30 Ağustos 2013 Cuma

Alkım

Buraya kırk yılda bir, o da seyahat notu tutmak için yazınca haymana pancar geziyomuşum gibi oluyor. yani evet, tatiller biraz uzun sahiden; ama sebebi ingilizler. yıllık tatil 5 hafta. bunu duyunca "aa ooo vuuu" diyor insan; ama Türkiye'deki bayram tatilleri burada yok ki onlar da çekiştirerek uzatarak birer hafta eder. yani 2 hafta bayram + 12 gün resmi izin, yaklaşık aynı hesap oluyor. aman neyse. yok aslında pek bir farkımız, demek istediğim o.

Cihangir - Fındıklı arasındaki merdivenler gökkuşağı renklerine boyanmıştı birkaç gün önce. Boya firması virali veya LGBT derneği işi olsa belki anlaşılırdı da hayır, esnaf boyamıştı. 64 yaşında bir amcanın "güzelleştirelim buraları" demesi, kıymetlidir. Elinde bir fidan olsa ölmeden önce diker onu, öyle biri işte, belli. Daha da kıymetlisi, diğer esnafın, gençlerin destek vermesi. hiçbir şey olmasa, 2-3 günlük çalışmayla onların hayatlarında açılan bir pencere, bize gururla gösterdikleri bir imece eser. incelik bunlar, güzel şey.  Bana zaten merdiven boyayan amca, kapı önüne tebeşirle resim çizen çocuk filan verin, içimde Björk'ün "Oh, So Quiet"ı çalmaya başlar, şemsiyemle sokaklara dökülürüm. Nedir, sabaha karşı belediye boyamış koşa koşa. Tabii ki griye, hep griye. Klein mavisi gibi, Misbah grisi.  Misbah değilmiş, Topbaş grisi. Fark yok. Jelatin hanımcığım "uçurtmayı vurmasınlar"ı hatırlattı, öyle bir his işte. Buralara gök, renk ve nefes yasak. nefes mühim şey oysa.

Ben o merdivenleri görünce aklıma ilk Holi Festivali geldi, LGBT aktivistleri alınmasın. Holi'yle Hollanda'da tanıştım. Genelde çok sessiz sakin insanlar olan Hindu arkadaşlarımın gözleri parlayarak "haftaya Holi kutluyoruz, gelir misin?" diye soruşuyla. Zaten 72 milletten insanız, "bizde adettir, duvara bakarız" deseler bakacağım, öyle bir hal. "Peki" dedim, tam ne olduğunu bilmeden; ama bilmem gerektiğini hissederek. Boya almak için azıcık para toplandı aramızda, koşarak kendi pazarlarına gittiler. Uzun uzun anlattılar, şehirlerde günlerce süren boya savaşlarını; kuru boyaları, sulu boyaları, boyalı su dolu balonları, renk renk sokakları. Holi bir bahar festivali, Newroz gibi, Hıdırellez gibi, Paskalya gibi. Doğanın uyanışını en doğru şekilde, renklerle kutluyorlar. Dedim ya, genelde ciddi, pek bir bürokrat (çoğu devlet bursuyla gelmiş bürokrattı sahiden) ve yetişkin insanlardı okuldaki Hindular. Holi yaklaşırken resmen gözlerinin içi parlıyordu, muzır gülüşler.

O gün geldi. Yurdun alt katındaki salon bize ayrıldı; ama sığmadık, sokağa taştık. bir kenara tabak tabak boya yığılmıştı, sağlığa uygun, toz, özel Holi boyaları; kendinden parfümlü üstelik. "Happy Holiii!" diyerek boyalarla etrafa saldırdık. Başta su savaşı, yumurta savaşı gibiydi halimiz. Hindu arkadaşlar uyardı: "öyle değil, bu silah değil; bu bir ödül". Boyadan kaçsan da aslında boyanmak için kaçıyorsun, bu bir oyun. Boyarken derdin puan kazanmak veya yenmek değil, daha ziyade renk vaftizi. Anlatması zor. Avcun boya dolu, arkadaşının yanaklarını okşuyorsun; o da renge bulansın, iyice doysun, renksiz yanı kalmasın diye. Bahar bulaşsın her yerine. Günün sonunda, saç diplerime kadar mavi - yeşil - kırmızıydım, kulağımdan sarı, burnumdan pembe çıkıyordu. O pek ciddi ve "gri" görünen arkadaşlarım, "hadi görüşürüz, ben gidiyorum artık" dediğim an 5 koldan birden son bir saldırıyla boyamışlardı beni. Sonra bir duş, duşta renk renk sular, tertemizlik. Renklerin şifalı olduğunu ben o gün öğrendim.

*

Boğaziçi'nin güney yokuşunda bir ara dev reklam panoları belirmişti. Devlet üniversitesinde başa gelen her yeni rektörün parasızlıktan ne yapacağını şaşırdığı o ilk dönemlerin eseri olarak, özel sektörden reklam parası kazanacaktı okul, pek lazımdı. Bilenler bilir, o yokuşun kaldırımı daracıktır, bir yanı yol, bir yanı da Bebek'e doğru yuvarlanmanıza yol açacak bir yamaçtır. Dar kaldırımlara panolar dizilince öğrenciler yoldan yürümeye başladı. görme engelliler için iyice zorluk oldu iki adımda bir beliren panolar. Neyse, sevilmedi bu çirkinlik, alışılmadı da. Kimse istemiyordu okulun en güzel yolunu panolara bırakmayı. Derken, Karahisar Anarşistleri diye ufak bir grup duruma el attı. reklam panolarına kırmızı boyalar attılar, kan kırmızısı. "sermayenin elleri kanlı!" demek için yaptılar bunu. Bu kadar mı korkunç görünür, sanki sahiden panodan yokuş boyunca kan akıyordu. Önce bir temizleme girişimi, başa çıkılamayınca kaldırıldı o kazulet reklam panoları. Gittiler. O güzelim yokuşun kaldırımlarını boyalarla geri kazandık.

*

Bir gazete haberi vardı, sıkça aklıma gelir. Gugıl bulamadı niyeyse. Neyse, haber şu: 12 Eylül işkencelerinde mahkumlara defalarca dinletilen "bir başkadır benim memleketim" şarkısının tüm haklarını bir işkence mağduru satın almış. Dev editos: tabii bulamam gugılda, yanlış şarkı çünkü! iyi ki yorum geldi de düzeltiyorum: doğrusu "Türkiyem". O ay-yıldızlı elbiseyi filan nasıl unuttum da karıştırdım, bilmiyorum. Şarkı haklarını alan da Cem Yılmaz (hayır o değil). Haberi de buldum, burda. Almış ki öyle uluorta, aklına esen biri tarafından çalınmasın, ilk notasını duyduğu an o karanlığına savrulup travma yaşayan yoldaşları (ve kendisi) artık acı çekmesin. birileri bu şarkının bir işkence aleti olduğunu artık fark etsin. onca marş vs dururken, en çok bu şarkı yormuş onu. bu şarkının insanlara neler ettiğini bilmeden, önemli gün ve haftalarda, genç yaşlı bir sürü insan tarafından "lay lay lay lay lalalalayy la-la-laayy" tabii bu kısım da "türkiyeeem türkiyeeem cennetiiiim" olacak diye sallana sallana söylenmesi canına tak etmiş. "hiç duyulmasın" diye alıp sessizliğe hapsetmiş bu suç aletini.

*
Bunları böyle peş peşe yazdım, aynen bu sırayla aklıma geldikleri için. renklerden bahar da yaratabilirsiniz, isyan veya otorite de. müzikten sevinç de yaratabilirsiniz, işkence veya kurtuluş da. günün sonunda, hepsi araç. niyetlerin aracı. 64 yaşındaki amcanın elindeki de boya fırçası, sabaha karşı merdivene giden zabıtanınki de, bir darbe zamanı afişe de çıkan gencinki de. Bize iyi niyetler, güzel bakmalar, iyiyi görmeler lazım; yoksa merdiven grisinden bi zarar gelmez. insanız nihayetinde, her şeye rağmen basamak kenarında büyüyen mine çiçeklerine sevinmeyi de biliriz. Sevgi Soysal kitapları alır okuruz, içimiz açılır. bunların hepsini yapabiliriz de işte, maksat niyet. hayatı güzelleştirme niyeti lazım, nasıl dar ederim çabası değil.

Şimdi o merdivenler yeniden boyanacakmış. El verip destek olanlar alınmasın; ama aynı şey değil. bu iş inat işi değil. ha bence merdiveni geçtim, belediyeyi renk renk boyamak lazım tepki gösterilecekse, o ayrı. yine de işte, kırmışsın daldaki çiçeği, bantlıyorsun. inadını gösteriyorsun da sorun çözülmüyor; adam griden vazgeçmeye niyetli değil, daha da silah belliyor kendine. bütün grilerin hakkını satın alıp dolaba kitleyemiyorsun.

içimi acıtan bir hunharlık bunların hepsi. sen griye sordun mu bakalım, "gökkuşağını seninle kapatacağım, gönlün var mı?" diye? sormadın. oysa sorsan, gri bile haddini bilir, kenara çekilirdi.

13 Ağustos 2013 Salı

bilet

Evde  bir köşede "en harika tatillerin seyahat rehberleri" duruyor. Dünyayı gezme hayallerimizin kitapları, en iyi yol arkadaşıma hediye seçmiştim. İşte biletim o rehberlerin gülü olan kitapçığın ülkesine. 2006'dan beri yegane hayalime. Adaşım olan bir küçük hanfendinin, canım arkadaşımın memleketine. Şu blogun kuşlarının anavatanına. Günlerce okuyup, özet çıkarıp yutmaya çalıştığım ayrıntıların diyarına.

Peru'ya gidiyoruz. Biletler alındı. Ekim ayında 2 hafta. Biletimiz var.
Peru.
Gitmek.
Biz.
2 ay sonra.

Bunlar dönüp duruyor kafamın içinde.
Heyecandan bir şeyler ıskalamaktan korkuyorum, öyle diyeyim halimi.
kuşlardan buyrun. gerisini siz düşünün.

9 Ağustos 2013 Cuma

Portekiz Günlüğü - 3: Lizbon veya buralar eskiden hep zenginlikti.

Efendiiiiim.... ve kapanış: Lizbon'da geçen son iki gün.

Öncelikle: çok sıcaktı. Sıcak hava dalgasına denk gelmişiz, hava gündüz 40 derece, gece de anca 30'a iniyordu. Çok sıcaktı yani, sıcaktı. Öyle böyle değil, fena sıcaktı. Haliyle çok yavaş ve bol molalı gezdik. Bulduğum her çeşmeye kafamı sokup, yetmeyince yarı-abdest yöntemiyle yıkanıp genellikle sırılsıklam gezdim. Yine de yetmedi.

Sintra'dan Lizbon'a gelince ilk iş otele yerleştik. Restauradores bölgesinde, merkezi bir yerde kalıyorduk; ama 4 yıldızlı olduğunu iddia eden otelin birkaç yıldızı kayıp düşmüştü sanırım, alakası yoktu. Neyse, zaten 2 gece.

Biraz dinlenip kendimize geldikten sonra, akşam yemeği için çıktık. Hedef bir fado evine gitmek. Rehberde önerilen, Praça do Comercio yakınlarındaki yere gittik; ama kapanmıştı. Hemen yanına başka bir yer açılmış. Saat 9 gibi, tam sahne önüne yerleştik. Öyle büyük bir fado hayranı değilim, yani kim olsa zevkle dinlerdim tahminen; ama güzeldi sahiden. Genç, erkek bir gitarist, orta yaşlı, erke bir udi ( aslı "guitarra portuguesa", udumsu bir şey) ve orta yaşlı bir kadın vokalist. arada udi beyfendi de şarkı söyledi. Şarkılar sırasında fısıltı yok, mutlak sessizlikte müzik var, birazcık da porto şarabı ve yemek. 2-3 şarkıda bir ara verildiğinde garsonlar koşturarak tabak değiştirme, sipariş alma işlerini hallediyor. Bir ara müzisyenler kendi CDlerini satmak için masa gezdiler, biz de hanfendininkini aldık. Adımıza imzaladı. Yol yorgunluğu veya sıcaktan eser kalmadı, mis gibi olduk. Biraz yürüyüş, geri dönüş.
ilk gece fadosu

Sabah önce arabayı teslim ettik; çünkü Lizbon ufak, yürümelik ve iyi bir ulaşım ağı olan bir şehir. Görülecek semtleri kabaca listelersem: İstanbul'un Tophane - Tarlabaşı civarına fazlasıyla benzeyen  (her yeri İstanbul'a benzetmem kronik) dar sokaklı, Mağrip Kalesi'ne yakın Alfama bölgesi, yine dar sokaklı, Asmalımescit- Tünel havalı Bairro Alto, Lizbon'un o muhteşem okyanus aşırı keşifler tarihinin merkezi Belém başlıca bölgeler. Bir de tabii, binilmesi şart olan tramvaylar, fünikülerler var. Şehir eskiden çok gösterişliymiş, belli. Zaten hala o şanlı günleriyle ilgi çeken, biraz hasret ve biraz da "bir zamanlar fırtınalar estirirdim" havası veren bir şehir. Bizim "şanlı Osmanlı" takıntımız gibi, Portekizlilerin de coğrafi keşifler ve Altın Çağ takıntısı var; "avrupa'yı biz avrupa yaptık, ne güzeldik eskiden" hali. Lizbon da o günler için harika bir film dekoru; ama film çoktan bitmiş, hissediliyor.


Neyse, arabayı bıraktıktan sonra sahile doğru yürüyerek Figuira Meydanı'na geldik. Burada Lizbon'un en eski pastanelerinden Confeitaria Nacional var. Portekiz, Brezilya etkisi sebebiyle bol kahve içilen, hamur işi tatlı menüsü zengin, ye ye kilo al bir ülke. Biz de menüdeki soğuk kahvelerden ikisini seçtik, yanına da tabii ki meşhur tatlısı pastais de nata (muhallebili turta) alıp sokaktaki masaya kurulduk. Biraz serinledikten sonra yine sahile indik, postaneye uğramak için. Kapalıydı. Yakınlarda Elevador de Santa Justa var; ama yüz vermedik niyeyse. Eski bir asansör, çıkıp şehir manzarası izleniyor. Onun yerine meşhur 28 numaralı tramvaya binmek için durağa yürüdük.

Confeitaria Nacional, Tramvay 28, Miradouro das Portas do Sol ve Alfama

Tramvay sahilden başlayıp şehrin en eski bölgelerini dolaşarak tepeye tırmanıyor ve daha sonra Alfama civarında inişe geçiyor. Kalabalıktı ama oturacak yer bulduk bi şekilde. Manzara ve yolculuk sahiden zevkli. Lizbon'un bir güzelliği, "miradouro" denen seyir terasları. Biz de  tramvayla tepeye çıkıp, Miradouro das Portas do Sol yakınında indik. Buradan geriye doğru yürüyüp Sé Katedrali'ni gezdik (sıcaktan sığındık diyelim). Sonra eski bir Mağrip Kalesi olan Sao Jorge'ye çıkalım dedik. Aslında kaleye ulaştık da; ama o sıcakta, hele ki Sintra'da zaten bir kale gördükten sonra gözümüz yemedi. Sıcağa yenilip geri indik, istikamet Alfama. Yoksul bir semt; ama "yoksul ve renkli hayat turizmi" tarafından bozulmamış henüz. Elinizdeki haritayı boşverin, zaten küçük bir bölge ve sahiden kaybolarak geziliyor. Apartman avlusu diyorsunuz, sokaklar arası geçit çıkıyor, yol bitti derken ucunda bir çeşme var (çeşme = vaha). Şansımıza, birkaç gündür bir festival sürüyormuş bölgede, rengarenkti etraf. Kıvrıla kıvrıla sahile doğru indik. Alfamalı kadın balıkçıların tutup pişirdiği sardalyalar meşhur. Zaten balık dendi mi sardalya kızarma anlaşılıyor. Fado Müzesi yakınlarındaki balıkçılardan birine oturup bira eşliğinde balığımızı yedik. Sonra St. Apolonia durağından metroyla postane, otel ve sıcaktan kaçıp azıcık dinlenme.

Akşam Bairro Alto'ya gittik, elbette. Tramvaya binmişken Fünikülerin hatrı kalmasın diye, Gloria'dan bindik. Kısa bir yolculuk; ama dik bir yokuş çıkıldığı için iş görüyor. Yol boyu çok güzel graffitiler yapılmış, onlara bakarken bitiveriyor zaten. İndikten sonra hemen yanı başında "Miradouro de São Pedro de Alcantara" var, parkın içinde, kaleye bakan bir manzara terası. Burada biraz oyalanıp Bairro Alto sokaklarına daldık.

Birbirine paralel sokaklarda genelde ufak şarapçılar ve tavernamsı restoranlar var. Şehrin en meşhur gece kulüpleri de burada, mesela John Malkovich'in işlettiği Lux. Biz bir tane tabelasız, gizli kulübün yerini saptadık; ama gitmedik sonra. Neyse, güzel bir tapas - porto peşindeydik. O cehennem sıcağında dar sokaklara rüzgar girmiyor, feci. Bir mucize eseri, sokakları dik kesen merdivenlere kurulmuş ifil ifil esen Tapas 28'i bulduk. iç mekanı geniş olsa da dışarısı daracık; merdivenlere atılmış birkaç minder ve 4-5 masası var en fazla (temsili foto); ama menüsü zengin, yemekler çok lezzetli, şarap güzel, fiyat uygun. daha ne?

Gloria Füniküleri, Miradouro de São Pedro de Alcantara, Bairro Alto ve Brasileria

Yemekten sonra yeniden yürüyüş, bu sefer Baixa / Chiado istikametine. Bir diğer meşhur pastane olan Brasileria'nın önünden geçip sahile indik. Plaça do Comercio'ya kermes kurulmuş, uğultulu bir müzik var. Ona aldırmadan deniz kenarına yürüdük. Ufukta çakma Manhattan Köprüsü, ışıklandırılınca Boğaziçi'ne dönüşmüş, biz de sanki Arnavutköy sahildeyiz gibi oldu bi an. Güzel de oldu. Sokaklarda volta ata ata döndük otele. Ginjinha denen vişne likörü pek meşhur, shot halde ikram eden mekanlar var bolca. Geceye başlarken ağız tatlandırıp devam etmek için ideal; ama biz denemedik, şarap vurgunuyduk.

İkinci gün, yani dönüş günümüz, müze günü. Sabah metroya atlayıp Calouste Gulbenkian Müzesi'ne gittik. Türkiye'den göç etmiş, ikinci kuşak br petrol zenginiymiş Gulbenkian. Sanat ve tarih koleksiyonerliği öyle bir boyuta ulaşmış ki sonunda müze açmış. Dünyanın en büyük kişisel koleksiyonlarından. İran halılarından İznik çinilerine, Rubens'ten Turner'a bir sürü eser var. Tüm bunların içinde, René Lalique tasarımı, art nouveau takılar bambaşkaydı. Özellikle de yaka iğnesi olan meşhur Dragonfly Lady. Müze turunu restoranındaki öğle yemeğiyle taçlandırıp Parque Eduardo üzerinden sahile indik ve tramvaya atladık: İstikamet Belém.

Jéronimos Manastırı'nın dışı, içi ve kilisesinin azıcığı.






Belém de yapacak çok şey var; ama kesinlikle öncelik, Vasco de Gama'nın keşiflerini taçlandırmak için yapılmış muazzam Jerónimos Manastırı'nın. Manastıra doğru yürürken onlarca polis, kamera dikkatimizi çekti; ama üstünde durmadık. Avluyu dolaşırken, beyazlar içinde, yüze yakın rahip ve rahip adayı olduğu belli heyecanlı gençler görünce de niyeyse normal geldi. Bu arada avluda da bir ekran kurulu. Tam manastırın meşhur kilisesine doğru yöneldik ki tüm girişleri izciler tutmuş, sokmuyolar. "hayırdır, olay ne?" dedim tüm turistliğimle. beni baştan aşağı süzüp "olay? hiiiiç, Portekiz'in yeni kardinali bugün göreve başlıyor da!" dedi. Onca pazar günü içinden, bu pazara denk getirmişiz; yani kilise büyük tören için kapalı. Neyse, şansımıza küsüp çıkarken bir baktık, ayine halk da girebiliyor, kapıları açmışlar. Yeni kardinalin fotoğrafının olduğu bir kartpostalı elimize tutuşturdular ve öylece içeri girdik, maksat bir göz atmak. Kalabalık çok artıyordu, sonra istesek de çıkamayız diye çekinip yol yakınken geri dönüp çıktık. Bir sürü yaşlı kadın ve erkek hevesle kardinali görmek için bekliyordu, çok enteresan geliyor bana şu ruhban işi. neyse.

Keşifler Anıtı ve Belém Kulesi

Belém, pastel de nata'sı ile meşhur. Manastırlar bolca yumurta üretirmiş orta çağda, yumurtanın akını kumaş kolalama ve porto yapımında kullanırlarmış, kalan sarılardan da bu tatlı üretilmiş. Ülkedeki tatlı çeşitliliği de bu gelenekten geliyor. Yani "pastel de nata" aslında "pastel de Belém" denebilir. En meşhur mekan da Casa Pastéis de Belém. Burada yemeden olmazdı; ama işte sıcak. Pastanenin yanından geçip devam ettik. Manastırdan sonra Belém Kalesi'ne yönlendik. Sahilde karşınıza Keşifler Anıtı çıkıyor; dev bir gemiye kaptanlık eden Vasco de Gama. Anıtın içinde bir de ufak sergi vardı. Çok oyalanmadan Belém Kulesi'ne gittik. Kule ufak; ama gezmesi zevkli. Eski bir tarihi var, katlar arası ilerledikçe manzara güzelleşiyor. Kız Kulesi'ne iç güveysi alabiliriz.

ve kapanış: kavun suyunda çilekli dondurma iyi bi fikir ve pastel de nata ve porto.
Tur tamamlanınca uzun uzun tramvay bekleyip yeniden Plaça do Comerçio'ya döndük. İlk bulduğumuz yere girip biraz serinledik, Ministerium diye tatlı bi caféydi. Sonrası bavulları sırtlanıp havaalanı, rötarlı uçak ve nihayet Londra. Duty Free'den ne alalım derseniz, biz bir şişe porto, bir de bir şişe ginjinha ve ona özel üretilen, çikolatan yapılmış shot bardaklarından aldık. likörlü çikolata gibi bir kombinasyon oluyor ki o da gayet mutlu bir şey zaten.

Hamiş: Portekiz güzel. Gidebilen gidip doya doya gezsin.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Portekiz Günlüğü - 2: ve Sintra ve saray ve gösteriş.

Gündem her gün başka bir takla atılıyor ve ben Portekiz yazmaya devam ediyorum. Sanırım iyice uzaklaşıp yörüngeye oturmayı becerdim artık. Ya da bunlar hep twitter, buraya takatim kalmıyor. Neyse, devam.

Efendim, ikinci bölüm: Sintra. Önceki bölümden hatırlayacağınız üzere, denize doyduktan sonra son 3 günü şehir turuna ayırmıştık. Önce Lizbon'un batısındaki tarihi kasaba Sintra'ya günübirlik gezi, sonra Lizbon'da 2 gün. Ben ikisini de tek posta sığdırırım diye düşünüyordum; ama olmayacak. Lizbon üçüncü bölüm olsun.


Lizbon kitapçığımızda "Lizbon'da sadece 1 gününüz varsa, Sintra'ya gidin" yazıyor. Koskaca Lizbon kitapçığının yazarının amacından sapıp da insanları başka yere göndermesi abes geldiği için, çeviri hatasına yormuştum. Yok, haklıymış. tek bir gününüz varsa, Lizbon'u boşverip Sintra'ya gidin.



Portekiz kraliyetinin bütün ihtişamlı yapıları Sintra'da. Milli Saray, Pena Sarayı, Monserrate Sarayı, Mağrip Kalesi gibi. Ayrıca bir 10-15 dakika araba yolculuğu mesafesinde efsanevi Capuchos (Mantar) Manastırı var. Biz Milli Saray, Mağrip Kalesi ve Capuchos'u seçtik, diğerlerinde aklımız kalarak. Detaya girmeden önce gitmediklerimizi özet geçeyim: Monserrate aslında bir yazlık villa, kocaman bahçeli filan. Fazlasıyla eklektik tarzıyla "Sintra Romantizmi" denen mimari akımın (Pena'yla birlikte) temsilcisi(ymiş). Pena Sarayı'nınsa yerinde eskiden bir manastır varmış; ama 19.yy'da kraliyetin yazlık sarayı inşa edilmiş. Binayı yapan kişinin Alman olması, kralın çeşitli süsleme talepleri ve kralın eşinin renkli badana aşkı gibi sebeplerle fazlasıyla eklektik, biraz oyuncakvari bir yapı. neo-gotik, neo-manuelin, neo- islami, neo-rönesans, bildiğiniz tüm neoların harman olduğu yer. Vakit olsa giderdik; ama yoktu.

Sintra merkez ("akıllı olsun herkes" diyenlere benden bi limonata)
Eveeet, başlayalım. Girişten itibaren Sintra güzel bir yer. Yemyeşil ve zarif. Milli Saray'la başladık tura. Hiç dışardan fotoğrafını çekmemişiz ne hikmetse, güzeli için buyrun. O iki dev şey, mutfak bacası. Mağrip Kalesi'yle kombine bilet aldık. Tüm sarayı gezmek 1-1,5 saat sürüyor, çok büyük değil. Saray en hafif tabirle süslü. Meşhur Portekiz kralı Manuel seramikleri biraz seviyormuş. Sarayı için onyüzbinlerce özel çini fayans yaptırmış.

ortaya karışık
Bir diğer takıntı da tavan süslemeleri. İlk bölümde en soldaki kuğulu salonu görüyorsunuz, şu an oda konserleri için kullanılıyor. İkincisi Saksağanlı Oda. Kral eşini hizmetçilerden biriyle aldatmış. Sarayda dedikodular büyüyünce karısının kulağına gitmiş. Kral da hıncını tavana saraydaki kadınların sayısı kadar saksağan çizdirerek almış. Saksağanlar "por bem" diyor, "iyilik/ onur için". Üçüncü tavan sarayın en üst katındaki kabul odası. Çok ihtişamlı. duvarlar Hollanda stili mavi-beyaz çinilerle kaplı, tavanda ise altın çerçeve içinde av sahneleri resmedilmiş.

tavaning
soğuk oda. yazlık sarayıma yaptıracağım bundan.
Benim saraydaki favorimse avludaki "cold room"du. Tabii ki yine çeşitli çiniler ve duvar resimleriyle bezeli bir oda. tavanın dört köşesinde dört mevsim resmedilmiş, ortada yaratılış betimlemesi, kenarlarda da çeşitli yunan tanrıları. duvarlarında dikkatli bakarsanız görülen bir sürü delik var, rastgele su fışkırıyormuş eskiden. hava çok sıcak olduğu için de olabilir; ama fikir sahiden dahiyane geldi. Çalışmaması üzücü tabii.

Tur bittikten sonra, yakındaki bir pastanede su ve pastais de nata molası verip yola çıktık. Mağrip Kalesi ve Pena Sarayı şehrin karşılıklı iki tepesinde yer alıyor, aynı yol üstündeler. Her dakika işleyen bir otobüs hattı var, bizim gibi arabalılar için kapıda otopark alanı da mevcut. O yokuşu yaya çıkanlar vardı ama o sıcakta why so kendini denemeler, bilemedim.

Kale girişi, sur neşesi, ufukta okyanus ve yanda pena sarayı.
Pena Sarayı'nı geçip Mağrip Kalesi'ne çıktık. Ufak bir kapıdan geçip yemyeşil bir yola sapıyorsunuz. 10 dakikaya yakın yürüyüş sonrasında kale duvarları. Yükseklik korkuma çok da takılmadan fıldır fıldır gezdim. Kalenin ilk yapılış tarihi 8. yy. Manzara harika, okyanusa kadar uzanıyor. Meşhur Cascais sahiline yakın en büyük kale. Sintra merkez aşağıda, etraf sahiden zümrüt yeşili ve yan tarafta legodan yapılmış gibi duran Pena Sarayı görünüyor. Yine 1 - 1,5 saatlik bir tur.

Üçüncü durak: mantar manastır anlamına gelen Convento dos Capuchos. Elimizdeki Lizbon kitapçığında görmesek kaçırırdık ve bence yazık olurdu. Kaleden çıktıktan sonra tabelayı takiben arabayla 5-10 dakika gittik. Toplu ulaşım yok. 1560'ta yapılan bu manastırda 8 rahip kalıyormuş. 1834'te dergahların kapanması sonucu uzun yıllar kimsesiz kalmış, birçok kez yağmalanmış; 2001'de de müze haline getirilmiş.

Manastır girişi, avlusu ve çevresi.
Girişini normal şartlarda görmek çok zor, kocaman bir ağacın arkasındaki dev kayanın yanından giriliyor. Temel felsefesi minimal yaşam, rahiplerin kaldığı odalar 2-3 metrekare, kapı yüksekliği 70 cm, kaplama için kullanılan tek malzeme ağaç kabuğu (yani mantar), süsleme -bezeme yok denecek kadar az. Yemek masası olarak kullanılan kesme granit, kralın bağışıymış. Mutfaktaki lavabonun üstünde duran 2-3 tane silik mavi çini bile inanılmaz gösterişli kalıyor.


Manastırın içi ve meşhur mantarlar.
Odalar arasında 8er basamak var, zaten toplam oda (hücre demek daha doğru) sayısı da 8; sonsuzluk sembolü. LED lambalarla aydınlatılan hücrelerin içini ve mutfağı gezdikten sonra avluya çıkıp bahçesini gezdik. Ağaçların arasında ufak bir şapel, daha da ufak bir banyo, bir - iki sunak var. O kadar. Geri kalan her yer ağaç.

Aynı gün içinde dünyevi ihtişama doyup, sonra tamamen uzaklaşıp arınmak için Sintra ideal. Akşamüstü olunca Lizbon'a doğru yola çıktık. O da tahmin ettiğiniz üzere, arkası yarın.

1 Ağustos 2013 Perşembe

Portekiz Günlüğü - 1: denizinde köpük olaydım da orada kalaydım.

Gündemde çok olay var da ben yazamadığım Portekiz'i dert ettiğim için, oradan başlıyorum. Uzakta olma lüksü diyelim. iki bölüm halinde yazacağım; çünkü Portekiz buna değer.

En başından beri "bol deniz ve azıcık şehir turu" olarak düşündük Portekiz'i. Faro'da başlayıp, Lizbon'da bitirmelik. başta çadırları alır kamp kurarız dedik; ama gerçekçi olalım, bilmemkaç kilometre öteye uçakla çadır taşımak biraz saçma. onun yerine  pansiyon + apart otel formülüyle yer değiştirerek gezmeye karar verdik. Bu yazı da (başlıktan anlaşıldğı üzere) ilk kısım olan "bol deniz"in yazısı. başka işim olmadığı için yaptığım haritayla anlatayım rotayı:

Güney Portekiz a.k.a Algarve
Yani: uçakla Faro'ya indikten sonra önce Tavira'da, sonra da Lagos'ta kaldık. Araba kiraladık, her gün civardaki farklı bir koya gittik ki bence az zamanda çok ve güzel yerler görmek için şart. Tavsiyem, yanınıza tomtom denen mucizevi aletten almayı unutmayın. İyi bir ko-pilot olsam da bir tomtom  değilim ve tabela, yol sorunu olabilecek yerlerde çok iş görüyor.

Faro ve Olhao tam bir Kuşadası. Bir zamanlar sahip olduğu tüm güzeliği betona gömmüş, arabayla geçerken bile üzüyor insanı. Faro- Londra uçuşları çok sık, zaten Algarve bir nevi Alanya. Onun için Algarve'ın neresinde kalacağınız çok önemli; tatlı bir Portekiz kasabası beklerken şirin bir İngiliz beldesi bulmak mümkün. Bir diğer kıstas da okyanus. Mesele dalgalar, yüzebilmek ve yine dalgalar. Haliyle "nereye gidilecek, nasıl bir plaj istiyoruz" ödevi önemli. Biz "az doğu, çok batı" seçtik mesela.

Tavira'da iki gün kaldık, güzel bir seçimdi bence. Bir kere sahiden sahil kasabası. Tabii ki turist var (biz dahil, hehe) ama suni bir kurtarılmış bölge değil. Arap etkisi taşıyan evler renkli, bir akşam denk geldiğimiz, "sahnede canlı müzik + parkta dans eden orta yaşlı çiftler" eğlencesi pek bir tatlı, yemekler harika. daha ne olsun? Coğrafyası da bir enteresan. Tavira sahilde değil, biraz içerde, okyanusa bağlanan bir akarsuyun kenarında. O nehircik üzerinde işleyen feribotlarla İlha de Tavira'ya gidiliyor, ince uzun bir adacık ki aynı zamanda Ria Formosa Milli Parkı'nı içine alan, bol lagünlü, pek güzel bir yer.
 
Tavira

Neyse, motora atlayıp adaya gittik. Restoranı, tuvaleti olan; ama otel, site vb başka yapılaşma bulunmayan, uzun, upuzun bir kumsal. Sonu yok gibi. Algarve'daki hemen her plajda olduğu gibi burda da düzenli bir şemsiye- şezlong hizmeti var. 2 şezlong 1 şemsiye gün boyu fiyatı koyuna göre 10-15 euro arasında değişiyor. Yarım günlük alıp, eşyaları bırakıp koştuk ki - dalgalar. Dalga, kıyıdan 20-30 m ötede durup zıplamak, kendini bırakıp sürüklenmek için güzel bir oyuncak, zaten bütün sahil boyunca binlerce insan bunu yapıyordu. Bizse yüzmeye, kulaç kulaç yüzmeye programlandığımız için, kesmedi. Biraz açılalım dedik ki kıyıda kıyamet koptu: bir cankurtaran deli gibi düdük çalıp bize el sallıyordu dönelim diye. Okyanus garip şey. Dalganın patladığı noktayı aşsan, dümdüz, sakince görünüyor; tabii akıntı hariç. Akıntı da öyle güçlü ki yüzüyorum sansan da tek yaptığın mevcut noktanı korumak. Neyse, "ne var ki ya?!" diye oflayarak çıktık. Kırmızı bayrak varmış: akıntı güçlü, sular ya geliyor ya gidiyor - özetle, dalgayla oynayacaksan oyna; ama o kadar. Sarı veya yeşil bayrak bekleyiniz. Neyse, o kadar dalga güreşi insanı tepe sersemi ediyor zaten. son motora atlayıp kasabaya döndük, biraz dinlenip akşam yemeğiyle günü kapadık.
 
Ilha de Tavira

İkinci gün yine adaya gittik; ancak bu sefer batı ucuna, Praia do Barril'e gittik. Arabayla 15 dakikada Luz'a gidip sonra mini bir tren yolculuğu. Tren dediysem, çocukların bindiği oyuncak trenler gibi bir şeydi. Bütün gün miskinlikle geçti işte, ne yapılır sahilde? Yüzmek için daha uygundu plaj, sarı bayraklı. En hoşuma giden şey, plaj şemsiyesi yerine genellikle tente kullanmaları. iki şezlongun üstüne dikdörtgen bir tente geriliyor. gölge kaybın yok, sürekli yer değiştirme yok. Güneşte en fazla 15 dakika durduğum için sonsuz gölge imkanına bayıldım. Neyse, bizim Şile sahili gibi, hemen geride tuvalet, yemek vs tesisleri var; ama farklı olarak adam kazıklamıyolar, gayet makul fiyatlı. akşam da biraz tavira turu, biraz yemek, biraz köprü fotoğrafı. Tamamını dolaşmadan vedalaştık Tavira'yla; ama kilisesi de güzelmiş diyolar.

Arabaya atlayıp 1,5-2 saatte Lagos'a gittik, bkz. haritadaki ikinci konaklama mekanı. Apart bir otelde 4 gün kaldık, Praia do Mos'un dibindeydi. Konaklama seçenekleri pek öyle şık ve butik ve küçük ve özel değil, daha ziyade "bi zamanlar buralar hep turizm teşviğiydi, biz de yüklendik" şeklinde. Yine de apart iyidir, güzeldir. Moş plaıj da yine ucu bucağı olmadan uzanıyor. Algarve'ın batı tarafı daha kayalık bu arada. Mos plajı içerlek bir koyda olduğu için deniz sakindi, her türlü yüzme hevesimizi aldık. 
Praia do Mos ve gelgit.

Kocam diye demiyorum, tam bir "şimdi nereye gidelim?" araştırmacısı. Ben 3-5 yere baktıktan sonra sıkılırım; ama o sıkılmaz, okur, eler, süzer filan. Harika yani. Yine ödevini yaptı ve biz Praia Dona Ana ve Ponta da Piedade'a gitmeye karar verdik (evet, praia = plaj). Swanage - Old Harry Rocks bölgesinin bol kumsallı, kolay erişilebilir ve haliyle çok daha harika versiyonu. deniz-güneş-yemek üçlüsünden sonra kaya tepesi yürüyüşümüzü de yaptık ve manzara harikaydı. Dona Ana'yı merkez aldık, Piedade'a yürüdük, bir de orada yüzdük.

Praia Dona Ana. Ben daha ne diym.

Plajlarda şezlong kiralamak şart değil, isterseniz havlu - hasır serebiliyorsunuz, kendi şemsiyenizi açabiliyorsunuz. çoğu portekizli öyle yapıyor, haliyle. İniş çıkışlar bol merdivenli; ama genelde aşağıda da ufak bi tesis var, yemek, tuvalet vs için yukarı çıkmak gerekmiyor. çocuklu aileler de pıtır pıtır sahildeydi yani. Çok korunaklı olduğu için dalga filan yok, daha  bir Akdeniz. Hatta nerdeyse havuz.


Üçüncü gün: Meia Praia. Lagos merkeze yakın, erişimi daha kolay (düzayak diyelim), yine uçsuz bir kumsal. Plaj bayrağı da yeşildi, döne döne yüzmelik. Tüm günü geçirdikten sonra akşamüstü için Lagos merkeze gittik. Bu aşamada tomtom sağolsun, bizi en olmayacak, en ters ve dar sokaklara sokup delirtti; ama bi park yeri bulup rahatladık. Lagos, limanın arka tarafında, bizim ortalama bir Ege kasabasına benzeyen bir merkeze sahip. Hep aynı ürünlerin satıldığı çarşısını geçersek, kilisesi, kolonyel binaları filan sevimli. İngiliz turist bol olduğu için, pub, italyan veya hint restoranı vb portekizle ilgisi olmayan seçenekler de bulmak mümkün. 
 
Meia Praia ve mini mini Lagos merkez.

Arayıp tarayıp yerli bir deniz ürünleri lokantasına oturduk. Ben bir ömür yesem bıkmayacağım deniz ürünlü pilavdan (arroz de marisco) istedim, yine. Paellayı çağrıştırsa da aslında farklı; çünkü içinde sucuk / tavuk filan yok. Kalamar, karides, istakoz, ahtopot, midye vs ile dolu, domates soslu bir pilav geliyor, derin bir güveçte. Yanında mini çekiç ve ameliyat aletlerine benzeyen bir sürü edevat. Kırıp parçalayarak, genellikle beceremeyip sıçratarak yeniyor. Deniz ürünlerini çok severim, o yüzden her seferinde "yenebilir cennet" gibiydi. Haliyle "ispanya ve portekiz'in deniz ürünleri tüketimiyle okyanuslarda yarattığı tahribat" üzerine saatlerce konuşan bendeniz bu kez sustum; çünkü ağzım doluydu. Şaraplar güzel, ızgara balıklar da harika. Deniz ürünü sevmeyenler için, kızarmış tavuk ve kırmızı et konusunda da iyiler (denemedim gerçi). Et yemeyenler için sebze seçenekleri genelde kısıtlı; ama "her şeyli salata" gayet doyurucu oluyor. birkaç yerde sebzeli güveç de gördüm.
 
Praia do Beliche veya cenneti gördüm.

 Dördüncü ve son gün, koy koy gezme günüydü. Bu sefer iyice batıya, gerçek dalgalara, açık okyanusa gidelim dedik (hayır, o dedi, ben de "tamam" dedim). İstikamet Sagres. Yolda Ingrina yakınlarında ufak bir koyda deniz molası verdik, etrafta tesis filan yoktu. Sonraki duraklar: Praia do Beliche ve Praia da Arrifana. Beliche'de arabayı park edip kumsala baktığım an sahiden çok güzeldi. Fotoğraflar birbirine benzese de aslında koylar çok farklı, anlatması zor. Merdiven her zamankinden çoktu, plaj her zamankinden ufak görünüyordu; ama harikaydı. Aşağıda ufak bir tesis var, tek sıkıntısı tuvaletin yol kenarında olması; yani tüm merdiven yeniden çıkılıyor (sidik kesemin kapasitesini sürekli tuvaletten bahsetmemden anladınız zaten). Hiç mühim değil, pek harikaydı. Günün çoğu burada geçti.
 
Praia da Arrifana veya aklımı nerde bıraktım.

 Devamında Aljezur üzerinden Arrifana'ya gittik  (haritada bakıyosunuz hep, di mi? onun için o. mersiiii.) ve sanırım daha iyi bir kapanış olamazdı. Hemen yakınında minik bir restoran olan, kayaların ortasında, dalgalı bir koy. Biz gittiğimizde akşamüstüydü, sörfçüler yeni yeni geliyordu dalgalara. Yine dalgalarla oynayıp, iyice sersemleşip, gün batımına doğru koyun en ucuna yürüdük. Güneşi okyanusta batırdık ki harika bir turkuazın, harika bir pembeye dönmesinden bahsediyorum. Sonra öyle mutlu ve mest halde döndük. Bi ara gece karanlığında yolda beliren atlar heyecanı yaşadık, o kadar.

Denize doymalar böyle efendim. sonra: Sintra üzerinden Lizbon. arkası yarın.  

18 Temmuz 2013 Perşembe

meyveler ve sebzeler.

Bazı bazı, kaldırımlarda bordo-mor lekeler olur. basınca biraz ayağın kayar. Bakarsın, dut veya vişne. "Mevsimi gelsin de meyvesini toplayalım" diye ağaç gözleyen de pek kalmadığı için ağaç kendi saçmış meyvelerini, yoldan geçenler ezmiş. Şehirde ve pek de doğru düzgün bahçesi olmadan büyüyen bir çocuk olduğum için herhalde, meyve ağaçları hep çok büyülü geldi bana. Ankara'da vali konağının dev vişne ağacı mesela. Ben o ağacın o kaldırımı bordo-mor yaptığını bildiğim sürece, dünya dönüyor. Öyle ulvi bir görevi var onun, annem her gördüğünde "aaa meyve vermiş yine!" diye sevinsin diye. O ağaç parmaklıkları aşıp da sarkar, sanki "bu adamlar çok sıkıcı, bari siz bilin kıymetimi" der hep. İstanbul'dan sonra Ankara'ya taşınınca, bana tanıdık gelen az şeyden biriydi o ağaç.

Bir de ben iyice küçükken, İstanbul'dayken, yan evin bahçesindeki bir beyaz bir de kara dut ağacı olduğunu, çoluk çocuk kocaman bir kumaşı gerip dut topladığımızı hatırlıyorum; artık biri mi salladı ağacı, yoksa tırmanıp mı kopardılar, orası yok. Başka bir ev, bu sefer de evin bahçesindeki erik ve elma ağaçlarını hatırlıyorum: Annem gayet sakin hepsini tek tek gösterip anlatıyor, ben de "benim annem büyücü! tüm ağaçları biliyo!" hayretiyle (ve gururuyla) izliyorum; ama asla onun kadar iyi öğrenemiyorum. Sonra Şarköy. annemin teyzesinin bahçesindeki kayısı ağaçları da harikaydı mesela. Rauf Enişte bize kayısıları gösterir de toplatmaz, birkaç gün seyrettirirdi. Onca ufak çocuk, o ağaçların kayısı dolup taşmasını izlerdik iştahla, sanki dünyada en sevdiğimiz yiyecek kayısıymış gibi. Sonra bir an gelir, kayısıların toplanmasına izin verilirdi. Enişte onları toplayıp birazını bize dağıtır, birazıyla reçel yapardı. Öylece, günlerce kayısı yerdik veya bana öyle gelirdi. Duvara dizilip biricik ganimetimiz kayısıyı yedikten sonra da özenle çekirdeğini kurutur, yine aynı özenle kırıp bademini yerdik. Anneannem yediği her meyvenin çekirdeğini illa ki bahçeye atar, "toprak tutmasa bile kuşa kurda gider" derdi. Sahiden de giderdi bence.

İstanbul'da işe giderken yürüdüğüm yolda da dut, vişne ağaçlarına denk geliyodum. pek severim aynı ağacın mevsimlerini izlemeyi; çiçeğini açar büyük bir gösterişle, sonra yaprağa keser ve tam sıcaklardan gözün ağaç filan görmez olunca "hişt!" der sana, "buraya bak bi, bak yukarda ne var!". kafayı kaldırıp dalların arasını gözetlersin, o dutların, vişnelerin, eriklerin devamını görmek için. Öyle ağaçlara tırmanan bir çocuk olmadığımdan hiç (ben daha ziyade "düşeceksiniz!" diyendim), kendime yakın dalları tararım hâlâ, bi el uzatmalık mesafede bir şeyler kapabilir miyim diye.

Neyse, şurdan geldi aklıma tüm bunlar: geçen gün parka giderken, yolda yine o lekelerden gördüm. eski bir tanıdığa rastlamak gibi her seferinde. kafamı kaldırdım, kiraz ağacı. Kocaman, dalları da dev kirazlarla dolu. uzanılacak gibi değil; ama içim gitti, pek de sevindim. Sokağın diğer kiraz ağaçlarında pek icraat yok çünkü. Sonra bugün şu yazıya denk geldim, "mecidiyeköy dutu"nu okurken, aklıma geldi o lekeler yine. sokaklar lekesiz olunca pek tatsız.

*

Hepsi bi kenara: tarihi yedikule bostanları'na dozerlerle girdiler. özel statü filan, takan yok. bostanların üçte birinden fazlası moloz altında. oradan geçimini sağlayan ailelerin ekinlerini toplamasına bile izin vermeden bastılar molozu. bu arada sur içinde özel, tapulu araziler de varmış, onların itirazlarını da duyan yok. bostancı teyzenin sözü kapanış olsun: "park iyi hoş da, bir bostan değil; ekilmiyor, karın doyurmuyor".

12 Temmuz 2013 Cuma

Es geçileni iş edinene Tarzan denir.*

Ben küçükken, Manisa Tarzanı filmini izlemiştim / izlemişim. yıl 94müş çekildiğinde, demek ki çok da küçük değildim. TRT'de filan denk geldim herhalde, hatta izlediğimin o olduğunu bile sonradan eşleştirdim. tek hatırladığım, bir adamın ağaçlara olan aşkıydı. öyle normal bir şey değil, kara sevda gibi; hep ağaçlarda, hep ağaçlarla, her bir yaprak, her bir dal için. çok mutluydu. sanki onun dışındaki herkes zırdeliydi ağaçlardan uzak kaldıkları için.

Bir güzel adam işte. hikayesini bilmedim, öğrenmedim uzun süre. sonra belgeselini yaptılar, bölük pörçük izledim. Kerküklü bir Kürt olarak Manisa'ya adamış kendini. Manisa Hapishanesi'nin mahkumlarını ağaç sulamaya, budamaya yardım için dışarı çıkartan (müdüriyeti ikna edebilen), "seni giydirmek için soyunuyorum Manisa" diyen, bir şehri tek başına ağaçlandıran, hep iyi, hep gönlü zengin, karşılıksız verilen hiçbir şeyi kabul etmeyen, istiklal madalyası sahibi bir adam. "Ölünce, ağaç sevgisi sembolü olacak, hangi idareci, ağaç kestirirse rüyasına girecek, boğazına sarılacağım." diyen adam. kalp büyümesinden öldüğünde 6-7 kmlik insan seli tarafından elden ele taşınarak defnedilen adam. sanki kalp büyümesinden başka bir sebepten ölemezmiş zaten, öyle biri.

bu ara her yerde, her köşede kötü şeyler var. yani tabii ki var; çünkü berbat şeyler oluyor. iyi şeylere yer kalmıyor işte. bir sürü şey yazmıştım, yayımlayacaktım, tuttum. bi de benden okumanız değiştirmeyecek.
 biraz yer açmak lazım iyi şeylere. unutmayın diye, belgeseli burda. izleyin, iyi geliyor. bir kişinin neler yapabildiğini izlemek her zaman iyidir. çipetpet amcalara şaşmak yetmez, daha neler, kimler var. deli değil, hacı değil, sadece iyi bir insandı Ahmet Bedevi. "Çevre dervişi" demişler ona, belki öyledir. belki ağaçlara bakınca çocuklarını görüyordu sahiden.

31 Mayıs'mış ölüm yıldönümü. 31 Mayıs, Gezi olayları için de önemli bir tarih, kalabalıklar asıl o gün çıktı sokağa, o gün sahiden "yeter" dendi. Sadece bir park için, sadece ağaçlar için değil, çok daha fazlası için çıktılar sokağa, evet. Yine de hayal ediyorum: Belki ağaç kesenlerin değil; ama tıpkı onun gibi "dur" diyebileceklerin rüyalarına girmiştir Manisa Tarzanı. "Hadi" demiştir ufaktan. Ak sakallı nur yüzlü dede değil, kara sakallı, çıplak bir adam olarak. Öyle düşünmek istiyorum. 

Beni zaten bu romantiklik öldürecek. berbat şeyler oldukça ağlayarak günlüğüme yazma huyum hiç değişmiyor.

* Manisa Tarzanı Ahmed Bedevi İlköğretim Okulu'nun yaptığı tanım, çocuklar da es geçileni iş edinsin, yeni tarzanlar yetişsin diye.

21 Haziran 2013 Cuma

"There will be no highlights on the eleven o'clock news"

yine yazıp yazıp taslaklar biriktiriyorum.
siz neler yaşarken orada, ben ziyadesiyle seyirci, hafızama güveniyorum. "hiçbirini unutmayacağım" diye okuyorum, "her şeyin hesabını soracağım" diye dinliyorum.
o kadar video ve şarkı içinden, bunu çok sevdim, kaybolmasın diye koyuyorum:


keşke bi de kapanışı kendi isimleriyle yapmasalardı.

12 Haziran 2013 Çarşamba

yürümek

yazıp yazıp siliyorum. silmediklerim taslak olarak yığılıyor. 2 hafta oldu. uzaktayım. annemden yıllarca 80 olaylarını dinledim ve o zaman hep "inşallah siz görmezsiniz böyle şeyler" dedi bana. eksik söylemiş, olaylar yaşanıyor; ama ben görmüyorum. bu hal çok fena. o yüzden ben daha iyi tartarak ediyorum duamı: n'olur bu adamların cezalandırıldığını görecek ömrüm olsun ve o ömrün sonuna kadar zihnim yerinde olsun, bunamadan göreyim. bunu söylerken de aklımda hep berfo ana var, içim yanıyor.

Orada olamadan yaşamaya çalışıyorum, uzaktan. 2 haftadır ben twitter oldum, elim, parmaklarım, gözlerim. kardeşimin yanına gittim, evini haber merkezi yaptık. burada yerimden kıpırdamadan saatler geçiriyorum. ailem, arkadaşlarım, tanıdıklar. kaç fotoğraf gördüm, kaç video izledim, kaç yazı okudum, ne kadar küfür ettim, kaç kez beddua ederek uyudum, sinirden kaç talcid yuttum bilmiyorum. bildiğim tek şey, türkiye'ye iki haftadır reva görülen polis şiddetinin yanında solda sıfır olduğu. öyle sokaktan geçen adamın attığı adi dayak değil bu, güya canınızı emanet ettiğiniz kolluk kuvveti. ben zaten sevmem, o ayrı; ama koyuyor, çok koyuyor.

arkadaşlarım bana sordu başta, "neymiş bu gezi işi, sen bilirsin?" diye. çok da bildiğimden değil de işte, geçen yıl şubatta gittim ben gezi parkı protestosuna. yalan olmasın, 50-60 kişi filandık herhalde, taksim platformu'yla orada tanıştım. şimdi o günü düşünüyorum. biz o azıcık kişi nasıl umutsuz, nasıl tükenmiş; ama nasıl da haklıydık. orada olmak pek bir şey değiştirmeyebilirdi; ama olmak icap ederdi. "burası park kalmalı, bu yıkımın yasal zemini yok, proje yanlış" diyenlerdik ve uzaktan bakınca eminim, pek bir beyaz türk, pek bir ütülü, pek bir elitzadelerdik, aydıncılık oynuyorduk. o günü nasıl bu kadar detaylı hatırladığıma da şaşıyorum aslında. orada olan herkes, gezi'de dururken binlerce başka şey düşünüyordu: hasankeyf diyordu biri. artvin. sinop, mersin. dersim. kaz dağları. sulukule. tarlabaşı. karadeniz sahil yolu, toroslar, sarıkeçililer. büyük anadolu yürüyüşü'nü konuşuyordu insanlar ve vermeyoz hareketini. biz orada gülümseyerek ağaçlara bakıp, "bir şeyler olacak, bir gün elbet olacak" diyen saf "çevreciler"dik. ağaçlara sarıldık, ağaçlarla yazılar asıldı.

pek çok insan "ağaç olsa neyse ama bu ağaç değil artık, siyaset!!!" diyor. ikisini nasıl ayırdıklarını anlamaya çalışıyorum, olmuyor. iktisat der ki "kıt kaynakların etkin kullanımı". oradaki kıt "kaynak" genellikle doğal kaynaktır, doğadır. sudur, ağaçtır, tarım arazisidir, verimli topraktır. iktisat, çevreye göbeğinden bağlıdır (demişken, divad'dan gelen bilgiyi de meraklısına şuraya koyayım). siyaset de iktisada göbeğinden bağlıdır. bu durumda evet: siyaset çevreden ayrılamaz. artık klişe haline gelen, sakız ettiğim örnek: "bir şehrin çöplüğünü zengin doldurur; ama çöplüğün yakınında zenginler değil, fakirler oturur". o fakirler de sadece sınıfsal zulüm görmez, birçoğu zaten başka kimlikleri yüzünden yaşadığı dezavantajlarla fakir kalmış / bırakılmıştır. kürttür, alevidir, travestidir veya neyse. zenginin parası nasıl her türlü kimliğin üstüne geçip onu steril ve ütülü mekanlara taşıyorsa, fakirin de parasızlığı buluşturur onu.

ha çevre zengin-fakir işi midir, bu kadar mıdır, bunca insan odaklı bakış reva mıdır? hayır tabii ki. ben şimdilik sadece insana etkisi kısmındayım: her sınıfın farklı boyutlarda çevre derdi olur. misal, fakirin yaşam alanındaki olası bir çevresel yıkım, onun varlığını toptan etkileyebilir, zaten dar olan manevra alanını sıfırlayabilir. zenginin yaşam alanına dokunan çevresel zararların hayatına etkisi daha dolaylı olacaktır, eşyanın tabiatı gereği. gayet basitleştirerek geçiyorum tabii; ama bir örnek vereyim: geçen yıl gezi parkı'nda bizim sadece 60 kişi olmamız, ikinci gruba girer. ülke çapındaki HES protestolarında dövünen teyzelerin isyanıysa ilk gruba.

bütün bunları niye anlatıyorum? "ağaçlar güzeldi de ve fekat siyaset niçün?!" diye şaşan saflar varsa aramızda diye. polis müdahalesini geçtim, keşke çok daha önceden, çok daha güçlü bir şekilde birleşebilseydi tüm bu direnişler. sen gezi parkı diye üzülürsün, yanına "hıdır'ın evine baraj yapıyolar" diyen dersimli alevi de gelir. gelme diyecek cüretinin olmadığını umarım, keşke daha önce gelse. hayır, yanlış oldu: keşke sen daha önce onun yanına gitseydin! gelir, gelmelidir ve senden çok bağırma hakkı vardır. gelmişken, "3. köprünün adı yavuz sultan selim olamaz!" da der. der, çünkü ziyaretini yok etmekle, alevi kıyımı yapan bir padişahı yüceltmek paraleldir. buna isyan da siyasidir; ama aynı zamanda ziyadesiyle çevreyle ilişkilidir.

bu ülkede, tüm itirazlara ve hukuki kazanımlara rağmen kelaynakların tek üreme alanına havaalanı yapılıyorsa; ama sonra o havaalanı atıl vaziyette kalıyorsa, kelaynak siyasileşir; rantın karşısında çevrenin sembolü olur. bu ülkede koskoca bir nehir yine havaalanı yapılacak diye kurutuluyorsa ama her yıl doğa sellerle o dere yatağını geri alıyorsa, bu da rantın, açgözlülüğün yarattığı bir kıyım ve hasardır. Daha ileri gideyim mi? yıllarca "her yıl kıbrıs adası kadar toprağı erozyonla kaybediyoruz" diyen, çevre bilincine kendince çok da katkı yaptığını kabul ettiğim bir STK'ya "doğuda askerler orman yakıyor, sadece turistik yerlerden değil, kürt şehirlerindeki kıyımdan da bahsedin" dendiğinde başkanı "o başka! ona karışmayız!!!" diye azarlayabildi insanları. özetle, çevre politiktir. alışın. çevre politik olduğu için öldürüldü Metin Lokumcu. Çünkü muktedir çok iyi biliyor, yaşam alanını gasp ettiği insanlar birleşip "yeter!" derse, onu orada tutacak hiçbir şey kalmaz. siz hala şaşıyorsunuz, adamlar ilk günden beri farkında. uyanın.

*

ay neyse. Türkiye'de olmayan biri için yine fazla uzun yazıyodum /yazdım , ucunda durdum.
koşan insanların, kafeye sığınanların videolarında tanıdıklar, arkadaşlar gördüm. saniyelik görüntüleri başa sarıp sarıp izledim, iyiler mi anlamak için. bunca nefreti, düşmanlığı anlamaya çalışarak geçiyor günler. onlar herkese şunca düşman ya, biz yine barışmayı biliriz, bir tek barışmayı bilir, barışı bekleriz. insanlar hala yıkılanı, yakılanı değil, neyi inşa edebileceğini, neyi yeniden yaratabileceğini düşünüyor. bunca umut varken, umutsuzluk ayıp kaçar.

gerisi nazım'dan:

Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
                              yürümek!..
Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
                               yürümek!..
Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
                            bilerek
                            yürümek...
Yürümek;
yürekten
gülerekten
          yürümek...

19 Mayıs 2013 Pazar

Londra hediyelikleri

Hadi bu da pazar yazısı olsun.

Londra'dan ne hediyelik eşya alınır? sonsuz seçenek var tabii, ona şüphe yok. Yine de ben bi liste yaptım, daha çok boğazına düşkün olanlar için. Ufak tefek hediyelikleri aldıktan sonra kendine/ özel kişilere üzerinde LONDRA yazmayan; ama buraya ait olan bir şeyler arayanlara. Ben tatillerden dönüşte anı olarak kartpostal ve yerel bir şey varsa gıda- içecek almayı seviyorum. Bir kere o aşırı turistik, biblo vb ıvır zıvır bir süre sonra sadece kalabalık yapıyor (magnet vs hariç), zaten evin dekorasyonunda da yeri pek olamıyor. bu tür yiyecek- içecekse tatilin tadını taşımak gibi, yiyip içip geçirdiğiniz güzel zamanları hatırlıyorsunuz.

1) Pimm's: ingiltere'den içki düşünülünce akla viski geliyor doğal olarak; ama pimm's de bir o kadar ingiliz bence. koy limonatanı, at içine çilek, salatalık, portakal dilimlerini, bi yaprak da taze fesleğen, mis gibi. yaz = pimm's. Alkol oranı da çok yüksek değil. bu ara "blackberry & elderflower" aromalı bir özel seri yapmış canımız pimm's. klasiğin yeri ayrı olsa da, bu da pek özel, pek güzel. marketlerde var, duty free'den emin değilim. viski çok sert gelenlere, hafif şeyler içmek isteyenlere, sangriayla uğraşmaya üşenenlere: pimm's.

2)  Taze kavrulmuş kahve: bu iş ciddi. ingilizler yüzyıllardır doğru düzgün yüzüne bakmadıkları kahveyle kafayı bozmuş durumdalar. butik caféler filan çok, herkes laborant titizliğiyle çalışan baristalara baş aşçı gibi bakıyor. daha güzeli: burada kahveci de çok. Kendi kavurduğu kahveyi satanlar arasında Allpress Espresso, Union coffee, Climpson&Sons, Nude, Volcano, Square Mile, Ozone gibi markalar var. Bazılarını marketlerde de bulabilirsiniz. Kahvenin hangi kıtadan olacağını siz seçin; afrika, asya, latin amerika. Starbucks paketlerine benzemiyor. Taze kavrulmuş kahvenizi alın, memlekete dönünce güzel güzel için.

3) Çay: tabii esas mesele çay. herhangi bir marketten de onlarca güzel çay bulabilirsiniz, duty free deseniz, desen desen kutularda var. yine de bence Twining's'in kendi mağazası en güzeli. 300 yıldır aynı yerde bir kere. Hani lokumu da her yerden alabilirsiniz; ama ali muhittin hacı bekir başkadır ya, o hesap. Ayrıca marketlere vermedikleri onlarca çeşit çay sadece bu dükkanda var (vanilya çayı dahil). İster poşette alın, ister deneyip yaprak alın, size kalmış. Şık teneke kutular, kendi yapacağınız seçkiyle doldurmak için ahşap kutular var, çeşit zaten bol. Arkada bi yerde kahve de var, türk kahvesi de yapıyolar hatta. türkiye'deki kahvenin 4. sınıf brezilya kahvesi olduğunu okuduğumdan beri oraya gidip iyi bir kahveyi türk kahvesi ayarında çektirmeyi planlıyorum, bakalım. gidin, elinizi kolunuzu doldurup bi rahatlayın.

4) Bira: evet, London Pride pek güzide ve yerli bir lezzet; ama diğerlerini de deneyin. Mesela Camden Town Brewery, London Fields Brewery gibi üreticileri. Karar veremezseniz alın iki şişe lager, birini için, birini bavula gizleyin.

5) Kumaş: Bu daha çok kadınlara. Liberty'ye gidin, istediğiniz kumaştan birkaç metre alın. Dönünce yastık kılıfı, bez çanta vs yapabilirsiniz, hem böylece hep gözünüzün önünde olur. Taşıması kolay, deseni güzel, adı da Liberty. Daha n'ossun.

6) Reçel ve Bal: bu eski ama yeni takıntım. Fortnum & Mason, kraliyet ailesinin alışveriş yaptığı tek department store, müze gibi de gezebilirsiniz. Sonsuz bir reçel- bal rafı var. Konyaklı vişne reçeli, şampanyalı çilek reçeli gibi alkollülerin yanında assam çaylı portakal reçeli filan da var. Bal deseniz, memleketin dört bir köşesinden süzme, petekli, krem her tür bal gelmiş. Fiyatlar makul; 3 değil 4 veriyorsunuz en fazla. Anne baba sevindiren cinsten.

7) Baharat: yedi düvelin baharatının en güzellerini bulabilirsiniz. Hele böyle hint / uzakdoğu mutfağına meraklı olanlar varsa, onlar için cennetlik. Baharat diyorsam, kuru çiçek, mantar, tohum, kök, toz vs her şey. Bence yemeklik lavanta alabilirsiniz mesela; çünkü en iyi lavanta ingiliz malı. Şurda birkaç adres var, genelde de turistik bir gezinin güzergahı üzerindeler.  Haritada işaretleyin, gelmişken bir uğrayın. daha çok yer vardır elbet de aramak lazım.

8) M&S Simply Food: Marks & Spencer'ın gıda marketi. Soğanlı chutneydir, kızılcık sosudur, artık aklınızda ne varsa denemelik, makul fiyata alın. aklınızda bir şey yoksa bile mutlaka bi girin bence.

9) Şemsiye: Müzelerden alabilirsiniz, tate veya V&A bu konuda iyi. En meşhur markalar James Smith ve Fulton's da evladiyelik yatırım için. İngiltere'den alabileceğiniz en iyi şey şemsiye; hem hafif hem de sağlam. Çeşit ve ebat bol, malzeme iyi, ayrıntılar güzel. O katlanabilir, pratik ama uyduruk şeylerden kurtulmak için fırsat. Aynı şekilde yağmurluk veya balıkçı çizmesi filan da alınabilir. bir kere alın, tam alın, evladiyelik olsun.

*

böyle bir şeyler. Umarım yolunuz düşer, işinize yarar. 10. madde yok, önerisi olan varsa diye onu size bıraktım.

14 Mayıs 2013 Salı

gündemlemeler

Ben eskiden hararetle, gündemle ilgili şeyler yazardım. Artık olmuyor bir şekilde, ben kurudum galiba. bir de gündem öyle bir halde ki sahiden beni aşıyor. Reyhanlı'daki bombalı saldırı mesela. Resmi sayı 50. 177 diyen de var, 300 de. Ben on defa sağlaması alınmamış kaynağı okumuyorum, insanlar paramparça olmuş cesetler eşliğinde spor toto oynar gibi bu sayıları paylaşıyor. Garip bir fetiş hali: sanki sayı yükseldikçe veya daha yüksek bir sayıyı ilk o paylaştıkça kendi puan kazanıyormuş gibi. Sanki ölüm yetmez, fotoğraf lazım; ölü insan fotoğrafı yetmez, kopuk uzuv lazım; kopuk uzuv yetmez, bir de çocuk lazım. böyle böyle giderek artan, vahşileşen bir hal. Evet, bunlar Reyhanlı'da zaten oluyor; ama işte bunlar Reyhanlı'da oluyor - televizyonda, bilgisayar oyununda değil. göre göre alışacak, "ayy ali veli çok daha bi fotoğraf koymuştu, gördün mü?" geyiği yapılacak şey değil. Ayrıca o kadar insan parçalanmadan, ne bileyim huzurlu bir uykuda öldürülmüş olsaydı da öldükleri gerçeği değişmeyecekti. Gaz odasında ölüm mesela, daha az korkunç değil.

Neyse, dağıldım. Basın yasağı malum. sağlamasız kaynak okumamaya çalışıyorum; ama hepsinden öte benim diyecek bir lafım yok. Uzman olmayışımı geçtim, takip edemiyorum. Sahiden: ben bu kadarını bilmiyorum, anlamıyorum. Fikir yürütebilecek durumda değilim. Tek bildiğim, öldüler. Ölüverdiler. Bir ihtimal barış derken, gidiverdiler. Reel politik falları tutuldukça dikkatim dağılıyor. Bu ülkenin yıllardır doğru düzgün bir mülteci politikası yok, UNHCR'ın sözleşmesini imzalamamakta inatla direniyor. Çaresizlikten kendini Ankara'daki UNHCR merkezinin önünde yakan mülteciler oldu bi 10 yıl önce, durum aynı. Sınırı açıyorsun, kucağında bebeğiyle kadınlar, aile geçindirme derdindeki adamlar kaçıp kurtulsun diye. Bundan açar bir ülke sınırını; bir iç savaşın içine çekilmek için, kendi politikalarına alet etmek için, ölenleri zaiyat saymak için değil. İnsan hayatına kıymet verdiği için mülteci kampı kurar bir ülke; insan hayatını kuru çöp gibi yakıp atmak için değil. Neyi niye yaptığımız belirsiz (veya o kadar belli ki insan bilmek istemiyor), insanların kanı yerde, ulusal yas bile ilan edilmeden bekliyoruz. Bana da en çok bu koyuyor. Şekilci deyin isterseniz, ama bu kadarı sahiden sinirime dokunuyor.

Londra'da yaşıyorum bir seneden fazladır. İnsan kıyaslıyor ister istemez. 2005'te burada değildim; o metro ve otobüs saldırısı olduğunda. 7/7 saldırıları. 30 numaralı otobüste patlamış bomba; benim arada bindiğim bir otobüs. Çift katlı otobüsün üst katı uçmuş gitmiş. 52 kişi ölmüştü. Bi tanesi de benim yaşımda, genç bir kadın mesela. Bu olayda İngiltere'nin ulusal yas ilan etmemesi ihtimalini düşünüyorum; ama yok, olmuyor. Öyle bir ihtimali geçtim, bu yas ilanı birkaç saat gecikse olay çıkar. Her bir savaşta ölen her bir kişi için memleketi olan köyde küçük veya büyük bir anıt dikecek kadar ölüsünü bilen, sahip çıkan bir ülke burası. Evet, sömürgeci, evet sömürücü; ama şu bir gerçek: öleni sayı değil, isim olarak hatırlıyor. Siz, rica ederim, Çankırı'nın X ilçesinde veya İstanbul'un Y mahallesinde "1. dünya savaşı'nda bizim için ölen şehitlerimiz" diye isim listeli bir anıt gördünüz mü? Savaşı, ölümü yüceltmek için değil bu sorum. Niye göremiyoruz? Kayıt yok genelde zaten. İsim yok, sayı var. Ben burda her bir mahallede, her bir köyde görüyorum. Kraliyet Botanik Bahçesi'nde bile "savaşta ölen çalışanlarımız" anıtı var, 6-7 isimlik. Belki klişe, belki öylesine, belki şekilci; ama var. Ölünün adı var en azından. Ölünün adı olunca, yanına yaşını yazınca, sıkıysa yasını tutma. Öyle kanlı görüntü paylaşmaya, açık artırmaya gerek yok. 18 yaşında ölen William'ı bir kere okuyorsun ve ona için yanıyor.  Ki bak ben burada asker ölümünden bahsediyorum, bir gündüz vakti bombalı saldırıyla ölüveren sivillerden değil.

Tüm o fotoğraflar  ve sayılar arasında, kimse de çıkıp da "ulusal yas bile ilan etmiyorsan in o koltuktan" demiyor; çünkü öyle şeyler oluyor ki bu kısmına takılamıyoruz. Zaten takılsan gazı yersin, onu da biliyoruz. Beni bu  akılamadığımız noktalar hasta ediyor. Birikip birikip ciğerime çöküyor. Sürekli beterin beteri var. Sürekli daha kötüsü geliyor. Acı, gam, keder yaşanır elbet; ama bunu böylesine adi, böylesine yüzsüz, böylesine ucuz bir şekilde yaşamak yakışmıyor. Üzülmeyi bile beceremeyişimiz herhalde dibe vuruşun işareti. Bilmiyorum. Fazla romantiğim belki de. Bütün hükümet üyeleri botoks yaptırmış gibi, suratlarında mimik yok, his yok. Ben onlara bakınca bir şey düşünemiyorum, beynim duruyor ve sadece midem bulanıyor. Tiksinti, nefretten çok farklı bir şey; nefret daha mantıklı, düşünce içeriyor filan. Tiksinti daha fiziksel. Bunca insan aynı anda bu kadar duyguyla boğuşurken, bu kadar hissiz, bu kadar ütülü olmaları asabımı bozuyor. Dağılsınlar istiyorum; sesleri çatallaşsın, dudaklarını ısırsınlar, dilleri tutulsun, utançla başlarını eğsinler bir an için, bir insanlık emaresi göstersinler de delirmeyelim. "Olan olmuştur, ölen ölmüştür, yapılması gerekenler yapılacaktır" misali, sanki kullanma talimatı okur gibi cümleler savurmasınlar. Politikacıdan duygusallık beklemek de değil tam, o "burnunu gömleğine silerek gizlice ağlarmış gibi yapan kravatlı adam" popülizm de midemi bulandırıyor.

Bari insanların öldüğünü kabul etsinler. Böylesine "kimse ölmemiş gibi yapma" hali hasta edici. Elime afiş alıp ÖLDÜLER diye bağırmak istiyorum. "50 canımız hakkın rahmetine kavuşurken sevenlerine sabır" filan falan değil, laf kalabalığı değil: öldüler ve ölünün yası tutulur. Yas tutarsın, yas evi olursun, yasını yaşarsın. ister tek hane, ister tüm ülke. yedisi çıkar, kırkı çıkar. bakarsın ki günler hala geçiyor, bir şekilde. yasını bile tutmuyorsan eğer, o iş baştan kokmuş.O yüzden galiba, daha işin bu ABC kısmı bile olamayınca, ben haber filan takip etmiyorum. Zaten haber de yok ortada ya neyse.

*

Bunun dışında: İstanbul Üniversitesi'ne bağlı bir botanik bahçesi var, Türkiye'de uluslararası standartlara sahip, kayıtlı iki botanik bahçesinden biri. Türkiye'deki endemik tür sayısının Avrupa toplamından fazla olduğu gerçeğini hatırlarsak, bu kadar az botani araştırması aslında utanç verici. Neyse, milli parklara HES yaptığımız için, kusurumuz bahçe olsun diyeceğim; ama konu yine "daha beteri olduğu için takılamadığımız şeyler"e dönüyor. Bahçeden devam: 1935 yılında, Alfred Heilbronn tarafından kurulmuş. Heilbronn  botani profesörü olarak Türkiye'ye davet edilen ve böylece Nazi Almanya'sından kaçan bir bilim adamı; hatta ordinaryüs profesör. İşte bu bahçe tehlike altında. Diyanet İşleri bahçenin olduğu arsaya talip olmuş, rektörlük de sıcak bakıyormuş. al takke ver külah, arazi tahsisi için bahçe taşınacakmış. bahçenin sökülmesiyle taşınması arasında fark yok; botanik bahçesi taşımak çok zor ve bol zaiyatlı bir iş. Umarım olmaz. Umarım her yıl binlerce öğrencinin araştırma yaptığı bir bahçe sırf "ama manzaralı" diye öldürülmez. Evet biliyorum, İstanbul'da 2,5 milyon ağaç taşımayı planlayanlar da var; ama daha beteri olduğu halde buna takılma hakkımı kullanıyorum izninizle.

Bir diğeri de yılan hikayesine dönen Yenikapı kazıları. İş makinesiyle girmişler kazı alanına. 8500 yıllık mezar var. Neolitik devre ait ayak izi filan var. mühim değil. Kazının sonlarına gelinmiş, en alt tabakaya, neolitik döneme ait tabakaya gelinmiş. Üstlenici firma bunca masraf ve vakit kaybından sıkılıp "yeter be" demiş, diyebiliyor, der. Çanak çömlek patlar. Arkeologlarsa "burası dünya bilim otoriteleri tarafından yüzyılın en önemli arkeolojik kazılarından biri sayılıyor" gibi cümlelerle, akılla, mantıkla dert anlatmaya çalışıyor. Daha önce de dedim: delirmeyeceğinizden emin olmanın verdiği bir cüret bu. O inşaat şirketi o kadar emin ki bir arkeologun kürekle kafalarını patlatmayacağına.

Efendim bunca gecikir miymiş bir metro inşaatı, kalkınmamızın önündeki, medeniyetin önündeki engel neymiş böyle? Bir şehre metro sistemini nüfusu 1 milyon ulaşınca yaparlar genelde, 10 milyon değil. onu da geçtim, Roma metrosuna baksınlar bakalım, kaç yılda tamamlanmış diye. Hoş, Roma'nın nüfusu bugün 2,7 milyon ve ilk metro hattı 1955'te tamamlandı (başlangıçtan 20 yıl sonra). Sadece İtalya değil, bizim gibi yerden tarih fışkıran ülkelerden Yunanistan, Meksika ve daha birçok ülke yaşıyor bunu. Ha tabii metro inşaatına "çanak çömlek" için ara vermeyenler de oluyor; mesela 1930larda Mussolini vermemiş, hatta Colesseum'a bile ucundan kepçe vurulmuş. Oluyor yani, olmuyor değil. Malum Mussolini de yeni bir imparatorluk yaratma, Roma'yı eski parlak günlerine kavuşturma derdindeydi ve bu uğurda tarihin yağmalanmasını sadece yan hasar görüyordu. Halet-i ruhiyesi tanıdık geldi di mi? Bugün Roma'da metro kazıları sürüyor, şehir planlamacılar ve arkeologlar her gün didişse de tarihin önceliği tartışılmıyor. Mevcut metro inşaatı Roma şehir merkezinde olduğu için, esas "çılgın proje" bu aslında. 2007'deki habere göre bir mil metro hattının toplam maliyeti 375 milyon dolarmış; elle yapılan arkeolojik kazılar ana sebep. 2015'te bitecekmiş. Özetle: söz konusu metro olduğunda "ne gerekiyorsa onu yapmak" ile "işine ne geliyorsa onu yapmak" arasındaki devasa farka Mussolini deniyor İtalya'da. Yerseniz, durum biraz bu.

*

çok uzun oldu. içim şişti. aslında tek derdim ay sonunda kardeşime nihayet kavuşmak ve bitmeyen yağmurlardan kaçıp güneşli - denizli tatil yapmak. haziran'da lyon, temmuz'da algarve & lizbon, ağustos'ta bodrum. daha n'olsun.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Swanage: Dorset siftahı

Efendim, nihayet: Dorset sahilleri. Geçen yıldan beri plan yapıp, şu hava durumu yüzünden ertelenip duran Dorset. Anca yazıyorum, evet. 95 millik, uzun bi sahil olduğu için, neresine gidelim, nereyi seçelim kısmı biraz zaman aldı. jurassic coast'a adını veren "jurassic" kısımlar ağırlıklı olarak batıda; fosiller kadar, jeolojik sürprizler, mağaralar filan da mevcut. Aslında çoğunluk arabayla geziyor bu sahili. Otobüs hattı var; ama saatte bir filan olduğu için çok esnek değil. Biz arabasızlık ve trenle gidiş sebebiyle Weymouth veya Swanage diyorduk, sonra Swanage dedik. bence iyi de oldu.

Editos: yazmayı unutmuşum: Dorset, Enid Blyton'la anılıyor. "Afacan Beşler" maceralarını Studland'de yazmış mesela. Biricik "Gizli Ada"yı da yine Swanage yakınlarında yazmış. Canım Enid, doğru seçim.

otelden şehr-i Swanage manzarası.
Trenimiz yol çalışması sebebiyle Poole'a kadardı, oradan 1 saatte Swanage'a gittik. Otelimiz orta çağ kalesini andıran, heybetli bir binaydı. Meğer zaten "King of Swanage" diye anılan egzantrik bir adam için, 1875'te tasarlanmış. Niyeyse İskoç tarzı bi de. Aslında ilk gün planımız, otobüsle Durdle Door'a gitmekti; ama 3,5 saat yolculuğun üstüne birer saat gidiş geliş otobüs turu yapmak ve otobüs saatleri yüzünden sadece 1 saat gezebilmek çok saçma geldi ve iptal ettik. Onun yerine 3. günün yarım günlük planına el attık: Old Harry Rocks ve Studland turu. iyi ki öyle de yapmışız; çünkü 3. gün old harry rocks üstüne öyle bir sis çöktü ki saatlerce dağılmadı.

Old Harry Rocks

Mataraya su doldurup, saat 14:30 gibi yola çıktık. Yürüyüşü sadece Coastal Path tabelalarını izleyerek sorunsuzca bitirmek mümkün; ama ben elimde harita olmasını, nerden nereye geldik, nasıl geldik izlemeyi seviyorum. Google maps aynı şey değil, hem dağın tepesinde telefon da çekmiyor bazen. Bunun için de ideali yürüyüş haritalarının çıktısını almak; internette çok daha fazla bilgi var. Biz şurdakini kullandık. Dönüşte yorgunlukla otobüse binmeye karar verdik. Otobüs terminalinden verdikleri çizelge broşürü 10 dakikada bir otobüs gösteriyodu; ama meğer saatte birmiş! Neyse, uslu uslu bekleyip, saat 8'e doğru otele döndük.


İkinci gün; büyük tur günü - 21 km.  Bu sefer aksi yöne yürüyüp, St.Aldhelm's Head'den döneceğiz. Otobüslere yeniden baktık ve ola ki dönüş yolunda yorulursak, Worth Matravers - Swanage otobüsünün pazar günü çalışmadığını, yani son 2-3 km'ye kadar otobüs olmadığını gördük. Sabah 9:30 gibi yola çıktık, otobüssüz döndüğümüzde tam 17:30'du, yani 8 saatlik yürüyüş. Bu arada, "full english breakfast" sahiden bu tür yürüyüşler için depo fullemek gibi bir şey. Yedikten sonra nefes alamaz oluyorum ama tüm gün idare ediyor, akşam yemeğine kadar sadece bi muz yedik ve toplamda sadece 35-40 dakika mola verdik.

Ekran görüntülerini elcağızımla birleştirip paint sanatıyla bu şaheseri hazırladım.
Hava güneşli, arada rüzgar, mis gibiydi. Rotamız Durlston Head'le başladı. Swanage'dan bir saatlik yürüyüş mesafesinde bir ufak kale ve onun çevresi. Yollar yine tabelalarla güzelce işaretlenmiş, ayrıca adım başı manzaraya nazır bank vardı. Bank sanatından iyi anlıyorlar, o bir gerçek. Bazı banklar güney kampüs bebek yokuştaki bankın aynısıydı. Neyse, Durslton Castle'a vardık. Bölge Jurassic Coast olduğu için girişinde jeolojik zamanları, dinazorları anlatan büyük taşlar vardı. İçeride de çocuklar için, hem yine bu zamansal gelişimi hem de bölgeyi anlatan inceleme ve oyun köşesi vardı ki bence çok güzel hazırlanmış. Ayrıca hediyelik eşya vs de vardı.

Durlston Head yolu ve kalecik

Kale ufak, en uç kısmı güzel bir restoran olmuş. biz sahil yoluna inip yürüyüşe devam ettik, esas yolun başlangıcı. Yolun başında yunus ve kuşlar hakkında bilgi panoları vardı. tam "büyük tur" için yola çıkmadan önce, orada görebileceğiniz göçmen kuşları, bölgede yaşayan martı çeşitlerini ve şanslıysanız, yunus türlerini anlatıyor. Çok basit; ama hem güzel çizimli, hem de bilgilendirici. Böyle şeylere çok takılıyorum, "hmm aferin adamlara" filan diyorum; ama sahiden istanbul'da şu panolardan olmamasını açıklayamıyorum. dağın başında, o kuşun da yunusun da bulunduğu bir şehirden gelenler olarak, o dağı kıskanmak üzücü işte.

Coastal Path boyunca birtakım manzaralar

Yürüyüş duraklarından sırayla gidecek olursak: minik bi deniz feneri'ne uğradıktan sonra, bol manzaralı devam ettik. 5. km civarında Dancing Ledges denen düzlük göründü. Bol yosunlu ve dalgalı; ama yine de gençler ve ruhu gençler toplanmış, yüzmüyorsa bile güneşleniyordu. bu arada biz böyle uçurum yamacında yürürken, aşağıda o yamaca tırmanan dağcılar, denizde akıntıya karşı kürek çeken kanocular ve bolca yelkenli vardı. az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. özetle bu. Dönüşte Purbeck'in meşhur dondurması için bi mola verdik. Güneş altında yürümekten midir bilmem, çok iyi geldi. Langton'a kadar fena gitmedik; ama son 1 saat sahiden yorucu geçti. İnsan niyeyse 7 saat yürüdükten sonra son bir saati yürümemeyi kendine yakıştıramıyor; oysa otobüsle 10-15 dakika.

Otelde fark ettik ki dondurmanın o kadar ferahlatması boşa değil, yüzlerimiz kıpkırmızı, bir de güzel gözlük izi! güneş kremi sürmediğim ender zamanlardan; ama o da ingiliz güneşini ciddiye almadığımdandı. Neyse, sevimli karidesler olarak şehre inip yemek yedik.

3. gün dönüş günümüzdü. Ben önce 3-4 aspirini ezip, el kremiyle karıştırıp yanık kremi yaptım; uydurmasyon olsa da bu tür kremsiz durumlar için öneri olarak okumuştum bi yerde, işe de yaradı biraz. şehir turuna çıktık, sahile indik ve sis! ben böyle garip sis görmedim. bir bulut, koyun bir ucundan diğer ucuna yer değiştirip durdu; ama bu arada gök masmavi, açıktı. garip, çok garip blog.

Swanage'ın gecesi, graffitisi, müzisyenleri ve tabii ki martıları.

Neyse, bu arada sular çekildi, martılar uçuştu ve derken sokak müzisyenleri geldi. Omzunda papağanıyla akordeon çalan genç kız pek bi tatlıydı ve çocuklar arasında pek sükse yaptı. Sonrası otobüs bekleme işkencesi, tren kaçırma ve bi sonraki trene bizi almayı kabul eden kondüktör tatlılığı.

Eveeat bu kadar. Dorset'in siftahı bizden, bereketi allahtan, pek sevdim ben.

30 Nisan 2013 Salı

Keswick & Derwentwater: bir gölbaşı hikayesi

Efendiiim, başka başka kutlamalar sebebiyle bu hafta sonu +1 gün uzatıldı ve İngiltere'nin gözbebeği, Cumbria bölgesindeki Göller Bölgesi'ne (Lake District) gittik (bayılıyorum bu ilkokul kompozisyonu tadındaki postlarıma).

Lake District: Bir İngiliz klasiği.

Göller Bölgesi Milli Parkı, Liverpool'un kuzeyinde kalıyor, 19-20 tane irili ufaklı göl var. Göller arası mesafe otobüsle 1-1,5 saat civarı, yani yedigöller gibi düşünmemek lazım. Bir de göllere yakın, konaklama için tercih edilen belli başlı merkez kasabalar var; Carlisle, Penrith, Windermere, Ambleside gibi. Biz Londra'dan gideceğimiz için trenle ulaşıma göre karar verdik. Bu planlama işlerinde devreye güzelim websitesi giriyor. Zorluk derecesine göre ayrılmış yürüyüş rotalarının broşürlerinden, mesafe, konaklama, görülecek yerler vs listelerine kadar her şeyin olduğu bir websitesi. Hakikaten: adamlar yapmış. Sitenin oldukça sade tasarımına da ayrıca bayılıyorum, içimdeki iskandinav mutlu oluyor.

Biz Cumbria'nın çiçeği Keswick'i ve göllerin kraliçesi Derwentwater'ı seçtik (Hadrian's Wall yürüyüşünü bir başka sefer yapmak üzere). Buralara zamanında Vikingler yerleştiğinden bölge isimlerinde İskandinav etkileri var. Keswick güzel, sevimli bi köy. Zamanında peyniri meşhurmuş, sonra madenler açılmış ve dünyanın ilk kurşun kalem üretimi burada başlamış. Londra'dan Penrith'e 3 saat trenle gittikten sonra otobüsle Keswick'e ulaşmak 45 dakika sürüyor. Otel seçeneği bol, ayrıca isteyene apart evler de var. İlk gün öğleden sonra vardığımız için göl etrafındaki kısa yürüyüşlerden birine çıktık. Harita ve yürüyüş rotalarını önceden bastırmak iyi oldu, turist info'da bu kadar bilgi var mı, emin değilim.
 
Friar's Crag, milli parkın 100. yılı anısına göle konan taş anıt, yosun istilası ve Castle Head manzarası
2 saatlik yürüyüşümüz (friar's crag turu) boyunca dolu yağdı diyebilirim. tamam, arada kısa süreli durdu ve yağmura döndü. neyse, yine de güzeldi. friar's crag'den göl manzarası meşhurmuş. bana biraz dilburnu'nu hatırlattı, çam ağaçlarından olabilir. yer gök minik kuşlarla ve tabii ki koyunlarla kaplıydı. İngiltere'deki milli parkların çoğunda durum aynı: arazi aslında özel mülk ve buralar aynı zamanda otlak olarak da kullanılıyor. Tarih sevenler için geliyor: Enclosure işi buralarda biraz tersine dönmüş gibi. Neyse, haliyle her yer koyun ve bu mevsimin güzelliği: kuzu. Kuzuların hatrına, o doludan yılmayıp castle head'e de çıktık ve oradan da göl harika görünüyordu (evet fotoğraftaki kadar griydi ama olsun). ilk gün için yeterince ıslandıktan sonra dönüşte gökkuşağı çıktı. Keswick küçük; ama güzel bir yer (hele ki Penrith'e göre), akşam bir italyan restoranında pizza yedik ve gayet lezzetliydi.

2. gün erken kalkıp, haşmetli bir "english breakfast"la enerji topladık. onca doludan sonra şansımıza bütün gün güneş parladı. Önce keswick'teki onlarca outdoor dükkanından birine gidip hiking ayakkabıları aldık. Spor ayakkabıyla da oluyor; ama aynı olmuyor(muş. ben de deneyip gördüm). Yağmur çamur bir yana, hafif tırmanış için de gerekiyordu. 6-7 saat sürecek uzun yürüyüşe böylece başladık. Göl etrafındaki tüm rotayı yürüdük ve hatta arada ayakkabı mağazasındaki satıcıların lafını ettiği Catbells'e de tırmandık. 450 m yükseklikte bir tepe, çıkması inmesi 1,5 saatten biraz fazla sürdü. Edinburgh'taki Arthur's Seat gibi. Yürüyüş sırasında ufak bi şelale, sazlıklı bir kuş yuvalama alanı filan da vardı. Yani göl etrafında dümdüz bir rota değil, şair burada onu anlatmaya çalışıyor.

Göl manzarası x 2, Catbells'den manzara ve temsili koyun.
Yükseklik korkum ve ben her zamanki gibi inişte delirdik. Çakıl taşlarıyla kaplı yokuşlardan yuvarlanma ihtimali bile bana yetiyor. Korkunun mantıkla hiçbir ilgisi olmadığı için telkinler işe yaramıyor. Neyse, pıhhhlayıp kaskatı kesilmiş kedi gibi kalakalıyorum veya her adımda küfrediyorum; ama olsun. Çıkması ve manzarası güzel. Böyle de bir saçma huy işte, inişteki sinir stres halime rağmen bence çok keyifliydi. Hem yalnız asla çıkmazdım; ama şansıma biricik kavalyem hem iyi hem de sabırlı (evet, biraz delirtmiş olabilirim).

Tepeden indikten sonra yine koyunlar ve kuzular arasından geçip göl kenarına vardık, rotaya ordan devam ettik. bu arada suyumuz bitmiş, karnımız artık nihayet ufaktan acıkmaya başlamıştı. Tepeye çıkmadan önce büyükçe bi otele denk gelmiştik, oradan sandviç alıp tepede yeme hayalimiz de otel lobisindeki düğünle sonlandı. "Kır düğünü" denen şeyin "Bolu zımbırbey dinlenme tesisleri"yle buluştuğu yerel bir lezzet. Şampanya sarhoşu adamlar ve kendini barones zanneden, şapkalı ve sinirli kadınlar vardı. En paspal ve ayakkabısız (çamurlu botlarımızı otellere sokmuyoruz) halimle koşarak otele girdim ve tuvaletle aramda bu şekilde yaklaşık 150 kişi vardı. Onları aşamadım, tuvalete gidemedim. zaten tuvalete ayakkabısız girme fikrini de hiç anlamadım ya, neyse. O kokoşları kendi haline bırakıp sonra başka bi yerde bulduk; ama sandviç alamamış olduk. Dönüş yolunda da saat ve kilometre saymaya başladık haliyle (veya ben başladım). Derken, kuzeyliler, mavi ceketliler: MARİNA! Gölde kano, yelkenli filan kiralamak için minik bi marina var. kafesinde cips ve çikolata yedik ki son akşam yemeğim olsa gam yemezdim, öyle iyi geldi. bu yakıt ikmaliyle bi 3 km daha yürüyüp, akşam 7.30 gibi (nihayet) otele vardık. Akşam yemeği sonrası tüm o yorgunluğu hissederek uyku.

Castlerigg Stone Circle

3. gün ki dönüş günümüzdü. Trenimiz akşamüstü, Penrith'ten. Biz de bavulları otele emanet edip Castlerigg'e doğru yola çıktık. Castlerigg'de Stonehenge benzeri bir "stone circle" varmış. Bunlardan ülkede zaten 1300 tane varmış da biri de buradaymış işte. yaşı biraz muallak; ama tabelada 4500 yazıyordu. ana yoldan gitmeyelim diye "foot path" tabelasını takiben düştük yola. küçük bir korunun içinden geçiliyor, sonra da yine açık arazi, çamurlu otlaklardan. bu sefer şemsiyeliydik; ama boşa çamura battık galiba. taşları gördük, sevdik, fotoğrafını çektik ve bu kez kısa (ve asfaltlı) yolda keswick'e döndük. Bi kahve molasıyla kurulanıp penrith'e gittik.

Bu tür kasabalarda otobüs saatlerinin trene göre ayarlanmaması çok anlamsız. pazar günü olduğu için keswick- penrith otobüsü iki saatte birdi. 17:03 treni için 16:15 otobüsüne binsek, 2-3 dakikayla kaçırma ihtimalimiz olduğu için, 14:15 otobüsüne bindik; biraz da bir önceki treni yakalama umuduyla. normalde yakalardık; ama o tren rötardan iptal oldu. bize de penrith'te geçirilecek fazladan 2 saat çıktı. keswick'ten büyük olmasına rağmen daha düz, renksiz bir yer. biz de pazar günü açık 2-3 yerden biri olan, kasabanın lüküs otelinin çay salonunda oturup treni bekledik.

*

eveeaat göller bölgesine girişimiz de böyle oldu efem. Fotoğraflar aceleye geldi biraz.

Önümüzdeki pazartesi early may bank holiday olduğu için (adeta hıdırellez) tatil. istikamet Dorset. Jurassic coast konusunda  çok heyecanlıyım. İlgili websitesi şurada, bölge adını milyor yıllık jeolojisinden alıyor (Jurassic, it is). Adanın güney sahilleri; hatta ingiliz ayçiçekleri yazın denize filan da giriyor bu bölgede. Aslında şöyle 1 hafta boyunca tüm sahili gezsek harika olurdu; ama biz şimdilik Swanage'la başlıyoruz. yine kilometrelerce yürüyüş, bol manzara. tabii bu sefer mis gibi deniz kokusuyla - o kısım önemli blogcuğum, deniz her zaman önemli bir konudur.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker