5 Haziran 2007 Salı

tercih

ülkeleri ülkelere tercih etmekteyiz insanoğlu olarak. ABDseverler var mesela, "şurda boğulsa dönüp bakmam"cılar var. e yani. bi yerindeyiz o yelpazenin. bir sürü varsayım var mesela..

1) zengin ABD. pis sömürgen.... iyi ama hiç mi yoksulu yok, göçmeni, ezileni? var. felaket halde yaşıyolar. "somaliyle kıyasla gör" diyene, "yoksulluk görecelidir" diyorum efenim.

2) canımız latin amerika, solun tek kalesi, birlik beraberlik.... iyi ama hiç mi zengini yok, eski kolonicisi, ezeni? var. paşalar gibi var. darbeler, ülke batıran politikacılar, bıkmış bi halk, ne sağa ne sola güven... petrol anlaşmaları.

3) hindistan, çin bi güçlenicek ezecek geçecek.... güçleniyo zaten de, ezmiyo, eşlik ediyo. çin'in afrikaya yaptığı mali destek ve yatırım miktarını düşününce "geç gelen emperyalizm" diye düşünmeden edemiyo insan. ben yani, edemiyorum mesela.

falan feşmekan. daha gider bu. romantikleştirme bi yana, sunulan imajı hop diye kabullenmek de var... ya da şöyle diyelim: bir iyi bir de kötü olsa işler ne kolay olurdu! iyiyi sever kötüyü taşlar idik, biri rüyamız diğeri kabusumuz olurdu. hani şimdi yanlış anlaşılmasın, "bush da özünde iyi biri amaaağ" demiyorum ya da latin amerika için "o ne anasının gözü o bilmezsiniiizzz" tavrım yok... ama klişelere kapılayalım. daha önce de demiştim, "et yemeyen, uzun boylu ve durup dururken dans eden hintli", "kaburgaları sayılan, kıvırcık saçlı ve koca göbekli afrikalı çocuk" falan... deveye binen fesli türk imajına olduğu kadar olsun yakınlığınız bu imajlara.

zira emperyalizm dışardan değil içerden de gelmekte. dışardaki içeriye nasıl girer diye sormak lazım arada.. yaa yaa evet. "pis osmanlı padişahı sattı memleketi" de değil hayır. masallardaki iyi prens ve kötü ejderha, henüz gerçek olamadı. maalesef pek bi geçişken pek bi karışkan bu iyilik kötülük halleri.

***

neyse ne diyecektim ben... hah... master yapıp makale okumaktayız şu kadar, bi özet geçelim yahu..
"küresel ısınma" felaket senaryolarına temkinli yaklaşın derim efendim. gazetelerdeki "10 yıl sonra aç, 20 yıl sonra susuz, 25 yıl sonra da yok olucaz" haberleri fos. neyin nasıl dendiği mühim. şahsen tüketim alışkanlıklarında yapılacak değişiklikleri umutla beklesem de, meselenin "farklı tüketmek" değil "az tüketmek" olduğu görüşündeyim. küresel ısınıyo muyuz, o bile sorulabilir; ama ben üstteki cümleye döneyim. hemen bi örnek (sınıf arkadaşımın tez konusudur, içerden bilgi yani):

misal, biofuel. efendim kendisinin "bio" kısmı sadece %10, henüz araba çalıştıracak bitki bulamadık zira, geri kalanı gazolin. o bio kısmını oluşturan 2 bitki var, bize yabancı, her neyse işte... endonezyada yetişmekte. bi şi kökü; ama yenen bi bitki değil, kahve/pamuk gibi düşünün, satacaksınız neticede. endonezya hükümeti 90larda batıdaki "biofuel" talebini görmekte gecikmiyo. anında 200 bin hektarlık (kaç futbol sahası ettiğini biri hesaplasın) orman ya da tarım alanları kapatılıyor, bu iki bitkicik yetiştiriliyor. politika hep aynı: yeterince toprağımız var, açlıktan ölmeyiz. oysa aynı anda endonezya, pirincinin %80'ini ithal etmekte.

çiftlikler yabancı yatırıma açılıyor devlet teşviğiyle. "yoksulluktan çıkış" olarak pazarlanıyor bu yenmeyen bitki yetiştiriciliği, üstelik daha az küresel ısınıcaz! yıllar geçiyor, bölgede yaşam alt üst olmuş neredeyse. yoksulluk daha da artmış, ürünler 2-3 şirkete satılır olmuş, toprak tek tip ürün yetiştirmekten verimsizleşmiş, o devasa tarlalardan kopup da "ben vazgeçtim" demek imkansızlaşmış. bir ülke, topluca, "benzin tüketmekten vazgeçemiyorum, bari bio olsun" diyen kuzey ülkelerinin vicdanı rahatlasın diye bütün tarım, gıda güvencesi politikalarını, yaşamalanları ve sosyal yapıyı bi kalemde çizmiş.

kimse çıkıp sormamış mesela, "yahu iyi hoş da, madem biz yetiştiriyoruz, bari işleyip satalım, gelirse gelir, işse iş, niye biz sadece hammadde sağlayıcısı durumundayız" diye. avrupacık mesela, hele hollandacık, "ay bizde olsa yetiştiricez ama biliyosun iklim, yetişmiyo" demiş durmuş. 200 binlerce hektarlarca bitki. biofuel için. sahi kaç kişinin arabası var endonezyada? peki kaç kişi aç? ah ama daha az ısınacaksa küremiz, sefalet içindeki köylüyü takamiyciiz.. benzini içer gibi harcayan benim, sürünen sen. olsun. çevre bu, küresel ısınıyoruz, yerel dertlerden çooook büyük devasa dertler. of, anlamıyooosuuaan. benim küçük şehrimdeki egzoz oranı tabii ki orda yok edilen hayatlardan daha mühim!


yani demem o ki...
mesela... afrika çölleşmiyor desem ne hissedersiniz? hatta ağaçlanıyor desem?

ısınma, çölleşme.. kıyas gerektiren kelimeler. neye göre? önceki duruma göre. önceki durumun "esas durum" olduğu ne malum?

mesela çölleşme... neyle kıyaslıyolar? koloni döneminde zorla dikilen ağaçlarla. öncesinde yine çöl olan, o haliyle daha üretken olan (evet bu mümkün) yerlere zorla dikilen ağaçlar. sonra yok olan ağaçlar. "çölleşme raporları" ne diyor biliyor musunuz? "yerel halk ormanları yağmalıyor, korumamız lazım, anca devlet yapabilir, bunları burdan uzak tutmak lazım". bölgeyi insanından korumak. kim koruyacak? dışardan gelenler. binlerce yıldır mesela, ormanın bi kısmını yakarak bitki örtüsü dengesini sağlayan kabileler, o ormandan sürülüyor- "bilinçsiz köylü ormanı yakıyo" diye... koruyacaklar, çünkü avrupada orman yakılması gerekmiyo, orman yangını kötü, e demek ki burda da kötü, iyi bi şi olamaz yangın; çünkü biz avrupa ilim irfanından öyle gördük! durum daha vahimleşiyor. toprak yapısı bozuluyor. ormanın yağmur getirmediği, aksine yağış oranını düşürdüğünü anlıyorlar. afrika bu, avrupa ya da hindistan değil. yerel bilgi, avrupa ilmiyle yok ediliyor, sonra, yıllar sonra, kös kös "hatamız varsa affola abicim" diye dönüyor eski koloniciler. nereye? o tü kaka dedikleri kabilelere. sormak için. "nasıl yapmalıyız" diye. "fen fetişi"nin çöktüğü anlarda.

baraj yapımı sırasında atalarının mezarı su altında kalacak diye başkente yürüyen kabileler görüyorsunuz mesela afrikada. "o mezarlar bize geleceği söylüyor, o giderse biz de yok oluruz" diyor. adam ciddi, adam yaşlı. "bu toprak benim; çünkü nesillerdir buraya gömülüyoruz" diyor, elinde tapusu yok. o başkenttekilerin yüzünde "amca sen de iyica batıl olmuşsun yaau, elektrik diyorum fal bakıcam diyosun" bakışı, bi aşağılama. kimse iki gram elektrik için yerlebir edilen kültürleri düşünmüyor. o dişsiz yaşlı amca, debeleniyor, TV'ye çıkıyor, biraz destek için.

ha bana gelince, aynen böyle: iki ampul için kültürleri yok etmeye değmez diyorum, zira kimse barajların getirilerini savunamıyor şu an, kısa ömürlü, hantal yapılar ya da kimse "en iyi yatırım noktası işte bu mezarın üstü" diyemiyor. "damn the dam!" icabında. hazzetmiyorum.


yani sonsuz bi literatür yığını var bu konularda.

neyse.

diyeceğim o ki, çevre yanlısı söylemlerin iktidar sahiplerince kullanıldığı ve çarpıtıldığını gördük insan soyu olarak. aklımızda bulunsun. tercihen az tüketebilelim. tüketileni de kim tüketiyor, düşünelim. "pis amerika"ya kadar gitmeden. kendi mahalleniz bile yeter.

zira:

"balık verme, balık tutmayı öğret" diyolar ya hani, balığı kim yiyor, o da bi mesele.

daha yazmiym ben. yeter di mi.

8 yorum:

turuncu dedi ki...

şey, vaktim kısıtlı olduğu içün bu kadar yazının üstüne ufacık bir yere dokunmak isterim:

barajlar kurtarıcı, süper enerji kaynakları olarak sunuluyor ama sahiden kazın ayağı öyle değil. hem hantal, hem kısa ömürlü.

ayrıca, işletme maliyetleri yüksek, asit yağmurlarına yol açar ve balık nesillerini tüketir, iklim üzerinde beklenmedik değişikliklere yol açar.

asit yağmuru meselesi şoyle, ilk olarak baraj yapılınca su altında çürüyen bitkiler, ağaçlar, hayvanlar (evet boğularak ölüyorlar) asidik bir yapı alarak buharlaşır, tepemize asit olarak düşer.. bu döngü, yazın suların çekilmesi ve sonrasında barajın yeniden dolması sırasında, özellikle bizim güneydoğudaki gibi iklimlerde tekrar eder.

balıklar, tatlı su balıkları nehir boyu ilerleyip barajda dururlar mecburen. su salınırken yollarına devam eden bu arkadaşlar, yumurtlamak için geri dönmek zorundadırlar. fakat gel gör ki zebellah gibi baraj settini geçemezler. devasa tesis diye lanse edilen o betonlara kendilerini vura vura ölürler.

bla bla, devam eder bu.

çevre dostu lanse edilen rüzgar enerjisinin de, falancanın filancanın da zararları vardır.

belki güneş enerjisi ama onu da henüz yeterince verimli kullanamiyoruz.

ne yapalim diyen olursa; daha az enerji tüketelim!

evet, deryik'in dediği gibi, daha az tüketmekten başka çare yok. özellikle de sanayi ürünlerini. endüstriyel toplumun da böyle bir zararı varmış demek ki.

hadi şimdi durun biraz dinlenin, koşmaya gerek yok. az enerji harcamış oluruz hem.

ayrıca barajlar temiz enerji kaynağıdır diye bağıranlara da buradan haddini bildirmiş olmanın huzuruyla hürmetlerimi sunarım.

pek geveze oldum evet.

Emir Bey dedi ki...

sizin bu eğitici öğretici yazılarınız bana çok fena yararlı oluyor bu sebeple bir ufak teşekkür etmeyi size borç bilirim, ellerinizden öper,m saygılar !

narsis7ekho dedi ki...

Baraj denince tuylerim urperiyor, o dissiz amca kadar hassasim. Ilkokulda nasil bi yedirmislerse Gap Gdogunun hayatini kurtaracak super olucaz vs diye, yok iste.

Biofuel ile ilgili acaba nerde ne izledim hatirlamiyorum da, tarlalari buna ayirinca ne yicekler ne ithal edicekler diyen bir BBC muhabiri sesi hatirliyorum. Abov, isin bi de bu yonu varmis dimi.

Biz gecen sene de kuresel isiniyorduk, ondan onceki sene de, hatta ondan onceki bi suru sene de hep kuresel isiniyorduk. Su seviyesinin yukselmesinden bahsediyorduk, buzullarin eriyip gelip yeni bir Buz Devri'ne kucak acabilirliginden dem vuruyorduk. Bu sene bu kadar tantana yapilmasini bilinclenme olarak algilayamayacak kadar curumus icim. Sadece kuresel isinmadan isinmadigimizi bilmek var bi de isin icinde.

Az tuketmek, hmm evet. Evdeki ampulleri degistirmekle baslanabilir.

batu dedi ki...

deryik hanım, selamlar önce. emir bey'in tavsiyesiyle geldim buralara ve böyle samimi ve tatlı bir yazıyla karşılaştım. valla acayip mutlu oldum. demek ki herkes bu martavallara balıklama atlamıyormuş.

"hükümetlerin/yönetimlerin, bu tip konuları ortaya atarak duyarlı temsil profili çizdiklerini ve hatta bu tür şişirme gündemlerin asıl gündem edilmesi gereken konuların ört bas edilmesine yardımcı olduğu" sonucunu çıkarabiliriz sanırım...

yazı için teşekkürler, sevgiler, saygılar...

ZanZara dedi ki...

ya bırak kendini kapitalizmin kollarına be deryik, ohh ne rahat, tüketelim yaşayalım, sana bana mı kalacak bu dünya!! fazla abartmadım inşallah, böğğyük türkiye için böğğyük barajlar lazım değil miydi yahu, gene mi kandırıldık..saygılar efendim(oy vermeyi unutmayalım).

Suleyman Ve Ben dedi ki...

Selam Deryik,

Ne haber? Nasilsin?

Uzun yaz gunleri harika degil mi?

It has been raining for the last two days over here...so we are really desperate for a sunny day :)

Senin yazi subject=konu sanirim gibi "environment/energy"? Dogru mu?

Kanada'da cok guzel TV program her gece environment and alternative energy sources...

...Our favourite TV discussion program: Agenda.

Some of the recent topics discussed were:

"Is Water the New Oil?"
"Ontario's Nuclear Future?"
"Banning the Bulb"...

They have an incredible blog on the related topics as well.

In case, you want to contribute and exchange more ideas:

http://www.tvo.org/cfmx/tvoorg/theagenda/index.cfm?page_id=641&action=blog&subaction=searchSitetag&tag_id=12

Simdi hoscakal,

Gorusuruz,

Suleyman.

TugCe dedi ki...

yetmez daha yaz.
baligi yiyen yiyor da, yiyeni de tutan yok. oyle laf edip konusup konusup tutmayi ogretmeye devam edenler bollukta.
operim.

deryik dedi ki...

turuncu: aynen hürmetler efendim evet :)

emir bey: devamı için anca makale adı verebilirim, ödev kişiye düşüyo, uyariym :)

narsis7ekho: valla ben samimi olduklarını görmek için önce mamak çöplüğünden kurtulmayı umuyorum. yoksa ikna olmiycam.

batu: yok yanlış anlaşılmasın, fos gündem olarak görmüyorum... ama "çevreci" görünmeye çalışan bi devletin en yerelden başlamak yerine kendine en uzak, en belirsiz olandan başlaması garip. yoksa kıyamet gibi çevre sorunları var devletin, zannımca önemli. ha bi de hoşgeldiniz efendim :)

zanzara: yok ben baraj gölünde su kayağı yapıcam hohohhohoh :P

süleyman: süleyman kanada ve türkiye kıyasına girmiyorum, üzülürüm :)yaz günleri fazla uzun, uyutmuyor :(

tuğçe: kim kimin balığını tutmuş yemiş, o da bi meçhul. ooof of...

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker