25 Nisan 2013 Perşembe

2013-2006 = 7.

Yedi. bu blogun yaşı. Çok garip geliyor bazen, sahiden garip. Çocuk olsa, ilkokul yaşı; hatta şimdi iyice düşürdüler, yakında mezun yaşı bile olabilir. Birlikte büyümek mi diyeyim, salyangoz gibi arkada iz bırakmak mı diyeyim, öyle bir şey işte. Okuyanlar da var, o daha da garip geliyor bazen. Mesela nuh nebi'den kalma bi posta yorum gelince. "Ne demişim, bir bakayım" diye okuduğumda. Başkası yazmış o yazıyı sanki; sanki benim o zamanki yaşımda olan biri şimdi yazmış gibi, ben değilim; ama bir ben tam olarak anlıyorum gibi. garip işte.

Neyse, fark ettim ki blogun yaşı benim günlük tuttuğum yaşlara gelmiş. Ben ilkokul 1 öncesinde okuma yazma bilen çocuklardandım; ama sadece büyük harflerle. Sokakta tabela okumak filan harikaydı; ama okulda bir de küçük harfleri gösterdiklerinde çok bozulmuştum. Neyse, onları da öğrendim zamanla. Günlük tutmaya küçük harfleri henüz öğrenmemişken başladım; ama sahiden her gün. Defterim kırmızı- beyaz renkli, italyanca yazıları, kuşlu kenar süsleri olan bir defterdi; sanırım teyzemin eski defterlerinden. Evet, hatta defteri Ankara'da edinmiş olmalıyım ki ilk yazım da Ankara'yla ilgili: "ANKARAYA GELDİK. ANANEMİN KOLYELERİ GÜZEL. KIZARMIŞ EKMEK SEVMİYORUM." gibi edebi eserlerim var. Nasıl da istemezdim okunmasını. kilitli değildi. kilitli defterleri sevmedim hiç. kilit demek, annem açmaya çalışır demekti; ama benim annem açmayı denememeliydi zaten. denemedi de galiba veya ben okuldayken okuyup hiç belli etmemeyi başardı, bilmiyorum. neyse, mantığımın tutarsızlığı defteri köşe bucak saklayışımda yatıyor, o ayrı hikaye.

Sonra kendi hayatım yeterince heyecanlı gelmemiş olacak ki öykü yazmaya giriştim. O defteri de hatırlıyorum, Benetton çocukları vardı üstünde, bir de ufak logo. sert kapaklı olduğu için ciltli kitap gibi gelirdi, kendince bi havası, bi ağırlığı vardı yani. Günlüğün aksine buradakileri ev ahalisine okur, okutur ve hatta teatral bir şekilde sahnelerdim. İlkokul 1den itibaren "küçük kedi mimi", "yaramaz köpek raki", "çılgın tavşan momo" kıvamı, tamamı birbirine benzeyen, başrolünde hep hayvanların olduğu hikayeler yazdım; yardımcı oyuncular da onların insan arkadaşlarıydı filan. 1-2 sayfalık şeyler; ama olaylar hep çok hızlı gelişiyordu ve hep mutlu sonla bitiyordu: Mimi evden sıkılır, kaçar, parka gider, suya düşer, bi çocuk onu kurtarır, çocukla birlikte uçağa binip dünyayı gezerler; ama mimi evini özler, evine döner, ailesini alıp onlarla birlikte gezer (kıssadan hisseleri de unutmuyorum, görüyorsunuz). Bir zaman sonra (okuduğum kitapların da etkisiyle, tabii ki) bu maceralar öyle bi hale geldi ki hikayeleri bitirememeye başladım. Olasılıklar başımı döndürüyodu: Mimi eve gitmemiş? Mimi tam eve dönecekken başına bir şey gelmiş? Mimi döndüğünde ailesini bulamamış çünkü hırsızlar öldürmüş?! O kadar çok ihtimal vardı ki seçemiyordum ve ucu açık kalıyordu. Son satırlarında "Derken" veya "Ondan sonra" filan yazan bir sürü yarım hikaye var.

Bir ara bu defteri ilkokul öğretmenime göstermiş olmalıyım ki daha uzunca (ve çılgın) bir hikayenin altına "Çok güzel olmuş. Doğan Kardeş'e gönder" mi ne yazmış. Pek sevinmiştim; ama tabii ki göndermedim. Öyle şeyler için utangaç bir çocuktum ben, hatta defteri öğretmene göstermem bile mucize. Bu yazıyı sevinçle anneme göstermiş, muhteşem hikayemi birkaç kez daha okumuş, gizlice gururlanmış ve Doğan Kardeş'te yayımlanması ihtimalinin hayaliyle utanmıştım. Bir de tabii niyeyse, hep o öyküye benzer şeyler yazmayı denedim sonra, "onaylı" olduğu için sanırım. Yarım kalanların miktarı iyice arttı böylece (adeta bir yazarın sancıları).

Yer gibi kitap okumam da öyle başladı galiba; ben daha küçük kedi mimi'nin başına gelenlere karar veremiyordum ama insanlar iki yıl okul tatilini filan yazıyordu. nasıl oluyordu yani? Favori kitabım Gizli Ada'yı (Enid Blyton) kapağı parçalanana kadar defalarca okudum. Benim için edebiyatın zirvesiydi o zamanlar. yaşadıkları kasabanın gölündeki terkedilmiş, gizli bir adaya kaçan 4 çocuğun orada kurduğu yaşantıyı anlatıyordu. Kayıklarının arkasına bağladıkları ineği yüzdürürerek adaya götürmüşlerdi, sütünden tereyağı filan yapmışlardı. Rica ederim yani, bundan büyük macera mı olur?! Bir de tabii, ben anca 1-2 sayfa yazıyordum. Kitaplar kalındı, hatta bazısı kocamandı. Hababam Sınıfı, Bir Genç Kız Yetişiyor (A Tree Grows in Brooklyn) filan, okudukça ezildiğim kitaplardı.

Kardeşim büyüyünce ben de hikaye yazma girişimlerimi tamamen bıraktım. Bi kere çok iyi yazamadığımı anlamıştım (kabullenmiştim diyelim), ayrıca ona bir şeyler uydurarak anlatmak daha zevkliydi, illa ki hoşuna gidiyordu. Günlüğüm hep devam etti ama. Bir oturuşa 8-10 sayfa yazdığım ortaokul günlüğüm kara melek senaryosuyla yarışır, zirve yaptığı yıllar. Lise sona kadar seyrek de olsa yazdım, sonrası bölük pörçük.

Neyse  efendim, ne diyecektim? hah, blogun bunlarla hiç ilgisi yok aslında. Ben blogu günlük yerini alsın diye açmadım. Niye açtığım da meçhul aslında, ilk yazılardaki daldan dala halden anlaşılıyor. Sonra su yolunu buldu, ben "haber okuyup sinirini yazarak atan blogır" ekolüne yaklaştım. şehirler, insanlar, okullar, işler değişti. elbet ben de değiştim. tuhaf ama o zamandan beri blogu okuyan az öz çekirdek bir kadro var, onlar hep okudu. "Kafa dengi sanal insanlar" olmaktan çıkıp tanıdıklar, arkadaşlar oldular. Garip şey işte blog, dışında olanların veya sadece okuyucu olanların tam anlayabildiklerini sanmıyorum. Twitter, tumblr filan değil bu. Belki de biraz komün gibiyiz, ondan. Yine de garip bir şey. yazdığın yazı, okuduğun yazı, bunların ucundaki insanların buluşması.  Hayatına dair hiçbir şey bilmesen de / çok da merak etmesen de, fikirlerine dair çok şey bildiğin insanlar olması. Kimi zaman Enid Blyton'la tanışmış gibi mutlu hissetmek.

Laf yine uzadı. Velhasıl, kendi kendime konuşurken, yan odada güzel insanlar olduğunu bilmek büyük bir lüks. Bu da yan odaya selam ve teşekkür yazım olsun; bana o hikayemi Doğan Kardeş'e göndermişim de yayımlanmış gibi hissettirdikleri için.

16 yorum:

Cem İskender Aydın dedi ki...

hey gidi, blogunu keşfettiğim zamanı hatırlıyorum da deryik, daha dün gibi.
7 yıl oldu mu lan hakkaten? Ben senden bir kaç ay önce başladığıma göre benim de 7 yılı geçmiş demek ki.

Yazı da çok güzel bu arada.

Dilcun D. dedi ki...

Teşekkür bizden, iyi ki yazıyorsun.

Mervetg dedi ki...

geç buldum ama benim için bu yazı: "ahh canım..." =)

sherlotte holmes dedi ki...

sanırım aşağı yukarı sen yazmaya başlayınca okumaya başladım ben de. o dönem okumaya başladığım bloglar benim için çok özel. konuşmuyoruz, muhabbetimiz hiç yok ama aslında var gibi de okudukça... neyse, iyi ki yazıyorsun... okumak buyuk keyif... iyi ki dogdun blog, iyi ki yazdın deryik :)

Adsız dedi ki...

Seni tanımak, yazdıklarını okumak, bu aralar ne yapıyor acaba diye arkadaslarımı aramak yerine senin blogunu takip etmek.. 7 yıl dile kolay.. Ankara'da utana sıkıla kafemiz'de buluştuğumuz gunu hatırlıyorum. İstanbul'a gelmek istiyordun, ne yapabiliriz diye konuşmuştuk.. Ne kadar cok gecmis üzerinden.. O cekingen kiz ve simdi ki Deryik, ben bile seni 7 yildir uzaktan da olsa takip eden biri olarak degisimi keyifle izliyorum.

Seni okumak guzel. Hiç birakmaman dileği ile,

Sevgiler,

Alice

Adsız dedi ki...

Tesekkurunu dahi boyle bir yazıyla ifade eden insana ancak biz tesekkur edebiliriz. İyi ki varsin deryik ve blogu. en cok da benim icin. ayse

La dedi ki...

<3

EbrarG. dedi ki...

Derya iyi ki varsın, iyi ki bloglar var.
Mezuniyet törenin zamanlarıydı seni buluşum... Sonra "hrant dink", hiç tanımadığım ve çok iyi tanıdığım deryik için "senin için de yürüdüm" diye ilk kez yorum bırakabilişim... Sonra sonra sonra, kelimeler, ankara, istanbul, buluşmalar, başlayanlar, bitenler, ingiltere, hayat...
Şimdi sen, bebeklerimin sahici teyzesi, "daaadiii!" benim en biricik dostum.
Sen varsın ya, gerçekten "aslında zor değil"
Bütün sevgimle,
Ebrar.

idilik dedi ki...

Ben 2006 yılında Fransa'larda öğrenciyken okuyordum (simiole sayesnde tanımıştım bloğu) sonra koptum sonra yeniden yakaladım 7 yılda ben evlendim ve çocuğum (3) yaşında bile oldu :) Seni okumak güzel!!

hep dedi ki...

Deryikciğim, sen bilmiyorsun ama vekilimsin :) ağzına, kalemine, yüreğine sağlık. sen hep yaz e' mi?
sevgiler.

Belit dedi ki...

iyi ki yazıyorsun deryik! hep yaz!

Adsız dedi ki...

2009 sonbaharı ingiltere'deydim, önce jelloyu buluşum sonra seni. Şimdi ben Ankara'dayım sen İngiltere'de. Bir ara hiç olmayacak şeylerde geldi başıma, özelden yazdım sana desteğini aldım. Burada yazanlardan da ötesi olabilen çok güzel bir insansın sen. Mutlu olsun 7. yaşı fikir paylaşımının.

deryik dedi ki...

ah ya. valla şanslı kadınım. her yorumu herhalde 3-5 kez okudum, ayrı ayrı herkese teşekkür ederim.

Arestoktra dedi ki...

ben blogunu sen yazmaya başladıktan birkaç yıl sonra buldum ama sonrasında müptelası olup bir türlü bırakamadım. iyi ki yazıyorsun, iyi ki varsın. :)

Adsız dedi ki...

Ben hep sessiz okuyucularindanim son zamanlar da bir iki yorum biraktim... Senin gibi guzel bireylerin olmasini bilmek ne mutlu... Adam olacak cocuk taaa o zamanlardan belliymis iste... Ben isterim ki kizim da burada okudugum deryik gibi olsun kendi potansiyelini bilen kullanan biri olsun...

Emir Bey dedi ki...

Deryik! Ben de kalp koymak istiyorum öncelikle (<3) bir de bloguna her girişte o "en genç paşa" olmanın ayrı bir mutluluğunu yaşıyorum, pek çok konuda acaba Deryik ne demiş diye düşünürüm, kanaat önderlerimden, akil insanlarımdansın. Ahahaha. =)

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker