16 Nisan 2011 Cumartesi

bohça

hadi uzun uzun yazayım. işim ne?

bi kere, ben çok üşüdüm. dün başladı. pinhani konseri pek bir güzeldi. üstelik ben kavak yellerini de izlemediğim için hiçbi şarkısından öğh gelmemişti. kendileri öncelikle "bilet parasının hakkını ziyadesiyle veren grup" olarak kayıtlara geçti. 3 saat arkadaş, tık demediler. sonra çıkışta çok üşüdüm ben. sabah güneşliydi, acelem vardı. zaten doğuya bakan bir odam var ve buna alışık değilim, sıcak sandım. meğer rüzgar fenaymış. 4 saat sokaktaydım, yine üşüdüm. şu an boğazım batıyor; ama hasta olma gibi bir ihtimal olmadığından, yaşasın yaseminli yeşil çay.

dansçı/ jonglör/ tahtabacak vb gösteri gruplarının kıyafetlerini düşününce, hep bir ucuzluk var. "fosforlu yeşil renkli saten kumaş" diye özetleyeceğim bir zevk hakim: parlak olsun, canlı görünsün, tamamdır. ama işte fosforlu yeşil renkli saten kumaş pek şık bir şey değil, sadece ucuz. ilkokul piyesi malzemesi. çok maharetli bir ekibin var diyelim, ama kostüm tarafını fosforlu yeşil renkli saten kumaşa teslim ettiğinden, bir albenisi yok. şu ara saçma sebeplerle bu şekilde toplamda 300 kişiye yakın gösteri ekibi seyrettiğim için söylüyorum. yabancı ekiplerin en çok para ayırdığı şeyse tam tersine, kostüm. adam sadece dursa bile enteresan yani. bi versiyonu da "prenses elbisesi" mesela. ah o plastik dantelli eteğin kısmen sökülmesi, boncuğun payetin dökülmesi..yani bu işe girerseniz, sermayeniz kostüm, ben diğim sağa. beceri zaten çalışmayla oluyor. bi de mimik yok bizim ekiplerde. bi gül, bi eğlen, bi sataş. olduğun yerde pilli bebek gibi 19 mayıs hareketleri yapmakla gösteri olmuyor, üzgünüm. zaten etkileşime girmeye utanan bi seyirci var, bari sen arsız ol. . neyse ya. çok uzadı bu paragraf. bit.

sonra çok üşüyünce pera. karaburçak'ı fazlasıyla merak ediyodum, hop içeri. boşken ne güzel yersin sen pera. boş olunca da gerçi "zaten boş" insanları türüyor, telefonla konuşuyor, sakızını balon yapıp patlatıyor filan. kimse bana yaranamıyor, neyse. mor mor mor.
ankara bu ara iki kere öyle bir karşıma çıktı ki, bi an için kendisinden hoşlanmaya başladığımı düşündüm. biri karaburçak. Turan Erol'un 1970'te dediği gibi: "Ankara akşamlarında, akşamın geceye dönüştüğü saatlerde, damların bacaların arkasında karaburçak moru gördüğünüz olmadı mı?" tam öyle işte, puslu ankara alacakaranlığında gök, pembeli, turunculu ve bolca morlu olur ya hani, en güzel hali.

ankaraya duyduğum hislerin en güzel özetiyse, dün çotonk diye karşıma çıktı:
"Ne kadar kasvetli olursa olsun kendine has bir taş yapı görkemi vardı Ankara’da. Meydanları olan bir kentti. 15 yıldır boncuk mavisi ve ‘Maşallah’ yazısı asılmış bir şehre dönüştürülmeye çalışılıyor. 15 yılda şehirlerarası yolun ortasında adalara dönüşecek. Her taraf otoban gibi. (...) Benim ortaklaşabileceğim kısmı Barış’ın yazdığı ya da özlediği Ankara. Ankaralılık artık bir tür Ankara’yı özlemeye dönüştü." demiş Fatih Al. görsem sırf bunun için gidip elini sıkıcam. resmen ankarayla ilişkimi özetlemiş, mis gibi. ben o şehrin dönüştüğü şeyi sevmek istemiyorum. hatırası baki kalsın. yani istanbul kedi ve martıysa, ankara köpek ve kumrudur bir yerde. bu hatıramın yerine misket kedisi ve fayans kuğusu koymak istendiği için, reddediyorum.

*

"sen ki her daim bi itiraz halindesin deryik, bugün sinire kesecek hiçbir şey olmadı mı?" diyebilirsiniz. öylesi bir durum bu blogun doğasına ters (yazar burada hayatınızdaki tüm nemrut, gri bulutları yüceltiyor). neyse, ÇED muafiyet listesi düştü resmi gazeteye.
hadi özet:

Yönetmeliğin en sonunda EK-1 başlıklı bir liste yer alıyor. Bu listede sıralanmış alanlardaki yapılar eğer 1993’ten önce planlandıysa ÇED raporu zorunluluğundan muaf tutulacak.
Bu tesisler şöyle:
Rafineriler/ Termik güç santralları/ Nükleer güç santralları/ Radyasyonlu nükleer yakıtların işlenmesi bertarafı tesisleri/Demir ve çeliğin ergitilmesi ile ilgili tesisler/Asbest çıkarılması ve asbest içeren ürünleri işleme veya dönüştürme projeleri/ Yollar, geçişler ve havaalanları/ Şehirlerarası demiryolu hatları/ Pist uzunluğu 2.100 m ve üzeri olan havaalanları/Otoyollar, ekspres yollar ve devlet yollarının yapımı/Dört ve üzeri şeritli yolların yapımı/Suyolları, limanlar ve tersaneler/Atık bertaraf tesisleri/ Su aktarma projeleri/Barajlar/ HES’ler/Et üretim tesisleri/Madencilik projeleri/Çimento fabrikaları veya klinker üretim tesisleri/Petrol, doğalgaz, petrokimya ve kimyasal madde depolama tesisleri/Ham deri işleme tesisleri/Turizm konaklama tesisleri/Motorlu ve demiryolu taşıtlarının üretimi

n'oldu? bakıyorum sıkılıp okumadınız?  üşendiniz di mi?
tam da o yüzden, bunu hakediyosunuz şekerim. her şey mübah size. bi paragraf okumadınız ama adamlar o paragrafla sizin gözünüze sürmeyi çekti. geçmiş ossun. daha da çekecekler.

ben çok sinirli, çok üzgün, çok fenayım. kimsenin böyle bir şeyi dert etmeyişi, bu adamların bu rahatça, gözü dönmüş halde karar alıverişlerini, hiçbir şeyden çekinmeyişleri, içimi karartıyor. isli, pis, makine yağına bulanmış bir haldeyim. şimdi büyük anadolu yürüyüşüne konsantre olmuş dernekler, üçe beşe bölünüp, yetişemiyorlar böyle şeylere. bir avuç insan, hepimiz yerine debelenemiyor, onlara da adam lazım. sıra geldiğinde geç kalınmış olabilir tepki vermek için. ama yine de bilin. durmayın, susmayın, yutmayın.

şehirde manolyalar çiçekleniyor, ilgilenenlere.

*

çekilebilirsin rıfkı.

13 Nisan 2011 Çarşamba

lale portakalı

3 saate yakın bir seanstan sonra, monotonluğun hakikaten çok acımasız, çok acı verici ve çok gerçek bir şey olduğunu anlıyor insan. o tekrarlar kadar iyi anlatacak bir şey yok saartje'yi. prenses olsa daha iyiydi belki sahiden; ama değil. bu hikayenin en güzel yanı, en "sıradışı" olanın gayet sıradan bir hayatı olması aslında: prenses değil.

kervanlar yürüyor ankaraya, sulak yerlerin susuz kervanları. azlar ve özler. bir kenara not düşülür elbet: "hayır dediler, yürüdüler, yol boyu gülümsediler". benim bu akşam toroslarla randevum var, yaşar kemal toroslarıyla. gitmesem olmaz; çünkü çok bekledim. bu kervanıysa henüz gazetelerde göremedim hiç, bir iki köşe yazısı anca. ankaraya vardıklarında bir basın bülteni basarlar, ayıp olmasın diye. kimse sormaz, kimse dinlemez. çünkü kaale alınmak için kalabalık olmak gerekiyor, niyeyse. 72 milyon adına verilecek en kritik kararlarda 550 kişi yetiyor, ama mesela başka bir  550 kişi tüm varlığıyla, bilinciyle, gücüyle 40 gün süreyle tüm ülkeyi yürüdüğünde, (daha az bi sayı olsun hadi) mesela 1 milyon kişi yerine yaptığı itiraz ciddiye alınmıyor. tuhaf şey matematik.

KEDV var, bir de nahıl var. siz de bilin, siz de gidin, hediyenizi filan oradan seçin.

şunca senedir hep bildiğim, uzaktan destek verdiğim ama bi şekilde hiç katılamadığım bir şey varsa, onur yürüyüşleri. bu yıl bu tıkanıklığı açıcam nihayet, kararlıyım. demin "onur yürüyüşüne katılmak için x-y-z olmak gerekmediğini biliyosunuz zaten" diyecektim, sildim. - bu blogu okuyanlar zaten bunu bilir ve böyle hatırlatmalara, dipnotlara sinir olur, "ne gerek var" der. o yüzden bu blog da okuyucusunu pek bi sever, hadi yine iyisiniz. sildim; çünkü henüz izlemediğim kaybedenler kulübünün sevgili yönetmeni demiş ki: "bi baktım, esas ben otosansür uyguluyorum, gereksiz yere açıklıyorum veya makaslıyorum!" yani öyle bir hal çiçeklerim, insan alışmayagörsün, dipnotluyor, otosansür isi üstüne siniyor. dipnotları, "ama ya xyz anlarsa?"ları söküp atmak lazım. hani "bak yapıyorum ama onlardan olduğumdan değil" açıklaması, aslında gereksiz ve hatta çelişkili. bence yani.

bahar dalları yağmur yedi, şimdi yaprağa kesecekler; ama önümüzdeki 2 hafta takvimler erguvan. istanbulun rengi tabii ki mor. morun her tonunu, ama en çok da morcivert hallerini seviyorum ben.

ido satıldı. 2,5 yıllık cirosuna yakın bir değere. 2,5 yılda dönüşünü aldığınız her yatırım güzeldir zaten. belki gemileri verip yerine mandal alırlarsa dönüş süresi 2 yıla bile düşebilir.

*
bu ara beynimde yankılanan, edip cansever şiirlerinin, en incesi: mendilimde kan sesleri. ne güzel söylemiş işte:

Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün

ben şiirlerimi paylaşamam pek, kuytularda okurum; çünkü herkes başka okur; ama edip bey buna hep istisna. herkes cansevsin.
*
bi de bugüne bugün, vizem var. hem de 9 istemişken, 90 gün! pek bi bonkör. yollar var, yolculuk var. oh mis. kuş gibi uça kona, kavuşmalara. canım portakallar.

12 Nisan 2011 Salı

müdür karısı sendromu

biraz sinir boşalması:
annem mimar, ama kimseye kolon-kiriş tavsiyesi vermiyorum. eniştem avukat, kimseye hukuk gugukluğu yapmıyorum. şahsen iktisat okudum, ona rağmen kimseye yatırımlarına yön verecek ukalalıklar da yapmıyorum, enflasyon beklentimi de beyan etmiyorum. mesela ültimatom filan da vermem lazım benim, gariptir, yapmıyorum. üstelik bunlar, yine de o kadar hayati konular değiller.

demek ki fransız devrimini anlamışım. fransız devrimi, bildiğiniz üzere, en temelde "by blood"dan, "by merit"e geçişin devrimi. yıl 1789. yani kan bağıyla değil, el hüneriyle, kendi becerinle bir yere gelmek, bir ilim irfan kazanmak, bir meslek edinmek. asilzadelik bile kanla değil, parayla icabında. hani babanız psikopos diye başrahip olamıyosunuz otomatikman, okuluna gidiyosunuz. anneniz hemşire diye doğuştan ebe olmuyosunuz, okumanız lazım. gibi gibi. bu kısmı anladığımızı varsayıyorum.

benim genel olarak "müdür karısı sendromu" olarak nitelendirdiğim bi güzel durum var oysa: bir akrabasından/ eşinden/ arkadaşından mütevellit uzmanlık taslama ukalalığı.  müdür değilim ama karısıyım, imza yetkim olmalı. çok şükür ki yakın çevremde yok. mesela tüm ailesi çeşitli branşlarda doktor olan arkadaşım bi gün olsun bana "bence sen lens takmalısın/ kas gevşetici sürmelisin" gibi, zaten hepimize malum olan şeyleri bile tekrarlamadı: çünkü doktor olan o değil, annesi/ babası/ teyzesi/ eniştesi filan. konunun sağlık olduğunu idrak etmiş, doktor olmadığını da kabul etmiş, müdahale etmiyor. başkasının diplomasıyla doktorculuk oynamıyor. çünkü bence konu sağlıksa, her tavsiye bir müdahaledir. ha tamam, ben de memnun kaldığım ağrıkesiciyi filan öneriyorum; ama doktor tavsiyesiyle aldığım bir şeyi, doktora sorarak alınması koşuluyla ve o aşamada kalıyor. aspirin bile şüpheli bi şi bu zamanda.

bu yüzdendir ki insanların "annemden/ dayımdan/ teyzemden / babamdan/ halamdan biliyorum, kendisi doktor/hemşire/tıp öğrencisi/ebe/ eczacı" diye başlayan, "bizim bi arkadaş var" diye çeşitlenen tavsiyelerini sahiden çok ayıplıyorum. söz konusu akraba dirsek çürütüp okurken, sen orada değildin. o kör olana dek anatomi atlasını ezberlerken, sana sadece resimli kitaptı. bilmediği konulardan sınıfta kalırken, yanlış teşhisten hasta kaybederken, sen yoktun. muhtemelen kendisi hastayı görmeden böyle uzaktan fetva vermez, en dandik sağlık köşelerindeki gibi bitirir görüşünü: "yine de doktorunuza bi danışın". mesela tv'deki sağlık programlarında bu yasak artık, teşhis-tedavi filan. sonunda "doktorunuza sorun" demezse kanal ceza alıyor.  çünkü çok basit: bilemezsiniz. lokman hekimlik fazla güçlü bir iddia (dolaylı ilgi için bkz şahmeran.).

hele ki yani her insanın tansiyonu, şekeri, hormonu, alerjisi vs bu kadar bambaşkayken, kalıtımsal rahatsızlıklar, atlatılan ameliyatlar, görülen tedaviler tarihi varken, "-dir, -dır"lı ahkam cümleleriyle dost sohbetlerinde hem teşhis hem tedavi yapıldığında kanım çekiliyor. çünkü "doktor"luk da homojen, tek tip bir şey değil. psikiyatrist kalp ameliyatına giremediği gibi, cilt doktoru da gözlük reçetesi yazamıyor. yani izninizle, bunun bi branşlaşması, uzmanlığı var. ne bileyim, çocuk doktorluğu bile, bir "yeni doğan doktoru" alt dalı içeriyor. her ortopedist kola-bacağa bakmıyor, branşlaşıyor. doktorlar buna saygı gösteriyor, bir noktada "bu benim uzmanlığım değil, xxx birime baktırın" diyorlar; ama hısım akrabası, eşi dostu onların diplomasına sırt dayıyarak etrafa fetva verebiliyor!  çok üzülüyorlardır, utanıyolardır eminim.

bunu neden yazdım? çünkü ben ahir ömrümü "çok zayıfsın, şu vitamini al, pancar suyu iç, tuz yala, tansiyon düşmesi bıkbıktan olabilir, kilo alman lazım; pekmez ye, başın mı dönüyor, topukların üzerinde dans et, çinçila tüyüyle gıdıklanmak tek çaredir" kıvamı bitmeyen, bitmek bilmeyen tavsiyelerle geçirdim. market alışverişinde sepetime tahin-pekmez atıp "çok faydalı!" diyen teyzeler mi istersin, büfedeki taze meyve suyu siparişime "elma da katın, iyi gelir hanım kızımıza" diyen amcalar mı, hepsini gördüm. mesela elmaya alerjim olabilir; ama ne önemi var? o ne biliyorsa odur. iyi niyetliyse, kesin iyi gelir.

iyi niyet ile kötü sonuç arasında güçlü bir bağ var. "doktora gittim ve hayır, tansiyonum düşünce meyve suyu içemem" dediğimde, oturup bi de karşı tarafı ikna etmem gerekiyor. 7'ye 4 tansiyonla bile, dünya uçuşan bir bulutken bile, o haldeyken bile, yok yani, kimse "hımm doktor mu dedi, tamam o zaman ben susiym" demiyor; benden açıklama bekleniyor. doktordan şüphe ediyor da kendinden etmiyor. neden? çünkü o da bir doktor tanıyor. ama ben tüm bir hastaneyi gezip, pek bi ucube teşhisimle barışık bir şekilde hayatıma devam edemem: dış kapının mandalının ikna olması şart. o hiç böyle bir şey duymamıştı, emin miyim? çünkü hepimiz nurtopu gibi sağlıklıyız. "bünyesel" diyorum mesela, cık cık cık, emin miyim?!

yine mesela ben yıllarımı, "ay başın mı döndü, ağzına bi çikolata at"la mücadeleye harcadım. hadi bu yanlış bilgi. ben insanlara aç karnıma portakal suyu içemediğimi de anlatamadım. hem tansiyonum düşüyor, hem reflüm var; ama sağlık raporu sunmam gerekiyor resmen. ben ayakta uzun süre beklersem başımın döndüğünü biliyorum; bununla yaşamayı da. ama yine de söylenebiliyorum, canımı sıkabiliyor. çünkü insanım, programlanmış makine değil. söylendiğim zaman da tedavi/ yardım beklediğim için değil. beyin jimnastiği, tahminler filan da istemiyorum: sadece pişman oluyorum.

bi örnek: "sorun değil, alışığım" demem kesmiyor, hemen endişeli teşhis: "ay ama acaba neden??! beyinde bi sorun olmasınnn?!?" ah ah. hiç aklımıza gelmemişti. koca tıp camiası, bu dışardan fikir yürütmeye muhtaçtı. ama siz bu gamlı baykuş halinizle "beyninde sorun mu var, hmm hmm?!" diye yumurtlarken, mesela benim teşhisli bir hastalık hastası olabileceğimi hesaba katmadınız. veya diyelim ki ailemdeki kanser vakalarını bilmediğinizden, tek bir cümlenizle "kanser miyim yani?" diye düşüne düşüne ciddi bir panik atak da geçirebilirim evhamdan. mesela yani. ya da tam tersi: "ay o bana da oluyor, takma kafana" dediniz; ama meğer nörolojik bi sorunum varmış. gibi gibi bir çok olasılık. ama ah, siz nerden bilebilirdiniz ki, tamamen iyi niyetliydiniz. tam da o sebeple: susun. çünkü bilemezsiniz.

doktor hatası yüzünden, çocuk yaşta canımdan öte canımı kaybetme tehlikesi atlatmış biriyim; ama onu yine başka doktorlar kurtardı, kapı önünde beyin fırtınaları değil. tam da bu yüzden, yine tek sığınağım doktorun kendisi, akrabası/ arkadaşı değil. biri yanımda konuşuyosa, "neyse biz akıl vermeyelim, siz bi doktora gidin en iyisi" diye kestirip atıyorum. hipokrat yemini etmedim; ama edene, edebilene saygım var, ondan. bence bazı konular tavsiye alanı dışında kalmalı. "saçımı ne renge boyatsam?" ile "günlerdir baş ağrım geçmiyor" arasında büyük bir fark var çünkü. fikir yürütemiyorsanız, sorun değil, bunun okulunu okumuş olanlar var.

her şeye bi lafınız olmasa da olur yani.

11 Nisan 2011 Pazartesi

hello stranger

efendim, yine bir filmin dünya prömiyerindeydim bendeniz. yaklaşık 1 ay içinde bu 2 oluyor, alışırsam fena. neyse, türk sinemasına tam destek. görünmeyen güzel bir film, bir de keşke yönetmene filan soracak güzel sorumuz olsa. neyse, ali bey zaten pek resimaltı açıklamaları, venn şemalı anlatımları sevmiyormuş, iyi denk geldi. ekrem kıraç tam adnan saygun değil ve hikayenin başkalaşması güzel.

misafirlik güzel şey, iade-i ziyaret güzel şey; ama bebeklik ne tuhaf şey. her şeye şaşırıyosun ve her şeyi annene teslim etmişsin, o hallediyor. yani tek işin şaşırmak ve şaşırdığın şeyi kayda geçirmek. acıktığını bile bilmediğinde, yemek hazır. ne bileyim, uykun var, resmen farkında değilsin, hadi uyku saati. aynada kendini görünce şaşırıyosun, aksin gülünce neşe doluyosun. hayat sana güzel, çınaros. gördüğüm en sakin bebek olman da cabası. ayrıca insanoğlu tüm dikkatini saatler boyu bir bebeğe verebiliyor. doğal olarak çekim alanı. ne yaptığını, ne yapamadığını, ne yapacağını, ne yapmak istiyor olabileceğini filan düşünsen, zaten yıl geçer, dudaklarını büzüp şaşırırsın sonra. oooo.. araba... oooo ayna... oooo kızlar bana bakıyor..

bu hafta filmlere doymaca haftası. gün sayma haftası. iş çıkışları haftası. erken yatıp erken kalkmalar haftası. ışığa bakmalar, rüzgara doymalar haftası. böyle bi şiler işte.

10 Nisan 2011 Pazar

lalelere rağmen güneşe

liselilik tuhaf şey.  aslında adil bir sınav istemeleri bile delilik, bu sınavdan kurtulmayı istemeliler. eskiden istenirdi bu; ama çocuklardan ufukları çalındı, aza kanaat ediyorlar: "bari" bu kadarı olsun diye. her ilde biner biner toplanıyorlar. 18'inden küçük çocuklar, "isyanımız başka bir dünya için" diyor. biz yetişkinler, veya kendi aileleri, orada değiliz. onlar bağırıyor, habere göre yetişkinler de klakson çalmış. eskişehirdekileri tenzih ederim; biz neden orada değiliz, daha ulvi ne işimiz var?

benim aklıma hep manisa geliyor. onlar daha çok küçüktü. siz bu yazı dizisini okumuş muydunuz? 7 yazı. 7 ayrı ok batsın diye kalbinize, unutmayın diye. çocuklarından nefret etmekten öte, kronos gibi çiğ çiğ yemek onları. mesela, sırtınızda 78 cm boyunda bir morluk, yeşile dönmüş bir morluk düşünün. düşünemezsiniz. bir tek milletvekili deli gibi didindi onlar için, bu ülkenin vekilini karakol odasına sokmadılar, yerde yatan 4 çıplak genci görmesin diye. düşünün azıcık,  hatırlayın. bunları unutma lüksünüz yok.16 çocuğun hayatını kaydıran bir avuç memurdu nihayetinde. 42 duruşma boyunca sanıklara ulaşılamıyor. devlet, kendi memuru olan polisleri bulamıyor resmen. düşünün bunları. hatırlayın. sırf hikaye iyi bitti diye, hikayeyi unutmayın.

bu 23 nisanda, neşe dolmayın. bu 19 mayısta, gösteri hareketleri yapmayın. durun bi, düşünün. ne kadar hasarlı çocuklardan, ne kadar harcanmış bireyler yetiştirdiğimizi bir hatırlayın. hep bir uzvu eksik yunan heykelleri gibiyiz. YGS, yanardağın lavı, buzdağının ucu. ne kadar da gurur duyuyoruz oysa bu ülkenin gençliğiyle, genç oluşuyla! gençler ordusu, tek tip, askeri nizam. çıt çıkarmadan, serada yetişmiş, gencecik beyinler. diğerlerini öğütüyor sistem zaten, kenara ayırıveriyor.

devlet, hala o memurların suçu sebebiyle özür dilemedi. rakel dink çok haklı işte: bu ülkede kimse özür dilemiyor. yaralara tuz basmak kolay da kimse iyileştirmeye çalışmıyor. sonuç? birikiyor, birikiyor. hörgüç gibi bir kambura dönüşüyor ve biz, en güzel, en umutlu, en çalışkan çağımızda küsüveriyoruz. zaten biz küsmüşüz laf mı, o kambura bakan bizi çirkin görüyor, alay ediyor, zaten kovulmuşuz. yabani otlar gibi, tek tek ayıklanıyoruz. geriye düzgünlerimiz kalıyor; yüksüzlerimiz, güzel gülüşlülerimiz. laleler gibi, gururlu.

*
istanbul belediyesi lale festivali adı altında her yere renk renk lale dikiyor ya her yıl suni suni, işte o lalelerin dibinde mineler, papatyalar, karahindibalar büyüyor aslında. pek bi güzel lalelerin görsel bütünlüğünün festivali için, sökülüyor, yolunuyor hepsi. çünkü lale varken mine, papatya veya karahindiba yeterince çiçek değil, yeterince güzel değil. istanbul için lale ideali. ben diğer çiçekler yüzünden küsüm lalelere, küstürenler utansın. o renkli refüjlere, özenli renk bahçelerine baktıkça aklıma sadece kökünden yolunan tazecik çiçekler geliyor. bir de hani emniyette cephane ele geçirdiklerinde "tc polisi" filan yazarlar, o çiçekli kompozisyonlarda aynı asık surat var.

mineler, papatyalar ve karahindibalar adına, ben askeri nizamda laleler görmek istemiyorum bu şehirde. bırakın az lale açsın ama yolmayın, koparmayın artık.  aralardan fışkırsın. bi zahmet yeşertin, becerebilirseniz. mine dediğiniz çiçek, en bi bodur boyuyla, en ayak altında kalan ufaklığıyla, inadına güneşe döner yüzünü. küstürmeyin artık, koparıp atmayın. mine, sizin gözünüzde lale değil biliyorum; ama azından yabani ot değildir.

9 Nisan 2011 Cumartesi

acaipadem

oje karışımları işe yarıyomuş. pastelin beceremediği en pastel renkler için, şahsen müdahale. çok memnunum. oje rengi bulucusu diye bi iş olsa, ilk projem olurdu. açık mercanımsı yavruağzımsı bi şi elde ettim.

dün akşamdan beri, bissürü şey hallettim ben. haftaiçinin monotonluğundan, akşam tosarmalarından sonra çok iyi geliyor. ertelenenler sıraya girdi. şimdi yazınca çok sıkıcı olucak ama: tüller yıkandı, etraf temizlendi. bahar bahar. yağmura rağmen nihayet cam sildim. bugün de sabah 8de kalktım, elektrikler yoktu. yollara düştüm. 3,5 saat filan yürüdüm. en cumartesi menemenden yedim. nihayet film taktım makineme, 10 kare fotoğraf çektim. bi ara oturup dergi mergi okudum. kahve köpüğü zımbırtısı buldum bi de, çok aramıştım zamanında. eve geldim, uyudum bi göz. şimdi de bi anne edasıyla iki parçacık olan gümüşlerimi parlatıcam.

geç uyandığımda annem "e ama günün yarısını kaçırdın" diye kızardı. tam öyle hissediyorum: günün yarısını kazandım, kârdayım. mesela benim bu haftasonu çalışmam da gerekiyo evden. yine de dert değil. niye? çünkü çeviri yaptırmış olmak, redaksiyon yaptırmak anlamına gelmiyo. "redaktörden geldi" denen metinde 2-3 hata görünce 140 sayfalık raporu tr-ing kıyaslamalı okuyacak olan alık benim. patronum (ki onu asla böyle bilmezsiniz) "sahiden yapıcan mı? yazık vaktine" dedi. ama o rapor benim emeğim, napiym. m yerine ö basan bi şaşkın yüzünden harcatmam. bi vakitler o sayfalar bitsin diye sinirden ağladığımı bilmiyor tabii o redaktör, o çevirmen. el elin eşeğini, elele gönül gönüle, karanfil elden ele. öyle bi şi.

7 Nisan 2011 Perşembe

geçen armut mevsimi

rss feed'i açıcam. esti. sıkılıp kapayabilirim. aylar aylar önceki rss'li son postumda "yazmaya devam edicem, sadece feed'i kapıyorum, reader yok" demiştim, buna rağmen "aa sen yazıyo musun hala?" diyenler olmuştu. haliyle yazdığım şeyin okunmasında rss feed/reader bi işe yaramıyormuş, anlamış oldum. sayıda da pek bi değişiklik yok aslında. o zaman niye açıyorum? kapamaktan sıkıldığım içün. dü bakali ne değişecek.

yao lu'nun manzaraları bu ara en çok düşündüğüm şeylerden. karşısına geçip dakikalarca, saatlerce izleyebilir insan. çok zarif, çok net, çok güzel, çok "witty" - siz türkler tam ne diyo bulamadım. ondan işte.

kendi gözlerimi kocaman gözlerle değiştirdim, seyir halindeyim 1 hafta boyunca. işimin olmadığı ender dakikalarda, cüzdan boyu program hazırladım kendime, pıt pıt ordan takip ediyorum - çok havalı.

annem bana kuşlarla dolu ağaçlar aldı. ben de onlardan küpe yapıcam. ağaçlar dolusu kuş, kulağıma şakıyacak, saçıma dolacak. bahar küpeleri.
çok uykum var şimdi. eve erken gelmişken, bi göz..

6 Nisan 2011 Çarşamba

plaza kanunları

şu ara iş hayatından (aslında işten değil, işteki insanlardan, üsluptan, üslupsuzluktan ve diğerleri) ziyadesiyle bunalan, daralan ve böyle ay öf yani - sahiden bıkan bendeniz için, ilaç yine tabii ki canımın içi blog aleminden geldi. bu aptal blogspot yasağından mıdır nedir bilmem, atlamışım resmen. hoş ben böyle hallere hep geç kalırım. neyse, plazam da yok gerçi; ama bundan sonra daha az söylenebilirim, okur okur stres atarım. öyle bi ferahlık. devamını merakla beklemedeyim.

özetlemek gerekirse:
ipek ongun kitapları biliyorsunuz üniversite yaşıyla bitiyor.  ayrıca kendisi kimseyi kırmak istemez, çekinir. ipek hanımın bi yere kadar desteği olabildi yani. onun bıraktığı yerden, PK devralmış; ama aradaki fark şu: artık kazık kadar olduğumuz için şefkat yerine çuvaldızlı eğitime geçilmiş. şahsi bloglardaki münferit ayarlar yerine toplu ikaz. bilemoorum. okuyunca bilmediğiniz şeyleri öğrenmek isteyeceğiniz bir blog değil bu. daha ziyade, bildiğinize şükretmek istediğiniz şeyleri okumak için.
kötücül bir yanım var veya artık oldu. öyle bi şi işte. güzel olmuş yani. özellikle o gergin gömlek düğmeleri ve telefon konuşmaları - on numero.

4 Nisan 2011 Pazartesi

melisa düşleri

"Benim de hayallerim vardı, deniz kenarında gün batımını, melisa düşleri eşliğinde karşılamak, yarimin karşısında terlemekti hayallerim. Dıştan açılan zalim mavi çelik kapı, içten açılan demir parmaklıklı pencere bir avuç gökyüzünü bile hapseden çelik teller eşliğinde, yalnızlığın bile yalnız olduğu demir duvarları hayal etmiyordum."

- o.g.ünsam.as.t savunması, 4 Nisan 2011

Bir "çocuk", hepimizle alay ediyor. acıların edebileştirdiği bu ince ruh, bir kalem tutanı başka bir kalem tutanın gazıyla öldürüp sonra eline kalemi alıp, 5 sayfa edebiyat yapabildiğini iddia ediyor. melisa düşleri! yalnızlığın bile yalnız olduğu demir duvarlar! çelik teller eşliğinde!

yo hayır, delirmiyoruz. bu kendince samimi, dışardan duyanın "di mi ya!" diyeceği ifadeciğin aslında ne derece bir hedef şaşırtma, raydan çıkarma olduğunu görebiliyoruz. artık biz de idmanlıyız azizim, kolay kolay yutmuyoruz. beynimiz var, kullanıyoruz. "aa bak kuş!" kıvamı kandırmacalar, sahiden "çocuk"ça. bir avukat, illallah demiyor, azimle, azimle, azimle anlatıyor. peygamber sabrı var çünkü, öyle baroya kayıtla elde ettiğiniz bi şi değil. insanın bu kadar sabırdan, diş sıkmaktan, derin nefes almaktan yüzü kararır. haykıramadıkları gözeneklerinden akar. yok işte, ermiş belli ki, hâlâ sakin adam. bir adamı yazdıkları için öldüren bir maşa, alay eder gibi, kurbanının sularında yüzmeye çalışıyor: yarinin karşısında terleyecekmiş!

4 yılda birçok yalan ve birçok hakaret gördü o mahkeme ve o insanlar; ama bu kadarı sahiden edep sınırlarını aşıyor. hakaret her zaman küfürle olmaz. bu rol çalan, bu ince ruhlu kurban numaraları hangi büyük abinin aklının ürünüyse, sahneye kendilerini bekleriz. lanetli bir nehir gibi akan tek şey zaman çünkü beyfendi. lanetli bir nehir varsa eğer, yüzlerce kola ayrılıp her gün vicdanımızı suluyor. melisa düşleriniz yoktu ki sizin. siz melisanın mevsimini geçtim, neye benzediğini bile bilmezsiniz. melisa ne renktir, nasıl çiçeklenir, bilmek istemezsiniz. oysa başkasının karanfil düşleri, erguvan gülüşleri, hüsnüyusuf düşünceleri vardı - siz onları yoldunuz be adam!

deniz kenarındaki gün batımını filan, karıştırma hikayene. onlar, mümkünse sizden uzak, ücra köşelerde, kendilerine has ve temiz kuytularda, kirlenmeden kalsınlar. adi mahkeme ifadelerinde, kameralara göz kırpan maşacıkların gevelemelerinde değil, hakettikleri kalemlerin ucunda dillensinler. güzel beyaz kağıtlara, güzel ince dolmakalemlerle yazılsınlar, samyelinde uçuşsunlar.
ne bileyim, bahar koksunlar, kan değil.

2 Nisan 2011 Cumartesi

cam kenarı 21

hayatım, odaklarım, yollarım bir anda dönüveriyor. mesela ben bilet yakabilirdim, başka yere alabilirdim, ama henüz değil. her an, her şey değişebiliyor. benimki içinden değil, teğetlik neticede. o yüzden çok laf edemem. hem hep güzele, iyiye doğru. bunlar olurken bazı şeyler de bi o kadar sabit. nedenler, niçinler, hep güzel, hep aynı. böyle işte: sabit merkezler ve değişken uydular. günler uzadı ya, ışığa bakmak kolaylaştı. iyi geliyor. bellissimo zamanlar şerefine.

tüm bu sebeplerle, bi haftasonu için ankaraya gitmek, kürkçü dükkanı sabitliği veriyor. ankara güzel, sevimli kulübem. hep tanıdık, beni hiç yormuyor. akşam ayazı, sabah çiğleri: hep var. öyle işte. hem göz doktoruna gidicem nihayet. miyop değil beni bu astigmat telaşı öldürecek. baş ağrılarına gömüldüm yine, daha fazla erteleyemem. ayrıca göz dibi beni denen bi şi var (tabii ki siz ölümlülerde değil, biz seçilmişlerde), kontrol vakti.

ben ofiste sürekli çay içiyorum, kahve çarpıyor. sabah demli, tavşan kanı, sonraki seanslarda yeşil, beyaz, ne varsa. reflüm böyle buyurdu: içine aroma damlatılmış sıcak su gibi hafif şeyler. bi ofis dışı kahvaltı toplantısında (oksimoron gibi, ama değil) kırk yılın başı yeşil çay istedim ve resmen haşlanmış ıspanak suyu geldi. rengi, kokusu, tadı her şeyi ıspanak. sulandırılmış bebek maması gibi. üstelik azıcık uzaktan yumurta da kokuyor. fena fena fena. içemedim. ama bu saçma durum bile birilerine "hmmm japon olduğu için tabii, bilmeyen içemiyo. çin olsa açık renk olur, insanlar ona daha alışık" ukalalığı için malzeme oluyor. bi de bunun devamında yarı yaşındakilerle sidik yarıştırma töreni var ki, neyse. sustum.

sergiler yüklendim ya annemle, gözümü kapayınca hatırlıyorum, iyi geliyor.
bir de hepimizin okuması gereken 289 sayfalık bi kitap var, hatırlatırım. indirmekle iş bitmiyo coni.

münazara programı başlayacakmış: be.ni ikn.a et. klişe isim; ama ayrıca bu isimle işin özünü de daha baştan kaçırıyor. münazarada maksat ikna etmek değildir, görüşünü destekleyebilmek, argüman ve karşı argüman geliştirebilmektir. ikna olmayacağını ve edemeyeceğini bildiğin noktalarda bile, ufku genişletebilmek, karşı tarafı köşeye sıkıştırabilmek vs önemlidir. "kim haklı?" gibi bir terazi değil bu veya ortadaki "kararsız vatandaş"ı ikna etmeye çalışan takımlar gibi bir kurgu da değil. amaan neyse. bana noluyosa.

30 Mart 2011 Çarşamba

dipköşe

bu post, iyice okumanız gereken bi konuya ayrılmıştır.

29 Mart 2011 Salı

dogs need better people

nisan ayının her gününü ezbere biliyorum, takvimi, nereye denk geldiğini, ne yapacağımı. mesela bugün odaya çıkma zamanı. cuma, ankara zamanı. haftaya vize başvurusu zamanı. sonra bekleme zamanı. sonra kemer bağlama zamanı. tik tak.

ertelediğim şeylere dönüyorum, dar vakitlerde. en azından niyetleniyorum; bu da bi şi. av mevsimi gibi bir hal. iz sürmek istiyor canım, beklerken iyi gelir diye. ihmal ettiğim hediyeciğim için sirkeci yolları mesela. sonra fest travel'a para vermek yerine kitaba para verip serçesaray avı. ne bileyim işte, buvebenzeri. yazmaya kıyamıyorum, dillense uçucak sanki. iş güç biraz sakinleşti; böylece ben de başka bi şi düşünebilir oldum. zaten ben buraya ne yaptığımı pek yazmazdım önceleri, istanbul bozdu. kalsın, bana kalsın.

bi şi oldu, tavuk veya kırmızı et yiyemiyorum. öğlenleri zoraki yiyorum; ama resmen çöküyor. tadı-kokusu da değil mesele, resmen sıkıcı. şeerli çalışan kadının öğle yemeği monotonluğu prelüdü işte. sadece deniz ürününe tahammülüm var. ben ki her öğün "yanına pilav yoğurt"la bildiğiniz esnaf yemeği yiyen, et seven biriyim. yaz geldi galiba, bi şi oldu. bu vesileyle esnafın hamsi buğlamadan başka balık yemediğini de farkettim. diğer öğünlerse bu iyotlu gıda ihtiyacımı gidermek için buluşturuyorum bi yerden. bi hafta oldu, daha da gider böyle. zaten uğurböceği de kapandı, pek bi üzgünüm.

28 Mart 2011 Pazartesi

hazy cosmic jive

neler yazmıştım, gitmiş. olsun gitsin.

diyecektim ki, televizyonda da radyasyon varmış ama siz hala dizi izliyosunuz. hürremin kuyruğu çıksın da görün gününüzü. madem öyle acaba ulusa sesleniş neden tvden yayınlanıyor, neden trt var? ah, çünkü tv zararsız. tvde olan her şey zararsız. mesela tv elektrikle çalışıyor, sizi elektrik çarparsa ölüyo musunuz? ölmemelisiniz. çünkü televizyonda da var. tüp mesela, patlayabilen bi şi. balon gibi. çocuklar tüple oynayabilir. balon patlayınca korkar, tüp patlayınca ölür; ama önemli değil. neticede patlayabilen bi şi. hem bildiniz: tüp televizyonda da var; lcd öncesi.

ne güzel alay ediliyor, ne güzel salak yerine konuyoruz, değil mi? hani dolaylı, dolaylamalı değil. radyoaktif çay içmek bile daha şiirsel kalıyor yanında, bi kandırma çabası var. buysa dümdüz: SALAK diyor sadece.

çünkü başbakan bizden sıkıldı, söylüyorum inanmıyosunuz. laf dinlemeyen, hafif bön, ama tüm yaz tatili boyunca bakması gereken komşu çocukları gibiyiz. başbakan bizi sevmiyor, uf çok aptalız. sıkılmamak için yaratıcı oyunlar buluyor bize. ", benim doğumgünümmüş, sen mummuşsun, örgün de fitilmiş mesela". ağlaşmayın hemen, saçınız yanmiycak. TABİİ Kİ o biliyor ne zaman söndüreceğini, mızıkçılık edip oyununu bozmayın, zaten size zor tahammül ediyor.

başbakan mesela, kesin beni sevmiyor. tanışmadan biliyorum. sevmesi de gerekmiyor. sadece benim vergimle yayın yapan TRT'ye beyan verirken azıcık yüzü kızarsa o bile yeter. gözümün içine baka baka diyicem, tenezzül etmez ki. ne bileyim, %18 kdv oranı olan bir ülkede gelir vergisi, çalışana düşen sgk prim ödemesi vs hala bu kadar yüksekken, rüyasına girsem ve hayra yormasa, o da olur. başbakan beni sevmiyor ama benim onu sevmemi istiyor. saygı ona yetmiyor mesela, sevilmediğinde sinirleniyor. onu kim sevmez ki, nasıl sevmez yani? hangi kendinibilmez? bakmayın, takmıyor görünüyor ama bu umarsız çıkışlar, bu tüpler ve televizyonlar, hep aynı gerginliği taşıyor: mahallede havalı bisikletiyle numaralar çekerken düşen 11 yaşındaki çocuk siniri. gülmemeliyiz, o düşmedi. gülmemeliyiz, bisiklet hala onun bisikleti ve bizi bindirmeyebilir ve tüm yaz o gıcır bisiklete binmeyen tek günahkar biz olabiliriz. gülmemeliyiz, onun arkadaşlığı çok kıymetli. anlatabiliyor muyum ki? o istediğiyle oynar, istediğini sidikli ilan eder; çünkü onun kırmızı bmx bisikleti var. memur mahallesindeki esnaf çocuğu o, her şeye hakkı var. o bize mesela en renklisinden yalanlar attığında ("oğlum, ayşenin donunu gördüm diyorum sana") ve bariz yalanı ayyuka çıktığında ("ayşeler geçen yaz taşındı abi?") bize sinirleniyor. niye havasını bozuyoruz? niye seyircisini huzursuz ediyoruz? bi garezimiz mi var? neden mış gibi yapamıyoruz? kırmızı bmx'i hatırlatırım.

ama 11 yaşındaki çocukla en büyük farkı ne biliyor musunuz? o çocuk sinir olduklarını apartmanın kömürlüğüne kapattığında kulağını çekecek bir yetişkin her zaman olacaktır. kapatılan çocuk ağladığında sesini duyup annesine haber verecek bir yaşıtı hep olacaktır. ne yaparsanız yapın, alt tarafı 11 yaşında bir çocuktur işte. mahallenin bitirim delikanlısı olana dek, bi yere kadardır cakası. mahalle delikanlısı olduğunda ise hikmet amcadan korkacaktır mesela. bir yere kadardır yani. bi sıkımlık canı vardır, sonsuz yetkisi ve cüreti değil.

*
konular hep daldan dala. çevreci tipleri takip edin. şu an en katkısız şekilde besin alan onlar, bi onların kafası çalışıyo olacak bikaç yıl içinde. bizim yerimize düşünecekler. her dedikleri birer birer çıkıyor, azıcık güvenin.

*
bunun dışında, uzak kaldığım torrent alemine bomba bir dönüş yaptım, müzik doluyum.. çok güzel. 

annem  haftasonu benimleydi, 12 saat yürüyüp hala ve inatla yorulmayan kadın. gerçekten, onun kadar yürüyebilen az insan gördüm. ben yorgunluktan mayışsam bile o bi çay içip şarj oluyor. şapkalandım, müzelendim, kahvaltılandım, güneşlendim, iyotlandım. cuma günü üzerimden tır gibi geçen bir gecenin yorgunluğunu takiben cumartesi sabah 8 toplantısından sonra, harika geldi. annemle müzeye gitmenin en güzel yanı, her resmi, her ressamı bi yerden bilişidir. ama öyle "ay mehmet güleryüz! tanıdım!" sıradanlığından bahsetmiyorum. mehmet güleryüzü tanımayınca ayıplar zaten. başkasını değil de yani mesela öyle bi şi yapsak, çocuklarını ayıplar. ne bileyim, annemin "aa bu adamın her zamanki işlerinden farklı, gençlik işi mi ki?" merakından, bi yere not etmesinden, görevliye soramazsa akşam internetten veya işte bi kitaptan, ansiklopediden filan araştırmasından bahsediyorum. elit zevkler meselesi değil bu, merak. onda biri bende varsa şanslıyım.

24 Mart 2011 Perşembe

emnete

annemin teyzesi, şu an istanbulda olma sebebi, şu an onu göremeyeceğim kadar uzak bir istanbulda olma sebebi, menekşe gözlüdür. gençliklerde sabuş marilynse, o da ablası olarak liz'miş. benim elimde bir eski fotoğraf vardı küçükken, görseniz anlardınız. marilyn ve liz bostancı sahilinde sanırdınız. işte o yüzden ben dün, bir kötü, bir buruk, dillendiremediğim şüpheli acılara karşı, ufka bakıyodum, ışığa bakıyodum.
yine de iyileşmek güzel kelime. ilaç gibi bi kelime.

başucumda hep kokladığım ama yakmaya kıyamadığım mumlar, en güzelinden bi bahar buketi, tesadüfi kuş tüyleri ve en gizli denizlerin kabukları var. beş duyu terapisi. iyi geliyor.

ses eksik değil, mulatu bizlerle. etiyopya'ya gidicem ya ben güya bi gün hani, işte sırf müziği buna sebep.  siz etiyopya askeri bandosunun bildiğiniz jazz yaptığını duymuş muydunuz? (benim muhtemelen anlatmış olmam dışında tabii. sürekli tekrarlardayım. blogda bile.) hiç işgal görmemiş tek afrika ülkesi olarak, bi vakitler batıdan müzik aleti getiriyo kralları, sonuç: etiyopik. ilaç gibi. mulatu da işi ilerletmiş sonra. 70lerden kalma şarkıları, pek bi güzel.  ben o ethiopique serisini topluca almadım, ordan burdan indiriyorum ya, içim acıyor. su gibi müzik. dinlerken akıyor resmen.(not: kendisi ölmemiş ve hala müzik yapan istisnalarımdan)

sabah 7de toplantı. içim uyuyor. eve geliş. şimdi dinlenip, yemek yiyip, yapabilirsem sonra yine biraz çalışacağım. ben yapamasam da olacak gibi gerçi.

maksat iyilik sağlık, güzellik be blog; maksat muhabbet.
sen sıkma tatlı canını demeye uğradım. güneş hala aynı parlıyor nasılsa.

20 Mart 2011 Pazar

casalinga

evde hiç olmadığı kadar vakit geçiriyorum. ev arkadaşımın il sınırı ötesine seferi sebebiyle bu haftasonu ev ve ben, bana misafirdik. temizlik mesela, hop bitiveren bi şi. salon salomanje köşkümüzün batı ucunda prize takılan elektrikli süpürge doğu ucuna (neredeyse) yetişiyor. haliyle yani, pek bi iş değil. sonra dizi filan izliyorum. o da bi saçma. kitap okuyorum, okuyorum, okuyorum. skype güzel şey tabii, bi de skype. sonra aa gün bitmiş, göz mesaisi.

muh.teş.em yü.zy.ılı seyredince insan evrime inanıyor. teknoloji gelişmiş ve biz tüm 6. hissimizi kaybetmişiz, gerek kalmamış. sarayda kadınlar içine doğma sistemiyle naklen savaş alanına bağlanıyor. gemiye top atılıyor, ah biri bayıldı, 2 adam boğluyor, ah birinin nefesi kesildi. kimsede de en ufak şüphe yok. hürr.eme "kanuni öldü" diyolar, "ölmedi, kalbim biliyor" diye yanıt veriyor. rodosta namaz mı kılınıyor, vatikanda tavandan süsleme yere düşüyor, yine naklen bir "rodos düştü" mesajı bu. misal, eminim o bıçak da saplanmayacak, çünkü pargalı bir cellocan, hemen titreşerek hissetti. atalarımız cep telefonu olmadan da anlık iletişimi sağlarken siz daha hala 3G mi 4G mi filan. peeh. dizi de yazdım, oldu bu blog. tam oldu.

dün ben görev icabı eğlendim. fena da olmadı gerçi ama mart dokuzlarına saygısızlık etmeye gelmediği bir kez daha ispatlandı. canım mart dokuzları.

az önce cas.ita ma.ntı, favorim olan t.rio'yu paket servisle gönderememelerinin açıklaması olarak "ona uygun 3 bölmeli servis kabımız yok" dedi. haklı mı, evet. ikna oldum mu, hayır. aç mıyım, çok.

şu kadar makyaj ürünü içinde en şaştığım şey oje. "parmaklarımın ucunda tırnak diye bi şi var, neden bordo olmasın ki?" hiç normal değil.

bugün hiç olmadığı kadar su içtim. delice içtim. hala içiyorum, kendimden korkuyorum. sabuş hep "allah soğukla, açlıkla terbiye etmesin" der, ben ona bi de susuzluğu ekliyorum.

*
bazen gazetelerde filan bazı yazılara içim acıyor. çok iyi niyetle yazılmış oluyor ama yazanın seçtiği bazı laflar tam da o ah çok karşı olduğu şeyin göbeğinden bildiriyor. niyeyse üzülüyorum. mesela radikalde bursada öğrencilere yönelik tacizle ilgili bir yazı vardı, gencecik bi kadın öldürülmüş. haberi yazan kişinin erkek olduğunu nasıl anlıyoruz? şundan: "giyim kuşamı frapan değil". kurbanı arkadaşları nasıl bilir, sorusuna yanıt bu. sonra diğer öğrencilere sorulmuş olay. ecem, gizem filan yorum yapmışlar. akabinde: "başörtülü öğrenciler de aynı tehlikeden şikayetçi". ah, isimsiz ve hep aynı fikirde olan başörtülüler gizli örgütü DE korktuğuna göre, demek ki başını örtmeyenlere has bir korku değil bu! öyle olsa ne olurdu acaba? kurban frapan giyiniyor olsa ne olurdu? hem "frapan" ne kadar da öyle olmadan da öyle bir kelime değil mi? "dekolte" demiyor mesela, "açık saçık" demiyor: en hassas tercihlerin kelimesi, frapan. hem yazı o kadar da kadınların yanında ki, gözümüze batmamalı. oysa erkek diliyle ne söylendiği çok farketmiyor, dil yine erkek dili. bunun doruğa çıktığı nokta şu:


Şişek, Görükle’de fuhuşun ve uyuşturucu satışının da olduğunu savunuyor. Afiş Cafe’nin ortaklarından Emrah Özer de “Öğrenci olmayan bazı genç kadınların Görükle’yi mesken tuttuğunu biliyoruz. Onların yaptıkları da hemen öğrencilere mal ediliyor” diyor.

haber içinde bolca yorum varken, esnaftan gelen bu yoruma itiraz gelmiyor. "kadınların öğrenci olmayanları" eşittir "seks işçisi" olduğu bir denklemde, 4 yıllık öğrencilik sonrası bu kadınların ne yapacağının bilinmezliği, belki de sorunun ta kendisidir? esnaf o kadınlara "öğrenci" olduğu sürece mi tahammüllüdür? ne bileyim enis bey, belki onlar da sadece giyim kuşamı frapan olan ama seks işçisi olmayan kadınlardır sadece? veya ne bileyim, seks işçisi kadınlar da görükle'ye garezlenmiş dış mihraklar değildir,  hem zaten birbirleriyle de sevişmiyolardır neticede? kurban bir kadını korumak için başka bir sebebin kurbanı bir kadını suçlamak, tuhaf bir tercih.

dedim ya, yazı gayet iyi niyetlerle, bir soruna parmak basmak için yazılmış. ne güzel. ama işte yazı bitince "bunu yazan bir erkek" diye bağırıyor ya, ben bunu görememelerini anlamıyorum. veya bana yaranılmıyor.

*
yarın isteyene nevruz isteyene newroz; yeni gün. ruz, roz, roj, ruy, leuk, licht, light. yeni ışık. insanlar için bundan daha güzel bi ortaklık yok bence. birbirimize girmeden de baharın gelişine sevinebiliriz. evet evet, bunu becerebiliriz sahiden. beceremeseydik tarım yapmak pek monoton bir iş halini alırdı sanki şeker. varlığımıza saygıdan, becermeliyiz.

17 Mart 2011 Perşembe

yanımda değil, kanımda

biz küçüktük, yaz vaktiydi, athena'nın holigan'ının yazıydı, bodrum'daydık, ah biz ne çok zıplamıştık, ne çok dansetmiştik. yine olsun, yine athenaymış, yine yazmış, yine zıplayalım. ben athena'yı hep çok sevdim, 2010 albümlerine iyice uzak kalmış olsam da. olsun, bence zamanında athenayla zıplamış olmak, bıraksanız yine zıplayacak olmak, şu kadar yıldır en tutarlı hareketlerimden. eurovision filan, ben bilmem. benim için holigan bir albüm değil, kaset. A ve B yüzü var, anlatabiliyo muyum ki? öyle işte.

her şey vaar, her şey va-a-ar.. her şey vaar. her şey vaar..

14 Mart 2011 Pazartesi

aslında bim bam bom

sabuş'un, anneannemin gençlik fotoğraflarına bakıyorum. ileride onun gibi olmak istiyorum. bu hiç geçmeyecek. o her fotoğrafta kahkahası duyulan kadın. hani kahkaha atarken utanmayan, "yüzüm gözüm bi tuhaf çıkar şimdi" demeyen, gülen, gülen gülen kadın. günün sonunda "amaaan neyse" diyebilen kadın ve onun menekşe gözlü ablası. işte o ablası şimdi hasta. bi anda, çok hasta. ziyarete gittiğim, gidebildiğim tek gün, bi telefon, bi ambulans, yoğun bakım, hastane. şimdi daha iyi gibi, ama yoğun bakım iyi bi yer değil gibi... aptala dönüp aylar sonra bi paket sigara alıp, bahariye boyunca duman - yaşlılık tuhaf şey. vücudun sönerken ve yunan mitolojisindeki o çekirgeye dönüşme süreci başlamışken zihin "aa sen nerden çıktın, annenler nasıl?" diyecek kadar net. sevgi başka, sorumluluk başka, saygı başka.

sırtım o kadar ağrıyor ki bugün acıdan ağladım. omuz, bel, omurga, arkamda ne varsa hepsi ağrıyor. saat yüz oldu, ben hala sandalye ve ekran eşliğinde çalışıyorum. bok bok bok.

güzel şeyler de oluyor blog. beklediğim telefonlar, hayrettir, geliyor. ben çok şaşıyorum ama geliyor. bence hala tuhaf ve çelişkili. arayan için de, benim için de dev bir soru işareti, ama oluyor. n'etçen.

bugün ben 15 dakika içinde uçak bileti aldım, pasaport bedeli yatırdım ve izin dilekçesi verdim. ay bitsin, yıl dönsün diye. çünkü uykulu ve çakırkeyif ve aşıkken saatler zor geçiyor. vizemi de alıcam, sonra gidicem, gidicem, gidicem. lale diyarında yumurta ve tavşan. çok gidicem blog. insan geri sayacak bir gün istiyor. bende artık var, yavaş yavaş sayıyorum. çok güzel.

11 Mart 2011 Cuma

musikişinas

müzik zevkimi, alışkanlıklarımı diyeyim, çok sorguluyorum. alışkanlık olabilecek kadar stabil yani - ondan.

yeni bir şey, anca konserlerle veya tesadüfen giriyor hayatıma. albüm araştırıp bulup indiren biri değilim, belki radyo filan- o da belki. zevkine güvendiğim insanlar üzerinden gelenleri dinlemek "keşif" denen şey benim için; ama ben bi yere gitmiyorum. sebebi de belli, müziğini sevdiğim insanlar artık şarkı yapmıyor. yani arşiv zaten sabit. ya ölüler ya da müziği bırakmış durumdalar. bu istisnayı da anca bikaç grup/ kişi için bozuyorum, onların da en genci heralde red hot chili peppers, manic street preachers filan oluyo. beatles veya cat stevens veya queen veya pink floyd veya simon&garfunkel veya jethro tull, cenin pozisyonuna girmek gibi bi şi benim için. özellikle cat stevens'ın ses tonunda tuhaf bi şi var, kesin annem bana hamileyken best of albümünü filan dinlemiş, transa geçiyorum, sakinleştiriyo. ayrıca konser kayıtlarındaki o gitarist isa halleri de hippi bi sevinç taşıyo, aslında zor değil gibi.

dolayısıyla müzik benim için "sınırlı" bir şey, yeni albüm çıkmıyor benim oralarda, başı sonu belli. en son pj harvey albümü için sevindim ki bu da bi devrim - pj ise artık teyze. günümüzün müziğini sahiden birileri aracılığı ile takip ediyorum, kardeşim, biriciğim, arkadaşlarım, hatta annem. festivaller oluyor, "hmm evet o ve bu tanıdık, duymuş olabilirim" - o kadar. hele yani böyle heyecansız, ninnimsi, (eminim ki bi yerlerde teknik çığırlar açan) melodiler beni benden alıyor, içim geçiyor, müzik mi müzik kutusu mu belli değil. kulağım alışık değil, ayakta uyuyabilirim. deneysel, keşifsel biri değilim, "burda denenmişi var" insanıyım. istisnalar dışında, böyle işte. bağıra bağıra şarkı söyleyelim bence.

ben işte bu sevdiğim ve bildiğim, tanıdığım melodilerle mutluyum. yeni bir şey aramıyorum. meraksızlık da değil, arada bir tanışınca iyi de oluyor; ama güvende hissettiren şarkılarımla varım ben. ipod'umdaki şarkılar %85 oranında ilk günden beri aynı. yeni bi şi aramıyorum ki. yeni duyup da sevdiğim bi şarkı varsa bile, şarkı eski tarihli oluyor, biz geç tanışmışız. hani örnekler farklı ama türk sanat müziği, türkü filan da olabilir bu. tembellik midir, bilmem. ha bir de: cover sevmem. asla. hiç sevmem.

bilmem belki kendime haksızlık ediyorumdur; ama bu, arada bi sorun olacak kadar yaşadığım bi şi. bazen sahiden "ah şu gençler" havasıyla dinliyorum konserleri.  yanımdakilerin de canını sıkıyorum sanki. ses efektleri, elektro mucizeler beni çekmiyor. yani ilgilenebiliyorum, sahiden eğlenebiliyorum ama tek atımlık. devamı yok. ben eşlik ediyorum böyle etkinliklere, davet değil. anlatabildim mi ki?

cat stevens özelinde söylersek (az önce damardan yükleme yaptım da) küçükken sad lisa nasıl beni ağlatıyorsa, peace train nasıl umut veriyorsa,  moonshadow nasıl içimi açıyosa, rubylove nasıl yaz havasıysa - hâlâ öyle (üstelik o zamanlar, ingilizce bilmeden hepinizi i love you günlerimdi). bunun değişmesini istemiyorum ki. earth tour '76 konser kayıtları bana sahiden yetiyor. live earth'müş, parmak şaklatan bono'ymuş filan - peehhh yani. o da eskidi gerçi di mi? aah ah. bence en iyi film hala the wall, en iyi klip de i am the walrus olabilir mesela. niye olmasın yani.

10 Mart 2011 Perşembe

ah.

çok tuhaf: peruda, benim adımı taşıyan, daha doğrusu adını benden sebeple taşıyan bir ufak kız çocuğu var. 15 günlük, minik, yumoş bi şi. çok tuhaf. annesiyle hala iletişime geçebilmiş değilim, baba sürekli yeni fotoğraf yüklüyor, o şekilde irtibattayım. civar ülkelerden peruya gidecek olanları organize ediyorum ki bi ses duyayım. fotoğraf, facebook filan, gözünü sevdiğimin teknolojisi - iyi olduklarını biliyorum. fotoğraflara bakıyorum, baktıkça şaşıyorum. tuhaf işte.

*
 bugün, geçirdiğim sinir krizlerinin ortasında, bi an için kendimi takdir ettim. "net ol ciğerimi ye" felsefesini iş hayatına da uygulayan biri olarak, galiba benim sırtım yere gelmez. şeffaflık ne güzel şey be. netim netsin net.

*
tüm gün yaptığım saçma sapan görüşmelerden, yazışmalardan derlediklerim top 5:
1. gönderilen mailde "her gün" yazmaktadır. soru gelir: "her gün derken, hafta içi mi hafta sonu mu?" cevap: "mailde belirtildiği üzere: her gün".
2. gönderilen mailde görünür bi şekilde "konuyla ilgili olarak xxxx firmasıyla iletişime geçiniz" yazmaktadır, TABİİ Kİ benimle iletişime geçilir. cevap olarak bir önceki mail forwardlanır, ilgili kısım 18 punto, bold ve kırmızıdır. telefon gelir. "şey, konuyla ilgili bilginiz olmadığını mı anlamalıyım?" cevap: "evet hanfendi, bilgim de, ilgim de, bu yönde bir vaadim de yok".
3. telefon çalar, açılır. arayan "ben size gönderdim ama hala olmamıııış" diye lafa girer. cevaben "pardon, ben kimim?" denir. o ben değilimdir. "peki siz kimsiniz?"denir. dış kapının mandalı, "yanlış oldu galiba" der. "görüşmenin başlangıcından itibaren, evet" denir. vedalaşılır.
4. "merhaba, şey acaba bizim firma ne yapıyor?" gibi harika bir telefon gelir. sakin bir şekilde "bilmiyorum, onlar da bilmiyor ama bana soruyolar" denir.
5.  uzun uzun 7-8 kere çalan telefon açılır, "şey bana bilgi lazım". soru: "ne konuda hanfendi?" cevap: "tam bilmiyorum aslında". cevap: "o zaman size soru da gerekiyor".

bir yerde patlayacak ama şu aralar çok eğleniyorum. daha doğrusu, başka türlü olmuyor. tahammül sınırım yerlerde geziyor, sinirliyim, hatta azıcık nevrotik bi haldeyim. derin nefeslere sığınmış gidiyorum. istifa edecek olursam, o gün, hatta gün yetmez, o hafta daha da zirveye çıkmayı planlıyorum. bari namım yürüsün. amaaan yani. sahiden. hem eminim, karşı tarafa iyi geliyor. ayrıca benzerlerini bana da yapıyolar, elden ele, dilden dile.

*
mini fırın mutfağın belkemiğidir. resmen havası değişiyor yahu.

9 Mart 2011 Çarşamba

anlatan

ismail beşikçiyi izlediniz mi? ilk canlı yayınında? bi tuhaf sabır.
o kadar tuhaf ki, aslında tüm gücü bu. adam, sabrın vücuda gelmiş hali. bir şeyler zor mu geliyor? utanın kendinizden. tane tane anlatma sabrı, şu hayatta en hayran olduğum, en sahip olmak istediğim güç diyebilirim. bende bi yerde film kopuyor, zaten bu kadarı ne haddime ama, şaşkınlıkla izliyorum. ismail beşikçiyi döne döne izleyebilirim. savunduğu şey için, duygusal değil, bilimsel denklemlerle direnmesi, mantığı ("beraat istemiyorum; çünkü bu 'ben bu suçu işlemedim' demektir. ortada bir suç yok ki, düşünce var"), dimdik durabilmesi, bilmem ki ne yapıyor size? daha başka bi güç mü var? bir insanın, düşünebilmesinin, soru sorabilmesinin karşısında parmaklarını kırmak isteyecek kadar nefret duyabiliyorsa birileri, sorarım sahiden, gerçeğe tahammülsüzlük değil de nedir bu? çok tuhaf bir şey, büyülü bir şey. inatçı, ama özgüvenli bir şey, o yüzden de ulaşılmaz, yıkılmaz, bozulmaz, başedilmez.

ne bileyim,  buğday'ın victor'u gitti. kavunun içinden çıkan 900 küsur tohumu saydığında her birine aşık olduğundan emin olabileceğiniz bir adamın, 40 yaşında ölüvermesi, fena. yıldız kayması gibi. ama o çevreci tiplerdendi tabii, başıydı belki de. mihraktı. çünkü o da "anlatan adam"lardandı. bıkmayan, anlatan ve daha da önemlisi, anlattığını yaşayan. anlattığını yaşamaya cesaret eden. ilklerden, azıcık bu işlere bulaşmışların rol çaldığı, takdir ettiği insanlardan.

anlatan adamlar, anlatan kadınlar. o sabır, benim için kutsal bir şey. bakınca gördüğüm, tüm dertlere rağmen, içleri ferah. kendilerine karşı ayna gibiler, çok netler ve o yüzden içleri ferah. hep rüzgarlı, hep geçişken, hep akışkan. hiçbir şey tıkanıp kalmıyor ve ferahlar. tam da o yüzden, imrenilesi işte.

7 Mart 2011 Pazartesi

iki nal bi at

arayışım bitmişti. vermiştim karar, çok mutluydum. az bi tereddüt süresinden sonra, olmuştu. sadece zamanlama kalmıştı, kendimi bekliyodum. nihayetti. şimdi, yeniden karar vermem gerekiyor. daha doğrusu iki kararımdan birini iptal edip, diğeriyle devam etmem gerekiyor. aslında "iki kahve, biri askıda" hikayesi gibi oldu sanki. amaan, en azından diğeri konusunda azimliyim.

neyse, pek dert değil aslında. ne de olsa istanbul'da ineklik etmeyip taksi tutuyorsa insanlar, ankarada da erken gelen oturuyor. toplu taşıma kullananlar bunu bilir, bununla yaşar. izmirde noluyor acaba? yüzüyodur onlar, mis gibi. ordaki sistemin adı ESHOT'muş. çıkmaz bence bundan bi şi. "Esas Seçkinler Halk Otobüsüne Takılıyor" filan? hmm.. öneri.

konu, canım, dağıl sen iyice, rahat ol.

*
serbest çağrışım, serbest düşüş.
tabii akla hemen tom petty geliyor, hoşgelir. john mayer de gelebilir, ama tomcuyum.

itiraf ediyorum, oje sevdalısıyım. hani sürekli bi manikür, sürekli bir oje sürme hali olsa onu da anliycam, benimki daha ziyade depolama. karınca yuvası gibi. gökkuşağı renklerinde ojelerimi yan yana dizip seyrediyorum resmen. çok da güzeller, canlarım. bir de sürersem tam olacak.

hava durumunu anlık takip ediyorum. tercihim, karın yağması ve bir an önce eriyip aradan çıkması. yüksek bölgelerde yağış devam edebilir, sorun değil. ama yağıp bir an önce erimesi konusunda çok ciddiyim.

çok yorgunum. az kaldı geçecek. o kadar yorgunum ki, hayata karşı genel prensibim "amaan, kogötüne" olmuş durumda. bi yerde infilak edicem sanırım, çünkü ko'muyorum, koyamıyorum. birikiyor. saçlarımda ak, yüzümde sitem, gözlerimde şiş. bi de galiba kilo veriyorum ben yine. iyi bi şi diil bu. vermiym, böyle kaliym. demir atiym. hayatımda güzel adımlar var, ama ufak ama sessiz, yine de var. adım adım gideyim. gittiğim yerden kart atiym.

dergi alıyorum mesela, okuyup bitirene kadar ay geçiyor. oysa ben dergilerimi ne çok severim.
amaaan... (bildiniz) kogötüne.
>çok ayıp!<

4 Mart 2011 Cuma

61'den mahkeme duvarı yapmak.

aayy şükür kavuşturana blog. inadı bıraktım, dns'le oynadım, karşındayım.

her şey zor be blog. an be an her şey adım adım zor. mesela sokağa çıkıyosun, kaldırım taşı kırık. önüne bakmadan yürümek zor. bunu da yüksek ökçeli kadınlar birliği adına söylemiyorum, spor ayakkabıyla da zor. yağmur yağıyosa araba çamuruyla ıslanmamak zor. otobüslerin her mevsim anormal sıcak ve kokulu olması, çünkü o otobüslerin aslında almanya / hollanda için ve el kadar pencereyle üretilmiş olması filan - yine zor şeylerden. insanların kabalığı, yordamsızlık, her şeyi kendine hak görme halleri, zor. sürekli bir üçkağıt- zor. bu şehir değil şekerim, bu ülkenin kanunu da zor, mahkemesi de zor. sırtınızı yaslayabileceğiniz, içinizi rahatlatacak bir şey olmaması, babana bile güvenmiycencilik zor. etrafıma bakıyorum, herkes eşek gibi çalışıyor. çok çalışıyor, içten çalışıyor. demek ki boşa çalışıyoruz, her şey saçma ve eksik ve yanlış. bu kadar insanın emeğiyle en azından bir ufak şey düzelebilirdi, yok, cık, düzelmiyor.

ben bugün, bilmem ki yorgunluktan mıdır, çok bıktım be blog. gazeteden, sokaktan, her anın bir mücadele olmasından, bu mücadeleyi doğal bi şi sanmaktan, bıktım. bunaldım. nefesim kesiliyor. fırlatıp atmak istiyorum. bir şeyleri, birilerini.
elimdeki kitabı sıkı sıkı tutup, delirmemek için ya sabır çekmek zor blog, anlıyosun sen. benim en güzel arkadaşlarım bir şeylerden illallah derken, zor bu ülke. birileri iğneyle kuyu kazarken diğerleri kuyuyu betonla kapattığı için zor. yaşım 26 blog, 5 yıl önce de aynı şeyleri yazıyor olmak zor. bugün her şey zor, pis, bozuk ve eksik. her zaman olduğu; ama her seferinde benim yerde açan minelere bakıp şükrettiğim gibi.

bugün insanlar, bu şehrin en güzel caddesinde,
"bir gün gelecek, devran dönecek, akp halka hesap verecek" diye bağırdı.
başbakan da cevaben "yahu siz hala güçler ayrılığını anlamadınız, yargı o yargı, biz yapmadıık, biz diiliiz... öööf!" dedi, yine  çok sıkıldı, yine burun kıvırdı. adam olmayacak bunlar.
oysa o kadar iyi anladık ki bence daha iyi anlatılamazdı.


61 gazeteci tutuklu.
2 bin tanesi yargılanıyor.
4 bin tanesi hakkında soruşturma var.

ha bir de unutmadan, 100 yılda 61 tanesi de öldürüldü.

1 Mart 2011 Salı

yine yeni hep

ayarsız elleriyle mahkeme kararı çökmüş yine blogların üstüne. dici dici kızıyodum ama şimdi napsın? e-mail adresi bile olmayan adamlar karar alıyor neticede. mahkömö-höhöhööyt!

twitter komplosu da olabilir tabii. yüzkırk karakter.
neyse paşam, yayındayız. kim korkar hain kurttan. tabii reader kapalı olduğu için muhtemelen bu satırları sadece ben görüyorum ama ossun. varlar burdalar. ktunnel filan hikaye, biliyorum. ama inat da fena bi his değil. inat da şu gariban blog okunsun diye değil, bu saçma kanun değişsin diye.

28 Şubat 2011 Pazartesi

hooting and howling

evden çıkış saati: 07.00
tüm gün sürecek toplantı dizisine başlama saati: 07.30
toplantı adedi: 3
eve geliş saati: 21.00
çalışmayı bırakma saati: 23.40

bence bana çok yazık. bi hafta böyle başlamamalı.
tam da bunu derken:
yarınki toplantı adedi: 4

özet: 
bugün biri bana telefonda "sesiniz bi anda her şeyi bırakıp karayiplere kaçacakmışsınız gibi çıkıyor" dedi. 

27 Şubat 2011 Pazar

evdeki ses

şunca deneyim ve biricik reflüm ışığında karar verdim: menüsünde deniz ürünlü bi şiler olmayan cafe/ restorandan kaç kaç kaç. kebapçıları tenzih ederim; ama mesela deniz ürünlü makarna gayet kolay bi şi, niye olmasın? sadece tavuk-dana-kuzu üçlüsüyle hayat geçmiyor. mekan sahiplerinin şööööle bi deniz kenarına yayılıp aylaklık yapma diye bi keyiften haberi olmadığını düşünüyorum, onlar için üzülüyorum. ne bileyim, deniz ürünlü bi şiler yemek, yanında geç batan güneş, bira, çakıl taşı ve güneş yanığıyla gelen bi menü. oh mis, deniz kokusu. hem zaten menüsünde bu eksik olan yerlerde dekorasyon da bi sonuk, bi donuk oluyor. deniz ürünü yiyin, yedirin. iyi ki var. .

düzenli spor yapan insanlara çok saygım var. düzenli yapabileceğim tek şey yüzmek. onun için de önce dışarı çıkmak gerekiyo, ıslanmak gerekiyo, hava zaten gudubet - falan filan. hava gudubet demişken, istanbul genelinde herkes evinde pinekledi bugün galiba. miskinler tekkesi bir hava. kaç saattir aynı noktada oturduğumu bilmiyorum ama çok zevkli.

ankara ne küçük yer allahım. sahiden tuhaf. okul kantininizi başkent yapmışlar gibi. her seferinde şaşıyorum niyeyse. yarın pazartesi. sabahın kör vakti şehrin bi ucuna gitmektense battaniye altında tesbih böceği gibi kıvrılmayı tercih ederdim. uyanmak ne zor iş bazen.

25 Şubat 2011 Cuma

gece vakti

bu çok fena, çok çok fena bi şi. 1995'ten kalma olduğu için, yeni görüyor olmam ayıp.
ama yine de o kadar uzak veya tuhaf veya inanılmaz değil. fenalığı burdan geliyor zaten. kendimize itiraf edemesek de, tanıdık bir şeyler var. insanı kendinden iğrendirecek kadar tanıdık: "neden olmasın?" diye fısıldıyor insan kendine, "burada neden olmasın ki?". bir an için aklınızdan geçmesi, aklınızda gelebilmesi bile, aslında yeter.

birileri var, bununla uğraşıyor ve sonuç alıyor. deniyor. korkmuyor.
bu kararlılık, bir heykel gibi seyredilecek, mermerden, güçlü bir şey.
işte öyle insanlar var diye zaten, her nefeste utançtan ölse de umut etmeyi becerebiliyor insan.
*
bi vakit bana "kenyayı bırak da konyayla ilgilen" diyen olmuştu. nedenini anlasam da ikna olamadım. siz de olmayın. isimleri sınırları yemişim, insana bi şi olmasın. içiniz acıyabiliyosa, nimettir. çin uzak bi yer değil.
*
bu gecenin mesajını da verdim işte. aldınız, güle güle kullanın.

24 Şubat 2011 Perşembe

polly jean

blog naber?
ben sana pj harvey aşkımdan bahsetmiş miydim? 5 yıl oluyo seninle, kesin etmişimdir. stories from the sea, stories from the city. orda kalmadı tabii; ama pj'cim, bence en çok good fortune'daki siyah elbiseli kadınla, this is love'daki beyaz takımlı elvis oldu. sesini, vokalini, kızmalarını, kanonlarını seveyim.  thom yorke'lu this mess we are in ve tabii ki en sevdiğim inci tanesi: you said something.

sonrasında uh huh her mesela,  pek açmamıştı sanki beni. ama öncesinde bittabi: is this desire var. neyse yani, gidebülü böyle. şimdiyse let england shake ve the words that maketh murder. bu şarkıları duyunca, mutlu mutlu sırıtınca, tamam işte.
pek tabii ki tüm haşmetinizle, hoşgeldiniz leydim.

bi 20 dakikanızı rica



kimileri "hani nerde bilimsel veriler, sayısal isyanlar?" diyebilir.
her şey raporlanamaz meleğim, bazı şeyler hissedilir.

23 Şubat 2011 Çarşamba

tanısanız seversiniz

salı akşamları 2 haftadır bambaşka bir anlam kazanmış durumda. biricik ev arkadaşımla aynı saatlerde yemek yeme şerefine erdiysem eğer, küçük sırları izliyoruz. evet, o kızlar ve o sırlar.

bu kızlardan biri de halk arasında sinem diye bildiğimiz su. filmlerde devamlılık hatası bulmayı seviyorsanız, prensesiniz işte tam da bu su karakteri. istemeden oluyor, su bunu hep yapıyor. devamlılık sorunu olan alan ise oje. su hışımla evde duvarı yumrukluyor, oje siyah. aynı hışımla kahvaltıya oturuyor, oje kırmızı. evden çıkıp telefon ediyor, oje yine siyah. gibi gibi, bu ve benzeri : biz de başa sarıp "oynat uğurcum"layarak oje takibiyle eğleniyoruz.
örneğin bu bölümde de su, hem cadı gülüşlü, bol fondötenli erkeklerle savaştı hem de imkansızı başardı: hışımla otel odasından çıkarken mavi, otelin kapısının önündeyken bordo, devamında bindiği arabada telefonu eline alırken tekrar mavi ve telefonla konuşurken de kırmızı ojeliydi. su, seri manikürlerin kadını. enteresan bi şekilde yanındaki diğer karakter, esmer olan neyse işte (gugıl ayşegül diyor), o hep siyah veya bordo ojeli. tüm bölüm tek renk ojeyle götürüyo garibim. aptal sarışın açık renk takılıyor, kemancı kız ise en son hülya avşar gözü mavisi sürmüştü. dizide ne kadar çok el göründüğünü de böylece anlamış oldunuz.
bu haftaki bölümde bir diğer goof için ev arkadaşıma teşekkür ediyoruz: hikaye sevgililer gününden 3-5 gün sonra geçiyor. okunan gazetedeki başlık: "dikkat! yarın sevgililer günü!" o la la.

- dikkat, deryik popüler kültür öğeleriyle eğlendi! çizgisi -

filmlerime gidiyorum, çok eğleniyorum. iş çıkışı filme gidip kafa dağıtmayı 20 gün önce akıl etseydim keşke. !f vesilesiyle, bi şekilde. sonra eve gidip vurkafayı, yatuyu. şimdi bugün mesela, yine yeniden.

saçım öylece uzuyor. kestirmem lazım azıcık. kısa saç ne kadar kabarık ve kocaman bir olasılıksa benim için, uzun saç da bi o kadar sıkıntılı. hep topuz yapıyorum, baş öğretmen ile kütüphaneci arası bi hal. neyse, bir sonraki hayatımda, saçımı kısa kestirdiğimde "dağınık ama toplu" bi görüntü elde edebilmeyi, havama hava katabilmeyi diliyorum. başka derdim olmasın.

southern comfort, meyve suyu almama tek sebep. zaten başka ne olacaktı ki. bakınız kendileri ne demiş: 
Dear Wednesday, why can't you be more like Friday? Or Saturday would be fine, too. 
Yours Truly, SC.


sürekli boynum ve hatta omuriliğimden başlayarak tüüüüm omurgam ağrıyor. tahammülfersah bi ağrı, biri tekmeliyor gibi. süreklisürekli.

iş sebebiyle sıkça mail gönderdiğim biri var, son zamanlarda resmen sanat gibi laf sokuyor.işin fenası, laf sokması gereken kişi de ben değilim ama elinin altındayım diye bana patlıyor. en son "xxx ile ilgili dönüş" rica ettim, yalvarırcasına. cevap şöyle bi şeydi: "(bi paragraf boyunca) boksunuz, koktunuz, berbatsız, işe yaramazsınız, hüsranlardayım. ama evet, yine de derin bi nefes alıp, xxx ile ilgili dönüş yapacağım (bi cümle)". sanat değil de ne? kanuni mektubu okuyan ferdinand hissiyle ezil büzül toz ol.

mardi gras tam benlik bi şi gibi duruyo. uzaktan uzağa hep sevdim kendisini, boncuklar filan. belki bir gün.

ya hani bi kitap vardı, ka.yıp gül. 50 ülk.ede 43 di.le çevrilen ilk türk bestseller'ı. 63 hafta en çok satanlar listesinde kalmış, yazar dünya edebiyatını sarsmış hatta ama hiçbirimizin ruhu duymadı ve hatırlamıyoruz. hah işte, onun devam kitabı yazılmış. kitap kapağına bakınca kendi kendime "zaytung kişisel gelişim kitabı hazırlamış" dedim. eminim bu da rekor kırar. ne de olsa kimse dönüp de "bu ülkeler hangisi, bu diller ne, hangi listede kaldınız?" demiyor. "ben attım, siz tutun" ilmi olarak satış, pazarlama veya ne deniyorsa o.

şimdi koşarak uzaklaşıyorum ekran ve klavye. geri gelmiyciim.

22 Şubat 2011 Salı

bitgitbigün

acaba anıların telif hakkı diye bi şi var mı? varsa ben bikaçınınkini almak istiyorum. benim olan, özel olan, ortalara saçmadığım şeyler - amanın, birilerine yol-su-elektrik-artı puan filan oluvermiş, mezeleşmiş, breh breh'leşmiş. çok garip. aslında garip de değil, enteresan. herkesin anısı kendine, di mi? yani eğreti durmaz mı ki acep? teğetlik ile teması birbirine karıştırmamak gerek, ondan oluyo galiba.
anıyla ilgili cümleler yarım, söylenenler eksik; ama onu da sadece bilen biliyor. bilmeyenler, aslı bu sanıyor- boşluktaki bir yankıya kanıp, müzik diye dans etmek gibi. niyedir bilmem. teşhisi koysam tedavisi de mümkün. gerçi tedavi etmeyip bırakabiliriz, kendi kendine de geçer belki. ağırlaşmasın, yeter. bu süre içinde ben her yere: © , ® , ™.

 *
Darya doğdu - 21 şubat. canım arkadaşım, ablam, bir tuhaf delim, okyanus aşırı anne oldu. yanında olamadım ama demin yanına uçtum, kondum.  çok tuhaf bi heyecan. hem ne zaman bi çocuk doğsa, kardeşimi özlüyorum.

*
uydurmasyon yemek tariflerimde genelde iyi sonuç almamın sırrını açıklıyorum: renkler ve hatasızlar. bunu da açıklamam gerekecek tabii. bazı malzemeler var ki el mahkum, ne yapsanız güzel oluyor (bu aşamada benimle inatlaşmayın). mesela domates. mesela nane, kekik. şüphedeyseniz bunları ekleyin. diğerleri için bakınız: renk. renkleri uyumluysa tadı da fena olmuyor. saçma tabii, ama böyle. ben de mutfakta mon ami uyumu arayan biriyim işte. ayrıca, tozlar, kesilenler, dökülenler filan gibi malzeme sınıflandırmalarım da var. yuvarlanıp gidiyoruz.

*
gece vakti sinire kestim: 13 yaşında bir kız. toplu tecavüz ve alıkoyma yaşıyor. hukuk ise buna "ama" diyor. ama 15miş aslında. ama aklı eriyomuş. ama kendi istemiş hatta, karşı koymamış. mağdur tecavüzcülermiş hatta? iyi hal indirimiymiş.
tiksinmek az kalır. hepsi kendi bokunda boğulsun. erisinler, bitsinler. bu yargıçları da çocuğunuzdan uzak tutun. bu karar "fırsatım olsa, ben de yapardım" demek gibi bi şi çünkü; ödül bu. bir kız çocuğu tenhalarda delirmiş, kim duyar? kim ne yapabilir artık, kimin neye yetkisi veya gücü yetebilir? kadınlar nasıl oluyor da en beterini yaşadıkça daha da borçlu çıkıyolar erkeklere? nasıl bir hukuk, nasıl bir kanun okumadır bu?

böyle kararları okuyunca, yıllar boyu orda burda laf atan, el atan, göz süzen, küfreden tüm erkeklerle bi odaya kapatılmışım gibi hissediyorum - her bir sapık canlanıp vücuda geliyor, kümülatif bir hikaye. bacağımı sıkan amca, ben bu kız kadarken gözümün içine bakıp "ah bi 18 olsaydı" diye salya akıtan o iki yaratık, otobüsteki pislikler, tek başıma yürürken takip edenler, el atıp kaçanlar, orda burda hobi niyetine gözlerini dikenler, beni kendilerine hak görenler.. hepsini tek tek hatırlıyorum. her kadın hepsini hatırlar. hepsinin elinde, yüzünde, bacağında, iz bırakacak başka bir yerlerinde sigara söndürmek istedim ben, her seferinde. bu kadarcık şeyde bile. işte bu haberi okuyunca: ben hepsiyle bir odaya kapatılmışım ve sırıtıyolar. tüm cüretleriyle, cesaretleriyle, gururlu bir şekilde, hukuğun yasanın desteğini de alıp bana gülüyolar. yaklaşıyolar. nefesim kesiliyor, kanım çekiliyor. bunu anlamalarının imkanı yok di mi? o adamların, o kurumların, o devletin bunu anlama şansı hiç yok. benim yaşamadığım şeyin fikriyle bile kanım donarken, o kız nerde, ne halde, nicedir?

*
şu haberi de okuduktan sonra, artık uyumam gerektiğini anladım. daha başka bi şi duymak istemiyorum. asmalı mescit olmasını geçtim, adamlar sokağı satmış. sokak satılan bi şeymiş demek ki. eh, alıcısı da çiller olur tabii , şaşırmadım.

20 Şubat 2011 Pazar

can koyusu

burculu haftasonu bir fırtına gibi, esti geçti. o derece ki cemreyle birlikte gelen yağışlar, onun eteğinden döküldü. arkadaşlar iyidir. bi ara ben bi hostelin godmother'ı olmuştum, dün ziyarete gittik, kendisine şerefe dedik. sana bi çatıdan baktım aziz istanbul. sonra civarında tur tur. sonra kahvaltı ne güzel şey, ne mutlu şey. yumurta en lezzetli şey. arkadaşlı kahvaltı - çünkü arkadaşlar iyidir. arkadaşlı vapur, aynen ondan.

*

sonra ben, kendime söz verdiğim filme gittim. 1,5 saat boyunca da doya doya ağladım. neden ağladım bilmiyorum, bi yanım umuttan, bi yanım hırstan - ama üzüntüden değil. ağla firuze ağla. tek başına izlemenin güzellikleri. sonrasında söyleşi vardı. sahiden bir avuçlar, gerçekler ve sahiden çok güzel, çok cesur insanlar onlar. hepsinde aynı sihir var: dayanamıyorlar, oturup kalamıyorlar.

ben tam senoz'u, ikizdere'yi, çağlayan'ı sindirmeye çalışırken, "devam edecek"i kabullenirken - allianoi. boğmuşlar. yürüdüğüm o köprüyü, duvarındaki resimlere baktığım o kulübeyi, sütunları, mermeri, seni beni boğmuşlar. istediler, olmuş. 3 yıldır ettiğim dualar, tuttuğum dilekler sönmüş. başka neyi bu kadar istediler, ne için bu kadar çabaladılar bilmiyorum. canım acıdı, içim sızladı. bi kez daha, son bi kez daha görebilirdim.

çok şey yazmak istiyorum veya siz onun yerine bi bilet alıp filmi izleyebilirsiniz. vadileri, bulut vadilerini görseniz bile yeter. birileri anayasal haklarınızı satıp yerine mandal alıyor. mahkeme anayasanın 56. maddesine göre karar alıyor, yürütme durmuyor. birileri, anlamıyor. çevre ve orman bakanlığının bakakalırları, örneğin vadiler için:
"10 km'lik bi dere üstünde 20 baraj çok diyolar; ama bu 20 tane göl demek. 20 gölün etrafına çay bahçesi yapsan, turizm gelişir, rekreasyon alanı olur. şimdi itiraz ediyolar ama tabii vizyonsuzluktan. ben onları bi yere göndersem, tüm bu işleri bitirdiğimde geri çağırsam, 'ne güzel yapmışsınız' diyecekler. değişimi sindirmek zor tabii ama 20 tane gölü olan, turizme açık bir vadiyi reddetmek, kalkınmaya hayır demek olur"
diyebiliyor. demişler, bu yazdığım şey fıkra değil. kamera kaydı var.

*
birileri, özünüzün 49 yıllığına kiralık olduğunu bildiriyor size. bedeninizi satın almışlar, benliğinizin kullanım hakkını da bi şirkete vermişler. olan biten budur.birileri, anayasal haklarınıza burnunu siliyor. kazandığınız davaların sonuçları o adamlara uğramıyor. her gün böğrünüze bi kepçe iniyor, bi kamyon dolusu taş boşaltıyolar üstünüze, haklarınız, hukuk, adalet, taşların altında kalıyor.
çığlık atmaya üşenirseniz, bu davaya en çok 80 küsur yaşındaki teyzelerin destek verdiğini hatırlayıp utanın, çok utanın. bu mesele, keyif beklemeyen cinsten.
*
diplomama gözüm dalıyor. bakıp kalıyorum. canım sıkılıyor ve hatta sahiden: koyulaşıyor.

18 Şubat 2011 Cuma

vvu

dizi izlemeye başladım. ev arkadaşım izliyor, izlettiriyor. özellikle sülümanlı dizinin hatalarıyla coşmaktayız. en son, gugıl eşliğinde goof buluyoduk. mesela sümbül ağa "çeneni sıkı tut" mesajını verirken ağzını fermuarlıyor. fermuarın icat edilişi ise 19. yy sonları, hatta bakıyoruz: 1891. yani sümbül ağa vizyoner bi kişilik.

*
uçurtmam tellere takıldı. ben ahmet kayayla ne zaman nasıl tanıştım diye düşündüm, çok eski değil. hiç eski değil. 9-10 yıl olsa gerek, geç. ben en çok özlemden ölenlere üzüldüm, ama yakında ama uzakta. "bölmek için değil, vallahi değil" diyenlerin hepsi tek tek, en yalnız hallerine bırakılarak öldüler. insanı seveni insandan mahrum etmek cinayet değil midir? kelime kelime kendini izah etmeye çalışanların elinden seslerini almak mesela, cinayete teşebbüs değil midir?
kelimelerden korkmak, sahiden, yüzyıllar boyu geçmeyecek bir korku. öyle ya, birilerinin nefesini kesecek kelimeleri bulmak da müthiş bir silah olsa gerek. tek bir cümle kuruyorsunuz, yüzlerce, binlerce, milyonlarca insan haykırıyor, tüm kalbiyle, yağmur gibi. yağmur ne, dolu gibi. sonra sessizce mırıldanıyorsunuz, aynı kalabalık susuveriyor, sabah ayazı gibi bir keskinlikle sizi dinliyor. deminki binlerce çığlık, şimdi binlerce kulak olmuş.
bu güçle başa çıkabilmek mümkün olmadığı için, tam da bu sebeple, bu güç bitmez, anca devredilir. şarkıdan kaleme, kalemden kameraya geçer, dolaşır. yedi kat yerin altına bile kapasanız bu gücü, form değiştirerek sızar çatlaklardan.

uykudan önce, ben böyle şeyler içerim ılık süt yerine. her ikisi de büyümeye yardımcı olur.

tirilili

bissürü iş bissürü iş, düşünme deryik kaç kaç kaç.
mesela ben bu yazıyı aslında dün yazdım, anca şimdi yayınlıyorum. çünkü uyuyakaldım. evet.

böyle kaçarken mesela, sonrasını sorduğumda (ki bence saçma bi sorudur) gayet sakin sonrasını anlatan bir kavalyem var - akıl danışma köşem, iyi geliyor. ben hemen kararmaya meyilliyim, parlatıyor. eğrisi doğrusu analizi.

haftasonu biriciğim burcuğum geliyor. kendisiyle birinci cemrenin düşüşünü kutliycaz. cemrenin düştüğü yerde gül biter. havaya-karaya-suya cemre düşüyor, cemre dediğin zaten ateş. adeta avatar (bükücü olan, mavi olan değil. zaten mavi şeye şirin denir). ben dün saat 7de ofisten çıktığım içün, bir sürü saaat kazanmışım gibi oldu. ondan önce de 6da çıkmıştım. olay olay ve hatta oley oley resmen.

puantiyeli çoraplarım pek bir vintıc bulundu ve ben bön bön baktım bu yoruma. ben, vintıc, işe giydiğim çorabın vintıcımsı havasının hesaplı bir adım olduğunun annedilmesi, falan filan. demek ki diğer günlerde de "ugly betty meets clark kent" imajındayım. normalde süper biriyimdir, ofiste tanınmamak için gözlük takıyorum. adeta. saçmalıyorum. bakınız kaçamadım, yine iş.

askerlik, beni korkutuyor. münferitlerden, meczuplardan, "bir anda"lardan, "kaza"lardan en çok askerlikte korkuyorum. ayrıca bana uzak bi yer, kadınım. bu yüzden, o bilinmezlik payıyla da korkuyorum. bak şimdi olaya. bu normal değil ki? 24. saniye mi ne, bi bakın. ben dün gece dehşet içinde izledim. o videoda ben arkadaşımı, canımı, tanıdığımı görsem, kanım donar. bi ihtimal, birilerinin biriciği o askerlerden biri işte. orda bi yerde, kamerasız köşelerde neler oluyor? şu blogu gördüğümden beri, "niye?" demeyi bıraktım. yazsınlar, duyulsun, okunsun. durum 'niye'yi geçmiş vaziyette.

tck'da yeni bir düzenleme önerisi bekliyor. bayram değil seyran değil, kanunlar kadınları öpüyor. eh, dekoltesinden tabii. gıdıııından hatta.

!f and only !f bir hafta var önümde. biletlerimi satışa çıkar çıkmaz, sabahın köründe aldım. planlı, kararlı, tırırırım. şimdi tek engel, toplantı olabilir. olmasın diye de gecenin körü seanslara aldım. buna rağmen gidemezsem oturur ağlarım.

 ay resmen bitmeyen,  bitemeyen post. günlere yayıyorum. bit hadi. bitgit.

15 Şubat 2011 Salı

yıldır

14 şubat etkinliği: toplantı. "işimize aşkla bağlıyız" esprisi çok sıradan, hiç gülmedim.

eve geç geliyorum, az uyuyorum ve beynim zonkluyor.bu yazıyı 3 gecede filan yazdım. böyle zamanlarda ren& stimpy geliyor aklıma. bi de neydi o koca beyinli, beyaz renkli faremsi şey, o. yaşlandım. prometheus ve bob ne güzeldi, kablam! vardı. niye aklıma bunlar geliyo bilmiyorum. üstelik eşek kadardım, kardeşimden tanışıyorum.

bi yandan da: ufaktan bi şiler değişiyor galiba.dün  ben grileri çektim, sabah sabah yollara düştüm, akşama sonuç alır gibi oldum, bugün de sahiden aldım. bi tuhaf - bi hızlı. şu an saçma bi yoğunluktayım diye sanırım, en olmaz işler oluyor. hala "ama" diyorum, hala "belki" diyorum, huyum kurusun: hep itiraz. yaşımı aldığımın kanıtıysa: "bekle ve gör"e doğru gidiyor olmak. yine de vakit var. iyi şeyler de oluyor, denizlere çıkar sokaklar ve saçım dökülse de kökü bende. 1 ay. 1 aycık. aksilik çıkarsa ara parçaların başını koparıcam.

mor bi çantam var, oldu. ama böyle "grileri çektim" mor çantası değil, "bu hafta ders kaydı var" mor çantası. aradaki fark çantanın nereye takıldığıyla başlıyor: dirsek-kol arasına takılanlar ve omza asılanlar. neyse işte, niyeyse bu çanta, renklerin görevini, yerini, ne olması gerektiğini filan hatırlatan bi işaret olsun istedim. böyle manalar yüklenince ağırlaşıyor tabii. renklerle ilişkiyi hatırlatan çanta, bu ilişkiyi düzeltip bakınca görmek istediğim resim haline getirecek. sinsi planlar dehlizi. çelişmeyeyim, yeter.

sonrası ah çok benim, çok bizim, çok güzel.

12 Şubat 2011 Cumartesi

dümtek

"..... ama en zoru yalnız olunca".

ah be gençliğim. başı da var bunun, böyle kel başına bi eksik kaldı zaten.
iki kadehten sonra onlarca şarkı sözü şuraya akıtabilirim, yok valla, elim otokontrollü. yoksa bilseniz ben en ergen halimle, şarkılar dolusu bir küçük kümülüsüm. ondan ah gençliğime.

*
söz dinleyen bir deryik olarak, arkeoatlas'ın ciltli miltli özel basımını aldım. ışıl ışıl duruyo masamda. atlas da aldım ve hatta okudum, içinden cd çıktı, önceki sayılar. onları da okudum. masal özlemişim. yani ben pek masal bilmem bile, nasıl özledim anlamadım.  hep güzel giden masallar dinlemek istedi canım, sonunun nasıl bittiği mühim değil. bildiğiniz masal, yoksa kendimi "peri kızı cemile" sanmıyorum. okumak ve ağlamak istedim. insanların neler kurabildiğini dinlerken içim titriyor. en abuk masalda bile gözlerim doluyor. saçmalıyorum.

*
darbe döneminde yasaklanan festivalleri, 3 ay süren şenlikleri bilmeyen, sonra da "zaten türkiyede asla avrupadaki gibi festival kültürü olamamıştır" diyebilen cahellerden profesör olabiliyor, siz bari onlara inanmayın. birileri size baş parmağını sallıyorsa, elinizden ilk alacağı şey neşeniz, eğlenceniz ve birlikte gülebilme beceriniz. vermeyin, vermeyin. hiç tanımadığınız biriyle doğayı, havayı, suyu, toprağı ve güneşi kutlayabilme hakkınızı saklı tutun. tutun ki bu saydıklarımdan uzağa düşmeyin.

haftaya cumartesi ilk cemre düşüyor. bi hafta arayla da diğerleri. her yıl cemreleri takip etmek, sonra mart dokuzları, abrulun beşi filan, anneannemin bana anlattığı ilk ve tek masal. çok da ciddi iştir laf aramızda.

*
fobi zaten baştan mantıksız bir şey, kabul. ben de hızdan ve yüksekten korkuyorum mesela; ama gururla "ay ben böcekten o kadar korkarım kiiii!" diye korkularını ve tepkilerini yarıştıran kadınların sohbeti her daim itici, çok itici. "ben hem korkarım, hem iğrenirim", "ben? olduğu yere bi daha gidemem bi de kusarım", "ay ben işte o kadar iğrenirim ki uçarım" gibi, saçma bir sidik yarışı. amacını çözsem, neden bunu bi 15 dakika boyunca dinlemek zorunda kaldığımı da çözücem.

*
eczacıya "salgın var di mi?" dedim. niyeyse, "hayır yok, tek zavallı sensin" dese ne olacak yani. neyse, "evet var ve bu seferki çok saçma" dedi. haklı. gündüzler daha normal geçse de geceleri öksürmekten başım ağrıyor.

evden çıkınca iş dışında bi yere gidiyor olmak tuhaf geliyor, bi yerde otururken önümde bilgisayar ekranı olmaması da. ellerim sürekli "klavye pençesi" pozisyonunda. yorgunum. cumartesi, merhaba. bir anda bitivermeden, tane tane sür olur mu? kahvaltımı bile uzun uzun yaptım ki günün tadı çıksın.

10 Şubat 2011 Perşembe

cuma perşembesi

çok hastayım. zaten herkes çok hasta. kimse de iyileşemiyor.
görünüşte akıntı filan olmadığı için iyi duruyorum ama öksürüğüm konçerto tadında. karşılaştığım herkes bi iksir öneriyor. bugün mesela, ben bi toplantıdan dışarı fırlayıp ciğerlerimi etrafa saçmakla meşgulken, "siz hiç iyi görünmüyosunuz. sıcak patatesin içine bal, nane ve karabiber koyun, 1 saat emsin, ısıtıp yiyin" dedi temizlikçi amca. sonra başka biri, dut pekmezi önerdi. özdencim zencefilli, sütlü çay (chai demem efendim. ingilizlerin hindistanla ilişkisini buraya taşıyamiycam) içirdi. böyle yani blog - iksirlerim var, bana mısın demiyor. tıp dünyası da benim zımba gibi görünüp bomba gibi öksürmemi çözemedi. ciğerlerimin yarısını kullanıyorum gibi geliyor.

gündüz boğulurcasına çalışıyorum, gece boğulmaktan uyuyamıyorum, başıma vurdu. yarım gün izin aldım, evcağızımda uyudum. üstüme kalan abidik işlerin bi kısmına bugün isyan ettim, hooop gidiverdiler. gidebiliyolarmış blog. millet teflonken ben çelik tencere misali, ne verseler üzerime kalıyodu. bugün ilk kez "sahiden ya, BUNU da mı sen yapıcan?" diyerek insaf ettiler. ölü benizli halimden de olabilir tabii.

falan filan - hasta söylenmesi de ne tuhaf şey.
bundan gayrı, hayat bir enteresan. evdeki vaktimin çoğu (ki zaten bu dar bi vakit) skype'ta üç en yakınımla konuşmakla geçiyor.hipermetrop gözlüğü, üniversite sözlüğü ve gönlümün güldüğü. mesafeyle yaşamanın kitabını yazabilirim, ama hala alışamadım.

*
kırmızı telefona balık kaçmış. çok mutluyum.

BİR+BİR, roll'un biricik çocuğu, kapı dışarı edilmiş. onlar da "bize sökmez" demişler. şu ana kadar hiç okumadıysanız, buyrun, bahaneniz olsun. herkesin hassasiyeti kendine, sizinkinin arkasında durun. dergi ekibinin dediği gibi, gündelik faşizme pabuç bırakmayın. mesela birileri neden çevrecileri döver, bi düşünün.
kapanış: yetmez ama yine de şaşırmayız haberi.

işte tüm bunları okurken oluşan  ruh halinin özeti içinse, söz sende divad.

yine de: selek davasında ışık göründü, dink davası cerrah'a dokundu.
ama geç, ama onca hasardan sonra: yine de oldu. buna ihtiyacım var.

6 Şubat 2011 Pazar

inanmazsınız

dağ ve orman vardı.
Ormanda A harfi vardı. 
deniz ve kum vardı.
kumda kabukşehir vardı.

başımızda çatımız vardı.
çatının altında mavi baştankara vardı.


bir zaman, hepsi aynı anda vardı.

9 şubat

dedim, vallahi dedim. çünkü on puanlık uzman sorusu değil, çok bariz.
de.fn.e jo.y fos.ter'ın ölüm haberi geldiğinde, birileri çıkıp da cık cık cık yapacaktı tabii ki. çünkü bi kadın, kocası olmadan eğlenemez, kocasından başka bir adamın evinde bulunamaz, bulunuyorsa illa ki sevişiyolardır, çünkü kimse arkadaş filan olamaz. çünkü ölen bir kadınsa, cesedi, anneliği, eşliği, her şeyi çiğnenmek içindir. çünkü çiğlik sonsuzdur ve maalesef, ailesi onu savunmak zorunda kalacaktır: "vallahi öyle değil, bilmiyorsunuz".

ah hıncal erkek dayanışmasının heykelini dikmiş, canımın içi. üstelik bir varsayımdan yola çıkıyor: çocuklu bir kadın bir gece vakti yeni tanıştığı bir adamın bekar evindeyse.... tamamlıyor sonra: fırında mercimek!
tabii insan olan, bu adama bi sorar, belki evet, birlikte eğlendiler ve kadın fenalaştı, adam da evine getirdi. mesela. belki evet kocasını aldatacaktı ama bu onu daha az anne yapar mı? belki evet, sahiden bu kadın, bir zamanlar arkasından delice üzüldüğü 40 yıllık arkadaşı bar.ış ma.nç.o gibi, eşinin değil sevgilisinin yanında verdi son nefesini.  kocası da gitti yanına, ağladı. annesi içi kuruyana kadar aktı cenazesinde. seni niye geriyor? çünkü yelkenini şişireceğin rüzgarı iyi bildiğinden, iskele alabanda diyosun.
 ay neyse, daha yazarım da içim daralıyor- nokta.
*
bi de yani, şu adam, pınar selekten çok yer buluyor ya basında, tepkilerde filan. selek'i unutuvermek hep daha kolay ya.
yok öyle yağma.
utancın en büyüğü, en içten gülüşlü kadını vuruyor. hıncal, selek için ne derdi peki? düşünmek bile istemiyorum. yıllardır çektiriyorlar ona. pınar'ın ailesi peki? onun kardeşi? onun babası? neyse hın.cal ya. takatim yok. amargiyi bilmezsin bile sen. masal da bilmezsin tahminen. "bizi çıldırtamazlar" diyor ya, sen bunu anlamasan da olur. sen kolaycısın ve sana dönük sevgi de nefret de bu yüzden kolay.

*
gelelim fasulyenin faydalarınaaa...

böhür böhür öksürüyorum. öksürük için kullanılan en güzel ikilemelerden biri bu heralde. böhür böhür öksüremeyen diğer milletlere çeviri yapıp anlatmak istiyorum. sesim kısık, gidip geliyor. 1 ay içinde mi ne, 2. keredir böyleyim. ciğerlerim yarı kapasiteyle tam randıman çalışma azminde, karın kası yaptım.  ama evde yatıp dinlenmek gibi sıradan şeylerle vakit geçirmiyorum. nasılsa herkes hasta. böyle de saçma bi açıklamam var.
2 ters 1 düzün kazakları çok güzel ama şu an etikette yazan fiyatlar benim için tüketim değil yatırım sayılabileceğini söylüyor. neyse, yine de güzel işte.

akşamdan kalmalığımı üzerimden atıp, mart kedisi gibi güneş altında demlenmeyi ve pazar kahvaltısına yumulmayı hedefliyorum. bu sahiden böyyük bir hedef çünkü şu an pelte gibiyim. manevra kabiliyetim düşük.

çok ve boşa çalışıyorum blog. ama bitecek, gidecek.

1 Şubat 2011 Salı

voi

deniz ürünlü makarna yapıcam diye aşka gelip ayarsız elimle kazan kaynatmıştım ki o la la, ev arkadaşım akşam yemeğini henüz yememiş, bana eşlik etti. makarna da fena olmadı hani. sonra imzalı kitabımı okşadım, lemanın bininci sayısı da elimde. daa nossun. ev haftaiçisi.

market alışverişi denen nane (ben kısaca f.m.c.g), beni kozmetik reyonunda etkiliyor. sanırım bilinçaltımda kuruyup kalma, nemsizlikten büzüşme gibi dertlerim var ki, en uzun vakit geçirdiğim yer krem reyonu. yuvasına bi şiler taşıyan fare gibi, sürekli krem alabilirim. kullanım ise kısıtlı. üstelik üstlerindeki mucize vaatlerini okumuyorum bile, hani kandırılmaktan çok, resmen stoklamak. yoksa nemlendirirken dinlendiren, gençleştirirken ferahlatan bi şiler aramıyorum. arasam, markette aramam yani.

bugün ilk kez o yazıları okuyacağım tuttu, resmen sınav. biri ferahlatıyor, diğeri nemlendiriyor, öteki yumuşatıyor. aynı marka 3 ayrı ürün çalışmış. ben  kimyager olsam, önce tüm ekip bu kelimelerden aynı şeyi mi anlıyoruz, üreteceğimiz şey ne olacak, bi kontrol ederdim. nemlenince yumuşayan cilt ferahlarsa sistem çöker çünkü. belki onlar da sonradan şişeden okuyup şaşıyolardır. beh beh geyik.

indirime giren deterjan, temizlik malzemesi vs olursa ilk iş kapağını açıp kokluyorum. niyeyse, kokusu çirkin olanları indirime sokup stok eriteceklerine dair sarsılmaz bir inancım var. eğer kokusu iyi ise daha beter, demek ki temizlemiyor olabilir. iyi bir ürünün indirime girmeyeceğinden niyeyse eminim. "fırsat" yazıyor, "kazık" okuyorum.
*
bi çalışmamda, "iş görüşmesi yapanlardan ik elemanlarına tavsiyeler" sunucam.
özet haliyle, karşı atak ve el kitabı veya patlama:

birinç: lütfeniniz randevu saatinde görüşmeyi başlatınız, yoksa sahiden ne kadar istesem de kaale alamıyorum. evet yoğunsunuz, hangimiz diiliz ki? sonra yok efendim iş takibi, dakiklik, deadline üzerine on bin soru. pardon ama: az-önce-25-dakika-geç-kaldınız-ve- açıklama-olarak-sadece-gülümsediniz! demek ki sizi işe alan, beni haydi haydi alır! yani tamam müşteri ben değilim, ben en pazarlananından bi "ürün"üm, ama ürüne de azıcık saygınız olsun yahu. bindiği dalı kesen hoca hikayesi, bi bakmışın ürün bitmiş. geç kalmanıza rağmen assolist gibi alkış beklediğinizde hele, aklıma sadece kabaran hindiler geliyor. gıcık biriyim.

sonra mesela "annen baban ne iş yapıyo?" gibi, kum havuzu ebeveyni soruları da beni geriyor. "komşu mu olucaz teyze?" diycem, demiyorum. "annem emekli çilek, babamsa halen turunculuk yapıyor" demek istiyorum, cık, susuyorum. itici işte. düzgün cevap verince de "ne güzel.. çok güzel.." diyosunuz, dilim tutuluyor. nesi güzel, bi gün anliycam. şahsen, bi diğer bitmeyen senfonim: önünüzdeki kağıtta doğum yerim istanbul yazıyor. lisemi görüp "ne hoş, ankaralısın demek" diyosunuz (nesi hoş, yine muamma). "hayır, liseye ankarada gittim, istanbulluyum" deyince istisnasız hepiniz, niyeyse büyük bir açık yakalama hevesiyle "peki ya annen baban?" diyosunuz. onlar da istanbullu canım, yalan yok. ayrıca az önce ankaralılık hoş bi şiydi, ne bu gerginlik?

devam edeyim: 45 dakikanın sonunda tüm rahatlığınızla "ee, senin sorun var mı?" dediğinizde (bu siz ve sen, ayrı bir hikaye) "pozisyon nedir?" cümlesini duyunca azıcık utanıyosanız, size güvenebilirim. evet, az önce buradaki varlık sebebimizden bahsetmeyi unuttunuz, yüzünüz kızarabilir. umrunuz değilse zaten görüşme orda bitmiş, altın gününe dönüşmüş, karşılıklı bi sohbet muhabbet ooh mis.

bi de rica edicem, hani pek bi güzel çalışılmış ahret sualleri soruyosunuz ya, pozisyon/ şirket ile ilgili bunların onda biri sorulduğunda yanıt verebilir olun. mesela "en son çalıştığın proje/konu neydi?" diyosunuz, ben de karşılığında, atıyorum, "bu departmandaki en son proje neydi" diyebilirim. bi alışveriş, bi fiş yani. "ay onu tabii eöööö" gibi şeyler demeyin veya yanınızda bi bilen olsun. "şey... onun cevabı da bi sonraki görüşmeyeee! ihihi!" derseniz,topu taca atmak oluyor.
bitmez bu liste ya, of.

*
ayrımcılıkla mücadele yasa taslağı ayrımcı ise, tavuk mu yumurtadan yumurta mı balıktan?
bu seneki de 5 şubat nöbeti, en tatlısından.
ama bugün şunla bitmeli:
güvenli okul projesi kapsamında, sizin de el kadar çocuğunuz polis muhbiri olabilir, "çocuk polisi okul temsilcisi" seçilebilir ve hatta kendine özel kimliği olabilir. bu ne ya. bu bir ne? vahşet bu. şiddet.

mumcunun ipekçi için yazdığı yazıyla, iyi geceler sanal dünya.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker