9 Mayıs 2010 Pazar

demografinin A-B ve hatta C'si

tay.yip beyin beyanları bende kaşıntı yapıyor. ortalama üretkenliği koruması gereken bir tavşan çiftliğinde yaşıyomuş gibi hissediyorum. onun için en baştan alıcam.

Nüfus artış hızı dediğiniz şey, dünya genelinde, 1.1 civarı seyreden bir yüzde değer. doğum oranı ile ölüm arasındaki fark. Türkiye'de bugün bu oran uzun yıllar 1.5 düzeyinde seyretti. 2010 için beklenen değer yüzde 1.11 imiş. yani başbakan haksız değil, doğum hızımız düşüyor. nereye? bence olması gereken seviyeye. tavşanlıktan insanlığa geçiş. bence.

peki bu orancık ne anlama gelir, bana ne doğurmalardan, derseniz,  en bi bazal bilgiler, gugıldan:

a. Nüfus artışının olumlu sonuçları
  • Üretim artar.
  • Vergi gelirleri artar.
  • Mal ve hizmetlere talep artar.
  • Yeni endüstri dalları doğar.
  • İşçi ücretleri ucuzlar.
  • İhracatta rekabet kolaylaşır.

tabii bu "olumlu" şeylerin varsayımı yeni doğan nüfusun bi 20 yıl içinde ortalama eğitim, sağlık vb hizmetlerden eşit şekilde faydalandığı ve kendisini geliştirerek "üretici" konumuna geçebildiğidir. ki böylece yeni endüstri dalları doğsun, bi katmadeğer olsun. ihracatta rekabet dediği de ucuz emekten kaynaklanır, misal çin, hindistan ve bütün o burun kıvırdığınız ama sırtınızdaki pamuklu bluzun üretildiği ülkeler. ki işsizliğin %14,5 olduğu ülkemde emek zaten pahalı bir şey değil. bu işsizlik de 2008 yılının ilk çeyreğinden beri artıyor, "kriz öncesi" yani.

b. Nüfus artışının olumsuz sonuçları
  • İşsizlik artar.
  • Kalkınma hızı düşer.
  • Kişi başına düşen milli gelir azalır.
  • Tasarruflar azalır.
  • Tüketim artar.
  • İç ve dış göçler artar.
  • İnsanların temel ihtiyaçlarının karşılanması zorlaşır.
  • Demoğrafik (nüfusa bağlı) yatırımlar artar.
  • Çevre kirlenmesi artar.
  • Belediye hizmetleri zorlaşır. 

olumsuz sonuçları için bi de ben ekleyeyim, "dependency rate" denen, yani bir ailede gelir kazanan kişinin kaç kişiye bakmakla yükümlü olduğunu gösteren oran, kısa vadede artar. 4 kişilik bir ailede bir tek baba çalışarak diğer üç kişiye daha bakarken, bebek doğunca bu 4 olur. sonra kendi babası emekli olunca, bu 5'e çıkar. çünkü bu ülkede sosyal güvenlik sistemi bir bilgisayar oyunu kadar yabancı bir kavram. haliyle, ihtiyaç sahiplerine,o "doğur" dediklerine devlet destek olmaz, en yakın maaşlı akrabası destek olur. dependency rate (muhtaçlık oranı?) bu ülkede çok yüksek.  yani olumsuz yanlardaki "iç tüketimi karşılayamazsınız" kalemi, olumlu yanlardaki "ihracat için üretim" kalemini, bence ezip geçiyor ama siz bilirsiniz.

daha temelden gidelim. nüfusa kayıtlı olmayan bir nüfus var ortada. haliyle "71,5 milyon kişinin aslında 75 veya 80 milyon olması" ihtimali kimseye tuhaf gelmiyor. yani kayıtlı doğumlarda açık var. haliyle ben bu 1,11'i de gerçekçi bulmuyorum. 3 çocuk doğururken de kusura bakmasın da "elin bilmemnereli işi adamı yedek parçasını üretirken emek maliyetlerini kısmak isterse ay nolur nolur beni seçsin pikaçu" kıstasıyla doğurmam sanırım. o 3 çocuğa "ucuz emek, yavrum, gel kahvaltın hazır" mı desin anneler?

bu ülkeye "çok" değil, "kalifiye" iş gücü gerek. bu da herkes mühendis doktor çıksın demek değil, tekniker, hemşire de aldığı maaşla geçinebilsin demek. 2038'i dert etmeleri beni benden alan bir vizyon; ama hadi başka bi sayıya bakalım: bu ülkede nisan sonu itibariyle kayıp çocuk sayısı 1479. ocakta 1016'ymış. "o çocuklar nerede" deyince hep bi "ay onların çoğu sevdiceğine kaçan genç kız" bahanesi var.  yani seda sayan bulsun onları, polis değil.
e peki bu kızın niye kaçması gerekiyor diyen yok. kız kaçsa nolur ki yani? biz makroekonomik hedefler için çocuklarını yiyen bi sistem kurmaktan niye çekinelim ki? mikro, mini mini şeyler neticede onlar. çocuklar hapiste, sokakta, kayıp. bir sürü soru var, cevabının olmadığını bildiğimiz için sormuyoruz. tavşan gibi üreyin, aman diym makinelerimizin dişlileri paslanmasın. acil durum, breyk breyk, peki ya avrupalı yatırımcı artık bizi sevmezse, eskimiş oyuncaklarını artık bize vermezse? sonra yok efendim, bu çocuklar ölüyomuş aslında, tecavüz mü aa o da ne, falan filan.çocuğun nerde olduğunu takip edemeyen bir ülke, ne halde olduğunu nasıl takip etsin?

üreten türkiye değil işte bu, tüketen türkiye. üreten bir kişiye, tüketen dört kişi düşüyor; ama üreten 4 kişilik üretmiyor veya kazanmıyor. görünmez bir nüfus, yaşayıp gidiyor, kayıtların tamamen dışında. ayrıca, çalışıyor olmak, aldığınız maaşın değil 4 kişiye, 1 kişiye bile yeter düzeyde olduğu anlamına gelmiyor. asgari maaş komik bir düzeyde, kaç ekmek ettiği hesaplanıyor. haliyle "çalışan yoksullar", iyice görünmezleşiyorlar, devlet onları "aa iş bulmuşun bi de geçindirenini mi istiyosun" diye ayıplıyor.

ekmek bulamıyorlarsa bebek doğursunlar. hatta biz serfler, devlete vergimizi ödemek için toprağı işleyecek çocuk doğuralım bence, 5 yaşında vururuz koşumları, tarla sürer, nostalji olur. modern zamanlarda da birini dilenci, birini mendilci yapar, diğerini de tekstil atölyesine köle sokarız, üç beş kazanırlar, her akşam haşlanmış taş çorbası içmekten yeğdir. çokşükürcüler tarikatına abonman bileti sonra. milli galeyanlarla "höt diym, türk milletinin doğum hızı düşmeeeyzz! nüfusu yaşlanmaayyzz!" çekene kadar, o nüfus nerde napıyor, keyfi yerinde mi, karnı aç mı açıkta mı filan, insan bi sorar. yok yok soramayız, cevabını bilmiyoruz.

anneler günü öncesinde başbakanın "yürü ya kulum, cennet ayakların altında" nutku çekmesi, benim de köpürmem galiba yeni bir geleneğimiz, bilmiyorum. anneler günü kutlu olsun tamam ama o anneleri anne yapan çocukların da hakkı verilsin. "başarmamız lazım" demiş başbakan. neyi, onu bi anlasam.

illa bir oranda hedefi tutturmak istiyorsa, okula devamlılık, bebek ölümleri, suça karışan çocuk, işsizlik, kişi başına milli gelir, öğretmen başına düşen öğrenci, doktor başına düşen hasta, hane başına düşen sosyal güvenlik desteği, toplanan vergi gelirleri, alt yapı yatırımları, bölgesel katmadeğer, illere göre nüfus yoğunluğu, illere göre göç dengesi, iş gücüne katılan kadın nüfus gibi tonla oran var, her birinde bu ülkenin bi hedefi de var, onlar üzerine çalışsın derim.

*

içime sinmedi, çenem durmadı. tek bir örnek vericem, en sonuncuya örneğin. sayılara boğucam sizi. devletim milletim istatistik kurumu kurmuş, açıp bakıyoruz. sayılardan korkan sayı olsun. içi şişen son paragrafa insin.

işgücüne katılan kadın nüfus oranı türkiye'de %25-26 civarı. anlamı şu: çalışabilir yaş aralığında olan 4 kadından sadece 1'i "iş olsa çalışırım" diyor. Türkiye ortalaması ise %47,5. eh bu %25 katılımın da %85'i iş bulabiliyor doğal olarak; ama bunu söylemek biraz utanç verici olmalı. lise ve altı eğitimde işgücüne katılma oranı kadınlarda %25'ten %21'e geriliyor. Türkiye'de 18 yaş üstü kadınların örgün eğitime katılma oranı %4,8. kentlerde de %6'ya çıkıyor. haliyle çoğunluk "lise ve altı" grubuna giriyor. o yüzden ben bu %21'i kullanmayı tercih ederim.

özetlersek; 100 adet "lise ve lisenin altında eğitim almış ve çalışabilir yaşta olan kadın"dan, 21'ı çalışmaya niyetli, yaklaşık 18'i de çalışıyor. yani 100'de 18. evet. "kadında istihdam yaratma oranımız %85!" nutukları atılırken aklınızda olsun diye bu kadar anlattım.  istihdam oranı, işgücüne dahil olanlar üzerinden ölçülür. diğerlerinin niye dahil olmadığı sayıların değil sosyal politikaların işidir.

parantez içi bilgi: işgücüne dahil olmayanların %72'si kadın, yani erkeklerde böyle bi durum yok. hani bezmiş de iş aramayı bırakmış filan değiller, o bezginlik olsa olsa erkeklerde olur çünkü işgücüne dahiller en azından.

bu çalışabilir olduğu halde çalışmayan kadınların %63'ünün sebebi "ev işleriyle meşgul olmak". ikinci sırada %11'le "çalışamaz durumda olmak" geliyor, yani ağırlıklı olarak engellilik. kadınlar askerlik yapmadığından, gazi olma ihtimalleri de yok ki bu oran erkeklerde %16'ya çıkıyor. bunu da ayrıca bi kenara koyalım. o çalışmayan %75'in, %11'i engelli. hani dependency rate denen nane bunu da kapsıyor, o açıdan. Ben demiyorum, TÜİK diyor.

Devam ediym, çalışan kadınlara gelelim, mutlu azınlık. bu kadınların %42'si tarım sektöründe çalışıyor. tarım sektöründe kayıtdışı istihdam oranı: %85. %58'in çalıştığı tarımdışında ise kayıtdışılık %29 oranında. yani hani demin 18 kadınımız çalışıyordu ya, bunun kabaca 8'i tarımda, 10'u ise tarımdışında çalışıyormuş. tarımdaki 8 kadından 1'inin sosyal güvencesi var, diğerlerinin çoğu "aile işçisi". tarımdışındaki 10 kadından ise 6'sının sigortası mevcut. yani o çalışan 18 kadından da 7'sinin sosyal güvencesi var.

demek ki, çalışabilir yaşta olan; ama yüksek okul mezunu olmayan (yani çoğunluğu temsil eden) kadın nüfusunu 100 alırsak, öncelikle "çalışırım" diyebilen, sonra iş bulabilmiş olan ve en son olarak da çalıştığı işte sosyal güvenlik hakkından faydalanabilen kadın sayısı 7. yazıyla: yedi (mini bir hesap editi yaptım, yes.).

haliyle bu ülkede, "olması gerektiği gibi"  koşullarda çalışan kadınların, çalışabilecek yaştaki kadınlara oranı %7. sayılar içinden çekip çıkarınca.

geri kalan %93'e birileri bakıyor. çalışıyorsa hastalanınca, çalışmıyorsa bir ömür boyu. o çalışan 7 kişi kaç kişiye bakıyor, o ayrı bir mesele. erkekler için de tüm bunları yapabilirsiniz, çıkan tablo kötünün iyisi olacaktır.

tavşan çiftliği derken neyi kastettiğim umarım anlaşılmıştır.

8 yorum:

Adsız dedi ki...

eline, diline sağlık, teşekkürler deryik. .

Alx dedi ki...

tay.yip'in asıl derdi türkiye'nin o çok mühim "window of opportunity"sini kaçırmış olması. Yani bir zamanlar genç nüfusu fazla olan türkiye'nin işte tam da şu sıralarda bir büyüme patlaması gerekiyordu. Zira bu genç nüfus büyüdü, adam oldu. ama ne oldu? patlama yok. türkiye bu fırsat penceresini iyi kullanamadı. Şimdi ta.yyip'in derdi bu pencerenin yeniden açılması. Tabi bu türkiyelinin yaklaşık 20-30 yıl daha sürünerek yaşaması anlamına geliyor.
Yani durum şu. Bizden önceki nesil kayıp nesildi. Yani türkiyenin geleceği için ihtiyaçları gözardı edildi, falan filan. Şimdi bizim iyi yerlere gelmemiz lazım teorik olarak. Çünkü teorik olarak bizden önceki nesilin yemeyip içmeyip tasarruf (ve ardından yatırım) yapmış olması lazım. Fakat devletimiz sağolsun, tasarruf yapamadık. Global dünyada sadece bizim ülkemizi etkileyen krizler yaşadık (1994 krizi + 2001 krizi). Bunların üstüne bir de global krizleri de yaşadık. E bu kadar kriz içinde tasarruf olmaz tabi. E genç nüfus da bitti. Ne olacak şimdi? O zaman çocuk yapalım. Genç nüfusu fazla tutalım. Bir nesli daha süründürelim. Gelecek nesil zengin olur bu sayede belki. Haa, gelecek nesil de mi zengin olamadı? o zaman biraz daha çocuk yaparız, eninde sonunda bir yerde yeterince tasarruf yapmış oluruz. Tayy.ip'in mantığı bu. Tabi t.ayy.ip in anlamadığı bir şey var. Bizim bu window of opportunity'nin ana iskeletini oluşturan teori olan "daha ucuz bir iş gücü"ne ihtiyacımız yok ki. Zaten reserve army of labor'ımız yeterince kalabalık halihazırda.

Damlo dedi ki...

içim şişti de uzunluğundan değil, olayın vahametinden.

Bespelled dedi ki...

Çok bilgilendirici bir yazı oldu, deryik, ellerine sağlık.

İki tane not düşürmek istedim.

1-ev işleriyle meşgül oldukları için çalışamadığını söyleyen kadın kutlesiyle ilgili:

Mevcut ekonomiyi hesaplama sistemimiz, sadece belgelenilebilir bir piyasa için üretilen ürün ve hizmetleri "ekonomi" olarak ölçtüğü şeye dahil eder (üretim, GSYH, istihdam vb. temel ölçülerden bahsediyorum öncellikli olarak). Ev işleri, çeşitli nedenlerden dolayı üretim rakamlarına dahil edilmez, fakat buna rağmen bir ekonomik aktivitedir (bir hizmet); yani çalışmayı "bir şey üretiyor olmak" olarak tanımlarsak ev işleriyle uğraşan kadınlar çalışıyor (böyle çalışmanın sosyal sonuçları ayrı bir mesele). Bunu tabi ki biliyorsun; altını çizmek istememin nedeni "dependency"den bahsetmiş olman. Evlerinde çalışan kadınlar, sadece ihtiyaçları için sürekli olarak parasal ekonomiye başvurmaları gerektikleri ve emeklerinin karşılığında para almadıkları için dependent (muhtaç). Oysa o kadınların hizmetlerinden faydalananlar aynı derecede emeklerine (ve o emekleri mümkün kılan toplumsal anlayışa) muhtaçlar.

2-Güvencesiz çalışanların sağlık ve emeklilik masrafları konusunda da benzer bir gözlem yapmak mümkün. Güvencesiz emeğin o kadar ucuz ve (patron için) dertsiz, "esnek" vs. olabilmesinin nedeni...güvencesiz olmasıdır, yani sigorta, emeklilik, işten çıkarma ve başka benzer ücretlerin patron tarafından ödenmemesi. Yasadışı çalışmasının karşılığında güvencesiz işçi para almamış oluyor genelde (işçinin maaşı ona göre artmış olmuyor, hatta tam tersi)--o paranın farkı patronun cebinde, zarara uğrayan taraflarsa devlet ve işçi. Bu da demek oluyor ki mecburen güvencesiz çalışmak zorunda kalan bir insan hasta düşünce ya da yaşlı olunca *hakkı olan* paraya muhtaç. O parayı meşru olarak alabileceği bir yerin olmadığı tabi ki bir gerçek--durumun muhtaçlık tarafı da o.

Sevgiler.

Bespelled dedi ki...

bir düzeltme:

2-de güvencesiz işçinin hastalandığında ya da yaşlandığında *hakkı olan* paraya muhtaç olduğunu söyledim -- hakkı olan bir para olmasının yanı sıra emeğiyle kazandığı bir para o.

Tabi ki 1-de olduğu gibi 2-de de muhtaçlık iki taraflıdır. Nasıl eve para getirenler ev işleriyle uğraşan kadınların emeğine muhtaçsa, aynı şekilde güvencesiz işçi çalıştıran, o işçinin bu çalışma koşullarına rızasına (ve bu rızayı mümkün kılan sosyal etkenlere dayalı sefalete) muhtaç. Siper alın, içimdeki Marksist konuştu :-)

deryik dedi ki...

adsız: ni demek efendim, teşekkürler.

alx: en bi window tabii. windows 2010 hatta. penceresi cam cama muallim. veya çoktan patlamışızdır ama kötü adamlar bize söylemiyodur.

damlo: di mi ya, iç şiş.

bespelled: uzun yorumlar gelmiş, ne zamandır olmuyodu :)

tabii ki, hepsine katılıyorum. hatta yazacaktım da dağılmasın diye girmedim. evet, muhtaçlık karşılıklı bi yerde; ama derecesi çok farklı. seçeneksizlik kısmı da önemli. hani tamam, diyelim ki aile babası da ütü, yemek vs hizmetlere ihtiyaç duyuyor ve hatta bunların ona sağlandığı varsayımıyla 18 saat çalıştırılıyor; yine de mudaillerini sağlaması daha kolay. karısı olmasa kızı, annesi vs vs. halbuki pişirecek makarnası olmayan kadın, kendi de aç kalıyor, "dışarıdan" bir hizmet sağlamak gibi değil. aynı kaptan o da doyuyor. sosyal tarafını katarsak, boşanamama vs, daha da çıkılmaz bir hal oluyor. tabii ki o kadın aynı hizmetleri başka bir evde yapıyor olsa, karşılığını parasal olarak alırdı. hatta "ev kadını maaşı/sigortası" sistemleri de burdan doğma. oysa bu durumda, tabii ki, karşılığı olmayan bir sürü katmadeğer var ve sistem bunları zaten "doğru" görüyor. çalışma bakanı gururla söylemişti, "eh demek ki kadınlarımızın artık çalışması gerekmiyor, eşleri onlara bakabiliyor" diye! kadının yeri, fırın tepsisi.

işverenler için de geçerli. işverendeki "sen olmasan bir başkası" diyebilme lüksü, tam da senin söylediğin gibi, o sefaletin sürekliliğiyle sağlanıyor. o yüzden karşılıklı olsa da asimetrik bi muhtaçlık bu.

emek deyince adamsaat çalışma anlaşılıyor genelde; ama tabii ki o emek, aslında insan demek.

Bespelled dedi ki...

evet, ne zamandır sessiz bir şekilde takipteydim :-)

Çok doğru söyledin: karşılıklı olduğu halde asimetrik bir muhtaçlıktan bahsediyoruz. Her iki örnekte de iki taraftan biri muhtaçlığını hayatını ciddi bir şekilde sınırlandıran bir durum olarak yaşar, öbür taraf için ise muhtaçlığı boş zamanında tartışılabilecek bir (olası) teorik meseleden başka bir şey değil. Aynı (katma değeri olan) emeği parasal bir ekonominin bünyesinde vermek ve tartıştığımız iki grup insanın koşullarında vermek arasında sosyal açıdan dünya kadar fark var (yorumunda ev kadınlarının durumunu tartıştığın yerde bunu çok iyi örnekliyorsun). Bu anlamda dependency oranı bize epey bir şey söyleyen, ve muhtemel çıkışı ya da inişi bizi yakından ilgilendirmesi gereken bir rakam. Fakat tabi ki bu dependency oranı üretkenlikle doğrudan alakalı bir ölçü değil, yani "bir ülkede üreten bir kişiye kaç üretmeyen kişi düşüyor" gibi bir soruya cevap vermez.

Ev ekonomisinde karşılığı olmayan katma değere söz gelmişken, Türkiye'nin sosyal politikasında epey köklü bir kazığa benziyor bu. Mesela Türkiye'de engellilerin durumu üzerinde araştırma yapan bir arkadaşım anlatmıştı: bazı engelli insanların bakım parasını kanunen devlet ödüyor. Fakat o parayı alacak kişinin aile durumuna göre iki tane uygulama mevcut: kişiye bakabilecek bir aile mensubu yoksa devlet o kişinin bakım hizmetleri parasını karşılıyor, öbür takdirde kişiye bakan aile mensubuna daha küçük miktarda bir "evde bakım parası" veriliyor. Bakanlar tabi ki ağırlıklı olarak kadın oluyor. Emek ailede olunca gönül emeği oluveriyor tabi. Uygulamayı anlatan link: http://www.tumgazeteler.com/?a=1632321

deryik dedi ki...

dependency rate, tabii ki üreten/üretmeyen oranı değil. o yüzden "hanede gelir sağlayan kişinin bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı" dedim. kavram liberal bi kavram ama bence yeri gelince sırtından bıçaklıyor liberal ekonomiyi. gelir derken de nakdi gelir tabii, ayni değil.

bence acı olan, bu oranda payda mı paydada mı olduğumuz çok çabuk değişiyor. yani emekli olsa da biri, bakılması gerekebiliyor; çünkü maaşı yetersiz, illa ki ek bir finansman gerekiyor. haliyle, devletin "safety net" olarak geliştirdiği sistemler hep eğreti. benim söylemek istediğim buydu aslında. kağıt üzerinde "gelir sahibi" görünen birçok durumda aslında "borçlu" o insanlar.

üretimin karşılığının her zaman bi gelir olduğunu farz eden liberal ekonomi kabulleri dahilinde bile çelişkili bir durum işte. tonla "varsayım" var. yoksa eviçi emeği "eh ama kocası da 2 kişilik kazanıyor, kazandığını paylaşıyor, dolaylı ödüyor" filan gibi bence gayet abes bi şekilde açıklıyor liberaller. hayır işini de beni iyi hissettiriyo diye yapıyomuşum. oralarda değilim yani :)

engellilere yönelik sosyal hizmetler çok garip bir alan. evde olduğu önkabulü de aslında çok doğal, dışarıda çıkabilecekleri bir yer yok, engelli-dostu alanlar neredeyse sıfır. engelliyi eve kapadığının devlet tarafından itirafı.

bahsettiğin "evde bakım parası" misal. kimse de çıkıp "eh hani fırsat maliyeti, hani bunun karşılığı" demiyor tabii, gönül emeği olunca. yoksa çok bi severler o kavramı. misal, kredi faizleri.

ben daha çok ekonomi yaziym, yoksa sessizlik bozulmuyo :)

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker