12 Kasım 2007 Pazartesi

romantikleştiremediklerimiz

yıldırımcım türkercim yine yazmış. yazının özellikle son kısımlarını sakin sakin okumanız ümidiyle. romantiklik kısmını da ona bıraktım.

"NEDEN sulukule" sorusu bir yana, ki o kısmı hep bir acı, "NASIL" kısmı beni bağlayan... zira ben ilk yarısına dair bi şi diyebilirim ancak. heralde en az 4 ay buna benzer "kentsel dönüşememe" projelerini ders olarak okudum, çalıştım, sınavına girdim falan. alim olmadım; ama demek istediğim bunlar hep aynneeennn bu şekilde varlardı. dünyanın dört bi yanında. yeni delhi'de, lima'da, nairobi'de oldu. üzgünüm leyla; evet bu kategoridesin, hatta uygulamana bakıyorum, o bile değilsin.

yani okuyunca yeni bir şey yok. dünyada heralde 1960-70lerden bu yana biriken bir kentsel yoksulluk edebiyatı varken bunun giriş kısmını bile açıp okumaya tenezzül etmeyen belediyecilik var, o kadar. "ben yaptım oldu faturayı da şu birleşmiş milletlere kesin" cinliği var. kör gözün parmağı. yani hani o kadar kerizce bir şekilde dan dun işe girişilmiş ki, ben artık okurken 10 adım sonrasını görebilmekten utanıyorum. bu ülkede şehir planlamacıların işsizliğine yanıyorum. neyse... özet:

1) yine üzgünüm leyla, gecekondu veya varoş "temizlenecek yer" değil. insanlar yaşıyo orda. buldozerle üstünden geçtiğinde sokakta kalanlara "oh olsun gelmeseydi" diyecek 5 yaş zekasının üstünde bi yorum yapabilmek mühim. zira bu, akar suyu olmayan adama "yıkanmıyoo" demek kadar kerizce.

2) o yıktıkların neticede bir bina. yani fiziki sermaye. insan nasıl "köprüyü sağlamlaştırıcam" diye işe başladığında yıkıp yenisini yapmayı aptalca buluyosa, bunda da durum o. sen varolan yapıyı yıkıp yenisini yaparsan onun masrafını da paşalar gibi kira bedeli altında yoksula sokarsın. zaten "belediye güzelleştirecekmiş" haberi bile kirayı 3e katlamıştır tahminen. sen varoştaki güç dengelerini bilir misin a güzel? borç harç işine bakan adamla adsız kadını ayırabilir misin? millet orda barınamayıp gidince sokağın adını da "fransız sokağı" yaparsın işte, şık durur (ironik detay: o sokağın eski adı cezayir sokağıydı. tam işgal). koket topuklar şarap içecek diye insanlar evinden olmuş, kaç yazar. aşağı mahalleye gitsin. ay yok hiç gelmesin iiyy.

3) ayrıca, herkes betonarme evde oturmak zorunda değil. barınma, ısınma ve temel ihtiyaçları karşılayan her yapı ev olabilir. misal ahşap. beton fetişinin sonunu gördük. toplu konut altında göğe ermiş beton yapılarda yaşamak herkese göre olmayabilir. hani bi ihtimal. illa verimli de olmayabilir. ezber bozmaksa buyrun burdan. belediyecimizin inşaatçı amcaoğlunun ensesini kalınlaştırmaya bi son verebiliriz belki.

4) "yeni yapılan konutlarda onların önceliği var" diye bi şi yok amca. sen o yeni konutları onlar için yaptın zaten. hani evlerini yıktın ya... hani telafi falan. neyse. onu geç, bir eve ortak 3 kardeş varsa kime vericen evi? kaç kişilik inşa ettin ki yenisini?

5) katılımcı mekanizmalara alışık değiliz. koskocaaa devlet babanın iki sulukuleliye göre plan geliştirmesi nefesimizi kesiyo ve lakin, böyle olmalı. üzgünüm leyla. senin gücün benden geliyo, ilahi bir şey değil. yegane katılımımız oy vermek olamaz artık. yerel yönetime katılım mühim. kaçımız belediyesinin websitesine girdi? zort. hiçbirimiz. bundan bahsediyorum. memnun olmadığını değiştirmek için biraz ihtimal varken onu reddetmek varoşdışı hayatların lüksü. oysa tam da evinin yakınında "istanbul güzelleşeceeeaaak!!!!" diye bekleyen bi buldozer olsa, birisine ses duyurmak istersin. zannımca.

6) şu an tahminen bize en uç gelecek akademik çalışmalar şu: kentte yaşama hakkı. yani kente göç hakkı. kısaca "siz kimsiniz de kenti köylüye kapıyosunuz, açın kapıları, yer gösterin, arsa belirleyin, gelen gecekondusunu yapsın" diyor. "alt yapı ver" diyor. ve bu şekilde gecekonduya dair sorunların çözülebileceğine inanıyor. Kenttekinin elindeki kaynakları paylaşmama ("bu şehir herkese yetmez") hakkını bir züppelik, zenginin yoksulu sömürüsü olarak görüyor. yani kısacası, aklına esince buldozerle gecekondu düzleştiren belediyelerimize rağmen, dünyadaki akademik çalışmalar bu seviyede. bi fikir versin istedim. katılmak-katılmamak değil konu; ama adamlar fikirlerini taş gibi savunuyo. özellikle 2050 itibariyle dünyanın %50sinden fazlasının şehirde yaşayacak olması gerçeğiyle. ekonomik açıklamaları da var ama baş ağrıtmiym. neyse.

7) ha peki çözüm ne? bir kere mal sahipliği yapısı ve alternatifleri belirsiz. o ev kimin, kullanan kim, devlet orayı satın alıp krediyle kiraya verebilir mi, vsvs. alternatifler nedir derseniz, öyle bakıyo belediyeniz size. norm kabul edilmiş şeyleri yıkabilmek ve değiştirmek mümkün. alt tarafı 3 saat harcayıp bu konuda belgesel izlese ufku değişecek adamın ama ı-ııhh, kati surette direniyor. halbuki yaşam alanı denen şey barınmadan öte. orda bir kültür var. romanlıktan kaynaklı değil sadece, o mahallenin artık kendine has bir kültürü var-sev, sevme. orası birilerinin evi. koşulları iyileştirmekle öldürmek arasındaki fark mühim. devlet yaşam koşullarını iyileştirebilir, suç oranını düşürüp eğitim olanaklarını arttırabilir.... ama o mahallenin ruhuna göz dikemez. ve neyin düzelmesi gerektiğini de ruhu yaratanlardan iyi bilemez. evet, o kocca belediye, sulukuleyi sulukuleliden iyi bilemez. üzgünüm leyla.

8) öncelik insanlarda. sulukuleyi "ihya" adı altında yaşayanlarından temizleyip sonra "aynı televisyondaki kibiinnn" bir kaç meyhaneyle çevirip "otantik roman havası geceleri" yapmak değil öncelik. müze haline getirmemek. "ve solda bi çalgıcı karısı binnaz görüyoruz, evet sağda çiçekçileerrr". insan o insan. rafa kaldırdığın biblo değil.


neyse... benim neticede yükseklisans branşım yaşamalanları. yoksulluk üzerine yan dal yaptım. tezim çevre konusunda. bu konuları çalıştım. (daldan dala gibi görünüyo biliyorum). Dedim ya alim olmadım; ama emin olduğum bir şey var, şehre bakışımızdaki elitist yaklaşımdan uzaklaşmamız gerekiyo. gecekonduyu niye yaptın demeden önce devletin kendi yürüttüğü 2 zorunlu göç sırasında kimseye yer göstermediğini ve üstelik geride bıraktıkları malvarlıklarında hak iddia etmelerini konusunda da yardımcı olmadığını-- bi zahmet hatırlamak gerekiyo.


ortaköy ve kadıköyü seviyor olmak, misal, sulukule ve laleliyi de sevmeyi gerektiriyor. egzotik fakirhane görüntüsü için değil. kendi oldukları için. "ağır roman" filmini sevdiğimiz için değil, istanbulu istanbul yaptığı için.

"sen git sen kal" deme gücümüz olsa dahi, hakkımız olmadığı için.

yersen leyla.

1 yorum:

calhan dedi ki...

katılımcı mekanizmalara alışık değiliz demişsin ya.. dünyada en büyük sorun bu işte.. demokrasi bu olmayınca olmuyor yau.. bunu ne işte ne okulda ne evde uygulama sonra da demokrat bi yaşam sürdür.. ironi ..

ben hiç sulukuleye gitmedim. sulukule ahalisini dinlemedim, konuşmadım onlarla.. ben onu bekliyorum.. onlar konuşsa keşke.. dinlesek..

orası artık koskoca Cezayir Sokağı.. tabelasını gördüm geçende, için ferah olsun..

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker