11 Temmuz 2009 Cumartesi

yaz makarnası


gördüğüm en değişik, en orijinal kuş bibilosuyla arama 200 tl girdi. satıcı hanfendi "ee copenhagen" dedi, yaktı beni. pahalı zevklerim ve ben yine kıç üstü oturduk. bi bibloya 200 tl vermem için önemli gün ve haftaların en önemlisini yaşıyo olmam gerek. aynı tükan bi kere de ufak, gümüş fare biblosuyla bana işkence çektirmişti. gelip gidip kuyruğu uzun ve dimdik duran o minicik fareyle platonik bir bakışma yaşamış ve bir gün artık rafta olmadığını fark edip tükana dalmış, "fare mi? fare de ne? rafta yoksa satılmıştır" gibi yıkıcı cümlelerle kaderime küsmüştüm. çok güzeldi o fare, komikti, bakınca gülümsetiyodu. bu kuş da öyle bi şi. biblo seviyorum ben napiym. biblo olmaz ayraç olur, o ayrı.

evdeki kitaplar arasında eşelenmekten yeni kitap alamamıştım uzun zamandır. daha doğrusu, önce onlar bi okunsundu, kitap eskimezdi, aklım evdekilerde kalıyodu filan. derken işte bugün 3 kitap birden; ama hepsini çok istiyodum ben zaten. Ian Hodder- çatalhöyük: leoparın öyküsü; Mazhar İşpiroğlu - Bozkır Rüzgarı Siyah Kalem ve Sait Faik Abasıyanık - tüm şiirleri. alakasızlar, farkındayım ama böyle bi şi işte. gönlümde james melaart'ın çatalhöyük'ü yatıyo ama kısmet. geriye doğru okiycam artık napalım. elimde de çağlar keyder. daldan dala. olsun. sistemli okuduk da noldu, sistem filan istemiyorum ben. fak dı sistım o ye.

karşı balkonumuzda iki kız kardeş var, biri 2 diğeri 5 yaşlarında filan. mahallece sıcaktan balkonda yaşadığımız için bu ikiliyi sürekli seyretmekteyim. iki çocuğun bir balkona serili örtü üzerinde toplamda 4 parça oyuncakla saatlerce oynayabilmesi çok müthiş bi şi. yok efendim çocukların dikkati çabuk dağılıyomuş. hani efendim nerde?! dikkat dağılmasını geçtim, gittikçe daha da kapılıyolar bence. görev bilinciyle, resmen 3,5 saatten fazla süredir ellerindeki bebeği balkon demirinde ileri geri yürütüyolar. oyuncak bebek saatiyle düşünürsek dünya turunu tamamladı çoktan. arada anne ve baba da çıkıp oyuna eşlik ediyo, baya hummalı bi faaliyet.

belli bi yaşa kadar, çocuklar kendilerini çok güzel oyalıyo bence. ben mesela, soket çorapları düğümleyerek barbiye elbise yapıcam diye bir yıl, karton kutudan uzay mekiği yapıcam diye de ikinci bir yılı bi çırpıda geçirdim, üçken beş oldum. sonra çocukluk arkadaşım ahmet vardı, beğenmediği barbileri düşman ilan edip balkondan atardı, bahçede aptal aptal oynardık, kardeşine kumpas kurup gıdıklardık, sokakta bebek arabası için olan dar rampalardan kayardık, bana iğrenç şakalar yapardı filan. hiperaktif ve sakardı, onun yaralanma ve sakatlanmaları haricinde kesintisiz saatlerce oynayabiliyoduk. şu anda da mahallenin çocukları birbirlerini büyütmekteler. balkondaki abla kardeş müthiş mutlu. 2,5 yaşından itibaren anaokuluna gitmiş biri olarak fikrim şudur: evet 7 çok geç olabilir; ama o yaştaki çocuğu projeye çevirip yüklenmeyin, yok kurs yok yabancı dil.. bırakın dağınık kalsın, "anneee ahmet uzay mekiğimin üstüne bi leğen su döktüü" diye seslensin, nedir yani.

çocukların mahallesi, bahçesi, parkı filan olsun, ingilizce kursuna sonra da gider. ben gerçekten aileleri bazen anlamıyorum. çocukların oynayabileceği alanlar giderek daralıyo, belediyeden park talep etmek yerine, çocuğu okul öncesi hızlı okuma kursuna filan gönderiyolar. oynayacak oyunu kalmamış hiçbirinin, fark edilmesin diye kurslanıyolar. birdirbir, yakantop, uzun eşek, seksek filan vakit kaybı, "basketbol oynasın ileride sporcu bursu alır" faydacılığı. her adımda çocuğa yatırım adı altında şablonlamalar. yani spor da yapsın tabii ama aynı şey mi? 4 yaşında çocuk o, 40 yaş cv'si gerekmiyo. ya da çocuk şehir dışında, kurtarılmış bölge gibi olan sitelerin, homojen komşuları ile oyun oynuyo, hiçbirinin sümüğü akmayan "güzel" çocuklarla. kapıcının oğlu oyuna dahil olmaya çalışmasın diye nöbet tutuyo anneler. "yavrumun sosyalleşmesi lazım; ama kendi sınıfıyla, di mi kıymetsu?" halleri. bi sonraki adım: "devlet okulu mu iy iğrenç, ziynetgül orda bit kapar". böeh.

misal bizim sokak ister istemez park gibi, her yer yavru kedi ve yavru insan kaynıyo; ama ara sokak nedir bilmeyen hanzoların sokağa her dalışında öyle bi geriliyorum ki anlatamam. bir insan iki arabanın zar zor sığdığı bir sokakta niye otobancılık oynar? sokakta oyun oynayan çocuk olabileceği de unutuldu. son modelciği çizilmesin diye eli belinde, dır dır dır insanın beynini oyarak laf ebeliği yapan cilalı adamlar onlarca çocuğun hayatına teğet geçiyo bu sokakta. ve yan sokakta. ve üst sokakta. yaya geçidinin "belediye tarafından yola çizilmiş kenar süsü" olarak görülmesine alışığım; ama bu da olmaz yahu. sokakları, meydanları, caddeleri arabalara bıraktık. yayalar uzaktan seviyo. hadi ordan.



dikkat her yerden miki çıkabilir.

10 Temmuz 2009 Cuma

doesnt always have to be beautiful unless it's beautiful

slow club çalıyodu demin. çalsın, güzel.

bu cuma akşamı ben: çamaşır yıkadım ve balkon temizledim, on numara ev kızıyım. fayansın rengini hatırladık. balkona çıktım şimşekleri seyrettim, çok sıcaktı yahu. bi sigara içmiş olabilirim, şimşekleri seyrediyodum. hunt for gollum izlendi nihayet, hiç sevmedim. başka bi dvd'de de ham grafikler duruyo, üstüne görüntüleri oturtmamışlar, başrolde dummy arkadaşlar vardı resmen. ay öyle işte. bira istedim, üşenmekten içmedim.

küçükken bi elbise hediye gelir ay nasıl da sevmezsiniz. zaten biraz büyüktür, rengi bi tuhaftır. anneniz çok bi sevebilir, tam genç kız elbisesi filandır, oh dersiniz büyüyene kadar giymiycem ve buna daha çok var. derken yıllar günler filan, a büyümüşsünüz, annenizin elinde o elbise. ama bu elbise o olamaz, bu çok güzel. denersiniz olmaz, biraz fazla büyümüşsünüz, giyilemeden evden gider elbise. oysa rengi güzeldir, keşke her elbise o model olsadır, nerde neyi kaçırmışsınızdır, o elbise niye kendisini hatırlatmaz? filan gibi bi şiler oluyo bazen.

odama fıskiye istiyorum. yangın alarmı da olur, zevkine çalıştırabilirim. fır fır fır. hamak da istiyorum. salıncak da olur ama hamak daha rahat. yerim de var.

lastfm güzel şey.

günler geçsin. bu cuma gecesi cumartesiye, ordan da pazara dönüşsün. beklemeyi sevmiyorum.


yaz ayının en güzel yanı tirillik. her şey tiril tiril, herkes daha hafif.

bugün ben kendime jest, kendime hoşluklar içindeydim. arada bu da lazım. yarın mesela: all that jazz. kısmet, üşenmekten korkuyorum. çağrıştım: filmi vardı bunun ve o film güzeldi.

kendime not: koslaoksiekşın çok ürkütücü bi şi, içeriğini oku.
kendime not ne ya, tamamı kendime not zaten.

9 Temmuz 2009 Perşembe

severdöver

biçerdöver gibi, uyurgezer gibi bi şi.
kadın dayak yiyince, kocasıyla barıştıranlar hep bunu der: kocandır, yapar.
bütün bir aile bi kadının canına kast edince yine aynısı: kol kırılır yen içinde kalır.

bunu söyleyenlerin hayatlarında hiç kolları kırılmamıştır oysa. şöyle dirsekten bileğe 10 ayrı yerden kırık nedir, bilmezler.

kadına sığınma evi açmak nedir, neden gereklidir, açarken neden kırmızı kurdeleli tören yapılmamalıdır, bunlar ince işler. biliyosunuz bu ülkede "açılış", bir koyun, bolca alkış, bir kırmızı kurdele görmedikçe sayılmaz. duyurucan, ilan edilicek, kapısı çelenklenecek. böyle sığınma evi açıldı zamanında bu ülkede. alay eder gibi. hani evlilik yaşı gelmiş kız varsa evde çatıya testi koyarlarmış, o kıvam. cümlealem bilsin.

camdan atılan (ben düştüğüne inanmayanlardanım, üzgünüm) ve sonra amcası tarafından bıçaklanan 17 yaşındaki kız ailesine teslim edilmiş. bu bir nedir? kendi isteğiymiş. 17 yaşında bir çocuğun isteği kamu yararından sonra gelir. çocuk yahu. bu çocuğun koruma altında olması ve belki de kimlik değiştirmesi gerekirken hale bak. öldürüp teslim etselermiş, az iş çıkardı aileye. şimdi ohoo, katil adayı bul, yöntem düşün, öldüğünden emin ol - ki kız ölmek bilmiyor, cenazesi hapishanesi cart curt.

işte bu tip haberleri görünce, "kadınlaarrr, can vereennn, seveceeennn, annelerimizdiiir, cennet anaların ayaklarının altındadıııır" diyen ilk yetkilinin kolunu kırmak istiyorum ben. kadına anca böyle bebe battaniyesi pozisyonu reva gören kafaların kollarını büke büke aybüke. anladınız siz. "bekar evi"nden bi ev dolusu erkek anlaşılan bu ülkede binlerce kadın bekar bekar çalışıyor, kazanıyor, vergi ödüyor, emeği sömürülse de bir hayat kurmaya çalışıyor. bu kadınların, her gün yaşadıkları hak ihlallerini bi kenara koyup "çok şükür bugün de güneşi batırdık" demesi, yaşadığına, eğitimine, işine şükretmesi bekleniyor.

hatırlatılan hep bu: "sen yırtmışsın, daha ne, bak orda bir yerde birileri namus adına linç ediliyor". evet, görece "şanslı" kadınlar var, bazı haklarını elinde tutabilmiş, azınlıkta olanlar... ama ne acı ki bu kadınlar hemcinslerinin hakları, hayatları yok edildikçe onların vebalini çekmek, vicdanlarında onları taşımak ve kendi haklarından feragat edip o acıyı hissetmek zorunda. kendilerine sıra gelemiyor. tarifi zor bir şey bu. erkeklere de söyleniyor benzer şeyler, çok farklı değil. ama kadına söylenenin çok daha derin, katmerli, "hayatta olduğuna şükret be güzel"e varan bir yanı var: "şikayet etme, şükret!" deniyor. talep ettiği hak ona lüks görünüyor; çünkü şu anda bile haddinden fazlasına sahip sanki.

ben orda bir yerde 17 yaşında bir kızın katillerine devir teslimini okuduktan sonra, bir sürü kadın ve bir sürü erkek bunu okuduktan sonra, hayat aynı devam etmiyor. üzgünüm, edememeli. biz şimdi üç vakte kadar o kızın öldüğünü okuyacağımızı bilerek diğer haberlere devam ettiysek, şimdiden kızı gömdüysek, "şanslı" kadınların şansı çok büyük bir soru işareti. siz, sırf bir grup adamın kafasına yatmadı, körcahil uyarılarına aldırmayıp işine devam etti diye yüzüne kezzap atılmış, kör olmuş bir kadın öğretmen tanımadıysanız, "şanslı azınlık"ın nasıl sallantılı bir şey olduğunu bilemezsiniz. bu sadece cana kasıt anlamında değil, varlığın reddiyle ilgili bir temel sorun. orda bir yerde, uzakta değil tam da devletin göbeğinde, yangında en son kurtarılacak şeylerin başında kadın geliyor, gemiyi ilk kaptan terk ediyor.

-----

"kadın hakkı yoktur, insan hakları vardır, çünkü kadın nihayetinde insandır" diyen çok. o zaman çocuk hakları da yok. yaşlı hakları, engelli hakları, eşcinsel hakları, azınlık hakları da yok. hepsi insan. hatta insan hakları yok, çünkü neticede biz de hayvanız, niye özel muamele çekilsin? "canlı hakları" diyelim, bırakalım. bakınız: örümcek ve böcekleri saydığımızda insanoğlu azınlıkta kalıyor, türcülüğe gerek yok. laf ebeliği değil bu, kitabı var: animal liberation.

insan hakları genel bir şemsiye olsa da bunun alt kalemleri mevcut, üzgünüm. çünkü hepsi birbirinden farklı yapıda ve farklı tezahürlerde. toplum düz çizgi değil. toplum bireyler toplamı da değil. birey hafızasının ömrüyle toplum hafızası kıyas kabul etmez.

bugün o eşit iş, eşit ücret diyen sendikalarda çocuk işçi yoksa, kadın işçi yoksa, engelli işçi yoksa, bunların hepsi ayrı ayrı birer sorundur. çocuk sürekli dayak yiyor okula gitmiyorsa, "kadının yeri evi olmalı"ysa, doğum izni, kreş hizmeti yoksa ve engelli evinden bile çıkamıyosa, uygun teçhizat yoksa bunlar aynı şey değil. kadın haklarının varlığı "korunmaya ihtiyaç duyan acizeler" olduğu için değil, ataerkillik denen yapının varlığından kaynaklanıyor. yoksa eşcinseller, azınlıklar veya engelliler de aciz değil.

"feminizm" denince "amazon ordusu hepimizi kesecek" veya "hepsi kendi pipisi olsun isteyen bıyıklı lezbiyen" anlamak "eşcinsellik bi hastalık" demek kadar abes artık. zaten mesele ataerkillik, cinsiyet rolleri. hepsini kapsıyor, hiçbirini ayırmıyor. mesele işte bu kızı ailesine teslim edilmesi. mesele bu yapı. mesele yen içinde kalmak, mesele yenin kendisi. nokta.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

kiraz

oda oda oda. bikaç film. gollum'muş, wolverine'miş, ihmal ettiğim kafayormayangil tayfası. ankaradan kitaplarlar taşıdım, nihayet. sırayla, sakin zamanlarda. yatağıma yastık aldım, yaşasın indirim. camlarımın bi kısmını sildim; çünkü yükseklik korkum var. sevgilimin hediye ettiği bütün kuş bibloları artık rafta. şu an odama baktığımda, huzur dolu burası. bi de bu sıcakta yokuş yukarı yürüyüp sonra yarım saat otobüste durabilmeyi çözersem tam olcek.

şimdi, tam şu an kiraz yerken aklıma geldiği için anlatıyorum:

küçükken kimonom vardı benim, böyle turkuaz üstü beyaz- pembe kiraz çiçekleriyle dolu, halis mulis capon işi kimono. bunu duyan örtmenler 23 nisanda japon kızı olmama karar verdiler. 3. sınıftaki bendeniz de ağlayarak "ama sarışın capon yok kiii, kimse inanmiycak kiii" diye kendilerini akla mantığa davet ettim. sınıf arkadaşım gizem, ki kendisi enine ve özellikle boyuna benden uzundu, kısa ve küt kesimli siyah saçlarıyla japon kızı oldu. ben de içten içe "kimono kısa kollu bi şi diil kiii, kimono giyince göbek görünmez kiii" diye söylenmeye devam ettim. gerçekçiliğim ve ben 23 nisanda sahneye çıkma şansımızı japon halkının temsiline gölge düşmesin diye reddetmiş olduk. gerçi önemli gün ve haftalara ve hele hele şiir okumaya pek meraklı diildim ama güzel fotoğrafları olmuştu hepsinin.

aynı yaşlarda bir sonraki sahneye çıkışımda burnumda ve yanaklarımda rujla çizilmiş birer kırmızı top vardı ve kukla rolündeydim. fosforlu renkteki geometrik şekillerle kaplı kostümlerimiz ve mor ötesi ışık altındaki süpersonik elektronik dansımız hafızalara kazındı. daha da önemlisi ben "kukla palyaço diil ki, bu makyajla kukla olmaz kiii" kıvamı itirazlarımı arkadaşlarıma ve aileme iletmiş, örtmenlere söylemememin daha iyi olacağını hissedip susmuştum.

bundan yaklaşık 8-10 yıl sonra, kardeşim kendi okulundaki kostümlü partimsi yıl sonu şeyinde japon kızı oldu. aynı kimonoyla ve aynı sarı saçlarıyla. yüzündeki pudra, elindeki yelpaze, dudağındaki noktamsı kırmızı ruj ve kafasındaki yapma kiraz çiçekleriyle dolu taç sayesinde kimse saç rengine takılmadı. çorapla giydiği parmak arası terlikler son nokta olmuştu zaten. sonra annem kardeşime dönüp "bu ablan var ya, sarışın japon olmaz diye ağlamıştı sinirinden nıhohaha" diye mazimi kardeşime anlattı. ben de "olmaz işte napiym" dedim. kardeşim de "olmaz da ablam bazen çok takılıyo" dedi.

sonra üşenmeyip bana artık tshirt boyutlarında olan kimonoyu giydirdiler, annem makyajımı yaptı, tacımı taktım, defne elime yelpazeyi tutuşturdu, ben minik penguen adımlarıyla yürüyüp aniden "vataşiva kendi" diyerek zafer işareti çaktım, güldük. the end.

7 Temmuz 2009 Salı

hissiyat

heykel takıntım olduğuna kanaat getirdim. resimden pek anlamayan bir millet olarak üç boyutlu versiyonuyla güreş tutuyo olmamız bana enteresan geliyor. bi de benim bi şi yapmama gerek yok, sürekli bi heykel haberi var etrafta. buyrun: üsküdar.

özetlemek gerekirse durum şu:
futbol federasyonu başkanını anmak için: dev bir metal futbol topu.
hayatın her anının değerli olduğunu hatırlatmak için: dev bir çalar saat.
istanbulu fethettiğimizden emin olmak için: 1453 sayısı.

böyle yani, adeta okul öncesi eğitim kitabı. resimli, boyamalı filan.
hani çocuklara temel ilişkileri, renkleri, geometrik şekilleri filan öğretir, o hesap. en basit haliyle, 3 yaşından küçük çocukların da oynayabileceği büyüklükte.
havuç görüyoruz, tavşaaan! bal görüyoruz, ayıııı! balık görüyoruz, kediiii! öyle yani. beynimizi yormuyoruz yaz sıcağında, omurilikten sanat algısı. dolaylamadan, en doğrudan. top görüyoruz, futboool. saat görüyoruz, zamaaan. 1453 görüyoruz, ah hiç aklımdan çıkmıyor ki.

yazık sana be üsküdar. bi de üstelik düşünülen heykel sayısı 26. hepsi dökme beton heralde. ankaradan artan "sıçrayan tiftik keçisi" çalışmalarını da bi ağacın altına yerleştirebilirler, bu eser bize "ankaranın başkent oluşu"nu anlatır. misal.

yani ne bileyim, 62'den tavşan yapmak bile şu heykellerin yanında yaratıcılık dolu, insan algısını zenginleştiren bir soyutlama oluveriyo. ne acı.

gerçi ne şaşırıyorum, aynı zihniyet denizlinin girişine garabet bir horoz, mersinin girişine de dev, turuncu bir portakal dikerek, heykelden anladığının "play-doh oyun hamuruyla en gerçekçi görüntüyü yakalamak" olduğunu ilan etti. şehirlerin sembollerini dikmekte bi sakınca yok; benim derdim yaratıcılık. heykeltraşlık, fakültelilik buna yetmiyor. misal, horozla neler yapılabileceğini pablo picasso bize 2 boyutlu ve 3 boyutlu olarak gösterdi, onun taklidi bile şu mevcut heykelden daha onurludur.

ben bi şehre girince, bi semte gidince kahrımdan gülmek istemiyorum. çok şey mi bu?

bir şeyin heykelini dikecekken gözünüzün önünde beliren o fotoğraf karesini en gerçekçi şekliyle hayata geçirmeye uğraşmak, ama en basit malzemelerle, estetikten uzak yapmak, sanat olmuyor benim nezdimde. evet benim nezdim var... zira bu horoz mesela, böyle müthiş realist, yarı canlı bi şi de değil ki takdir edeyim. gerçek bir horozun karikatürü. futbol topu, çalar saat ve özellikle 1453 konusuna girmiyorum.

yok neymiş, akdeniz heykeliymiş. melihmiş, periler ülkesindeymiş, kemermiş, aşkmış.
şaka gibiyim.

daha önce de söylemiştim: biz heykelin faydalısını severiz. ahlak aşılayamıyosa bari kültür tanıtım. bak mesela, hop girişte portakal, orda kal, hemen bana mersinin neyinin meşhur olduğunu anlattı. keza horoz. keza tiftik keçileri ve ankara. kayseri mesela, mantı ve pastırma arasında ikilemde kalmış olabilir, bilemiyorum. "bu heykel bana ne anlatıyor" diye sormak mümkün, hatta tercih meselesi; ama heykelin bana "sen aptalsın anlamazsın, olabildiğince basit anlatıyorum: PORTAKAL! HOROZ! TİFTİK KEÇİSİ!! " demesi biraz hakarete varıyor.

estetik adına hakaret yani. estetik dediğin bir hissiyat, bir zevk. üsküdarın göbeğine 1453 yazınca "I amsterdam" gibi durmuyor, üzgünüm. ahmet haşim 1453 kere öper adamı sonra.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

1 hafta 7 gün


burda olmak istememin gördüğünüzden çok farklı sebepleri var.
ama gördükleriniz de fena sebepler değiller.


ankaradan 2,5 kutu boncuk getirdim. merhaba atölye.

terra mater

hasankeyf'le ilgili biri bir şey söylüyor, toprak dile gelip cevabını veriyor: 15 bin yıl.

yunanlılar gerektiğinde tanrı ya da titan doğurabilen toprakla şaka olmadığını çözeli binlerce yıl oluyor. ben diyeyim gaia sen de kibele, böyle böyle eskiler çözmüş işi mirim. bak birden fazla ismi bile var. toprak bu, 15 bin yıl çıkarıverir, her yıla bi çakıl taşı koysan altında kalırsın. bunun bi cevap olması fikri hoşuma gidiyo, yapıcak bi şi yok.

misal, şöyle bi haberi okurken insan, bi şehrin kendi tanrısı olması fikrine bi anda ısınabilir. athena'nın gölgesi atina'nın üstündeyken insan taş oynatmaya korkar bence. istanbula da bulsak ya birilerini. gaia mesela, şahsen istanbuldan sorumlu olsa bi süre, yakından ilgilense. bi süre yahu. başkası da olur. böyle hafif karanlık bi dişi olsun ama, hükümet gibi tanrıça. ne bileyim, bu haber özelinde demeter de olur, olmadı kızı persefon da olur. tepesi atınca şiddetinden korkulacak bi kadın olsun. misal, demeterin ağaçlarına dokunabilmenin nasıl bir cesaret istediğini bilmeyenler, gaia'nın gazabını bilmeyenler tadarak öğrensin. bi de artemis'in hayvanları meselesi var ki o ayrı konu.

bi değişiklik olsun, kadınlardan korksunlar bari, dişilerin, tanrıçaların gazabı ürkütsün. hani babasının dayağından korkar insan da annesinin gazabı başkadır ya, o korkunun tam adı yoktur ama büyüklüğü ürkütücü olabilir ya.. belki işte öyle bi şiler. ne var yani, "işimiz allaha kaldı" deyince oluyor, ben daha yaşlı hanfendilerden yardım isteyince kulağa masal gelmesin. olur mu olur. belki. niye olmasın. imagine.

3 Temmuz 2009 Cuma

serçe

nar çiçeği ojelerim var. bakıyorum gözümü alıyo, alışamadım tam. ben turuncuyu pek sevmem zaten. soluk silik renklerim sebebiyle sarı-turuncu-kırmızı üçlüsü fazla parlak kalıyo üstümde. ama tırnaklarım nar çiçeği, parlak parlak. sevdim mi nedir keretayı.

bu akşam yine mini bavullanmalar, ankaraya. geçen yıl o kadar çok otobüse bindim ki, o kadar çok bu güzergahta gidip geldim ki artık doz aşımı sanırım. bi an önce bitsin o yol istiyorum. neyse işte, herkes tatile çıkıyo, ben çıkamıyorum, doğumgünü önemli bi şidir, falan fülün.

her yer kedi yavrusu. kapı önü kedisi hurç büyüdü, yerine yenileri geldi. kapı önü kedisi hurç apartmana girince merdivenler boyunca boydan boya bize eşlik eder, uğurlar; ama apartmandan çıkmaz. bankta oturuyosanız gelip ayağınıza sarılır, öylece yatar. kedi işte.

kahvaltı ederken serçelerin eşlik etmesini gerçekten çok seviyorum.

odamın ortasında atıl halde duran atölyeme ne kadar yazık.. bu hafta el atıcam umarım.

ilk kez odamın duvarları boş. ne kadar tuhaf bi şiymiş. dolapta, yerde gökte parça pinçik bi şiler olsun istiyorum bi yandan, bi yandan bu fikir beni yoruyo, bi yandan daha bu evde o kadar birikmiş değilim. yani o yapışacak "yaşanmışlık" taşıyan/ taşıması umulan parçalar daha birikemedi. belki de bundan işte, tuhaf. o her zamanki kartpostallar, yazılar, minik fotolar torbamı ankarada bıraktım. yeni eve yeniler girsin diye. bakalım.


belki de artık fotoğrafları bilgisayarda tutmak yerine bastırmanın zamanı gelmiştir.
nar çiçeği de sevdiğim yegane turuncu tonu olsun madem.

2 Temmuz 2009 Perşembe

anlamadığımız şeylere masal denir

'There is no use trying,' said Alice, 'One can't believe impossible things.'
'I dare say you haven't had much practice,' said the queen, 'When I was your age, I always did it for a half hour a day. Why, sometimes I've believed as many as six impossible things before breakfast.'"


biz en ağır hikayeleri çocukken dinlemişiz.
dinleyip de unutmuşuz.
yaşlar biriktikten sonra bi gün aklımıza gelmiş, yuh artık bi çocuğa da bunlar anlatılır mı demişiz.
bi de sen küçüksün anlamazsın derler.



küçükken don kilot diye dalga geçtiğimiz don kişot'tan da bu vesileyle özür dilerim.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

ılıs

çevre bakanımızın geçmişinde "sular idaresi"nde çalışmışlık var malum. DSİ Genel Müdürlüğü, her yer su ve her şey su. fıskiye gibi seriliveriyor bu geçmiş. insanı aile ve okuldan sonra en çok da işi şekillendiriyor çünkü. hele türkiye gibi duygusal tepkilenmeler memleketinde namusuna sövmüşsünüz gibi cv savunması gelebiliyor. Dünya Su Konseyi "guvernörü" imiş ayrıca. yani demem o ki, çevreyle ilgili ilk algısı su üzerinden, ki bu iyi olabilirdi; ama daha ziyade "bir kaynak olarak su" üzerinden. bunu habire diyorum ben, niyeyse.

konu ılısu barajı: barajı istemeyenler vatanı sevmiyormuş.

demokratik ülkelerde bir şeyi istememe, itiraz etme, isterseniz protesto için donunuzu başınıza geçirme hakkınız olur. barajı istememek de bu kapsama giriyo. "vatanı bölmeye çalışan iç nifak" ise en hafifinden bir suçlama, itham, etiketlemedir; yani aynı şey değil. "o protesto ediyosa ben de küfrediyorum" mantığı da bu yüzden sakat yani. birinin özgürlüğü diğerinin haklarını ihlal etmeye başlayınca-- anladınız siz, ilkokul ezberi. daha komplike de olabilirdi; ama abc seviyesindeyiz.

Bu barajı istemeyenler var. Türkiye’yi sevmeyen, o bölgedeki insanların hayat seviyesinin yükselmesini, kalkınmasını istemeyenler var. Geçmişte Atatürk Barajı’na da karşı çıktılar. Ama şimdi gidin bizim su götürdüğümüz insanların mutluluğunu bir görün. Nereden nereye geldiler. Onun için bir kere, Türkiye bölgesel bir güç. Bu çalışmalarla, o bölgenin insanının refah seviyesi artacak. Bu yüzden, Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasını istemeyen bazı mihraklar, hatta bazı ülkelerin temsilcileri, maalesef bu barajın önüne set çekmek istiyorlar.

bu iç ve dış mihrak paranoyasını çerçeveletip duvarımıza astık, çerçeve çürüdü, hala bitmiyor. keza bölgesel güç olduğumuz için tapınmayıp itiraz edenlerin pis vatandaş ilan edilişini de. bir şeye itiraz ediliyorsa, mantıklı bir açıklama, destekli bir konuşma bir savunma olabilir, kaale alınabilir; ama böyle çemkirella haller, çamur atmalar, "ben haksızsam o da boklu" mantığıyla üste çıkmaya çalışmalar gerçekten çok vahim. siyaset etiğini, lisanını geçtim, konunun çevre oluşunu da geçtim, insanın hayata dair bakışıyla ilgili bi şi bu.

Yoksa Türkiye Cumhuriyeti güçlüdür, daha böyle yüzlerce barajı yapacak gücü vardır.

adeta milli güvenlik dersi. baraja itiraz ettiniz ya, devlete demediğiniz kalmadı. "türk milleti çalışkandıııııır" ayrıca, bi de o var.

Hangi ülkelerin bu konuda o bölgedeki insanları tahrik ettiğini, bu projenin önünü kesmek için ne büyük gayretler içerisinde olduğunu herkes biliyor. Bazı Türkiye’yi bölmek isteyenler de bunu çok açık biliyor. Dolasıyla siyasi bir şey, şu ülke demem siyasi edep icabı doğru değildir.

siyasi edep icabı doğru olan şeyler ve olmayan şeyler ayrımının mevcut olduğunu görüyoruz. sınırları tabii ki "hep bana hep bana" inceliğinde.

proje ile hasankeyf bir kültür ve cazibe merkezi olacak
.

bu cümleler böyle "siyaset hayatında klasikler" diye bir kitapçıkta filan mı yer alıyor, virgül sekmeden tekrar ediliyor yahu. ne bileyim, milletvekili olunca kimliğin yanında mı teslim ediliyor, gençlik kollarında her sabah ezberden tekrar mı ediliyor, nedir nasıldır. çünkü hasankeyf şu an bok içinde, kimse bilmiyor, öyle sersefil perişan, merkez oluvercek! yapıveecez gari, cazibeli cazibeli. ah ah.

Bakanlığıma ve DSİ’ye gerçekten fevkalade güveniyorum.

evet, çünkü DSİ çevre bakanlığına bağlı artık, enerji'ye değil.
böyle değişikliklerin kavramsal dönüşlerden kaynaklandığını sananlara müjde: bakanımız gittiği her yere DSİ'yi de götürüyor aslında, ondan. favkaladenin fevkinde.

yalnızca, tek istediğim, kurtuluş ümidi gibi gösterilip kuşaklarca lanet edilmiş barajları "yenilenebilir enerji" die yutturmaya kalkmayın, ayıptır. yenilenebilirlik sürdürülebilirlikle beraber olmadıkça bir anlam taşımaz.

29 Haziran 2009 Pazartesi

tüyük

"EVLENME VE BOŞANMA İSTATİSTİKLERİ, 2008

2007 yılında 638 311 çift evlenirken bu sayı 2008 yılında 641 973’e yükselmiştir. Kaba evlenme hızı 2008 yılında binde 9,03 olarak gerçekleşmiştir.
İlk kez evlenen çiftler arasındaki ortalama yaş farkı 3,3’tür.


2008 yılı verilerine göre ortalama ilk evlenme yaşı erkekler için 26,2, kadınlar için 22,9’dur. Erkek ile kadın arasındaki ortama ilk evlenme yaşı farkı 3,3’tür. Bölgesel düzeyde en yüksek ortalama ilk evlenme yaşı, erkeklerde 27, kadınlarda 23,9 ile İstanbul Bölgesi’nde görülmektedir. En düşük ortalama ilk evlenme yaşı erkeklerde 25,1, kadınlarda ise 21,6 ile Orta Anadolu Bölgesi’nde görülmektedir.


2007 yılında 94 219 çift boşanırken 2008 yılında bu sayı 99 663’e yükselmiştir. Kaba boşanma hızı 2008 yılında binde 1,40 olarak gerçekleşmiştir. Kaba boşanma hızı binde 2,06 ile en yüksek Ege Bölgesi’ndedir. Ege Bölgesi’ni binde 1,78 ile Batı Anadolu Bölgesi izlemektedir. Kaba boşanma hızının en düşük olduğu bölgeler ise binde 0,50 ile Kuzeydoğu Anadolu ile Ortadoğu Anadolu Bölgeleridir.


2008 yılı verilerine göre boşanmaların % 41,3’ü evliliğin ilk 5 yılı içinde, % 23,1’i ise 16 yıl ve daha fazla süre evli olan çiftlerde gerçekleşmiştir."

gibi bir sosyal veri bile mevcut ülkemizde. ilgilenenler için.
bu arada, en düşük ilk evlilik yaşı 21,6. imiş. ilahi tüik, güldürürken düşündürüyor.

misal bir hanehalkı özellikleri/ev işlerinin genellikle kimin tarafından yapıldığına dair veri filan var. desteksiz atmayanlara özel. yemek: %87 kadın. ütü: %84 kadın. vuhuhu.

kily

nihayet nihayet, yüzdüm. hem de denizde. yaşasın okulumuz, yaşasın burçbiç. kelebek kostümümü giydim, yola çıktık. ben "ah 50 faktörlü güneş koruma kremim!! şapkam yok hepimiz ölücez!! " diye debelenirken güneş çekildi, hava bulutlandı filan. gittiğimizde resmen serindi hava. aynı gün şehrin muhtelif yerlerine dolu yağmış, yıldırım düşmüş, yeni öğrendim.

yine de, yüzdük işte, oh. duba sınırını "beli geçmesin" diye çekmişler, çok üzgünüm, geçildi. iki ileri bi geri. kulaç atmak uçmak gibi bi his veriyo bana, kanat hareketi gibi. gerçi kulaç atan bi kuş hafif histerik bi görüntü olurdu; ama anladınız siz. ben denizin çocuk havuzu gibi olmasına tahammül edemiyorum. deniz derin bi şidir, derin olması gerekir. denizde yürünmez. torba'da denizin içinde vadi var, bir iki adım derken hop derinleşir, ayağınızın altında mavi-yeşil bi dünya olur. işte deniz o. alıştıranlar utansın. çakışan geçmişler vol.2: torbada yaz tatilleri bölümüne istinaden, dubayı aştık, boyu geçirdik işte. biraz mısır, biraz güneş. geri kalan vakitte dj'in "mariachi bira 6 tl veren herkese bedava!!" nidası yankılandı. defalarca, bıkmadan tekrarlarda.

sonra lens kaybı, erken dönüş telaşı. kilometrelerce trafik, saatlerce dur dur dur. sarıyer nasıl bir girdap yahu, nasıl bir fecaat! isim-şehir-bitki-hayvan-eşya oynayarak trafikle mücadele. sonra ev, sonra balkon. sevgili eliyle kocaman sosisli sandviç ve bira ve puslu bir ilk dördünümsü bir ay.

saçı tuzlu bi ofis çalışanıyım ben. içimden tatiller geçiyo.
deniz siftahımı da yaptım ya, bu hafta daha güzel başladı.

26 Haziran 2009 Cuma

lokum

hollandanın kült filmi, "yüzyılın filmi" seçtikleri film, bi nevi flaman "selvi boylum al yazmalım"ı olan filmin adı bu: turkish delight/ turks fruit. yıl 1973. yok, konu esmer türk kızı- sarı pipili flaman aşkı değil. ama lokum bildiğimiz lokum. süplis.

neyse, işte bu film "hollanda sineması denince sahi..." konulu muhabbetlerde hep geçerdi, duyardım, "aa bak adı da turkish delight, nası bilmezsin" filan diye anlatırlardı; ama izlememiştim. sen 15 ay kal, adamların filmini izleme, bi de utanmadan istanbul filmleri izlet. neyse işte, dvdciler sağolsun (bu arada "yuva" dvdcilere düşmüş, müjdemi isterim), klasikler arasında aa bi baktık turkish delight; türkçe alt yazılı hem de.

aynı zamanda hollandanın ayrı noktalarında olduğunu bilen; ama hiç karşılaşmadan okumuş iki kişi olarak,"çift" olduktan sonra kendi hollandamızı mı bulduk, neyse artık, benim için özeldi. birlikte olmasa da gezdiğimiz amsterdam sokaklarının 1973'teki halini birlikte izlemekten olabilir, trenden, yağmurdan, bisikletten ve su bardağında sofraya getirilen biradan olabilir. bilmiyorum ki... filmden, şarkıdan dilek tutan biri değilim pek; ama bu film öyle bi etki yaptı işte. geçişken, teğet zamanların hatrına. neyse, başka bi zaman izlememiş olduğuma sevindim. bu romantik ek bilgilerin yanında film de güzeldi işte. "daaag!" nidasını duydum, o da yeter. bir yaz gecesi izlenilebülü.

hava çok sıcak, her yer uçan haşere kaynıyo, ısırıyolar, kaşınıyo, soğuk meyve en güzel gıda ve ben kuşluk vakti ofisteyim genelde. ofiste sürekli karpuz- peynir yeniyo. bu sıcaklarda sırayla müdürümü, sevgilimi ve diğer 2 ofis arkadaşımı tatile göndericem. bu yılki tatil planım bu: gidenlerin ardından su dökme.

haftasonu başlasın, müsait bi yerde yüzecek var.

24 Haziran 2009 Çarşamba

sinirlenmenin de bi adabı var.

şu blogda kendimle, özel hayatımla, ailemle, okulumla, işimle ilgili çizdiğim basit sınırlara saygı duymak insanlara zor geldiği için bir süre yokum. herkesin yumuşak karnı var, benimki de bu.

23 Haziran 2009 Salı

nida

talisman yaz dedi, yazıyorum.
aklımdaydı zaten; ama videoyu görmemiştim. yani websiteye konduğunu filan.

dünden beri şunu düşünüyorum: nidanın videosu ile münevveri öldüren testerenin ifşa edilmesi arasında fark var mı? münevverle anılan testere, üstünde kan ve saçlarla manşete taşınmıştı malum, "habercilik" adına. bence testerede haber yoktu, haber olan şey testere değildi yani. sadece kan pornosuydu. nida'da haber var, o kesin. vuruluşu, ölümü, ölümünü cep telefonuyla görmemiz, basına konan tüm yasaklara rağmen bir ülkenin, kaynayan bir ülkenin her türlü teknolojiyle dış dünyaya ulaşması. nida genç yaşında olayların ortasında, özgürlük isterken öldürüldüğü için, babasının kollarında can vermesi gibi detayların dışında da önemli. sansürün, teknolojiye yenilmesini gösterdiği için de. twitter denen nanenin devrime hizmet etme ihtimali sizi de heyecanlandırmıyo mu pardon ama?

peki ya haberin yanına videoyu koymak? benim okuduğum haberlerde video yoktu, sadece videodan bahsediyor, anlatıyordu haber. o kadarı da yetti. izlemem. neyin ne olduğunu anladım. nida sesini çıkaramadan, soluvermiş.

milliyet koymuş videoyu sanırım. birkaç tane daha olağan şüphelimiz vardır heralde. bak bak bak işte bu video o video! düşünüp duruyorum işte. nidanın ölümü, o videonun yarattığı isyan hissi, videosuz anlaşılmıyor mu? onbinlerce, milyonlarca insan izledi o videoyu, defalarca öldü nida. video izlene izlene yayıldıysa, izlemeden anlamak mümkün müdür? görmemiz gereken ölümlerden miydi yoksa nida, ben de mi izlemeliydim?

ben böyle videoları izlerken niye ölüyü yoruyo gibi hissediyorum, rahat vermiyomuşuz gibi? saçma bi duygusallık mıdır nedir? yani nidanın sembolleşmesini çok iyi anlıyorum, 1 mayıs'ta dayak yiyen göstericileri seyredip kasılarak ekrana söven bir millet, gencecik bir kızın öldürülüşüne duyulan öfkeyi anlar zaten, bir zahmet. ama milliyet denen gazete ntv, cnn değil ki. hadi onlar tv kanalı, bi derece belki daha anlarım o videoyu orada görmeyi. kanın fışkırdığı anın altını çizecek kadar kötü bir habercilikleri yok gerçi allahtan. saçma gelebilir; ama gazeteler video işinden anlamıyosa kelimeleri kullansın lütfen. şimdi girip baktım, milliyetin haberi şöyle: 1. foto-nida vesikalıkta gülümsüyor, 2. foto- nidanın yüzü gözü kan içinde, ölü. vaov milliyet, etkileyici hakikaten.

bir ölünün feri sönmüş gözlerinin içini görecek kadar yakından fotoğrafını çekip portre yapmayı ben anlamıyorum. hayır, ölülerden korkmuyorum; ama "aa bak nasıl da ölü! nasıl da öldürülmüş! hadi ağla ağla!" hallerinin gül gibi bi kızın bok yoluna ölüşünün önüne geçmesine dayanamıyorum. depremde de yaptılar. gazeteler ölülerin öldüğünden emin olmak istiyor.

evet, örneğin halepçe katliamı o fotoğraflarla akla kazındı ve evet: önemliydi, görmeliydik. bir derdi var en azından bir kısmının, nasıl ölündüğü konusunda. ama ya bu bahsettiğim nida fotoğrafı? şart mıydı yani, kız sanki canlı yayında öldürülüyo gibi? ay dağılıyorum, nolur anlatmadan anlayın.

her olayda, her ayaklanmada, bok yoluna ölenler oluyor ve onların acısı aileleri aşıyor - isyanı tetikliyor. hala 1 mayıs'ta taksime çıkmak meseleyse zamanında açılan ateşle ölenlerin acısı yüzünden, o isyanın hala yeniden parlamasından korkanların vicdan azabı yüzünden, yarattıkları acıların sönmediğini bildiklerinden. ölenler öldüğüyle kalmıyor. öldükleriyle kalmamaları için gereken de yüzü gözü kanlı fotoğraflar değil, detaylı ve gerçek habercilik. onu da şu ara iran halkı kendi kendine yapıyor.

ülkeye yabancı basın mensubu giremiyoken ve insanlar canları pahasına cep telefonuyla video çekiyoken mesele nida artık; nidanın kanlı yüzü değil. mesele, nidanın adının o ülke için bir anlam ifade etmesi; özgürlük için ölen bir çığlık olması... evet semboller kimilerine fazla romantik gelebilir, abartılı gelebilir, reel politikçiler kıçlarıyla gülebilir. hatta bu "bir tek ölümün büyütülerek popülerleşmesi üzerinden çakma devrimcilik" olarak küçümsenebilir. bkz hemen ertesine bi 10 kişi daha öldü, onlar daha mı az kurbandı?

ama insanoğlu nida diye bir kızın ölümünde özgürlük çığlığı görmeye ihtiyaç duyacak kadar reel politikten uzak işte. böyle ölümlerin böyle işlevleri yüzyıllardır varsa, daha "reel" ne var pardon? iran bu ölüm aracılığıyla diğer tüm patlayamamış volkanlarına kavuştu. . belki patlar, belki yine üstüne oturur, bilinmez. ama nida gibi tekil ölümler, boşa gitmiyor. iran sembolünü buldu, her şeyi özetleyecek, ortak dili oluşturacak "kod"unu buldu. buldu ve tutunuyor. bu "nida öldü; ama bak işe yaradı" faydacılığı değil, çok daha basit bir gerçek: masallarda kahramanları sevebiliriz; ama gerçek hayatta gerçek kurbanlar daha çok bağra basılıyor. onyıllardır süren baskıya isyan için bir "son damla" gerekebiliyor, o son damlada insanlar geçmişlerini ve geleceklerini görüyor.

bunun için işte, tutup da videoyu koymak, şart değil. haberinize haber katmıyor, yasaklar yüzünden sizin yapamadığınız haberciliği yapmış sıradan bir iranlının tanıklık videosu bu. tamam, basit bir ölüm değil belki; ama okunması bile yetiyor bence. iranlıların haberi ulaştırmak için başka bir yöntem yok elinde; ama milliyetin var. defalarca feci şekilde ölmesin nida. play-pause tuşları arasında sıradan bi video olmasın.

22 Haziran 2009 Pazartesi

vanlav

kardeşim canım deffoşum onyedisinde benimleydi.
bunca yılın birikmiş telafilerini toptan hallettim, resmen hatta: diyetimi ödedim. yılın ablası ödülüne adaylığımı koydum. yanında olamadığım doğumgünlerinin rötarlı hediyeleri yerine, böylesi çok daha içime sindi. o da ağrıyan bacakları ve kollarıyla yarı uykulu otobüse bindi bugün, mutluydu. ben daha ne isterim, hiç.

17 yaşındaki kız kardeşim, 2 günlük eşya olarak bir bavul bir de sırt çantasıyla çıkagelince ilk tepkim "ben büyümüşüm, yaşlanmışım" oldu. o ne kadar eşya taşıma hali! ve netice: son gün benim giysilerim daha uygun bulundu, renkler ve uyum ve bluz boyu gibi değişkenler meselesi. ben giderek annem oluyomuşum, çok güldü. biletler için sıpeşıl tenks tu bap. jonglörlük hevesiyle bir çanta dolusu geliverdi defne, festival alanında da bunun için ayrılmış yer ve onlarca dönen poi vardı zaten, pek yanımızda durmadı. yüzünün sahneye dönük olduğu an bile azdı hatta. olsun, eğlendi ya. arkadaşları da geldi sonra. toplar ve renkli kumaşlar ve bir sürü şey çevrildi. 4 top öğrenmişmiş. hatta gece ben ışıklı astrojax'imle boğuştum, defnaanım aldı elimden, atraksiyonlar yaptı, ben yine "hmm ne var ki hamlaşmışım hmmm" diye oturdum yerime. mavi ışıklar uçuştu gözümde. herkese bi alet edevat. sevgiliminki devils sticks, güvenliğin ısrarla "bu ne" diye sorduğu ve benim "sopa" dediğim şeyler. haha defne bak bi onu yapamadı:) yemek ve pembe pancar sosu. her yer bira bi de. o kadar çok bira ki artık hiçbi arpa ürününü görmek istemiyorum.

aslında, öncesinde biraz sahil turlaması. denize doğru inmeden istanbul mu olurmuş. nihayet, en nihayet, karkade denedim zevkle. hatta bu arada bi de powerboats yarışı vardı, vınn vınnn ronn ronnn. 2 gün festivallenince ben yorgun, ben yaşlı. son gün tenhada kıvrılıp az buçuk uyku. yasemin mori "pazaaaaarrr" dedikçe ben bi soğudum ondan. sahnede tatlıydı, şarkıları da güzeldi ama, sevgilimin belirttiği üzere "janis olmak isterdi" bence de. bi zorlamalı haller sanki. mümkünse şarkı aralarında konuşmasın, o "hıssss... nasılısınızsss bu pazaaarr günüsss.. hısss..." sesleri, ı-ıh. "karanlık bir nil olmaktan ötesiyim" çabasıysa, gerek yok. öylesin zaten. böğürtlenli dondurma güzel bi şi ama. alternatifgül ve alternatifcanlar da bizimleydi, renklendirdiler etrafı.

sonra, son gün son konser: röyksopp. ben çok aşık, çok mutlu. sahne ışıklı, gözler ışıklı, böyle bi güzellemeler hali. her şey güzel işte. haftasonum daha güzel olamazdı. şu an uykudan ölüyorum; ama sırıtmadan duramıyorum bi yandan da. defneyle çektirdiğimiz, mariachi çerçevesindeki fotoğraf kaybolmuş. bi ona içim acıdı.

bi de gecenin bi körü arabanın altına girip havlayan ve beni uyutmayan köpeğin kedilerden korktuğunu ve tüm yemeğini onlara kaptırdığını fark edince üzüldüm. ama napiym, uyuyamıyorum. köpeğe köpeklik öğreticem. boşa havlıyo öyle, korkunca arabanın altına saklanıp havlıyo, uluyo filan. kafası karışık diye uykusuz kalamiycam.

öyle işte. bu haftasonunu bi kenara not etmem gerekiyodu.

19 Haziran 2009 Cuma

cennetten çıkanlar ve cennete girenler

"dayak cennetten çıkmadır". böyle bi laf var. neresinden çıkmış acaba? hani ademle havva da cennetten kovuldu filan, nihayetinde bildiğimiz her şey cennetten çıkma o zaman.

dayak cennetten çıkınca, vurulan yerde gül bitince filan, sosyo-kültürel araştırmacılar ne der bilmiyorum; ama sado-mazo bi ruhumuz olduğu tescilleniyo sanki. dün link verdiğim haber işte: "onun bi suçu yok, evlilik bana zor gelmişti". öldüren 26, ölen 17. güce tapanlar tenhada kendi güç denemesini yapıyo. babasından dayak yiyen erkekler önce gecelerce kabus görüp altına yapıyo, sonra biraz palazlanınca kız kardeşlerini dövüyo, errkek oluyo. o kızlar da oyuncak bebeklerini tekmeliyo. hepimizden cennet taşması, cennetlik cinnetler. ama babalar oğullarına sarılmıyor, abiler kız kardeşlerine bir "nasılsın" demiyor. sevgi çünkü, cehennemlik.

engin çeber, biliyosunuz, işkenceden öldü. dövülerek. cennetten çıkan dayakla cennete girdi resmen. 12 yaşında bir çocuk öldürüldü. işkencesiz, üzülmeyin; DOKUZ kurşunla. adli tıp olayı özetliyor: "Sırtında 9 kurşun yarası olan bu yaştaki çocuğun ateş açmasının mümkün olmadığına"... mahkeme diyor ki: kendini koruyan bir polismiş beyefendi, ondan. koruya koruya bir hal oldular zaten. kolluk kuvetleri gerçekten korunmaya muhtaç sanırım. gelen vuruyor giden vuruyor, eh onlar da cennetten çıkmışlarını toparlayıp kendilerini koruyor haliyle. daha doğal ne olabilir ki? 12 yaşında sivil bir çocuktan kim korkmaz? polis dediysek o kadar da değil, kör cesaret istemeyelim devletten. 12 yaşında bir çocuğa neredeyse yaşı kadar çok kurşun atan bir polis haklıdır.

mesela karakollar, tamamen ürkek polislerin nefsi müdafaa kozası. korunmak için sığınıveriyolar. bu arada 2 yılda 13 kişi öldüyse, o onların saldırganlığı. celaleddin cerrah gitmeden önce bize öğretti: mağdur her zaman suçludur. öyle yani. vergi mükellefleri olarak, bizi dövecek kişilere bakmakla yükümlüyüz, her an korunmaları gerekebilir, silahları dolu, copları parlak, kendilerini korumalılar. polis mi saldırdı? çünkü en iyi savunma saldırıdır. adeta büyük taarruz, izmirden denize dökercesine. hatta bu bi zaferdir, adam dövünce annenize müjdeleyebilirsiniz, az önce ülkeyi kurtardınız.

hani kore savaşının bittiğini bilmeden yıllarca ormanda yaşayan, savaşı sürüyo sanan bir(kaç) adam bulunmuştu... o hesap. daimi taarruz hali, orman dışındaki öcülerden ülkeyi korurken olmayan bir savaşın saldırganlığı. askerde yemeğe şap katılırmış ya, polisinkine de komplo teorisi ekleniyo galiba. ne ara, nasıl oluyor, nasıl bir eğitim, teşkilatlanma ve görevlendirme sonrası insanlardan "anne bak bak naaptım ben, adam dövdüm, sev beni" diyen bir tuhaf hal yaratabiliyorsunuz ki? aslan oğluyla gurur duyan anneler, oğlunu karakolda kaybeden annelerle altın gününde yan yana düşer mi? ne bileyim, daha küçükken mahallede kavgaya karışsa telaşa kapıldığınız oğlunuz palazlanıp devlet adına adam döver hale gelince gurur mu duyuluyor? ne oluyor nasıl oluyor? o polisler evlenince eşine çocuğuna pamuk şeker mi? cennet mi vaad ediyor yoksa?

üniforma fetişi midir nedir, hepsini düşünüyorum. ya bu konuyu ben uzun zamandır düşünüyorum, kim düşünmüyo ki. netice, daireler çiziyorum. malum hikaye: ferhan şensoy, nazi üniforması ve istiklal caddesi boyunca her dediğini yaptırması. askerci bir milletiz tamam ama zabıta bile kendini terminatör, sokak arası tanrısı filan sanıyo. sınırsız bi haller. avukat cübbesi, doktor önlüğü bile kimi zaman terörize edebiliyo ülkeyi malum. "üstüne bi şi geçirmişler"den gelecek her türlü hasar yan etki sayılıyor galiba.

kimin lafıydı sahi: psikoloji ilmi der ki savaş anında çıplak birine ateş etmek, giysiliye kıyasla daha zordur. soyunun!

neyse. küçük çocuklarınıza silah almayın, sarı vosvos minibüs alın. sünnetinde filan üniforma giydirmeyin. çok isterse kaptan üniforması giysin bari, en azından evlendirme yetkisi filan var, daha romantik. diğer üniformalılardan da ne korksun ne de onlara tapsın: sevsin. diğer herkesi sevdiği kadar.

sevmeyi bilenler tenhalarda, gizlice, çocuklarına sevmeyi öğretsin. en zorunu başarsın.
bütün bu korunması gereken cennetlik saldırganlara sımsıkı sarılalım, bi şi olsun, uyansınlar. geçsin bitsin. yetermiş artıkmış, bitsin. annesini arayıp "anne adam dövdüm affet" desin bari, ağlayamadıkça adam dövmek yerine. cennetten çıkanlarla cennete girmesin insanlar, dünyevi takılalım bir süre. nolur ki yani.


içimde bi yerde hep imagine çalıyo yarabbim, napiym.

18 Haziran 2009 Perşembe

günün zeytinyağlısı: çalı fasulye

ben şimdi ah demin az önce bi şiler yazıcaktım. şunun üzerineydi. okumak iyidir ve ben bu ara bu konuda her türlü araştırma, karıştırma, sovuşturma, eveleme geveleme deve kuşu kovalamaları okudum. yoruldum. yazmadım, linkledim.

kahveyi ve vapuru köpüklü sevenlerdenim. az önce az buçuk şekerli türk kahvesi içtim. içen 4 kişiden 3ü fal kapattı; ama bakacak kimse yok. çok kahve içmediğim için şeker ve kahve enerji bombası yaptı beni.

az önce yine, binbir rica ve aciliyetine vurgu murgu ile ilettiğim "150 kişinin aranması gerek" işi şöyle sonuçlandı: 2,5 saatte sadece 15 telefon görüşmesi (her biri maksimum 3 dakika süren) yaparak gözümün içine baka baka benle alay eden kişinin arkasından dil çıkarttım. içimden. olsun. dışımdan olsa küfür çıkıcaktı.


----- şimdi ofis söylenmesi, isteyen geçsin----------
kim yazdı geçenlerde hatırlamıyorum ama okuyosa kaleye mum diksin, ben de o boş taksi faturalarına "arayı kapamak için istediği miktarı yazan apla"lardan olamıyorum. ben keyfine baştan yarım saat sondan yarım saat iş saatimden kırpamıyorum. 15 dakika gecikince vicdanım tırmalanıyo. ne işkoliğim ne de profesyonel, sadece rahat edemiyorum. işi geçtim, kendime saygım var. böyle olması gerekiyosa bu kadarını yaparım. atla deve değil. yapmamak da bi beceri değil. kimse de arkamdan "şuna bak, ne biçim kaytarıyo" diyemez hem. örümcek adamla büyümüş her çocuk büyük güçlerin büyük sorumluluk demek olduğunu bilir. eh, küçüklere de uygulanmalı bu. ben birinin gözünün içine bakıla bakıla kerizlenmesine karşıysam, kerizlemem de. nokta. fındık kabuğunu doldurmayan iş deneyimlerimin sonucu budur: kimse salak değil, kimse kör değil. ve birisi "bunları yap!" demek yerine "yapar mısın lütfen" diyorsa, en son kerizlenecek odur; yumuşak atın çiftesi pek olur. içimde vapur köpükleri kabarıyo sinirden.

bu azıcık zamanda ben çok sakin, çok kibar patronlarla, kimi zaman sinirden kudursam da ve kudurtsam da, adabıyla iş yapmayı öğrenmişim. bunu fark ediyorum. üslubuyla, yerinde zamanında, olması gerektiği gibi. ben çirkefliği görmedim ofislerde, bilmiyorum. car car bağırmalar, free-riderlar, tehditler kazıklar filan, görmedim. free-ride'lık bi yer yok zaten 2 kişiyken. plazalarda değil kuytularda çıraklık yaptım; ama çıraklık yaparken ustalarım iyiydi en azından. tonla bilgi yanında, bana edebi adabı öğrettiler, bu da yanıma kârdır. bağırmayan patrondan en ufak bi hayal kırıklığı cümlesi duymak en büyük çığlıktan çok can yakıyo, bunu biliyorum ben. telafi etmek için yırtınıyosunuz.

hele geçen 1 yıl boyunca tonton bir hobbit olan patronumu düşündükçe, bu kaytarma krallarının kendilerini en bi sivri zeka sanmaları beni delirtiyo, dayanamıyorum. harcamadığı emeği başkalarının alın terinin, vaktinin üstünde görmek çok büyük bir terbiyesizlik. tamam günün sözü olmayabilir; ama ben cidden dayanamıyorum. hele bu insanlar benden büyükse ve yapacakları şey alt tarafı bi telefon görüşmesiyse, gerektiğinde ben işim olmadığı halde yardım ediyosam ve ben zaten işi olan bi şeyi sanki bi jestmiş gibi fazlaca kibarca rica ettiysem. nokta. bu benim salaklığım değil, ilk tercihimdi. bundan sonra ikinci tercihe geçiyoruz madem.
--ofis söylenmesi bitti, devam--------

günün fıkrası: " Cinayet çözümlenmemiş değil. Cinayeti çözdük. Zanlı belli. Sadece yakalanmadı. Mutlaka yakalanacaktır. Onun için hiç bir eziklik taşımıyorum. Benim polisim delillerini ortaya çıkarmıştır. Harhangi bir eziklik yok" celaleddin cerrah- münevver karabulut cinayeti üzerine

ay neyse.

kardeşim yarın daha onyedi onyedi onyediiydiii olucak. ben de yılın ablası ödülüne adaylığımı koydum, kendisini istanbula davet ettim, cümleten festivalleniciiz haftasonunda. sonra daimi kavalyemin ablası da geliyomuş, böyle bi "ablalar ve kardeşleri kombosu bombası", güzel işte. kardeşim 3 top, astrojax, poi vb takım taklavatını da getirirse hakikaten bir şenlik havası olabilir.


onyedi demişken:


bazı haberler, bir dosyaya konup saklanmalı. dosyanın ne kadar çabuk dolduğuna bakıp bakıp içmeli. yıllar geçtikçe, dosyayı açıp ağlamalı, ağlamalı, ağlamalı.
sayılara, tesadüflere, bildiklere selam ola.

16 Haziran 2009 Salı

heykelgül, heykelcan, heykelsu

yok bu heykel işi benim içime oturdu, vazgeçemiyorum.

şekil 1-a'da göreceğimiz üzere bir kavram kargaşası var:
1) "renklerle türkiye" şovunu sambacı kızlar açıyor.
2) devamında tabii ki olmazsa olmaz: semazenler. onlar da dansçı ya hani. müezzinler de şarkıcı zaten. ilahi dediğin de müslüman gospeli ya, ondan. törkiş kovboylar.
3) antalya'da türk bir heykeltraşın heykeli ahlaksız diye kaldırılıyor.

bu üçü aynı kişinin güzellemesi.
ne dindarım ne milliyetçi, bunlar bana ters geliyo, anlamıyorum.
yemişim yemişim diye bağırasım var.

şahsen sambacı kızlara desteğim tam. çalkalamaları taraftarıyım. ahlak bozmuyolar, o bi dans. salaklaşmayalım, samba açılımı demek değil. hem onları belinden tutup havaya atan yok. ama rio tam olarak bu ülkenin neresine düşüyo, hangi rengimiz, ne zaman latin amerikaya kadar gidebildik, kanuni hindistan derken turu tamamlayıp latino mu olmuştu, sorular sorular, falan fülün. sambacılarla ilgili türkiyedeki tek renk muhtelif zamanlarda yedikleri taciz olabilir, o kadar. sambacıların arkasındaki saz heyeti fotoğrafını da çerçeveletmek istiyorum. komik ama napiym. kanuncuya bakın bi.

peşinden semazenler. ben bu "şov" işini sevmiyorum, anlamıyorum. halk oyunları ekibine çevirdiler. kilise korosundan farkı da şudur, bilmek isteyene: kilise korosu "eğlence amaçlı" konser de yapar. yıl sonu gösterisi yapar mesela. ibadetlerine şahit olma değildir yani kilise korosu konserleri. whoopi goldberg teyzemiz gerçek olabilecek bir karakterdir. siz gidip rahibi sahneye taşırsanız, belki dengi olabilir. naomi der ki, her yürüyüş catwalk değildir. eh her dönüş de vals değil şeker. bu konudaki "işimize geldiğinde mevlana, işimize gelmediğinde ırz düşmanı metal heykel" ikiyüzlülüğünü de tüm sevenlere armağan ediyorum. "eteklivedönenruhaniadamlar" oryantalizmi de artık kendine uzaylı bi hal, girmiycem bile. ney de çalınmaz, üflenir. bu bilgiyle hava atan profesörler tanıyorum, kıymetini bilin.

heykel konusunda yeterince dalgalandım da duruldum. haliyle bi daha kabaramiycam. her şeyin ötesinde, tüm bu gösteriler şovlar filan, birer estetik suçu. o ne yani. dekorasyon desen çakma, etraf boğum boğum kadife perde tahminen. yerler pis. herkes terli. havalandırma yok ve ışıklar patlıyo. estetik kaygılarım var. çirkin işte, sinir oluyorum. mümkünse her şey çok güzel olsun, bizi güzellik kurtarsın, sevmek kurtarsın. kirlenmek de güzeldir şeker, benim dediğim güzellik başka, anladın sen. içimdeki ahmet haşim. yani bu ülkeye bu kadar aşkla bağlı olması gerekenler, hani ben vatan hainiyim ya, ne bileyim adı üstünde adamlar milliyetçi hareket partisi, estetik kaygı niye gütmez? güdü güdü. gıdı gıdı. estetik dersi, her eve lazım. bendeki tavan yaptığı için diil, keşke yapsa, da yani tabanda da değilim çok şükür. ay bu iş çok zor yonca. bilmem mi. yazdıkça aklıma bok rengi takım elbiseler, uzun paçalar, yağlı saçlar, taşmış rujlar filan geliyo. elitistan sananlar dişini fırçalasın, anlayanlar kaleye mum diksin.

sothyz ve jelatin ikilisi benim bu estetik kaygılarımı anlar ve hatta bu konuda çatır çatır yazarlar. "birlikte yazmaları gerek" diye düşündüyseniz, sitem ediniz efem. hişt siz ikiniz... etrafta yarı ölü blog bırakmayın. böyle de sataşırım, ifşa ederim.


----------------


bu arada: baaak nolmuuş, hatta baak bu da olmuş, kısa günün kârı.

dikili chp'ye mi kalmış ayrı konu; ama bu da bi şi, bu da bi şi.
diğeri de "exxon valdez çarpasıca" gibi beddualar üretecek kadar içimizden bi vakaydı günlerden 2007'yken. hey gidi günler hey. 500 milyon dolar alay eder derecede düşük bir meblağ bence ama ossun varsın. "41,64 milyon litre petrol 1,930 kilometre uzunluğundaki kıyıyı kirletmişti" diyo haber. türkiye kıyı şeridi uzunluğu 8333 km. ona göre düşünün rica edicem.

ay ya da düşünmeyin. ya sambacı olun ya da semazen; ama sakın heykel yapmayın. kanlı canlı hödüklükler alkışlanırken cansız sevgi gösterilerine diş biliyoruz ne de olsa.

sessiz küfür

çalar saatinizde 05.45 görmek.
ve çalması.
ve sabah 7de ofis.

15 Haziran 2009 Pazartesi

bir mezunlar gününün daha sonuna geldik.

gerçi bizimki sıradan bir mezunlar günü değil, koskoca bir "homecoming"dir, havalıdır şeker, cismi isminden belli olmalıdır falan filaan.

3 yıldır gözle görülen fark, stand sayılarındaki artışla doğru orantılı olarak mezunların meydan dışına kaçışı. çimlerde 5 stand ile kafe pi bir rekor kırdı. koca çimleri muhtelif çitlerle karelere bölerek bahçeler ilan edilmiş filan. mezunlara yer kalmadı. minderli yerleri kapanlara imrendiğim için de böyle konuşuyo olabilirim. mehtap hanımcığım mesela, bir koltuk, bir minder olmadan yanımıza oturmadı da oturmadı. nedir, sonra minderi kaptı yanımıza geldi o ayrı. patenli gençler rampalarda takla attı, bi alengirli haller işte. beni yoruyo ama coşku iyidir.

onun dışında, görmeyi beklediğim blogırları göremedim ya da araya standlar girdi. göreceğimden emin olduklarımı gördüm, diğerleriyle manen buluştuk hohoho. çok kalabalıktı yahu. yaşlanıyoruz galiba. kısmi bölüm buluşması, yurttan buluşmalar, taa 1. sınıftaki dans partnerimin bilmem kaç yıl arayla kampüse gelmesi, bir anda 3-5 kişiyi görmeler filan. yine kendince amacına ulaşmış bi mezunlar günüydü. sözler, yapalım edelim, mutlakalar. bu kez yalan olmasın diye kendime bi daha söz. bi de cumartesi üşümesinin devamı pazar titremesi.

alx (link verirken duraksadığımız isimler no.1) "bi not vermişim parmaklarını yirsin" edasıyla kalabalığa karışmak üzereyken görüldü. sonra divad ve pınar ordaydı, peştamalımı serdim, tura çıktım. yürü yürü yürü. kampüsün arka tarafları güzel ve sakin ve boş ve iyi işte. bolca peştamal çimlerin en gerekli şeyi şeker. divad tanıdığım en hoş sohbet adamlardandır, dedikodusu da iyidir bak şimdi, dizimi kırıp oturabildiğim sürelerde konuştuk bolca. şarapçı ve ekürisi kurabiye canavarıyla da bu vesileyle tanışmış olduk.

sonra bir pazar günü, mezunlar gününe rağmen ders çalışması gerekenler de nihayet nihayet yanımıza geldi. kampüs olarak en içten eşlik ettiğimiz şarkı, söyleyenin de tahmin ettiği ve bize ithaf ettiği üzere, fesupanallah oldu. jukebox sonrası levent yüksel. levent yüksel yeni şarkı yapmasın, erkek ajda olsun hep eskileri söylesin. sonra gece 12 civarı doğa firmasının elimize tutuşturduğu "poşet çay ipi asma yeri olan bardak"lar. yani öyle bi fonksiyonu vardır elbet, bütün bardaklar aynı yerden kırılmış olamaz. kuşlu muşlu, pek güzel. çay içtiğim tek yer ofis olduğu için, hemen ofise.

sonra işte, teletabiler gibi bir bir eve.
gözüm ağrıyarak uyandım, hala ağrıyor.
akılda kalmamış olmasını tercih edeceğimiz görüntü: 1. boğaziçi kolbastı yarışması.

çimden bildirdim, bitti.
yaşasın ofisimiz.

14 Haziran 2009 Pazar

iz

arjantin'de arşivler bulunmuş; kayıp arşivleri.

böyle bir arşiv hazine değerinde olmalı. bulan bulduklarının yanına oturup ağlar heralde. binlerce insanın izini bulmak; üstelik arkeolojik kazı değil alt tarafı 25 yıl öncesine dair iz sürerken. kayıplar dolusu rahatlar insan, hafifler.

ben sadece, biz mi daha az arşivci, belgeleyici bir milletiz, yoksa arjantinliler mi arşivlerini yakmayı akıl edemeyecek kadar saf onu düşünüyorum. "karda yürü, iz bırakma" diye bi laf duymamışlar heralde. cık cık cık. çok amatörce.

11 Haziran 2009 Perşembe

ankardım

gecenin 11'inde kapıyı açıp karşısında beni gören annem durumu ertesi sabah anca sindirdi. allahtan defneye haber vermişim, ikisi birden şoka girebilirdi. kuş gib hop uç hop kon. bütün gün çevre bakanlığı. aay ay. bakanlığın sadece belli saatlerde belli katlara giden 6 asansörü, toplantının yerini bilmeyen görevliler ve 22. kattan 4. kata bir türlü ulaşamayan ben zavallısı. her çilenin bi sonu var tabii ama üstümde takım elbise, sırtımda kolumda çantalar, abesle iştigal bi halde, ağlamaklı ağlamaklı dolanmak, sabahın 9unda hele, hiç iyi gelmedi.

yangın merdiveni, acil çıkış filan var biliyorum; ama en son sabancı center'da kendimi acil çıkışın olduğu, basamaklar dolusu kulemsi yere kitlediğimden beri o tenha merdivenlerle aram iyi diil. ana arterleri açık tutalım şeker. sabancı centerdaki o acil çıkışın da çıkışı yok bu arada. kapıyı açıp merdivenlere doğru ilerliyosunuz, kapı kapanıyo ve bir daha açılmıyo. daha doğrusu, hiçbir kapı içerden açılmıyo ara katlarda. ses de geçirmiyo. çıkışlar da kitli. çünkü o aslında kullnaılmayan acil çıkış. iki tane var. yaa yaa. benim gibi "olsuun laan elimde yemek vaar kalırım burdaağ" eşiğinde aç değilseniz, panik olabilirsiniz. sonra iyi insanlar sizi kurtarır. "kim var ordaağ...... kim var ordaaağ......" seslerine koşarak temiz havaya çıkarsınız.


neyse, toplantı doğası gereği sıkıcıydı. mühim değil. tez yazmak için devlet kapısı aşındıranların eşiği yüksek oluyo, elf türküsü gibi geldi kulağıma valla o monoton tartışmalar.

milyonuncu kez: online check-in ne büyük nimettir öyle.

sonra işte istanbulmuş evmiş, koşarak sevgiliye gidilmiş dı eeend.

10 Haziran 2009 Çarşamba

nihayet.

okumakla da olur ama şahsen dinlemek kadar insanı vurmuyor.
nijeryalı tanıdığınız varsa, sıradan anılarından bir kuple paylaştıysa, shell benzin istasyonlarındaki kırmızı sizin için kandır.

ilkokul bahçelerinin orta yerinden petrol borusu geçen bir ülke düşünün. hastanelerden, yoldan sokaktan. gömülmeye bile tenezzül edilmemiş. borulardan sızan petrol olay olmasın diye "şifalıdır, yarasın" diyen hükümet yetkilileri, çocuklarını petrolle yıkayan aileler... daha ne hikayeler, insanlığınızdan utanacağınız. bir diktatör, diktatör var diye orda olan bir firma, ortalık yer para.

sonra bu ülkeden insanlar düşünün, dayanamayan, isyan eden. Mosop: ogoni halkı için uğraşan bi avuç deli. isyanı bastırmak için para alan ve sanatını başarıyla icra eden dikta askerleri, ölenler, öldürülenler, mahkemelenmeler ve 9 idam. benzin yorgunu bir ülke. sürgünde ogoniler ve onların yerinde litrelerce petrol.

shell 15.5 milyon dolar ödeyecek. burda meblağ önemli değil. shell suçunu itiraf etti. etmek zorunda kaldı. kırmızısını kandan aldığını artık shell de kabul ediyor. nihayet, nihayet.

bu haberi okumanın yarattığı rahatlamanın benimle ilgisi yok. ben sonradan duyan, okuyan. bu mutlu haber, hollandada olmaktan vicdan azabı duyarak okuyan Nijeryalı arkadaşlarım için burada. 15 ayı dünyanın dört bir yanından sürgün acısı ve cinayetler dinleyerek geçirdiysem, biz hep beraber duyduklarımıza ağladıysak, insanın ilk paylaştığı şey acılar oluyosa, unutmamak boynumun borcudur.

biri gitti, çoğu kaldı.

9 Haziran 2009 Salı

sendeki hava lastiğimde var

bugün az kalsın beni ezecek olan kamyonun önünde bu yazıyodu.

günübirlik gibi bi ankara seyahatim olucak. git gel hop güm. annemlerin yanında uyumaya ve uyanmaya gidiyorum resmen. çevre bakanlığı'na "randevu dilenen tezci kız" dışında bi şekilde gitmek enteresan olacak. daha da enteresanı çenemi tutabilmem olacak ya, kısmet.

balık hafızalı bir milletiz. su konusunda, iki damla yağmurun bizi rahatlatamayacağını kabul etmek gerek. bi zahmet, tasarruf. arabanıza halınıza başlatmayın. misal, van gölü de sizlere ömür. giden treni seyreden öküzler bile daha interaktif, kusura bakmayın. sinir yapıyo bende.

ah naomi, napacağını bilemeden yardım toplayıp sonradan akıl danışmak ne güzel. dostlar alışverişte görsün. ne güzel yahu, ay bize de bekleriz. ay ay bekledim de gelmedin, hiç mi beni sevmedin. çünkü böyle bi şidir kızların eğitimi konusu, ayaküstü light protokollenmelerde konuşulur. yoo yoo naomi, sorun sende diil, bende. sıcak atmosferlerde hayati konular konuşmadığım için oluyo bunların hepsi.

federer oturup ağladığında, herkes bi sevindi ama herkes aynı şeyi düşündü: "nadalı yenseydin tam olcaktı". ne fena ya, adam 4 grand slam kupası kaldırdı, tarihe geçti; ama nadal kupası diye sanal bir engele takılıyo. kendi de takılıyo üstelik.

semih kaplanoğlu'nun süt-yumurta-bal üçlemesinin balı euroimages desteği alıyormuş. mis gibi mis.

şöyle bi sergi varmış, hatta üçüncüsüymüş. "erkek eli sergisi" diye bi şi olmasa da, zira kadın el işleri dışında kalan her şey erkek sayılsa da ve ben buna gıcık olsam da, süryani işi telkari dediniz mi akan sular durur. üzgünüm, telkari zaafım var. ama "eşine bir miktar da para verip, durumu iyi olmayan genç kızlar için çeyiz almasını istemek" bir nedir, nasıl bir, aaaayh. bilemedim. neyse.

bence n7e şu marmaray kazısından çıkanlara, limana, köye filan da gezi düzenlesin. müze filan yoktur, özel izinle gezelim. ne biliym gidip görelim. icabında tel örgü aşılır. açık teklif. pışt!


bütün linkleri tıklayıp hepsini okuyan varsa sabrına şaşarım.

6 Haziran 2009 Cumartesi

cumtes

askılı-şort-sandalet. yaşasın haziran.
yaşasın ıslak saçlarla sinüzit olma korkusunun bitişi.

kitapsızlığa sevgili desteği, ah hem de çağlar keyder hem de istanbul.

reflüm olduğunu kabul etmem gerekiyo artık. taze soğan ve sarımsak yiyemiyorum. kokusunda bile asit sörfü. pişince de abartamamak gerekiyo. oysa makarna dediğin şey zeytin yağı, domates, sarımsak ve keyfe göre fesleğen, keyfe göre nane içermelidir. marisolle bu duruma "TOG" diyoduk: tomato-olive oil-garlic. her yemekte olmalı. kendisi bi de peynir katıyodu ama her yemek yani. neyse, bence sarımsak insanoğlunun pişirmeyi akıl ettiği için gurur duyması gereken bir nimettir.

marisol demişken, şu haberdeki olaylardan bahsederdi hep uzun uzun. bezmiş bi şekilde. umutsuz. "isyankar"ların yanında katıldığı yürüyüşlerde beyaz tenli, kızıl saçlı oluşundan utanışını anlatırdı, polis ona hiç vurmadığı için. yakın tarihinde öğretmenler sendikasının diktatöre destek oluşu gibi fantastik detaylar, "altın yol"cular, falan filan: peru çok bi tanıdık bi ülke. kişiler değişse de roller aynı. hiç işiniz yoksa tarihini okuyun.

dün yuva'yı izledik. bir sürü sayı, oran, uyarı havada uçuştu. gerçeklik kayboldu. kaynadığını fark etmeyen kurbağalar gibiyiz, bi kez daha içim daraldı. bi kez daha niye 15 ay kendime eziyet den haag günleri yaşadığımı, okurken aslında ne kadar umut dolu olduğumu hatırladım. bi kez daha kendime aferin dedim, sonra flash-forward yaşayıp bugüne döndüm, kendime sustum. bi kez daha henüz 25 bile olmadığımı düşündüm, iyi geldi. bi kez daha... öyle işte, sustum izledim.

carrefour ve migros reklamları dönüyor dönüyor. bi durup izleyin, kumaş çantanız olsun.

ortaokul-lise yaşlarımızla iş hayatımız arasındaki cennet döneme üniversite diyoruz. bi düşünün. üniversite öncesi ve sonrası sabah uyanma saatleriniz nerdeyse aynı. gün içinde okulda/işte geçirdiğiniz süre de aynı. patron stresiyle öss stresi de yarışabilir. haftasonlarını aynı heyecanla bekliyosunuz. yani üniversite, her şeyden önce zamandır. boş vakittir. zaten aslında en çok bunun için özleniyo. yükseklisans ve sonrası için aynı şeyi diyebilir miyim bilmiyorum.

okyanus ötesi beklenen paket hala gelemedi. şu an gümrükçü amcalar arasında çiçekli taç takan olabilir.

gidip bir sürü peruk deneyesim var. siyah saçlı olsam nolurmuş, platin, kızıl olsam falan filan. olacağımdan değil, merak ediyorum. ama deneyip deneyip almayan müşteriler tarafından oyuncakçıya çevrilmiş mağazanın sahibinden çok utanıyorum. zaten bende alıcı tipi görmeyecek, niyetim baştan belli. öfleye pöfleye sabredecekler. bari adam üç-beş kazansın. denenen peruk başına 1 lira alsa, o bile bi şidir.

mayın temizlemesi bile başlı başına mesele olan bir ülkeyiz. sanki çok yeni bir konuymuş gibi amerikanın tekrar keşfiyle uğraşıyoruz. derin nefesler alıp "iş görmeyişini meşrulaştırmaya çalışan 550 insanı seyrediyorum. üstüne diğer kurumların kadrolarını da ekleyebilirsiniz. bu abidik gubidik tartışmaların hepsi, "bakın böyle böyle sorunlar olduğu için bundan önce bi şi yapamamıştık" şovundan başka bi şi diil benim için. üstüne de tabii ki "ama naparsınız, bitmek bilmeyen cesaretimizle işin peşindeyiz" propagandası. daraltıcı. sivil toplum diye bi şi duymamış ülkemizde "uluslararası sivil toplum" iyice gizli formül gibi kalıyor galiba. oysa mümkün. neyse susuyorum. ah mayın da neymiş, patlar mıymış. kahrol düşman al sana bomba.

roland garros (hep metin ucayı anıyorum: rolınd gros deyişini) devam ediyo. nadal yok, federer 5 sette de olsa var. söderling diye bi isveçli türemiş, yeniler geliyomuş. çok da izleyemedim bu yıl; ama bari finaller izlensin. kadınlar tarafını hepten es geçmiş haldeyim. finaller heyecanlı ama. yanımdaki yorumcu eurosport'taki komik adamlardan çok daha net yorum yapıyo, şanslıyım. eurosport'un tenis yorumlarını geçen yıllarda duyduğum "adeta raketle dans ediyor.. yani topla dans ediyor.. yani raket ve topla rakibini dans ettiriyor" ikileminden sonra dinlemeyi bıraktım. bir de tabii efsanevi "hadi roger.. ah bee" sesi var ki, ağlamak istiyorum sayın seyirciler.

futbola karşı çok yüzeysel bir "ne yani, 90 dakika izliycem ve tek bir gol mü olacak" tavrım olduğundan, basketbolu yeğlerim. voleybol da bi derece. hareket bereket, skor güzel şey. ama tenis açık ara favorim, bi şi izliyosak tenis maçı olsun. çok daha bireysel, çok daha heyecanlı. annemin yaz sıcağında soğuk efesle yaptığı tezahüratlar eşliğinde gelsin roland garros, gitsin wimbledon, aylar geçirirdik biz. şimdi burda, tenis bi adamla izlemek ayrı bi zevk.

5 Haziran 2009 Cuma

üç nal bir at.

dövme arayışım (şimdilik) bitmiştir.
bilinen bi şi, yepyeni değil; ama böylesi güzel, yeri güzel.

şimdi yer, zaman, kararlılık, cesaret falan filan gerek. bkz. başlık.

tabii her an değişebilir.... pof yine mi olmadı ki ne.

4 Haziran 2009 Perşembe

feşmekan

ayh 3 gündür çok saçma bi şekilde ofiste değildim, can sıkıcı bir şeydi. gerçi iyi bir zamanda ofise ara verdim, ama 3 gün uzun. ofis de sıkıcı ama napiym en azından iş güç hallediyosun, her daim koket durman gerekmiyo. bir kez daha: benden organizasyoncu filan çıkmaz. pazarlamacı hiç çıkmaz. "10 saat süren toplantıda dikkati dağılmadan dinleyip not tutan kız" çıkar; o da konuya bağlı. cık yani. zaten öyle bi meslek yok, ona öğrencilik diyolardı, onu da geçtim artık. ne sıkıcı bi ilk paragraf şeker.

yıllardır blogunu takip ettiğim kişiler mezun oluyo/ oldu. öyle tek tük de değil yani, topluca. bildiğin "bloggır mezun günü" filan yapılabilir, online balo gerçekleştirilebilir. kep töreni hatta.. haliyle burdan anlıyoruz ki ben ağırlıklı olarak benden küçükleri okuyorum. ellerimle büyüttüm hepsini. az önce saydım, en az bi 5-6 çıkardım mezuniyet vakti gelen. eh az diil. şimdi bu insanlar mezun olunca bi süre bi "ay napcam ben" krizi yaşiycaklar, ki doğal. sonra ne yapacakları belli olucak. işte bütün bu sürede ben bencilce "ya blogu boşlarlarsa" derdindeyim. yahu az değil gerçekten. yarısı doğrudan işe girse ve bloga vakit bulamasa, 3 blog kaybı eder. daha bile fazla sayı. okumaya devam etsinler o yüzden bence. blogır bursu konsun. bi yandan da, hayat onları nereye sürükleyecek (ne kadar tavuk suyuna çorba bi kalıp bu) merak ediyorum.

ay yazdım sildim. olur öyle.

"iş kıyafeti alışverişi" denen depresif şeyi bitirdim. döne döne giyicem, permütasyon kombinasyon, her şey hazır. bi akşam vakti delirip bi batında hallettim. bundan sonra da anca "acaba rahat ütülenir mi" derdi olmayan ürünlere bakıcam ve hiçbirini almiycam. yeter. yok ütüsü, yok temizliği, yok kuru temizlemesi, yok paçası, yok yakası.. aaaaa. sırf tulum giyiliyo diye kaynak işçisi olmayı düşünmeye başlamıştım.

akp demek edepsizlik oluyomuş. yüksek seçim kurulu basıp basıp önümüze oy pusulası diye koyarken haberi yokmuş demek ki. bu ara okuduğumu anlamıyorum resmen. işsizlik maaşlarını diyo heralde. memur maaşına gelene kadar, asgari maaştan filan da konuşabiliriz ama yine nakaratlanmak isteyen var mı bilmem. bence başbakanın tatil vakti gelmiş. geçen senelerde de olmuştu, bi deniz havası iyi geliyodu.

mevsim bitkileri güncellemesi: kayısı, kiraz ve dut. mahallemizin meyvelerinden. ağaçlar dolusu kayısı kaplı etraf. ayrıca sabah bastığım dut da açılışı yapan bi diğer meyve. sarmaşık güller de açtı ayrıca.

geçen gün balkondan kafama "buzla karışık artık yemek" atan 2 velet... allahtan sıyırıp geçti. hem kafamı yaracaktınız hem de içine havuç dolduracaktınız. kikir kikir içeri kaçtınız zaten, kızamadım. bu ne yani, hem buz, hem de yemek. iyice gaddar olmuş bu çocuklar.


mezunlar günü geliyo. burdan sothyz hanıma açık davet: görüp de merhaba demeyeni aynı gün pelin öpsün. çimler çimler ne güzel olucak. mezunlar gününü bütün garabet kalabalıklığına rağmen seviyorum ben.

geçen seneki mezunlar gününde el ele, şimdi yine. yineler güzel şeyler blog. yineler boyunca güzel şeyler yinelenince filan.


kış fotoğrafları da. kış fotoğraflarına bakmak da. manzara da.

2 Haziran 2009 Salı

az uyumaktan hepsi

böyle toplantılarda filan, "blog nedir, blogcuların gücü" konulu "geleceği bugünden yakalama" ipuçları duyuyorum bazen. kendi kendime en ciddi halimle hmm hmm diye kafa sallıyorum; ama bi gün fırlayıp "benim de blogum var! hahayt az bile dediiii çok daha güzel bi şi bi kereee" filan deme ihtimalim var. bugün de oldu misal.

galiba bu yüzden geçenlerde rüyamda şöyle bi sahne gördüm: toplantıdayım, çok ciddi bi halde bi şiler dinliyorum. takım elbiseli. takım elbiseli günler ciddi günlerdir çünkü. derken masa altından bana bi not geliyor: "deryiksin, biliyorum". imzasız. karşımda 10 kişi var, hangisi anlayamıyorum. sonra 2-3 tane daha geliyo aynı nottan. ve iş yerinde blogır çalıştırmak yasakmış. "napçam ben?!" diyorum, ellerinde "evet bu kız bi deryiktir" tutanaklarıyla beni tehdit ediyolar. sonra ben sıçrayarak 4 saatlik uykumun sonuna geliyorum, gün başlıyo.

daha çok uyku, daha az saçmalama.

31 Mayıs 2009 Pazar

ale

sürekli uyuma hali, uykululuk hali. mevsim geçişi midir, haftaiçi zombisi oluşumdan mıdır bilmiyorum. her cuma gecesi energizer tavşanına yenilen çelimsiz tavşan gibiyim. inanılmaz bir şekilde uyanık kalmak isterken göz kapaklarıma çöken fillere yeniliyorum. aa bi bakmışım uyumuşum resmen, öyle de yumuşak geçiş.

yabancı bloglarda dolaşma işini abarttığımı anladığım an: zapping misali sıçramalarda halkanın tamamlanması ve başladığım noktaya dönmem. en alakasız yerden üstelik. işte orda durucan arkadaş.

blog demişken, fransızların blogları hemen belli oluyor. gerçi aklına estikçe macaron yiyen bi milletin tabii ki renkli ve güzel işler çıkarması icap eder.

sanki bissürü ponpon ve tüy de alırsam her şey tamam olucak. halbuki iğneler yarım kaldı. projebiriktiriciyim ben.

bu haftasonu sevdiceğimle ben, üstlerine düşen en ufak sorumluluğu bile yerine getirmedikleri halde olanca üslupsuzluklarıyla cazgırlaşan insanlardan ve hatta daha da fenası çiftlerden hiç hazzetmediğimize karar verdik. test edildi onaylandı. ay korkunç yahu. evcimen kardeşlerden bu yana kullanmadığım o terimi dolaptan çıkarıyorum: double trouble. ki evcimen kardeşler, lütfen yani, türlü çeşitli deliliklerine rağmen gayet hanfendi ve bilgililerdi. buradaysa durum farklı: bir değil iki tane, davalarına ve birbirlerine aşkla bağlılar, o aşkla iyice coşuyolar; ama dünyadan bi haberleri yok, arsızlar ve çirkin işte. fersah fersah kaçılası. komşuluk zor iş.

hadi size online bi dergi: antler.
bir cumartesi gecesi, bira menüsü hakikaten kendinize yapacağınız en büyük iyilik olabilir.

29 Mayıs 2009 Cuma

cumayı iyi bilirdik.

yüzmek istiyorum. bisiklette yokuş aşağı gitmek de olur. yüzümde su veya rüzgar olsun. bi şiler ayıltsın beni, yüzüme işlesin. yüz ama en çok. sanki bütün gün ofiste bakmaktan, mimiklerden, konuşmaktan, duymaktan, görülmekten yorgun düşüyo yüzüm.

sıkıntıdan radikalin haberlerine yorum bırakıyorum. okuyorum, fotoğrafa bakıyorum, sinir basıyo. bi gazetecinin travesti- transseksüel farkını bilmeden başlık atabilmesini ve hatta bunu başlıkta belirtme ihtiyacını ben tuhaf buluyorum; ama benim işim detaylarda boğulmak.

haberleri okumak içimi sıkıyo. yaşlı başlı adamları sinirden kalpten götürecekler. yaşar kemal'den böyle bahsetmem doğru diil belki; ama onun adı artık sıfat olmuş, yanına bi şi eklenmiyor. ve evet, o adam acılarla yaşlandı. sanatıyla; ama hem de acıyla. bir çoğu öyle. şu yaşında hala aynı konularda isyan dolu olması, kimin ayıbıdır düşünmek lazım. türkçenin en basit cümlesine gizli öznelerden geçtim, gizli düşler, gizli gerçekler katan bi adam o. sihirbaz gibi, büyücü gibi. tuhaf bi güç zaten bi şi anlatabilmek, kelimeleri kullanabilmek. kelimeleri seçiyosun, diziyosun, ne eksik ne fazla; sanki aynı dil değil konuştuğumuz, ona kullanma kılavuzu da bahşedilmiş. sihirli ve yaşlı bi adam, yıl 2009, sinir içinde aynı şeyleri sabırla anlatıyo. çok acı. "ne barışı be 30 yıldır savaş var"ı yine onun söylemesi gerekiyo işte. nefes nefese, biriktirdiği tüm yıllarla, yaşıyla başıyla. daralıyorum.

istanbulun fethini kutlamak. bi okuyucu yorumu çok şıktı: "hala sahip olduğuna inanamamanın absürd sonucu". hem insan utanır yahu. e fethettin tamam, rezil bi halde şu an şehir, ayıptır. bi de yaptın bari tam yap, nedir o hikaye; hani fatih inmiş beyaz atından yerine patriği bindirmiş, yanında yürüyerek girmiş şehre falan. enstanstane arıyosak tepesindeki şapkayı tutarak koşan yeniçerinin yerine olabilir.

bıkkın sıkkın bi haldeyim. haftasonları güzeldir, elinizde tutabildiğiniz sürece. şimdi gidip "duş başlığını deniz varsaymaca" oyunumu oyniycam izninizle. belki dipten kabuk çıkarırım.

yazmak istediklerim var, yazmayı düşündüklerim. rölantide her şey.

28 Mayıs 2009 Perşembe

boyboy

küçüklüğümden aklımda kalan karelerden biri de babamın tuhaf nesnelerle resim yapışıdır. mimar olan annemin çöp adam bile çizemeyişi yanında iktisatçı olan babamın resim yeteneğinin bariz bi şekilde ortalığa saçılıyo olması hep komik gelirdi bana. babam lisedeki o ilk sergisinden beri, kendini bi odaya kapatıp bazen günlerde resim yapar; ama asla ve asla kimseye göstermezdi. içine sinerse hediye ederdi ancak. çoğu zaman tek bir resmin onyüzlerce müsveddesi olur, babam aniden odama dalıp mesela "kare şeklinde lego parçası versene" der, o legoyla gider ve bikaç gün daha odada boyalarla boğuşurdu. lego parçasıysa her bir renkteki yağlı boyaya bulanmış, arada tinerlenmiş, zavallı bi halde, çok yorgun, masada unutulurdu. sulu boya, yağlı boya, pastel... hepsiyle bi şiler. en çok da kalın enseli politikacı karikatürleri, peçetelere filan. "sohbet sırasında göstermek üzere" çizdiği karadeniz haritasındaki detaylara dehşetle baktığımı hatırlıyorum. ressam olamadı belki, ya da olamazdı da; ama hala ona en doğal gelen şey resim.

böyle bir evde büyümenin de faydası şu oldu bana: resmin kıymetini bilmek. evet, sanat eğitimi almadım. resim de yapamıyorum; ama resim denen sanatın, en amatöre bile neler yaşattığını gördüm ben. hem iyi hem kötü. hala evde babamın eski çizimlerini (14 yaşındayken yaptığı john lennon portresi, anneme hediye) filan bulduğumda o kağıtlar benim en gizli hazinem olur. bu hazineleri gösterdiğim bir tek kişi var sadece, o derece giz.

resmi merak edebilmeyi evde öğrendim ben. resmin öğrenilmesi gerektiğini, bi zahmet tarihinin okunmasının gerektiğini, ressamların bi derdi olduğunu, tablo alacakken tek kriterin mobilya ve badana renklerine uygunluk olmasının absürdlüğünü... falan filan. birçok şeyin yanında, aileme müteşekkir olduğum çok bazal iki şey var: resmi merak edebilmeyi ve kitapları evin doğal, olması gereken bir parçası olarak görmeyi öğrettiler bana. farkında olmadan. kafama kakmadan. sinema öyle değil mesela, filmci bir ev değildi bizimki; ama resim ve kitaplar, hep oldular. resim konusunda kitaplar ise bu karışıma yakışır şekilde bolca mevcuttur.

neyse işte, burdan bi kayınçoma selam göndermediğim kaldı, kesiyorum artık.

babam, ilkokul resim ödevlerimde orta yerimden çatladığımda (kaç hoca "buzpateni festivali" ister pardon?) hemen "sayfayı şık bi şekilde doldurucak kolay şeyler" gösterirdi. benim resimle ilgim, ya da en ufak bir çizebilme becerim maksimum 13 yaşıma kadar benimle kaldı. ergenlik dönemimde de resmen beni terk etti. neyse işte, yıllar içinde ben defter kenarlarına, elime, burcunun eline (evet, el) filan bi şiler karaladım. ama resim denmez asla; hakikaten karalama. ve yani: karalamadan dinleyememe gibi bir araz. hatta lisede "kağıdı karalama! gözümün içine bakarak dinle!" gibi saçma bi sebeple beni azarlayan bi hoca bile olmuştu. üniversitede benden ders notları isteyip defterde sadece abidik gubidik karalamalar görenler "iyi de bütün ders kalem oynattın, bu mudur yani" diye suratıma çemkirdiler. hayır ortada sanat adına hiç bi şi de yok ki yani. hala sürüyo bu. toplantılar, telefon konuşmaları boyunca. birçok insanda var biliyorum, gizli sıkılganlar örgütü.

neyse iki satır için hayat hikayesi anlattım; ama ben kendime resim defteri ve 12lik sulu boya aldım. bir de ispirtolu kalemler. oynuyorum yine. soldaki şey de bkz. "ilk yaratı". hahaha. ispirtolu kalem, sulu boya ve nefesle yapılmıştır. boya damlatıp sonra o damlayı üfleye üfleye kağıtta ilerletecek kadar sıkıldım evde. ayrıca evet, "düzgün bir insan figürü ya da yüzü çizemediği için soyut çalışan ressam"ım ben.

5 Haziran için

televizyonda sadece belgesel izlediğinizi bildiğim için en sakin halimle haber veriyorum: yuva.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

fıs fıs hırs

sabah bile olmayan bir saatte, yaklaşık 03.45 sularında o aptal "hav-hav-hav....hav-hav-hav...hav-hav-hav" temposunda, bir köpekten beklenmeyecek kadar monoton, çirkin ve şaşmaz bi tavırla havlayan, ezana kadar susmayan ve ezandan sonra da devam eden sarımtrak köpek.

o kör vakitte cama çıkmış, sokağın kuytularında seni ararken bi de alay eder gibi arabanın arkasına saklanmış beni seyrediyodun. başına geleceklerin korkusundan saklanmayı öğrenmişsin, aferin. hayır, diğer komşuların aksine her gün aynı yer ve saatte (camımın önü, 03.45) buluşmamız sebebiyle sana sert cisimler fırlatmiyciim. genelde uykum derindir çünkü ve henüz o kadar gaddarlaşmadım. bu manyak güne senin yüzünden sadece 3,5 saatlik uykuyla başlamış olmamın cezası belli. rüyamsı kıvranmalarımda kulak tıkacı görmüş biriyim ben artık. sistemi bozdun. duymuyodum, görmüyodum iyiydi. farkedildin artık. bi de utanmadan sabah 7 buçukta karşıma geçmiş kuyruk sallıyodun. yeniyetmeliğine bile veremedim.

istediğin kadar saklan, 4. kattayım. güçlü bir su tabancasıyla etrafına daireler çizicem, mesajı alırsan susarsın, yoksa ihtar çekebilirim. dansettiricem seni bak gör. pavlovdan neyim eksik? su tabancası alıcam işte, o lazım bi tek.

son çare, ev arkadaşım bana da kulak tıkacı alıcak, napalım.

26 Mayıs 2009 Salı

AAYYGH.

eveeet. geleneksel "yokuş aşağı yuvarlanırcasına koşarak AAAAAAAAAAA diye bağırma isteği" geldi, yine beni buldu, çöreklendi. bu sebeple, aaaaygghh efendim. aagh yani. bugün, üstümden ofis tırı geçti. nazar etme nolur, çalış senin de olur.

bugün ben aynı anda o kadar çok iş yaptım ki bi ara işler birbirini yapıyodu. o seviyeye ulaştım ben. laissez faire demişler, bıraktım yaptılar valla. niyeyse 20 kişilik toplantı salonu hazırlığı, niyeyse basın bülteni metni, veriler veriler, raporlama, bakanlıklarca tablolar... cidden daraldım. böyle saçma sapan bi joker eleman halim var, herkesin elinde de var joker kahretsin yani. beni seçiyolar pikaçu, sana sıra hayatta gelmez.

aslında bu saatte çoktan uykumda olmalıyım ben; zira sabah saat 7.30 itibariyle ofiste olucam, hatta ofisi ben açıcam. kargalarla toplantımız var. hoş, bi yandan da yani, ben bugün işe kotla gittim. e ama nedir: sonra çıkışta kendime aldığım şey etek-ceket döpiyes. ho ho ho. daraldım, ilk bulduğumu aldım. gayet de mis. hala annesinin kıyafetlerini giymiş ergen gibi duruyorum ve hala "ay pardon da yani sizin yaş kaç" sorusunu duyuyorum. 15 beyfendi. dahiyim, onun için karşınızdayım, üstüme gelmeyin beynimi püskürtürüm. aygh neyse. işinden, ofisinden şikayet etmeyen, iş çıkışı hiç söylenmeden "dışardaki" hayatına devam edebilen ermişlerden olucam ilerde. şimdilik dırdırgül. yerseniz.



insan arada gece vakti dışarı çıkmalı sessizce. bütün duyularınız yaseminleri hissedebilir, bence kaçırmayın. istanbulda çiçek takvimi: hanımeli ve yaseminler aramızdalar. meali: Sabuş'un en sevdiği kokudur yasemin. yer gök Sabuş kokuyo ve ben çok özledim onu.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

içiniz açılsın

şöyle bir icat yapılmış olması, bu kadar basit ve pratik olması (hisseli harikalar kumpanyası için de bunun türk bi öğrenci tarafından yapılmış olması) bence harika bir şey. tanesi 25-50 dolar. daha ne yani, di mi? şunu yapmış bir insan, beynini bu iş yormuş, gecelerini gündüzüne katmış bir insan, ne kadar huzurlu uyur geceleri... bana saf mutluluk verir gibi geliyor. bana iyi geldi okuması, yazıveriim dedim.

24 Mayıs 2009 Pazar

yaa yaa

çengelköy- istinye vapuru ya da bilinen adıyla dilenci vapuru muhteşem bi şi. bunu zaten biliyoduk ama bi anda önünüzde belirince binmeden edemiyosunuz, ya da biz edemedik. istanbul denen şehir size 1.30 liraya muhteşem bir mutluluk sunuyo. 1.30 liraya bugün sakız alamazsın şeker. bir kez daha, bıkmadan usanmadan şehirden şikayet eden kıymet bilmezlere karşı elimde koz var efendim. ve yine aynı koz: vapur. rica edicem yani, içindeyken yaşadığım anlık aydınlanmayla fark ettiğim üzere, bu şehir ne kadar koşarsa koşsun isterseniz resmen zamanı durdurup bir ömürlük soluklanma imkanı da sunuyor. yani siz koşmak zorunda diilsiniz. belirtilen duraklarda belirtilen saatte olursanız gerisini istanbul hallediyo.

çaprazlayan vapur diye bi şi bulmuşken bunamak olmaz.
bence cümleten susup itaat edelim yoksa istanbul çarpar. yes.
hem midye tava diye bi nimet daha var ama o ayrı hikaye.

22 Mayıs 2009 Cuma

lemmings



küçükken, hem ben hem de bilgisayarlar, en sevdiğim oyun lemmings'di sanırım. tabii ki eski şarkıların cover'ı çıkarken bu güzelim sade, bol pikselli yeşil kafaları da grafikerler yeniden yorumladı ve ben bu fikri hiç sevmedim. ama işte hatırlayıp duruyodum arada. neyse yani, bilenlerin aşkı depreşsin diye, özleyenler için: buyrun burdan.

21 Mayıs 2009 Perşembe

geri geliciim demiştim.

fikir çalıntısı için kaynak:

1. bi kutu büyük boy, iki kutu da küçük boy çengelli iğne: 8 TL



2. peros'tan dandik lacivert bluz, bkz model hanım kızımız, ama benimkinin omuz kısmı daha ince. aslında evet askının ince olması mühim şey: 5 TL (iğneler daha pahalı, tikkat)



3. hatice ve netice on progress (saçlar biraz cadı, boşverin bence):



daha bitmedi. bu gecelik sabrım bitti, o kadar. süper olcek süpeeer. laylaylom.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

dodo ve afro.






evet biliyorum beni hiç böyle görmediniz ama oluyo arada böyle şeyler.
bilinmeyen gerçekler: his dünyası yoğun biriyim. süplis.

kastet

hepimiz çok oricınıl, şiirsel birer kelime üstadıyız ama bazılarımız daha pratik.

tarihte bugün

bi deja vu oldu, ben yine Avrupa Birliği'nden atık yönetimi direktifleri vs okuma, anlama, özetleme hallerime döndüm bi süreliğine. güzel oldu, özlemişim. direktife direktif, ona buna amendment. böyle bi işler.

online alışveriş konusunda kendim için bir ilke imza attım. eğer amerikadaki dünya tatlısı bi kız çocuğu tarafından gönderilecek olan ürün elime ulaşırsa, orda burda gümrükçüler lanet kapanlar kurmazsa filan, bu ilkin devamı gelebilir... ki bu ürkütücü. olsun.

minik atölyem atıl halde beni bekliyo. fikirlerlerler dolusuyum oysa. bi de kendime printır almak istiyorum ben, olmayan birikimlerimle. olmayan birikimlerim, fikirlerler. suluboya mı alsam napsam. öyle bi hallerdeyim işte. pıtır kıpır.

mermaid hanfendinin bahsettiği nar çiçeği çayı üzerine yoğunlaşıcam. gittim aldım, azmettim. gereken işlemlerden geçirip içicem. fena da kokmuyo meret. resmen okuyup imrendim.

böyleyken böyle blog.
bi süredir eksik kalan felaket haberlerimi ihmal ettim sanmayın, buyrun:

şubat ayında gençler arasında işsizlik %29. başka yerde olsa toplumsal patlamadan korkabilirdik ama biz anca sıkıntıdan patlarız gibi görünüyo.


"Öldürüleceğini düşündüğü için yetkililere sığınan Y.A.'nın kocasına teslim edilmesiyle ilgili olarak NTV'ye açıklama yapan Ağrı Valisi Mehmet Çetin ise idari soruşturmaya gerek olmadığını söyledi." kadının orda olduğunu kocası nasıl ve hakla biliyor, belki bu konuyla ilgili sorular valinin ilgisini çeker. ya da kapatılan kadın sığınmaevleri şerefine bir kuple de kendisi söyler en nihavendinden.


bu kadar.
çok bulutlu şeyler gelmiyo içimden. daha ziyade meyve kokteyli kafasındayım, üzgünüm.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

salyangoz

yani sümüklüböcek. blog dediğin iz bırakan bir sümüklüböcektir. ben küçükken o izleri simli sanırdım. büyüdüm, hala öyle kalmış aklımda.

la hanım arada kelimelerin tanımlarını yazıyo postlarında. bildiklerini yeniden bilmek, hatırlamak vs amacıyla sanki. ya da benim o işime yarıyo ve o yüzden benimki o amaçla olucak. iki kişi aynı kelimede anlaşamıyoken sözlük diye bi şi olması bence çok komik.

nefret etmek:
1.birine veya bir şeye karşı nefret duygusuyla dolu olmak:
"Şu dakikada senden nefret ediyorum, senden böyle hareket beklemezdim."- P. Safa.
2.tiksinti duymak:
"Küstahlık edip kendisini aşağıladığı için ondan nefret edeceği yerde, onu seviyordu."- İ. O. Anar

nefret: isim, arapça
1.Bir kimsenin kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duygu
2. Tiksinme, tiksinti:
"Şimdi bu satırlarımı hiddetle, nefretle, iç bulantısı ile yazıyorum."- A. Gündüz


yanlış anlaşılma olmasın yani: nefret sevmemek değildir.
nefret, tiksinmektir.

cümleten iyi sabahlar.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker