29 Haziran 2008 Pazar

403 numaralı kamara

bazı renkler, bazı sesler ve bazı kokular var ki -ah insan beyni seçiyo ve kaydediyo onları. bazı anlar var ki, en yakın duyu hangisiyse o an artık, diyelim ki görme, diyelim ki tat, seçiyo birini, ona kaydediyo anınızı. üstüne, yanına. sabuş ve kızarmış ekmek kokusu örneğimde olduğu gibi, hepimiz birer pavlov çocuğuyuz, ver uyarımı ver uyarımı, al tepkiyi al tepkiyi. ekmek kızartıyoruz --ve hop bi anda duvarlar lacivert, 3 tane basamak, basamakların üstünde ben, altı mıyım yedi miyim, pek ufak bi şeyim, güneş az önce doğmuş galiba ve Sâbuş. öldürseniz değişmez, ayrılmaz o kokuyla görüntü. her ekmek de olmaz. taze beyaz ekmek.

ama galiba en güzeli, bunu sonradan fark etmek değil de, tam o an, o anın içindeyken, "ah biliyorum, bu an, bu koku/görüntü/ses/tatla kazınacak beynime ve bir daha ikisi birbirinden hiç ayrılmayacak" demek, hissetmek... bunun farkına varmak ve sessizce tadını çıkarmak. çok olmaz bu ama, olunca da galiba... güzel bi his be blog. hani "10 yıl sonra bugünü hatırlayıp gülücez" dersin de 10 gün sonra bile hatırlamazsın ya.. tam tersi. aslında ortada hiçbi şi yokken bi anda-- evet işte, ver uyarımı al tepkiyi. "bunu seçtim. bu kokuyu ve bu renkleri, bu an için seçtim. eşleşsinler ve öyle kalsınlar hep."... demezsin de aslında, çoktan dendiği fark edersin. seçtiğini. "vay be seçiyorum, eşliyorum" anı. koşullanmalarlarlar. ama güzelzelzel.
anlatabildim mi ki acaba.

üçboyutlu fotoğraf procemden bahsetmiştim di mi? ondan da olsun ama.
çok an var üçboyutlu donmayı hakeden.

çok uykum, bir biram, efkarlı bakışlarım var blog. efkarı kötü bi şi zannedenlerin aklına şaşarım. daha ziyade şöyle: bir tatlııı hüzüün almaya geldiiikkk kalammıışştaaaann... gibi. hafif gri olabilir ama neşeli aslında. güzel şeyler düşünmeme rağmen / ağlamak geliyor içimden. gibi. oktay rıfat mıydı? çok olur zaten bana. blues. ah blues. evet ive got the blues. kötü diil bu ama.. valla diil. peh sizi ikna etmeme gerek yok. kızarım da böyle kendi kendime. hıh.

bugünün tuhaf anı: teyzemle nilüfer ve "git ona git benden selam söyle selam söyle" nostaljisi. 10 dakika sonra sokakta iki adam, biri diğerine: git ona git benden, selam söyle selam söyle.

vuhu.

3 yorum:

deniz ural dedi ki...

Küçükken, durup duruken kendimi Karabük'te, veya Akçakoca'da, veya o gün hava beni nereyi çağrıştırıyorsa orada zannederdim bir an. Bu çok buluşu ise her defasında koşa- bağıra anneme anlatır, onun da aynı şekilde hissetmediğine şaşar da kalırdım.

Sonra bir gün, bu an- duyu birleşmesini bilinçli olarak da yapabileceğimi düşündüm. Ve malesef, bu düşünceyi ilk uyguladığım yer, evden okula giderken çatallanan yolun ortasında duran direğin tam önünde oldu. Böylece, sonradan çok kullanacağım bu fotoğraf makinesinin ilk pozu bu saçma sapan yerde çekilde. Hayır, atsan atılmaz satsan satılmaz. Misal, senin yazını okurken hep gözümün önünde bir direk. Olmuyor.

Emir Bey dedi ki...

şöyle bir şey olsa da olur mesela, o tip kaydedilmiş bir anı, ufak bir hipnozla transla ne bileyim bu tip bir şeyle yeniden yaşatabilsek kolayca pek havalı ya da pek kederli olabilirdi.

bir de ben dün kup griye yedim ya ya, iki tane eski istanbullu mimar hanımlar annemle beni baylana götürdüleeeer =)

deryik dedi ki...

deniz ural: direk? hmm.. enteresanmış.

emir: hipnoza gerek yok, arşivlenicek. açıp bakınca, hop içinde olucaz. 3 boyutlu. ah kup griye! güzeldi ama di mi? :D

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker