2 Eylül 2010 Perşembe

buyrun

hayat sen sahiden komik bi şisin. insan olsan seinfeld ekibinden olurdun.
niyetlerimin karşısına prensiplerim dikiliyor, (b) seçeneği seçip yola devam ediyorum. bilmem belki iyi yapmıyorumdur, salağımdır; ama şu an sadece şükrettim. belki basit bi "a-a?!" o kadar.

kendi kendime konuşucam, "pas!" diyebilirsiniz.

küçükken düşündüğüm, kurduğum bi sahne vardı, hollywood dekorlu, oyuncuları baştan belli, bolca türkan şoray replikli. ömercik de olur. temelde, deri kaplı ve dönebilen ofis koltuklarıyla ilgili bir şey. "fakir ama gururlu genç"? tam değil, hayır. şimdi o sahneye teğet geçip gittiğimi fark ediyorum, sanki bi şiler koruyor. şükretmiym de napiym yani?

hoş, o sahney yaşama hayalim, daha doğrusu, "yaşasam nasıl olurdu" kurgularım hiç bitmeyecek. ben  hayalindeki sahnede her detayı düşleyenlerdenim. detaylandırdıkça daha da can acıttığını bile bile, gerçeklik hissi artsın diye. bitmeyen repliklerden de önce, dekor. "since 1999" mu ne yani, bu saatten sonra değişmez.

mesela o uzun masayı, gri duvarları, kenardaki tahtayı, tahtanın yazmayan; ama siyah, lacivert ve kırmızı renkli kalemlerini, saçımın fönünü, havadaki parfümü, dışardaki sonbaharı, insanların koltuklarına astıkları tüvit ceketlerini ve masa yüzeyinde halka halka iz bırakmış düz beyaz renkli kupaların içindeki sütlü kahveyi  hep ben yerleştirdim o odaya. bunun bir iş mülakatı izlenimi verdiğini düşünüyorsanız, aklınıza ilk gelenin doğru olduğuna dair o vakur cesareti bi kenara bırakın derim.

hani rüyalarda aslında tam olarak ne olduğunu ve sahiden nasıl başladığını hatırlamazsınız da gereksiz bir an beyninize kazınır ya, ben tam da o gereksiz anın provasını, gözüm açık şekilde, yıllar boyu ve defalarca yaptım. mesela bir versiyonunda ben geç kalıyordum, birinde geç gelenlere "buyrun buyrun, yeni başladık" diye gülümsüyordum. her mimiğini bildiğim oyuncular da harika bir performansla her şutu gol yapıyolardı.

bu provayı küçükken hırsla, büyürken alaycı bir tavırla yaptım; ama hep yaptım. daha da yapacağım, biliyorum. alışkanlık. çöp kutusu beyaz poşetli, metal, ufak bir şey mesela, tek çöp kağıt olduğu için kapaksız. camsız bir oda. en dipte, tek kullanımlık çay-kahve-krema-şeker vesairenin durduğu ikram köşesi var. onun dışında her yer kitap. yerler gri-mavi iğrenç renkli bir halıyla kaplı, insana her adımda "sittin sene temizlenemez bu" diye düşündürüyor. masada tarihi geçmiş dergiler duruyor. su sebiline bakıp bakıp bardakların plastik olmasına içleniyorum filan. bu güzide sahnemde her şey hazır yani, bir tek uğurcum oynatmıyor.

o hayalin binde birine denk bir sahneye teğet geçmişim.

gerçek olsaydı, nihayet ilk başrolünü oynayan konservatuar öğrencisi gibi olacaktım; ama nefret ettiği bir yazarın, nefret ettiği bir oyununda.

bi kez daha anlıyoruz ki prensipler niyetlerin önüne geçiyorsa, basit bir sebebi var: mesela iç ferahlığı.

2 yorum:

a little penny dedi ki...

1- Tuna Kiremitçi seni okumalı.
2- Konservatuar harçları çok uçuk.
3- Ciltlerce Kayıp Zamanın İzinde'ye bedel bir camsız oda imgesi.

fk dedi ki...

yazıyla alakasız olacak ama facehunter'daki yorumun şahane.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker