23 Kasım 2006 Perşembe

bissürü bağımsız paragrafcık

yazmak istemediğim şeyler var. ama her gün düşündüğüm.
meleba günlük, bir sen bir ben bir de kalem.

israilliler beni rahat ettiriyo burda. meleba hadar, sen hep sakince, ablaca gülümse. huzur.
şarap niye bira değildir 101.

let's hug the Hague- free hugs campaign. büyük gün yarın. yağmur çamur işlemez, o sırık gibi hollandalıların bellerine sarılıcaz- tam 2 saat. türk olduğumu da söyliycem; kısmet.

gözyaşı bazen elektrik kaçağı gibi. şimdi izah etmek zor.
ben hiç aşk hakkında yazmadım buraya. sevgi hakkında da. ben zaten annemi yazmadım daha.

lavender
sakın saçlarının rengini değiştirme.
illa değiştirmek istersen bir gün, alx'in dediği gibi şarap rengi yap.

tuhaf di mi, lisedeki biricik canım arkadaşımla konuşmuyorum doğru düzgün. isterdim halbuki.
gelmeden önce tesadüfen konuştuk. iyi gelmişti.

Baharım, Bapım
, sen güçlü bi kızsın. okumayacaksın burayı tahminen; ama kocaman kalbi olan, fazla güzel; erkeklerin sadece çekici bulma hatasına düştüğü bi kızsın. senin kalbin onlardan büyük. olanlardan büyük. bu kızın kalbi her hafta okuduğu kitaplardan da büyük... bu kız var ya, hayatı hafife alıyomuş gibi yapma sanatına hakimdir; hafife alınmayacak kadar hem de.
bu kız, bakınca "iyyyk tikinin allahı" derken yaptığınız mimikten hele, büsbüyük.
obenimbenden2yaşküçükablam.

yine nezle oluyorum. meleba bal, meleba çay. meleba tylol hot. yine ben. ehi-hi.

arkadaşlarınız askere gitmeye başladığı an hayatı sorguluyosunuz- ve sağsalim dönsünler diye dua etmek... erkekleri de almayın askere. onlar okuyup ilim irfan sahibi oldular yaauv. çukur kazmasalar da olur. benim arkadaşlarım kimbilir nerde şimdi. bi kısmı asker. ne tuhaf. 6 ay içinde tam bi errrkek, tam bir yontulmuş vatanDAŞŞŞ olarak türk semalarına karışıcaklar, bi kısmı aralık yolcusu. içim cız.
pışt gençler... biz yine her hafta 7erkekvetekgülderyik ekibi olarak içelim olur mu?
ve cips kasesinin ortasına portakal soyan arkadaşım silah tutmak yerine gitar çalsın yine.

bi kez daha "ay sen hiç türke benzemiyosaağğnn" lafı duyarsam gerilip gerilip kafa atıcam.
izah etmekten daha çabuk sonuç verir diye düşünüyorum.bugün GS maçında gördüğüm Arda adlı oyuncudan (sanki Arda'ydı adı, bilmem ki) gelen enfes "yerdekıvranırkenanidenkalkıpkafaatabilenoyuncu" vuruşundan olucak.


buraya kadar okumakla kalmayıp alttaki postları yorumlarıyla birlikte okuyan arkadaşlara tavsiyem:
throw away your ADSL connection... iğrenç bi espri. evet.


ve evet- zıçar gibi yazıciim. doğamda var.

22 Kasım 2006 Çarşamba

şeffaf sütyen askıları sadece 7 kat kazağın altında kullanılmalı.

deryik-tania-marisol




türkiye - panama&hırvatistan - peru




bi tarafımız donarak lahmacun-ayran keyfi by noira (endonezya)


besos

-----

tuvalette gazetenin spor sayfasını ya da magazin eklerini okumam. Dergi okurum, kitap okurum. tuvalet kitaplığı procelerine bayılırım. maison française'deki eski ahşap kitaplık harikaydı. Tuvaletine şiir kitabı bırakan bi arkadaşım vardı, bi başka tanıdık da sudoku falan koyuyo. Tuvalette bi şi okumayan insanları anlamam. bi şi okumayıp üstelik bi de "aman sanki o kadar ilim irfan insanısın ki orda okumadan duramıyosun" diyeneri ise kınarım. Daimi kabız/ ishal falan değilim. Bir tek tuvalette okuyarak bitirdiğim kitaplar vardır (roald dahl- boy). bazılarını taşırım odama. bazıları önceden okunmuş, hatırlanmak istenen kitaplardır. öğrenci yurtlarına ara verip eve gidebildiğim zamanlarda küvet keyfi kitaplarım vardır. ben banyoya ses sistemi kurup banyo yaparken eğlenmek isteyen bi insanım, yapanları takdir ediyorum.
demin de söyledim, bağırsaklarım ve böbreklerimle ilgili bi sorunum yok.
tuvalette bi şi okuyosanız benim için ayrı bi yeriniz var, belirtirim.

20 Kasım 2006 Pazartesi

lüzumsuz işler müdürü

odamı toplu tutmayı, saat 3ten önce uyumayı, saat 3e kadar oturmamın tek sebebinin lüzumsuz işler olduğunu kabul etmeyi, sabah 9-10 gibi kalkabilmeyi, ders çalışmayı, öğrenci olduğumu hatırlamayı, baş ağrısından kurtulmayı, doğru düzgün beslenmeyi, giderek yükselen okumalar yığınını okumayı, lily rose'u yaşatmayı, yapılacaklar listesine el atmayı, saçlarıma şekil vermeyi, ödeme- banka vs gibi para işlerini halletmeyi, mikrofon almayı, söylenmemeyi, söylenmeyip harekete geçmeyi, şu ekran başında vakit öldürmemeyi, arkadaşlarımı ihmal etmemeyi, özenç'le irtibata geçmeyi, 24 saati 3 saat olarak değil en azından bi 10 saat olarak yaşayabilmeyi

başarıcam. bak gör. "aaa" diyceksin.
peki nerden başlıyoruz işe?

yemek tabii ki- en kolayı.


not: free hug campaign yolda. 6-7 tane manyak. Biri ben, yok ben o kadar değilim. Sokaklarda olucaz. Merak eden youtube'a sorsun. Buraya lazım bu, bakalım nolucak.

19 Kasım 2006 Pazar

bu bir suç duyurusu değil midir?

suç duyurusudur. bakalım adalet kurumlarımız ne cevap verecektir. yazıyı hızlıca geçip arka sayfa güzeline erişme acelesi baki midir. bakalımdır. emniyetin artık "kocandır, sever de döver de" dememesi için sıra dayağı mı gereklidir. belki alışmamak lazımdır.

Hayatında ilk defa 'İstemezsen kocanı çekmezsin, mecbur değilsin' cümlesini duydu.

abisi varmış en azından.

18 Kasım 2006 Cumartesi

resimli kitap



özge geliyo temizliği- ufukta masa göründü. bavul ve şilte sonradan eklendi.



Öz Scheveningen'de (bi kerede aksanlı söyleyebilene çikolata var) kumsalı inceliyo.
"bu kadar gelmişim, değmeden gitmem"

hayır rotterdam senden nefret etmedim zira akşamına alem vardı, odama attım gençleri.
zanzaraöznergizderyikkadeh
sabah 5.30: "hala bi şi olmuyo deryik sinir oldum yaa"



uyanabilip amsterdama kadar geldik tabii ki başbaşa fotoğraf çektiricez. bissürü.
nergizözderyik ve çaktırmadangüneşliamsterdam ve deryiköznergiz.




şey, ben sizi bu kadar tonton bilmezdim pablo bey. muck.




Zanzara beyi göremedik diyenler için uyarı: o hep bizim biricik kavalyemiz.



öz ve zanzara'dan nereyebakıyorbuadamlar tadında kareler... şirinler dilinde konuşmadan az sonra, kikirdeme nöbetinden az önce. hunters. supportyourlocaldealer. 45 dakika- 1 saat.
ahahaa yan masa kaydı laayn ahaha. "deryik! napıyosun sen! hımm..."






dünyanın en şeker kikirdeyen arkadaşlarına sahibim. hayır yani, 1-2 saat kadar sürdü de ordan biliyorum.
en son karede "e ama!!!" bakışım var evet, ama olsundu, insaftı.
mutlu, yorgun ve yaşlanmış haldeyiz.
dürüm üstübüyükboybigmacmenü üstüpatat...


efendim hollanda modası: parmağı kesik değil parmaksız eldiven. ama başparmaklı.
captain black ve djarum'a kuma: vanilya aromalı pink elephant.
bildiğin pembe sigara yaauv.



sonrasında uzun geceler.
oh redlight, sen bazen şaka gibisin.
oo milkweg'de balkan gecesi. yan kapıdan gönderdiler: latin gecesi.

bugün Van Gogh müzesi. fotoğraf çekmek yasaktır.

Öz giderken de fotoğraf çektik ama koymiycam onları tabii ki.
hem veda etmeyi sevmem,
hem de saçımız iyi çıkmamış.

~the end~

Özge gezmesi

efendim malumunuz özge hanımlar buraya teşrif buyurdular... den Haag'daki kısıtlı imkanlar ve rotterdam'daki "allahım daireler çizmekteyiz" depresyonundan sonra deniz seviyesinin altından yardımlarla kapsamlı bi amsterdam turu oldu. kendisi şu an uçmakta, iniş anından itibaren bloga girip döküm yapacaktır diye umuyorum. Zira haftalardan beri yazmayan öz hanım burda açıldı, kayda geçti.

Hoşaf haldeyim, detayları sonradan belirteceğimdir. Özgeciğimin hollandayı cennet yapan yan ürünlere karşı doğal bağışıklığı olduğunu keşfettik. tamam, kendisi rakıyı nerdeyse sek içer sonra gözümüze sürmeyi çeker falan ama bu nasıl iştir... "tıbben mümkün değil" itirazlarını alt etti kendisi. gerçi bi ara "deryik sen şirinlerin dilinde bi şi dedin demin, anlamadım ben.. şirinlerin dilini nerden biliyosun dersen....hani jenerikte geçer onların dilinde yazılar.. evet." demişliği var. ama kısa bi süre için. ve hatta:

-deryik! türk di mi şunlar?
-yok özgecim onlar ingiliz.
-burnu benziyo.
-.....
-( 3 dakika sonra) deryik! türk di mi şunlar?
-özgecim onlar italyan.
-burnu benziyo da..

gibi müthiş verimli diyaloglar serimiz oldu. bu esnada zanzara bey 45 dakikalık ufku delercesine bakma seansındaydı. Sonrasında, bir iki saat boyunca ikili halinde amsterdam sokaklarında kikirdemeleri ve bitmeyen bi açlıkla dürüm üstü büyük seçim bigmac menu üstü patat sindirmeleri harikaydı. Yemek konusunda

-demin yediğimiz dürüm kadarsa bi tane, yoksa..
-ee özgecim?
-ay devamı gelmedi cümlenin. neyse.
- özge patat yiyelim
- yiyelim
-yiyin buyrun
- (ikisi birden) hihihihihih

dürüst oliym tabi, input- output ilişkisi bu. inputunuz ne kadar sağlamsa output bi o kadar şenlikli, uzun süreli, hatta bazen bıktırıcı güzellikte oluyo. deryik inputsuzdu.

-deryik bu bina ne peki?
-ee.. kraliçenin o... evet.
-kraliçenin nesi?
-evidir özgecim, olmadı sarayıdır, ahırıdır.. yürüyelim sağdan.
-bilmiyosun di mi deryik :)
- kraliçenin işte yaf. valla :)

Her şey kraliçeninse ben napiym di mi ama? olmadı prensindir. karşıdaki bar bile prinse bar. ben napiym... :)

Özge ve ben burda ince belli bardakta çay içtik. Lokanta adlı güzide mekanda su böreği bile yedik. allahım allahım... fonda mustafa sandal çalıyor idi. Bu ülke insanına musakka vermek yemeğe hakaret. otopsi yapar gibi bir ciddiyetle yemek yiyolar. poh yiyin gari.

hele şu son 2 gün, en turist gezimizdi sanırım. Öz hanımın "gezdirin beni hadiiğğ" talepkarlığı iş gördü, biza kalsa oturduğumuz koltukta demlenir idik. bilinçli turistin hali başka, "aptallar için 24 saati verimli kullanma klavuzu" yazabilir kendisi.

Sertaç sendromunu özgecim anlatmış, ilerleyen günlerde haklı bi fobi oldu. Bi de kendisi diyalogu çok kibar aktarmış aslı şöyle:

-aman sanki çalıcaz, çakmağı bi hışım alıverdi önümüzden
- SALAK işte, bıraak yauuuvv..

ikinci sazan suzan benim tabii ki. sesimin halen duvarda çınladığı 5. saniyenin sonunda da "where are u from? /turkey. /me too./ !!!/ yes, i know turkish/ how much?!!?!?!" diyalogu. akabinde "beşiktaş çarşııı!!" nidası. bu ülkede "latin amerika azerbaycan meleziyim 20 dil biliyorum" gerçeği varmış. görmüş olduk.

rotterdam sen bizim smiling pope'umuz ol.

shit happens. divadcığım, biz beceriksiz 3 kişi gibi duruyoruz ( ahaha hele ben hele ben) biliyorum; ama aslen kural şu: shit happens. sen kızma diye yamasını aldım, ceket cebime dikicem. telafidir göbek adım.

Hollandada misafirin varsa güneş açtırabilirsin. denedik gördük. resmen ışıdı amsterdam ışıdı, öyle bir güneş...

Den haag'da rakı gecesi yapıldı bittabi.. Nergiz hanımlar da geldiler efendim. kendisini misafirden misafire görmekteyiz, iyi oldu.

-where r u from?
-turkey
- really? i wouldn't tell, u dont look like a turkish girl. by the way, i'm looking for employees...
- Really? i wouldn't tell. u dont look like an employer
- i see.

daha yazılır bu 4 gün. hikaye çok.

13 Kasım 2006 Pazartesi

lily rose, my darlin'

ay imdat. derhal baahhçeevaaan gelsiin.




hani çocuk sahibi olmak isteyen heveslilere "önce bi bitki büyütün.. sonra bi kuş/ balık bakın.. ondan sonra" gibi bi prosedür önerilir. bu hesapla benim değil anne, teyze / yenge/ hala falan bile olmam engellenmeli.

şimdiiii... yukarda gördüğünüz çiçeği sevmeyen kadın var mıdır bilmem, ben bayılırım. cinsi burda lily rose olarak geçiyo. her neyse. arkadaşlar sağolsun, doğumgünü hediyem.
ve lakin kendisini saksıda görmüşlüğüm yoktu, çiçekçiden alınır ve o bihaftalıkvazogüzelliği olur benim için.

oysa şimdi bi saksıda duruyo ve bana bakıyo.

yeni anneler gece vakti kalkıp nefesini dinler ya bebeklerinin.. ben habire yapraklarına dokunup "hımm" çekiyorum. tek bildiğim vazodaki halinde bile çiçekleri daha uzun dayanmıştı. bi yandan da goncaları açıyo. zavallımın yaprakları eğildi. hayır efendim, suluyorum tabii ki. hatta ben japon balığını fazla besleyerek çatlatan bi çocuktum, bu lily rose hanım çürümek üzere bile olabilir. şekerli su koydum demin. denek lily rose.

oda sıcaktır diye cam açılıyo, rüzgar olmasın diye perde çekiliyo.

"mevsimi değil" diye bi şi yok, burda 4 mevsim her çiçeği bulmak mümkün.

biri akıl versin nolur. 5. gün. imdat.

misafircilik oyniycaz yarın

öz hanım gelicekler. hatta 24 saatten az kaldı. görücü bekleyen hanım kız temizliği yaptım. zira odam ve öz bi aradayken ya öz hanım içgüdüsel bi şekilde etrafı toplamaya başlıyo ya da "salonda bekliym ben" diyo; ama burda salon yok.

kendime şaştım, içimde bi ev hanımı varmış - çoook derinlerde. dürtülünce çıkıyo, inat edince. "it's show time folkss!!" dedi bugün bana. oh mis. saksımızda devasa bir çiçek var efendim. toz bezlerimiz renklerine göre sınıflanmış durumda. masa örtüsü bile aldım. yine bissürü kutu tabii ki. kutu, kağıt ve nedense kase zaafım var benim. bi de fincan. duramıyorum. 13 ay sonra (2 si bitmiş bile!) nolcak bilmiyorum. bi diğer alışveriş sırasında "ama güzel diğğ miğğğ" başlığı altında alınan ürün de iç çamaşırıdır. zaten ya iç çamaşırı, ya ayakkabı ya da çanta di mi? ilkini seçtim ben. tüketici birey nedir 101. öğğh kendime bazen. Deffoş'un çeyizi olur artık.

nergiz hanımın (öhöm, tilburg şubemiz) efsane hareketini söylüyorum... Doğumgünüm diye 2 adet hediye paketi uzattı bana sağolsun. hevesle açıyor iken "tam senlik" dedi. şimdi arkadaşlarım bunu dediğinde ben korkarım; çünkü hep aynı şey olur, yine oldu: ben önce davranıp almışım zaten!!! Nergiz hanımın benim zevkimi adı gibi biliyo olduğunu öğrendik- çünkü seçtiği şeyler sıradan şeyler değil. biri şu hallooween'de taktığım (arayıp bulun link vermeye üşendim) tüllü tacımsı zımbırtı diğeri de mor bi tünik (mi denir neyse artık). bu efsane hareketinden dolayı tebrik ederken daha da uç noktada bi şi oldu, "siyah mı mor mu dedim ama moru aldım" dedi- bizzat benim yaptığım gibi. şimdi onlar birleşip bi pantolon oldular. evet.

öz gelicek. nergiz ve zanzara toplanıcak buraya. rakımız olucak, müzik hazır. allaahh.. özhakiki tayfasının en azından bi kısmıyla yine kadeh tokuşturucaz. boğaz olmadı kanal verelim, hem ördeğimiz bile yüzüyo... Manzara sefası simülasyonu yapıcaz. aynen.


bi de kavun olsaydı... patlıcan mı közlesem napsam..
hani bööle cumartesi sabahı sevdiği çizgifilmi bekleyen çocukların içini gıcıklatan bi heyecan vardır. ondan aynen :)

12 Kasım 2006 Pazar

her şeyi kosmosa devrettim

ece hanımı bilirsiniz efendim.. kendisiyle karar aldık, her şeyi kosmosa devrettik. devren kiraladım 99 yıllığına. oohh kafam rahat, uzanmışımkumsalaköpeği beslemek istiyorum bi adet.

simetrik tarihlerden kaçınınız. örnek vermek gerekir mi bilmem. misal, 01.10 ya da 10.01. arkana bakma yolcu, gece almaya geldi seni benden... ööle miydi o şarkı? kafamda çalıyo şu an.

AB'nin şımarık çocuğu fransa gibi davranmak kalıbını hayatımıza kim soktu? ece hanım evet. usturuplu bi şekilde. aa usturup komik bi kelime. usturtup durdum.

ve hop! msn pencerelerimize bakıyoruz aynı anda ne varmış diye:

-hadi ben gittim
-tam dayaklıksın.


-adalara karşı balon bardakta şarap içtim aklıma geldin
-bok iç. özledim oraları :)


-sanıyo ki istediği zaman mutual benefit
-di mi işte!!!


-bana ne tabii ben garanti müşterisiyim
-benim uykum geldi


gönül rahatlığıyla kosmos'a devroldum.

ben 24 aralıkta ankaraya konarken nasıl olucam acaba... kafamda binlerce arı. yok yok karasinek. hani açıkta bıraktığınız ete konan sinekler gibi. ıyy..

böcek ilaçlamak ne komik bi laf di mi? ilaç verince iyileşmesi lazım, ölmesi değil.
demek ki neymiş sayın "aslında zor değil" takipçileri...

ilaç iyi edermiş
ilaçlanmak öldürürmüş.

hadi hep birlikte unutmamak için topluca haykıralım:

ilaç iyi eder
ilaçlanmak öldürür.

evet bayanlar baylar

her "ilaç" lafına kanmıyomuşuz demek ki
zira devamında lanabilmek de bi ihtimal.

bir dünya sanatçısı olarak Tarkan

valla varmış böyle bi şi arkadaşlar. hani şahsen, üç beş radyo çaldı diye nerden "uluslararası" ve nerden "sanatçı" ünvanı almıştır ki bu şarkıcı der idim. sustum. poptur, müziktir, bi yerde evrenseldir, herkes çıstak sever, bu bi gerçektir diyerek konuya giriş... yok hala sanatçı sayamıyorum maalesef; ama uluslararasıymış gerçekten diye gelişme... buyrun sonuç:


Hintlilerden "aa tarkan var mı sendeeee" nidaları..
japon bi çocuktan ani bi "şıkıdım şıkıdım deryik" lafı (japonlar bööle bi şi yapmaz arkadaşlar. dudağım uçukladı)...
taa perulardan bolivyalardan "neydi sizin o öpücük yollayan" sorusu..
yeni zelandadan "ben bi tek o Tarkan'ı biliyorum" lafı..
hatta abartmıyorum siz diyn mozambik ben diym zimbabve, "tarkan yeni albüm yapmıyo mu" sorusu...

e şimdi yani.. öhöm.

pazarlama var tabii işin içinde ama tarkan anasının karnından bööle bambaşka dahi pazarlamacılarla doğmadı. nedir sırrı diye düşünmekteyim. sözleri de anlamıyolar. hadi "yakalarsam muck muck" anlaşılabilir ama diğer şarkıları da biliyolar. ses desen, diil ne biliym.. çözemedim. fizik desen.. bi çoğu görmemiş, görenler memnun gerçi.

özellikle dişi nüfus arasında popülerliği bayaa fazla.
korkmayın ama, "boyu kısa onun" diye baltaladım hemen. türk usulü.

Tek bi açıklamam var: müziği hareketli. biz ki zeki müren, müzeyyen senar, sezen aksu seven bi milletin evlatlarıyız. bizde müzikten ziyade sözler önemli sanki (müzik kötü anlamına gelmiyo bu). hani uluslararası çıstaklıkta popçu çıkaramayabiliriz tabii. kapı gıcırtısına kol açtığımız müzikler fazlasıyla (siz türkler nasıl diyo) lokal, yerel, ya da neyse işte.

Dünyanın bi ucundan biri Tarkan'ı sorunca sevinme hissiyatını acaba amerikalılar britney spears'la falan yaşıyo mudur diye düşünmeden edemiyo insan; ama latin amerikaya doğru "ben mercedes sosa gördüm. babamın mercedes sosa'sı var" bile deseniz, 10 puan. biz elele vericiiz bu amerikan popu salgınını yeniciiz...

punto.

dipnot: sözler çevrildiği zaman müzeyyen senarcı olan bi grup var. bi grup bülent ortaçgil takılıyo. biri ısrarla ceza'nın sözlerini istedi, yuh artık dedim. işgal ediyorum evet, farkında diiller...

11 Kasım 2006 Cumartesi

bisıklet

atilla atalay'ın hayatımdaki yeri büyüktür. kendisinin sıdıkadışıhikayeleri'yle büyüdüm resmen. orta 2 yılımı sıdıkanın malum sapığı Kenar rolünde ( yani canlandırarak) geçirdim. saçlar kısayken bi bıyık çizerseniz bendeki potansiyeli görürsünüz. ayrıca o sıdıkadışıhikayeler bööle gülümsetir, ağlatır, içinizi düğüm eder bırakır falan feşmekan. ben birine bu hikayelerden birini seçip "okur musun" dersem, o kişi benim için değerlidir. okumazsa zorlamamak gerekir gerçi.
her neyse.
kendisinin bi hikayesi vardır: bisıklet diye. "bisıklet diye bi şi yok ki.. bisiklet o".. bisiklet, bisiklet, bisiklet diye sıçramak durup dururken. n'oldu abi bi şi mi var?. her neyse.

o hikaye geliyo burda hep aklıma. bisıklet. bi de Queen- bicycle race.

benim bi bisikletim oldu koyu yeşil. bi de çilekli bisikletselesikılıfım var.
daç kokoşluğu. amsterdamdan alındı bisiklet, maksat ekşın olsun. kendisine bi isim düşünüyoruz. şu anki aday: "strawberry fields forever". yes darling, i love beatles.

kaybedicek 2 yeni anahtarım daha oldu. bu ülkede bi bisiklet senseisi var her yeni bisiklet alımında otomatikman devreye giren:

"ön tekerlek için de kilit almazsan günün sonunda ön tekerleksiz bi bisikletin olur. herhangi bi kilit yetmez en kalın zinciri seçesin". anladım sensei. buyrun siz önden geçin, elele kazıklanalım madem.

"bisikletinin her yeri ışıl ışıl olucak, yoksa polis 25 euro mu ne ceza yazar. dinamon bozuksa paltona ışık tak". anladım sensei. buyrun küfretmek için önce ışık sonra pil alalım, sonra o ışık paltomdan düşüp ufalansın, ben "bu yanmıyo" diye değiştiriym, bu esnada hollandadaservissektörü konulu söviym bi. ama çok dağıtmayalım, zira "bu lanet şey amsterdamda çalışıyodu burda niye çalışmıyo" diye bi daha küfredicem zaten den haag'da. tek elimde fenerimsi diğer lambayla bisiklet sürerken.

"tramvay ve otobüse bisiklet binemez, yuh artık. ama trene binerken bisikletine de bilet al, ruhu var -ayrıca ceza kesiyolar bittabiiğğ". o kısım daha kolay sensei, gülümseyen iri kıyım teyze yardımcı olucak.


ayrıca sabahakadardanskıyafetleriyle akşamdan kalma bi şekilde rüzgara karşı salınarak pedal çevirememe, yağmur ve rüzgardan insaf dileme, rüzgar gücünden faydalanmayan ülkeme sövme.... bisikletli bi insanın hareket kabiliyetini sıfırlayacak bir şey kesinlikle elektrik de üretecektir.

her neyse. yarın yeni ve bisikletli bi gün.
yarın burdaki en dutch gün.
yüksek sele, vitesli bi gidon, kocaman tekerlekler...
teşkürler zanzaracım. cankurtaransın.
aslında zor değil'in kardeş kalıbı "her neyse" dir. biline.




"seleyi indirsek yaf, bunun için kısayım ben biraz da..."

10 Kasım 2006 Cuma

dünyanın diğer ucunda..

..bi ülke var. dans yarışmaları yapılıyor her yıl. ortalık ayağa kalkıyor. ellerinde mendillerle flört eden bi çift izlediniz mi hiç? bizim danslarımız eşli dans değil, kitle halinde coşmaktayız. çift varsa dahi bi grup çift oluyo, tek bi çift değil. bu adamların dansı flört içeriyo. o muhteşem ayak hareketleri ve mendille flört etmeyi öğreniyolar 2 yaşında falan. çok içten, çok zarifler, süzülüyolar. hele o dansın doruk noktasında öpecek kadar yaklaşıp aniden uzaklaşmalarına bayılıyorum.

bizde bi kadın eteğini nerdeyse tamamen açıp elinde mendil, bi erkeğe doğru kalçasını sallayarak yürürse bundan halk dansı çıkmaz, olay çıkar anca. türkadetörfveananelerinde flört maddesine gelemedik hocam, elektrikler kesildi. olsun varsın, herkes kendi havasında.

Neyse, sonra işte bu ülke diyo ki "yarışmalar kazanıyoruz ama dansın ruhunu kaybettik". bi ülke bunu konuşuyor. akademiden uzaklaşalım diyolar falan filan.. bütün bunları yerlisinden dinliyorum. sonrası nedir? ben seneye şubat ayında gidip bizzat yerinde görmeye, civar ülkeleri de gezmeye bi kez daha ikna oluyorum. icabında herkes kendi motosikletini yapmalı günlüğünü tutmak için.

hani tamam bizim çok zengin kültürümüz, muhteşemiz ezer geçeriz falan filan ama...
ingilizce alt yazıyla peru'dan marinera... almaz mıydınız?
çok mutlu görünüyolar.

bu kadar gelmişken belirtmeden olmaz, bi de buyrun meşhur mumlu dansları, afro-peruvian olarak geçen alcatraz, deli bi şi.. bi kadın nasıl tutuşturulur...

not: bi de bunların Şili'yle derdi nedir, her bi detayını anlarsam tam olacak. bizim yunanistan'la olan "o kahve bizim, cacık da bizim, imambayıldı ve zeybek de" krizimiz gibi bi şi galiba.

9 Kasım 2006 Perşembe

gün içi diyalogları serisi

-o kız nereli?
-amerikalı ama rus asıllı
-bu çocuk?
-ingiliz ama kamerun asıllı
-şu?
-isveçli ama tanzanya asıllı
-ordaki?
-hollanda ama surinam asıllı
-diğer kız?
-isviçre ama güney afrika asıllı
-öbürü?
-kanada ama çin asıllı
-sen?
-türküm ben
-aslen?
-türk işte
-ay hiç eğlenceli diil ama
-biliyorum sıradan biriyim.

-biz hindistanda pilavı pişirirken...
-biz de ekvator'da eti alıp...
-ay biz endonezya'da sebzeleri...
-eee biz hollandada..
-?!?!? hollanda?
-tamam sustum.. heves ettik ne var?


-ay bize kitapları nasıl vermezler anlamooorrum, isyan edelim
-hı hı
-örgütlenip yürüyelim, pankart açalımmm
- hı hı
-ay ne demek kendiniz fotokopi çekin ay yivrannçç
-hı hı
-ay isyan hani? bu bizim bi birey olarak hakkımızz..
-amerikalı mısın?
-evet?
-hı hı
-noldu ki?
- hiiiç.. benim ülkemde insanlar açlıktan, askeri darbeden ya da sömürüden dolayı isyan ediyo, fotokopi çekmeye üşendikleri için değil de.. ilginç geldi bi an. güneyde kalıyoruz biraz, ondandır belki.
-öhöm.. tabiy.. saygılar..


-türkiyede insanlar avrupa birliğine girmek için ölüyo bitiyo..
- hı hı
-çünkü türkiye geri bi ülke ve de müslüman..
-hı hı
-şimdi bak sen bilmiyosundur, türkler hep avrupada olmak istediler ama asyalılar..
-nerelisin sen?
-tanzanya
-ben de türküm merhaba.
- biliyorum biliyorum.. şimdi bak anlatiym ben sana türkiyeyi, tarihsel olarak..
- yok canım sen çay koy, zahmet etme. hadi bakiym..
-ama bak tarih diyo ki
-tarih sus diyo hala anlamıyosun!

-ay şimdi sen türksün ya
-ee
-niye türke benzemiyosun?!
-türk neye benziyo?
- bööle koyu oluyolar, saçları tenleri falan..
-ve?
-sen türksen niye açık renklisin?
-sen hollandalıysan niye siyah saçlısın?
-anladım.
-bi şi değil.


-ay deryik bak peru pembe dizi müzikleriii
-hımm..
-ay bak bu da bolivya...
-bu brezilya
-bu kosta rika
-bu ekvator.. (hepsi hep bir ağızdan eşlik ediyo tabii)
-ben ispanyolca bilmiyorum.
-ay pardon unuttuk seni biz.
-biliyorum :)
- ay deryik yazık sanaa....."sarıl sarıl sarıl sarıl"!!!
- (diğerleri) ?!?!?
-türkçe öğrendim ben:)

-ingilizcesini bilmiyorum, gürcücesi patlıcan
-aa evet patlıcan, türkçesi de öyle.
-bi de bir renk var ingilizcesini bilmiyorum, gürcücesi bordo
-aa evet bordo.
-ay bi de baharat, gürcücesi tarçıni
-aa evet tarçın.
-bi de biz çantaya çanta çaya çay diyoruz.
-eka şaka mısın?!
-:)




valla ben seviyorum şu an bulunduğum yeri aslında.
bu kadar çeşit deliyi bi arada bulamazdım başka yerde.
yukardakiler gerçekten sıradan, günlük diyaloglardır.

8 Kasım 2006 Çarşamba

ööhhöömm..se se sess...



marilyn mikrofonu test ediyo.. sesine çok yakışan o şarkıya başlar birazdan...
sözleri az buçuk değişir canım. nolcak.

sonra bi dilim keserler benim için, mumlu olanı bana verirler tabii..



çünkü

bugün benim
doğumggüünnnüüümmmmmm!!!!!!!!!

ay hanimişim ben.. iyi ki doğmuşum.. sizin için öptüm kendimi iki yanağımdan.. :)

bu hafta sabuş'un beresini ve anahtarlarımı kaybettim. sonra bankamatik kartım bozuldu, para çekemiyorum. bütün bu lanetli olayların üstüne bu gece arkadaşlarımla birer bira ve şarap eşliğinde geri sayım sevinci yaşadım. çilekli bi bisiklet selesi kılıfı (evet illa hollandadayız), mumlar, toka, fotoğraflık ve bir "ağaç perisini bul hediyeni verecek" bilmecesi verdiler bana. cuma günü amsterdam geceleri.. oh yea beybi.

23. sene iyi geçicek sanırım. 22 güzeldi, bitti. 23 de iyi geçicek ben biliyorum. niyeyse bu yıl her şeyi yapıp her yere gidebilirmişim gibi.. bu seneye "25ten önceki en mutlu senen" dediler. bilmem ki. küçüğüm ben, buranın maskotu gibiyim. 23. seneyi gözlerim kocaman açık izliyorum. "oo ben büyüyünce var yaaaa tam 15 olucam yaaa" demişliğim vardır.

ay iyi ki doğdum ben :)

7 Kasım 2006 Salı

sizce bi daha..

Tagore çevirisi yapan bi başbakanımız olur mu?
yazdığı şiir bülent ortaçgil & fikret kızılok ikilisi tarafından bestelenen?
sizce 5 kez başbakanlık yaptığını bildiğimiz halde ensesi kalınlaşmayan başbakanımız olur mu bi daha?
çalıp çırpmadığını bildiğimiz?
güvendiğimiz?
hiç katılmadığımız durumlarda da en azından saygı duyabildiğimiz?
sizce biz bi daha "rahşan hanım ne kadar yalnızdır şimdi" diye üzülür müyüz?
nezaketi, üslubu, şiiri,edebiyatı bilen bi siyasetçimiz olur mu dersiniz?
gazetecilere insan gibi davranan, gazeteci olan bi başbakan?
bi yanıyla hepimizin sevdiği, o politik kargaşaya ait değilmiş gibi duran biri?
kibar bir politikacı?
uluslararası diplomasi dilini bilen biri?
karısını ne kadar çok sevdiğini elini tutup, başını omzuna yaslayıp gösterebilen biri?
hani bizim iyiliğimizi istediğini, olamasa da, yapamasa da, en azından denediğini bildiğimiz biri?


50 yıllık politika hayatı bana sorarsanız bi ülke için yanlış. yani 50 yıldır aynı kişi varmış demek ki hep fonda. üstelik bu tek bir kişi değil, bi 5-10 kişiden bahsediyoruz. ayrıca parti liderliğini bırakmadı bu sürede, eşi de yardımcısıydı hep, pek demokratik değil. 5 kez başbakan oldu. ayrıca olmalı mı olmamalı mı kıbrıs harekatının mimarıydı Ecevit. 2001 krizinde başbakandı. yani eleştirilebilir de. objektivite hassasları için gerekirse onu da yaparım. ama konu şu an o değil. konu bi kişilik.

bunlar bi kenara, o eski kuşaktan kala kala bi o kalsın istemez miydiniz? ben mi fesatım yoksa? eşinden "rahşan hanım" değil de "rahşan" diye bahsedecek samimiyeti vardı en azından.

benim için gerçekten bir çift cennet papağanı ya da siyam kedisi gibilerdi. her daim birlikte olması gereken. 50 yıldır politikacıydı belki ama 62 yıldır rahşan hanımı seviyordu. bu daha zor bi meziyettir. şiiri yazmak, sevdiğine yazmak, bunu insanlara göstermek, çekinmemek, aptal mesafeleri yıkmak.. budur meziyet:

yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü
karşında polisiye roman okumak vardı
sorgusuz bakışmak yoruldukça gözlerimiz
sevinçsiz gülmek üzüntüsüz ağlamak

6 Kasım 2006 Pazartesi

bodyshop süprislerle dolusun...


reklam aldım valla. ama noldu bi bilseniz... ben gittim bodyshop'a, yaseminli parfümü bi kağıda sıkıp cebime koydum. dedim ki sonra "sabuş sever yasemin kokusunu da ne kadar ağırmış bu".

Zira sabuş hep "ay mayısta büyükada missssler gibi yasemin kokaarrr" diye bi tek yasemin aromalı parfümler kullanır. (haaalaa sabuş kim diyen varsa anneannemdir, bu blogun yardımcı kadın oyuncusudur).

sonra az önce cebimden çıkarıp kokladım o kağıdı, yemin ederim Sabuş yanımdan geçmiş gibi, bana sarılmış gibi, yeni uyanmış da gazete okuyomuş gibi oldu. yarın bodyshop'a gidilecek, ufak bi şişe Sabuş kokusu alınacak.
[gitmişken tabii ki komşuya uğranacak, "merhaba Leonidas, karamelli ve bi de krokanlı lütfen... şunlar fındık kremalı mı? iki tane evet... bi de irish cream olursa tamam" çikolata arsızlığı yapılacak.]



not : simiole, valla hafızaya çok yakın koku... test ettim onayladım.

5 Kasım 2006 Pazar

yok artık!

biri var. dün benimle aynı şarkıyı aynı saatte dinlemiş (satır arası okuyabilen okuyucular için sınav), aynı hissiyatla. hemcins dayanışması mıdır yoksa altta bahsettiğim anı kopyalama hali midir karar veremedim. şaşkınlık içindeyim. 3500 km ve en az 3 yaş arayla, aslında hiç tanışmadan ama bi şekilde tanıştığımızı bilerek. o bunun farkında değil bi ben kendi kendime görüyorum.

ve haberi yok, benim kelimelerimi bile kullanıyor. ben de onunkileri.
bütün bunların çok basit bi açıklaması var ama o kadar saçma ki.

komik ve takipteyim.

ay işte benim ara vermem 2 gün sürüyo, gördünüz.



anne bak ben janis joplin oldum kolyelendim. saçlar da yakında olucak umarım. başıma ötriş gözüme pembe gözlük. hohoyt kış janis'i. gerçi ben bugün "1930ların başındaki mali krizle işsiz kalmış yaşlı bar şarkıcısı" eteğim ve ayakkabılarımla paspal ama kokoş idim. belki hatta biraz tante rosaydım bugün. bunun bi sebebi de bordo ruj ve saçtaki bordo fulardır tabi.



bu fotoğraf nedir? deryik içkileri karıştırırsan sonra sabah cıs olur. al bak gör halini. göz altlarında mor canacarcarlar geziyo. gözlerini kırpamıyosun bile. tek isteğin kapı aralığından"deryikcim kalktın mı? hadi bak kahvaltın hazır. dün gece uzun sürmüş, belli" diyen Sim hanım. anne kahvaltısı.

1.65 boyun minicik sayıldığı bu ülkede dizlerinizi karnınıza çekip burnunuzu da dizinize dayarsanız kompakt kız muamelesi görürsünüz. minicik turşucuk olursunuz. pickle oldum ben dersiniz, anlamazlar.



melebaağ gecenin üçündeyim yine çiçekteyim. yok içki kısmı değil (valla diil.. olsa söylerim:) ay bi an içimden "sabahlar olmasıııığğnn" diye bağırmak geldi. öğretiym ben bunlara), şarkı.

bööle manasız bi neşe, yatağa çıkıp el ele tutuşup zıplayalım mı hali var bende. sonra deffoşum gelir takla atarız defalarca. ay sonra biz onunla yalıçiftlikte dalgalara yatarız.. yatar kalırız bissürü kum yutarız. ben sırf o eğlensin diye kalkamıyo gibi yaparım, o kocaman kız oldu tam 14 yaşında, hala bu numarayı yutar, sonra deniz suyu yutar gülmekten, boğulacak diye korkup kucaklarım, denizde kucağıma yatar kalır. sonra batırırım aniden, "ihihi" diye çıkar sudan. sonra dizime basıp atlar "uf abla tam itemedin işte ne güçsüzsün, bi daha" "kazık kadar oldun ben vinç miyim zaten ayakların 41 numara sen bi L harfisin" "ihihi hadi buraya gel burası daha derin bi dahaa". sonra aniden hop o beni kucağına yatırır ama batıramaz bi türlü, teknik işidir. derken bırakıverir beni "abla bak şimdi ben kelebek yüzücem bi seyret" "seyredince napıcam" "yanlış bi şi olursa söyle" "yanlışı nasıl bilicem" "of işte sen bak bi".

bi de şey ben tuition reduction'ı bööle söke söke aldım. hahayt. ank'a selam ola. yandan yandan. yüzde elli (50). hahayt işte aldım bende.
bisikletim de haftaya alınıcak. hahahayt bi daha.

zaten bu çarşamba şenlik var. aa bi de ne diye mi soruyosun? kırılırım cicim. zaten biliyosun, burç itibariyle hassasım, sonra bi de kinciyim... anladın sen. anladın sen.

tekrar baskı: "anı kopyalama"

"En güzel anılarınızın paralel bi evrende, farklı zaman-mekanda; ama yine siz hariç geri kalan bütün oyuncularla tekrar edildiğini biliyosunuz değil mi? Sizin kişisel anınız bazen kız tavlama aracı, bazen hava atma aracı, bazen ekstra bilgiyle imaj tazeleme aracı, bazen o enteresan anın başka birine pazarlanması suretiyle artı puan kazanma aracı olarak günlük kullanıma girmiş bulunmakta. Takip ederseniz sizin anı dediğiniz şeyin yarın yaşanabileceğini ve aslında anı olacak kadar geçmişte kalmadığını ve hatta aslında sizin bile olmadığını, o anda yaşanan şeyin atmosfere bırakılmış bi enteresanlık bulutu olduğunu ve elbet (vay be şiir geliyo) elbet yine yağacağını göreceksiniz. Sizin en gizli anılarınız havada deja vu hissiyle salınmaktadır. bundan çıkan tesadüfler öbeği yağmurla dolmuş bi çukurdan sıçrayan çamurdur. ve her sıçrayan çamur gibi sinir bozar. kişiselliğin ihlalidir, hatta o anın yeniden (ama sizden bağımsız) yaşandığını bilmek aldatılmaktır.

işte bu yüzden sifon çekmekle yeni bi sayfa açmak farklıdır. yeni bi sayfa eski sayfalarınızın hala masanızın üstünde durduğu gerçeğini değiştirmez. ama sağlıklı bi kanalizasyon sistemi sizi geçmişinizden arındırabilir. eski sayfaları biri bulup okuyabilir, hayata geçirebilir. ama kimse sizin bokunuzu tekrar sıçamaz. oh be. evet aradığım benzetme buydu.



not: öhöm. aniden tutamayıp yazmak da tıp oyununu bozmaz. hapşırmak gibi çünkü :)"


demiş idim ben 4 kasımda.

sınırsız hizmet

"bana kitap al" yetmediyse, devamını bekliyorsanız... ilki kadar doğal olmasa da buyrun ikinci round:


tansuyu bıyıklı sevenler kaleye mum diksin.

dik otur ve göt dışa. evet..


edit: yok sonunda o kahkahalar olmadan eksik kalıyo valla.

3 Kasım 2006 Cuma

duble rakı ve zeki müren paşa...

...tek kişilik çilingir sofrası etmez. olsun. yetiniriz madem. makarna eşliğinde içilen rakının bile ağlama hissi yaratması bize mahsustur. bu gerzekler "aa anason ay bizde de var galibaağ" seviyesinde. nasıl anlatılır o şenlikli sofra? nasıl içirilir? şaraba yazılan şarkıya rakı içmeyi nasıl anlatırsınız?

daha içince ağlamayı anlamıyolar.
seher yeli desenize bi ingilizce.
bi de dalgalanıp durulun lütfen.
yar diyin.
gönül diyin.
deneyin. o kadar zor ki.



not: fısıldamak tıp! oyununu ihlal etmeyen bi çocuk hilesidir. oyunu bozmaz.


2.not: bir yangının külünü ah bu şarkıların gözü kör olsun aşiyan yollarından (ne de olsa) dalgalandım da duruldum. sağlığınıza. içelim güzelleşelim. başka kimse bu lafı etmiyo, değerini bilelim. içelim güzelleşelim arkadaşlar. içelim sağlığınıza.
alnınızdan öptüm ıslak ıslak.

1 Kasım 2006 Çarşamba

kıyısından gündem yakalama aracı olarak tracking

mesela birisi gugıla demiş ki "nazan öncelin yeni şarkısı". neymiş demek ki deryik, nazan öncel'in yeni bi şarkısı varmış. acaba neymiş merak ettin mi? yoo pek diil. olsun bulunsun..

tabii bu durumda telefoncu tabelalarını da izah etmem gerek, edemedim.


not:
blog arası verme sırası.
bi süre tıp!! camiası.
sebep blogırın kendi postlarından sıkılması.
tek gereken bir biriktirme molası.

31 Ekim 2006 Salı

bilet uçak paella malthus

-zanzaracım ben de artık bilet bakmaya başlasam iyi olur di mi kasım geliyo..
- ne dedin? artık mı? artık mııı? deryik yok bilet yokk.. corendon falan bitmiş yokk..
- e işte tamam artık ben de bakmaya başlayabilirim.


planlarıma göre 24 aralık günü doğu avrupa semalarından yeşilköye süzülüyorum ve lakin...

amsterdam'dan ankaraya direkt uçuş niye kıt, olanlar niye pahalı? ben illa yeşilköy üstünden mi çankayaya gidicem? istanbul'a gitmişken bikaç gün kalsam annem beni yer mi? acaba dönüşte mi öyle yapsam? dönüş uçağına yetişir miyim? bileti daha almadım gerçi. yani olmayan bileti dert etmiym ben. di mi. normalde edilmez.

yeni sinir harbi konumuz bu: uçak bileti.

bu arada mutfakta paella girişimim olacak birazdan. dualarınızı eksik etmeyin. hani en azından ona yakın bi şi olsa yeter. deniz ürünlü pilav olsun tamam.

mutfak benim için sınavdan kaçış cennetiymiş, yeni keşfettim.
üstelik karın da doyuyo.. oh mis... malthus okiycam bi yandan. bööle yazılacak bi şi yok pek.

aaaa vizyona tam altı (6) türk filmi girmiş oralarda, özellikle 5 vakit'i görmek istiyodum ben...bi de efes blues festival başlıyo... gidip görün gençler. bu kadar yetişebiliyorum oralara buralardan.


dip not: şu an karşımda duran "paella pişirmek için paellera gerekir" cümlesi beni benden aldı. türk usulü saldırıcam demek ki.

30 Ekim 2006 Pazartesi

vat is politiks. partiis end parti sistıms. lecitımıt gavırmınt.

allahım sen aklımı koru. pols 101 kitabımdan (heywoodd heyyooo) sınava giricem, deja vu hissinin dibine vurdum.

buhran (uzun bi yazıdır. ona göre)

Hiç mi hiç anlamadığım bi durumu tartışmaya açıyorum okuyucu. İnşallah düzgün ifade edebilirim zira kelimelerden çok renkler geliyo gözümün önüne, yazması zor. kimse de üstüne alınmasın, genel bi yazıdır. rica edicem yani.

Genç yaşta daimi bunalım. konumuz bu. genç yaşı da belirledim: 16-21. Yani evet lisedeki ergenimsi bunalımlar da kapsama alanında. 21 kimine göre 22 de olur, üniversite son sınıfın başlarına kadar olan dönem yani. öncelikle gerçekler:

-üniv son sınıfta buhrana girmeyene ben pollyanna derim. ben pollyanna'yı sevmem. şurda boğulsa dönüp bakmam.
- bu yazıyı siyah bi fon üzerinde okuyosunuz, pembe değil.
-sürekli sırıtan aptaldır. e bi yerde doğru ama şimdi..
-bu blog boyunca biçok kez "bi yazı okudum ağladım", "içim sıkılıyo", "daraldım" lafları geçer.
-bu bir "şükürcüler tarikatı" yazısı değildir.

şimdiii konuya dönelim. bu konu tabii ki hayatın sillesini yemiş gençleri değil, bir şehirde belli bi gelir seviyesinde ve online yaşayan insanları kapsamaktadır. bana hindistandan örneklerle gelmeyiniz.

18 yaşında bi insanın ölmek istemek için geçerli sebepleri olabilir. kendince bana uzuun uzuun anlatabilir. bunların bi yerinde "bugün bekliyorum ölmeyi" diyebilir... Benim tepkim her zaman aynı monotonlukta kalacaktır maalesef: "DAHA 18 yaşındasın!!" yani bi dur bi bekle. 18 yaşındasın. öğrencisin. para kazanma derdin yok. hayatının baharında, hata yapma lüksünün doruğundasın. sorumluluklar nerdeyse sıfır. ne ara sıkıldın bu kadar pardon? daha dün 13'tün!

nedir peki? dünyaya hoş geldin. biz buna tanışma seremonisi diyoruz. cat stevens der ki:

I was once like you are now
and I know
that it's not easy
to be calm
when you find
something goin on

Benim tanışma seremonim bu şarkı eşliğinde olmuştur. "hassiktir dünyanın haline bak çivisi çıkmış laannn"/ "anne ama hani o güzel kız dünya barışı dilemişti noldu onaaa" / "niye kimse bi şi yapmıyo niye kimse dur demiyo bu gezegende ne kadar çok acı varrrr" / "kimse beni anlamıyo herkes çok banall"..

Bi diğer gerçek: insan olduğu yaşı en büyük yaş sanar hep. 7 yaş 5ten çok daha olgun, 10dan çok daha genç ruhludur, idealdir. ha keza 16... artık 12 değilsiniz, 20 yaşın kartlığı da yok. bööle gider bu. Haliyle bu en ideal yaşın buhranları en ideal şekilde tezahür eder.

Ve lakin 70'ini geçmiş tonton bi entellektüel size "enseyi karartmayın" diyosa, bi bildiği vardır.

Bomba gibi iddialarımla karşınızdayım. acımasızım. kendimi dışında tutmuyorum:

1) Mütemadiyen buhran kolaycılıktır : sıkıyosa mutlu ol. mutlu olmayı bilmek gerek. kaçmayınız, mutlu olmak kolay bir iş değil. Daha önce yaptığım bi benzetmeyle ( gerçi orda durum farklıydı ama) izah ediym : sürekli mutsuz olup mutluluk istediğini söylemek bi tür DENİZ BAYKAL'cılıktır. kendisi hep muhalefette olup hükümet olması teklifi gelince kaçar. Memnuniyet dışardan değil içerden gelir. bakalım memnun olmayı becerebilecek misiniz? "entertain us" kuşağı sizi.

2) Buhran karizmatiktir: Ve karizma imaj değil, doğal olduğu sanılan bi ışıktır. Kadınlar pişmiş kelleleri sevmez, erkek dediğin derin düşünücek. Erkekler bardaki sessiz hatunu şuh kahkahalı gevezeden daha ilginç bulacaktır. kopya: derin düşünmek ve sessizlik, intihar eşiğinde olmanız gerektiği anlamına gelmiyo. Entellektüellik neşesiz değildir. Entellektüeller karizmatik olacak diye bi kural yok.

3) Mütemadiyen buhran bir lükstür: en kuvvetli iddiam bu. ottan boktan sebeplere kafayı takıp odanızda saatler öldürebilme lüksünüz varsa, tabii ki kullanın. ama biçok insan o sırada hayat koşturmacası içinde, ekmek derdinde, ne bileyim mesela gökdelenin camlarını siliyo (ay içim çekildi). Sürekli buhran karnı tok sırtı pek ve hatta genç adamın işidir. tabii yine yaş, gelir vs kısıtları altında konuşuyorum, dellenmeyin. hatta biraz basitleşiym.. "sıkılıyorum" diyen kıza "evlendirelim geçer" derler. o misal.


Evveeaatt... bu daha gider ama yeterince uzun oldu.

ben derim ki gençler, gülümseyerek konuşun. çünkü karşınızdakinin buhranları o kadar derin olabilir ki boy verseniz boğulursunuz... Dünyanın merkezinden uzaklaşın azıcık. "bennnn" dilinin yerine beden dili koyun, bi sevişin gelin mesela. Benim mutlu olmak için basit sebeplerim var: henüz paketi açılmamış ali muhiddin hacı bekir lokumu gibi. yeni aldığım pofuduk domuz yastık gibi. ben sıradan biriyim belki... ya da hiçbi fikriniz yoktur. di mi ama? neşeli olmaya çalışmak da bi şi. mış gibi yapmak değil, denemek.

bi de okuyun gençler. okuyun adam olun. valla adam lazım bu gezegene. umudu olmayan adam kime umut verebilir ki?

elele intahar etsek hiç fena olmazdı ama yapacak çok iş var.

29 Ekim 2006 Pazar

şilte saadeti

şilte atmak dünyanın en zekice düşünülmüş şeyidir. şilte atarsın, bu tek kişilik oda bayram yeri olur. şimdi ben bi şilte kaldırıcam. bıyıklı kavalye koşarak uzaklaştı, uçağı yakalamak için. ama bayrak teslim; zira sonra 6-11 kasım arası öz hanım gelicekler, teşrif edicekler, kaç zamandır yeni yazı yazmıyolar, ilk ağızdan anlatıcaklar. yine şiltemiz olucak.

kafamdaki mutteşem tüllü şey tam görünmüyo olsa da foto koyucam dedim diye:

black widow ya da french secretary of the 19th century british entrepreneur




-sen şimdi bunu kesin bloga koyarsın
-yok valla. koymam.
-koyarsııın
...
-(ya valla aklıma soktun napiym ki şimdi ben..) hadi çek.


kızma.

yaa çok afedersin böldüm ama sırf meraktan...

- ay ne demek, tabii sor. anlatiym öyküsünü... çok kalbim kırıktı. türkiye'ye tatile çıkmak üzereyken kırıldı. ilk kez tek başıma yurtdışına çıkacaktım, çok korktum. istemedim. sonra gittim türkiye'ye, 8 hafta kaldım. harika vakit geçirdim. çok centilmen bi çocukla tanıştım; tabii ben amerikaya döndüm, o askere gitti falan, devamı gelmedi; ama olsun. çok güzel bi tecrübeydi, güzel bi tatildi. sonra dedim ki, korkup az kalsın vazgeçecekken üstüne gittim bu fikrin ve güzel sonuç verdi. bu tecrübeyi bi şekilde üstümde taşımak istedim. onun için türk bayrağı şeklinde dövme var omzumda; istedim ki korkup vazgeçmek yerine üstüne gitmenin iyi sonuç vereceğini hep hatırlayayım. adım jessica bu arada, senin isim neydi? deryik, mer-ha-ba... aralıkta dönüyorum amerikaya ama bi kahve içelim gitmeden.. bi de eve gidince Ahmet'e bi mail atiym, aklıma geldi.

27 Ekim 2006 Cuma

halloween gülleri

cumartesi halloween partisi var. cadılar bayramıııı... okulumuzun mutfak kuşu, en anne karakteri Grace parti veriyo. Evinde. Tabii ki illa "it's awesomeee/ greattt/ coolll/ wooww" diyen, Türkiye aşığı, kocasıyla istanbul'da tanışmış, fast food seven, çok bi şeker bir amerikalı. çok severiz kendisini. hele en son hasta yatağında 20 tane çikolatalı cupcake yapıp, üstlerini çeşitli hayvanlarla süsleyip bize gönderdikten sonra. kendi yiyemedi, yattı dinlendi. bunun dışında müşteriye "türkiyeden ev almayın çürük oluyo" dendi diye emlak sektöründeki işini bırakmışlığı var.

neyse mesele o diil... ne giycez?! nırnınıınnımm.. hayır yani ben bu soruyu bakkala giderken bile soruyorum, davetiyeyi gördüğümde kalbim sıkıştı.

olasılıkları söylüyorum, hepsi ekstra alışveriş ya da mümkünse kiralama gerektiriyo:

1) audrey hepburn: ama o uzuun sigara zımbırtısı yok. siyah elbise yok. eldiven yok. gözlük yok. tayt var. babet var. elbisemsi bi şi bulunur da zor yani. ayrıca ladylike bir sarhoş diilim ben, olamam. heves var sadece.

2) janis joplin: kendisinin her daim saçında olan ötriş (deniyo di mi ona) yurtta birinde varmış bi efsaneye göre. o zaman geriye sadece pembe yuvarlak camlı gözlük ve bissürü kolye kalıyo. bi de yelek. o da var. kolay gibi yani- ötriş varsa tabii.

3) sekreter: en kolayı/ hesaplısı bu. sadece şu arkasından ince bi çizgi geçen mus çorap bulmak gerek. yoksa benim eskiiii avatar fotomdaki elbise işe yarar. öhöm.

4) pippi uzunçorap: ah ah çok isterdim ama ne kızıl örgülerim var ne çizgili çorabım. sadece o pırtık elbiseyi upuzun bi erkeğin t-shirt'ünü ödünç alarak yapabilirim. ayrıca ööle büyük ayakkabılarım da yok.

dip not: benim yanımda "golften dönen ingiliz enteli" olucak. papyon, şapka, pantolon falan. hazır gelmiş resmen- bi pipo eksik.
ikinci dip not: ben kostüm mağazasına gidip "bunu sarın alıyorum" demem, doğama ters.

buyrun ödeviniz. yarına kadar süreniz var, kısmet :) bunların dışında pratik çözümünüz varsa hazırım bekliyorum. "duştan yeni çıkmış adam" karakteri yapılıyo, onun dışında bi şi lütfen :)

25 Ekim 2006 Çarşamba

kimimiz kopenhag'da kimimiz paris

kimimiz ikisinin ortasında... deryik mesela... tam den haag'da. şarkıyı İCK hatırlatır, uzun uzun ağlanır kavun rakı için. vapur için hele... o hoo... anlayamazsınız. Suavi söylesin, emel değil. sonra vapurun yan tarafında... püfür püfür... bi an için ordasınız işte.

yayılmışız dünyanın dört bir yanına
kimisi ta kopenhag'da, kimisi paris
bedenimiz orda burda dolanır amma
çok hem de çok uzak yerde kalbimiz

bir allı turna olsam, karlı dağları aşsam
varsam bizim ellere, kendi göğümde uçsam
ahh şimdi istanbul'da olmak vardı anasını satayım
püfür püfür bir vapurun yan tarafında
şu anda istanbul'da olmak vardı anasını satayım
yeni camide mısır atmak kuşlara

köprüde balık ekmek yemek
dolmuşa hadi gidelim demek
ver elini yenikapi ver elini bebek, tarabya
şu anda oralarda olmak vardı ya

şimdi istanbul'da olmak vardı anasını satayım
boğazda köhne bir iskelenin yamacında
tabakta kavun, peynir kadehte buz gibi rakı
dilinde yarı acı yarı tatlı bir şarkı
şu anda istanbul'da olmak vardı!

benim derdimi dermanımı bilen yok

yayılmışız dünyanin dört köşesine
kiminin adresi sidney kiminin hamburg
yaşamaya dört elle sarılmışım da
yine de gözlerim dolu, yüreğim buruk
başımı hiç bir zaman eğmedim amma
yine de bir yanım yara, içimde boşluk
Ah bir boşluk
koskocaman bir boşluk

minnacık tohum olsam savrulsam dönümlerce
kış biter bahar gelir, açılsam yüzbinlerce
açılsam milyonlarca
şimdi istanbul'da olmak vardı anasını satayım.....

şimdi istanbul'da, şu anda istanbul'da
ah ! istanbul'da...!!!

sabret gönül bir gün olur
bu hasret biter
çekilen acılar canım
gün olur geçer...

BU ŞARKI BURDA BİTMEZ!!!




not: şanar yurdatapan sürgündeydi bu sözleri yazdığında. çenemi kapasam iyi olur.

24 Ekim 2006 Salı

hollanda ve bisiklet...

"bisiklet için puset, bisiklet için çocuk arabası, bisiklet çocuğu, çocuk bisikleti"


"pedal çevirerek uyuyan bebek"
"sele üstünde uyumak"
"oscar'ın tekerlekten küçük bisikleti"

"bisikletliler bu ülkenin egemen sınıfıdır"
"bisiklet kutsal sayıldığından yenmiyo"






"bisiklet geliyo ezilme"
"bisiklet yolu orda yürüme"
"bisikletlere yeşil yandı koş"
"bisikletsiz hayat zor"
"bisikletimin tekerleği patladı napçam?!"


" bisiklet vitesli olmaz"
"yeni bisiklet alan hıyardır"
"çalınıtı bisiklet alan bisikletini çaldırır"
"bisikletinin tekerleği büyüdükçe daçlık oranın artar"
"bisiklette öne eğilmek günahtır, gidonu yükseltip geze geze gidiniz"

"burda bi bar var tavanından bisiklet sarkıyo"





" bisikleti boyama, yeni görünürse çalarlar"
"bisikletini boyamadın mı imzanı atmadın demektir"
" bisikleti çok süsleme, göze çarpar"
"bisikletin olduğu gibi mi duruyo? ay ne banaall"
"ben arkada oturmam kıçım acıyo"
"erkekler de kadın bisikleti sürer"
"bu bisiklet diil ferrarriii"
"bisiklet kilidi sökülmek içindir"
"çiçekli bi sele kılıfı gördüm ve bisiklet almaya karar verdim"









evet benim hala bi bisikletim yok. çok feci.

fotoğraf bulanık olsun ki tanınmayalım


mekan: amsterdam-den haag treninin avuçlanmış camı
zaman: daç vaftizi yağmurları inmeden az önce

kişiler:

nezle buhranı yüzünden başında topuz- örgü-bere, burnunda sümükle 1952 yüz güzeli pozuyla ufka dalmış gibi ama boş bakan deryik
VS
makinasını alengirli bi şekilde tutup ardına saklanan, "hazır ufka dalmışken çekiveriym" kaygısından fotoğrafının çekildiğini bile fark etmeyen, fotoğrafları tab ettikten sonra ufka dalacak olan sapık fotoğrafçı İCK





işte buyrun: fotoğrafçı fotolandığında.


- aa bu eksik kalmış bi film karesi gibi oldu valla...

19 Ekim 2006 Perşembe

tatil öncesi özet

Yine boğazım batıyor. derhal duruma el koydum bu sefer.

10 günlük tatilimde bıyıklı bi misafirim var. kendisi çok kibardır. hatta bazen bu konuda tartışırız. O "hayır sen çok kibarsın asıl" der. ilginç geliyo kulağa di mi? ama diil.

topuklu her türlü ayakkabıyı çorapsız giyebilen kadınlara sesleniyorum: ayağınızı neyle kaplıyosunuz? genetik bir mucize mi? benim parmaklarım niye unufak oluyo her seferinde? o saçma yaralarla ayak şiştikçe "allaahım sokağa bank koymamak nasıl bir kadın düşmanlığıdırrr" çığlıklarıyla eve geri koşup spor ayakkabı giyen tek amatör ben miyim?

neyse, esas konu :




sol baştan say: Sierra Tequila, YENİ RAKI, kurukahveci mehmet efendi Türk kahvesi,
ALİ MUHİDDİN HACI BEKİR ÇİFTE KAVRULMUŞ FISTIKLI LOKUM, KOSKA KOZ HELVASI, PENGUEN 4. YAŞ ÖZEL SAYISI, Captain Black, Djarum, Sakızlı muhallebi, KUŞ LOKUMU, 250 gr ŞAM FISTIĞI


insanın hayatında halden anlayan bir İCK bir de anne olunca böyle şenlikli bi hal oluyo. El birliğiyle "deryik'i ihya kolisi" oluşturdular. şimdi bütün bunlar benim! hele o lokum var ya, bi tane de annem yollamış, iki kutu etti. ben açıp yiyemedim henüz, kokluyorum. İCK da seyredip gülüyo. Dedim ya, bıyıkları olan kibar bi insandır. burda bunun yazılmasından da hazzetmez; ama bi şi demez.

annemse 14 ekim tarihli radikal'i yollayarak bir kez daha kendisini aştı. orhan pamuk VS fransa'yı elimdeki hışırtıdan okumak harika olucak. zor günlere saklıyorum. kuru nane bile yollamış.

tri lay lay lim. evet yine.. tri lay lay lom.. hadi hep beraber...

17 Ekim 2006 Salı

bu hikayedeki mal benim lafı var ya.. doğru. benim o.

Biri vardır, sizi salak yerine koyuyodur. "salak değilim ben" diye çırpınırsınız. Çabalarsınız. Salak değilsiniz siz, alnınızda enayi yazmıyo... ispatlamak istersiniz. pişman etmek, pişman olmamak. "baak işte salak falan diilim ben gördün müüüü" demek. o salak yerine koyan kişinin "yanlışımı hoşgör apla" demesini istersiniz.

bi bakmışsınız aslında o kişi sizsiniz. bağırıp çağırdığınız kişi hiçbi şi yapmıyo ki.

siz gönüllü bir enayisiniz. boşakürekçekensiniz.

aramıza hoşgeldiniz.

ilahi!

Ece hanım (erkekler için içindekiler etiketi dehası)
benim gönlümün bıyığı, biriciğimdir.
liseden beri öyle bi sevdirmiştir kendisini.
hele şimdi böyle bilmemkaç km arayla nasıl iyi gelmektedir,
anlatılmaz yaşanır.





öptüm canım gece vakti kahkahalarla :)

15 Ekim 2006 Pazar

bana kitap al

yaratıcı çalışmalar, zeki ürünler... devamını bekliyoruz. parizyenlere hediyem olsun.

akşam akşam çok eğlendim, sonunda kendileri kahkahayı koyveriyolar, ona gülüyorum :)))

bir irish pub'da yaşlanma hayali

valla sizin var mı bilmem. belki homer simpson yüzüden gelişen bir "her akşam gidilesi ev haline getirilesi biraz da uyuz bir barmeni olsun ki didişilesi" irish pub hayalim vardır. orda yaşlaniym ben. şu an okulun dibinde iki seçenek var:

prince's bar- oldest pub in town. sloganı bu. çok alengirli bi mimarisi var, alt katçığa iniyosunuz yan tarafa bağlanıyo falan. ama müzik sorun. ayrıca "uf şu uluslararası öğrencilerden gına geldi" diyen hariç barmenleri şeker insanlar. genelde palm satıyo. okulun dibi.

o'casey's pub- içinde irlandalı olmayan bir irish pub. kapısının önündeki kara tahtada haftanın maçları ve yayın saati yazılı. yemek pahalı, içki ucuz. maç olduğu günler tıklım tıklım irlandalı kaynıyo. türklere çok benzettiğim için irlandalıları seviyorum. grolsch -guiness ikilisi satılıyo. okuldan 2 dakika yürünüyo.

ben casey's'i seçtim, mutluyum. maç bile izliyorum. çoğu akşam gidiyorum, taburem belli. brit pop- 80ler arası güzide playlisti beni mutlu ediyor, hatta beni görünce beatles çalmayı öğrendiler bile diyebilirim. ama bu tercihin yegane sebebi prince's barda uyuz barmen olmayışı. oysa casey's öyle değil. hacivat-karagöz tadında didiştiğim ilia (heralde bööle yazılıyo adı) isimli israilli bi barmen var. incileri:

- sen veledin tekisin benden fazla beatles şarkısı bilemezsin, iddiaya giricez. (sonuç: büyük boy guiness kazandım. Beatles'ın Girl isimli bi şarkısı var çünkü. inkar saçma)

- ("google'da baktın mı ilia, var mıymış ööle bi şarkı" sorusu üzerine) arkadaşlarıma sordum, hatalısın. (google'a sor, haklıyım!!) sormiycam google'a. arkadaşlarım var benim. olsa ööle bi şarkı bilirlerdi. (getiriym çalalım?) google'a bakarım ben. gerek yok.

- tabii kendin ödediğinde küçük boy grolsch, iddiaya girerken büyük boy guiness. uyanıklık bu. cimrilik bu. (hayır ilia, canım istemiyo) hayır işte, yahudilik ediyosun! (ne diym ilia, sen daha ii bilirsin)

-saatin iğrenç, saat bile değil, çok çirkin (bütün arkadaşlarım: üstünde tavuskuşu var ne şirriinn çok tattllıı)

- votka ve elma suyu mu? midesizsin. terbiyesizsin. canisin. (bütün arkadaşlarım& diğer barmenler: votka ve elma suyu muuu evet harika bi fikirrr)

- (ben aslında bira sevmiyorum dememin üstüne) öldürsen sana votka ısmarlamam iddia bira üstüne. (nerden çıktı onu demedim) olsun, ben baştan söyliym.

-adının ne olduğu biliyorum; ama delia diycem, çünkü daha kolay. ama sen benim adımı doğru söylemek zorundasın.

- türkiye avrupanın bi parçası niye kalkınma çalışıyosun? siz geri kalmışsanız biz ölelim. (ilia siz israil olarak fazlasıyla zengin bi ülkesiniz, biz dış borç alıp duruyoruz, deli misin?). hayır hiç de bile türkiye daha gelişmiş, daha zengin bizden. (peki ilia öyle olsun ne diym). öyle tabii sen bilmezsin.

- (haftalık vardiyanız mı var nasıl çalışıyosunuz) istediğim zaman çalışıyorum. (geçen gece yoktun da) çalışmayabilirim tabii, özel hayatım var benim, evet var hala var! her dakika burda değilim!! (meraktan soruyorum ilia ne baarıyosun?!) bilmezsin sen, bu bar insanların özel hayatını emmekle meşhurdur.

- son bi içki? (yok yeter bu) içmen gerekir. (para kazanıcan diye mi) benim cebime mi giriyo sanıyosun? oof hiçbi şi bilmiyosun. son içki ikram edilince içilir. (iyi peki bi şarap) niye bira değil? (şarap istiyorum?!) iyi al bakalım (-ve ilia ilk kez para almayı unutur!!-) hızlı iç yalnız (ii de içmek istemiyodum ki zaten, bekle bari) müşteri sayısı azsa sizi kapı dışarı edip erken kapama hakkım var. hızlı hızlı!!
.
.
.
daha gider bu :)) "hate me ilia" - "im too busy right now" gibi kalıplaşmış selamlarımız dahi var. işin komiği casey's'e gitmediğim de, fiddler's olsun, pater olsun, ilia orda. "yine mi sen yaa yeterr" diyerek selamlaşıyoruz. R'leri söyleyemiyo sanırım, bi de aksanlı ingilizce ve nemrut bi surat olunca evlere şenlik bi sohbet.

özünde iyi bi insan. casey's rengi. barımı seçtim, mutluyum. güzel bir kış olacak.

delileri seviniz

Mikrokredi nedir ne değildir'i çok sessizce konuşuyor Türkiye; halbuki o kadar iyi işler yapıldı ki mikrokrediyle. Hani göz oyacak yer arıyoruz ya güya, öyle değilmiş meğer, kefil gösteremeyen binlerce insanın borçlarını %100 geri ödediğini gördük mesela ülkece.

işte bu yüzden, deli gözüyle bakılan birinin yüzünde yaptığı işe olan inanç parlıyosa, onu çok seviniz. bu yazıyı da lütfen okuyunuz. aceleniz yok, vaktiniz çok. bi blog eksik okuyun ama bu yazıyı atlamayın.

genetik ilmine giriş

bizim ailede genler kuşaklar arası sekiyo. benzeşmeler şöyle: defne teyzeme, teyzem amcasına, annem halasına, ben en çok babamın teyzesine, babam alakasız bi uzak akrabaya. bu genetik sekme işini anca kısmen gösterebilirim. En tuhafı, annem anneanneme benzemediği gibi, bizim de anneme hiç benzemiyo oluşumuz. anneannemi andırıyoruz arada belki; ama o da bazen. bu vesileyle buyrunuz efendim Sabuş- kızı Sim- kızı Deryik:








şimdi bu benzememe halinin iyi yanlarını düşündüm, bulamadım. kötü yanı da yok pek galiba. işte teyzemi annem sanmaları ve "ay yok olamaz hiç benzemiyosunuz" gafları dışında. annem de kendi anneannesine benzermiş biraz. renkler yani. lisede hesaplamış idim, defneyle ikimizin de aynı renklerde doğma ihtimalimiz %6,25 falandı.

bu da bööle sırf sabuş'un fotosunu koyma amaçlı bi posttur.

not: şuraya koyacak ağız-burun-göz, her şeyin yerli yerinde olduğu bi tanecik fotoğraf bulucam diye çatladım. o yüzden somurtuyorum efendim. başka türlü fotojeni cidden teğet bile geçmiyo bana.

kişisel

tarihim tekerrürden ibaret. bana teğet geçen her tarihi de tekerrüre sürüklüyorum sanki.




-benmerkezcilik merkezi, buyrun?

14 Ekim 2006 Cumartesi

apolitik edebiyat arzusu

Nobel'i pamuk aldı. "edebiyatla değil politikayla" deniyor. politik olmayan şey edebiyat olabilir mi peki? yani kaç tane polisiye roman yazarı aday olacaktır ki? 32 kısım tekmili birden aşk fotoromanı mı alsaydı? apolitik edebiyat(çı) mı istiyoruz? yıllardır darbe sonrası buhranıyla kalem fobisi edinmiş bi millet olarak aslında her çizginin (burun altı çizgisi bıyık bile dahil buna) politik olduğunu niye hala inkar ediyoruz ki?

tabii ki politik, tercihen politik. komik geliyo bu tartışma bana. Edebiyat politiktir; çünkü kalem politiktir. yaşar kemal de politik olduğu için adaydı. Pamuk'a karşısınız, değilsiniz, o kısma girmiyorum, giremiyorum. burda adımbaşı "ermeni meselesi hakkında ne düşünüyosun" sorusunu cevaplamaktan gına geldi, o yüzden bi şi demiycem. bu da politiktir bi yerde.

pal sokağı çocukları kutuplaşmasını sevmiyorum, bu bir. orhan pamuk'un sanırım bi tek "yeni hayat"ını okudum, küçüktüm bi şi anlamadım, sonra da denemedim. haliyle ağız açmıyorum, bu iki. yaşar kemal'i okuduğumda ağlamıştım, bu üç. pamuk 32 yıldır, odasındaki 8 saatlik mesaisinde araştırıyor, okuyor, sadece roman yazıyor, bütün her şeyin dışında bu azim bana ilginç geliyor. hititoloji gibi (bkz. bikaç alt post). bi tek o değil belki bunu yapan, ama bu emektir.

demeç vermeye bayılan bi milletiz, tek bildiğim bu. hatta demeçlerde 15 dakikalık şöhret arıyoruz. herkes konuşuyo yarabbim, herkes. Vatan haini... Edebiyat dehası... Sanki herkes diğer adayları okudu, onların politik duruşunu biliyor, Pamuk'u zaten yalayıp yutmuş, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal'i de, birbiriyle kıyaslayabiliyor falan... ya da hepimiz devlet arşivine indik, osmanlıca metin analizi yaptık, bi baktık soykırımmış ya da değilmiş, falan filan...

hepbir ağızdan konuşuyoruz, ama asla dinlemiyoruz. ya siyah ya beyaz. Onu da geçin, nobel barış ödülünü alan Yunus'u niye konuşmuyo bu entel ülkem? o adam benim kahramanımdır, gülüşü en aydınlık insandır. biz bazen kendi küçük kuyumuzu çok derin sanıyoruz. Sanıyoruz ki bütün dünya bizi konuşuyor, oysa biz dünyayı bilmiyoruz bile. Biz gazetenin dış haberler kısmında sadece "türkiye hakkında yorumlar"ı okuyan bi milletiz. Haftalık gündem tüketimi alışkanlığımız var. Orhan Pamuk şu an bu ülkenin Semra Hanım'ıdır. her bir yerde konuşulması açısından diyorum, yoksa insaf, o kadar da basit değil bu adamın yaptıkları ve daha uzun süre kalacaktır- ama nobeli nasıl aldı'yla değil.

Bir sürü ülkede yeniden basımı yapılacak kitabı Kar, sanki başka kitabı yok gibi. bu da politik bir tercih, yayınevlerinin tercihi. hayat politik arkadaşlar. korkmayınız bundan. politik olmak kötü bir şey değil, bilginiz olduğu sürece. birikimi olmadan politikleşme girişimleri, demeç veren pal sokağı veledi seviyesinde kalıyor; basit kutuplaşmalar, klişe kalıplar... korkmayınız, siz de politik olunuz, isterseniz tavır alınız. Bu arada, "kana kan dişe diş" bir tavır değil, pal sokağı veletliğidir.

onun dışında ben şahsen ağzını açtığı zaman apolitik bulutumsular savuran bi insandansa ermeni soykırımı var diyeni dinlemeyi tercih ederim. neticesinde bu ağız tartışmak, bu beyin düşünmek için. ve tartışmak illa ikna etmeyi, baş ezmeyi, "hööytt ne dediynn seyynn" lemeyi gerektirmiyo. çünkü o zaman fransa'nın sevgili kanuncuğuyla aynı şey işte: "ne dediynn seynn".

politik olun arkadaşlar, okuyun, yazın, izleyin, düşünün. karşı olun ya da tamamen katılın; ama politik olabilecek kadar birikimden sonra. klişeleri aşalım aşkıyla yanıyorum.

boş konuşmayalım yani. her şeyi basitleştirdikten sonra kestirip atmayı afilli bi şi sanmayalım.
esenlikler dilerim.

13 Ekim 2006 Cuma

mütemadiyen mecburen

atlı karıncada gidip bi yere varamamak. koşu bandı gibi monoton değil. bi kere daire çiziyosunuz, o da yetmiyo yukarı aşağı hareket de var, sonra bi de müzik var. koşmuyosunuz, etrafta sizi seyredip yerinizde olmak isteyen veletler var, el sallıyosunuz falan, eğlenceli. üstelik atınız o kadar süslü ki... isteğe göre deve, eşek, hatta tavşan bile olur. ama işte biri çalıştırıyo o zımbırtıyı, elbet durdurur. devridaim esası işliyo. paşa paşa ineceksiniz. siz el sallarken gıptayla bakan pamuk şekerli, sümüklü çocuk yerinize geçicek. siz annenizin elini tutup uzaklaşırken gözünüz atlı karıncada, boynunuz tutuk, yürümeye çalışıcaksınız.


derken ilerde dönme dolap olduğunu göreceksiniz. koccaaamaannn. rengaareenkkk.. yusyuvarlaakk.. o sümüklü çocuk atlı karıncayı bi bok sansın, bu müthiş bi şiiiyy... vaaoov hattaa.. anne biniym mi nolur nolur valla bi şi olmass nolur biniym mi biniym mi bak biniyo çocuklar nolur anne biniymm...




anneler de bi tuhaf.
"yavrucum, o da gitmiyo bi yere, o da daireler çiziyo" demiyolar.

12 Ekim 2006 Perşembe

eşik

eveeaaattt an itibariyle eşiği aştım.
Google earth üzerinden boğaz sefası yaptığımı duyurmuştum ve hatta beyoğlu. Ayrıca youtube sağolsun, bütün istanbul videolarını izledim. merak ediyosanız, evet gözlerim doldu. sonra ilgilenen ilgilenmeyen bir sürü insana türkçe şarkı yolladım, bi kısmının sözlerini bile çevirdim. hatta üşenmedim, çakkıdı'nın klibi yolladım bi arkadaşıma. bi şiir manyağını nazım hikmete yönlendirdim, cem karaca'dan ceviz ağacı eşliğinde. ataklarım sürecek.
sadece zeki müren dinliyorum bikaç gündür. hani soran olur da cevap veremezsem manyaklığıyla habire istanbulla ilgili bi şi okuyorum, bi de şarkılar hakkında. hatta ada sahillerinin aslında gayet arapça bi şarkının üzerine türkçe sözler olduğunu (tek ben mi cahil kalmıştım?) öğrendim. kosta rika'dan mersedes şu an türkçe kalıplar çalışıyo, grameri soruyo falan. müzeyyen senar fan club kurma girişimleri olan kolombiyalı insanlar yarattım. reggae manyağı insanlar zeki müren şarkıları indirmeye başladı. yaklaşık 11 branş var burda, bir branşın öğrencileri study visit kapsamında istanbula gitmeye kararlı, bahane arıyolar. hemen bizim okulu söyledim, araştırmalar var falan, koşun gidin bakın...
özledim, napiym. çok feci özledim hem de, çok. daha 5. haftam, biliyorum. ama bu etrafımda istanbul yaratma çabası.
perdeyi açıp dışarda ne olduğunu görmek istemiyorum. bırakın istanbul sanayım biraz.

10 Ekim 2006 Salı

yuh .

hititoloji

böyle hayatlar var. sessizce ilklere imza atıp, sessizce giden. Ord. Prof. Sedat Alp , Türkiye'nin ilk hititologuydu, 93 yaşında öldü. 10 kitabı var, 1'ini okumuştum, su gibi akan bir kitaptı, lise 1 mi neydim, çok zevk almıştım. Sedat Amca'ydı uzaktan da olsa, aile dostu.

Bir insan hayatını hititolojiye adayabiliyor, bir ilk oluyor. ne güzel bi hayattır bu. mürekkep balığı ya da meşe ağacına adayan insanlar da var, onlar da bu gruba dahil. Bense işte master diye burdayım, hayatımı en fazla biraya ya da kırmızı şaraba yaslıyorum, bi şeye adadığım yok. insan durup düşünüyo bi an ister istemez, "bu nasıl bi kararlılıktır" diye. nasıl bir merak, nasıl bir aşk, nasıl bir azim...

fotoğraf çekmeyenler utansın

Dün kara'dan mail geldi: "yarın kanada için şükran günü, pot luck yapıciiz". pot luck eğlenceli bi şi. adından da tahmin edileceği üzere, herkes birbirinden habersiz, tamamen şansına bi kap yemek getiriyo, hem böylece ev sahibi sürünmüyo, hem de bir sürü çeşit yemek oluyo. lisede yapar idik, özlemişim.
Bugünkü TBC işi bittikten sonra hayvani boyutlarda bir kebap yedik ve "vakit mutfak vakti" dedik. üstelik benim gibi mutfağa ilgisizlikle fobi sınırında dans eden biri için inanılmaz bi şiydi, mutfak beni çağırdı resmen. tabii marisol'ün mutfakta yaşaması da önemli bi faktör.
Efendim, cacık yapmakla başladım. sarımsaklı tabii ki. kuru nane yoktu, az buçuk kekikle mızıkçılık yaptım. biraz zeytin yağı. cacık yoğun içilir kanaatindeyim, kıvamı tutturucam diye uğraştım. Neyse, peruluların HER ŞEYE sarımsak koyduğunu düşünürseniz, cacıkın nasıl bi sükse yaptığı tahmin edebilirsiniz. vejeteryanlar ayrı bi sevindi. tam 8 kişi tarif istedi.
sonra hazır yanımda gürcistan ve peru desteği de varken dedim ki "vakit tamamdır". evden özenle getirilen hazır sakızlı muhallebi tozları dolaptan çıktı (bu da bi şi ama di mi... tabii ki bi şi!). tariftekinden az süt koyma riskini aldım ve tam kıvamı tutturdum, çok mutluyum. deniz seviyesinin altı diye mi nedir bilmiyorum, süt müt kaynamıyor kardeşim. 25 dakikaya yakın tencere başı nöbeti tuttuk dönüşümlü. bolca türk kahvesi ve fal. sonra annemin en bi pratik tatlısı sahneyi aldı:
tarçınlı bisküviler iri parçalar halinde kırılır, üstüne sakızlı muhallebi dökülür ve son olarak az buçuk tarçınla buzdolabına yollanır. donmaya yakın servis edilir.
yaklaşık 4 karış boyunda, 2 karış enindeki kabı bisküvi ve muhallebiyle kapladıktan ve tarçınla süsledikten sonra yegane acemilik anım geldi: kap buzdolabına sığmıyo!!! ilkel yöntemlerle soğuttum.
herkes yemeğini bitirmiş sindirirken öyle bi giriş yaptım ki elimdeki tepsiyle, görseniz ağlardınız. "bunun içinde ne var kuzum, naman nallahım nası bi lezzettir bi tabak daha" nidaları eşliğinde servis yaptım. yaklaşık 16-17 iri porsiyon bitti, artanı parti sahiplerine verdim. fotoğrafı varsa eğer göstericiim ama galiba yok :(
cacık ve sakızlı muhallebi. günün kahramanları.
mutfakla da aramız daha iyi.

8 Ekim 2006 Pazar

olmalı mı olmamalı mı

bu şarkı beni müthiş rahatlatıyo, iyi ki var. sözlerinden ziyade müziği.
link falan da vermiyorum, bilmeyen utansın.

7 Ekim 2006 Cumartesi

TBC

ti bi si. Pazartesi günü akciğer filmi çektiricez okulca, veremlilere oturma izni vermiyolar malum. Hepatit B'liye veriyolar ama. ya da AIDS. onlar mühim değil, mesele verem. mühim hastalık. dünya üzerinde neredeyse hiç kalmamış olması bi şi ifade etmiyo tabii... Nihayetinde biz de üniversiteye girişte, yurt başvurusunda falan akciğer filmi teslim eden bi milletin evladıyız, nolucak elimize yapışmaz, çektiririz icabında.
ama şu komik: mesela AB ülkeleri muaf. mikropgeçirmez onlar. sonra amerika, kanada, japonya da muaf. onlarınki döviz kuruna endeksli bi bağışıklık. böyle bi ayrımcılık, bi kıyakçılık... akciğer filmine kadar.
valla biz hindistan, peru, türkiye, tanzanya olarak hazırız pazartesiye, topluca gidicez. psikolojik galiba, herkes şu iki-üç gündür öksürüyo, ben yeni toparlıyorum. bakalım...
bahtsız bedevilik diye bi kurum var ya, onur üyesiyim. "başıboktançıkmazgiller"den olduğum için beni layık gördüler, sağolsunlar.

4 Ekim 2006 Çarşamba

istemiyorum

bu ara kendi kendime bunu diyorum: "istemiyorum". Den Haag'ı değil, burası iyi ya da uzakta olmak da değil mesele. günlük detaylar. bazı insanları görmek istemiyorum mesela. bazılarını da duymak. bazılarının arkamdan abuk subuk konuşup sonra "melabaa deryik ihihi" yapmasını istemiyorum. çocuk çocuk davrananları istemiyorum. hırs hırs tırıs tipleri istemiyorum. ukalaları istemiyorum. 25 yaşına gelmiş master yaparken en temel kavramları bile bilmediği halde carcar edenleri de istemiyorum. en bi refah ülkelerinden gelip "ay hadi isyan edelim"cilik oynayan kendini bilmezleri de istemiyorum.

yalnızlık depresyonu değil bu, geldi içimdennn... allahtan iyi, normal insanlar da var ama yani.. ne biliym.


istemiyorum işte. daral geliyo. müdahale edicem. ay öf. sıkıldım. bi gidin yani. evet bunu demem gerek. kibar bi şekilde. nasıl yapılır ki bu?

3 Ekim 2006 Salı

bak sana bi abi tavsiyesi..

"kışın bi şişe viski alıp odana kapanmak, bikaç hafta karaciğersiz kalana dek içmek ve bütün bu zaman hayata küfretmek istersen eğer - o an için ne kadar anlamlı gelirse gelsin-

yapma."



bi de şey: "bazı insanlar akrep ve yelkovanı bile rahatça göremedikleri tavuskuşlu saatle estetik kaygılar taşırken bazı insanlar da ekranı aydınlatmalı dijital saatle fonksiyonun dibine vurur. doğal."

2 Ekim 2006 Pazartesi

ve ececim döktürdü

amannnınnn.... bayanlar baylar işte fikir:

hani giysilerin yüzde bilmemkaç hangi kumaştan olduğunu gösteren etiketleri vardır... bir tanecik arkadaşım ececim harika bir fikirle çığır açtı az önce:



erkekler için içindekiler etiketi



duruma el koyduk, çalışmalarımız sürmekte.

ay tamam çok isterseniz kadınlar için de yaparız; ama biraz uzun olur :)

deryik iftiharla susar

"öksürerek öldü" diye bi manşet mümkün mü? ya da "öksürürken karın kası yapan türk kızı rakip tanımıyo" falan. beyler, göbek eritmek isterseniz, öksürün.

bitap düştüm artık. uyku bile bölük pörçük. ilaç bal çay tarçın vs... sıkıldım yaaauu! her iki kelimede bir ööhkkhhhheeğğğggghkk çekmek çok sinir. bi de yani dışarı çıkıyosun, sigara dumanı ööğeehk ööyyk.. insanların da burnundan geliyo. daha nereye kadar, nedir yani.. tünelin ucunda ışık var mı bilmek istiyorum. yoksa kimseye etmem şikayet, ağlarım kendi halime..

1 Ekim 2006 Pazar

böyle haberler insanı mutlu ediyor. hafifletiyor. umut veriyor. iyi geliyor.

ne güzel dostumuzdun google earth

güney kampüsü buldum. dorm'u. taksim meydanını. ankaradaki evi falan da buldum. kuş bakışı istanbulu turluyorum, demin ortaköyde çay içtim. çalışmalarım sürecek. mutlu mu ediyo efkar mı yapıyo karar veremedim.

burdaki yurdu ve okulu da buldum. peh.


bi de gugıllayanlara:

"başbakanın msn si" diye aratarak gelen arkadaşı tüm kalbimle destekliyorum, bulursan bana da haber ver rica edicem. yorum olarak yolla, yayınlamam, söz. bikaç lafım var kendisine. bugünkü tek gülümsememin sebebi oldun, sağol.

bi de "oryantal starda kim birinci oldu" diye sormayın bana artık, rica edicem. zaten bu cümleyle istediğiniz şeyi bulamazsınız. zira google bir arama motoru, cevap verme motoru değil. oryantal star + birinci+ tarih falan yazın. soruyu değil cevabı aratın ki bulsun. yoksa soruyu soran insanları gösterir size.

"kendimi nasıl sevdiririm" diye sorup gelen izmirli arkadaş uzun süredir yok. onun için sevindim.

bi diğer favorim de "pilavlık pirinç kolye". pilavlık olmasa da olur yani. şartlamayınız kendinizi. pişirip yiycem illa deseniz bile sonuçta tek bi pirinç tanesi. yutarsınız gider.

kız arkadaşa alınacak en iyi hediye, hediyesini gugıla sormadan alabilmektir. kıza hediye almadan önce biraz çabalıycak kadar ciddiye alın. ay bi de kalpli oyuncak ayı /tweety falan almayın. yani 13 yaşın altında değilse.






evet, gugıllamaları yazıcak kadar bunalç bi gün bugün.

5te uyanıverince dışarıyı seyre dalarsan eğer

içimde de dışımda da yağmur yağıyor şu an.
zaman, yemek ve ilaç kavramlarını yitirdim.
ben buraya okumaya geldim yaf.
küçükken bi abim olsun isterdim. sonra bi kız kardeşim oldu. iyi ki dedim hep.
herhangi bir yüksekliğin olmadığı bu şehirde güneşin batışını da, ayın doğuşunu da görmek için bayaa uzun boylu olmak lazım. bugün 3 hafta aradan sonra ayı gördüm. unutmuşum.
yalnızlığın kadarsın/ yalnızlığın mis kokmalı. en mis kokulu yalnızlık benimki olsun diye vazo almaya karar verdim. aslında saksı çiçeği almak uzun vadede daha mis kokulu. ne de olsa vazodaki çiçeğin bir haftalık ömrü yalnızlığı mis kokutmak için yetmeyecek.
başım ucumda deri kaplı bi defter var. kullanamadığım o defter. zamanı geldi. her gün mü bi şiler yazılır, illa mı yazılır. günlük değil. farkındalık listesi. tuhaf ama, bu lazım bana. fark ettiklerimi kaydetmek. hatırlamak. ama dönüp okumaya korkmak. yastığımın yanında kalemle uyanmak.
ekranınızın üstüne "göz kırp" yazın. yoksa gözünüz kurur. refleks sandığınız şeyleri dahi unutabilen bi bünyeniz var. o müthiş bilmemkaç inçlik ekranın ışığı yüzünden hem de... arada göz kırpmayı bile hatırlamak lazım yani. bundan felsefi çıkarım olmaz. biyolojik bi gerçek.
şimdi uykum geldi, sonunda. uyumayı deniycem. 1,5 saattir ayaktayım. yatınca öksürük nöbeti başliycak.
pollyanna: ama bu sayede karın kası yaptın, fena mı?

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker