4 Nisan 2012 Çarşamba

alışma meselesi


Evimizin önündeki bahçecik, aşırı derecede bakımsız. Resmen kuru bir dal öbeği olan ağacımızın dallarının ucunda gördüğümü sandığım tomurcukları sayıyorum. Bence geç de olsa yeşerecek ve hepsinden güzel çiçek açacak; ama budanması fena olmazdı. Ağaç budayıcı nereden bulunur ve maliyeti nedir, hiçbir fikrim yok. Bu yüzden ağaca bakıyorum işte. Evin karşısında mercanlara ve hatta tek hücreli canlılara benzeyen 2 tane komik ağaç var, henüz yeşermediler. Onlar sağlıklı olduğuna göre, belki bizimki de iyidir? Sadece vaktini kolluyordur? Falan filan. Ağaç yapraklandığında, çocuğunun karnesini gören gururlu bir anne gibi koşup sarılıcam sanırım. Evet: konumuz ağaç.

Arka bahçemiz de aynı şekilde, pek parlak durumda değil. Maalesef oraya erişimim yok, tepeden bakıyorum anca. Alt kattaki genç ve dinamik çiftimiz, bir Pazar günü neşeyle etrafı düzenleyecek bence, güveniyorum. Arka bahçenin güzel yanı, çılgınca öten kuşlarla dolu olması.   Sabah pusuya yattım ve kendi kadar bir yaprağı hevesle yuvasına götüren ispinozu gördüm!  İspinozlar, küçük ama şahane yaratıklar bence. Alt katımızın kullanılmayan havalandırma deliğine yuva yapmış, yaprağı koyduktan sonra uzun uzun soluklandı, sonra beni gördü, “cik” dedi filan – bu o, eminim. Resmen bıcır bıcır öten, bordo-kahve bir minik ispinoz. El yapımı kuş yuvası aldım, yağmura dayanıklı kartondan. Onu yapıcam, asıcam ve sevgili blog, o ispinoz beni sevecek.

Ah şu kuş kitabım da yanımda olsaydı! Benim küçükken, süper bir kuş kitabım vardı. Mavi renkliydi, üstünde kocaman KUŞLAR yazıyordu, galiba 5. sınıftayken filan giderken babam almıştı. Tamamen resimli bir kitap, her kuş cinsinin dişisini ve erkeğini gösteriyordu. Fotoğraflı değil bakınız, resimliydi. El çizimi. Hatta ötüşlerini bile tarif ediyordu; ama “cirrrii-bikbik-ciii diye öter” cümlesini okumak pek bir şey ifade etmiyor tabii. Bir hevesle açtığım kitapta anca martı ve serçe türlerini işaretleyebilmiştim. Bir de adını kırmızıyla daire içine aldıklarım vardı. Kitabın başına da ufak bi lejant anahtarı hazırlayıp kırmızı dairenin açıklamasını yazmıştım: “güzel bir kuş”. İlkokul 5’te el kadar çocukları 1.8 milyon yaşıtıyla sınava sokarsanız sonuç bu oluyor işte: lejant.

Dün sonunda yağmur tüm haşmetiyle yağdı. Fazla ıslanmadan atlattım, bugün yine güneşli. Bugün hava güzel dedi adam, bugün hava güzel dedi çocuk. Şu memlekette yaşadığım yegâne sıkıntı, ete erişim. Evet, hafta içi et yemiyorum; ama artık evli bir kadınım ben – öhöm öhöm.  Haliyle değişebiliyor. Ayrıca hafta sonu zaten et yiyorum. Hazır/dondurulmuş et almak zaten berbat bir fikir; onların hepsi de domuz eti. Salam filan neyse de yani, bir tencere yemeği olarak domuz – cık. Nihayet civarda 2-3 kasap saptadım, bugün sırayla hepsine gideceğim. 

Ne kaddar iç açıcı ve ilgi çekici konular, di mi blog?

*
Sonra efendim, ben Liberty’e gittim. Ben Liberty gördüm. 4 katlı mağaza, lüks bir department store. “hazır giyim”den anladığı şey Vivenne Westwood, Prada, Gucci filan. Sevgili Elizabeth bile arada bir buradan alışveriş yaparmış. Ayrıca ev, kumaş, kırtasiye bölümleri de vardı ki, ah ah. Kırtasiye bölümünde kendimden geçtim. İyi ki öğrenci değilim ve hatta iyi ki işsizim. Kap kağıtları, kalemler, ajandalar, defterler – hepsi son derece zevkli, ince tasarımlar. Yaş 27 olduğu için, hepsini bir arada inceleyeceğim bir müze gibi gezme fikri daha normal geldi; yine de ufak tefek bir şeyler almış olabilirim. 

Ev bölümü de keza, fazlasıyla renkliydi. Neyse, bu müthiş gezinin sonunda anca kurulama havlusu aldım iki tane. Havlunun üstünde kocaman bir tablo var: “hangi beyaz şarap hangi yemeğe uyar?”. Soldaki lejantta da (lejant!) uyum derecesi, üzüm grubu filan yazıyor. Diğer havlu da aynı şekilde; bir kırmızı şarap uyum tablosu. Yemekler kırmızı et, tavuk-hindi, balık, makarna-pizza, sebze vs diye gruplanmış. O kadar büyük ve detaylı ki oturup çalışmak gerekebilir. Ayrıca havan ve sürahi de aldım. Liberty ve benim bütçem az daha uyumlu olsalardı, kocamaaan masalar, güzel lambalar, yüz bin çeşit kumaş, örtüleerr, ıvırr ve zıvırrrr da alabilirdim. Aksesuar da bir şeydir.

Böyle yani. Liberty. Çok güzel. Ben Liberty gördüm.

Sonra efendiiim, V&A. Yani Victoria & Albert Museum. Dün öğleden sonra gidebildiğim için anca giriş katının yarısını gezebildim, 3 katlı. Haliyle birkaç posta daha gideceğim. 7 düvelin tarihi sanat eserlerini toplamışlar; British Museum’la aynı hissi veriyor bana. Yine de güzel, pek güzel.

Ayrıca süreli 2 sergi mevcut. Bu sene malum, Londra 3. kez olimpiyatlara ev sahipliği yapıyor ve Elizabeth’in 60. taht yılı. İlk sergi: 1948-2012 İngiliz Tasarımı. 1948, ilk olimpiyatların tarihi. İngiliz tasarım tarihinin hızlı bir turu, harika bir şey. Minik minik ayrıntılar, insanı öğrendiği için mutlu ediyor. 

Mesela İngiliz demiryolunun geçirdiği dönüşüme baktıkça, aklıma TCDD için kurumsal kimlik çalışması hazırlayan Eskişehir Üniversitesi grafik bölümü öğrencisinin o güzel işi geldi. Pera Müzesi’ndeydi (bu haziranda da olur aynı mezuniyet sergisi, kaçırmayın). Tahminen TCDD o işi duymadı bile. İngiltere’nin devlet kurumları, hep önemli tasarım yarışmaları açmış, önemli yeteneklerle çalışmış ve sahiden iz bırakan işler çıkarmışlar. Logo tasarımından bilinçlendirme kampanyalarına kadar vurucu, esprili ve ciddi. Asla asık suratlı değil; ama resmi. İster istemez kıyaslıyor insan; hüzünleniveriyor. Hep diyorum ya, ben devletle böyle anlayışlı bir iletişim kurabilmek isterdim, "höt zöt hmmm!” yerine. 

Coventry Katedrali 2. Dünya Savaşı sonrasında resmen yerle bir olduğunda, “yeniden yapalım, yenileyerek yapalım” ruhuna girmişler. Yine bir sürü tasarım ihalesi/ yarışması. Mesela harika bir vitray duvar hazırlanmış, 2 tane cam sanatçısı tarafından. Her zaman İncilden sahneler olur ya, bu gökkuşağı renklerinde, soyut bir pano. Bir sürü kareye bölünmüş. Renkli cam kareler sonuçta; ama hala aynı ilahi etki var. Picassovari bir İsa resmi sonra. Gidip göreceğimdir.

İkinci sergi Elizabeth’in hayatı, gençliği, güzelliği üzerine. Ona girmedim. Bu gezdiğim tasarım sergisinde Elizabeth’in taç giyişinin videosu vardı. O kadar genç ki, insan şaşırıyor. Tahta çıkışı için şehir genelinde ayrıntılı bir süsleme planlaması yapılmış, mimarların eskizleri vardı. O lüks ve şaşaa bir yana, bu planlı, disiplinli hal beni etkiliyor; her bir mağaza vitrinine kadar düşünmüşler. Ayrıca Fransa’ya gittiğinde Fransız dantelleriyle kaplı elbise giymek gibi jestleri de varmış efendim Elizabeth’in. 

Bir de tabii: müzenin hediyelik eşya mağazası. Elindeki 3 kitaba bakakalan Amerikalı bir teyzenin dediği gibi: “ama bu haksızlık”. Kitaplar, özellikle kitaplar harika. 7 düvelin eserlerini topladıkları için, mesela bardak altlığı, mutfak önlüğü, defter, vb “desen” gerektiren ürünlerde çeşitlilik kendinden geçmiş vaziyette. Ayrıca tuhaf, komik ürün de bol. Ivır zıvır kuyusu.

Güzel şey şu galiba: İngilizler, İngiliz olanla gerçekten gurur duyuyor, İngiliz olanı iyi biliyor ve çok iyi satıyor. Milliyetçilik midir, pragmatist bir pazarlama mı, bilemem. Ev yapımı kurabiye veya kamp çadırı olması hiç fark etmez, gurur duyduğu bir ürün, tasarım varsa, üretimini kesmiyor. Mesela ilk döner-alçalır ofis koltuğu İngiliz işiymiş, “ofis hiyerarşisine son, herkes rahat koltuğu hak eder” gibi bir sloganla, seri üretim. Hala aynı model üretimde; çünkü rahat işte. Rahat ve o bir klasik. Yenilik açlığıyla boğulmuş değiller. Eğer üzümlü kurabiye en iyi o fırın tarafından yapılıyorsa, öyledir. Biz de gider onun üzümlü kurabiyesini yeriz ve bu başlı başına bir deneyim, bir güzellik olur. Tutup da o fırının olduğu binayı satmaya, adamı yerinden etmeye, yerine en yeni ve en dandik şeyi koymaya filan kalkışmayız. Şehir kültürü, anca 3 kuşak aynı yerde yaşayınca oluşur, derler. Adamlar iddialıysa, bu yüzden.

Neyse, devam: Çocuk kitapları büyüleyici. Hollanda’dayken de büyük bir zevkle bakardım; ama sahiden bu adamlar işi biliyor. Çizimler çok yalın, hikaye çok renkli ve karakterlerin hepsi o çocuksu yaratıcılıkta. Yalan söylüyorlar, abartıyorlar, yaramazlık yapıyorlar. Roald Dahl’ın en güzel yanı didaktik karakterlerin hep “kötü”lerden olması bence. Bu da o hesap: çocukların güzel şeyler yapması için, çocuk olmayı bırakmaları gerekmiyor. Üzmek, üzülmek, sevmek, sevindirmek, saygı duymak nedir, öğrenmeleri yetiyor işte.

 Mesela Willams diye bir adamın yazdığı Masquerade diye bir çocuk kitabı varmış 1979'da. Çocuklar kadar büyükler de sevmiş, bir ormanda gizlenen hazineyi anlatıyormuş. Sanırım 1982’de, kitabın hayranlarından biri, (sahte bi yolla da olsa) sahiden ormandaki hazineyi bulmuş: Willams tarafından elle yapılmış, değerli taşlarla süslü altın bir kolye. Tavşan, kurbağa filan var üstünde! Kolye tüm ihtişamıyla sergideydi. Bunu yapacak kadar çocukları seven yazarların olması bence büyüleyici. 

Bu arada: Ankara’daki Flamingo Pastanesi’nden satsumalı lokum almıştım. Bence dahiyane bir buluş. Bodrum’da üretiliyormuş. O kadar yakışmışlar ki içim titriyor yedikçe. Mandalinalısı da vardı; ama bu başka. Ankara’da olanlar bir denesin. Başka yerde var mı, bilmiyorum.

Bundan başka, bu hafta sonu Paskalya tatili. 4 günlük gezimizi planladık, cumayı bekliyoruz. Bath ve Oxford turu. Civar illerin hepsi gayet güzel ve yakın görünüyor bu ara gözüme, açılışı yapalım, devamı gelecek elbet.

Londra’da 3 Mayıs’ta belediye başkanlığı seçimleri varmış efendim. Şu anki başkan ve yeniden aday olan eski başkan birbirlerinin gözünü oyacak bir ağız dalaşına kapılmış vaziyette. Gazeteler de dalga geçiyor. Onun dışında, şehirde hamur işi vergisi gibi bir şey koymuşlar, ayaküstü yenen poğaçaların fiyatı arttı. Bir de olimpiyatlar öncesinde şehrin merkezine “sarhoş çadırı” gibi bir şey kuruyorlar. Aç karnına pub’a gidip saatlerce içmeyi ben zaten hiç anlamıyorum ve 2 bira bile olsa beni tarumar ediyor. Evine dönemeyecek halde olan, özellikle kadınlara hizmet verecek bir belediye çadırı olacakmış. Hırsızlık, taciz olayları azalsın diyeymiş. Çay, kahve filan veriyor, isteyeni taksiye bindiriyor. Bildiğiniz işkembeci formatı; ama henüz çorbayı akıl edebilmiş değiller. 

Yani saçma olay derseniz, burada da gani gani var. Üstelik gün aşırı sokak ortasında vurularak ölenler, çete savaşındaki kör kurşun yüzünden felçli kalan 5 yaşındaki kız, mahalle barlarına bırakılan “cesedi kanalda bulunan kadını tanıyor musunuz?” ilanları da var. Yani cennet değil, hiç değil. Zaten cenneti büyük şehirlerde aramak hata olurdu, biz güzeli arasak yeterli. 

gerisi de işte, alışmaya çalışmak.
bugün büyük yargılama günüymüş, şimdi gördüm.
 evde internetim olmadığı için çok mutluyum.

5 yorum:

selen dedi ki...

Birkac hafta once The Queen (2006) filmini izledim. Prenses Diana'nin olumunden sonra sarayin tutumu yuzunden Ingiliz halkinin kraliceye nasil da ofkelendigini, hatta monarsiyi kaldiralim diyenlerin sayisinda artis gozlemlendigini bu filmden ogrendim. Her sey kural, her sey disiplin, her sey bir seramoni. Bu kuralciligi yuzunden de halkla karsi karsiya gelmis zamaninda. Guzel filmdi, belki izlemissindir ama izlemediysen tavsiye ederim.

DoDo dedi ki...

O satsumali lokumlarin bodrum mandalinali olanlari da var, ben bodrum'a gittigimde uretim yerlerinden aliyorum kutu kutu ortakent'ten. Ne zaman istersen, aklinda olsun, bir ses et bana. Lokumlarin londra'da kapinda :)

Adsız dedi ki...

Çok mutlu ol, herşey gönlünce olsun akıllı kız. Nur (maillerinle destek olduğun Nur)

Dudu dedi ki...

A demek Hollanda'daydin daha once. Ne yapiyordun?
Sindire sindire okudum yazdiklarini, canim London cekti :)

deryik dedi ki...

Selen: ben de hep o zamanları düşünüyorum, o kadar sinir oldukları kadın şimdi sevimli tonton muamelesi görüyor. Filmi görmedim; izleyeyim.

dodo: ay evet, onları da ankarada yedim :) çok teşekkür ederim, şimdilik bizimkileri idareli kullanıyoruz :)

Nur: bu yorum beni çok mutlu etti, umarım her şey güzel gidiyordur.

dudu: yükseklisans için 1,5 yıla yakın oradaydım, 2008 başında türkiyeye döndüm. valla londra güzel, bekleriz :)

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker