29 Mart 2012 Perşembe

geldim.

Hadi: upuzuuuun.

Ev. Bugünlerim hep ev. Şu an eve baktıkça, ev kiralanmadan önce gelen “ya ben diğer evi tutmuyorum, süper bi şi buldum!” telefonunu daha iyi anlıyorum. O kadar iki kişilik, o kadar güzel ve ışıklı ki! Sanırım herkese kendi evi bir küçük koza, bir küçük yuva. Dolayısıyla, ben anca ev anlatabilirim şu ara. Diğerleri, sonra.

Ben “evli hayaller” kuran biri olmadım hiç; ama 1) annem sürekli Maison Française alan bir kadın 2) ben 5,5 yıl yurtta kaldım. Haliyle, “ev hayalleri”m vardı bolca. İstanbul’daki evim mesela, büyük oranda tutturuyordu bu hayalleri; ama şimdi yeni, sıfır, uzun bir hayat ve hayal kurarken, insan biraz çekiniyor. Ne bileyim, hayal bu: kurması kolay, bulması zor. Onun için hiçbir beklentim yoktu, duyduklarım dışında. Şimdiyse ağzım kulaklarımda.

Güneş alan bir mutfak isterdim hep. Yemek pişirmeyi beceren;  ama mutfağa girmeye üşenen biri olduğum için, beni cezbetsin isterdim. Mutfak güneş alıyor, hem de pencere önünde tam 3 saksılık pervazıyla. Dolayısıyla, nihayet o düşünüp de yapamadım şey olacak: kekik, nane, ne bulursam yetiştireceğim; maydonoz yerini aldı bile. Dizdiğim cam şişeleri seyredip duruyorum, kırmızı ve mor ve ışık ışık. Açık mavi duvarları var, güneşin düştüğü her yer sapsarı. Havanın 17-20 derece aralığında parıl parıl gitmesi de benim hoşgeldinim olsun.

Mutfak bir anaokulunun bahçesine bakıyor, çocukların 7 saat aralıksız çığlık atıp koşma ve gülme kapasitesi inanılmaz. Camı kapadığım an ses gelmediği için rahatım; ama öğretmenlerden biri en son “HEPİNİZ KONUŞMAYI ÖĞRENDİNİZ! BAĞIRMAYIN, KONUŞUN!” diye bağırdı. Sonra çocuklar da “Miss bilmeeem kiiiim, siz de bağırdınıııııız!” diye neşeyle bağırıp, çığlık atmaya ve koşmaya devam ettiler. Ben de o sırada, inanmazsınız; ama yemek yapıyodum. Ya ben galiba sürekli mutfakta olacağım, hiçbi şi yapamasam çay içerim. Lady Grey aldım bir heves, yaşasın portakal, yaşasın bergamut. Kocaman sütlü kahve kupam da geldi. Bir de tabure ayarlarsam, tamam.

Ayrıca güneş alan banyo da isterdim ben abartıp, o da aynı şekilde: pencere önünde 3 saksılık pervazıyla güneş alıyor. Banyoya da artık, kaktüsmüş, mummuş, bir sürü bir şey. minik minik. Güneş alan pencere pervazı kadar hayatı güzelleştiren şey az bence. Pervazsız pencere, eksik bir şey.  

Neyse, Sabuş evi kocaman ve basamaklıdır. Basamağın bir tarafı herkese, diğer tarafı sadece en yakınlarına açıktır. Basamağın ucunda, Hindistan’dan, Çin’den gelmiş çay kutularına gizlenen boncuklar vardır, Sabuş’un şapkaları, elbiseleri vardır. Belki o yüzden, kocaman olmasa da basamaklı bir ev isterdim; onlar da hazır ve nazırlar. Öyle tuhaf bir şekilde her şey bir araya gelmiş ki! Katlanabilir kocaman bir ahşap masa mesela: genelde 2 kişilik, istedin mi 6 kişilik; çok sevdiğim, çok pratik bir şey ve şu an önümde duruyor!   Öyle kaplama filan değil, bildiğin, tüm ağırlığıyla ahşap masa. Yukarı doğru kaldırılan, ahşap çerçeveli pencereler var mesela ve çok zarif pencere kilitleri, kepenk kilitleri. Anneme pencere detaylarına düşkünlüğü dedemden geçmiş, onlardan da bana. Bir evde “akıllı çözüm”ün benim için karşılığı rüzgârda çarpmayacak, aşamalı açılabilecek pencere ve kepenk ayrıntılarını yapabilmek.  O yüzden işte pencereyi her açışım: Turşu Nejat.

En büyüğü ve en güzeli, bizim salonumuz bir adet sinema salonu. Yaklaşık 9 m2’lik, bembeyaz bir duvar ve tam karşısında projektör ve ses sistemi ( ki adı Tosuncuk. Adını hak ediyor). Annemle babam slayt makinesini kurup, çektikleri fotoğrafları gösterirlerdi. O makine hep ısınırdı, tar tar tar dönerdi. Fotoğraf gibi değil, slayt başka bir zevk; mesela koca bir duvar dolusu gökyüzü ve martılar. O yüzden işte, Tosuncuk benim için “çocukluk anıları reloaded”. 

İşte böyle bir sürü bir şey. Bir yandan da yerleşiyorum. “Buralar hep seni bekledi” diyen bir adam var üstelik; ama yine de elimden geldiğince işgal etmemeye çalışıyorum. Gerçi minik kuşlarım koridordaki rafımsı şeyi işgal etmiş olabilir; ama onlar çok eğlenceli şeylerdir, yol üstü müze rafı gibi bir şey. En büyük korkum, “kadın hancı, adam yolcu” gibi duran evler: hani tüm ortak alanları kadının zevkine göre ayrıntılarla dolu, adama da sadece elektronik alet seçimini bırakan ev tipi. Bu ev iki kişilik ve iki kişiye ait. Yolcu yok, hancı çok.

 Hemen sokağın sonunda, sevgili Victoria’nın daha sağlıklı olalım diye 19.yy’da yaptırdığı park var. Bu parka giden sokak şu an çiçek açmış kiraz ve elma ağaçlarıyla kaplı. Yürürken etrafa aval aval bakan, “sakuraaa” diye sevinen uzaylı da benim. Kiraz Ağacı Çıkmazı’na yakın yaşıyorum ben, daha n’olsun? Etrafta henüz yeterli güneş almadığı için tomurcukları patlamamış ağaçları saptıyorum, onların da sırası gelecek. Yağmur yağmadan açsalar keşke. Ayrıca, bu İngilizlerin manolya düşkünlüğü baş döndürücü! Yan yana, mor, beyaz, pembe: ma-nol-ya. Deeevvv manolyalarlarlar! Evin yakınında 2 park, 1 çiçek pazarı ve 1 “şehir çiftliği” var. Çıldıracağım.

Bizim binada 2 daire var: biz ve diğer evli çift. Bavullara yardım ederken “tüm dünya buraya sığmış” dedi adam. Çok güldüm bu lafa sonra; benim bavullara sığan dünyam. Neyse, en azından gülümseyen, selam veren, selam alan insanlar. Üstelik bunları öncesinde sizi baştan aşağı süzmeden yapıyorlar. ne bileyim, yol veriyosunuz ve teşekkür ediliyor.

Geri dönüşüm kutularımız bile sevimli görünüyor gözüme, o haldeyim. Bir de “d) hiçbiri” kutusu koyarlarsa tam olacak. Ne bileyim, mutfak çekmecesini açıyorum: “haftalık tüm sebzeleriniz, 10 pound karşılığında, organik tarlamızdan, sizin kapınıza” yazılı bir ilan var. Truman Show gibi resmen: aklımdan geçen karşıma çıkıyor.

Kocaman bir tabloyu göndermiştim PTT kargoyla, 11-14 gün demişlerdi. Benden önce, 6 günde gelmiş! Diğer koli de 10 günde geldi. Üzerinde şöyle bir not vardı: “Üzülerek bildiririz ki koliniz bize geldiğinde hasarlıydı. Çok üzgünüz. Maalesef koli bize geldiğinde çoktan hasarlıydı, yoksa biz ilgilenirdik; ama çıkış yapılan ülkeden tazminat talep edebilirsiniz . Önemli bir hasar olduysa, kaybınız için üzgünüz.” Evet biliyorum, bir Oscar Wilde mektubu değil, otomatik metin; ama orada işte. Orada ve sahiden, biri çok üzülmüş gibi. Biri bir zahmet bu metni hazırlamış, kurum olarak onaylamışlar, her hasarlı koli için çıktısını alıp üstüne yapıştırmışlar. Hasar dedikleri şey de bir tane kırık cam vazo, hiç dert değil. Öyle bir not yazmışlar ki ben onları teselli edeceğim nerdeyse. Daha sağlam paketlesem o da ulaşırdı. Kolinin Türkiye çıkışında ağırlık sebebiyle parçalandığı düşünülecek olursa, aslında her şey sağlam geldi – on günde! PTT’yi seviyorum. 

Neyse işte, bu civardaki 4. günüm. Semtimiz resmen Cihangir, aynı mutenalaştırma ve aynı bohem burjuvazi. Gayet renkli ve güzel ve bobo. Dükkanlar iki tip: a) göçmen bakkalı/ manavı b) organikçi.  A grubu genelde Türk, baldo pirinç deposu. B grubuna her şey giriyor, annenizin bile daha organiğini bulmanız mümkün. Semttekilerin çoğu öğrenci veya sancılı yaratım süreçlerinde toplumsal baskılara isyan eden gençler – ki biz onlara yeni mezun olduğu için istese de istemese de “freelance” çalışmak zorunda olan; ama şu an onu da bulamadığı halde, bu işsizlik tamamen kendi tercihiymiş gibi gösteren yetenekli sanat insanları diyoruz. Mesela “yan sokaktaki yoksul evde küften çürümüş perde vardı oh my god!” filan diyolar, çok uzaylı ama bi yandan da şirin. Yani en azından yan sokakta yoksul bir ev var, biliyor. Sonra bir anda enseyi karartıyolar: fak dı sistım filan. Kraliçenin tacını satıp yan sokaktaki eve atlas kumaştan perde dikmek istiyolar sanki. Aklıma hep John Lennon'ın kraliyet ahalisine verdiği konser geliyor: “Bir sonraki şarkı için sizden bir ricam var. Ucuz koltuklarda oturanlar lütfen ellerinizi çırpın. Ve diğerleri, siz mücevherlerinizi şıkırdatsanız yeter!”. 

Neyse işte, hepsi özünde iyi insanlar, zaten tazecikler. Mesela kahve siparişleri geldiğinde öyle bir teşekkür ediyorlar ki vahiy inse de bu kadar müteşekkir olabilirlerdi zaten. Gözler kocaman açılıyor, 32 dişlik kocaman bir gülümseme, iki elimiz kalbimizde fısıldıyoruz: “thank you…” ve fade out. Bir de Fransız, İspanyol, Hollandalı filan çok; “cici” göçmen de var yani bölgede. Henüz dördüncü günüm tabii, yeterince yan masa dinlemiş değilim, ilk izlenim bunlar. tosaran insan yok, o güzel. herkes kıpır kıpır, pek bi genç. gerçi galiba bölgede hipster olmayan tek kişiyim, bir de bakkal amcalar tabii.

 Bazı şeyler çok İngiliz. Mesela “göçmen bürosu” demiyoruz, “deniz aşırı ziyaretçiler kayıt bürosu” diyoruz. “Politically correct” versiyon olduğu için öyleymiş gibi geliyor; ama aslında derdimiz başka: göç etmiyoruz, ziyaret ediyoruz. O kadar kalıcı değil yani. Sonra “resmi tatil” demiyoruz efendim, “banka tatili” diyoruz; yaşasın Adam Smith ve Isaac Newton. Neyse işte, böyle şeylerle uğraşıyorum bi yandan da. Geriye, internet bağlantısı, banka hesabı gibi diğer ölümlü ayrıntılar kalıyor. Olsun, onlar da olur. Bir de mesela 1 aylık ödeme yaptıktan sonra aynı gün içinde Oyster’ımı kaybetmeseydim, o da fena olmazdı sanırım. 

Göçmen bürosundaki kadın “işe girerseniz 1 hafta içinde bildirmeniz gerekir” dedi bana. “İşe girersem zaten sokakta dans edicem, oradan anlarsınız” demedim tabii, “evet, hı hı bi hafta” dedim. Henüz bir işimin olmadığı gerçeği bile daha az can sıkıcı şu an. Her şey olur; çünkü mutfak bir bahar sabahı lodosla yumuşamış, güneşle parlayan Boğaz renginde ve ışıl ışıl. 

Tüm bunlar olurken, internet bağlantım olmadığı için, etraftan ve özellikle Türkiye’deki haberlerden kopuktum. Merak etmedim; çünkü bir Brezilya dizisinde on bölüm kaçırsanız bile ilk açtığınız an, kaldığı yerden takip edebilirsiniz. Öyle bir eminim, merak ettiğim an yakalayabileceğimden.

Kapanış: Decameron’u okumadıysanız, alın ve okuyun. 
Shakespeare’miş, La Fontaine’miş, aslında hepsi on günde, Decameron’dan doğdu.
gözlerimi kocaman açmış seyrediyorum. keyfim o kadar yerinde ki tahtaya tık tık.

14 yorum:

Mabelle dedi ki...

Hepsini gözümde canlandırdım ve gülümsemekten yüzüm gerildi. :)

sakinn dedi ki...

Nazar değmesin, aman! =) Ben de blogunu aşındırıyodum, yok demek hala interneti yok, koli açmaktan zamanı yok yoksa yazardı filan diye =P

jelatin dedi ki...

e fotoğraflar paylaşacaksın değil mi oradan burada?

deryik'in londra yaşamı biraz resimli olsun. hadi hadi!..

gulin dedi ki...

yaaaaaaaaaa <3

oyster kaybolmamalidir ya zaten cok pahali ici gider insanin :( fakir ogrenciyken siki siki tutunurdum caaaggnim oystere :)

gülş dedi ki...

şu hayatta gitmeyi en çok istediğim şehir londra ve londra'ya gitmek senin kaleminden okumak kadar güzel olacaksa allah diyorum! hoşgittin deryik!

Dudu dedi ki...

Ne guzelmis! Kendi tasinma, yerlesme, benimseme zamanlarimi ve heyecanlarimi hatirlatti bana. Ben de hep isikli, ferah bir mutfagim olsun ki yemek yapmaya can atayim isterdim. Cok aydinlik, kanal manzarali, ferah bir mutfagim oldu sonra ve ben yemek yapmak yerine onune gecip geleni geceni seyrettim. Olay bendeymis mutfakta degil. :) Bol sans diliyorum sana yeni ulkende, hayatinda!

AidaSalem dedi ki...

Çok güzel haberler bunlar :)

DoDo dedi ki...

Tahtaya tim tik tabi, masallah. Okudukca icim acildi :)

küçük evin küçük hanfendisi dedi ki...

O kadar güzel ve ben o kadar özendim ki. Masal gibi, canlandı gözümde.
Mutlu evinizde mutlu anlar dilerim:)

dide dedi ki...

deryiik senin için öyle sevindim öyle mutlu oldum ki yazdıklarını okurken pencereyi açıp çiçeklerle konuşasım geldi.

n. dedi ki...

ankara'nın baharını dinlerken, bir yerde hayalimin yaşıyor olmasına çok sevindim. gerçekten, şimdi yanımda bana kuşlarla ve evlerle ve gökyüzüyle bir parça eşlik eden dış dünyaya baktım gülümsedim. senin için de teşekkür ettim, kendim için de.

biz seninle tanışmadık ama bu sınırlı tanışıklığımızı da seviyorum. nazar boncuğu niyetine yazmak istedim.

sevgi, öpücük.

nazlı.

deryik dedi ki...

Yorumların hepsine çok bi teşekkür, yorum almak insanı mutlu eden, zevkli bir şey :) iyice yerleşeyim, şu bağlantı gelsin, fotoğraf filan da koyarım elbet.

Adsız dedi ki...

yazı çok güzel mükemmelde..lady grey çayını ben bulamıyorum nerden aldınız acaba :)??

deryik dedi ki...

Twinnings satan çoğu yerde gördüm; ama en son Tesco'da vardı :)

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker