19 Eylül 2011 Pazartesi

sabuşevi

arada bir odamdaki parça pinçik zerzevata bakınca hep onu görüyorum: Sâbuş. küçükken istanbul'dan ankara'ya gitmek demek, o evdeki binlerce minik parçayı keşfetmek demekti. bir tek salonu bile yeterdi evin, hiç görmediğim, görmeyeceğim tuhaflıkta obje, genelde renklerine göre gruplanmış, bir arada dururdu. hepsi dünyanın bi köşesinden gelen bu eşyalar anneannem için gezi anıları değil, dostlarının hatırasıydı; onun gitmediği gezilere gidip ona hediye getiren dostlarının. böyle söyleyince biraz hüzünlü oldu sanki; ama bilen bilir ki Sâbuş evi hüzünlü olmaz.

ankaraya bu seferki gidişimde, en azından salonu kare kare arşivlemeye karar verdim. eh, benim arşivim biraz da blog. az buçuk "possession obsession sergisi" gibi görünmesinden çekinsem de, bu fotoğrafların hepsi benim aklıma mıh gibi kazınmış çocukluk anılarımdır. her gidişimde, biri kırılmış, biri çatlamış filan olsa da yerli yerlerinde dururlar. onları orada görmek ve bir daha hikayelerini dinlemek en zevkli şeydir; çünkü bir şekilde Sâbuş kahkaha patlatıverir. nadiren yerini değiştirdiğinde veya familyaya birini eklediğinde, bir tur daha anlatır.

başlıyoruz:


bu gülümseyen arkadaş bir eskimo totemi. galiba balina dişinden. diş olduğu kesin; sadece şans mı getiriyor şeytan mı kovuyor, onda uzlaşamadık. ailece pek sevilir, eline alan illa ki bi güler zaten. sağdaki şey ise 7 tane iç içe geçmiş, iğne oyası gibi işlenmiş top. içe doğru işlenmiş, sonradan ekleme değil ve toplar dönebiliyor. uzakdoğu olsa gerek. arkadaki renkli şey deri bir lamba, el boyaması. bi tane daha var bundan, benim küçükken başucumda dururdu. harika renkte ışıklar verirdi, seyretmekten uyumazdım. annem de "çok ısınmasın, deri zarar görür" diye kapardı. ilk fotodaki beyaz uzun şey de yine el işi lamba ama yandığını hiç görmedim, bozuk olabilir. yeşim fil, yeşim buda.


 hemen yanında: gidilmemiş afrika anıları köşesi. kimden hediye olduğunu ben hatırlamıyorum ama en sevdiğim şey şu sağdaki fındıkkıran. el işi ve fındığın bilmemkaç katı büyüklükte.


bir sürü sedef kakma bi şiler (görüldüğü üzere, sabuş anlatırken dinlemiyorum. anlatışını dinleyip eşyaları kurcalıyorum). anneannem kabe'den olduklarını iddia etti, hediyeymiş. derken sağ tarafta su kuşları var ve sanırım o siyah şey boynuz. bu arada tüm bunlar katlanabilir, sedef kakma bir oyun masası üstünde duruyor, tavla ve dama oynamak mümkün. hatta içinde çuhası da varmış galiba eskiden. ben bildim bileli bu şekilde kullanılıyor, hiç oyun oynandığını görmedim. anneannem fillere bayılır ve şans getirsin diye kapıyı gösterecek şekilde dizer hep.


evin niyeyse selçuklu köşesi ve annemin en sevdiği şey olan selçuklu tavusu. küçükken bu ne idüğü belirsiz kuşun haşmetinden, siyahlığından, karnındaki arapça yazılardan filan korkardım biraz. baş köşede durduğu için olabilir. sağdaki ise yine annemin "hiç yüz vermiyosunuz ama çok zarif, bakır bu" diye okşadığı güzellik.


evin şark köşesine dönüş. soldakiler afrika işi diye bilsem de sanırım hindistandan, maymun ailesi. atmiym. anneannem bebek maymunların uslu uslu oturuşunu pek bi sever. ben kendileriyle evcilik oynar, maymun göçü filan kurgulardım. aralarında oynanabilir olan yegane parça bunlardı nihayetinde. sağdakilerse endonezyadan bir savaş sahnesi diye hatırlıyorum, duvar panosu. küçükken düşürürüm diye o kadar uzaktan bakardım ki büyüyünce yaklaşıp detaylarını incelemek garip bi zevk vermişti.


sol fotodaki o lamba ve o vazo, hep orda. o koltuk da öyle. o kutuda bazen şekerleme olur, ganimet. sağdakiler gözyaşı şişeleri. sol fotodaki koltuğun önündeki masada duruyolar. yine küçükken ellemeye korktuğum, anneannemin bazen bana gösterdiği şişecikler. camın inceliği zar gibi. birinin aşkından, hasretinden ağlayarak bu şişeleri doldurması fikri, o zaman aklımın alamayacağı kadar romantikti ve açıkçası, aileden birinin bunları kullanmış olduğunu hayal ederdim.

 veee son olarak, bir bodrum amforası. pek bir değeri yok, zamanında bir müzayededen alınmış. yılı yaşı bilinmiyor. salonun en ücra köşesinde durur. diğeri ise, ailedeki herkesin en az bir kere düşürdüğü ama ancak geçen yıl kırmayı başardığımız taş. evet o şey aslında gülle gibi ağır bir taş blok, şimdiki haliyle oyma heykel. kim niye ve nasıl böyle bir hediye getirir, bilmiyorum. kendisi bildim bileli o sütunun dibinde durur ve pek bir sevilir. hemen dibinde yerden tavana yükselen bi lamba vardı, bir sopa üzerinde 5 elips lamba. sanırım yine aile eşrafından biri fena bir düşmeyle yere indirdi o sopayı. düşüp duruyoruz çünkü orası basamak, bu arada. düz yolda devrilmiyoruz yani.

bu kadar efendim. size değil, kendime.

annemin bibloyla filan arası yoktur pek, çok biriktiren biri de değil. bense, pardon ama, sömestr tatillerinde böyle bir evde hazine avcılığı yaparak büyümüş biriyim. malzemenin genelde hayvan dişi, kemiği, boynuzu filan olması dehşet verici olsa da hepsi en az 40 yıllık olan bu şeyler benim için hazine işte. haliyle bendeniz elbette ki yuva yapan kunduzlar gibi, ne bulsam biriktiriyorum. hatta bu "bulma" kısmı işin zevkli yanı. mermaid'ciğimle horhor'u gezerken zilyon tane şey dolu vitrinde bulduğum ufak kirpi biblosu mesela- benim için ganimet. hop, kunduz yuvama taşıyorum.

bu evin bir diğer kısmı da büyük, teneke çay kutuları içinde duran, sıra sıra kolyelerdir. hepsi basit cam boncuktur ama işte çay kutusunun üstünde seylanlı bir kız vardır, çok süslüdür ve o kolyeler tabii ki uzak diyarların prenseslerinin hazinesidir. rica ederim yani. takıp takıştırıp ayna karşısına geçmek için bir de uzuuun bir tuvalet masası aynası vardır. daha ne olsundur.

ondan sonra yok efendim pek bi kokoşsun! evet, öyleyim. ben çok sade bir evin kızı olarak, deli dumrul bir evin torunuyum. horhordan evine çay tenekesiyle dönünce sevinçten zıplayan da benim. çünkü bir evde kolye olmalıdır, biblo olmalıdır, teneke çay kutuları olmalıdır, kutu kutu içinde olmalıdır. her şeyin bir hikayesi olmalıdır. ancak o zaman küçük çocuklar ve yetişkin misafirler oyuncak kutusuna düşmüş gibi sürekli bir şeyleri kurcalayarak dolanır etrafta. ben de bu yüzden, odama gelen arkadaşlarımın meraklı kurcalamalarını çok severim. onların merakının benim için anlamı, Sâbuşluk'a bir adım daha yaklaşmaktır. öyleyken böyle.

görüldüğü gibi, gidecek daha çok yol var.

4 yorum:

mermaid dedi ki...

Yine gidelim, yine gidelim. O kirpiyi elinle koymuş gibi bulmustun. :)

uzay dedi ki...

bayıldım!
masal dinler gibi okudum..
ama bir ara baktım bu evin tozu nasıl alınır ya diye kadınsal düşüncelerdeyim :)

DoDo dedi ki...

gozyasi siseleri... hep arayip hic bulamiyorum ve bunlar cok guzelmis gercekten :)

bitter lemon dedi ki...

aynen ben de çok sade bir evin kızı kokoş bir evin torunuyum :) gülümseyerek okudum tamamını

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker