6 Haziran 2009 Cumartesi

cumtes

askılı-şort-sandalet. yaşasın haziran.
yaşasın ıslak saçlarla sinüzit olma korkusunun bitişi.

kitapsızlığa sevgili desteği, ah hem de çağlar keyder hem de istanbul.

reflüm olduğunu kabul etmem gerekiyo artık. taze soğan ve sarımsak yiyemiyorum. kokusunda bile asit sörfü. pişince de abartamamak gerekiyo. oysa makarna dediğin şey zeytin yağı, domates, sarımsak ve keyfe göre fesleğen, keyfe göre nane içermelidir. marisolle bu duruma "TOG" diyoduk: tomato-olive oil-garlic. her yemekte olmalı. kendisi bi de peynir katıyodu ama her yemek yani. neyse, bence sarımsak insanoğlunun pişirmeyi akıl ettiği için gurur duyması gereken bir nimettir.

marisol demişken, şu haberdeki olaylardan bahsederdi hep uzun uzun. bezmiş bi şekilde. umutsuz. "isyankar"ların yanında katıldığı yürüyüşlerde beyaz tenli, kızıl saçlı oluşundan utanışını anlatırdı, polis ona hiç vurmadığı için. yakın tarihinde öğretmenler sendikasının diktatöre destek oluşu gibi fantastik detaylar, "altın yol"cular, falan filan: peru çok bi tanıdık bi ülke. kişiler değişse de roller aynı. hiç işiniz yoksa tarihini okuyun.

dün yuva'yı izledik. bir sürü sayı, oran, uyarı havada uçuştu. gerçeklik kayboldu. kaynadığını fark etmeyen kurbağalar gibiyiz, bi kez daha içim daraldı. bi kez daha niye 15 ay kendime eziyet den haag günleri yaşadığımı, okurken aslında ne kadar umut dolu olduğumu hatırladım. bi kez daha kendime aferin dedim, sonra flash-forward yaşayıp bugüne döndüm, kendime sustum. bi kez daha henüz 25 bile olmadığımı düşündüm, iyi geldi. bi kez daha... öyle işte, sustum izledim.

carrefour ve migros reklamları dönüyor dönüyor. bi durup izleyin, kumaş çantanız olsun.

ortaokul-lise yaşlarımızla iş hayatımız arasındaki cennet döneme üniversite diyoruz. bi düşünün. üniversite öncesi ve sonrası sabah uyanma saatleriniz nerdeyse aynı. gün içinde okulda/işte geçirdiğiniz süre de aynı. patron stresiyle öss stresi de yarışabilir. haftasonlarını aynı heyecanla bekliyosunuz. yani üniversite, her şeyden önce zamandır. boş vakittir. zaten aslında en çok bunun için özleniyo. yükseklisans ve sonrası için aynı şeyi diyebilir miyim bilmiyorum.

okyanus ötesi beklenen paket hala gelemedi. şu an gümrükçü amcalar arasında çiçekli taç takan olabilir.

gidip bir sürü peruk deneyesim var. siyah saçlı olsam nolurmuş, platin, kızıl olsam falan filan. olacağımdan değil, merak ediyorum. ama deneyip deneyip almayan müşteriler tarafından oyuncakçıya çevrilmiş mağazanın sahibinden çok utanıyorum. zaten bende alıcı tipi görmeyecek, niyetim baştan belli. öfleye pöfleye sabredecekler. bari adam üç-beş kazansın. denenen peruk başına 1 lira alsa, o bile bi şidir.

mayın temizlemesi bile başlı başına mesele olan bir ülkeyiz. sanki çok yeni bir konuymuş gibi amerikanın tekrar keşfiyle uğraşıyoruz. derin nefesler alıp "iş görmeyişini meşrulaştırmaya çalışan 550 insanı seyrediyorum. üstüne diğer kurumların kadrolarını da ekleyebilirsiniz. bu abidik gubidik tartışmaların hepsi, "bakın böyle böyle sorunlar olduğu için bundan önce bi şi yapamamıştık" şovundan başka bi şi diil benim için. üstüne de tabii ki "ama naparsınız, bitmek bilmeyen cesaretimizle işin peşindeyiz" propagandası. daraltıcı. sivil toplum diye bi şi duymamış ülkemizde "uluslararası sivil toplum" iyice gizli formül gibi kalıyor galiba. oysa mümkün. neyse susuyorum. ah mayın da neymiş, patlar mıymış. kahrol düşman al sana bomba.

roland garros (hep metin ucayı anıyorum: rolınd gros deyişini) devam ediyo. nadal yok, federer 5 sette de olsa var. söderling diye bi isveçli türemiş, yeniler geliyomuş. çok da izleyemedim bu yıl; ama bari finaller izlensin. kadınlar tarafını hepten es geçmiş haldeyim. finaller heyecanlı ama. yanımdaki yorumcu eurosport'taki komik adamlardan çok daha net yorum yapıyo, şanslıyım. eurosport'un tenis yorumlarını geçen yıllarda duyduğum "adeta raketle dans ediyor.. yani topla dans ediyor.. yani raket ve topla rakibini dans ettiriyor" ikileminden sonra dinlemeyi bıraktım. bir de tabii efsanevi "hadi roger.. ah bee" sesi var ki, ağlamak istiyorum sayın seyirciler.

futbola karşı çok yüzeysel bir "ne yani, 90 dakika izliycem ve tek bir gol mü olacak" tavrım olduğundan, basketbolu yeğlerim. voleybol da bi derece. hareket bereket, skor güzel şey. ama tenis açık ara favorim, bi şi izliyosak tenis maçı olsun. çok daha bireysel, çok daha heyecanlı. annemin yaz sıcağında soğuk efesle yaptığı tezahüratlar eşliğinde gelsin roland garros, gitsin wimbledon, aylar geçirirdik biz. şimdi burda, tenis bi adamla izlemek ayrı bi zevk.

4 yorum:

narsis7ekho dedi ki...

üniversite hayatı boyunca çalışmayanlar için o zaman cennet. çalışanlar için, hele haftasonu bile çalışanlar için, bildiğin işkence. Erken kalk, daha çok çalış, derse çalış, işe git çalış, çalış çalış. Geçen gün kendimi, e her haftasonumuz boşken ne yapıyormuşuz biz derken buldum. Bu kadar uzun yorumun anlamı derdim var, mağdurum demeye çalışmak herhalde.

gln dedi ki...

ahaha eurosport'un yorumlarına babam da gıcık oluo. dil değiştiriliosa ingilizce dinlenir, değiştirilemiosa; sus sen de salak herif hey allahım kim koydu seni oraya serzenişleri eşliğinde maçlar izlenir. bi de sürekli bayanlarda kaç setti erkeklerde neydi nasıldı sorularımla daraltırım unutuyorum yaza kadar bildiklerimi :D

deryik dedi ki...

n7e: uu o ayrı bi klasman. hatta bi de "bütün gün iş üstüne okul" versiyonu var; o da ayrı. ben sıradan türk öğrencisinin günlüğünü şeetmiştim :)

gln: ama gerçekten kötüler. hadi tenisi biliyorum, adamın yorumlarının kötü olduğu anlaşılıyo da atıyorum pentatlon izlerken tamamen insafına kaldık, o fena.

si-men! dedi ki...

reflü mü amanın, babam muzdarip kendisinden pek sevimsiz bir hal. dikkat dikkat. zira o da inatla yeme sevdasına ara vermiyor ayrı..

peruk konusunda benden sana bir kıyak olsun, http://www.sacrengimiariyorum.com/ şu saçma siteyi dene. resmini yükleyip bütün renkleri modelleri deneyebilirsin (=

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker