19 Mart 2014 Çarşamba

tube

4 ay oldu işe başlayalı. hiç öyle gibi değil. neyse, arada tatile gittim, bi iş gezisine filan gittim, rahat rahat. keyfim yerinde, muhtelif tahtalara tık tık.

sabahları metro (aka tube) ile gidiyorum işe. akşamları da dönüyorum haliyle. ama mesele sabahlar. central line kullanan talihsizlerdenim. ilk bir ay efendilikle, resmen tartaklanmakla geçti. sonra öğrendim ki ayağınızın sığdığı her yere vücudunuz da sığabilir, sığmıyosa bu etrafınızdakilerin suçudur ve onları itip kakabilirsiniz. "sarı çizgiyi geçmeyiniz!" anonsu geliyor. ayağıma bakıyorum istemsiz. geçmemişim. ucundayım sarı çizginin. raylarda fıtı fıtı bi farecik dolaşıyor. en rahatımız o. benim sırtımda koca koca adamlar, kocaman çantalı kadınlar var. daimi bi ittirme hali, ağırlığını vermeli. sanki tren gelse, o kapı açılsa beni çiğneyip geçemeyeceklermiş gibi. sanki iki itseler kenara ötelenmeyecekmişim gibi, yükleniyolar. içeri sıkışırsak eğer, yüzüme öksürüyolar mesela. yapıyolar bunu. sabahları böyle; tabii 9da ofiste olmak istiyosan. ya erken çıkacaksın biraz ya da geç kalacaksın işe. onu ayarlarsan, bi kuytuda dergi, kitap bile okuyabilirsin. central line sonrası piccadilly line'a geçince bi ferahlama, bir oooh gel keyfim gel. 3 duraklık yolda aceleyle bi sayfa okuyabildiysen aferin. tüm duraklarda platformun neresinde beklemem gerektiğini, inişte çıkışa yakın olan yerleri öğrendim. optimizasyon bizim işimiz.

neyse, sabahki bu sinir harbi, akşam yerini başka bi şeye bırakıyor; sanki akşam tube tube değil. merdivenleri sekerek inen, takım elbiseli amcanın muzur gülüşünü görebiliyosun. iş çıkışı son anda vagona zıplayan hanfendinin, derin bi iç çektikten sonra sımsıkı örgüsünü ve gömleğinin üst düğmesini açışını, hızla rujunu tazelemenin ferahlığıyla gülümsemesini, gözündeki o flörtöz çapkınlığı izleyebiliyosun. şanslıysan çıkışta kimle buluştuğunu bile görebilirsin, mesela. veya bugün: kızıl saçlı, yüzü çil kaplı, kiremit rengi bi kısa pantolon giyen ve koyu yeşil, kare bi okul çantasu taşıyan (kare okul çantası!), 9-10 yaşlarında bir erkek çocuğu düşünün. bu çocuk bütün yavrukurt ciddiyeti ve nezaketiyle, elini uzatıp, hafif yan dönüp "lütfen, önce siz!" diye yol verebiliyor. zaten nazik erkek çocukları = güvenli yarınlar. böyle bi durumda "ay hanimiş de yollar mı verirmiş!" teyzeliği yapmak, olmaz. gerçek bir centilmene, üstelik sanki bi wes anderson filminden fırlamış gibi renk uyumuna sahip bir beyfendiye sıradan bi ufaklık gibi davranamazsınız. ben de hafifçe gülümseyip "çok incesiniz, teşekkürler" dedim. demek icap etti.

*
ben kendim için dev bir adım attım ve ofis yakınındaki o havuza nihayet kaydoldum, türkiye'ye gitmeden önce. daha da ileri gittim: bugün yüzdüm. sanki listeleyip listeleyip üzerine sular içtiğim tüm o yeni yaş dilekleri gerçekleşti. yaş 30'ya yaklaşırken. tabii ki bone ufak geldi, bi tur saç kuruttum filan, ona takılmıyorum. 34 metrelik havuzda, 35 dakika yüzebildim. gayet de tempoluydum, arada bi molalar olmuşsa da olsun, napalım. minik zaferler. çok çok iyi geldi. insan suda olmayı özlüyor. mermer havuz da ayrı bi güzellik.

bu vesileyle düşünme fırsatım oldu (çünkü kim havuzda saçma şeyler düşünmez ki): şu 10-15 denye mus çorapların çoklu pakette satılması, resmen kalitesizlik itirafı değil de nedir?! "beşini birden al, zaten dayanmayacak" demek değil de ne? dayanacaksa niye beş tane birden alıyorum? ki ben 10 yaşımdaydım, annemin arkadaşı bana ingiltere'den hediye olarak kaçmayan çorap getirmişti ve sahiden kaçmıyodu, sadece minik bi delik oluyodu. mümkün yani. bu teknoloji VAR. e varsa biz niye böyle... -- sinirleniyorum. penti de biliyo mesela olduğunu, bilmemkaç kat pahalıya satıyor ama tüm ürünlerini bu malzemeden neden üretmiyor? kazıkçılık. zaten burda mürdüm rengi çorap da yok, anca füme var. mürdüm güzel renk çorapta. siyah kadar sıkıcı değil, füme kadar ölü bacak rengi değil, sıcak tonlarda bi filtre gibi. yok ama. türkiyeden alıp taşısam nafile bir çaba: çünkü kaçıyor! tam bir first world problem ama buralar hep first world, n'apiym. yarın 8 denye çorap giycem çünkü risk budur.

*
rutin doktor kontrollerini aksatmamak gerektiğini bilip "aman nolcek yea" diye geciktirmek sıradan ve fakat, o azıcık ötelediğiniz rutin şeyden na-rutin sonuçlar alınca, bi de bunu sabahın ikisinde eve yorgun argın bi uçak yolculuğuyla döndükten sonra alınca, insan bi an halıya oturup kalıveriyor. aile hekimliği de enteresan sistem. "bi şiler yanlış gibi; ama çok da değil gibi, ama bi bakılsa iyi olur gibi  - yine de korkmayın, ölmiyceksiniz, tedavisi var, imkansız zaman alır" kıvamı mektup yollayıp, on tane broşür yığıyor üstüne. bi de uzman randevusu iliştirmiş yanına. eh yani, bana yapacak bi şi kalmamış? idrak edeyim bari? öyle bi hal. halıya oturup idrak etmeye çalışıyosun, bolca vaktin oluyor. şimdilik, "kötüye bi şi olmaz ehiehi"liyorum. randevu bekliyorum. bi de böyle işte, her şeyin başı sağlık. başka bi ülkede. yaban ellerde, yaban doktorlarla. bakalım. halıya değil, tavana, olmadı ağaca kuşa bakalım. iç ferahlığı. sağlık mühim.

 *
bu hafta patronum ofiste yok. ama sanki bi benim değil, kimseninki yok. herkes laklak çançan. pek bi hafifiz. blog hallerim ondan. gibi. sanırım. bilmem. özlemişim. özlediğimi fark ettim. burası da bi garip kişisel dehliz. benle doğrudan ilgili şey çok olmasa da ben bolca varım; ama yazılar çok ve uzun olduğu için pek iyi saklanmışım gibi. imkansız zaman alır.

peru da yazıcam şimdi. daha dur sen duuuur.

3 yorum:

Dilcun D. dedi ki...

Ooh, misler gibi geldi yazı. :) Patron arada gelmesin öyle işe.

Adsız dedi ki...

Ah gecmis olsun!
Hayirdir?
3a1b ayca

Serra Topal dedi ki...

Mus çorap meselesini ben de düşündüm. Central line'da kolaylıklar. Haftada bir geldiğim zaman (o da haftasonları) tube'da nadiren ezilme yaşadım, peak saatlerde hiç kolay olmasa gerek.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker