz Londra'dan gideceğimiz için trenle ulaşıma göre karar verdik. Bu planlama işlerinde devreye güzelim websitesi giriyor. Zorluk derecesine göre ayrılmış yürüyüş rotalarının broşürlerinden, mesafe, konaklama, görülecek yerler vs listelerine kadar her şeyin olduğu bir websitesi. Hakikaten: adamlar yapmış. Sitenin oldukça sade tasarımına da ayrıca bayılıyorum, içimdeki iskandinav mutlu oluyor.

Biz Cumbria'nın çiçeği Keswick'i ve göllerin kraliçesi Derwentwater'ı seçtik (Hadrian's Wall yürüyüşünü bir başka sefer yapmak üzere). Buralara zamanında Vikingler yerleştiğinden bölge isimlerinde İskandinav etkileri var. Keswick güzel, sevimli bi köy. Zamanında peyniri meşhurmuş, sonra madenler açılmış ve dünyanın ilk kurşun kalem üretimi burada başlamış. Londra'dan Penrith'e 3 saat trenle gittikten sonra otobüsle Keswick'e ulaşmak 45 dakika sürüyor. Otel seçeneği bol, ayrıca isteyene apart evler de var. İlk gün öğleden sonra vardığımız için göl etrafındaki kısa yürüyüşlerden birine çıktık. Harita ve yürüyüş rotalarını önceden bastırmak iyi oldu, turist info'da bu kadar bilgi var mı, emin değilim.
 
Friar's Crag, milli parkın 100. yılı anısına göle konan taş anıt, yosun istilası ve Castle Head manzarası
2 saatlik yürüyüşümüz (friar's crag turu) boyunca dolu yağdı diyebilirim. tamam, arada kısa süreli durdu ve yağmura döndü. neyse, yine de güzeldi. friar's crag'den göl manzarası meşhurmuş. bana biraz dilburnu'nu hatırlattı, çam ağaçlarından olabilir. yer gök minik kuşlarla ve tabii ki koyunlarla kaplıydı. İngiltere'deki milli parkların çoğunda durum aynı: arazi aslında özel mülk ve buralar aynı zamanda otlak olarak da kullanılıyor. Tarih sevenler için geliyor: Enclosure işi buralarda biraz tersine dönmüş gibi. Neyse, haliyle her yer koyun ve bu mevsimin güzelliği: kuzu. Kuzuların hatrına, o doludan yılmayıp castle head'e de çıktık ve oradan da göl harika görünüyordu (evet fotoğraftaki kadar griydi ama olsun). ilk gün için yeterince ıslandıktan sonra dönüşte gökkuşağı çıktı. Keswick küçük; ama güzel bir yer (hele ki Penrith'e göre), akşam bir italyan restoranında pizza yedik ve gayet lezzetliydi.

2. gün erken kalkıp, haşmetli bir "english breakfast"la enerji topladık. onca doludan sonra şansımıza bütün gün güneş parladı. Önce keswick'teki onlarca outdoor dükkanından birine gidip hiking ayakkabıları aldık. Spor ayakkabıyla da oluyor; ama aynı olmuyor(muş. ben de deneyip gördüm). Yağmur çamur bir yana, hafif tırmanış için de gerekiyordu. 6-7 saat sürecek uzun yürüyüşe böylece başladık. Göl etrafındaki tüm rotayı yürüdük ve hatta arada ayakkabı mağazasındaki satıcıların lafını ettiği Catbells'e de tırmandık. 450 m yükseklikte bir tepe, çıkması inmesi 1,5 saatten biraz fazla sürdü. Edinburgh'taki Arthur's Seat gibi. Yürüyüş sırasında ufak bi şelale, sazlıklı bir kuş yuvalama alanı filan da vardı. Yani göl etrafında dümdüz bir rota değil, şair burada onu anlatmaya çalışıyor.

Göl manzarası x 2, Catbells'den manzara ve temsili koyun.
Yükseklik korkum ve ben her zamanki gibi inişte delirdik. Çakıl taşlarıyla kaplı yokuşlardan yuvarlanma ihtimali bile bana yetiyor. Korkunun mantıkla hiçbir ilgisi olmadığı için telkinler işe yaramıyor. Neyse, pıhhhlayıp kaskatı kesilmiş kedi gibi kalakalıyorum veya her adımda küfrediyorum; ama olsun. Çıkması ve manzarası güzel. Böyle de bir saçma huy işte, inişteki sinir stres halime rağmen bence çok keyifliydi. Hem yalnız asla çıkmazdım; ama şansıma biricik kavalyem hem iyi hem de sabırlı (evet, biraz delirtmiş olabilirim).

Tepeden indikten sonra yine koyunlar ve kuzular arasından geçip göl kenarına vardık, rotaya ordan devam ettik. bu arada suyumuz bitmiş, karnımız artık nihayet ufaktan acıkmaya başlamıştı. Tepeye çıkmadan önce büyükçe bi otele denk gelmiştik, oradan sandviç alıp tepede yeme hayalimiz de otel lobisindeki düğünle sonlandı. "Kır düğünü" denen şeyin "Bolu zımbırbey dinlenme tesisleri"yle buluştuğu yerel bir lezzet. Şampanya sarhoşu adamlar ve kendini barones zanneden, şapkalı ve sinirli kadınlar vardı. En paspal ve ayakkabısız (çamurlu botlarımızı otellere sokmuyoruz) halimle koşarak otele girdim ve tuvaletle aramda bu şekilde yaklaşık 150 kişi vardı. Onları aşamadım, tuvalete gidemedim. zaten tuvalete ayakkabısız girme fikrini de hiç anlamadım ya, neyse. O kokoşları kendi haline bırakıp sonra başka bi yerde bulduk; ama sandviç alamamış olduk. Dönüş yolunda da saat ve kilometre saymaya başladık haliyle (veya ben başladım). Derken, kuzeyliler, mavi ceketliler: MARİNA! Gölde kano, yelkenli filan kiralamak için minik bi marina var. kafesinde cips ve çikolata yedik ki son akşam yemeğim olsa gam yemezdim, öyle iyi geldi. bu yakıt ikmaliyle bi 3 km daha yürüyüp, akşam 7.30 gibi (nihayet) otele vardık. Akşam yemeği sonrası tüm o yorgunluğu hissederek uyku.

Castlerigg Stone Circle

3. gün ki dönüş günümüzdü. Trenimiz akşamüstü, Penrith'ten. Biz de bavulları otele emanet edip Castlerigg'e doğru yola çıktık. Castlerigg'de Stonehenge benzeri bir "stone circle" varmış. Bunlardan ülkede zaten 1300 tane varmış da biri de buradaymış işte. yaşı biraz muallak; ama tabelada 4500 yazıyordu. ana yoldan gitmeyelim diye "foot path" tabelasını takiben düştük yola. küçük bir korunun içinden geçiliyor, sonra da yine açık arazi, çamurlu otlaklardan. bu sefer şemsiyeliydik; ama boşa çamura battık galiba. taşları gördük, sevdik, fotoğrafını çektik ve bu kez kısa (ve asfaltlı) yolda keswick'e döndük. Bi kahve molasıyla kurulanıp penrith'e gittik.

Bu tür kasabalarda otobüs saatlerinin trene göre ayarlanmaması çok anlamsız. pazar günü olduğu için keswick- penrith otobüsü iki saatte birdi. 17:03 treni için 16:15 otobüsüne binsek, 2-3 dakikayla kaçırma ihtimalimiz olduğu için, 14:15 otobüsüne bindik; biraz da bir önceki treni yakalama umuduyla. normalde yakalardık; ama o tren rötardan iptal oldu. bize de penrith'te geçirilecek fazladan 2 saat çıktı. keswick'ten büyük olmasına rağmen daha düz, renksiz bir yer. biz de pazar günü açık 2-3 yerden biri olan, kasabanın lüküs otelinin çay salonunda oturup treni bekledik.

*

eveeaat göller bölgesine girişimiz de böyle oldu efem. Fotoğraflar aceleye geldi biraz.

Önümüzdeki pazartesi early may bank holiday olduğu için (adeta hıdırellez) tatil. istikamet Dorset. Jurassic coast konusunda  çok heyecanlıyım. İlgili websitesi şurada, bölge adını milyor yıllık jeolojisinden alıyor (Jurassic, it is). Adanın güney sahilleri; hatta ingiliz ayçiçekleri yazın denize filan da giriyor bu bölgede. Aslında şöyle 1 hafta boyunca tüm sahili gezsek harika olurdu; ama biz şimdilik Swanage'la başlıyoruz. yine kilometrelerce yürüyüş, bol manzara. tabii bu sefer mis gibi deniz kokusuyla - o kısım önemli blogcuğum, deniz her zaman önemli bir konudur.

25 Nisan 2013 Perşembe

2013-2006 = 7.

Yedi. bu blogun yaşı. Çok garip geliyor bazen, sahiden garip. Çocuk olsa, ilkokul yaşı; hatta şimdi iyice düşürdüler, yakında mezun yaşı bile olabilir. Birlikte büyümek mi diyeyim, salyangoz gibi arkada iz bırakmak mı diyeyim, öyle bir şey işte. Okuyanlar da var, o daha da garip geliyor bazen. Mesela nuh nebi'den kalma bi posta yorum gelince. "Ne demişim, bir bakayım" diye okuduğumda. Başkası yazmış o yazıyı sanki; sanki benim o zamanki yaşımda olan biri şimdi yazmış gibi, ben değilim; ama bir ben tam olarak anlıyorum gibi. garip işte.

Neyse, fark ettim ki blogun yaşı benim günlük tuttuğum yaşlara gelmiş. Ben ilkokul 1 öncesinde okuma yazma bilen çocuklardandım; ama sadece büyük harflerle. Sokakta tabela okumak filan harikaydı; ama okulda bir de küçük harfleri gösterdiklerinde çok bozulmuştum. Neyse, onları da öğrendim zamanla. Günlük tutmaya küçük harfleri henüz öğrenmemişken başladım; ama sahiden her gün. Defterim kırmızı- beyaz renkli, italyanca yazıları, kuşlu kenar süsleri olan bir defterdi; sanırım teyzemin eski defterlerinden. Evet, hatta defteri Ankara'da edinmiş olmalıyım ki ilk yazım da Ankara'yla ilgili: "ANKARAYA GELDİK. ANANEMİN KOLYELERİ GÜZEL. KIZARMIŞ EKMEK SEVMİYORUM." gibi edebi eserlerim var. Nasıl da istemezdim okunmasını. kilitli değildi. kilitli defterleri sevmedim hiç. kilit demek, annem açmaya çalışır demekti; ama benim annem açmayı denememeliydi zaten. denemedi de galiba veya ben okuldayken okuyup hiç belli etmemeyi başardı, bilmiyorum. neyse, mantığımın tutarsızlığı defteri köşe bucak saklayışımda yatıyor, o ayrı hikaye.

Sonra kendi hayatım yeterince heyecanlı gelmemiş olacak ki öykü yazmaya giriştim. O defteri de hatırlıyorum, Benetton çocukları vardı üstünde, bir de ufak logo. sert kapaklı olduğu için ciltli kitap gibi gelirdi, kendince bi havası, bi ağırlığı vardı yani. Günlüğün aksine buradakileri ev ahalisine okur, okutur ve hatta teatral bir şekilde sahnelerdim. İlkokul 1den itibaren "küçük kedi mimi", "yaramaz köpek raki", "çılgın tavşan momo" kıvamı, tamamı birbirine benzeyen, başrolünde hep hayvanların olduğu hikayeler yazdım; yardımcı oyuncular da onların insan arkadaşlarıydı filan. 1-2 sayfalık şeyler; ama olaylar hep çok hızlı gelişiyordu ve hep mutlu sonla bitiyordu: Mimi evden sıkılır, kaçar, parka gider, suya düşer, bi çocuk onu kurtarır, çocukla birlikte uçağa binip dünyayı gezerler; ama mimi evini özler, evine döner, ailesini alıp onlarla birlikte gezer (kıssadan hisseleri de unutmuyorum, görüyorsunuz). Bir zaman sonra (okuduğum kitapların da etkisiyle, tabii ki) bu maceralar öyle bi hale geldi ki hikayeleri bitirememeye başladım. Olasılıklar başımı döndürüyodu: Mimi eve gitmemiş? Mimi tam eve dönecekken başına bir şey gelmiş? Mimi döndüğünde ailesini bulamamış çünkü hırsızlar öldürmüş?! O kadar çok ihtimal vardı ki seçemiyordum ve ucu açık kalıyordu. Son satırlarında "Derken" veya "Ondan sonra" filan yazan bir sürü yarım hikaye var.

Bir ara bu defteri ilkokul öğretmenime göstermiş olmalıyım ki daha uzunca (ve çılgın) bir hikayenin altına "Çok güzel olmuş. Doğan Kardeş'e gönder" mi ne yazmış. Pek sevinmiştim; ama tabii ki göndermedim. Öyle şeyler için utangaç bir çocuktum ben, hatta defteri öğretmene göstermem bile mucize. Bu yazıyı sevinçle anneme göstermiş, muhteşem hikayemi birkaç kez daha okumuş, gizlice gururlanmış ve Doğan Kardeş'te yayımlanması ihtimalinin hayaliyle utanmıştım. Bir de tabii niyeyse, hep o öyküye benzer şeyler yazmayı denedim sonra, "onaylı" olduğu için sanırım. Yarım kalanların miktarı iyice arttı böylece (adeta bir yazarın sancıları).

Yer gibi kitap okumam da öyle başladı galiba; ben daha küçük kedi mimi'nin başına gelenlere karar veremiyordum ama insanlar iki yıl okul tatilini filan yazıyordu. nasıl oluyordu yani? Favori kitabım Gizli Ada'yı (Enid Blyton) kapağı parçalanana kadar defalarca okudum. Benim için edebiyatın zirvesiydi o zamanlar. yaşadıkları kasabanın gölündeki terkedilmiş, gizli bir adaya kaçan 4 çocuğun orada kurduğu yaşantıyı anlatıyordu. Kayıklarının arkasına bağladıkları ineği yüzdürürerek adaya götürmüşlerdi, sütünden tereyağı filan yapmışlardı. Rica ederim yani, bundan büyük macera mı olur?! Bir de tabii, ben anca 1-2 sayfa yazıyordum. Kitaplar kalındı, hatta bazısı kocamandı. Hababam Sınıfı, Bir Genç Kız Yetişiyor (A Tree Grows in Brooklyn) filan, okudukça ezildiğim kitaplardı.

Kardeşim büyüyünce ben de hikaye yazma girişimlerimi tamamen bıraktım. Bi kere çok iyi yazamadığımı anlamıştım (kabullenmiştim diyelim), ayrıca ona bir şeyler uydurarak anlatmak daha zevkliydi, illa ki hoşuna gidiyordu. Günlüğüm hep devam etti ama. Bir oturuşa 8-10 sayfa yazdığım ortaokul günlüğüm kara melek senaryosuyla yarışır, zirve yaptığı yıllar. Lise sona kadar seyrek de olsa yazdım, sonrası bölük pörçük.

Neyse  efendim, ne diyecektim? hah, blogun bunlarla hiç ilgisi yok aslında. Ben blogu günlük yerini alsın diye açmadım. Niye açtığım da meçhul aslında, ilk yazılardaki daldan dala halden anlaşılıyor. Sonra su yolunu buldu, ben "haber okuyup sinirini yazarak atan blogır" ekolüne yaklaştım. şehirler, insanlar, okullar, işler değişti. elbet ben de değiştim. tuhaf ama o zamandan beri blogu okuyan az öz çekirdek bir kadro var, onlar hep okudu. "Kafa dengi sanal insanlar" olmaktan çıkıp tanıdıklar, arkadaşlar oldular. Garip şey işte blog, dışında olanların veya sadece okuyucu olanların tam anlayabildiklerini sanmıyorum. Twitter, tumblr filan değil bu. Belki de biraz komün gibiyiz, ondan. Yine de garip bir şey. yazdığın yazı, okuduğun yazı, bunların ucundaki insanların buluşması.  Hayatına dair hiçbir şey bilmesen de / çok da merak etmesen de, fikirlerine dair çok şey bildiğin insanlar olması. Kimi zaman Enid Blyton'la tanışmış gibi mutlu hissetmek.

Laf yine uzadı. Velhasıl, kendi kendime konuşurken, yan odada güzel insanlar olduğunu bilmek büyük bir lüks. Bu da yan odaya selam ve teşekkür yazım olsun; bana o hikayemi Doğan Kardeş'e göndermişim de yayımlanmış gibi hissettirdikleri için.

11 Nisan 2013 Perşembe

sakın sen kuşlara uyma ft. bıngıldak

İstanbul'a yapılması planlanan 3. havaalanının ÇED raporu bakanlık sitesine konmuş. bundaki amaç "görüşe açmak"tır, malum. Şeffaflık, demokrasi ve diğer tüm gençlik rüyalarımızı gıdıklamak için yapıyorlar bunu. Neyse, ilgili haberin tamamı şurda. bence okuyun. üşenirseniz, buyrun:

Hızlıca notlars:
  • 2 milyar 900 milyon Avro harcanması öngörülüyormuş.
  • Yıllık yolcu kapasitesi 150 milyon kişiymiş (kaynak belirsizmiş).
  • ÇED Raporu’nun en önemli itiraflarından biri proje alanının orman göl ve mera alanlarından oluştuğunu söylemesiymiş. Şöyle: %80 orman (arnavutköy kuzey ormanları), %9 göl, yaklaşık %3 de mera.  
  • Yani proje başlangıcında yüzde 90’ı göl ve orman olan bu özel bölge proje gerçekleştiğinde yüzde 90’ı beton olan bir alana dönüşmüş olacak.
  • Bölgedeki madencilik faaliyetlerinin de etkisiyle ciddi bir heyelan ve toprak kayması riski var.
  • Terkos barajı ve Alibey barajı havzasını besleyen çok sayıda derenin kurutulması planlanıyor. 
  • Proje alanında yer alan 70 adet göl ve gölet ise hafriyat yaılarak doldurulacak. İstanbul ve su sıkıntısı konusuna burada girmiyorum; ama anladınız.
  • Tabii ki canım çevre bakanlığı "alanda korunması gereken tabiat varlığı ve sit alanı yoktur" diyerek yine görevini yapmış. iyi ki varlar ve iyi ki her gece huzurla uyuyabiliyorlar da kötü insanların varlığından tereddüt etmiyoruz.
 Ama. ama. esas ama. esas olan biten:

Bölgenin kuşların göç güzergahı olmasının ötesinde, proje alanının hemen yanında yeralan Terkos gölü kuşlar için her mevsim konaklama alanı.

Kuş var orada yani. Binlerce yıldır orada uçup kıta filan aşıyorlar. arada bi durup nefeslenip devam ediyorlar. Binlerce yıldır, milyonlarca kuş yapıyor bunu. Ne o sen kanatlı bi metalde insan uçuracaksın diye, kuşun yaşam alanına göz dikiyorsun.

Rapor kuş türlerinin geleceğini çok dert etmese de, uçuş güvenliği açısından oluşabilecek sorunlara değinmek zorunda kalıyor.

Uçuş güvenliği. İnsanlarınki tabii, kuşlarınki değil. Sizce de çok tatlı değil mi?

Aslında rapor, alınacak önlemlerle kuşları bertaraf etme sözü veriyor. Alınacak önlemler şöyle sıralanıyor; 1- kuşları cezbedecek ortamlar ortadan kaldırılacak, 2-havalimanı çevresine iğne yapraklı ağaçlar dikilecek.

bertaraf? pardon, BERTARAF?! KUŞLARI CEZBEDECEK ORTAMI ORTADAN KALDIRMAK?? Tabii kuş dediğimiz avuç içi kadar olduğu için, "sen kimi nerden bertaraf ediyosun len" diyemiyor. hoş, kuşlar filmini izlemiş biri onların garezinden korkmayı bilir; ama neyse. Bertaraf edecekmiş haspalar. Ona "katledeceğiz" desinler, razıyım. en azından dürüst olsunlar. Bir de "orman ve göl" yerine "kuşları cezbedecek ortam" demeyi başaran adam edebiyatın karanlık tarafına geçmiş bence.

kapanışı daha da güzel:

Rapor projenin sadece yapılacağı bölge için değil tüm kent, hatta tüm ülke için önemini vurgularken, “geniş katılımlı paydaş toplantıları” denilen etkinliklerin yalnızca Arnavutköy  ilçesine bağlı Tayakadın Köyü ilkokulunda yapılan halk katılımı toplantısı ile sınırlı kaldığı anlaşılıyor.

 ay lav çakma işler, ay lav göz boyamalar.  midem yanıyor.

*


Dicle Üniversitesi'ndeki olaylara karşı düzenli bir sessizlik var. Hizbullah niyeyse yeterince "terör" sayılmıyor bu ülkede, domuz bağı normalmiş gibi. Dicle Üniversitesi'nde biri ağır dört öğrenci yaralandı. Polis saldırıya uğrayanları gözaltına aldı; evet, saldıranları değil. Benden daha iyi anlatanlar var, esas onları okuyunuz bence. ODTÜ'yle kıyaslayacak değilim; çünkü burada yaşananlar polis şiddetinden daha derin, daha koyu ve daha pis bir şey.

Tüm bunlar olurken üniversite rektörünün "ama süreç?!" demesi de bir harika. süreç, adeta bıngıldağı kapanmamış bebek; parmak ucumuzla tutuyoruz. oysa parmak ucunla tutarsan düşme ihtimali daha fazla.

Kolombiya'da da var bu bizim süreçten. Üstelik onlar 60 yıldır bekliyordu bunu; 70 bin kişi öldü, milyonlarca insan yerinden edildi. Yılların FARC'ı hükümetle barış görüşmesine oturmuş. Gerçi onlar da işler biraz farklı yürüdü. Bizzat ordu silah bırakma çağrısı yaptı mesela, "noelde evinizde olun" dedi gerillalara. 331 tanesi bu kampanya sonucunda çıkmış yağmur ormanından. Az mı? iki ağaca ampul takmak 331 kişiyi ikna ediyorsa, değmez mi? tabii böyle popülist bir kampanyayla kalmamış konu, görüşmelerde de konuya damardan girmişler: toprak reformu. Haliyle ikna turuna çıkmaya da pek gerek kalmamış, görünen o. 5 madde belirlenmiş, oradan ilerliyorlar (ki çatışmanın durması 3. madde, ilk madde değil). Kolombiya'da bıngıldak o kadar da hassas bir şey değil sanırım.

9 Nisan 2013 Salı

cıvıl

Bazi satirlar, dizeler var kiskandigim. Onlari pes pese dizen ben olsaymisim, aralarindaki o kimyayi ben yakalasaymisim, dedigim. Herkes diyor tahminen. Kocaman bir kasanin sifre kombinasyonu gibi sihirli dizilimler bunlar; celik kasa acildigi an icinden en kiymetli duygularinizin dokuldugu. Her zaman birbirine teget gecen ama bu tegetlik fark edildigi anda aralarinda bir kivilcim cakan kelimeler. Sanki yazan kisi de o koca kitabi bu cumleye fon olsun diye yazmis gibi, o sihirli cumle 40 kat dosegin altindaki bezelye tanesiymis gibi. Sanki tek derdi o cumlecikmis de gerisi bahaneymis gibi.

"Kuslar gibi civildar / tattirdigin acilar" mesela. Okudugunuz an anladiginizi sandiginiz; ama bir saniye icinde asla boyle bir aci cekmediginizi; cunku cekseydiniz zaten bu cumleyi yazabileceginizi idrak ettiren cumle. Ben oyle bir aci cekmedim, beni can evimden vurma sebebi baska. Aci cekerken degil, kus civiltisi duyunca aklima gelen bi cumle bu: bir insanin, su koca dunyanin bir aninda 5 kelimeyle sihir yaptigina tanik olma hali. Abartmiyorum. Bes kelime secip bu cumleye erebilmek, beni sasirtiyor. Ben hala o ortaokuldaki "bunu nasil yazmis, nasil ama? Dusunmus mu, hissetmis mi, hesaplamis mi? Nasil yazar bir insan bunu?" halimle okuyorum boyle cumleleri, mesela az oncekini.

Boyle cok heyecanlandigim zamanlarda aklima edebiyattan nefret eden ve bizi de nefret ettirmek icin her seyi yapan o edebiyat hocam geliyor: sair burda aci gibi olumsuz bir duyguyu, kus civiltisi gibi neseli bir olaya benzeterek...... sizi ters koseye yatirmaya calismistir. tabii canim, ne sandin. bunlari asla kendi hissetmemistir, satis kaygisiyla sinsice hesaplamis, kallesce vurmustur. Sizin hayranlikla tekrar tekrar okumalariniz ona sadece "tuttu bu yontem" demektedir, sair bu sekilde kadin bile tavlamaktadir. Pis şair resmen.

Edebiyat hocam kuslarin sadece neseyle civildadigini sanacak kadar hayattan uzak, hicbir sey sevmeyen bir kadindi. Mutlak memnuniyetsizliginin baska bi sebebi oldugunu umardim; ama galiba yoktu. Yavrusu yuvadan dustukten sonra aciyla şakıyan serceyi filan anlamazdi o. Nasil bir curetse, o haliyle bi de siir okutur, siir anlatirdi. Cezai ehliyet gibi, poetik ehliyet de olsun. Siirden siiri alir, geriye formuller, sinav sorulari, hissiz harf yiginlari birakirdi. Bazilarimiz liseli olmanin o dayanilmaz gucuyle direnir, inadina siir sever, otopsiden hallice sorularina karsi inadina "hocam siirin temasini anlatamiyorum ama kalbim aciyor" filan derdik. O da bizi arabesk civikliklarla suclar, siirin temasiyla oykunun anafikri hakkinda vaaz verirdi.

Ders onemliydi, edebiyat sadece bir ders araciydi onun icin. Biz ÖSS'ye hazirlaniyoduk, o cok gencti. herkes kendini ispat etmeliydi. Ogrenmemiz gerekiyordu, hissetmek veya hele ki hayal kurmak, bir ogrenci icin mesaiden calmakti. Onun da ogretmesi gerekiyordu; turk dili ve edebiyati fakultesinde failatun failatun gunler gecirmisti yuzlerce, bosa gitmemeliydi. o fakulteden bahsederken o kadar nefretle konusurdu ki. ogrencileri ondan daha fazla kitabi, ondan daha fazla zevk alarak ve ondan daha erken yasta okudu diye bile nefret doluydu. sonucta hissetmeyi veya hayal kurmayi zaten evde de yapabilirdik; dersi kaynatmak icin bahane olamazdi.

Hayatimda hic iz birakmamis bi hocayi fazla anlattim. Aslında iz bıraktı: benden o yaşta, o senede edebiyatı zevkle anlatacak bir hocaya sahip olma şansını aldı, götürdü. Neyse, bir baska edebiyat hocasi daha vardi okulda. Ogrencileri aşkla kitap okuyan, kitap konusan, kitaba donusen bi adam. Hic ogrencisi olmadim. Keske universitede olsaydik da dersine gitseydim. Birkac kez sohbet etmistim. Mufredatin zorunlu kitabindan bile bahsederken oyle garip ayrıntıları oyle bir askla anlatiyordu ki. Ne bileyim, hayatinin bi asamasinda gunlerini bahcede gecirip kus civiltilari arasindaki farklari anlamaya calismis biri gibiydi. Bi kere, gulumseyerek anlatirdi. En uyduruk, en kitap sayilmayacak kitaptan bahsederken bile, gulumserdi. Edebiyat veya kitap veya kelimeler onu gulumsetiyordu. Ogretmen olmayi da o aski paylasmak icin secmisti sanki. Ona denk gelemedim ben işte. sonra dusundum, ben kitaplari veya edebiyatı veya şiiri zaten seviyordum. belki de boyle sinir testi gibi bir hocam oldugu için daha da cok sevdim. belki de gulumseyerek konusan hocalar bunlari sevmeyen ogrencilere denk gelmelidir, benden cok onlara lazimdir.

*

yazıyı bi ara telefondan yazıp kaydetmişim (bkz. türkçe karaktersizlik), demin buldum. sonunu getirmemişim; ama neyse, bu haliyle sizindir.

2 Nisan 2013 Salı

tatil baldan tatlı

Efendiiim: Amsterdam.
Yavru vatan Hollanda'nın bize sadece 5 günlük (beş. gün.) vize verişine takılmadan, uzun hafta sonu diye koşa koşa gittik. 2006'daki maceralarımla aynı zamanda oraya giden; ama benim aksime orada kalan arkadaşlarım var. düzenlerini kurdular, yakında vatandaşlık bile alıyorlar. Başka bi arkadaşım sorunca fark ettim ki ben Amsterdam'da hiç otel vs bilmiyorum; çünkü hiç kalmam gerekmedi. Bu da böyle harika bir lüks işte.

Amsterdam, haritasız gezebildiğim şehirlerden. Her yerini çok iyi hatırladığım için değil, tabela ve bilgilendirmede bir Londra olduğu için de değil; ama kaybolsam bile hep aynı şekilde kaybolduğum için. Ayrıca tramvay güzel şey, bir Tube değil, geze geze dolaş, her yol Centraal'e çıkıyor zaten.

 Ne yaptık ne ettik notları olsun bunlar, belki birinin işine yarar. Kilitsiz günlük gibi oldu blog zaten. Müzeler filan yok gerçi, onları yaptık bitti zamanında. Tek bildiğim, Van Gogh Müzesi bi süre tadilatta, oradaki eserler Hermitage'a taşınmış. Keukenhof filan peşindeyseniz, Nisan sonuna doğru en iyi zamanı. hatırladıklarım bunlar.

Neyse: Cuma günü kuşluk vakti uçağımıza binip şehre indik. Hava tabii ki ayazdı; ama güneşliydi, güneş ne güzel şeydi. Dam Meydanı'nda yine o minik lunapark kurulmuş. sonra sola kırıp voltaya başladık. Bi ara minik bi sokakta bi sahaf pasajı bulduk. kitaplar, fotoğraflar, baskılar filan satan 5-6 dükkan. pasajın sonundan Kloveniersburgwal denen (asla bi seferde okuyamadığım) sokağa çıktık (pasaj the book exchange'e yakın) ki kanal kenarı yürüyüş için güzel, kocamaaan bi cadde/sokak. Sonra, Cafe de Jaren'de mola verdik. Hava güneşliyse bahçesine masa çıkarıyolar, içi yüksek tavanlı, kahvesi çorbası güzel, kanal manzaralı bir yer. Masa çok, haliyle biraz bekleyince yer kapmak mümkün. Mola vermelik işte tam. Sonra Leidseplein'a doğru gittik ki zaten Taksim'e çıkmak gibi bir şey, merkez. Orada bir takım içkiler ve diğer şeyler sonrası eve dönüş, neşeli haller, bi ara üst üste çalan şarkılar, renkli videolar filan. Fade out.

Cumartesi ben "sabun alıcam, sabun sabun!" dediğim için (ve esas sabuncu Savonnerie tadilatta olduğu için) Nilsen'e doğru yola çıktık. Ben böyle "x dükkanına/ kafesine bakalım" hedefleri koymayı seviyorum; çünkü o zaman sahiden ara sokak, arka mahalle keşfediyor insan; tabii kastım XXL department store'lar değil. Amaçsız yürüyüşün aralarına mini amaç molaları serpiştirmek, gibi gibi. Neyse, canım Vondelpark'tan geçerek Nilsen'i bulduk, ben minik sabun alıp rahatladım. Harika bir çocuk mağazası aslında, kumaş ve ahşap oyuncaklar, giysiler vs. Oude Zuid denen, şehrin "eski güney" mahallesinde. Cumbalı evler vardı ki meğer Hollanda mimarisine çok yakışıyormuş cumba. Şehrin en pahalı emlak  bölgelerinden. Park manzaralı olan birkaç evi seçtik, "1 kilo sarın, alıyorum" deyip eğlendik

Ondan sonrası 9 streets. Ben pek severim bu bölgeyi. Özellikle Avrupa başkentlerindeki hızla birbirine benzeyen alışveriş caddelerine inat, burada genelde yerel mağazalar ve restoranlar oluyor. ayrıca kanallar zaten pek bi güzel, güneşli, iki adımda bir durup ısınmalık. Prinsengracht'la başlayıp S çizerek dolaşıp durduk. Siyatikle kıvranmaya başladığımda o değil bu değil deyip, screaming beans'e oturduk. Ufak bi kafe (sandviçleri tatlılarından daha iyi); ama esas bir kahve ekipmanı mağazası. Chemex, aeropress, syphon vs ne isterseniz (tabii istiyorsanız) mevcut. Çay da var ve hatta "bu çay tam 2,5 dakikada demleniyor, hepsini denedik, en muhteşem süre bu!" filan diyerek çayınıza dakik müdahaleler yapılıyor.

Biraz şarj olduktan sonra Jordaan'a devam ettik. Cumartesi demek Noordermarkt günü demek. Gittiğimizde pazar toplanıyordu, ucundan kaçırdık. Şehrin en büyük pazarlarından biri, güneşli günler için ideal. Aslında Jordaan demek Winkel demek; yani şehrin en iyi elmalı payı. Bence tam Dudok Cafe tarzı yapıyor; ama Dudok'un Amsterdam'da şubesi yok (Rotterdam, Den Haag ve Tilburg diye biliyorum). Biz Winkel'e selam çakıp pas geçtik, siz gidip yiyiniz. Bence Noordermarkt yakınlarındaki en iyi "güneşlenme spotu" , köşeyi tutmuş olan cafe Papeneiland; ama tabii ki bu muhteşem tespitte yalnız değilim. Ne zaman önünden geçsek kalabalıktı, biz de bi alt paraleldeki Fitch'e oturduk, çaylar biralar. Akşam yemeği öncesi hafif geçtik; çünkü  Amsterdam'da bizi misafir eden kişi, tanıdığım en güzel yemek yapan insanlardan biri. Rakı- balıkta harikalar yarattı ve sabahtan Noordermarkt'a da uğramıştı. Bence yeterince açıklayıcı oldu.

Pazar günü geç bi kahvaltı için toplaşıp Westerkerk'e doğru gittik; bir diğer arkadaş evinde ağırlanmaya. Optimizasyonda bir dünya markası olan arkadaşımın evinin de tabii ki hem kanal, hem kilise hem de Anne Frank'ın evini gören bir köşe daire olması icap ederdi, öyle de olmuş. Geçen turistlerin kafasına fındık fıstık atabilecek kadar merkezi bi yerde. "Amsterdam güneşliyken kim, niye Anne Frank'ın evine gider ki?" diye konuştuk milyonuncu kez. Çok saçma bir kuyruk oluyor önünde. Şunca zaman, bi kere bile girmiş değilim. Evet o kadarı da ayıp belki; ama içerde sadece bir oda var, döneme ait bir dekorasyon vs değil. Ayrıca kitap > oda. Keza Madame Tussauds müzesi. Kim niye saatlerce sıra olur önünde, hele bi de güneş varken? Neyse.

3 evli çift olarak buluşmak çok garipti bu arada. "biz evlendik, aa siz de evlendiniz, e onlar da?!" diye birbirimize baktık. Tam bi evligadın refleksiyle "beyler evde maç izlesin, fiski içsin" dedik, sokaklara attık kendimizi. Birlikte olduğunuz insan ıvır zıvır alışverişi, parça pinçik dükkan eşelemeyi sevmiyorsa (ki ben de 3-5 sonra yoruluyorum), onu sürüklemenin bi anlamı yok; sonuçta o da tatil yapıyor. O yüzden 3 kadın olmak çok işime geldi, doğru Haarlemerdijk. ikinci el mağazalarında en birinci el fiyatı çeken Londra'nın aksine Amsterdam fiyatları gayet makul. Sonra hain kadın Nergiz bize civardaki en iyi çikolatacıyı, çaycıyı, peynirciyi filan gösterdi; ama Paskalya sebebiyle kapalıydı hepsi. Ben de pazartesi günü bir daha gelip çok elzem ihtiyaçlarımı karşıladım. fikir vermesi için: the chocolate company ile günaha davet ve Simon Levelt ile çay saati.

Kaldığınız yer nerde olursa olsun, son gün bavulunuzu Centraal Station'a getirip kitleyin, mis gibi gezin. Her şehirde yapılabilir bu zaten; ama Amsterdam bence iyice bir uygun bunu yapmaya. Bu sayede araya Rembrandtplein, Nieuwmarkt filan sıkıştı. Sonra da uç, kon ve evcağızım, cancağızım. Amsterdam hep bekleneni veren bir şehir; hatta hava güneşliyse siz istemeden beklentinizin üstüne bile çıkabiliyor. Yine pek iyi baktı bize.

26 Mart 2013 Salı

yer bezi

Yıllardır dönem dönem aklıma gelen bi fikir var: tek cümlelik t-shirtler. bez çanta filan da olur, ne bileyim. böyle söyleyince çok çılgınca bi fikir oldu, di mi? tabii cümle derken, "vodka, connecting people" tipi değil. komik olmayacak bi kere, rica ederim.

Mesela: "Sevag kazayla ölmedi." - bu kadar. öyle göğüs kısmında kocaman harflerle de yazmayacak. ha yazanları da olsun tabii, o ayrı; ama bağırmaktan çok, söylemekle ilgili bu. neyse işte. belki cep hizasında, belki kolunda, belki ensesinde; ama illa times new roman - 14 punto ile olacak yazı. gerçekten bakanlar görecek sadece. görmeye tenezzül etmeyenlerin gözüne sokmak değil istediğim. gerçekten bakanlar görecek; çünkü gözlerinde vicdan olacak. bi kelime çekecek dikkatlerini, cümleyi okuyacaklar sonra. "bana mı dedin len?" diye kabaracak hassas vatandaşlar değil de "anlıyorum" diyecek fikirdaşlar aradığım için olabilir. İlkinden çok var da, ikincisine denk gelmek ruhu ferahlattığı için olabilir. "Hrant'ın gerçek katilleri hiç yargılanmadı" yazacak mesela. Bir "Hrant için, adalet için" t-shirt'ü değil yani kastım. Sloganların yorgunluğu olmayacak o cümlelerde.  "Sivas'ta zaman aşmadı". nokta. benim beynimde yankılanan cümlelerden seçeceğim hepsini, küfürlerini ayıklayıp yazacağım.

Sonra düşünüyorum; diyelim ki yaptım bu t-shirtleri, çantaları. İnsan o gün hangisini giyeceğini nasıl seçer? "seçmek zorunda kalmasın" diyorum sonra; cümlelerle dolu olsun t-shirt. the t-shirt olsun. peş peşe yazayım. sanki bi hikayeymiş gibi, bi kitaptan alıntıymış gibi. okuyanlar da "ne bu ya böyle alakasız cümleler peş peşe?" diyeceklerden olmasın, anlasınlar neden öyle olduğunu. bakmakla görmek gibi, okumakla anlamak arasındaki fark. her cümleye yenisini ekleyince, "biliyorum, hatırlıyorum, unutmuyorum" demek istediğimi anlasınlar. "ben de" desinler hatta, bonus. unutmama sorumluluğunu paylaşsınlar benimle.

öyle işte. bugün yine aklıma geldi bu fikir. ensem ne zaman kararsa geliyor zaten. öyle bir iki protesto yürüyüşünde aynı sloganları atmak yetmediğinde. sonra düşündüm; londra'da giyip dolaşsam, anca esnaf, arkadaşlar filan görür de okur herhalde. hoş, amaç ilan panosu olmak değil; ama o zaman fikirdaşını da bulamayabilir insan. amaç fikirdaş bulmak. amaç göz göze gelip konuşmadan kafa sallayabilmek.

Türkiye'de giyip dolaşsam? ne bileyim, birinin çekip vurmayacağının garantisi yok, di mi? yine de giyilir, o ayrı. giyilir; çünkü birisi beni çekip vursa ve ben ölsem, sonra o kişi yakalansa dahi ben suçlu olurum. böyle durumlarda mağdur her zaman suçludur, rica ederim. zaten bok yoluna niyaziler olarak yaşıyoruz. bak, daha hiçbir şey olmadan, filmin son sahnesini biliyoruz: "münferit bi meczup olan şahıs hissi duygular ileeeğğ, vatan sevgisi içüüüün... hem o kadın o t-shirtü nerden bulmuştuuğ? neden yurtdışındaydıığ? bağlantıları kimlerdiiiğ? t-shirtteki hardal lekesi ne anlama geliyorduuuğğ??". bunu bildiğim için, siz de bildiğiniz için, vurulup ölmeden, ölüm ihtimalinin korkusunu taşımadan itiraz hakkını kullanabilmektir mesele belki de.

Ha tabii, şu denebilir: elin tibetli rahipleri kendilerini ateşe verdi de pek değişen bir şey olmadı, senin t-shirtün neetsin? yer bezi yaparsınız canım. %100 pamuklu, süper emici yer bezi olur hiç değilse.

22 Mart 2013 Cuma

yer değiştirme: sıfır

Evcağızım, cancağızım. geldim. 17 günlük maraton bitti. istanbul-izmir-ankara-istanbul-ankara gibi deli saçması bir rotaydı, yaptım bitti. şarj oldum. arkadaş şarjım doldu (birkaç eksikle), aile şarjım doldu, yemek şarjım taştı. yeni evlerindeki arkadaşlarımı gördüm, evlerini ve evlerindeki hayatlarını ve her evin ne kadar da o kişi oluşunu.

çok yorgun geldim salı günü; sabahtan beri koşturmacalı, sapı bozuk bir bavulla güreşmeceli bi yoldu, bi de boğaz ağrısı vesaire. lanet derecede hastayım aslında. amaan. ev gibisi yok. bu gidiş gelişle anladım ki benim için ev, londra. zaten öyle hissediyordum ama o kadar çok özlemiştim ki herkesi, dönüşün de gidiş kadar kolay olmasına sevindim. eve geldim, içten bi "oh" dedim. home is where the "oh" is. jelatinciğim sayesinde çok güzel şaraplandım bi de, söylemem gerek. mesela çavuştan, yapıncaktan şarap içmemiştim hiç. gerçi çavuşu yine içemedim; ama vasilaki içtik. yapıncak içtik.  kınalı yapıncak, Sâbuş'un gençlik lakabıdır.

Ankaranın aynılığı, izmirin (benim için) yeniliği ve istanbulun elimden kayıp giden hali kaldı geriye. Ankara aile demek (ki artık 2 aile demek), bi de arkadaşların gitmesi, arkadaşsız kalan bir şehir demek. tek tük kalan arkadaşlarımın ankarayı beklemesi demek. çok aynı bi şehir. mesela yeni bir bar açılınca herkesin bilmesi, denemesi, illa ki sevmesi demek; çünkü sevilen şey yenilik aslında. Bursa kumaş pazarı, GS lokali, cambo, dost, flamingo - aynı. cafe des cafes bile aynı. eskiden bu aynı sıkıcıydı, şimdi niyeyse güzel. üç beş gün gitmişken aynılık iyi geliyor, bıraktığın yerde bulmak. her şey o kadar aynıydı ki değişiklik olsun diye saçımı kestiriverdim. belgin doruk gibiyim biraz; ama fönsüz de rahat kullanabilmem bonus. ensem açıkta. çok garip.

İzmir sahiden "istanbul + ankara" sanırım. vapuru var; ama sakin. trafiği yok; ama gecesi güzel. illa formülleyeceksek, böyle gibi izmir. tabii yazını, o çeşmeli bilmem neli kalabalığını bilmiyorum. tek gece kaldım, o da bol aileliydi. gündüzünden fal bakıyorum.

istanbulsa, giderek gidiyor gibi. bana bile öyle. hiç sevmem aslında bu "ayy her yer çok bozulduaa" muhabbetini; ama bozulmak değil bahsettiğim, gitmek. bozulan düzelir de giden gelmez gibi. ilerde anneannem gibi olacağımı biliyorum artık. istanbuldan uzakta, 40 yıldır yaşadığım evin her yerinde istanbul fotoğrafları olacak; benim istanbulumun, hatırladığım, hatırlamak istediğim istanbulun. anneannem gibi, kendime yeni bir istanbul kuracağım: sonuçta bir şehir öncelikle bir fikirdir ve ben kendi fikrime sahip çıkacağım.

neyse, yiyeceklerimi yedim, o mühimdi. çağla bile yedim.

cuma olmuş bile. sulu kar bekleniyormuş hafta sonu. oralarda da mart dokuzları, abrulun beşi filan. ben havaya bakıyorum, yere bakıyorum ve sonuç şu: ben delice ege'yi özledim. akdeniz değil, ege. tuzlu buz gibi deniz. böyle yüzmezsen kalbin duracakmış gibi  soğuk bi deniz. yaz planını şimdiden yapacak kadar lacivert. datça güzel olurdu da, bizi bodrum paklar. bodrumun o minicik koyunda, aynı yerde aynı şekilde durmak paklar. özlediğim o aynılık. balık siparişi verirken "deniz mi, çiftlik mi?" diye sormanız gerekmeyen yer.

*

iki gündür haberleri gözüm açık takip ediyorum. 21 mart 2013. dündü bu. pek bi şi demiyorum, sadece izliyorum. ben en çok niyete inanıyorum. bekliyorum. kimsenin ölmeyecek olmasının nasıl bir huzur olduğunu ben anlayamam; ölme ihtimali olanlar ve onların yakınları anlar. "barış istiyorum" demek yetmiyor artık; ben yeni bir barış, yeni bir demokrasi, artık olmuş olmak istiyorum. dürüst olayım mı? bu hükümetten iyi bir şey çıkacağına inanmıyorum. çok isterim, yapsınlar da utanayım; ama inanmıyorum. nasıl ki "darbeciler için yetmez ama evet" dedilerse, sanki şimdi de "barış için yetmez ama başkanlık" olacak sanki. istemiyorum. zaten bok gibi giden bir şeyi düzeltir gibi yapıp daha da bok etmeleri ihtimaline beynim dayanmıyor. düşmüş birini yerden kaldırır gibi yapıp elini bırakmak gibi. düşen biziz bu arada, sen ben.

o yüzden sessizce bekliyorum, okuyorum deli gibi. mesela chp n'apacak diye bekledim. bi şi olacağından değil a, bekledim. kılıçdaroğlu izlememiş bile. sonra da kırmızı tonu yanlış bir bayrak görseli tweetledi. dedim ya bu adamdan bir şey beklediğimden değil de, hükümetten hiçbir şey bekleyemediğimden. neyse. barış sola çok yakışırdı; ama bizde sol yok. var ama evde. var ama az. var ama olamıyor. başka bahara. barış kelimesi de eskiyor. huzur diyelim ona. tam huzur, koşulsuz, herkese huzur. herkesin kim olduğunu tek tek saymamız gerekmeyecek kadar bütüncül bir huzur. 2 milyon kişi bir meydanda toplanmışken, o eksik bu pırtık, ben onları düşünmüyorum. ben o 2 milyon kişi arasındaki çocukları düşünüyorum. dedim ya, bekliyorum. nefes tutup. bi de bunu deneyelim.

"5 Broken Cameras" var malum, bir Filistin belgeseli. bulup izleyin (mubi'de var). oscar adayıydı hem, meraklısına. bak biz ne güzel izledik de şiir gibi yamulttu bizi.

*

işte böyle blogcuğum. çıkmadan candan ümit kesilmez. yazıyorum yine tane tane.
haftaya amsterdam. paskalya lalesi.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker