12 Kasım 2009 Perşembe

sanmayın ki içinizi şişirmeyi unuttum.

tek işim buyken unutamam.

dersim nedir, katliam nedir, cinayet nedir, neye denir. biz katliamlar için "minimum sayı" gereken bir ülkeyiz. 7 kişi az canım mesela, bahçelievler dediğin, hadi toplu cinayet olsun. şöyle en az bi 40 kişi olacak, psikolojik sınırı aşacak ki haketsin. ah böyle isimler sıfatlar nasıl boşaltılıyor, nasıl örneklemeler birbirini götürüyor, bayılıyorum.

sudan nedir, neye denir. 250 bin kişinin bataklık içinde varolmaya çalışmasına yardım etmek için çalıştım ben. çalışmaya çalıştım ya da. kısa bi süre için teğet. ne sağlığı ne de hayata tutanacak enerjisi olan 250 bin kişi. ülkeyi baştan başa kat etmiş 250 bin kişi. can havliyle, hala yürüyebilen hayaletler. "durum analizi" denen bi nane var, müdahale etmeden önce durumun vahametini okuyosunuz. edebi kitapları bile kendi okumayıp yardımcılarına özet çıkartanlar bu raporların "yönetici özeti" kısmını okuyup vah vah çeker anca. "önemli gün ve haftalarda dokunaklılık pozu için kullanılacak acılar" klasörüne kaldırırlar. çamurun içinde arıcılık yapmaya çalışmak nedir, bilmezler mesela. arıcılık için kovandan önce su gerektiğini bilmezler. ne bileyim, daha birçok şey.

ülkemin seçilmişlerinin afrikayı "evde beslenmeye layık güzel çocukların toprağı" olarak gördüğünü biliyorum; ama zaten pala sattığımız bir ülkenin bari baş katilini çağırmasaydık. gelmedi, gelebilirdi. hadi diyelim madem çağırdın, hemen akabinde israil israil diye çıkmasaydın yahu. komik oluyor. tamam israil ama, dindaşının elindeki kana kör olmak nedir, o kan değil de su mu? şu yazı, bence tam 12'den vuruyor. her türlü dış politikasında din ve barış kardeşlik argümanını öne süren bir başbakanın, en bi sınıfsal, en bi militer, en bi nakit dertleri olduğunu biliyoruz. hep olur zaten. maksat kılıflamak mı kılıflamamak mı, bu kadar. işine gelince adaletin nuru, işine gelince "sana ne len" çeken kasımpaşalılık bi tuhaf, teraziden taşan dengesizlikler.

bi de evet, sebze meyvede GDO yok. her haberde domates patates gösteriyolar, onlar bildiğin hormonlu, ilaçlı sera ürünü sadece. alx buraya da haykırmadan önce ben yaziym dedim. ama yerel tohumları koruyunuz bence de. çünkü gün gelip de "bizim bi yerel tohum vardı sahi, noldu ona" dediğinizde rahat bulunabilir olması gerekecek. tarlanızın bari %10'unu ayırın ama ayırın. valla bak. tarlanız varsa diye dedim. GDO'ya inattan da değil. en son teknolocik şeyleri alıp getiriveriyolar ama bazı şeylerin eksik kaldığını biliyoruz. şey gibi, kullanma kılavuzunun 3. sayfasından sonrasını okumamak. önlem mahiyetinde dahi olsa, o tohum illa ki lazım. sadece GDO değil mesele. tohum-gübre-ilaç üçlüsündeki tekeller tür çeşitliliğine tehdit olan ana şey. kanolanın genetiğinden önce düşünecek dertlerimiz var, hep vardı. gerçekten öyle.

bi günde kuyruk çıkaracakmışız gibi ortalığı birbirine katanlar, bi erman toroğlu kadar dahi sorgulamadı gübreyi, hormonu, ilacı, kısır tohumu. toprak denen nane canlı bi şi. ölebiliyor, inanır mısınız. bitebiliyor. yok azot, yok oksijen, on bin tane dengesi olan, nazlı bi şi. hadi bana eyvallah diyebiliyor. salatalık tohumu mesela, ithal. yerel tohum kalmadı gibi bi şi. allahın hıyarı yani, kilometreler ötesine bağımlı. niye ki? bizimkinde ne var? bire on vermiyosa nolmuş? herkes salatalık mı aşeriyo? keza buğday. konyada mirkat var. çünkü konya çölleşiyor. yani öyle böyle geçici değil, flora fauna çöle döndü. havza yönetimini sadece makale başlığı sananlara selam.

bunları düşünen bi avuç manyak da düzenli olarak vatan haini ilan ediliyor. tamam, "yerli malı yurdun malı" 60larında değiliz, biliyorum. "gıda güvenliği" de tek yöntem, tek hedef değil, farkındayım. ama haklılık payı var. bugün afrikada gıda ithalatçısı olan birçok ülkede çatır çatır tarım yapılıyor; ama gıda değil. KAHVE yetiştiriyolar. birileri kahve içiyor, hmmm mis, tam kıvamında diyor, onların parasıyla yine onlardan yemek satın alıyor onlarca ülke. bu işte bi tuhaflık görmeyip "yaşasın serbest piyasa!" derseniz, yarın öbür gün nükleer atık da "arz-taleple pazarı oluşabilecek bir ürün" halini alır. ki aldı, alıyor. yani demem o ki aşağıda bi yerlerde bkz. polanyi. her şey o kadar da ürün değil be güzel. her şeyi pazar piyasayla çözmek zorunda değiliz çünkü heyyo yaşasın: piyasa amaç olmadığı gibi, tek araç değil. tek araç olmaması için bilgi gerekiyor. bilen gerekiyor. o yok işte. onu nasıl çözeriz bilemiyorum. belki eskileri verip bi mandal iki de uzman alırız. arz-talepleşiriz.

ve son kez, yüzüncü kez: manyakça talep artışına denk gelecek kaynakları bulmak için fezaya ermek yerine az tüketmeyi de deneyebiliriz bence. yeter çünkü. bok yiyin gari. yok işte. olmayanı yiyoruz resmen.

9 yorum:

Alx dedi ki...

o domatizleri biz çocuklarımıza nasıl yedirecez şimdi deryik.

1- pestisitler (tarım ilaçları) iki çeşittir. ilki insektisitler yani böcek öldürücüdürler. yağda çözünür bu kimyasallar. böylece böcek, insan vb organizmalarda birikim yapıp ölümcül sonuçlara yol açabilirler. bu kimyasallar yıkayarak gitmez. sanitizer falan çıktıydı bi zamanlar, onlar olur mu bilmem. bunun yanında bir de herbisit denilen zararlı ot ilaçları vardır. bunlar suda çözünür. insanlar ve hayvanlar böbrek sahibi oldukları için bunları süzüp idrarla atarlar. tek seferde yüksek doz almazsanız ölmezsiniz. ama bitkiler, saf varlıklar, sadece ozmos ile alırlar bunu içlerine, atamazlar ve ölürler. bu herbisitleri, domatizi yıkayarak temizleyebilirsiniz.

hormonlar: hormon denilen şeyler çok çeşitli şeyler. mesela domatizde şöyle birşey kullanılıyor: tarladan yeşil olarak toplanan domatizler satışa sunulmadan önce olgunlaşmayı hızlandırıcı hormonla kızartılıyor. bu hormonlar da suda çözünen şeyler. düzgün kullanılırsa zararı yok. mesela muz da yeşil toplanır. karpitle sarartılır. fazla karpit kullanılmışsa sapsarı, cillop gibi olur. onlardan almayın falan filan. bunların hepsi ekşisözlükte bile yazan şeyler. açıp okuyun.

gelelim gdo'ya. gerizekalı medyamızın ısrarla domatiz görseli göstermesinin nedeni, 1996'da piyasaya sürülen ilk gdo'lu ürünün bir domates olması. bu domatesin raf ömrü uzundu. şimdi böyle diyince sadece satıcılar için bir avantaj gibi görünüyor ama aslında tüketiciler içinde avantaj. aldığın domates buzdolabında 1 hafta yerine 3 hafta pörsümeden durabiliyor. fakat işte bu domates tohumu talep olmadığı için yeterince satılmıyor ve piyasadan çekiliyor. fakat güncel olayları takip etmekte zorlanan sivil toplum örgütlerimiz, ki bazılarına ben çok gıcık oluyorum bilmeden etmeden muhalefet ediyorlar, uzun yıllar canavar domates balonu dolaştırdılar ortalıkta. bunun üzerinedir ki medyadaki salaklar gdo=domates ilişkisini kurmuşlar. neyseki son yıllarda bir kaç değerli insan sayesinde canavar mısır balonu dolaştırmayı akıl ettiler.

domates yiyin. çok iyi bir c vitamini kaynağı. gdo'lu diye çocuğunuzdan sakınmayın sebze meyve. lütfen. yazık günah. zaten papaya dışında hiçbir meyvede gdo yok. papaya da yemeyiverin.


deryik, senin blogunu YAY-ÇEP sayfası gibi kullandım. ama çok okunuyor diye böyle yaptım. kendi bloguma yazsam 2 kişi okur burda 150 kişi.

sahaf dedi ki...

tayyip erdoğan ın bu sözü otobüste şahit olduğum bir sohbeti anımsattı. vatandaş diyor ki, müslümandan terörist olmaz, müslüman müslümanı öldürmez, hap ya da uyuşturucu kullansa dahi bunu yapmaz. canlı bombalar da ölümcül hastalar, bu insanlara para veriliyor ve onların hiç biri müslüman değil. zihniyeti nerden aldığı belli..







canlı bombalar

deryik dedi ki...

alx: domatesi de mevsiminde yiyin. şart mı yani kışın domates? yemeyelim. gerçekten. yani içi dışı, ne var ne yok, GDO değilse gübre mi vs vs, ondan değil. saçma salak talep yaratmamak için. kışın da havuç yiyin, gözlere iyi gelir. bok var domateste. bence yani.

sahaf: evet, hep bu laf "müslüman müslümanı öldürmez". ama sunii şii'yi öldürüyor, ırak-iran yıllarca savaştı malum. balık hafızası tam :)

deryik dedi ki...

sunii de benim türkçeye katkım olsun. sunni. yazabildim.

sahaf dedi ki...

benim yorumun altında da "canlı bombalar" yazıyor şimdi farkettim.nasıl becerdiysem.

Alx dedi ki...

ben de 1- diye başlamışım ama 2, 3 yok.

ne güzel değil mi?

deryik dedi ki...

yediklerimiz yarıyor.

Bespelled dedi ki...

Fazla tüketimle ilgili yazdıklarına bir yorumum var:

Bence bu meselede topun sadece tüketiciye atılmaması lazım. Link olarak gösterdiğin haberde yazdığı gibi, problemin önemli bir payı fazla büyük ambalajlardan kaynaklanıyor. Bunu şu noktayı savunmak için örnek olarak kullanacağım:

devrede şimdiki sorunlu tüketim alışkanlıklarını destekleyen, hatta bu alışkanlıkları teşvik edip aşılayan bir sistem var (burada "sistem" kelimesini belli bir duygusal ton yakalamak için değil, tam anlamıyla kullanmak istiyorum--arkasını yorumumun devamında doldurabileceğimi umuyorum).

O sistemin içinde tüketiciler var, doğru, ama ayrıca üreticiler, devlet ve pazarlama bilimi camiası var (sadece birkaç aktör saymak için).

Yani, ambalaj örneğine dönersek, birçok kullanıcının ihtiyaçlarına uymayacak derecede büyük ambalajlar kendiliğinden ortaya çıkmıyor--onları kasten bu şekilde tasarlayan insanlar var. Bu insanlara bu pratiği sorgulamadan öğreten eğitim kurumları var (eski bir ticaret öğrencisi olarak bunu kişisel tecrübeme atıf yaparak söylüyorum) ve bu eğitim kurumların kullandığı kitapları yazan, araştırmaları yapan pazarlama bilimi camiası var. Ayrıca, bu çok *bilindik* ve yaygın savurgan pratiklere yasal bir düzenleme getirmeyen devlet var (ki öyle bir düzenleme teoride mümkün), bu tür ısrafları yansıtamadığı için kılıflayan bir ekonomiyi sayma yöntemimiz var v.s.

Bence bu sorunda bir çözüme yaklaşılması için bütün bu noktalara müdahale edilmesi gerekiyor. Tüketicinin bilincini artırmak çok önemli, doğru. Mesela ben kışın domates yemenin problemli bir şey olabileceğini düşünmemiştim şu ana kadar ve bu yazı bu konuyu araştırmama sebep olacak. Halbuki başka şeyler de yapılmalı: bu tür olumsuz pratikleri belgeleyen çalışmalar yapılmalı, bu pratiklerin bedelini sayıp ekonomik istatistiklerimize yansıtmak için araçlar geliştirilmeli, siyasi alanda bu pratikleri sınırlandıran muhtemel bir yasal düzenleme üzerinde tartışmalar başlatılmalı, pazarlama biliminin içinde bu pratiklerin sorunlu tarafını yansıtan çalışmalar yapılmalı v.s.

Yani bu, ancak birçok alanda faal eden birçok kişinin dökeceği terle çözülebilecek bir sorun bence. Her şey bu denli bağlantılı olduğu için sadece tüketicinin karakterine atfetmek yetersiz. Zira, hiç abartmadan, bu tüketiciyi, karakteriyle, bilinçsiz sürçmelerine kadar bütün alakalı alışkanlıklarıyla inceleyen ve bu bilgiyi oldukça taktik, tüketicilerin/toplumun ihtiyaçlarından oldukça soyutlanmış bir şekilde kullanan bir üretim sistemimiz var. Bu mekanizmaya da mutlaka müdahale edilmesi lazım, çünkü bütün bu taktiklere başarıyla direnecek bir "kahraman tüketici" toplumu hayal etmek zor.

deryik dedi ki...

topu sırf tüketiciye atmıyorum, öyle anlaşılmasın. talebin arzı yarattığına inanmıyorum çünkü, arz talebi yaratıyor bence. yani en başta bahsettiğim tarım sektörü tercihleri onun içindi. üretimi nasıl şekillendirirsen, tüketim de öyle gelişiyor; çünkü basit bir şekilde: olmayan şey tüketilemez. misal ben istanbulda pastorize olmayan süt bulabilir miyim, bilmiyorum. pek de sanmıyorum. çünkü bahsettiğin gibi, ürün öyle paketleniyor.

yine de evde yemek yaparken, ne bileyim, manavdan sebze-meyve alırken olmamız gerekenden çok daha müsrifiz bence. ambalajsız şeylerde de yani. çünkü artık bir alışkanlık yer etmiş, normal sayıyoruz.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker