rivayet odur ki ingiliz kraliyetinde sofrada 3 şeyin konuşulması yasakmış: din, politika ve futbol. biz faniler de ordan naşi, kendi soframıza almışız bunu. ipek ongun ve her türlü doygun adab-ı muaşeret kitabı yazar bunu. niyesi nasılı sebebi filan belli: sofradaki iki lokmayı boğaza dizmememek. istersen tatlı niyetine birbirine gir, sana kalmış. hoş tahminen o da elizabeth'e kalmıştır ama hani biz faniler için dedim. giriş paragrafım budur.
şu hayatta ben en çok önyargılarını "merhaba ben .... ve bu da ilk merhabada gururla serdiğim önyargım" diye serenlerden çekindim. önyargısızlık beklemiyorum, yanlış anlaşılmasın. ideal durum o tabii. ama benim esas derdim önyargısının önyargı olduğunu fark etmeyenlerin haksız gururu. içimi buruyor. özellikle şu blog alemlerinde, blog dışında da konuşan bloggerlar olarak bence birçok zaman gaf eşiğinden dönüp çam ormanlarına teğet geçiyoruz filan. mümkündür. dediğim gibi, mühim olan farkında olmak. ihtimallerin.
yani işte "sofrada konuşulmayan konular" başlığını "yalnızca blogundan tanıdığınız insanlarla bir adım daha samimileşirken ihtiyatla yaklaşılması gereken konular" haline getirebiliriz bence. bir kere, sofrada en azından karşı karşıyayız. oysa blog öyle diil (ilkokul cümlelerimle mutluyum). birçok sefer de söylediğim gibi, benim olduğumu sandığınız şey olduğumdan nasıl emin olabilirsiniz? olamazsınız. hatta yanlış bildiğiniz tonla şey serebilirim. ismimi cismimi, üçboyutlu halimi bilenler olur belki. ama hoş, kendimize bile yabancıyız, kalabalıklar içinde yalnızız diil mi yusuf abi? neyse işte. şimdi nerden çıktı derseniz, hiç... öylesine.
"olsa söylerdi, olsa bilirdim" ezberlerini gereksiz buluyorum sadece. olsa ruhunuz duymayabilir zira. siz hızarla daldığınız çam ormanlarından yükselen taze bahar kokusunu duymadan geceyi sonlandırdığınızda geriye içi buruk birileri kalabilir. konuşmaktan, açıklamaktan artık yorgun.
yumuşak bi örnek olsun: bir ortaokul boyunca kendini bilmez öğretmen ve öğrencilerden "boşanmış anne-babaların çocuklarının ne kadar da sorunlu olduğu"na dair freudyen zırvalar dinledi-k. ben ve arkadaşlarım. bi de habire şu kıvılcım mı neyse adı, o abuk diziye referans. ev yakıp seri katil olmamız gerekirken elde ettiğimiz akademik başarıları sayacak değilim; zira yorgunum. üstelik aynı şeyleri annem de dinledi. yeni tanıştığı diğer "veli"lerden, bilmiş bilmiş. mesela. o da yorgundu. hangi çocukların daha sorunlu büyüdüğünü de anlatacak değilim. 4 yıllık iktisat eğitiminin ilk aylarından itibaren öğrenildiği üzere: hayat ceteris paribus incelenen bi şi değil. tek değişkene (bu durumda: ebeveynlerin birlikte olması) bağlı yaşam güzel olabilirdi; ama maalesef biz çok bilinmeyenleri çözmeyi 12-13 yaşlarında öğrenen bir milletiz. ben hayata da uygulayın derim. yoksa o çok kesin yargılar, bir gün bi tarafınızı tırmalar.
ayrıca şu blog alemlerinin yaş ortalaması düşünüldüğünde, ben vahşi önyargıları gerçekten çocukça buluyorum. din, politika ve futbol ve diğer her konuda. hani 50 yaşındakilerde de şık durmuyo (şık duran önyargı hahaha) ama en azından "görmüş geçirmiş" filan diyebiliyorum. yani kaskatılığının belki bi izahı vardır. gençleri tecrübesiz gördüğüm için değil, esneklik beklediğim için. kimseden sevgi pıtırı yaratma derdinde değilim. sebebi olan nefretleri anlamaya çalışabilirim. ama "çünkü ben öyle biliyosam bu mutlak doğrudur" kafasını gençler için çok yakışıksız buluyorum. bildikleri bilmediklerinden her zaman az olacak. hayat böyle. "benim bildiklerim bana yetiyor" zihniyeti, hele genç yaşta, galiba benim çekindiğim bi şey. zira benimkiler bana yetmiyor. 20 küsur yaşında ya da 30'unun baharında "tamam gari bu kadar yeter" diyeni de anlamıyorum.
işte neyse. böyle elimde şablonum, kafamda beklentim, umurumda mı dünya halleri blogırlar arası kötü olabiliyo. çok kesin bi şekilde "hohoho şunlara da bak" diye güldüklerinizi bana anlatırken aslında bana gülüyo olabilirsiniz. ve işin fenası bunu hiçbir zaman öğrenemeyebilirsiniz de.
"buralardan" olmamız yetmeli bence, her durumda. ben karşımdakine, hele hele blogdan naşi tanıdığım birine, "nerelisin, baban ne iş yapıyo, atatürkü mü seviyosun muhammedi mi, can mı canan mı, yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan" gibi ahret sualleri sormuyosam, sorulmasını da istemem. doğru da bulmam pek. isteyen anlatır. belki bekliyodur biraz. hem yani bana ne. bu kadar basit: bana ne? e burdan hareketle tabii: size ne? ilgiyle merak arasında, merakla sorgu arasında büyük farklar var.
hem ayrıca:
mine kırıkkanatın fi tarihinde yazdığı ve benim de her fırsatta anlattığım bir anısı var. bir gün fransada bol kruvasanlı, çilek reçelli bir pazar brunchı sofrasındalar. bahçedeler, mevsim bahar. muhteşem bir hava, sofra, bahçe. neyse işte atmiym detayları. tam sofraya oturuyolar, bir fransız başlıyo sormaya: "mine, ermenileri niye kestiniz? nasıl oldu? onlara yazık diil mi? kestiniz hepsini." filan. bombardıman. mine hanım da gayet sakin, bence gerçekten en kibar "edep adap öğretme" cevabını veriyo: "bir sabah uyandık ve ileriki nesiller bir pazar brunchında konuşacak konu bulsun diye ermenileri kesmeye karar verdik". konu kapanıyo tabii ki.
bu da ayrı bir yönü işin yani.
artık mavi kanımın hayatıma yansımalarıyla sizler de tanışmış oldunuz.
edvırd, atımı getir.
26 Şubat 2009 Perşembe
24 Şubat 2009 Salı
maksat gönüller bir olsun
bu arada, üzülerek duyuruyorum: Hariçten Gazel yayın hayatına ara verdi.
"dergi ücretsiz izne çıktı" da diyebiliriz. belki bir gün geri döner.
zaman olduğunda, en önemlisi para olduğunda. okuyucu vardı bakın, en güzeli.
herkesin eline sağlık, bence bu geçen yıl çok çok güzel oldu.
neyse, dergi ara verdiyse de eskiden olduğu gibi, internetten devam.
hem zaten siz bundan daha güzel bir edebiyat sitesi açılış sayfası görmediniz.
"dergi ücretsiz izne çıktı" da diyebiliriz. belki bir gün geri döner.
zaman olduğunda, en önemlisi para olduğunda. okuyucu vardı bakın, en güzeli.
herkesin eline sağlık, bence bu geçen yıl çok çok güzel oldu.
neyse, dergi ara verdiyse de eskiden olduğu gibi, internetten devam.
hem zaten siz bundan daha güzel bir edebiyat sitesi açılış sayfası görmediniz.
bir heykelin coşkusunu çalmak
aklıma zaman zaman ilhan koman'ın akdeniz heykeli geliyo.
denizden çok uzak, "banka heykeli" olarak sürdürüyo ömrünü. sürgünde sanki... ya da türk filmlerinde kaderin sillesini yiyip zengin adamın yanına sığınan fakir ve mağrur türkan şoray gibi. akdeniz heykeli, akdeniz yerine istanbul trafiğini kucakladıkça beni rahatsız edicek. galatasaray'da da olsa. adı akdeniz, akdeniz hariç (hatta herhangi bir deniz hariç) her yere bakıyo zavallım. çok coşkulu, dalgalı, kıpır kıpır bir genç kız olacakken dövüle dövüle eve kapatılmış gibi. ana tanrıçayken lanetlenmiş. ne biliym işte, cidden ben bu heykele üzülüyorum.
oysa şöyle toroslar yamacındaki bi şehirden tüm haşmetiyle akdenize baksa mesela, geçen tekneler, yüzenler görse ne kadar akdeniz akdeniz dalgalandığını, dalgalanan bir heykel olabildiğini... zira rio'daki kurtarıcı isa heykelini bile kıskandırabilecek bir hanfendi kendisi. özgürlük heykeli ise çok üzgünüm ama solda sıfır. ben onun yanına anca kopenhag'taki denizkızını yakıştırabilirim. bizimki anaç bir şekilde kucaklasın hatta denizkızını, sarılsın bırakmasın.
denizden çok uzak, "banka heykeli" olarak sürdürüyo ömrünü. sürgünde sanki... ya da türk filmlerinde kaderin sillesini yiyip zengin adamın yanına sığınan fakir ve mağrur türkan şoray gibi. akdeniz heykeli, akdeniz yerine istanbul trafiğini kucakladıkça beni rahatsız edicek. galatasaray'da da olsa. adı akdeniz, akdeniz hariç (hatta herhangi bir deniz hariç) her yere bakıyo zavallım. çok coşkulu, dalgalı, kıpır kıpır bir genç kız olacakken dövüle dövüle eve kapatılmış gibi. ana tanrıçayken lanetlenmiş. ne biliym işte, cidden ben bu heykele üzülüyorum.
oysa şöyle toroslar yamacındaki bi şehirden tüm haşmetiyle akdenize baksa mesela, geçen tekneler, yüzenler görse ne kadar akdeniz akdeniz dalgalandığını, dalgalanan bir heykel olabildiğini... zira rio'daki kurtarıcı isa heykelini bile kıskandırabilecek bir hanfendi kendisi. özgürlük heykeli ise çok üzgünüm ama solda sıfır. ben onun yanına anca kopenhag'taki denizkızını yakıştırabilirim. bizimki anaç bir şekilde kucaklasın hatta denizkızını, sarılsın bırakmasın.
23 Şubat 2009 Pazartesi
dürüstlük ve teleferik turizmi
dürüst olmak iyidir.
Hele bir Adalet Bakanı'nın dürüst olması sanırım en önemli şeylerden biridir. dürüst, açık, net.
daha ne ister gönül?
yoo yoo... sen sus, gözlerin konuşsun.
ay bi dakika bi de şu var: adalara teleferik.
yeni seçim vaadi büyükadadan keçiören yaratmak galiba.
Hele bir Adalet Bakanı'nın dürüst olması sanırım en önemli şeylerden biridir. dürüst, açık, net.
daha ne ister gönül?
yoo yoo... sen sus, gözlerin konuşsun.
ay bi dakika bi de şu var: adalara teleferik.
yeni seçim vaadi büyükadadan keçiören yaratmak galiba.
bu hallkkk faytonları satııııp yerine mandal almak istiyooorr.. Engel mi oluyoruuuzz?
hayııırrr!! destekk oluyoorruuuz... elimizde kalan atları daaaa, teleferik görevlisi yapıyoruuuuzz!
hayııırrr!! destekk oluyoorruuuz... elimizde kalan atları daaaa, teleferik görevlisi yapıyoruuuuzz!
20 Şubat 2009 Cuma
dans ve pakistan ve kadın hakları üzerine
tabii ki bir tek haberden ülke analizi yapmak doğru değil, biliyorum.
benim gözümün önüne bizim okulda dans eden pakistanlı kocaman adamlar geliyor. ve kadınlar. ve onların coşkusu. hop hop zıplamaları. onun için ilgimi çekti haber başta.
kadınların dans etmesinin yasaklanması fikri bana çok komik ve ilkel geliyor. daha doğrusu: can havliyle yapılmış bir müdahale gibi. yani bastırmaya çalıştığın her şeyin sahnede patlak verişiyle başa çıkamamak gibi. yılbaşı gecesi dışında dansöz oynatmamak mesela. komik işte. başarısız olmaya mahkum girişimler.
neyse, dans üzerinden kadın hakları pakistan için ikircikli (kuş sesi gibi bi kelime bu) bi konu. imiş. haberde esas üstünde durulan şey ilk başta şeriat. ama bence yazının devamı daha enteresan. dansı bırakmayı kabul etmediği için öldürülen bir genç kızın bu tutkusu, inadı, korkusuzluğu beni büyülüyor.
kadınlar ortalıkta görünsün efendim. dans da edebilsinler.
iki zım-çıkı-çık olmadan hayat geçmez.
benim gözümün önüne bizim okulda dans eden pakistanlı kocaman adamlar geliyor. ve kadınlar. ve onların coşkusu. hop hop zıplamaları. onun için ilgimi çekti haber başta.
kadınların dans etmesinin yasaklanması fikri bana çok komik ve ilkel geliyor. daha doğrusu: can havliyle yapılmış bir müdahale gibi. yani bastırmaya çalıştığın her şeyin sahnede patlak verişiyle başa çıkamamak gibi. yılbaşı gecesi dışında dansöz oynatmamak mesela. komik işte. başarısız olmaya mahkum girişimler.
neyse, dans üzerinden kadın hakları pakistan için ikircikli (kuş sesi gibi bi kelime bu) bi konu. imiş. haberde esas üstünde durulan şey ilk başta şeriat. ama bence yazının devamı daha enteresan. dansı bırakmayı kabul etmediği için öldürülen bir genç kızın bu tutkusu, inadı, korkusuzluğu beni büyülüyor.
kadınlar ortalıkta görünsün efendim. dans da edebilsinler.
iki zım-çıkı-çık olmadan hayat geçmez.
19 Şubat 2009 Perşembe
blogsevici
bu alemlerde ödül de dönüyormuş efendim. döne döne beni bulduğu için mermaid hanfendiden naşi, haberim oldu. ödülümü sevdim, okşadım, büyük bile geldi hohohoyt :)
benim ödüllerimlerimlerim... sıralamıyorum çünkü onu yapamıyorum. sağ baştan say:
peanutbutterandblackcoffee: her zaman dediğim üzere, ortaokuldan beri takipteyim. haliyle yazınca da okuyorum. sadece adını yazsa okurum, öyle bi şi. hatta bitirsin tezini okiycam. kelimeleri seçişine kurban.
jelatin: koketliği kendine en çok yakıştıran, en komik, şu alemlerin en en enlerinden, pirimiz biri çünkü. bana ilk bıraktığı yorum çerçeveletilmiş olarak duvarımda duruyo.
la: morken tanıdığım lalalala. konfetili dünyası var onun. renkli, parçalı, yağmur gibi. kısa ve öz hallerini seviyorum. hassas gözlemlerini, serçeliğini, mimarlığını.. bikaç isim daha var böyle. şşş.
karanlık: ay böyle yorumlarını hep temkinle okumaya başladığım, eskilerden beri komik ama ciddi adam. "allah diline düşürmesin" diyerek okuduklarımdan. niyeyse :)
n7e: en güzel sinirlenenlerden. benle aynı şeylere sinirlenenlerden. ayrıca dün gece metroda aksi yöndeki yürüme bandında kayarak uzaklaşırken de fark ettiğim üzere, gerçekten ışık ışık biri.
indis: indis'in masallı hallerini ve aklıma niyeyse hep dibi çakıltaşlı turkuaz denizleri getirmesini seviyorum.
dilekrkc: okumuyomuş gibi yapıp sürekli okuyorum. hohoho.
daha çok var... inişli çıkışlı ziyaretlerim bi yana, emir bey, elsa, pepinot, ikinehir, sothyz, dide ve ve ve diğerleri illa ki ( adeta: "heyecandan şu an aklıma gelmeyen herkese teşekkürler"). blog yazmayı bırakanlar dahil. bıraksanız ödülü blogger.com'a vericem.
yeni yeni ısındıklarım, okuduğumu hala yazarına çaktırmadıklarım da var. link listemi pek sık yenilemiyorum, biliyorum.. ama olsun varsın. şu aralar blog ve blogla ilişkim rölantide. sıra gelmiyo diyebilirim. sıkılmak değil cidden, adam gibi özenememek. cam şişeleri bekliyo blog da.
bence ödülü devam ettirin ve hepimizin devasa ödülleri olsun.
ciddiyim.
benim ödüllerimlerimlerim... sıralamıyorum çünkü onu yapamıyorum. sağ baştan say:
peanutbutterandblackcoffee: her zaman dediğim üzere, ortaokuldan beri takipteyim. haliyle yazınca da okuyorum. sadece adını yazsa okurum, öyle bi şi. hatta bitirsin tezini okiycam. kelimeleri seçişine kurban.jelatin: koketliği kendine en çok yakıştıran, en komik, şu alemlerin en en enlerinden, pirimiz biri çünkü. bana ilk bıraktığı yorum çerçeveletilmiş olarak duvarımda duruyo.
la: morken tanıdığım lalalala. konfetili dünyası var onun. renkli, parçalı, yağmur gibi. kısa ve öz hallerini seviyorum. hassas gözlemlerini, serçeliğini, mimarlığını.. bikaç isim daha var böyle. şşş.
karanlık: ay böyle yorumlarını hep temkinle okumaya başladığım, eskilerden beri komik ama ciddi adam. "allah diline düşürmesin" diyerek okuduklarımdan. niyeyse :)
n7e: en güzel sinirlenenlerden. benle aynı şeylere sinirlenenlerden. ayrıca dün gece metroda aksi yöndeki yürüme bandında kayarak uzaklaşırken de fark ettiğim üzere, gerçekten ışık ışık biri.
indis: indis'in masallı hallerini ve aklıma niyeyse hep dibi çakıltaşlı turkuaz denizleri getirmesini seviyorum.
dilekrkc: okumuyomuş gibi yapıp sürekli okuyorum. hohoho.
daha çok var... inişli çıkışlı ziyaretlerim bi yana, emir bey, elsa, pepinot, ikinehir, sothyz, dide ve ve ve diğerleri illa ki ( adeta: "heyecandan şu an aklıma gelmeyen herkese teşekkürler"). blog yazmayı bırakanlar dahil. bıraksanız ödülü blogger.com'a vericem.
yeni yeni ısındıklarım, okuduğumu hala yazarına çaktırmadıklarım da var. link listemi pek sık yenilemiyorum, biliyorum.. ama olsun varsın. şu aralar blog ve blogla ilişkim rölantide. sıra gelmiyo diyebilirim. sıkılmak değil cidden, adam gibi özenememek. cam şişeleri bekliyo blog da.
bence ödülü devam ettirin ve hepimizin devasa ödülleri olsun.
ciddiyim.
17 Şubat 2009 Salı
güzel aslında. cidden bak.
dün öyle güzel kar yağdı ki sabahki taksici amcanın gözlemine göre 1 saat sonra erimiş olmasına ilk kez üzüldüm. sessizce izlenesi.. ayrıca sabahki gün doğuşu da çok güzeldi. neyse, kar tabakalar halindeydi. hatta, biz yurttayken neslinin taa malatyadan getirdiği ve benimparça parça zevkle yediğim yassı dut pestili gibi köpük köpüktü. hatta, ben geçen gün tam ışıklarda karşıdan karışıya geçerken birini nesliye benzettim. "nesli??" dedim. gülümseyerek" evet?" diye döndü. be kadın, niye gülümseyerek "evet" diye dönüyosun, beni heveslendiriyosun? "aa tanımadın mı" dedim bozuk, o daha dönüşünü tamamlamadan. yani tam bi "yanlışlıkla yoldan rastgele birini seçen ama kendine güveni tavan yapmış kız çocuğu" cümlesi, hatta o cümlelerin piri... telefonda olsa hadi sesini benzettin, burda kanlı canlı karşında. ve üstelik nesli istanbulda bile olmamalı bildiğim kadarıyla. ben bu anı bi de 4-5 yaşımda yaşamıştım, yine çirkindi. neyse işte, kız nesli olmadığı gibi bi de kendini nesli sanıyodu. yeşil ışık yanmasına 5 saniye olduğunu göz ucumla gördüm, "neslihan diil galiba adınız?" dedim. yine aynı gevrek gülümseyişle "eheeh evet diil" dedi. hop birlikte adım attık ana caddeye, karınca karınca. saat sabahın çok erkenine beş vardı, ondan olabilir. yeşil ışığı heyecanla bekliyo olmaktan olabilir.
neyse feci dağıldım yine... dün gece kar dut pestili gibi köpük köpük; ama beyaz yağdı. fotoğrafını çektim. belki paylaşırım bile, üşenmemem lazım.
ofiste ergonomik mouse altlığı yok ve mouse da ufak. bileğim kasılıyo, elim ağrıyo türk orta sınıfı. uygun ürünlere ihtiyacım var. şaka diil, bu mouse yüzünden eli atele alınmış amcalar biliyorum ben.
şunca yıldır annemin kızıyım, "aa hava lodos", "aa hava poyraz" cümlelerini isabetli kullanamıyorum. annemse akdeniz seferinden yeni dönmüş denizci gibi havayı kokluyo resmen. bulutların şekline göre ertesi günün ahva tahminini filan yapıyo. banysa sanki hep lodos. ısınsak lodos, fırtına olsa lodos. lodos sanki bütün rüzgarların genel adı, kızdırmaya gelmeyen rüzgar tanrısı filan. poyrazın rolünü çözemedim. onun da fırtınası var tabii. yönlerini bilmemekten değil. yoksa lodos güneybatı, poyraz kuzeydoğu. yaa yaa. hissiyat meselesi bahsettiğim. neyse işte. ayrıca "keşişleme" bi meze adı olabilirmiş.
14 saatlik iş günümün sonuna gelememekteyim inatla. hep böyle diil hayır.
büyüyünce ben de tanesi bin pound eden raporlar yazıcam blog. parayı ilimden irfandan kırıcam. yes novlıc iz pavır. sanki ölümsüzlüğün sırrını veriyolar, sanki simya formülü. peh.
reflüm dirildi. daha doğrusu diriliyo. hani zombilerin toprak altından yavaş yavaş çıkışı gibi. önce eller ve kol filan. geliyorum geliyorum diyo.
aaay öyle işte.
neyse feci dağıldım yine... dün gece kar dut pestili gibi köpük köpük; ama beyaz yağdı. fotoğrafını çektim. belki paylaşırım bile, üşenmemem lazım.
ofiste ergonomik mouse altlığı yok ve mouse da ufak. bileğim kasılıyo, elim ağrıyo türk orta sınıfı. uygun ürünlere ihtiyacım var. şaka diil, bu mouse yüzünden eli atele alınmış amcalar biliyorum ben.
şunca yıldır annemin kızıyım, "aa hava lodos", "aa hava poyraz" cümlelerini isabetli kullanamıyorum. annemse akdeniz seferinden yeni dönmüş denizci gibi havayı kokluyo resmen. bulutların şekline göre ertesi günün ahva tahminini filan yapıyo. banysa sanki hep lodos. ısınsak lodos, fırtına olsa lodos. lodos sanki bütün rüzgarların genel adı, kızdırmaya gelmeyen rüzgar tanrısı filan. poyrazın rolünü çözemedim. onun da fırtınası var tabii. yönlerini bilmemekten değil. yoksa lodos güneybatı, poyraz kuzeydoğu. yaa yaa. hissiyat meselesi bahsettiğim. neyse işte. ayrıca "keşişleme" bi meze adı olabilirmiş.
14 saatlik iş günümün sonuna gelememekteyim inatla. hep böyle diil hayır.
büyüyünce ben de tanesi bin pound eden raporlar yazıcam blog. parayı ilimden irfandan kırıcam. yes novlıc iz pavır. sanki ölümsüzlüğün sırrını veriyolar, sanki simya formülü. peh.
reflüm dirildi. daha doğrusu diriliyo. hani zombilerin toprak altından yavaş yavaş çıkışı gibi. önce eller ve kol filan. geliyorum geliyorum diyo.
aaay öyle işte.
16 Şubat 2009 Pazartesi
bu işte bi iş var yonca
konu: SİT alanlarına baraj yapılmaması. biraz uzun ama okuyun, iyidir.
“Balıkçılık, sanayi suyu, sulama suyu için en büyük ihtiyaçtır. Baraj yapılması bir zarurettir, bir mecburiyettir. Bir kere iklimi güzelleştiriyor. Avrupa'da olduğu gibi bizde sürekli akan nehirler yok. Barajları keyif için yapmıyoruz, ihtiyaç olduğu için yapıyoruz”
"Türkiye'de hidroelektrik potansiyelimizin beşte birini kullanıyorduk. Biz bunu üçte bire çıkardık. Hükümete geldiğimizde 26 milyar kilovatsaat elektrik üretimimiz vardı. Biz bunu 46- 50 milyar kilovatsaata çıkardık. Türkiye'nin yıllık 130 milyar kilovatsaat elektriğe ihtiyacı var. 80 milyar kilovat saat su boşa akıyor. Yani 7 milyar dolar boşa akıyor demektir. Hidroelektrik santraller elektrik üretimidir, su kaybı değildir. Hidroelektrik santrallerde dışarıya doğal gaz parası ödemiyoruz. İhtiyacımızı karşılıyor. Aynı zamanda bölgeye zenginlik veriyor, istihdam sağlıyor. Her hidroelektrik santralinin başına birkaç kişi koyuyorsunuz, yüzlerce kişi buralarda çalışıyor. O bakımdan, hem yerli kaynak olması hem yenilenebilir temiz kaynak olması açısından önemlidir”
“Milli Park alanlarında hidroelektrik santralleri yapılması söz konusu olduğu zaman zarar vermeyecek şekilde planlıyoruz. Çevre etkileme planları yapılıyor. Etraflıca bütün kurullar inceliyor. 18 - 20 tane kurumun vereceği ’mahsuru yok’ raporunu alıyoruz. ‘Şu şartlarda yapılsın, şu tedbirler alınsın’ deniliyor, biz de o tedbirleri ve şartları gözeterek santralleri kuruyoruz. Birileri kalkıp da ‘bu yasak’ diyor. Neye göre yasak? Bütün devletin ‘uygun’ raporu verdiği bir yatırıma uyduruk bir raporla ‘uygun değildir’ demek yanlıştır. Bana göre bunun altında art niyet aramak gerekir. Doğalgaz satanların, doğalgazla elektrik üretenlerin bir planı mı diye düşünüyoruz. Burada herkes kazanıyor. Millet kazanıyor, ülke kazanıyor. Boşa akan sularımızı değerlendiriyoruz, sudan elektrik üretiyoruz. Hidroelektrik santraller suyu yutmuyor. Düşüşünü alıyor, yeniden suyu bırakıyor. Taşkın koruma için de fayda sağlıyor. Regülatör yaptığınız zaman taşkını da önlüyor. Dövizi az ödeyeceğiz. Yerli kaynak. Ayrıca enerji çeşitliliği açısından faydalıdır. Bir tek doğalgaza bağlı olursak ne yapacağız?”
demiş ..... Bakanımız.
yoo Sanayi değil.
yoo Başbakan değil.
yoo yoo Enerji de değil.
ÇEVRE!
ne alaka diyecek olursanız yanıt anahtarını veriyorum:
ilk paragraf: "iklimi güzelleştirmek"
ikinci paragraf: "yenilenebilir temiz kaynak"
üçüncü paragraf: hmm bulamadım.. "taşkın koruma" belki?
diğer bakanlarımız bu müthiş kelime dağarcığını kullanmayacağından, yukardaki metnin çevre bakanına ait olduğunu bir çırpıda anlayabiliriz. anlamayana şaşarım. ben mesela, 15 ayımı kırsal - çevresel kalkınmaya verdiğim için, hemen anladım. yoksa çok derinlerde gizlenmiş gibi görünebilir; ama öyle değil. bakınız nasıl da bariz. tamam başta sanki kavram ve koltuk kargaşası yaşanıyo gibi durabilir. halbuki bunlar hep hitabet sanatıyla ilgili. bakınız işi bilen biri olarak bendeniz "yenilenebilir"i gördüm, "aman tanrım, bu o" dedim hemen.
neyse. başbakanın dediği gibi, şimdi bana küfrettireceksiniz.
not: bu haberin yanında bunu da veriyolar.
“Balıkçılık, sanayi suyu, sulama suyu için en büyük ihtiyaçtır. Baraj yapılması bir zarurettir, bir mecburiyettir. Bir kere iklimi güzelleştiriyor. Avrupa'da olduğu gibi bizde sürekli akan nehirler yok. Barajları keyif için yapmıyoruz, ihtiyaç olduğu için yapıyoruz”
"Türkiye'de hidroelektrik potansiyelimizin beşte birini kullanıyorduk. Biz bunu üçte bire çıkardık. Hükümete geldiğimizde 26 milyar kilovatsaat elektrik üretimimiz vardı. Biz bunu 46- 50 milyar kilovatsaata çıkardık. Türkiye'nin yıllık 130 milyar kilovatsaat elektriğe ihtiyacı var. 80 milyar kilovat saat su boşa akıyor. Yani 7 milyar dolar boşa akıyor demektir. Hidroelektrik santraller elektrik üretimidir, su kaybı değildir. Hidroelektrik santrallerde dışarıya doğal gaz parası ödemiyoruz. İhtiyacımızı karşılıyor. Aynı zamanda bölgeye zenginlik veriyor, istihdam sağlıyor. Her hidroelektrik santralinin başına birkaç kişi koyuyorsunuz, yüzlerce kişi buralarda çalışıyor. O bakımdan, hem yerli kaynak olması hem yenilenebilir temiz kaynak olması açısından önemlidir”
“Milli Park alanlarında hidroelektrik santralleri yapılması söz konusu olduğu zaman zarar vermeyecek şekilde planlıyoruz. Çevre etkileme planları yapılıyor. Etraflıca bütün kurullar inceliyor. 18 - 20 tane kurumun vereceği ’mahsuru yok’ raporunu alıyoruz. ‘Şu şartlarda yapılsın, şu tedbirler alınsın’ deniliyor, biz de o tedbirleri ve şartları gözeterek santralleri kuruyoruz. Birileri kalkıp da ‘bu yasak’ diyor. Neye göre yasak? Bütün devletin ‘uygun’ raporu verdiği bir yatırıma uyduruk bir raporla ‘uygun değildir’ demek yanlıştır. Bana göre bunun altında art niyet aramak gerekir. Doğalgaz satanların, doğalgazla elektrik üretenlerin bir planı mı diye düşünüyoruz. Burada herkes kazanıyor. Millet kazanıyor, ülke kazanıyor. Boşa akan sularımızı değerlendiriyoruz, sudan elektrik üretiyoruz. Hidroelektrik santraller suyu yutmuyor. Düşüşünü alıyor, yeniden suyu bırakıyor. Taşkın koruma için de fayda sağlıyor. Regülatör yaptığınız zaman taşkını da önlüyor. Dövizi az ödeyeceğiz. Yerli kaynak. Ayrıca enerji çeşitliliği açısından faydalıdır. Bir tek doğalgaza bağlı olursak ne yapacağız?”
demiş ..... Bakanımız.
yoo Sanayi değil.
yoo Başbakan değil.
yoo yoo Enerji de değil.
ÇEVRE!
ne alaka diyecek olursanız yanıt anahtarını veriyorum:
ilk paragraf: "iklimi güzelleştirmek"
ikinci paragraf: "yenilenebilir temiz kaynak"
üçüncü paragraf: hmm bulamadım.. "taşkın koruma" belki?
diğer bakanlarımız bu müthiş kelime dağarcığını kullanmayacağından, yukardaki metnin çevre bakanına ait olduğunu bir çırpıda anlayabiliriz. anlamayana şaşarım. ben mesela, 15 ayımı kırsal - çevresel kalkınmaya verdiğim için, hemen anladım. yoksa çok derinlerde gizlenmiş gibi görünebilir; ama öyle değil. bakınız nasıl da bariz. tamam başta sanki kavram ve koltuk kargaşası yaşanıyo gibi durabilir. halbuki bunlar hep hitabet sanatıyla ilgili. bakınız işi bilen biri olarak bendeniz "yenilenebilir"i gördüm, "aman tanrım, bu o" dedim hemen.
neyse. başbakanın dediği gibi, şimdi bana küfrettireceksiniz.
not: bu haberin yanında bunu da veriyolar.
12 Şubat 2009 Perşembe
tartışmayı açıyorum (hep bu cümleye özendim ben).
yeni kanuna göre, evlilik sebebiyle işten ayrılan kadına kıdem tazminatı verilecekmiş. 1 yıl çalışmış olma koşulu filan var tabii.
bu bi nedir?
düşünüyorum düşünüyorum, bi kadının evlendi diye işten kovulmuş gibi davranılıp kıdem tazminatı almasını açıklayamıyorum. bu kadın için "evlenince işi bırakma" durumuna teşvik gibi geliyor bana. yani evlenip işi bırakmak, bir zorunluluk hali sanki. olmazsa olmaz. patronun üstlenmesi gereken bi şi. "evlilik yüzünden istifa" değil. tazminatı hak ediyor. kadın, evlenip işi bırakınca bir kayıp yaşamayacak böylece.
abesle iştigal bi durum görüyorum ben. "evlenince hiç çekinmeden işi bırakabilirsiniz, artık kıdem tazminatı var!" gibi bi şi bu. ben mi anlamıyorum, kaş yaparken göz mü çıkmış?
hem niye kadın sadece? erkekler evlenince işi bırakmıyo tabii, daha da asılıyo. bu da gerzekçe. "karıcım uslu uslu otur ben 2 kişilik kazanırım" diyen adamda bi enayilik yok mu yani? evlenen erkek olsa, zam isteyebilir mesela. "patroncum evlendim, harcamam arttı, evin erkeği oldum". kadınaysa kıdem tazminatı. "şekerim sen işi hiiç dert etme, al tazminatın, koşa koşa mantı aç" gibi bi şi bu. sanki. gibi geliyo bana. daha iyi bilen varsa rica edicem anlatsın.
ayrıca kadın evlendi diye işi bırakıyosa kıdem tazminatını koca ödemeli bence, patron değil.
ve daha da ayrıca, kadınların işe alınmasına iyice engel olucak bu. "aman ilerde evlenip işi bırakır, bi de kıdem tazminatı ödemek zorunda kalırız"a dönecek olay. şu genç yaşımda "bugün, yarın ve daima"yı kapsayan bi medeni hal sorgusundan geçerek işe alındım, ordan biliyorum.
evet tartışmayı açtım: ben anlamoor. hayırlı uurlu ossun.
bu bi nedir?
düşünüyorum düşünüyorum, bi kadının evlendi diye işten kovulmuş gibi davranılıp kıdem tazminatı almasını açıklayamıyorum. bu kadın için "evlenince işi bırakma" durumuna teşvik gibi geliyor bana. yani evlenip işi bırakmak, bir zorunluluk hali sanki. olmazsa olmaz. patronun üstlenmesi gereken bi şi. "evlilik yüzünden istifa" değil. tazminatı hak ediyor. kadın, evlenip işi bırakınca bir kayıp yaşamayacak böylece.
abesle iştigal bi durum görüyorum ben. "evlenince hiç çekinmeden işi bırakabilirsiniz, artık kıdem tazminatı var!" gibi bi şi bu. ben mi anlamıyorum, kaş yaparken göz mü çıkmış?
hem niye kadın sadece? erkekler evlenince işi bırakmıyo tabii, daha da asılıyo. bu da gerzekçe. "karıcım uslu uslu otur ben 2 kişilik kazanırım" diyen adamda bi enayilik yok mu yani? evlenen erkek olsa, zam isteyebilir mesela. "patroncum evlendim, harcamam arttı, evin erkeği oldum". kadınaysa kıdem tazminatı. "şekerim sen işi hiiç dert etme, al tazminatın, koşa koşa mantı aç" gibi bi şi bu. sanki. gibi geliyo bana. daha iyi bilen varsa rica edicem anlatsın.
ayrıca kadın evlendi diye işi bırakıyosa kıdem tazminatını koca ödemeli bence, patron değil.
ve daha da ayrıca, kadınların işe alınmasına iyice engel olucak bu. "aman ilerde evlenip işi bırakır, bi de kıdem tazminatı ödemek zorunda kalırız"a dönecek olay. şu genç yaşımda "bugün, yarın ve daima"yı kapsayan bi medeni hal sorgusundan geçerek işe alındım, ordan biliyorum.
evet tartışmayı açtım: ben anlamoor. hayırlı uurlu ossun.
11 Şubat 2009 Çarşamba
LEBLEBI
bu aralar bitemeyen bir nezle, işe yaramayan antibiyotikler, acıyan bacak kasları ve dinmeyen yağmur eşliğinde çok mutluyum ben. sebep aramadan buluyorum. misal: bunların hepsi istanbulda oluyo. istanbulun yokuşundan, istanbulun havasından. kavuşmalardan.
tell all the disasters im back in town icabında. alayı gelse yıkılmam. söylenirim, ahlarım puflarım; ama ciddiyim yıkılmam.
ayrıca şehrin bi yerinde erken açmış pembe beyaz bahar dalı gördüm ben. artık güneşin açısı mı ağacın acelesi mi ben bilmem. açmıştı, pembe-beyazdı, yağmur altında çırpındı biraz. şubatın 15'i bile gelmemişken beni epey bi süre idare edecek kadar mutlu etti kendisi. üzücü tabii donarak ölen çiçekler; ama çok şık, çok kokoş bi ağaçtı. ilkokul çocuğu gibi neşeliydi.
bi de bi de: dediğimi yaptım. kendime çiçek aldım. ofis masama diil (aa benim ofisim var!) çünkü ofis masam pek çiçeklik diil. ışık da yok pek, ölürler. ama aldım işte. mor sümbül hem de.
işe gelirken aklımdan bi şiler geçiyo, yazmaya vakit olmuyo. mesela ankaradaki kızkulesi sokağın acıklı halini yazıcaktım. değil denizin üstünde olmak, ana caddeyi bile görmeyen bi sokak. tek yön bi sokaktan inince önce kız kulesi apartmanını, devamında da kız kulesi sokağını görüyosunuz. adı bana hüzünlü geliyo. anneannemi hatırlatıyo, sanki istanbula dönemediği için binaya, sokağa en sevdiği yerin adını vermiş birileri yaşamış orda. neyse işte, istanbul hasreti romantizmim mutlu sonla bittiğinden, bu sokağı anmadan olmazdı. o sokak bana gitmem gerektiğini, istanbulu, istanbuldakileri hatırlatan şeylerden biriydi ankarada.
ben bu akşam yine bavul yapıcam, yerleşik düzene geçene kadar olacak arada böyle sanırım.
olsun olsun olsun.
her şeye peki, her şeye tamam, her şeye olsun: istanbuldayım.
ruh halim aynen budur.
gazetede ekonomi sayfası dışında bi şi okumadığımdan da olabilir.
ha bu arada, "fbi ajanı kadın, tutukluya seksle işkence yaptı" diye bi haber var. biz buna tecavüz diyoruz sanki? yani evet, teknik olarak bi kadının erkeğe tecavüzü. "seksle işkence" nedir yahu. adını koyun.
okudum da noldu, peh.
tell all the disasters im back in town icabında. alayı gelse yıkılmam. söylenirim, ahlarım puflarım; ama ciddiyim yıkılmam.
ayrıca şehrin bi yerinde erken açmış pembe beyaz bahar dalı gördüm ben. artık güneşin açısı mı ağacın acelesi mi ben bilmem. açmıştı, pembe-beyazdı, yağmur altında çırpındı biraz. şubatın 15'i bile gelmemişken beni epey bi süre idare edecek kadar mutlu etti kendisi. üzücü tabii donarak ölen çiçekler; ama çok şık, çok kokoş bi ağaçtı. ilkokul çocuğu gibi neşeliydi.
bi de bi de: dediğimi yaptım. kendime çiçek aldım. ofis masama diil (aa benim ofisim var!) çünkü ofis masam pek çiçeklik diil. ışık da yok pek, ölürler. ama aldım işte. mor sümbül hem de.
işe gelirken aklımdan bi şiler geçiyo, yazmaya vakit olmuyo. mesela ankaradaki kızkulesi sokağın acıklı halini yazıcaktım. değil denizin üstünde olmak, ana caddeyi bile görmeyen bi sokak. tek yön bi sokaktan inince önce kız kulesi apartmanını, devamında da kız kulesi sokağını görüyosunuz. adı bana hüzünlü geliyo. anneannemi hatırlatıyo, sanki istanbula dönemediği için binaya, sokağa en sevdiği yerin adını vermiş birileri yaşamış orda. neyse işte, istanbul hasreti romantizmim mutlu sonla bittiğinden, bu sokağı anmadan olmazdı. o sokak bana gitmem gerektiğini, istanbulu, istanbuldakileri hatırlatan şeylerden biriydi ankarada.
ben bu akşam yine bavul yapıcam, yerleşik düzene geçene kadar olacak arada böyle sanırım.
olsun olsun olsun.
her şeye peki, her şeye tamam, her şeye olsun: istanbuldayım.
ruh halim aynen budur.
gazetede ekonomi sayfası dışında bi şi okumadığımdan da olabilir.
ha bu arada, "fbi ajanı kadın, tutukluya seksle işkence yaptı" diye bi haber var. biz buna tecavüz diyoruz sanki? yani evet, teknik olarak bi kadının erkeğe tecavüzü. "seksle işkence" nedir yahu. adını koyun.
okudum da noldu, peh.
10 Şubat 2009 Salı
...çünkü insanlar günler boyunca/ hiç soru sormadan...
samimiyet bazen eski şarkılardan bir kuple, günümüzden bir buse, gelecekten bir çikolatalı sufle filan falan. biz bizeyken yani.
algıda seçicilik oluyo, insan kusuru. ama acıda seçicilik.. o çirkin işte. olmadığından diil, pek tabii oluyo da çok çirkin. kendi acılarına hadi körsün. görmedin, duymadın. "diğerlerinin acıları" ihtisası yaptın, ki yapmalısın zaten. ama o acılar, "en acı"lar ve "daha az acı"lar diye ikiye ayrılmıyor. pala ve kalaşnikof, fosfor bombalarından daha az can yakmıyor. daha az "acil" değil. hadi tanıdık dilden açıklayalım: daha az bebek ölmüyor.
hele hele "hayda bre pehlevan" tarafgirliğinin, cengaverliğinin, "ya ya ya şa şa şa"cılığının acıda seçiciliği, daha da samimiyetsiz bi şi. çirkin. denizli horozunun ötüp ötüp son anda nefessiz kalması gibi.
kuplesiz, busesiz, çikolatalı suflesiz. daha basit anlatamam galiba.
acılarına başına ve sonuna "ama" eklendikçe de öyle kalacak.
algıda seçicilik oluyo, insan kusuru. ama acıda seçicilik.. o çirkin işte. olmadığından diil, pek tabii oluyo da çok çirkin. kendi acılarına hadi körsün. görmedin, duymadın. "diğerlerinin acıları" ihtisası yaptın, ki yapmalısın zaten. ama o acılar, "en acı"lar ve "daha az acı"lar diye ikiye ayrılmıyor. pala ve kalaşnikof, fosfor bombalarından daha az can yakmıyor. daha az "acil" değil. hadi tanıdık dilden açıklayalım: daha az bebek ölmüyor.
hele hele "hayda bre pehlevan" tarafgirliğinin, cengaverliğinin, "ya ya ya şa şa şa"cılığının acıda seçiciliği, daha da samimiyetsiz bi şi. çirkin. denizli horozunun ötüp ötüp son anda nefessiz kalması gibi.
kuplesiz, busesiz, çikolatalı suflesiz. daha basit anlatamam galiba.
acılarına başına ve sonuna "ama" eklendikçe de öyle kalacak.
lüzumsuz dip not: biz Sudan'a pala ihraç ediyoruz.
söylemiştim, hatırlatıyorum.
söylemiştim, hatırlatıyorum.
2 Şubat 2009 Pazartesi
öğrendim.
yeni bi keşif diil biliyorum; ama beynimi ve muhtemel bütün kelimelerimi yasemin mori'ye emanet etmişim de kendisi en artık kısa cümleler dahi kurmuyorum; sadece anlatıyorum haliyle onlardan cümle yapmış, his yapmış, hatta eskiyen dolunaylarımı kırpıp yıldız yapmış gibi mutluyum.
bu kadar uzun bi cümle kurmak matah bi şi diil.
yapılması gerekenler yapmak oysa, matah bi şi.
çalan: replikas- acayip korkak birisiyim. 0:23 uzunluğuyla inci minci kim birinci.
gerisi: autour de lucie. mesela l'eau qui dort.
neyse bugünkü eğlencem çeşme'yi dubaiye çevirmek isteyen aday. dubaililer nereleriyle gülmüşlerdir acebağ.
bi de bir haber daha... biraz fazla mı tanıdık ne. ipekçi ailesindeki sabır, acı, acısabır, sabır acısı, ne denirse artık, her yıl sanki en çok gözlerine yükleniyor, gözleri daha da derinlerden bakıyor. büyük acı yaşayanların gülümsemeleri de çok aydınlık oluyor. öyle bi tuhaf aydınlık ki bir ülke gözlerine gölge düşürüyo bu insanların, onlar ışıyolar. çok çok tuhaf.
davos filan da yazıcaktım da, geçen gün sedayla konuşurken fark ettim ki tenezzül edememe hali var üstümde. tamam, izlerken ağzım açık kaldı, idrak dahi edemedim bi süre. kendi kendime de tepkdim. ama yani hangi bi ipe sapa gelmez yerinden başlanır bilmiyorum. bence sahnenin en güzel anı şu: amr musa gaza gelip ayaklandığında, tam erdoğanın peşi sıra gidecekken banki-moon'a bakar, banki-moon amca pat pat koltuğa vurup "du hele gel otur bi" yapar, kös kös oturur amr musa, oturduğu yerden sırıtır. tey allahım. sizi sırayla mı dizmişler nedir yani! diğeri de el kol, etrafta kim varsa yapışıp "abicim du bi bak bi dinle bi.." diyen bi başbakan. şey gibi tam: hani "saygı duyarım, saygı duyarım" tiki var ya medyada 15 dakikalık şöhretini yaşayan BBG/ Yemekteyiz vs şahsiyetlerde.. öyle bi el kol. tey tey. ne dedi nasıl dedi, düşünmek bile geriyo beni. sunucunun vahim yanı da, aslında, "kısa keselim yemek yiycez" diyebilmiş olması. belki de. oysa bakınız biz bir pal sokağı çocuğu gibi, son lafı koymuş ergen kız gibi mutlu, gururlu, gazlı bi haldeyiz. dönüp öpücük üflese, ya da savuracak saçı olsa bence baya bi olay olurdu.
üslupsuzluk yeni bir şey diil. tüm muhalefetin el pençe destek olması da yeni değil. biz kol kırılır yen içinde kırılır bi ülkeyiz. yani biri bi patavatsızlık ediyosa da biz bize etsin. dışarda aslınsın kaplansın. "Hamas seçilmiş demokratik bi parti" diye yırtınan başbakanın, DTP davasında sesinin ne tonda çıktığını biliyoruz. derken kendi partisi söz konusu olunca başka ton. ton ton bi haller. yani yanardöner bi şi siyaset zaten. dışişleri dediğin zaten monşerlik, 4 yıl boyunca fakültede ne okutuluyo sanıyosunuz? robdöşambr giyerek viski nasıl içilir, ceket mendiliyle çorap uyumu nasıl sağlanır falan filan. oysa hayat üniversitesi öyle mi... adeta dış politika neferi, diplomasi komandosu, davos piyadesi filan olarak yetişirsiniz.
yani kitabı kendi bile okumayıp özetini yardımcılarına çıkarttıran bir şahsiyetin görevi ne olursa olsun, üslup konusunda temel eksiklikleri olacağını biliyoruz. ne bileyim insan pamuk prenses masalını bile kendi okumalı. cadı var mesela, melodik melodik kötü büyüler yapıyo. o bile bi kazançtır derim ben.
iki recep tanıyoruz. biri ivedik. başbakan olanı işaretleyiniz.
bu kadar uzun bi cümle kurmak matah bi şi diil.
yapılması gerekenler yapmak oysa, matah bi şi.
çalan: replikas- acayip korkak birisiyim. 0:23 uzunluğuyla inci minci kim birinci.
gerisi: autour de lucie. mesela l'eau qui dort.
neyse bugünkü eğlencem çeşme'yi dubaiye çevirmek isteyen aday. dubaililer nereleriyle gülmüşlerdir acebağ.
bi de bir haber daha... biraz fazla mı tanıdık ne. ipekçi ailesindeki sabır, acı, acısabır, sabır acısı, ne denirse artık, her yıl sanki en çok gözlerine yükleniyor, gözleri daha da derinlerden bakıyor. büyük acı yaşayanların gülümsemeleri de çok aydınlık oluyor. öyle bi tuhaf aydınlık ki bir ülke gözlerine gölge düşürüyo bu insanların, onlar ışıyolar. çok çok tuhaf.
davos filan da yazıcaktım da, geçen gün sedayla konuşurken fark ettim ki tenezzül edememe hali var üstümde. tamam, izlerken ağzım açık kaldı, idrak dahi edemedim bi süre. kendi kendime de tepkdim. ama yani hangi bi ipe sapa gelmez yerinden başlanır bilmiyorum. bence sahnenin en güzel anı şu: amr musa gaza gelip ayaklandığında, tam erdoğanın peşi sıra gidecekken banki-moon'a bakar, banki-moon amca pat pat koltuğa vurup "du hele gel otur bi" yapar, kös kös oturur amr musa, oturduğu yerden sırıtır. tey allahım. sizi sırayla mı dizmişler nedir yani! diğeri de el kol, etrafta kim varsa yapışıp "abicim du bi bak bi dinle bi.." diyen bi başbakan. şey gibi tam: hani "saygı duyarım, saygı duyarım" tiki var ya medyada 15 dakikalık şöhretini yaşayan BBG/ Yemekteyiz vs şahsiyetlerde.. öyle bi el kol. tey tey. ne dedi nasıl dedi, düşünmek bile geriyo beni. sunucunun vahim yanı da, aslında, "kısa keselim yemek yiycez" diyebilmiş olması. belki de. oysa bakınız biz bir pal sokağı çocuğu gibi, son lafı koymuş ergen kız gibi mutlu, gururlu, gazlı bi haldeyiz. dönüp öpücük üflese, ya da savuracak saçı olsa bence baya bi olay olurdu.
üslupsuzluk yeni bir şey diil. tüm muhalefetin el pençe destek olması da yeni değil. biz kol kırılır yen içinde kırılır bi ülkeyiz. yani biri bi patavatsızlık ediyosa da biz bize etsin. dışarda aslınsın kaplansın. "Hamas seçilmiş demokratik bi parti" diye yırtınan başbakanın, DTP davasında sesinin ne tonda çıktığını biliyoruz. derken kendi partisi söz konusu olunca başka ton. ton ton bi haller. yani yanardöner bi şi siyaset zaten. dışişleri dediğin zaten monşerlik, 4 yıl boyunca fakültede ne okutuluyo sanıyosunuz? robdöşambr giyerek viski nasıl içilir, ceket mendiliyle çorap uyumu nasıl sağlanır falan filan. oysa hayat üniversitesi öyle mi... adeta dış politika neferi, diplomasi komandosu, davos piyadesi filan olarak yetişirsiniz.
yani kitabı kendi bile okumayıp özetini yardımcılarına çıkarttıran bir şahsiyetin görevi ne olursa olsun, üslup konusunda temel eksiklikleri olacağını biliyoruz. ne bileyim insan pamuk prenses masalını bile kendi okumalı. cadı var mesela, melodik melodik kötü büyüler yapıyo. o bile bi kazançtır derim ben.
iki recep tanıyoruz. biri ivedik. başbakan olanı işaretleyiniz.
kafamı dağıttığın için teşekkürler blog.
27 Ocak 2009 Salı
yazacak bi şi de yok ki
geçmeyen nezlem dışında, bitmeyen paniklemelerim dışında hiçbi şi yok. sömestr tatilindeki çocuklar gibi sabah saatlerindeki çizgi filmleri filan izliyorum. ölmedim yaşıyorum. alışmaya çalışıyorum, zaten alışık olduğum şeylere üstelik. mutluyum ne diym. düzenimi kurunca, işler tıkır tıkır olunca, en bi güzel olucak.
bugün hava mis hem.
bugün hava mis hem.
21 Ocak 2009 Çarşamba
en kötü günüm yarın gibi olsun.
her günü perşembe sanıyorum. böyle tuhaf bi hal. perşembe istanbula taşınma günü ya, hepimiz bitmeyen bir perşembe içinde, her iş son güne kalmış gibi stresli, ama bi türlü otobüse binemeden yaşıyoruz, sonra hop yine yeni bi perşembe. yani pazartesi ve salı arasına 3 gün sıkışmış sanki. tuhaf bi haldeyim.
kendime 1 ay veriyorum, hadi taş çatlasın 1,5 ay. sonrasını düşününce gözümün önüne niyeyse çilekli tart geliyo. minik, bi kişilik, gerçek çilek kaplı. çilekli milkshake de olur. illa ki çilekli şeyler.
ama yarın cidden perşembe yahu.
biraz nezleyim. geçer. hala iş yapıyorum, bu sefer de türkçe sunum. biter.
geçer, biter, istanbul yarın 16 derece.
kendime 1 ay veriyorum, hadi taş çatlasın 1,5 ay. sonrasını düşününce gözümün önüne niyeyse çilekli tart geliyo. minik, bi kişilik, gerçek çilek kaplı. çilekli milkshake de olur. illa ki çilekli şeyler. sonra bir sürü su renkli cam şişe, irili ufaklı. güneş. camda güneş hatta, cam şişede. bakınız yandaki foto, bi de güneş. . arkamda bıraktığım cam şişe ve vazolarımı istanbula taşımak için geri gelicem ankaraya. 1 ay sonra.
patronum bana bi tane çalar saat verdi. 7 renkli ışığı var. isteğe göre "hepi börtdey" melodisinde de çalabiliyo. dokunmatik, uzaysal, fantastik bi şi. vuuhuhuhu.
okuldaki çimlerin arasında mineler açıcak yine. küçücük ve eflatun. üstüne bassanız da ezilmeyen, inadına bahar müjdecisi çiçekler. mineler büyüyünce erguvan oluyo. olabilirler, olsalar şaşırmam ben. yakışır.
18 Ocak 2009 Pazar
2
2 yıl uzun bir süre değil.
19 0cak, hatırlanması gereken tarih.
bana bu blogda daha önce "kimler kimler öldürüldü bu kadar ses çıkarmadın"a gelen şeyler de söylendi. ben de hep aynı cevabı verdim: 22 yaşımda, aklıselim halde değildim onlar öldürüldüğünde. tamamen insani, duygusal bir bağım var yani. ben uzaktayken, hiç takip etmediğim kadar gazete takip ederken oldu bu olay. öğlen vakti cebime gelen mesajı ben hala saklıyosam, sırf o an yaşadığım hissi unutturmasın, o çaresizlik/ sessizlik/ aptala dönmüşlük hali aklımdan çıkmasın diye. o anın bu ülkede bir sürü insan tarafından, 80 yıldır dönem dönem yaşandığını hatırlayayım diye. böyle ufak hatırlatmalar insanı ayakta tutuyor. "derya hrant dinki vurdular, öldü." cümlesini la heyde bir mağazanın ortasında okudum ben. kulaklarım uğuldadı. hınçlandım, "yine mi" dedim, kendi kendime isyan ettim falan filan. ama o his, o kanın beynime fırladığı an, çok üzgünüm ama başka cinayetlerde tecrübe ettiğim bir şey değil. ya doğmamıştım ya da küçüktüm. yani beni "seçici acı"yla itham edenler yine olacaksa baştan söylüyorum, seçiciyim evet. diğerlerine üzülmediğim için değil, şiddetinden. kitaplarda okumadım, büyüklerimden duymadım, bizzat kazık kadarken yaşadım. üstelik uzaktan, bir yürüyüşe bile katılamadan mesela. onun için her yıl bu böyle sürebilir. ayrıca "2 yıl oldu da noldu" çok yerinde bi soru.
davamız oldu nurtopu gibi. bayrakla poz veren genç katillerimiz oldu. ağızlara sakız olan lafların şekeri kaçtı, kenara tükürüldü. iyice yozlaştık. liseden itibaren yetiştirilen kurt yavruları doldu ortalık. gün bugün, hala hiç bitmeyen kavram kargaşamızın ortasında, filler tepişirken çimler eziliyor. 24 yaşımda devlete dair bütün inancımı kaybetmeseydim eğer, ergenekondan da bir şey bekleyebilirdim. aynı yargı sisteminin defolarını hart hart yazan kalemler, konu bu dava olunca melek yüzleriyle ışığı görmüş halde adalete iman tazeliyolar. bana gerzekçe geliyor, üzgünüm. kendi kendisini imha eden bir şey, yeniden doğabilme ihtimalini koruyarak imha olur anca. buzdağı muhabbeti var ya, o bile değil. önüne yün topu atılmış kediler gibiyiz sadece. yan dükkan yüncü olmuş, derya baykal zeki müren kirpiği filan örüyo. ya da şöyle: sınırda 90 kilo uyuşturucu yakaladık diye gururla gazetecilere poz veriyoruz, o sırada 90 ton geçiriyolar. hayır dava saçma demiyorum; yüzeysel, sulandırılmış, hukuk dışı yanlarıyla yuh dedirten, yine zorlama, yine yamalı bohça ve yine eksik bir şey, bunu diyorum.
siz, ben, biz bir gün bok yoluna niyazi olabiliriz. ölmek zor belki, öldürülmek en kolayı. özür dileyenler, güvercinlerden bahsedenler, sirtaki oynayanlar, topik yiyenler, w, x,q harflerinde, onu da geçtim, seslerinde ısrar edenler, 6 köşeli yıldız kolyesi olanlar, aşık olan kadınlar, kadın olan erkekler, öldürmeyi reddedenler, gözaltındaki gazeteciler, polise kimlik soran gençler, arkadaşına üzülen protestocular, emekliler, işçiler, öğretmenler, eczacılar... hepimiz itinayla dövülebiliriz, öldürülebiliriz. birilerinin elinde kalırız. en iyi ihtimalle, bilardocu misali kurşun sektirir bir yiğit, ya da tilt oynar gibi, o kazanır biz kaybederiz. hepimizin bildiği bir gerçeği belki de cep telefonumdan bir kez daha öğrenmek koydu bana, bilmiyorum.
sonbahar'ı izlerken, hayata dönüş operasyonunu unutuşumuzu hatırladım. unuttuğumuz her şey için bir çentik atsak ya duvara... ölüm orucu sırasında vücuttaki bütün proteinler sindiriliyor bir aşamadan sonra. protein temel yapıtaşı olduğundan, kabaca özetlersek kendi kendisini yiyor vücut. sinir sisteminizi örneğin. geriye dönüş yok. geriye sadece, hangi amaç uğruna o hale geldiğinden başka bir şey bilmeyen, insan olmanın en temel gereklerinden bile uzak düşmüş onlarca insan kalıyor. wernicke-korsakoff sendromu. zeka 3 yaş seviyesine dönüyor. eriyorsunuz. ve devlet napıyor, pardon? sizi yeniden cezaevine tıkıyor. belki de 40 yaşınızda başladığınız ölüm orucuyla 3 yaşınıza dönseniz bile hayır, kaçamazsınız. her şey mümkün. 19 aralık da onun tarihi. her aya bir 19 düşürmeyi mi deniyoruz nedir. bu dava da zaman aşımından düştü. bilginize.
aşure zamanına denk geliyor 2 yıldır bu yıldönümü. helvadan daha çok severim ben aşureyi. bu ülkeyi mozaik, ebru, kek harcı vs her bir şeye benzetiyolar. ben de aşureye benzetiyorum madem. içinden nar, kuru üzüm, nohut filan atan bi aşure. geriye bulaşık suyu kıvamında bi şi kalana dek atacak herşeyi, kendini hala aşure sanacak. devlet büyükleri de "haşlanmış nohutu özlemle anıyoruz, yeri çok büyük, o bi kahramandı" filan diycek.
hollandadaki bi metin analizi ödevimde, rakel dink'in cenazedeki konuşmasının metnini kullanmıştım. çok tazeydi, bi şi yapmak istemiştim en azından kendim için, bunu yapabilmiştim. o hocam işte, hala bana haberler gönderiyo biliyo musunuz... hala benzer gazeteci cinayetlerini, dünyanın dört bir köşesinden. "çok zor geliyo" diye ek vakit istemiştim. "kötü"lerin art niyetlerinin analizi kolaydı da, öyle bir çığlığı, öyle bir sitemi en fenası, analiz etmek.. acıtmıştı çok. kendime dönmüştüm bikaç hafta. dinledikçe, okudukça, daldan dala başka cinayetlere, başka karanlıklara sıçradıkça... o ödev bahanesiyle kampa almıştım kendimi, kara haber kampına. midenizin, aklınızın, kalbinizin alamayacağı tonla haberi o ara okudum ben. biriktirdim. iyice acısın diye. yer etsin diye. ağladıkça ağladım, marisol bana bağırdı, bi o anladı belki de naptığımı, "yapma" dedi. öğlen yemek, akşam şarap getirdi. yer etsin istedim işte. ödevmiş, hrantmış... yeni bi kapı olsun, bilmediğim, unuttuğum şeylerin zehrini de yükleneyim diye. çünkü bazen sadece bilmek iyi geliyor. öğrenmek, iyileştiriyor. yine de az yaptım, farkındayım. neler ıskaladım kimbilir. ama yaptım. kendim için, o haberi aldığım andaki halim için, en çok da defne için sanırım.
68liler sergisi var ankarada. çok daha iyi yapılabilirmiş belki; ama önemli olan niyet. niceleri gelse keşke. görsek, okusak. meydana çıksa. işte orda, en fenası mektuplar. el yazıları. deniz gezmişin idama gitmeden önce oturup mektup yazdığı müdür odasının replikası var, o meşhur parka da içinde. kitaplardan, anılardan alıntılar var. insan o inanca yenik düşer. karşınızdaki bu kadar dimdikken, o kadar genç, aydınlık ve inançlıyken, kim öldürebilir ki sahi onları? siyasi düşünceniz ne olursa olsun, o kararlılık çok ihtişamlı. "öldürülebilirlik"i yenenler az işte... onlarca yıl sonra adını anmak bile suç olsa da, her yıldönümünü hatırlamayı iş edinmişler var en azından. varsın benim üstlendiğim yıldönümü de bu olsun.
ikiyüzlülükler çok ağır. bu iş çok zor yonca çalsın bi süre, olmaz mı?
canı acıyabilenler dinlesin, kendi kendilerine "aslında zor değil" desinler, umutçuluk oynasınlar.
bu blogun işi bu.
light gündem maddesi isteyenlere:
bergüzar korel'i örenbayan logosuna benzetti annemin arkadaşı.
marilyn manson- hande yener benzetmesinden sonra iki numaraya koyuyorum.
19 0cak, hatırlanması gereken tarih.
bana bu blogda daha önce "kimler kimler öldürüldü bu kadar ses çıkarmadın"a gelen şeyler de söylendi. ben de hep aynı cevabı verdim: 22 yaşımda, aklıselim halde değildim onlar öldürüldüğünde. tamamen insani, duygusal bir bağım var yani. ben uzaktayken, hiç takip etmediğim kadar gazete takip ederken oldu bu olay. öğlen vakti cebime gelen mesajı ben hala saklıyosam, sırf o an yaşadığım hissi unutturmasın, o çaresizlik/ sessizlik/ aptala dönmüşlük hali aklımdan çıkmasın diye. o anın bu ülkede bir sürü insan tarafından, 80 yıldır dönem dönem yaşandığını hatırlayayım diye. böyle ufak hatırlatmalar insanı ayakta tutuyor. "derya hrant dinki vurdular, öldü." cümlesini la heyde bir mağazanın ortasında okudum ben. kulaklarım uğuldadı. hınçlandım, "yine mi" dedim, kendi kendime isyan ettim falan filan. ama o his, o kanın beynime fırladığı an, çok üzgünüm ama başka cinayetlerde tecrübe ettiğim bir şey değil. ya doğmamıştım ya da küçüktüm. yani beni "seçici acı"yla itham edenler yine olacaksa baştan söylüyorum, seçiciyim evet. diğerlerine üzülmediğim için değil, şiddetinden. kitaplarda okumadım, büyüklerimden duymadım, bizzat kazık kadarken yaşadım. üstelik uzaktan, bir yürüyüşe bile katılamadan mesela. onun için her yıl bu böyle sürebilir. ayrıca "2 yıl oldu da noldu" çok yerinde bi soru.
davamız oldu nurtopu gibi. bayrakla poz veren genç katillerimiz oldu. ağızlara sakız olan lafların şekeri kaçtı, kenara tükürüldü. iyice yozlaştık. liseden itibaren yetiştirilen kurt yavruları doldu ortalık. gün bugün, hala hiç bitmeyen kavram kargaşamızın ortasında, filler tepişirken çimler eziliyor. 24 yaşımda devlete dair bütün inancımı kaybetmeseydim eğer, ergenekondan da bir şey bekleyebilirdim. aynı yargı sisteminin defolarını hart hart yazan kalemler, konu bu dava olunca melek yüzleriyle ışığı görmüş halde adalete iman tazeliyolar. bana gerzekçe geliyor, üzgünüm. kendi kendisini imha eden bir şey, yeniden doğabilme ihtimalini koruyarak imha olur anca. buzdağı muhabbeti var ya, o bile değil. önüne yün topu atılmış kediler gibiyiz sadece. yan dükkan yüncü olmuş, derya baykal zeki müren kirpiği filan örüyo. ya da şöyle: sınırda 90 kilo uyuşturucu yakaladık diye gururla gazetecilere poz veriyoruz, o sırada 90 ton geçiriyolar. hayır dava saçma demiyorum; yüzeysel, sulandırılmış, hukuk dışı yanlarıyla yuh dedirten, yine zorlama, yine yamalı bohça ve yine eksik bir şey, bunu diyorum.
siz, ben, biz bir gün bok yoluna niyazi olabiliriz. ölmek zor belki, öldürülmek en kolayı. özür dileyenler, güvercinlerden bahsedenler, sirtaki oynayanlar, topik yiyenler, w, x,q harflerinde, onu da geçtim, seslerinde ısrar edenler, 6 köşeli yıldız kolyesi olanlar, aşık olan kadınlar, kadın olan erkekler, öldürmeyi reddedenler, gözaltındaki gazeteciler, polise kimlik soran gençler, arkadaşına üzülen protestocular, emekliler, işçiler, öğretmenler, eczacılar... hepimiz itinayla dövülebiliriz, öldürülebiliriz. birilerinin elinde kalırız. en iyi ihtimalle, bilardocu misali kurşun sektirir bir yiğit, ya da tilt oynar gibi, o kazanır biz kaybederiz. hepimizin bildiği bir gerçeği belki de cep telefonumdan bir kez daha öğrenmek koydu bana, bilmiyorum.
sonbahar'ı izlerken, hayata dönüş operasyonunu unutuşumuzu hatırladım. unuttuğumuz her şey için bir çentik atsak ya duvara... ölüm orucu sırasında vücuttaki bütün proteinler sindiriliyor bir aşamadan sonra. protein temel yapıtaşı olduğundan, kabaca özetlersek kendi kendisini yiyor vücut. sinir sisteminizi örneğin. geriye dönüş yok. geriye sadece, hangi amaç uğruna o hale geldiğinden başka bir şey bilmeyen, insan olmanın en temel gereklerinden bile uzak düşmüş onlarca insan kalıyor. wernicke-korsakoff sendromu. zeka 3 yaş seviyesine dönüyor. eriyorsunuz. ve devlet napıyor, pardon? sizi yeniden cezaevine tıkıyor. belki de 40 yaşınızda başladığınız ölüm orucuyla 3 yaşınıza dönseniz bile hayır, kaçamazsınız. her şey mümkün. 19 aralık da onun tarihi. her aya bir 19 düşürmeyi mi deniyoruz nedir. bu dava da zaman aşımından düştü. bilginize.
aşure zamanına denk geliyor 2 yıldır bu yıldönümü. helvadan daha çok severim ben aşureyi. bu ülkeyi mozaik, ebru, kek harcı vs her bir şeye benzetiyolar. ben de aşureye benzetiyorum madem. içinden nar, kuru üzüm, nohut filan atan bi aşure. geriye bulaşık suyu kıvamında bi şi kalana dek atacak herşeyi, kendini hala aşure sanacak. devlet büyükleri de "haşlanmış nohutu özlemle anıyoruz, yeri çok büyük, o bi kahramandı" filan diycek.
hollandadaki bi metin analizi ödevimde, rakel dink'in cenazedeki konuşmasının metnini kullanmıştım. çok tazeydi, bi şi yapmak istemiştim en azından kendim için, bunu yapabilmiştim. o hocam işte, hala bana haberler gönderiyo biliyo musunuz... hala benzer gazeteci cinayetlerini, dünyanın dört bir köşesinden. "çok zor geliyo" diye ek vakit istemiştim. "kötü"lerin art niyetlerinin analizi kolaydı da, öyle bir çığlığı, öyle bir sitemi en fenası, analiz etmek.. acıtmıştı çok. kendime dönmüştüm bikaç hafta. dinledikçe, okudukça, daldan dala başka cinayetlere, başka karanlıklara sıçradıkça... o ödev bahanesiyle kampa almıştım kendimi, kara haber kampına. midenizin, aklınızın, kalbinizin alamayacağı tonla haberi o ara okudum ben. biriktirdim. iyice acısın diye. yer etsin diye. ağladıkça ağladım, marisol bana bağırdı, bi o anladı belki de naptığımı, "yapma" dedi. öğlen yemek, akşam şarap getirdi. yer etsin istedim işte. ödevmiş, hrantmış... yeni bi kapı olsun, bilmediğim, unuttuğum şeylerin zehrini de yükleneyim diye. çünkü bazen sadece bilmek iyi geliyor. öğrenmek, iyileştiriyor. yine de az yaptım, farkındayım. neler ıskaladım kimbilir. ama yaptım. kendim için, o haberi aldığım andaki halim için, en çok da defne için sanırım.
68liler sergisi var ankarada. çok daha iyi yapılabilirmiş belki; ama önemli olan niyet. niceleri gelse keşke. görsek, okusak. meydana çıksa. işte orda, en fenası mektuplar. el yazıları. deniz gezmişin idama gitmeden önce oturup mektup yazdığı müdür odasının replikası var, o meşhur parka da içinde. kitaplardan, anılardan alıntılar var. insan o inanca yenik düşer. karşınızdaki bu kadar dimdikken, o kadar genç, aydınlık ve inançlıyken, kim öldürebilir ki sahi onları? siyasi düşünceniz ne olursa olsun, o kararlılık çok ihtişamlı. "öldürülebilirlik"i yenenler az işte... onlarca yıl sonra adını anmak bile suç olsa da, her yıldönümünü hatırlamayı iş edinmişler var en azından. varsın benim üstlendiğim yıldönümü de bu olsun.
ikiyüzlülükler çok ağır. bu iş çok zor yonca çalsın bi süre, olmaz mı?
canı acıyabilenler dinlesin, kendi kendilerine "aslında zor değil" desinler, umutçuluk oynasınlar.
bu blogun işi bu.
light gündem maddesi isteyenlere:
bergüzar korel'i örenbayan logosuna benzetti annemin arkadaşı.
marilyn manson- hande yener benzetmesinden sonra iki numaraya koyuyorum.
gaydiri
bu hafta dengeler değişiyo adamım.
sakin uykuları yine geride bıraktım ben. çok bilinmeyenli denklemler, azıcık bilip sonradan yabancılaştıklarımız falan feşmekan. özetle pimpirik geni diye bi şi var.bavullar dolusu üstelik, hohoyt. nadiren sakin uyuyorum, özel koşullar altında.
ilkbaharın gelmesi taraftarıyım. kar tamam, lapa lapa yağsın bitsin. yağmurlar da aynen. yağsın bitsin. sonra erguvanlar, elma ağaçları, kiraz ağaçları... çiçekli ağaçlar havaifişeklere benziyo bence.bu sayfada explorer kullanan şanslı azınlığın gördüğü, mouse okunuzun ucunda çıkan parıltılar gibi (ay ne uzun sürdü tarif etmek. "betimlerken öldü" dersiniz artık). yani benim taraftarlığım konuyu etkilemiyo tabii ama ben seçimlerde oyumu baharı getirene vericem. hohoho.
ay çok uzun ve ağır bi şiler yazmıştım, sildim.
güneş açtı.
üstelik ben çok mutluyum.
çok heyecanlı, azıcık korkulu.
sakin uykuları yine geride bıraktım ben. çok bilinmeyenli denklemler, azıcık bilip sonradan yabancılaştıklarımız falan feşmekan. özetle pimpirik geni diye bi şi var.bavullar dolusu üstelik, hohoyt. nadiren sakin uyuyorum, özel koşullar altında.
ilkbaharın gelmesi taraftarıyım. kar tamam, lapa lapa yağsın bitsin. yağmurlar da aynen. yağsın bitsin. sonra erguvanlar, elma ağaçları, kiraz ağaçları... çiçekli ağaçlar havaifişeklere benziyo bence.bu sayfada explorer kullanan şanslı azınlığın gördüğü, mouse okunuzun ucunda çıkan parıltılar gibi (ay ne uzun sürdü tarif etmek. "betimlerken öldü" dersiniz artık). yani benim taraftarlığım konuyu etkilemiyo tabii ama ben seçimlerde oyumu baharı getirene vericem. hohoho.
ay çok uzun ve ağır bi şiler yazmıştım, sildim.
güneş açtı.
üstelik ben çok mutluyum.
çok heyecanlı, azıcık korkulu.
14 Ocak 2009 Çarşamba
iyi haber
dedim, iyi haberim var diye.
iyi haberim şu: engellerikaldır!
haber kendi kendisini tanıtacak olursa:
Engellilerin kullanımına yönelik özel olarak tasarlanan site, içeriği sayesinde kendilerine dair gündemi ve fırsatları takip edebilmelerini sağlarken; çeşitli zorluklar yahut imkansızlıklar nedeniyle gerçekleştiremedikleri hayallerini de; “maça gitmek, denize girmek, yurtdışına çıkmak, müzik festivaline gitmek” gibi; başkalarıyla paylaşma fırsatı veriyor.
bunu akıl eden insansa bir öğrenci.
yani "yetkililere seslenen blogır" olmak istemiyorum ama, şekil 1-A bakınız, gençlerden fikir çıkıyo. beceriyolar da. kuantum fiziği de gerektirmiyo, basit, kullanışlı, faydalı bi şi. Biraz düşünmek, biraz iyi niyet, biraz emek yetiyo. AB fonu desteğini de almış. daha nedir. fikir var, para var... geriye destek, geliştirmek kalıyo. bu proje büyüyecek, gelişecek, hayata geçecek. türkiye'de bir ilk olacak. sivil topluma katkı olacak. engellilerin ortak platformu olucak. dernekler de birleşecek burda belki. mecliste bile hiç engelli yok. doğru düzgün temsil edilemeyen bir nüfusa ait sanal bir ortam olacak. daha nossun?
özellikle varoşlarda nerdeyse her haneye bir engelli düşüyo. 8,5 milyon kişi gibi bir sayıdan bahsediyoruz. ortada böyle bir nüfus var ve biz ilgisiziz. bu konuda çok da cahiliz. ayrıca acımasızız. hala engellilerle alay eden bir ülkedeyiz. köylerde tecavüze uğrayan bir sürü engelli kadın var mesela. en okumuşlar bile karşısılarında tekerlekli sandalyeli birini görürse elini kolunu nereye koyacağını şaşırıyo. ne yapacağını bilemiyo. iyi niyetle bile kırıcı olabiliyoruz. biz galiba en çok, engellilerle nasıl muhatap olacağımızı bilmiyoruz. "yok bizden aslında hiçbi farkın" demek isterken bile yüzüne farklarını bağırıyoruz. çünkü görmüyoruz onları. iş vermemeyi geçtim, sokakta rahatça gezmelerine bile olanak yok bu ülkede.
işte tüm bunlar ve daha fazlası sebebiyle, bu proje bence çok iyi bi haber.
fikri olan, desteği olan, linke tıklasın. "aferin" deyin, "eksik var" deyin, "aa bence şunu şöyle yap" deyin; ama bi şi deyin bence. hani berbat haberlere ağız dolusu laf akıtıyoruz ya illa ki, iyi şeylere de edecek iki kelamımız olsun.
felaket haberlerinin aksine iyi haberler, şahsen gelip kapınızı çalar genelde. o felaketler arasında kaynayıp gitmemek için gerçekten özenle duyurulmaları gerekir. anahaber bülteninde "bugün de ölmedik çok şükür" köşesine konuk olur daha ziyade. sadece bu proje için söylemiyorum. güzel bi sergi, "türk doktor amerikanyalarda vuhuu ne ödüller aldı" dışında bi bilim haberi... altı çizilmedikçe göremediklerimiz genelde.
bu vesileyle, konuyla ilişkili bi hatırlatma da benden: E-Kütüphane- GETEM.
kitap okumayı seviyosanız, hele hele sesli okuyosanız, bi taşla iki kuş.
iyi haberim şu: engellerikaldır!
haber kendi kendisini tanıtacak olursa:
Engellilerin kullanımına yönelik özel olarak tasarlanan site, içeriği sayesinde kendilerine dair gündemi ve fırsatları takip edebilmelerini sağlarken; çeşitli zorluklar yahut imkansızlıklar nedeniyle gerçekleştiremedikleri hayallerini de; “maça gitmek, denize girmek, yurtdışına çıkmak, müzik festivaline gitmek” gibi; başkalarıyla paylaşma fırsatı veriyor.
bunu akıl eden insansa bir öğrenci.
yani "yetkililere seslenen blogır" olmak istemiyorum ama, şekil 1-A bakınız, gençlerden fikir çıkıyo. beceriyolar da. kuantum fiziği de gerektirmiyo, basit, kullanışlı, faydalı bi şi. Biraz düşünmek, biraz iyi niyet, biraz emek yetiyo. AB fonu desteğini de almış. daha nedir. fikir var, para var... geriye destek, geliştirmek kalıyo. bu proje büyüyecek, gelişecek, hayata geçecek. türkiye'de bir ilk olacak. sivil topluma katkı olacak. engellilerin ortak platformu olucak. dernekler de birleşecek burda belki. mecliste bile hiç engelli yok. doğru düzgün temsil edilemeyen bir nüfusa ait sanal bir ortam olacak. daha nossun?
özellikle varoşlarda nerdeyse her haneye bir engelli düşüyo. 8,5 milyon kişi gibi bir sayıdan bahsediyoruz. ortada böyle bir nüfus var ve biz ilgisiziz. bu konuda çok da cahiliz. ayrıca acımasızız. hala engellilerle alay eden bir ülkedeyiz. köylerde tecavüze uğrayan bir sürü engelli kadın var mesela. en okumuşlar bile karşısılarında tekerlekli sandalyeli birini görürse elini kolunu nereye koyacağını şaşırıyo. ne yapacağını bilemiyo. iyi niyetle bile kırıcı olabiliyoruz. biz galiba en çok, engellilerle nasıl muhatap olacağımızı bilmiyoruz. "yok bizden aslında hiçbi farkın" demek isterken bile yüzüne farklarını bağırıyoruz. çünkü görmüyoruz onları. iş vermemeyi geçtim, sokakta rahatça gezmelerine bile olanak yok bu ülkede.
işte tüm bunlar ve daha fazlası sebebiyle, bu proje bence çok iyi bi haber.
fikri olan, desteği olan, linke tıklasın. "aferin" deyin, "eksik var" deyin, "aa bence şunu şöyle yap" deyin; ama bi şi deyin bence. hani berbat haberlere ağız dolusu laf akıtıyoruz ya illa ki, iyi şeylere de edecek iki kelamımız olsun.
felaket haberlerinin aksine iyi haberler, şahsen gelip kapınızı çalar genelde. o felaketler arasında kaynayıp gitmemek için gerçekten özenle duyurulmaları gerekir. anahaber bülteninde "bugün de ölmedik çok şükür" köşesine konuk olur daha ziyade. sadece bu proje için söylemiyorum. güzel bi sergi, "türk doktor amerikanyalarda vuhuu ne ödüller aldı" dışında bi bilim haberi... altı çizilmedikçe göremediklerimiz genelde.
bu vesileyle, konuyla ilişkili bi hatırlatma da benden: E-Kütüphane- GETEM.
kitap okumayı seviyosanız, hele hele sesli okuyosanız, bi taşla iki kuş.
13 Ocak 2009 Salı
vapur düdüğü
bugün resmen işim bitti. tatlı yiyerek ve fonda derya baykal açıkken vedalaştık patronumla.
iki önemli "iş hayatı" tavsiyesi aldım. basit şeyler aslında, ama önemli şeyler. neyse işte, powerpoint de bitti. bitince arkama yaslanıp bitmiş halini seyrettim bütün projenin. tek tek dökümanlara baktım. 200'den fazla döküman okudum. ben. döküman dediysem, "ahmet mehmet mualla/ hepsi boş hepsi rüya" yazmıyodu (zaten niye yazsın? hiç). en az 150 sayfa filan. 2 ayda tezim için bile bu kadar çalışmadım ben heralde.. galiba görece uzun sürmüş olmasının da etkisiyle, biraz da konudan vs, en sevdiğim proje oldu kendisi.
los fabulosos cadillacs- strawberry fields forever çalsın madem.
işten çıktığımda çalıyodu da kulağımda.
2009'dan özür diliyorum bu arada. gün oldu "kılbaşı" dedim ezdim, gün oldu "ay şuna bak, arada kalmış ezik şey" dedim. halbuki 2009 bi yana, 9 çok can bi sayıdır. yaşasın 9. beni utandırdı, güzel başladı filan. kutlaması güzeldi, devamı güzeldi. hediyesiyle geldi. borçlu hissediyorum. ayrıca minik detaylarda da kıyağı var bana.
neyse ne diyodum... evet iş bitti.
işin bittiği yerde istanbul başlıyo.
başlıyo! nihayet yani. muallak başlıyo biraz, ama olsun. muallak durumlardan korkmam ben, acı keskinliklerden korktuğum kadar. bulanık sular elbet durulur. (gözlerinin hastasıyım, rampaların ustasıyım). neyse, ruh halime uygun kelimeler olmadığı için, temsili ve tabii ki araklanmış bi çizim koyucam:

evet bunun gibi bi şi galiba. kuşlarla kız ayrıydı gerçi ben birleştirdim, biraz orantısız o yüzden.
ama o kuşların hepsi birer martı. şüphe yok.
bundan kelli, bu ara sadece iyi şeyler yazmak istiyorum. felaket tellalığına ara vermek mesela... malzemem de var bu sefer üstelik. yakında!
iki önemli "iş hayatı" tavsiyesi aldım. basit şeyler aslında, ama önemli şeyler. neyse işte, powerpoint de bitti. bitince arkama yaslanıp bitmiş halini seyrettim bütün projenin. tek tek dökümanlara baktım. 200'den fazla döküman okudum. ben. döküman dediysem, "ahmet mehmet mualla/ hepsi boş hepsi rüya" yazmıyodu (zaten niye yazsın? hiç). en az 150 sayfa filan. 2 ayda tezim için bile bu kadar çalışmadım ben heralde.. galiba görece uzun sürmüş olmasının da etkisiyle, biraz da konudan vs, en sevdiğim proje oldu kendisi.
los fabulosos cadillacs- strawberry fields forever çalsın madem.
işten çıktığımda çalıyodu da kulağımda.
2009'dan özür diliyorum bu arada. gün oldu "kılbaşı" dedim ezdim, gün oldu "ay şuna bak, arada kalmış ezik şey" dedim. halbuki 2009 bi yana, 9 çok can bi sayıdır. yaşasın 9. beni utandırdı, güzel başladı filan. kutlaması güzeldi, devamı güzeldi. hediyesiyle geldi. borçlu hissediyorum. ayrıca minik detaylarda da kıyağı var bana.
neyse ne diyodum... evet iş bitti.
işin bittiği yerde istanbul başlıyo.
başlıyo! nihayet yani. muallak başlıyo biraz, ama olsun. muallak durumlardan korkmam ben, acı keskinliklerden korktuğum kadar. bulanık sular elbet durulur. (gözlerinin hastasıyım, rampaların ustasıyım). neyse, ruh halime uygun kelimeler olmadığı için, temsili ve tabii ki araklanmış bi çizim koyucam:
evet bunun gibi bi şi galiba. kuşlarla kız ayrıydı gerçi ben birleştirdim, biraz orantısız o yüzden.
ama o kuşların hepsi birer martı. şüphe yok.
bundan kelli, bu ara sadece iyi şeyler yazmak istiyorum. felaket tellalığına ara vermek mesela... malzemem de var bu sefer üstelik. yakında!
2009 hıdırellezini düşündüm bi an.
bi martı sürüsü daha havalandı.
11 Ocak 2009 Pazar
hoptirinam
daha ne kadar belli edebilirim bilmiyorum ama: sıkılıyorum.
hazırlamam gereken bi tane sunum var. taslak sunum elimde. aynısının 2009 modelini üreticem.
ama powerpoint'i cidden sevmiyorum. bilmiyorum diil bakınız - sevmiyorum. slayt slayt sunum izlemeyi de hiç sevmem. yani yapılır tabii
ama... şiir okumaya kalkan ilkokul çocuğu gibi. gerçi ben sunmiycam bu kez. daha da sıkıcı... slayt dediğin, bizim evdeki slayt makinasıdır, annemlerin fi tarihinde çektiği martılardır filan. iyi ki işletme okumayı filan düşünmemişim ey öss tanrıları. aldığım yegane işletme dersinden de zaten "bir slaytta en fazla 21 kelimeee! 21 dediiimm!!!" dışında bi şi hatırlamıyorum.
neyse işte bu sunum, mevcut işimle aramdaki son bağ. hem de ankarayla, aslında. yapcam bitçek. 9 ay çalışmışım şaka maka. 2 ay tatili filan çıkaralım tamam, 7 ay. yarı zamanlı. zevkliydi aslında. yani en azından veda projem kapu tapastro diil... diğ miğ diğ miğ. kapanışı iyi yaptık diyelim.
ama powerpoint'i cidden sevmiyorum. bilmiyorum diil bakınız - sevmiyorum. slayt slayt sunum izlemeyi de hiç sevmem. yani yapılır tabii
neyse işte öyle bi sunum işi var, yarın sabah 10 gibi "yarısı bitti" demem gereken. birazdan uyku. gerisi kısmet.şanstalihkaderkısmet5kuruuuuğğş.
kolyelerim boncuklarım canlarım.
kahverengi bi kısmı, anlaşılıyodur umarım.
büyüksünüz feyzaanım
kardeşimin ödevi vesilesiyle "türkçe off" adlı kitabı bi kez daha açtık...
ve bi kez daha o acı gerçeği hatırladık.
"bu kız beni görmeli/bana kazak örmeli" diye giden şarkıyı biliyosunuz. mırıldanın bi. kendi kendinize. evet.. hangi şarkı bu? iyi düşünün. bu melodiyi ilk duyduğunuzda hemen kanınızın kaynamasının sebebi ne olabilir? çocukluğunuza filan inin, dolaşın bi.
cevap: karga karga gak dedi/ çık şu dala bak dedi.
ve bi kez daha o acı gerçeği hatırladık.
"bu kız beni görmeli/bana kazak örmeli" diye giden şarkıyı biliyosunuz. mırıldanın bi. kendi kendinize. evet.. hangi şarkı bu? iyi düşünün. bu melodiyi ilk duyduğunuzda hemen kanınızın kaynamasının sebebi ne olabilir? çocukluğunuza filan inin, dolaşın bi.
cevap: karga karga gak dedi/ çık şu dala bak dedi.
yaa yaa.
10 Ocak 2009 Cumartesi
amme hizmetinde sınır yok
75 milyar şarkı.
25 milyar video.
new york times'a göre yeni yılda ziyaret edilmesi gereken 3 siteden biri.
1. ayını doldurmadan google'dan teklif alan site.
ah hem de: türk malı (türk güzeli gazetecilerin başını döndürdü)
sade, güzel, sevimli, faydalı.
fizy hizmetinizde. çıldırın.
meraktan çatlamayın ve boş vaktinizi harcayın diye buyrun: tanıtıcı bilgi yazısı vesaire.
~*~
ha bir de.. israilli vicdani redçiler hapse atılmış. 17-19 yaşlarında 7 genç. aralarında eski mossad başkan yardımcısının kızı filan var. birçok yetişkinin aksine, filistine gitmişler. üstlerine ateş açılmış. görmüşler, yaşamışlar. karar vermişler ve o karardan dönmüyolar. israil gibi bir ülkede, takdir edersiniz ki destek görmüyolar.
neye ve niye karşı olduğunu bilmeden kan püskürenler doldu yine etrafa. onlara rağmen, yaşamanın temel koşulunu öldürmek olarak görmeyenler var. "öldürmek istemiyorum" diyenler. evet çok gençler. çok da sakinler üstelik. hezeyan halinde, "dualarla beddua" buhranından uzaklar. ve böyle, "benimki haklı savaş, seninki haksız savaş, onunki kısmen haklı, öbürü çikolatalı, diğeri çilekli, onlar başka biz bambaşka" filan değil yani: toptan. hepsine. her şekline. yerse. yemiyor bizim buralarda, oralarda da yemiyor anlaşılan. imza kampanyası başlamış. kim takar bilmiyorum o diyarlarda. bu diyarlarda olsa kimse takmaz. bizim vicdani redçilere neler oldu biliyoruz. "mehmet barışı seviyor da noluyor" oldu.
ama işte imza atınız. zira mesele yetkili guguklara değil, birbirine sesini duyurmak aslında...
imza atanlara.
25 milyar video.
new york times'a göre yeni yılda ziyaret edilmesi gereken 3 siteden biri.
1. ayını doldurmadan google'dan teklif alan site.
ah hem de: türk malı (türk güzeli gazetecilerin başını döndürdü)
sade, güzel, sevimli, faydalı.
fizy hizmetinizde. çıldırın.
meraktan çatlamayın ve boş vaktinizi harcayın diye buyrun: tanıtıcı bilgi yazısı vesaire.
~*~
ha bir de.. israilli vicdani redçiler hapse atılmış. 17-19 yaşlarında 7 genç. aralarında eski mossad başkan yardımcısının kızı filan var. birçok yetişkinin aksine, filistine gitmişler. üstlerine ateş açılmış. görmüşler, yaşamışlar. karar vermişler ve o karardan dönmüyolar. israil gibi bir ülkede, takdir edersiniz ki destek görmüyolar.
neye ve niye karşı olduğunu bilmeden kan püskürenler doldu yine etrafa. onlara rağmen, yaşamanın temel koşulunu öldürmek olarak görmeyenler var. "öldürmek istemiyorum" diyenler. evet çok gençler. çok da sakinler üstelik. hezeyan halinde, "dualarla beddua" buhranından uzaklar. ve böyle, "benimki haklı savaş, seninki haksız savaş, onunki kısmen haklı, öbürü çikolatalı, diğeri çilekli, onlar başka biz bambaşka" filan değil yani: toptan. hepsine. her şekline. yerse. yemiyor bizim buralarda, oralarda da yemiyor anlaşılan. imza kampanyası başlamış. kim takar bilmiyorum o diyarlarda. bu diyarlarda olsa kimse takmaz. bizim vicdani redçilere neler oldu biliyoruz. "mehmet barışı seviyor da noluyor" oldu.
ama işte imza atınız. zira mesele yetkili guguklara değil, birbirine sesini duyurmak aslında...
imza atanlara.
sebebim olursun
şu an en nefret ettiğim oyun monopoly.
"30 bin veriyorum, bebek'i alıyorum ve bir ev dikiyooruum. bütün morları bitirmek üzereyim anne yaşasın ben kazanıcam. 4 tane evim oldu hohooyt".
küçük çocuğa ateşle oyun olmaz demeyi biliyosunuz.
hatta ölüm saçıyo diye streetfighter filan oynatmıyosunuz.
sorarım size, parayla ve hele hele istanbul semtleriyle ne kadar oyun olur? el kadar çocuğa 30 bin liraya bebek, 50 bin liralık emirgan filan (gerçi şimdiki piyasayı bilmiyorum, ben ufakken oralar dutluktu)? "genç yaşta emlak kralı yapiym, harçlıklarından kastellican yaratiym" derken sadece romantik kavram kargaşaları yarattığınızla kalıyosunuz.
ha keza, para kavramı da öyle. okul öncesi ne güzeldi... ben uzun bi süre sırf mavi diye 10 bin lirayı çok sevmiştim misal. sonra matematik öğrettiler, sayılar filan. biz büyüdük ve kirlendi dünya. bebek 30 bin oldu, ev diktik falan fişman.
tamam yani, "istanbul monopoly şehirleri içine girsin" diye oy vermiş olabilirim. neticede hepimiz arada şuurumuzu kaybedip "aa.. türk.. türkse iyidir.. şön şön bitte şön.. yaşasın emre aydın" hallere girebiliriz. 12 puan dertlerine düşebiliriz. ama neye yaradı? hiç. misal şu an istanbul, 22 şehir içinde 17. olarak toronto ve kiev'le beraber pembe bölümde yer alıyomuş yeni monopoly'de. pembe istanbul olmaz bi kere. allahın riga'sı lacivert olmuş. riga ne yani, riga kim. lacivert, renk olarak bile sadece, istanbul bi renk.
bebek'i almışmış. arnavutköyü satmışmış. şişliyi alıcakmış. al yavrum al. kafan karışsın, alacağın semti filan seçeme hatta, lükse bakınız. 1 saat sonra aile üyelerin iflas edince, sevinçle "kazandııım" diye ayağa da fırlarsın sen. çocukluğunu oyun tahtasına gömdün az önce. banka mıydı kasa mıydı, oraya çocuk sevinçlerini bırakıp gerzek rüyalarına daldın. artık bebek'i 30 bin, yakınlarının iflasını zafer ve otel dikmeyi marifet sanıyosun. "bi daha oynayalım mı yine yenerim nıhahaha" filan oldun artık sen. istanbulun tamamı satılık arsa senin için, karelere bölmüşler. akıllı yatırımlarla tamamına 4ev1otel.
içimdeki anti-kapitalistin paranoyak gündüz düşlerini dinlediniz.
ben de o sırada yasemin mori dinledim.
yasemin mori de belki aygaz kamyonu cıngılı dinlemiştir. artık geçmiyo onlar, özledim galiba.
"30 bin veriyorum, bebek'i alıyorum ve bir ev dikiyooruum. bütün morları bitirmek üzereyim anne yaşasın ben kazanıcam. 4 tane evim oldu hohooyt".
küçük çocuğa ateşle oyun olmaz demeyi biliyosunuz.
hatta ölüm saçıyo diye streetfighter filan oynatmıyosunuz.
sorarım size, parayla ve hele hele istanbul semtleriyle ne kadar oyun olur? el kadar çocuğa 30 bin liraya bebek, 50 bin liralık emirgan filan (gerçi şimdiki piyasayı bilmiyorum, ben ufakken oralar dutluktu)? "genç yaşta emlak kralı yapiym, harçlıklarından kastellican yaratiym" derken sadece romantik kavram kargaşaları yarattığınızla kalıyosunuz.
ha keza, para kavramı da öyle. okul öncesi ne güzeldi... ben uzun bi süre sırf mavi diye 10 bin lirayı çok sevmiştim misal. sonra matematik öğrettiler, sayılar filan. biz büyüdük ve kirlendi dünya. bebek 30 bin oldu, ev diktik falan fişman.
tamam yani, "istanbul monopoly şehirleri içine girsin" diye oy vermiş olabilirim. neticede hepimiz arada şuurumuzu kaybedip "aa.. türk.. türkse iyidir.. şön şön bitte şön.. yaşasın emre aydın" hallere girebiliriz. 12 puan dertlerine düşebiliriz. ama neye yaradı? hiç. misal şu an istanbul, 22 şehir içinde 17. olarak toronto ve kiev'le beraber pembe bölümde yer alıyomuş yeni monopoly'de. pembe istanbul olmaz bi kere. allahın riga'sı lacivert olmuş. riga ne yani, riga kim. lacivert, renk olarak bile sadece, istanbul bi renk.
bebek'i almışmış. arnavutköyü satmışmış. şişliyi alıcakmış. al yavrum al. kafan karışsın, alacağın semti filan seçeme hatta, lükse bakınız. 1 saat sonra aile üyelerin iflas edince, sevinçle "kazandııım" diye ayağa da fırlarsın sen. çocukluğunu oyun tahtasına gömdün az önce. banka mıydı kasa mıydı, oraya çocuk sevinçlerini bırakıp gerzek rüyalarına daldın. artık bebek'i 30 bin, yakınlarının iflasını zafer ve otel dikmeyi marifet sanıyosun. "bi daha oynayalım mı yine yenerim nıhahaha" filan oldun artık sen. istanbulun tamamı satılık arsa senin için, karelere bölmüşler. akıllı yatırımlarla tamamına 4ev1otel.
içimdeki anti-kapitalistin paranoyak gündüz düşlerini dinlediniz.
ben de o sırada yasemin mori dinledim.
yasemin mori de belki aygaz kamyonu cıngılı dinlemiştir. artık geçmiyo onlar, özledim galiba.
8 Ocak 2009 Perşembe
çoktan seçmeli
dün show haberde başbakanın "ben alevi gördüm" iftarıyla ilgili olan haberi veren kadın aynen şöyle bi cümle kurdu:
telaffuz: alevi-cemevi. cemevî yani. uzun bir i. zaten bakınız kelime: "cemeviler".
bir an kitlendim. kadın da düzeltmedi, "pardon, cemevleri" demedi, devam etti. seçenekleri sunuyorum:
a) heyecanlandı ve dili sürçtü.
b) "cemevine giden alevi" filan gibi yeni bi kavram geliştirdi, şahit olduk.
c) okunuşunu bilmiyo. kelimeyi bilmiyo. cem ne, ev ne bilmiyo... ve orda.
"başbakan cemeviler konusunda bir yorum yapmazken.."
telaffuz: alevi-cemevi. cemevî yani. uzun bir i. zaten bakınız kelime: "cemeviler".
bir an kitlendim. kadın da düzeltmedi, "pardon, cemevleri" demedi, devam etti. seçenekleri sunuyorum:
a) heyecanlandı ve dili sürçtü.
b) "cemevine giden alevi" filan gibi yeni bi kavram geliştirdi, şahit olduk.
c) okunuşunu bilmiyo. kelimeyi bilmiyo. cem ne, ev ne bilmiyo... ve orda.
bence b.
7 Ocak 2009 Çarşamba
tıklamak.
ismet berkan bugün uzun uzun fotoğraf seçerken ne kadar da etik tetik olduklarını anlattı. hatta olduğunu. ölü bebekler üzerine bir ağıt. bakamazmış. koydurmazmış. o da babaymış. biz okuyucular
da aynı sebeple alıp gazeteyi okumadan bi kenara atarmışız. meali: "o fotoğrafı görürlerse gazeteyi almazlar". ah tam da bu işte di mi... yoksa samimi olsalardı bahsi geçen fotoğraf şu an radikalin websayfasında gazze haberinin ilk ve kocaman fotoğrafı olarak kullanılmazdı. yani o fotoğrafı başlık olarak kullanmaktan, ilk sayfaya taşımaktan, maalesef vazgeçmediniz ismet bey. sadece deneyimli bi gazeteci olarak "ölü bebek resmi gazete sattırmaz"ı biliyorsunuz. manşetten insanların kanını dondurmamayı öğretmiş size etiklenmeleriniz- satış kaygısıyla. gazeteyi online takip eden binlerce insana sunuluyor ama o fotoğraf.
daha fazlası için, tabii ki haberin orta yerine büyük harfle ve maviyle yazılmış, tıklama fetişini tetikleyen satırlara ilerliyoruz. çünkü o kadddaarrr etikgül ki radikal. gazeteye basmıyor ama işte bebek ölüsü fetişinin de önüne geçemiyor. tıkırtıkırtık. bir gün olur da bombardıman altında ufacık bebeğinizi kaybederseniz, dünya basınına malzeme olarak öldüğünü bileceksiniz. ödül filan alır belki fotoğrafçı. "kelimelerin bittiği yer" illa ki bebek ölüleri.
terbiyesizlikten başka bi şi diil. hele bi de üstüne köşende "ah biz.. bu fotoğrafları yayınlayacak kadar düşmedik.. hele ben..." güzellemeleri. utanır insan. tıklayın tıklayın. daha ne kanlı, acılı kareler var menümüzde, tıklayın seçin, ısmarlayın. yamyamlık eşiğini aşalım hep birlikte.
da aynı sebeple alıp gazeteyi okumadan bi kenara atarmışız. meali: "o fotoğrafı görürlerse gazeteyi almazlar". ah tam da bu işte di mi... yoksa samimi olsalardı bahsi geçen fotoğraf şu an radikalin websayfasında gazze haberinin ilk ve kocaman fotoğrafı olarak kullanılmazdı. yani o fotoğrafı başlık olarak kullanmaktan, ilk sayfaya taşımaktan, maalesef vazgeçmediniz ismet bey. sadece deneyimli bi gazeteci olarak "ölü bebek resmi gazete sattırmaz"ı biliyorsunuz. manşetten insanların kanını dondurmamayı öğretmiş size etiklenmeleriniz- satış kaygısıyla. gazeteyi online takip eden binlerce insana sunuluyor ama o fotoğraf.daha fazlası için, tabii ki haberin orta yerine büyük harfle ve maviyle yazılmış, tıklama fetişini tetikleyen satırlara ilerliyoruz. çünkü o kadddaarrr etikgül ki radikal. gazeteye basmıyor ama işte bebek ölüsü fetişinin de önüne geçemiyor. tıkırtıkırtık. bir gün olur da bombardıman altında ufacık bebeğinizi kaybederseniz, dünya basınına malzeme olarak öldüğünü bileceksiniz. ödül filan alır belki fotoğrafçı. "kelimelerin bittiği yer" illa ki bebek ölüleri.
terbiyesizlikten başka bi şi diil. hele bi de üstüne köşende "ah biz.. bu fotoğrafları yayınlayacak kadar düşmedik.. hele ben..." güzellemeleri. utanır insan. tıklayın tıklayın. daha ne kanlı, acılı kareler var menümüzde, tıklayın seçin, ısmarlayın. yamyamlık eşiğini aşalım hep birlikte.
6 Ocak 2009 Salı
dilek, çaput, adak ve diğerleri
süper bi şi oldu. yazmamak için bekliyodum, tutuyodum filan ama hayır, etrafta baloncuklar uçuşuyo. hala aşırı kontrollü bi halde kendimi tutuyorum, derken sonra birden tutamıyorum. yazmaya karar verdim. zira sevgili "aslında zor değil" isimli canım blogumda arkası yarın kıvamı bi halde beklenen an budur. evet zor değil yahu. 2009u en çok ben seviyorum.
neyse, 3-5 gündür kafam kendime azap. sabaha karşı nefessiz kalarak uyanıyorum, olmamış olamamış mesela. çöküşümü düşünüyorum, ciğerlerime çöküyo. sonra öğlen vakti adeta bir maison française kadınına dönüşüyorum, ne güzel koltuk, ne güzel kapı kulbu, dünyanın en şirin paspası filan... sonra gözlerim doluyo. panik atak mı sevinç hali mi çözemedim. bu kadar iniş çıkışlı hallerimle tam tepedeyken aniden yere çakılırsam da artık topluca çakılırız di mi blog? sen ve ben çakılır, "karalar bağlar oturur ağlar"ız filan. tükan kepenk indirir artık kesin. neyse konuya dönersek demem o ki..
oldu.
artık burçlar mı kaydı, biri mi bana acıdı noldu bilmiyorum ama: oldu.
şu an tek ihtiyacım olan şey bi ev arkadaşı. bi evin içinde olması tercihim tabii. aramalarım tam gaz sürmekte. sonra yerel seçimlerde oy kullanamama pahasına ikametgah adresimi taşiycam.
bilin bakalım nireye nireye?
etrafımdaki araçlarda 34 plaka olduğu sürece trafiğe küfretmemek için elimden geleni yapacağıma and içerim. özelcipskolakilit.
neyse, 3-5 gündür kafam kendime azap. sabaha karşı nefessiz kalarak uyanıyorum, olmamış olamamış mesela. çöküşümü düşünüyorum, ciğerlerime çöküyo. sonra öğlen vakti adeta bir maison française kadınına dönüşüyorum, ne güzel koltuk, ne güzel kapı kulbu, dünyanın en şirin paspası filan... sonra gözlerim doluyo. panik atak mı sevinç hali mi çözemedim. bu kadar iniş çıkışlı hallerimle tam tepedeyken aniden yere çakılırsam da artık topluca çakılırız di mi blog? sen ve ben çakılır, "karalar bağlar oturur ağlar"ız filan. tükan kepenk indirir artık kesin. neyse konuya dönersek demem o ki..
oldu.
artık burçlar mı kaydı, biri mi bana acıdı noldu bilmiyorum ama: oldu.
şu an tek ihtiyacım olan şey bi ev arkadaşı. bi evin içinde olması tercihim tabii. aramalarım tam gaz sürmekte. sonra yerel seçimlerde oy kullanamama pahasına ikametgah adresimi taşiycam.
bilin bakalım nireye nireye?
etrafımdaki araçlarda 34 plaka olduğu sürece trafiğe küfretmemek için elimden geleni yapacağıma and içerim. özelcipskolakilit.
şimdi şöyle ki..
gazete okuyorum tabii ben. yani benden beklenen refleksler burda kelime olmadıysa tamamen kafamın dağınıklığından. meşgulüm dostlar. neyse.
doğalgaz filan. baştan nasıl onay aldığı merak edilen bir bina. adamın ettiği laflara şaşmıyorum. hatta bence takdir edebiliriz, bu vesileyle ilk kez imilih'in bile yüzü kızardı. adam öncesinde 6 ay ceza almış görevi ihmalden, artık hangi bi görevinde nasıl bir ihmale sebep olduysa... sonra müdür yapmışlar. istifa etti de noldu, hala belediyede. kadrocan kadrocan bekliyo. kardeşimin arkadaşı 3-4 saat erken ayrılmış evden. teğet o işte.
canına yandığım memleketinde mesela takdirname almayı iyi bi şi sanarak büyütüyolar bizi. halbuki sınıfa saman yığsanız, kız arkadaşınızı dövseniz, hocanızın kafasına sıra yuvarlasanız, hatta okuldan atılsanız filan sizi önce kaymakam, sonra belediye başkan adayı olarak görmek isteyen yüzbinlere sahip olabilirsiniz. ah bi an gerçek hayattan bi hikaye mi oldu ne. tamam vi dont niid no ecukeyşın yes yes, ama hızar yüzü görmemiş kütüklerin başarılarına şaşırmakla çürüyoruz başkent olarak. ülke olarak, gezegen olarak falan fülün. yazık olduğuyla kalıyo. 91liler vardı aralarında. büyüdüler ve ölüyolar bile işte, bak.
israil büyükelçiliği civarında oturuyorum. filistin büyükelçiliği de yakın. haliyle protesto yürüyüşü filan bu civarda oluyo. genel gözlemim şu: filistin-israil meselesini protesto edenler arasında henüz karma bi topluluk göremedim. saadet partisi mitingi tadında geçiyo, ki geçsin, nolucak. ama bu şunu gösterir: amaç protestoysa, mini mini birler de katılırdı yanlarına. saat 2 sularında müminler, onlar dağıldıktan sonra tkpliler gibi randevu sistemiyle protesto saçmalığı olmazdı. biraz öyle bir hava var bence. istanbulu bilemiyciim.
ayrıca, israilin her yeni saldırısına dün doğmuş çocuk gibi "anne.. kötü insanlar da mı var anne.. bombalamak ne anne.." tepkilerini anlamıyorum. tamam evet tabii ki çok acı. tabii ki olmasın. ama ilgisizliğimizi maskeleyen üzüntülü haller de bi o kadar yapay geliyo bana. aslını astarını merak bile etmiyoruz. "israil demin niye bombaladı" değil, bu iş nedir, noluyodur... hem eşiğimiz yükselmedi mi? her gün bombalansa alışırız. aniden stok eritir gibi her tür bombayı yığınca dehşete düştük. üstünde inceltilmiş uranyum izleri olan bebekler... ilk mi onlar yani? ilk kez mi? ve her seferinde illa aynı 2. dünya savaşına referans, "size de olmadı mı nasıl unutursunuz" halleri. ay hala mı şaşıyosunuz gerçekten? lisede şaştık bitti sanıyodum ben. bi sonraki bölüme geçsek artık?
ayrıca üniversiteyi bitirmiş kazık kadar insanların konuyu konuşurken "bence mısır orda bi filistin devleti kuracak", " ya filistin devleti kurdururlar mı sanıyosun gerilla onlar" gibi efsane laflar savurabilmiş olmasını anlamıyorum ben. yani ortasından girdiğim über-entel bu konuşmaya bi şi diyemedim bile. gazetenin neresini okuyosunuz yavrum? ters mi tutuyosunuz? filistin devleti kurulucakmış. arafat da araba modeliydi zaten. acı yanı şu ki, gerçekten ilgililer, bu kadar olabilmiş. istemişler yani. mesela lübnan filan diyolar arada, cümle içinde kullanıyolar. sonra ama illa ki "bence hamas da hatalı yani bölünmesinler, direniş dediğin birlikte olur yani.."/ "evet yani tabii... bak atatürke yani"/ "ya atatürk diyosun da yani lübnanda filan köktendincilik kabul ediliyo yani. seviyolar" muhabbetine dönüyo iş. hayır bi de yorum yapmıyorum diye "ay yazık anlamıyo galbaa" bakışları var ki... aklıma "albino afrikalılar için güneş kremi yollama kampanyası" başlatan hollandalı gençler geliyo. niyet- netice- hatice üçgeni. "o kremi turistlere satıp yemek alıyo onlar" dediğimizde ağlamaklı olmuştu gençler yazık... "ama biz para yollarsak başka şeylere harcarlar diye krem yolluyoduk.. onu da mı... böhühühühüüü..."
derken, tabii ki 2. abdülhamitten sonra en benmerkezci- paranoyak açıklama, kaşlar çatılmış: "bizi utandırdınız!!". adamlar bombalamaya sırf bu lafa kıçlarıyla gülmek için ara verebilirlerdi. "pardon devletlüm istemeden oldu". evet ya belki de taktik yaptı ben anlamadım. güldürürken düşündürdü hınzır.
neyse, günün haberi burda aslında. afrika, sıcak sıcak.
falan fülüüün.
doğalgaz filan. baştan nasıl onay aldığı merak edilen bir bina. adamın ettiği laflara şaşmıyorum. hatta bence takdir edebiliriz, bu vesileyle ilk kez imilih'in bile yüzü kızardı. adam öncesinde 6 ay ceza almış görevi ihmalden, artık hangi bi görevinde nasıl bir ihmale sebep olduysa... sonra müdür yapmışlar. istifa etti de noldu, hala belediyede. kadrocan kadrocan bekliyo. kardeşimin arkadaşı 3-4 saat erken ayrılmış evden. teğet o işte.
canına yandığım memleketinde mesela takdirname almayı iyi bi şi sanarak büyütüyolar bizi. halbuki sınıfa saman yığsanız, kız arkadaşınızı dövseniz, hocanızın kafasına sıra yuvarlasanız, hatta okuldan atılsanız filan sizi önce kaymakam, sonra belediye başkan adayı olarak görmek isteyen yüzbinlere sahip olabilirsiniz. ah bi an gerçek hayattan bi hikaye mi oldu ne. tamam vi dont niid no ecukeyşın yes yes, ama hızar yüzü görmemiş kütüklerin başarılarına şaşırmakla çürüyoruz başkent olarak. ülke olarak, gezegen olarak falan fülün. yazık olduğuyla kalıyo. 91liler vardı aralarında. büyüdüler ve ölüyolar bile işte, bak.
israil büyükelçiliği civarında oturuyorum. filistin büyükelçiliği de yakın. haliyle protesto yürüyüşü filan bu civarda oluyo. genel gözlemim şu: filistin-israil meselesini protesto edenler arasında henüz karma bi topluluk göremedim. saadet partisi mitingi tadında geçiyo, ki geçsin, nolucak. ama bu şunu gösterir: amaç protestoysa, mini mini birler de katılırdı yanlarına. saat 2 sularında müminler, onlar dağıldıktan sonra tkpliler gibi randevu sistemiyle protesto saçmalığı olmazdı. biraz öyle bir hava var bence. istanbulu bilemiyciim.
ayrıca, israilin her yeni saldırısına dün doğmuş çocuk gibi "anne.. kötü insanlar da mı var anne.. bombalamak ne anne.." tepkilerini anlamıyorum. tamam evet tabii ki çok acı. tabii ki olmasın. ama ilgisizliğimizi maskeleyen üzüntülü haller de bi o kadar yapay geliyo bana. aslını astarını merak bile etmiyoruz. "israil demin niye bombaladı" değil, bu iş nedir, noluyodur... hem eşiğimiz yükselmedi mi? her gün bombalansa alışırız. aniden stok eritir gibi her tür bombayı yığınca dehşete düştük. üstünde inceltilmiş uranyum izleri olan bebekler... ilk mi onlar yani? ilk kez mi? ve her seferinde illa aynı 2. dünya savaşına referans, "size de olmadı mı nasıl unutursunuz" halleri. ay hala mı şaşıyosunuz gerçekten? lisede şaştık bitti sanıyodum ben. bi sonraki bölüme geçsek artık?
ayrıca üniversiteyi bitirmiş kazık kadar insanların konuyu konuşurken "bence mısır orda bi filistin devleti kuracak", " ya filistin devleti kurdururlar mı sanıyosun gerilla onlar" gibi efsane laflar savurabilmiş olmasını anlamıyorum ben. yani ortasından girdiğim über-entel bu konuşmaya bi şi diyemedim bile. gazetenin neresini okuyosunuz yavrum? ters mi tutuyosunuz? filistin devleti kurulucakmış. arafat da araba modeliydi zaten. acı yanı şu ki, gerçekten ilgililer, bu kadar olabilmiş. istemişler yani. mesela lübnan filan diyolar arada, cümle içinde kullanıyolar. sonra ama illa ki "bence hamas da hatalı yani bölünmesinler, direniş dediğin birlikte olur yani.."/ "evet yani tabii... bak atatürke yani"/ "ya atatürk diyosun da yani lübnanda filan köktendincilik kabul ediliyo yani. seviyolar" muhabbetine dönüyo iş. hayır bi de yorum yapmıyorum diye "ay yazık anlamıyo galbaa" bakışları var ki... aklıma "albino afrikalılar için güneş kremi yollama kampanyası" başlatan hollandalı gençler geliyo. niyet- netice- hatice üçgeni. "o kremi turistlere satıp yemek alıyo onlar" dediğimizde ağlamaklı olmuştu gençler yazık... "ama biz para yollarsak başka şeylere harcarlar diye krem yolluyoduk.. onu da mı... böhühühühüüü..."
derken, tabii ki 2. abdülhamitten sonra en benmerkezci- paranoyak açıklama, kaşlar çatılmış: "bizi utandırdınız!!". adamlar bombalamaya sırf bu lafa kıçlarıyla gülmek için ara verebilirlerdi. "pardon devletlüm istemeden oldu". evet ya belki de taktik yaptı ben anlamadım. güldürürken düşündürdü hınzır.
neyse, günün haberi burda aslında. afrika, sıcak sıcak.
falan fülüüün.
3 Ocak 2009 Cumartesi
vuhu nerdeyse 1 haftadır yazmamışım
o kadar mutluyum ki susuyorum. tiz sesten çatlayan camlar gibi her şey sanki. veya en ufak kıpırtıda düşecek çığ gibi... öyle işte.




ayrıca bakınız, ellerim dolu.
2009la aramız iyi. cici 2009 hatta.
neyse, ben ankaraya döndüm bu arada.
şimdi kendimi piinat hanımın çeyrek asır kutlamalarına atıciim.
blogırdaki 7 farkı bulunuz.
29 Aralık 2008 Pazartesi
üstüne sigara kokusu sinmeyen giysi istiyorum
tunalı tunalı bi gündü bugün. defalarca in çık. şehir balçık halde. kış uykusuna yatmayı gerçekten çok isterdim. sevmiyorum. lapa lapa kar izlemeyi sevebilirim, ama ona baktıkça da aklıma ertesi günkü balçık geliyo. buzlu balçık. balçıklı buz. oysa biz küçükken baharla kardankedi yapmıştık. benim ön dişlerim yoktu ve onun burnu paltosu kadar kırmızıydı.
PBBC ankarada. biz aynı yerde buluştuk, bolca yidik, bolca konuştuk. iyi geliyo yahu. hep iyi geldi zaten, yarı ömrüm bi süredir (burcu seni çok çekiştirdik, uzadın. ho ho ho iğrencim).
eve dönerken önüme çöp kamyonu çıktı ve bu müthiş andan faydalanıp düşündüm ben. bazı anlar, bazı zamanlar, eve dönerken önünüze çöp kamyonu çıkması gibi. beklemek gerekiyo, beklemek istemiyosunuz ve beklemek sevimsiz.
beklenecek somut bi şi varken de, neyi beklediğini bilmeden beklerken de sevimsiz. misal çöp kamyonu. sevimsiz (anladığınızdan emin olmak istiyorum). insan bazen kendisini, bazen kendisine gelecek değişiklikleri, bazen hayatı bekliyo. çöp kamyonu yokken bile bi anda yavaşlamak gibi bi şi galiba. neyse işte, bi an geliyo, beklemeye geçiyoruz. cengaver bi ruhum olsaydı, "beklemeyin parçalayın" derdim; ama bazen beklemek iyidir. atalete saplanmadıkça iyidir. bünyeye en gerekli şey huzur. nerden kaça bulunur, bilmiyorum. bulunca güzel. misal, çöp kamyonu gibi diil. siz beklerken çöp kamyonunun sola dönmesi gibi daha çok.
ciayco ve ciayceyn ordusuyuz. hayat bizi en birinci olmaya, en erken olgunlaşmaya, en dayanıklı, en su geçirmez, en kırılmaz, en çizilmez olmaya zorluyo. zorladığını sanıyo. sonra bi an geliyo, çok sevimsiz ama, çöp kamyonu çıkıyo işte. bekliyosun. hayata nanik yapan bi şi çöp kamyonu. iyi duraklamalar bunlar belki de. sizin yerinize sizi yavaşlatan şeyler... ama bi o kadar da sevimsizler. napalım, öyle işte. beklemek her koşulda çok sevimsizdir zaten... ki bunu az önce söylemiştim. bunları niye yazdığımı bilmiyorum, çöp kokusundan olabilir. çöp kamyonu edebiyatı parçalamayı denemiş olabilirim. yarın bolu'da mahsur kalıp saatlerce beklemekten korkuyo olabilirim. bir gece ansızın gelebilirim. bilemezsin monşer.
2008 bana hayatımın en güzel sürprizini yaptı. en hızlı değişikliklerini yaşattı. isteklerimi tazeledi, hatırlattı. çok korkuttu ve çok mutlu etti. öğrenciliğimi törenlerle bitirdi bi kere, bu bile bi şidir. şimdi 2009 ve 2010 ve tüm mahalle, çöp kamyonunun sola dönmesi gibi bi şilere gebe. bence yani. öyle olsa süper olur.
~*~
başucumda duran ve tahminen bininci kez bloga yazdığım alıntı... eskiiii bir penguen'den kendisi, kim yazmış hatırlamıyorum:
Herkes kendisini mutlu edecek bir şeylerin peşinde. Herkes çocuk. herkes oyuncak seviyor. Oyuncak veya oyuncaklarını bulan mutlu oluyor. Bulamayan sürekli arıyor. Bence hayatta mutlu olmanın sırrı, doğru oyuncak veya oyuncakları bulmaktan geçiyor. Ben isterim ki herkes kendisi için en doğru oyuncak veya oyuncakları bulsun. Mutlu olsun. Sevgilerimle.
bence bu bi yeni yıl dileği olabilir. aa bi bakmışız olmuş. hadisizeiyiyıllaar.
PBBC ankarada. biz aynı yerde buluştuk, bolca yidik, bolca konuştuk. iyi geliyo yahu. hep iyi geldi zaten, yarı ömrüm bi süredir (burcu seni çok çekiştirdik, uzadın. ho ho ho iğrencim).
eve dönerken önüme çöp kamyonu çıktı ve bu müthiş andan faydalanıp düşündüm ben. bazı anlar, bazı zamanlar, eve dönerken önünüze çöp kamyonu çıkması gibi. beklemek gerekiyo, beklemek istemiyosunuz ve beklemek sevimsiz.
beklenecek somut bi şi varken de, neyi beklediğini bilmeden beklerken de sevimsiz. misal çöp kamyonu. sevimsiz (anladığınızdan emin olmak istiyorum). insan bazen kendisini, bazen kendisine gelecek değişiklikleri, bazen hayatı bekliyo. çöp kamyonu yokken bile bi anda yavaşlamak gibi bi şi galiba. neyse işte, bi an geliyo, beklemeye geçiyoruz. cengaver bi ruhum olsaydı, "beklemeyin parçalayın" derdim; ama bazen beklemek iyidir. atalete saplanmadıkça iyidir. bünyeye en gerekli şey huzur. nerden kaça bulunur, bilmiyorum. bulunca güzel. misal, çöp kamyonu gibi diil. siz beklerken çöp kamyonunun sola dönmesi gibi daha çok.
ciayco ve ciayceyn ordusuyuz. hayat bizi en birinci olmaya, en erken olgunlaşmaya, en dayanıklı, en su geçirmez, en kırılmaz, en çizilmez olmaya zorluyo. zorladığını sanıyo. sonra bi an geliyo, çok sevimsiz ama, çöp kamyonu çıkıyo işte. bekliyosun. hayata nanik yapan bi şi çöp kamyonu. iyi duraklamalar bunlar belki de. sizin yerinize sizi yavaşlatan şeyler... ama bi o kadar da sevimsizler. napalım, öyle işte. beklemek her koşulda çok sevimsizdir zaten... ki bunu az önce söylemiştim. bunları niye yazdığımı bilmiyorum, çöp kokusundan olabilir. çöp kamyonu edebiyatı parçalamayı denemiş olabilirim. yarın bolu'da mahsur kalıp saatlerce beklemekten korkuyo olabilirim. bir gece ansızın gelebilirim. bilemezsin monşer.
2008 bana hayatımın en güzel sürprizini yaptı. en hızlı değişikliklerini yaşattı. isteklerimi tazeledi, hatırlattı. çok korkuttu ve çok mutlu etti. öğrenciliğimi törenlerle bitirdi bi kere, bu bile bi şidir. şimdi 2009 ve 2010 ve tüm mahalle, çöp kamyonunun sola dönmesi gibi bi şilere gebe. bence yani. öyle olsa süper olur.
~*~
başucumda duran ve tahminen bininci kez bloga yazdığım alıntı... eskiiii bir penguen'den kendisi, kim yazmış hatırlamıyorum:
Herkes kendisini mutlu edecek bir şeylerin peşinde. Herkes çocuk. herkes oyuncak seviyor. Oyuncak veya oyuncaklarını bulan mutlu oluyor. Bulamayan sürekli arıyor. Bence hayatta mutlu olmanın sırrı, doğru oyuncak veya oyuncakları bulmaktan geçiyor. Ben isterim ki herkes kendisi için en doğru oyuncak veya oyuncakları bulsun. Mutlu olsun. Sevgilerimle.
bence bu bi yeni yıl dileği olabilir. aa bi bakmışız olmuş. hadisizeiyiyıllaar.
28 Aralık 2008 Pazar
topitop
hala kar yağıyo. kar yağarken güzel. eriyip, yol kenarına kürenip, kahverengi bi buz halini alınca kötü. ben salı günü gidiyorum blog. sürekli gelgit halindeyim. bavulcuk odanın köşesinde çakılı.
neyse ne diyodum, salı günü istanbul. anafikir budur.
kardeşimle 4-5 saat kadar süren bi hediye alışverişine çıktık. çünkü biz salağız. yok benim salak olan. sanki düğün hediyesi seçiyomuşuz gibi bi özenle "sarı mı mor mu" diye dakikalar harcayıp ondan sonra hem sarıyı hem moru geride bırakabiliyoruz. yorgun ve asabiyim. son iki posta sinen yılbaşı sendromumu bugün bizzat yaşadım, burnumdan fışkırdı. ve netice: o işlerini halletti, ben sinirle erteledim. koku denedik bi de arkadaşına hediye edeceği. elim hala dikiz aynasından sarkan o gudubet kokulardan kokuyo. yani insan niye çelikler oto yıkama aromasında kokmak istesin ki?
ah bi de tabii ki yolda yürürken "kar yola yağmış" ve hemen akabinde "karı severim ben abi" esprilerini yapan ankara gençliği görev başındaydı. tuz biber.
neyse ne diyodum, salı günü istanbul. anafikir budur.
sıkıntıdan yaptığım son kolye ve kendisiyle gurur duyuyorum.
sabun köpüğü gibi.
27 Aralık 2008 Cumartesi
meraba cumartesi gecesi
saat 21:21. 21 tane dilek tutup işin suyunu çıkarmak istedim ama neyse.
fonda: cat stevens- another saturday night. komik şarkı.
yapılması gerekenler: iş. zira dün çalışmadım. bu sabah da çalışmadım. yapacağım şey de eski bi sunumun 2008 versiyonunu hazırlamak. yani kolay. slaytlar bile hazır. o yüzden erteliyorum, "ertelendikçe tamamlanan iş" kavramı üzerine yoğunlaştım, inşallah onu halledicem, gerisi zaten çorap söküğü.
yapılacak olanlar: kardeşle dizi seansı. artık cnbce ne verdiyse. bence kesin sarah connor chronicles vardır. hep o var. o yoksa fragmanı var. boşluktan dizinin takipçisi oldum. böyle böyle hollandada da bionic woman izliyodum. sarah connor bikaç mimik daha kullanırsa sevinicem. hep aynı bi "küçük emrah büyümüş de anne olmuş" bakışı hakim.
yapılmış olanlar: tadilatçıya etek götürmek. bütün günden geriye kalan bu kadar. hayatımda tadilatçıların yeri büyük. belini az aç, paçasını az kısalt, ben bu piliyi ütülemekle uğraşamıyorum dikelim gitsin, bi fikrim var ama beceremezseniz kalkışmayalım baştan uyarıyorum vs vs. eski tadilatçımız öldü. küçücük dükkanında havalandırma yoktu, pencere yoktu. hep sigara içiyodu. uyarıyoduk da. akciğer kanseri oldu ve öldü. fena bi şi. her tatilde uğruyodum nerdeyse. "esnafla bağlarımız" listesinde bakkaldan üst sırada bi amcaydı kendisi.
bi da paşabahçeye girdim. paşabahçede kaç kadından "ay sırf burdan çeyiz düzmek için evlenebilirim ihihihihi" geyiğini duydum, bilmiyorum. bugün 2 kişiden duydum mesela. aralarından da biri çıkıp "tekrar çeyiz düzmek için bütün çeyizimi kırabilirim/ boşanıp tekrar evlenebilirim" filan desin. hem niye çeyiz? "paşabahçe için eve çıkabilirim" filan desen nolur yani. ya da indir tabak rafını aşağıya, bahane mi yok?
sonra başka bi yerde karısına hediye bakan, 60 yaş civarı bi adam vardı. "düzgün bi şi bulamazsam 'bunca yıl zevkimi öğrenemedin mi' diye beni yiyo" diye dert yandı satıcıya. be adam... sen daha kadının üstündekine dikkat etmemişsin, ama kadın senin kravat-ceket-gömlek uyumundan sorumlu bakan gibi bi şi evde tahminen, onu geçiyorum. her bi haltı sen yıkasan ve hele hele ütülesen kesin bilirdin, onu da geçiyorum. ama elinde eteği boydan boya fırfırlı, kısa ve dar bi hırka, üstelik kadının göbeği var diyosun. kadının yaşı da olsun hadi 40- 50, en iyi ihtimal. şaka mısın nesin? loğusa günlerini mi anıcaksınız? amaan bana ne ya. hindi gibi didiklesin de gör. "değişim yapıyosunuz nasıl olsa di mi???" o la la. sana değişim kartı aldım karıcım. hediye çeki ver bari.
kalabalık günlerde sokağa çıktıkça herkese gıcık oluyorum, söylemiştim. hele herkesin toplu hediye histerisi günlerinde. evet evet yılbaşı meselesi de belki bunla ilgili: simlere bulanmış halde, en "küçük esnaf" haliyle, alanın ayaklarını yerden kesecek ama tabii ki ultra ucuz olacak hediyeyi arayan binlerce insan. sinir sinir.
her sene aynı van gogh takvimine ilgiyle bakan insanlar dolu ortalık. adam ölü bi kere. yeni bi resim yapmış olamaz. sınırlı bi sayının 12li kombinasyonları anca. eh o da takvim olduğuna göre, en bilinenler var içinde. hem hakkında en fazla kulağını kestiğini bildiğin bi adamın takvimini sırf artistik kaygılarla hediye etmek ne derece doğru? niye kandinsky diil mesela? resim zevkini dahi bilmediğin insanlara takvim beğenmeye çalışmak nasıl bir saçmalıktır? karşındakinin resim zevki var mıdır bi kere?
bi de tabii ki krem-şampuan-duş jeli setlerini ayırıp içindeki ürünleri farklı farklı kişilere hediye eden güruh var, kelimelerin bittiği andır. "yeni yıl misler gibi geçsin", "yeni yılın bebek poposu gibi pürüzsüz olsun", "ama bütün bunlar olurken sakın birbirinizle görüşüp durumu anlamayın" filan mı mesaj, onu da bilmiyorum. şampuan ne krem ne.
gıcıklar ordusu siziii...
biraz gözlerim şiş, biraz canım sıkkın. iyi bak bana cumartesi gecesi. hava ayaz zaten. gece 10'da hiç kahve içmedim ben, çarpıntım tutar diye. bence bi çılgınlık yapmanın zamanı geldi adamım. ah bir amerikan dizisinde olsaydık evde dondurma olurdu. ben bunu daha öncede söylemiştim galiba. olsa iyi olurdu şimdi.
fonda: cat stevens- another saturday night. komik şarkı.
yapılması gerekenler: iş. zira dün çalışmadım. bu sabah da çalışmadım. yapacağım şey de eski bi sunumun 2008 versiyonunu hazırlamak. yani kolay. slaytlar bile hazır. o yüzden erteliyorum, "ertelendikçe tamamlanan iş" kavramı üzerine yoğunlaştım, inşallah onu halledicem, gerisi zaten çorap söküğü.
yapılacak olanlar: kardeşle dizi seansı. artık cnbce ne verdiyse. bence kesin sarah connor chronicles vardır. hep o var. o yoksa fragmanı var. boşluktan dizinin takipçisi oldum. böyle böyle hollandada da bionic woman izliyodum. sarah connor bikaç mimik daha kullanırsa sevinicem. hep aynı bi "küçük emrah büyümüş de anne olmuş" bakışı hakim.
yapılmış olanlar: tadilatçıya etek götürmek. bütün günden geriye kalan bu kadar. hayatımda tadilatçıların yeri büyük. belini az aç, paçasını az kısalt, ben bu piliyi ütülemekle uğraşamıyorum dikelim gitsin, bi fikrim var ama beceremezseniz kalkışmayalım baştan uyarıyorum vs vs. eski tadilatçımız öldü. küçücük dükkanında havalandırma yoktu, pencere yoktu. hep sigara içiyodu. uyarıyoduk da. akciğer kanseri oldu ve öldü. fena bi şi. her tatilde uğruyodum nerdeyse. "esnafla bağlarımız" listesinde bakkaldan üst sırada bi amcaydı kendisi.
bi da paşabahçeye girdim. paşabahçede kaç kadından "ay sırf burdan çeyiz düzmek için evlenebilirim ihihihihi" geyiğini duydum, bilmiyorum. bugün 2 kişiden duydum mesela. aralarından da biri çıkıp "tekrar çeyiz düzmek için bütün çeyizimi kırabilirim/ boşanıp tekrar evlenebilirim" filan desin. hem niye çeyiz? "paşabahçe için eve çıkabilirim" filan desen nolur yani. ya da indir tabak rafını aşağıya, bahane mi yok?
sonra başka bi yerde karısına hediye bakan, 60 yaş civarı bi adam vardı. "düzgün bi şi bulamazsam 'bunca yıl zevkimi öğrenemedin mi' diye beni yiyo" diye dert yandı satıcıya. be adam... sen daha kadının üstündekine dikkat etmemişsin, ama kadın senin kravat-ceket-gömlek uyumundan sorumlu bakan gibi bi şi evde tahminen, onu geçiyorum. her bi haltı sen yıkasan ve hele hele ütülesen kesin bilirdin, onu da geçiyorum. ama elinde eteği boydan boya fırfırlı, kısa ve dar bi hırka, üstelik kadının göbeği var diyosun. kadının yaşı da olsun hadi 40- 50, en iyi ihtimal. şaka mısın nesin? loğusa günlerini mi anıcaksınız? amaan bana ne ya. hindi gibi didiklesin de gör. "değişim yapıyosunuz nasıl olsa di mi???" o la la. sana değişim kartı aldım karıcım. hediye çeki ver bari.
kalabalık günlerde sokağa çıktıkça herkese gıcık oluyorum, söylemiştim. hele herkesin toplu hediye histerisi günlerinde. evet evet yılbaşı meselesi de belki bunla ilgili: simlere bulanmış halde, en "küçük esnaf" haliyle, alanın ayaklarını yerden kesecek ama tabii ki ultra ucuz olacak hediyeyi arayan binlerce insan. sinir sinir.
her sene aynı van gogh takvimine ilgiyle bakan insanlar dolu ortalık. adam ölü bi kere. yeni bi resim yapmış olamaz. sınırlı bi sayının 12li kombinasyonları anca. eh o da takvim olduğuna göre, en bilinenler var içinde. hem hakkında en fazla kulağını kestiğini bildiğin bi adamın takvimini sırf artistik kaygılarla hediye etmek ne derece doğru? niye kandinsky diil mesela? resim zevkini dahi bilmediğin insanlara takvim beğenmeye çalışmak nasıl bir saçmalıktır? karşındakinin resim zevki var mıdır bi kere?
bi de tabii ki krem-şampuan-duş jeli setlerini ayırıp içindeki ürünleri farklı farklı kişilere hediye eden güruh var, kelimelerin bittiği andır. "yeni yıl misler gibi geçsin", "yeni yılın bebek poposu gibi pürüzsüz olsun", "ama bütün bunlar olurken sakın birbirinizle görüşüp durumu anlamayın" filan mı mesaj, onu da bilmiyorum. şampuan ne krem ne.
gıcıklar ordusu siziii...
biraz gözlerim şiş, biraz canım sıkkın. iyi bak bana cumartesi gecesi. hava ayaz zaten. gece 10'da hiç kahve içmedim ben, çarpıntım tutar diye. bence bi çılgınlık yapmanın zamanı geldi adamım. ah bir amerikan dizisinde olsaydık evde dondurma olurdu. ben bunu daha öncede söylemiştim galiba. olsa iyi olurdu şimdi.
herkese benden bi kilo dondurma.
tamam tamam gıcıklara da var.
kılbaşı
şu 24 yıldır, hadi şuurumun açık olduğu son 20 yıldır filan diyelim, yılbaşı kutlamasını sevmem. yani elbet kutlanır bi şekilde, 3-2-1 ahahahha, ama beni gerer. gayet dandik bi "benim yeni yılım doğumgünümde başlıyo" açıklamam vardı küçükken, hala o kafadayım. hediye alma stresinden kaynaklanmıyo bu, severim ben o işi aslında. ben baştan işin bu kadar büyümesine karşıyım galiba. misal, ortalığı saran yeşil-kırmızı tonların, altın rengi simlerin, ren geyikleri, noel baba göbeği, parlak toplar ve bir sürü parça pinçik şeyin normal şartlarda bana "aa parlıyoo aa boncuk" tepkisi verdirmesi gerekirken tamamı fena halde sinirimi bozuyo.
ama zorunlu hediye krizi ayrı bi başlık mesela. bu sene ofisinde çekilişle birbirine hediye almak zorunda kalanlara ve pek tabii ki işgüzar liseli bilmiş bi kızın icraatı olan "ay hadi birbirimizin adını çekelim hediye alalım" şenliğine maruz kalanlara bol sabır. hepinize çok üzülüyorum. bana bu tip dandik çekilişlerde sınıfın en alakasız elemanlarından gelen yegane işe yarar şey bi taraktı. evet tarak. velakin kafamın üstünde saç diye taşıdığım yeleye dayanamayıp parçalanmıştı.
neyse işte, bu nefret eşiğindeki antipatim bu sene dağılıyo, çok enteresan. hala yılbaşı renkleri ve süsleri konusunda geriliyorum; kalabalık yerlerde dandik kar spreyiyle "2009" yazısı görünce dikiliyorum; ama daha bi makul geliyo gözüme artık. dehşetle kendimi izlemekteyim. bu sene biraz tadını çıkarabilicem, eminim. istanbulda olucam bi kere, ne güzel. ama işte dedim ya, kutlama kısmında genelde sorun yok zaten. "felekten bir gece" mahiyetinde tadını çıkarabiliyorum. beni geren şey dekor.
bu arada, noel baba antalyalı filan, ama onun dışında da bu yılbaşı kutlama işinin ortadoğudan çıkmış olması şart. alalım bi danimarkalıyı (kutba yakın diye seçtim). adamların tasarımları belli. misal, sofrayı, kendisini ve ağacı simlere bulamasının gereğini anlayamaz. beşibiryerde nedir bilmeyen bi kadın, ağaca coşkuyla ampullerlerler dolayamaz, tepesine yıldız konduramaz. onlar ot ot ağacı odanın ortasına diker, bekler öyle. gibi geliyo bana.
ayrıca, sorarım size.. "gece vakti bacadan girip tanımadığım veletlerin çorabına hediye koyucam, kızağımı da ren geyikleri çekecek nıhahaha" diyen bir deli çıktı diye, biz 40 akıllıya noluyo? hangi akla mantığa sığar bu adamı ciddiye almak? kimbilir ne kullanmış, kafası güzel olmuş, biz bi kainat "evet evet hediyeee" diyen android ordusu gibi izindeyiz. tamam aziz, hikayesi var filan, biliyoruz. ama gerçekçi olalım. yarın öbür gün "donunu başına geçir ve kelebekleri yala" diyene de inanabiliriz.
hayır yani, ondan sonra gökçek harikalar diyarı yapınca beğenmiyosunuz, üzülüyo çocuk.
ama zorunlu hediye krizi ayrı bi başlık mesela. bu sene ofisinde çekilişle birbirine hediye almak zorunda kalanlara ve pek tabii ki işgüzar liseli bilmiş bi kızın icraatı olan "ay hadi birbirimizin adını çekelim hediye alalım" şenliğine maruz kalanlara bol sabır. hepinize çok üzülüyorum. bana bu tip dandik çekilişlerde sınıfın en alakasız elemanlarından gelen yegane işe yarar şey bi taraktı. evet tarak. velakin kafamın üstünde saç diye taşıdığım yeleye dayanamayıp parçalanmıştı.
neyse işte, bu nefret eşiğindeki antipatim bu sene dağılıyo, çok enteresan. hala yılbaşı renkleri ve süsleri konusunda geriliyorum; kalabalık yerlerde dandik kar spreyiyle "2009" yazısı görünce dikiliyorum; ama daha bi makul geliyo gözüme artık. dehşetle kendimi izlemekteyim. bu sene biraz tadını çıkarabilicem, eminim. istanbulda olucam bi kere, ne güzel. ama işte dedim ya, kutlama kısmında genelde sorun yok zaten. "felekten bir gece" mahiyetinde tadını çıkarabiliyorum. beni geren şey dekor.
bu arada, noel baba antalyalı filan, ama onun dışında da bu yılbaşı kutlama işinin ortadoğudan çıkmış olması şart. alalım bi danimarkalıyı (kutba yakın diye seçtim). adamların tasarımları belli. misal, sofrayı, kendisini ve ağacı simlere bulamasının gereğini anlayamaz. beşibiryerde nedir bilmeyen bi kadın, ağaca coşkuyla ampullerlerler dolayamaz, tepesine yıldız konduramaz. onlar ot ot ağacı odanın ortasına diker, bekler öyle. gibi geliyo bana.
ayrıca, sorarım size.. "gece vakti bacadan girip tanımadığım veletlerin çorabına hediye koyucam, kızağımı da ren geyikleri çekecek nıhahaha" diyen bir deli çıktı diye, biz 40 akıllıya noluyo? hangi akla mantığa sığar bu adamı ciddiye almak? kimbilir ne kullanmış, kafası güzel olmuş, biz bi kainat "evet evet hediyeee" diyen android ordusu gibi izindeyiz. tamam aziz, hikayesi var filan, biliyoruz. ama gerçekçi olalım. yarın öbür gün "donunu başına geçir ve kelebekleri yala" diyene de inanabiliriz.
hayır yani, ondan sonra gökçek harikalar diyarı yapınca beğenmiyosunuz, üzülüyo çocuk.
25 Aralık 2008 Perşembe
parmağa fiyonk
ya YKY'nin vedat nedim tör sergi salonundaki Aphrodisias sergisini kaçırmayın. hatta ben de kaçırmiym bi şekilde. 25 ocak son. aklımdaydı ne zamandır oysa. kendime not, size de linkli minkli hizmet. ho ho ho.
kıtipiyoz
hava muhalefeti sebebiyle bir gece daha kazanmak... güzel şey. çok güzel.
yol boyu uyku, yanımdaki kızla aynı pozisyonda uyuduk huşu içinde. finiş.
~*~
bir şehir düşünün, düşündükçe elinizde kırmızı balonlar, saçınızda konfetiler, boynunuzda parlak boncuklu kolyeler filan... ordayken yani ya da orda olmayı düşündükçe. en iyimser noktanız. en pembe gözlüğünüz. en bahar erguvanınız, en yavru martınız filan. öyle bi yer. üstünüze çamur sıçradığında gül kokuyo, trafik tıkandığında sebebi uçan filler filan. kafayı yemedim ama durumu özetlemem lazım. böyle bi ruh hali düşünün. orda güç geliyo size. sailor moon'un tokası mı bi şisi vardı, onun gibi. süpermen'in kriptonunun tersi. güç geliyo işte, olabilirlik hissiyle, pamuklar içinde...
sonra otobüs.
sonra iniş. 35 dakika sonra hani şu waterboarding tekniğiyle "acı gerçekler duşu" işkencesi. boğuluyorum hissi; ama aslında boğulmamak. bütün bunların "hoşgeldin yeni yıl" melodisiyle beyninize saldırması. en kaçmak istediğiniz gerçek. ne bileyim, faturalardaki puntoyla yazılmış yazılar. bozuk elektronik aletler ve çiğ kalmış kıyma gibi bi şi.
arada 1984 yılında dünyanın başına gelmiş en tuhaf şeylerden biri olan gremlins filmini kardeşle tekrar izlemek (niyeyse), o aptal fon müziği kafanızda yankılanırken bi daha waterboarding. balonlara saldırıp konfetileri saçan, kolyeleri koparan gremlin ordusu, filin hortumunu düğümlemişler filan (yine sırf açıklayıcı olmak için saçmalıyorum, ona göre). sonra kısa bi es, yine yavru martılar, ucibik sevimli iyimserlikler. gremlinler uçan fillere binmiş, melih gökçek vapur kaptanı. "meraba koca götlü lucy, yana kay ben de göklerde dalgalanıcam" çığlıkları atma isteği. falan filan.
kavram kargaşı, duygu sarhoşu, bulamaç bi beyin.
sonra telefon beklemeler. alo mirebağ. alo mu acebağ. son kararım memetalibiy. son karar kimin ki memetalibiy? siz mesela kaç kez son kararım diyerek evlendiniz, sonra boşandınız memetalibiy. ay yoksa siz "son kararınız mı" demiyo muydunuz memetalibiy?
bokbokbok.
yavru bi güvercinin çatının kenarından ilk uçuşunu gördünüz mü hiç siz değerli hayata hep bi hayvan belgeseli örneğiyle yaklaşan okurlar? güvercinlerde dişi ve erkek sırayla ve eşit sürelerde kuluçkaya yatıyo. yavruya da beraber uçma öğretiyolar, tenhada. hop o köşeden bu köşeye. temkinli. ama gün geliyo yavru güvercin yıldız-karayel filan derken, dengeyi tutturup karşı binaya uçuyo işte. diğ mi diğ mi.
herkesin kendince haklı olduğu bi dünyada yaşıyoruz. bence sen de haklısııığn. hepimiz haklıyız yaşasın. haklılıktan ölüyoruz, anlayıştan geberiyoruz. hak hukuk. guguk kuşları gagalasın bence bizi.
düşünmem gereken bir sürü şey var. cevapsız sorular, alınması gereken kararlar ve tabii ki olmazsa olmazımız: dar vakitler var. lay lay lom yaşasın.
yol boyu uyku, yanımdaki kızla aynı pozisyonda uyuduk huşu içinde. finiş.
~*~
bir şehir düşünün, düşündükçe elinizde kırmızı balonlar, saçınızda konfetiler, boynunuzda parlak boncuklu kolyeler filan... ordayken yani ya da orda olmayı düşündükçe. en iyimser noktanız. en pembe gözlüğünüz. en bahar erguvanınız, en yavru martınız filan. öyle bi yer. üstünüze çamur sıçradığında gül kokuyo, trafik tıkandığında sebebi uçan filler filan. kafayı yemedim ama durumu özetlemem lazım. böyle bi ruh hali düşünün. orda güç geliyo size. sailor moon'un tokası mı bi şisi vardı, onun gibi. süpermen'in kriptonunun tersi. güç geliyo işte, olabilirlik hissiyle, pamuklar içinde...
sonra otobüs.
sonra iniş. 35 dakika sonra hani şu waterboarding tekniğiyle "acı gerçekler duşu" işkencesi. boğuluyorum hissi; ama aslında boğulmamak. bütün bunların "hoşgeldin yeni yıl" melodisiyle beyninize saldırması. en kaçmak istediğiniz gerçek. ne bileyim, faturalardaki puntoyla yazılmış yazılar. bozuk elektronik aletler ve çiğ kalmış kıyma gibi bi şi.
arada 1984 yılında dünyanın başına gelmiş en tuhaf şeylerden biri olan gremlins filmini kardeşle tekrar izlemek (niyeyse), o aptal fon müziği kafanızda yankılanırken bi daha waterboarding. balonlara saldırıp konfetileri saçan, kolyeleri koparan gremlin ordusu, filin hortumunu düğümlemişler filan (yine sırf açıklayıcı olmak için saçmalıyorum, ona göre). sonra kısa bi es, yine yavru martılar, ucibik sevimli iyimserlikler. gremlinler uçan fillere binmiş, melih gökçek vapur kaptanı. "meraba koca götlü lucy, yana kay ben de göklerde dalgalanıcam" çığlıkları atma isteği. falan filan.
kavram kargaşı, duygu sarhoşu, bulamaç bi beyin.
sonra telefon beklemeler. alo mirebağ. alo mu acebağ. son kararım memetalibiy. son karar kimin ki memetalibiy? siz mesela kaç kez son kararım diyerek evlendiniz, sonra boşandınız memetalibiy. ay yoksa siz "son kararınız mı" demiyo muydunuz memetalibiy?
bokbokbok.
yavru bi güvercinin çatının kenarından ilk uçuşunu gördünüz mü hiç siz değerli hayata hep bi hayvan belgeseli örneğiyle yaklaşan okurlar? güvercinlerde dişi ve erkek sırayla ve eşit sürelerde kuluçkaya yatıyo. yavruya da beraber uçma öğretiyolar, tenhada. hop o köşeden bu köşeye. temkinli. ama gün geliyo yavru güvercin yıldız-karayel filan derken, dengeyi tutturup karşı binaya uçuyo işte. diğ mi diğ mi.
herkesin kendince haklı olduğu bi dünyada yaşıyoruz. bence sen de haklısııığn. hepimiz haklıyız yaşasın. haklılıktan ölüyoruz, anlayıştan geberiyoruz. hak hukuk. guguk kuşları gagalasın bence bizi.
düşünmem gereken bir sürü şey var. cevapsız sorular, alınması gereken kararlar ve tabii ki olmazsa olmazımız: dar vakitler var. lay lay lom yaşasın.
22 Aralık 2008 Pazartesi
ansızın
ansızın biletler ve bavullar ve otobüsler ve 440 kilometreler.... lerlerler.
istanbul. otobüste sevgili yanı koltuk istiyorum ben.
istanbul. otobüste sevgili yanı koltuk istiyorum ben.
neyse bu vesileyle, ne alakadır bilinmez; ama threadless.com'daki favori t-shirt desenlerimi sunuyorum size çünkü hiiiç işim yok, çünkü sempatikler :




ve tabii ki:
*du bakali nolecak.*
19 Aralık 2008 Cuma
bitlıs
bitlıs demişti ortaokul sınıfımdan bi kız. o zamanlar en minicik gerçekleşme ihtimalinde bile ruhumu satabileceğim bi "ingiltereye gidip beatles müzesi gezme" hayalim vardı. ve kendisi bu hayalimi bayram tatilinde gerçekleştirmiş bir kız idi, gelmiş bize anlatıyodu ve bunu haketmediği belliydi işte. büyüdü, lens ve kuaförle tanıştı, ankara sosyetesi onu çok sevdi. bitlıs filan hatırlamıyodur haliyle. ama ben bilmiş bilmiş, en anlamaz haliyle, yarı burun kıvırarak, bi de utanmadan o kadaaar müze gezmenin üstüne hala bitlıs deyişini hiç affetmedim, üzgünüm.
hala odamda duran 1970ler basımı bi ingilizce-türkçe beatles sözlüğü var. ahah şaka. öyle diil yani, şarkıların tamamı türkçeye çevrilmiş, sol sayfa the oricinıl, sağ sayfa türkçesi. türkçesi gerçekten berbat. mot-a-mot çevirmişler; kelime dizimleri bile aynı. olsun. çok severim kendisini, anneminmiş galiba.
neyse işte. aklımdan geçirdiğim the beatles seansını yazmaya karar verdim. araya sadece lennon olanlar da karışabilir, atlamayalım. sazan suzanları sevmeyiz dostum buralarda.
en sevdiklerimi başa yazarım da sonrası karışık biraz. uyariym, yesterday sevmem ben. bıktım ya da, bilmiyorum. 3 grup olucak yani: illa ki en canlarım, illa ki çok sevdiklerim, illa ki dinlemekten bıksam da sevmekten bıkamadıklarım (neler diyorum ya?!).
1. strawberry fields forever: çünkü o kitapta sözlerini ilk okuduğum şarkıydı.
2. day tripper:çünkü tefim olduğunda ilk tempo tuttuğum şarkıydı. tefim var, evet.
3. dont let me down: çünkü ağladığım ilk beatles şarkısıydı. çok güzeldir çok. ilk sıraya mı çıkarsam acaba? yoko'yla ilgisi olduğunu reddediyorum.
(burda işler karışıyo, sıralama yok. aklıma geliş sırası belki; ama hepsi başka işte. kendi içinde öbekledim, zira öbek olarak dinliyorum genelde.)
help:çünkü ilk göz ağrılarımdandır.
imagine: çünkü adettendir. peşinden de give peace a chance gelir. ikisi de çok doğrudur.
twist and shout: çünkü minicikken ilk dans ettiğim şarkıydı, babamın ayaklarına mı ne basıyodum hatta.
hey jude: çünkü ben lucy'den çok jude'u kıskanmıştım. aslında bıktım biraz dinleye dinleye.
jealous guy: e çünkü çok yalın ve güzel.
this boy: aynen. bu ikisi peş peşe dinlenmeli. böyle adamlar bulsun diye küçük kızlara çeyiz olmalıdır hatta bu şarkılar.
woman: çünkü çok güzel "woman" diyo. yoko ono'yla ilgisi olduğunu yine reddediyorum, üzgünüm.
i am the walrus: çünkü küçükken müziğinden korkmuştum. aptalca di mi.
nowhere man: çünkü mesele atalet halidir.
being for the benefit of mr.kite!: çünkü "of course henry the horse dances a waltz" diyo şarkı. daha ne yani.
you know my name (look up the number): çünkü şarkı bu kadar ve çok eğlenmişler, belli.
when im sixty-four: çünkü aynen böyle bi 64 yaşı çok isterim.
love me do, octopus's garden, from me to you, shes a woman, long tall sally, revolution (hımm belki sınıf atlayabilir bu), I'll get you, paperback writer, lady madonna, she said shes said, eleanor rigby (bu aralar bi bıktım gerçi), lucy in the sky with diamonds, penny lane, julia, yellow submarine, hard day's night, im looking through you... gider bu böyle.
ve itiraf ediyorum, sevemediğim yegane beatles şarkısı let it be.
yani çalıyo dinleniyo filan tabii ama.. öyle işte. sevemedim hiç. mıy mıy gelen bi şi var.
~*~
unuttuğum şarkılardan özür dilerim. kesin varlar. liste yapmayı sevmiyorum zaten, geriyo insanı. sıkıldım hem yaz yaz yaz. bir gece ansızın çalar, öcünüzü alırsınız.
hala odamda duran 1970ler basımı bi ingilizce-türkçe beatles sözlüğü var. ahah şaka. öyle diil yani, şarkıların tamamı türkçeye çevrilmiş, sol sayfa the oricinıl, sağ sayfa türkçesi. türkçesi gerçekten berbat. mot-a-mot çevirmişler; kelime dizimleri bile aynı. olsun. çok severim kendisini, anneminmiş galiba.
neyse işte. aklımdan geçirdiğim the beatles seansını yazmaya karar verdim. araya sadece lennon olanlar da karışabilir, atlamayalım. sazan suzanları sevmeyiz dostum buralarda.
en sevdiklerimi başa yazarım da sonrası karışık biraz. uyariym, yesterday sevmem ben. bıktım ya da, bilmiyorum. 3 grup olucak yani: illa ki en canlarım, illa ki çok sevdiklerim, illa ki dinlemekten bıksam da sevmekten bıkamadıklarım (neler diyorum ya?!).
1. strawberry fields forever: çünkü o kitapta sözlerini ilk okuduğum şarkıydı.
2. day tripper:çünkü tefim olduğunda ilk tempo tuttuğum şarkıydı. tefim var, evet.
3. dont let me down: çünkü ağladığım ilk beatles şarkısıydı. çok güzeldir çok. ilk sıraya mı çıkarsam acaba? yoko'yla ilgisi olduğunu reddediyorum.
(burda işler karışıyo, sıralama yok. aklıma geliş sırası belki; ama hepsi başka işte. kendi içinde öbekledim, zira öbek olarak dinliyorum genelde.)
help:çünkü ilk göz ağrılarımdandır.
imagine: çünkü adettendir. peşinden de give peace a chance gelir. ikisi de çok doğrudur.
twist and shout: çünkü minicikken ilk dans ettiğim şarkıydı, babamın ayaklarına mı ne basıyodum hatta.
hey jude: çünkü ben lucy'den çok jude'u kıskanmıştım. aslında bıktım biraz dinleye dinleye.
jealous guy: e çünkü çok yalın ve güzel.
this boy: aynen. bu ikisi peş peşe dinlenmeli. böyle adamlar bulsun diye küçük kızlara çeyiz olmalıdır hatta bu şarkılar.
woman: çünkü çok güzel "woman" diyo. yoko ono'yla ilgisi olduğunu yine reddediyorum, üzgünüm.
i am the walrus: çünkü küçükken müziğinden korkmuştum. aptalca di mi.
nowhere man: çünkü mesele atalet halidir.
being for the benefit of mr.kite!: çünkü "of course henry the horse dances a waltz" diyo şarkı. daha ne yani.
you know my name (look up the number): çünkü şarkı bu kadar ve çok eğlenmişler, belli.
when im sixty-four: çünkü aynen böyle bi 64 yaşı çok isterim.
girl: çünkü herkes o kız olmak ister yahu.
norwegian wood: çünkü girl gibi, her kız ilk cümledeki kız olmak ister bu şarkıda da.
ticket to ride: çünkü herkesin hayattan sadece bir bilet istediği zamanları olmuştur. day tripper'a sıklıkla eşlik eder.
you've got to hide your love away & you like me too much: beraber alıyoruz bunları. çünkü her duruma bi beatles şarkısı vardır demiştim, kanıtı. eddie vedder ilkini bi söylemiş, bayaa iyi. beatles versiyonundan bile iyi diyebilirim.
dont bother me: ha keza. çünkü bazen böyle hisseder insan ve kimse anlamaz. bi de fuat güner "türk usulü" coverlamıştı, o da süper. "kekliği düz ovada avlarlar" var içinde desem yeter sanırım.
üçüncü gruba geçersek:
norwegian wood: çünkü girl gibi, her kız ilk cümledeki kız olmak ister bu şarkıda da.
ticket to ride: çünkü herkesin hayattan sadece bir bilet istediği zamanları olmuştur. day tripper'a sıklıkla eşlik eder.
you've got to hide your love away & you like me too much: beraber alıyoruz bunları. çünkü her duruma bi beatles şarkısı vardır demiştim, kanıtı. eddie vedder ilkini bi söylemiş, bayaa iyi. beatles versiyonundan bile iyi diyebilirim.
dont bother me: ha keza. çünkü bazen böyle hisseder insan ve kimse anlamaz. bi de fuat güner "türk usulü" coverlamıştı, o da süper. "kekliği düz ovada avlarlar" var içinde desem yeter sanırım.
üçüncü gruba geçersek:
love me do, octopus's garden, from me to you, shes a woman, long tall sally, revolution (hımm belki sınıf atlayabilir bu), I'll get you, paperback writer, lady madonna, she said shes said, eleanor rigby (bu aralar bi bıktım gerçi), lucy in the sky with diamonds, penny lane, julia, yellow submarine, hard day's night, im looking through you... gider bu böyle.
ve itiraf ediyorum, sevemediğim yegane beatles şarkısı let it be.
yani çalıyo dinleniyo filan tabii ama.. öyle işte. sevemedim hiç. mıy mıy gelen bi şi var.
~*~
unuttuğum şarkılardan özür dilerim. kesin varlar. liste yapmayı sevmiyorum zaten, geriyo insanı. sıkıldım hem yaz yaz yaz. bir gece ansızın çalar, öcünüzü alırsınız.
18 Aralık 2008 Perşembe
i milih
izlediniz mi? ben izledim. bittiğinde ailecek odadaki oksijeni bitirecek şekilde bi aaaay çektik. daraldım. gözümün önüne kum havuzunda tepinen, diğer çocuklara kum atan, oyunlarını bozan, kovalarını kıran, "napıyosun" diyene kulağını tıkayıp "la la la" diye bağıran, karşısındaki ağzını açtığında aptalgötboksalakgerzek!çarpısonsuz!sonsuzkerebimilyonkerebok! diye bağıran, hep "çarpı sonsuz çarpı sonsuz" diyen bi velet geldi. ayrıca bu veletler annee anneee ne diyo yaa bak yaa anneee götbok dedi bana annneeee diye de yırtınır. filan.
neyse bunları biliyoruz zaten, bekliyoduk da. kılıçdaroğlunun kullandığı sakinleştiriciyi merak ettim bi tek, o kadar. bi de fondöten sürülmüş gökçek, üretim hatalı bi taş bebek gibiydi. üretim bandından fırlamış, ekrana düşmüş. E.T ve Badi ilişkisi gibi, adeta yerli chucky.
otobüs duraklarında, otobüs içindeki posterlerde ve otobüslerde ayakta giden yolcuların tutunduğu tutacaklarda (evet tutacaklarda) melih gökçek resmi ve icraatları var, bu arada. metrodaki ekranlarda da. her yerde.
devam.
aslında acı olan şu ki, o adam gerçekten biziz. biz derken, ankara diil sadece. o adam, hakikaten ortalama bi vatandaş. kadın olsaydı seda sayana katılıp evlenmeden hamile kalmış, tanınmamak için peruk takan konuk kıza çemkirirdi. ya da işte ne bileyim, semra hanım filan olurdu. politikacı olmasa mesela, 8de 8 suçlu olduğu kazalarda sağ el parmaklarını birleştirmiş, "canım kardeşim"li cümlelerle polise yaltaklanır, rüşvet teklif eder, son çare olarak da kazaya karıştığı adama aba altından sopa gösterirdi. fatura ödemesinin son gününde "para çekip geldim, sıradaydım aslında" cinliğiyle kaynamaya çalışırdı kuyruğa. üniversite öğrencisi olsa mesela, grup ödevinde hep o emeğinizin üstüne yatan eleman olurdu. çok var yani, bu sadece belediye başkanı versiyonu. daha karikatürize hali de avrupa yakasındaki burhan. yani bir sürü gökçek var etrafta, içimizde, duruma göre, nabza göre, ve gidip kendisine oy veriyolar. sinirden kasılıp gülümser vaziyette yuh çekiyoruz, ama bitmiyo.
hepimiz anamız gözüyüz yani. bi kez daha hatırlamış olduk sadece, o kadar.
gelecek kuşaklar "anne eskiden başkent bi şehirmiş, sen hatırlıyo musun o zamanları" filan diyecek, elinizde fotoğraf varsa iyi saklayın. o zamana kadar otoban kenarına malzemeden çalınarak yapılmış estetik yoksunu toplu konutlardan ve alçı kalıp tiftik keçisi heykellerinden oluşan bi harikalar diyarına dönüşecek burası. arabayla geçerken hızınızı arttırıp gözlerinizi kapayacaksınız bu hilkat garibesini görmemek için. ankara giderek çirkinleşecek, tam bize layık bi başkent olacak. başkentin ortasında, estetik ve etiğe dair her şeyini aldırmış milyonlar olarak birbirimize kum atıp "çarpı sonsuz!! çarpı sonsuz!!" diye bağırıcaz. oh mis.
doğalgaz sayacıymış.
şehir yok şehir. etik için var tamam; ama estetik suçu diye bi şi var mı ki TCK'da?
-_-
neyse ya. içim kasılıyo benim. anlatmaya üşeniyorum.
beatles listesini halledicem.
neyse bunları biliyoruz zaten, bekliyoduk da. kılıçdaroğlunun kullandığı sakinleştiriciyi merak ettim bi tek, o kadar. bi de fondöten sürülmüş gökçek, üretim hatalı bi taş bebek gibiydi. üretim bandından fırlamış, ekrana düşmüş. E.T ve Badi ilişkisi gibi, adeta yerli chucky.
otobüs duraklarında, otobüs içindeki posterlerde ve otobüslerde ayakta giden yolcuların tutunduğu tutacaklarda (evet tutacaklarda) melih gökçek resmi ve icraatları var, bu arada. metrodaki ekranlarda da. her yerde.
devam.
aslında acı olan şu ki, o adam gerçekten biziz. biz derken, ankara diil sadece. o adam, hakikaten ortalama bi vatandaş. kadın olsaydı seda sayana katılıp evlenmeden hamile kalmış, tanınmamak için peruk takan konuk kıza çemkirirdi. ya da işte ne bileyim, semra hanım filan olurdu. politikacı olmasa mesela, 8de 8 suçlu olduğu kazalarda sağ el parmaklarını birleştirmiş, "canım kardeşim"li cümlelerle polise yaltaklanır, rüşvet teklif eder, son çare olarak da kazaya karıştığı adama aba altından sopa gösterirdi. fatura ödemesinin son gününde "para çekip geldim, sıradaydım aslında" cinliğiyle kaynamaya çalışırdı kuyruğa. üniversite öğrencisi olsa mesela, grup ödevinde hep o emeğinizin üstüne yatan eleman olurdu. çok var yani, bu sadece belediye başkanı versiyonu. daha karikatürize hali de avrupa yakasındaki burhan. yani bir sürü gökçek var etrafta, içimizde, duruma göre, nabza göre, ve gidip kendisine oy veriyolar. sinirden kasılıp gülümser vaziyette yuh çekiyoruz, ama bitmiyo.
hepimiz anamız gözüyüz yani. bi kez daha hatırlamış olduk sadece, o kadar.
gelecek kuşaklar "anne eskiden başkent bi şehirmiş, sen hatırlıyo musun o zamanları" filan diyecek, elinizde fotoğraf varsa iyi saklayın. o zamana kadar otoban kenarına malzemeden çalınarak yapılmış estetik yoksunu toplu konutlardan ve alçı kalıp tiftik keçisi heykellerinden oluşan bi harikalar diyarına dönüşecek burası. arabayla geçerken hızınızı arttırıp gözlerinizi kapayacaksınız bu hilkat garibesini görmemek için. ankara giderek çirkinleşecek, tam bize layık bi başkent olacak. başkentin ortasında, estetik ve etiğe dair her şeyini aldırmış milyonlar olarak birbirimize kum atıp "çarpı sonsuz!! çarpı sonsuz!!" diye bağırıcaz. oh mis.
doğalgaz sayacıymış.
şehir yok şehir. etik için var tamam; ama estetik suçu diye bi şi var mı ki TCK'da?
-_-
neyse ya. içim kasılıyo benim. anlatmaya üşeniyorum.
beatles listesini halledicem.
15 Aralık 2008 Pazartesi
peh.
geri geldim ben yine. geri gelişler çok şiddetli oluyo, bunu konuşmuştuk. "geri geldim ben yine" diye yazmanın ağırlığını filan, düşünmüyorum artık. bunu da konuşmuştuk. hep aynı şeyleri konuşuyoruz zaten blog zira ben hep aynı şeylerleyim ve değişmedikçe değişmek bilmedikçe şiddet artıyo blog. bunu da konuşmuş olabiliriz.
dönüş otobüsünde madonna'nın nothing really matters klibini rüyamda görüp, ipod'dan bulup, 5-6 kere filan dinledim desem? nerden çıktı, nerden hatırlıyorum hiçbi fikrim yok. ki eminim beni 12-13 yaşımdan beri tanıyan bi azer olsun, bi burcu olsun, bunu ilk kez duyuyolar. evet ben ve kimonolu madonna yol boyu beraberdik. gözümü açıp çikolatalı kek yiyip devam ettim. siyah peruk ve kimono istemiş bile olabilirim.
uyuşturucu bağımlılarının doz arttırması meselesi var ya hani... vücut alışıyo işte, tesir etmiyo bi yerden sonra. onun gibi hallerdeyim. yok o hallerde olmadım da olsam böyle olurdu eminim. ne manalı, ne gerekli açıklamalar bunlar. neyse işte, madonna ve ben düşündük ki şarj aletinden aniden çektiğiniz telefon aslında çok büyük bi acı yaşıyo olabilir. öte yandan şarj aletinizden 5,5 saat boyunca yavaş yavaş çekilmek de işte... pek iyi diil. neymiş: enerji kaynağınıza yakın olun. bunu da konuşmuştuk evet.
ne diyodum, bayram tatili. uzun ve boş günler dolusu. tam, "24 saat"ler. çok güzeldi dememe gerek olmayacak kadar güzeldi. ankaraya geldim. daha aşti'de patronumdan sesli mesaj olduğunu gördüm. nokta.
en sevdiğim the beatles şarkılarını sıralamayı düşünüyodum buraya, unutuyorum. şu anda da üşeniyorum. ama en sevdiğim cat stevens şarkısı moonshadow'dur, bildiririm. morning has broken ise bayar beni azıcık.
bloga geri dönmüş olmak, çok üzgünüm ama fazla ankara bi şi. bi de ağır.
suratsızım, ekşiyim. kör bi falçata hissediyorum midemde. bildiririm.
dönüş otobüsünde madonna'nın nothing really matters klibini rüyamda görüp, ipod'dan bulup, 5-6 kere filan dinledim desem? nerden çıktı, nerden hatırlıyorum hiçbi fikrim yok. ki eminim beni 12-13 yaşımdan beri tanıyan bi azer olsun, bi burcu olsun, bunu ilk kez duyuyolar. evet ben ve kimonolu madonna yol boyu beraberdik. gözümü açıp çikolatalı kek yiyip devam ettim. siyah peruk ve kimono istemiş bile olabilirim.
uyuşturucu bağımlılarının doz arttırması meselesi var ya hani... vücut alışıyo işte, tesir etmiyo bi yerden sonra. onun gibi hallerdeyim. yok o hallerde olmadım da olsam böyle olurdu eminim. ne manalı, ne gerekli açıklamalar bunlar. neyse işte, madonna ve ben düşündük ki şarj aletinden aniden çektiğiniz telefon aslında çok büyük bi acı yaşıyo olabilir. öte yandan şarj aletinizden 5,5 saat boyunca yavaş yavaş çekilmek de işte... pek iyi diil. neymiş: enerji kaynağınıza yakın olun. bunu da konuşmuştuk evet.
ne diyodum, bayram tatili. uzun ve boş günler dolusu. tam, "24 saat"ler. çok güzeldi dememe gerek olmayacak kadar güzeldi. ankaraya geldim. daha aşti'de patronumdan sesli mesaj olduğunu gördüm. nokta.
en sevdiğim the beatles şarkılarını sıralamayı düşünüyodum buraya, unutuyorum. şu anda da üşeniyorum. ama en sevdiğim cat stevens şarkısı moonshadow'dur, bildiririm. morning has broken ise bayar beni azıcık.
bloga geri dönmüş olmak, çok üzgünüm ama fazla ankara bi şi. bi de ağır.
suratsızım, ekşiyim. kör bi falçata hissediyorum midemde. bildiririm.
8 Aralık 2008 Pazartesi
dipnot
yeni yapılmış bi bavul gibisi yok. mis mis.
bütün gün uyuyabilirim gibi bugün yine.
oje sürüp saatlerce havada tutarak takma tırnak düzgünlüğünde kurumalarını beklemek istiyorum. bekleyebilmek ya da. modern, şeerli kadın olmak ne zor be blog, yeri geliyo ojenden bile fal tutuyo ahali. misal iş görüşmesine gidicen. karşındaki kadın, ve hatta hatta adam, belli bi oje rengine kıl. tahmin edebiliyo olman lazım. hadi kadınlarınki mesleki deformasyon gibi bi şi diyelim, erkeklere noluyosa.. çok kesin yargı bulutları olabiliyo oje konusunda. firenç yapanlar, bordocular, cilacılar, tırnak yiyenler, siyahçılar, pembe sedefçiler filan. her nefesiniz tahlil be gülüm. oysa ben karakterimi ayak parmaklarıma sakladım, orda ifşa ediyorum. yaa yaa. icabında hangi oje yakışmaz ki kız bana hem.
bu akşam işle ilgili mini mini birler çalışkan ikiler tamamlayıp göndermeliyim ama bu kadar mı istenmez bi şi. bavulu da kapamadım zaten. mola. uyusam mı hakikaten acaba?
hayatınıza bi adet katlanabilir diş fırçası sokun.
gidebilme ihtimalinizi hatırlatan sihirli değnek gibi bi şi kendisi.
bütün gün uyuyabilirim gibi bugün yine.
oje sürüp saatlerce havada tutarak takma tırnak düzgünlüğünde kurumalarını beklemek istiyorum. bekleyebilmek ya da. modern, şeerli kadın olmak ne zor be blog, yeri geliyo ojenden bile fal tutuyo ahali. misal iş görüşmesine gidicen. karşındaki kadın, ve hatta hatta adam, belli bi oje rengine kıl. tahmin edebiliyo olman lazım. hadi kadınlarınki mesleki deformasyon gibi bi şi diyelim, erkeklere noluyosa.. çok kesin yargı bulutları olabiliyo oje konusunda. firenç yapanlar, bordocular, cilacılar, tırnak yiyenler, siyahçılar, pembe sedefçiler filan. her nefesiniz tahlil be gülüm. oysa ben karakterimi ayak parmaklarıma sakladım, orda ifşa ediyorum. yaa yaa. icabında hangi oje yakışmaz ki kız bana hem.
bu akşam işle ilgili mini mini birler çalışkan ikiler tamamlayıp göndermeliyim ama bu kadar mı istenmez bi şi. bavulu da kapamadım zaten. mola. uyusam mı hakikaten acaba?
hayatınıza bi adet katlanabilir diş fırçası sokun.
gidebilme ihtimalinizi hatırlatan sihirli değnek gibi bi şi kendisi.
6 Aralık 2008 Cumartesi
yol
hani boks maçından sonra böyle eldivenlerini sallayıp sırıtır kazanan, darbelerden aptal olmuş, ağız burun kaymış filan. "yazık, kazandım sanıyo" der üzülürsünüz haline (di mi? bana oluyo da).. işte dün ofisteki son dakikalarımda anladım adamların halini. düşmemiş olmak gurur verici yahu. iş bitti, ben de bittim. ama düştüm mü bi sorun? yo dostum yo, düşmedim. dökülmüş dişlerim ve kırık burnumla mutlu ve gururluyum resmen.
şu adanalı denen dizinin jeneriğinde "FARK VAR seninlebenimaramdakocamanbi FARK VAR" diye giden ceza şarkısı... ruhumu yedin. beynimde yankılanıyo sürekli. işin fenası, kimle kimin arasında kocaman bi fark var onu bile bilmiyorum. oturup izliycem, o olucak.
neyse... yarın günlerden bayram, sonra günlerden istanbul. nihayet.
gelip gidip uyudum bugün, çok iyi geldi. yemek yiyip yine uyurum belki.
yunanistan, hani komşu memleket filan, adeta biz. öyle olsunlar istiyoruz aslında. fena halde... ama az buçuk farklılar yahu. dolmades cacıki filan diil durum. polis 16 yaşındaki çocuğu öldürünce sokaklara dökülüyolar. polis de topunu gerzek yerine koyup "ben yere ateş ederken bi taşa takıldım, havaya sıkiym derken 10 yerden sekip ensesini buldu, kendi koşup koşup mermiye saplandı aslında" gibi tırışka laflar edemiyo. ne acı ki, aferin diyoruz. di mi yani? aferin adamlara, tepkilerini göstermişler. taş üstünde taş bırakmamışlar; ama susmamışlar da. di mi. aferin komşuya, her hafta cenaze kaldırmıyo. aferin komşuya, "noluyo len" diyo toplu halde. komşuyu yeterince takdir ettiğimize göre perdemizi kapayıp, elimizde çekirdek, televizyon izlemeye geri dönebiliriz. sonra çayları tazeleyen eleman komşuya bok atar, oh deriz tamam, bizden daha iyi diiller aslında. huzur içinde adanalı filan izleriz heralde, ne biliym.
FARK VAR seninlebenimaramdakocamanbi FARK VAR diye yankılanır durur artık.
sivrisinek saz.
ay konular mı bağlandı ne? adios muchos.
şu adanalı denen dizinin jeneriğinde "FARK VAR seninlebenimaramdakocamanbi FARK VAR" diye giden ceza şarkısı... ruhumu yedin. beynimde yankılanıyo sürekli. işin fenası, kimle kimin arasında kocaman bi fark var onu bile bilmiyorum. oturup izliycem, o olucak.
neyse... yarın günlerden bayram, sonra günlerden istanbul. nihayet.
gelip gidip uyudum bugün, çok iyi geldi. yemek yiyip yine uyurum belki.
yunanistan, hani komşu memleket filan, adeta biz. öyle olsunlar istiyoruz aslında. fena halde... ama az buçuk farklılar yahu. dolmades cacıki filan diil durum. polis 16 yaşındaki çocuğu öldürünce sokaklara dökülüyolar. polis de topunu gerzek yerine koyup "ben yere ateş ederken bi taşa takıldım, havaya sıkiym derken 10 yerden sekip ensesini buldu, kendi koşup koşup mermiye saplandı aslında" gibi tırışka laflar edemiyo. ne acı ki, aferin diyoruz. di mi yani? aferin adamlara, tepkilerini göstermişler. taş üstünde taş bırakmamışlar; ama susmamışlar da. di mi. aferin komşuya, her hafta cenaze kaldırmıyo. aferin komşuya, "noluyo len" diyo toplu halde. komşuyu yeterince takdir ettiğimize göre perdemizi kapayıp, elimizde çekirdek, televizyon izlemeye geri dönebiliriz. sonra çayları tazeleyen eleman komşuya bok atar, oh deriz tamam, bizden daha iyi diiller aslında. huzur içinde adanalı filan izleriz heralde, ne biliym.
FARK VAR seninlebenimaramdakocamanbi FARK VAR diye yankılanır durur artık.
sivrisinek saz.
ay konular mı bağlandı ne? adios muchos.
4 Aralık 2008 Perşembe
kısa cümleler kurabilmek de bir meziyet di mi?
yaşar kemal köşkteydi, konuştu. yaşar kemal devletle barışmıyor. devlet, yaşar kemal'le barışmaya çalışıyor. karşısında oturanlardan bazıları sadece duydu, bazıları dinledi:
"İyi şeyler için yazıyorum yoksa gerisi ne olacak yani."
"İyi şeyler için yazıyorum yoksa gerisi ne olacak yani."
usturmaça
pazar sabahını gorebilmek istiyorum. işle ilgili bi ton bi şi yazmıştım buraya, sildim. bari sizin gününüz güzel geçsin. dün jelatin hanım beni 4 perdelik operaya götürdü. 4 perde yazınca korkup kaçarız diye son iki perdeyi birleştirmiş cinler. 3 perde ama aslında 4.
buy three get one free.
annem içerde alain de botton imzalı yeni kitabı okuyo: çalışmanın mutluluğu ve sıkıntısı. ağlayarak kitaba sarılmak üzereyim. uf bi şiler oluyo, olmuyo, oluyomuş gibi yapıyo bi bakmışın olamamış filan. yorucu. ama zor olmadığı konusunda ısrarcıyım blog. şimdilik.
buy three get one free.
annem içerde alain de botton imzalı yeni kitabı okuyo: çalışmanın mutluluğu ve sıkıntısı. ağlayarak kitaba sarılmak üzereyim. uf bi şiler oluyo, olmuyo, oluyomuş gibi yapıyo bi bakmışın olamamış filan. yorucu. ama zor olmadığı konusunda ısrarcıyım blog. şimdilik.
3 Aralık 2008 Çarşamba
saat belli diil, ama niyet belli
ey okuyucu ahalisi,
kızıl ve asker adam karanlık divad bayram tatilinde sivillerin arasına karışıcakmış, haber etti. bendeniz de bayram tatilimi törenlerle istanbulda ve bittabi sevdiceğimle geçireceğimdir, hatta yegane hedefim de budur; yalnızca 12 aralık cuma günü bir istisna.
bir cuma günü başka işi olmayanları, eski okulumuz boğaziçi üniversitesi'nde bekliyoruz. güneyde tabii ki. bir kısım zaten yoklamaya tabii, diğerlerini de bekleriz efendim. biz tahminen dedikodu filan yaparız, manifestomuzu tartışırız, yeni rektörümüzün koyu renkli şişelerle ilişkisine bağlı olarak iki yudum bi şi de içeriz. ben üşüyüp çay içicem diye yan çizebilirim. divad askerlik anılarına sarabilir. kediler yemeğinize sarkabilir. her şey mümkün. katılmak isteyen ses versin, ya da vermesin, hop diye çıksın sürpriz yapsın. o derece her şey mümkün. saat belli diil işte, detayları sonra duyururuz artık. 9 gün önceden duyurmak da işte... işgüzarlık.
yakamızda karanfil filan yok. civarda toplam ağırlığı 100 kiloyu bulmayan iki kişi biz oluciiz, bence tanırsınız. tabii önce benim asker traşıyla divadı tanımam gerek. yanında kürşat bey de olacakmış, sanırım ordan taniycam. üzgünüm divad.
kızıl ve asker adam karanlık divad bayram tatilinde sivillerin arasına karışıcakmış, haber etti. bendeniz de bayram tatilimi törenlerle istanbulda ve bittabi sevdiceğimle geçireceğimdir, hatta yegane hedefim de budur; yalnızca 12 aralık cuma günü bir istisna.
bir cuma günü başka işi olmayanları, eski okulumuz boğaziçi üniversitesi'nde bekliyoruz. güneyde tabii ki. bir kısım zaten yoklamaya tabii, diğerlerini de bekleriz efendim. biz tahminen dedikodu filan yaparız, manifestomuzu tartışırız, yeni rektörümüzün koyu renkli şişelerle ilişkisine bağlı olarak iki yudum bi şi de içeriz. ben üşüyüp çay içicem diye yan çizebilirim. divad askerlik anılarına sarabilir. kediler yemeğinize sarkabilir. her şey mümkün. katılmak isteyen ses versin, ya da vermesin, hop diye çıksın sürpriz yapsın. o derece her şey mümkün. saat belli diil işte, detayları sonra duyururuz artık. 9 gün önceden duyurmak da işte... işgüzarlık.
yakamızda karanfil filan yok. civarda toplam ağırlığı 100 kiloyu bulmayan iki kişi biz oluciiz, bence tanırsınız. tabii önce benim asker traşıyla divadı tanımam gerek. yanında kürşat bey de olacakmış, sanırım ordan taniycam. üzgünüm divad.
2 Aralık 2008 Salı
belli etmek istemiyorum ama çok sıkılıyorum
hepimizin bildiği üzere, resmi tatillerimizin bi kısmı dini tatil. önümüzdeki 9 günlük tatilin ilk günlerini kent şekerlemeleri gıyabında ailemle, geri kalanını sevdiceğimle geçiricem, haliyle şikayet etmiyorum.
neyse, YÖK musevi ve ermenilere de dini günlerinde tatil vericekmiş. iyi hoş da, rumları anlamadım. onlara niye yok? yoksa YÖK ermeniliği bi din mi sanıyo? katolik ve protestan hıristiyanlar fasulyeden mi? Bütün bunlar olurken sunni olmayan müslümanlar "hani bana hani bana" mı diycek? peki adam diyelim TC vatandaşı değil ama burda yaşayan bi ermeni, ona tatil yok mu? o zaman TC vatandaşı olmayanlara niye kurban bayramında tatil var? yahudilerin dini gününde sadece yahudilere tatil veriyosak müslümanların dini gününde niye tüm yurda tatil veriyoruz? eşitmişik gibi bi şiymişik galiba?
hem nasıl olucak bu iş? allahın faşizan bir yetkilisine, ki biliyosunuz az diiller, rahat rahat "selaam naber ben yahudiyim" diyebilecek mi insanlar? "buyrun kenardan fişleyin beni tatildeyken"? yalçın küçük tadında kenara not alınmayacaklarını nerden bilecekler? paranoyak olabilirim ama zararını görmedim.
neyse gelelim daha flaş habere.
avrupa yakasındaki burhan niye sevildi sorarım? bunca zamandır "ya hakkaten yaau ne kadar tanıdık tip ho ho ho" diye niye bağrımıza bastık sorarım?
çünkü yılların emeğiyle hazırlanan imaj çalışması, akıllara kazınan görüntüsü dış mihrakların ve içteki hainlerin el birliğiyle sabote edildi. paçoz esprilere alet edildi. bunu ben de çok geç fark ettim ama şu yazıyla bi anda anladım gerçekleri. şüpheye yer bırakmayan acı gerçeği kanıtlarıyla beraber sunuyorum:
ey gülse birsel! sen istanbullardan naşi, bir vizyon adamının kariyerini nasıl baltalarsın? yok öyle "ama burhan gözlüksüz", "ama burhanın saçında ayrık yok" filan. yemezler. madem bi şi yapıcan, destek ol. "amcaoğluymuş ziyarete gelmiş" filan de, imelih'e de iki-üç bölümlük rol ver. fırsatçı gülse seni.
başlığa istinaden: istinat duvarı diye bi şi var.
30 Kasım 2008 Pazar
her konuya uygun bir beatles şarkısı vardır, endişe etmeyiniz
Sâbuş ve anılarrr anılaarrr dakikaları. hiç bilmediğim uzaklıkta akrabaların, her detayını bildiğim hayatları. bu seansları dinlemek zevkli.
eyüp sultan camii imamının kravatlı, 3 dil bilen, çok çok yakışıklı bir genç adam olduğu zamanlardan. baya bi jönmüş kendisi anladığım kadarıyla, çok da böyle "ay yüzlü" mü derler, iyi niyetli, munis bi adammış. neyse... bir hanfendi varmış, Sâbuş'un kuzenine hayran. sık sık ziyarete gelirmiş gündüzleri. kısaca oturup az buçuk son "havadis"leri öğrendikten sonra, hep aynı şeyi söylermiş giderken: "bildiklere selam ederim". selam ettiği bu kuzen, üst satırlardaki imam bu arada. yaa yaa. bildiklere selam etmek kadar incelikli laflar kaldı mı sahi?
bi de çay içerken fincanı tutan elinin serçe parmağını havaya kaldırdığı için reddettiği bi damat adayı var ki daha önce bahsetmiştim. kendisinden bahsetmeyi çok severiz. ve o havalanan serçe parmağına ben de tahammül edemiyorum. Sâbuş'un dediği gibi: o parmağı görerek ömür geçmez, hatta içilen çay bile bitmez. daha önce yazmıştım biliyorum. toplu takıntı geliştirelim de ortak noktamız olsun diye tekrar ediyorum okuyucu.
"tüm istanbul hayrandı" kadınlar ve erkekler dinliyorum. bilmemne hanımlar. çok zarif, siyaaaah kuzgun saçlı. Sabuş'un bi daha hiç görmediği kadar güzel gülümseyen. kocası bilmemne beyler sonra, tıknaz ama iyi bi adam. taş plakları yeni yine yeniden keşfe doyamıyoruz ya milletçe... benimkiler Sabuş. her seferinde dinliyorum. eskilerden bazı fotoğraflar da var evindeki dehlizlerde. görüntü, müzik her şey birbirine karışıyo işte. yaşamadığım bir geçmişe nostalji diil, onu dinlemeyi seviyorum. bir anda 20 yaşında oluyo, oturuşu bile değişiyo. Kınalı Yapıncak* zamanları Sabuş'un; çok çilli, çok kumral ve çok güleç. kimin kim olduğunu açıklamıyo bile bazen. eğer Namık Beyleri hatırlamazsanız mesela, o sizin sorununuz. neyse işte, bütün bu anlattıklarını dinledikçe ankarayı ne kadar sevmediğini duyuyorum, özlemlerini, gidemeyişlerini. fena şeyler bunlar.
ona almayı düşündüğüm bi Denizkızı Eftelya albümü var, gerçi o zamanlar yeni doğmuştu ama şarkıları biliyo. kalan müzik'ten çıkmış. bi de bulabilirsem, 1940-50lerden büyük ada kartpostalları. hoş, orhan pamuk'un etrafta kartpostal bıraktığını da sanmıyorum.
bu arada, o jön imam kuzen başkasıyla evlenmiş. karısı geçenlerde ölmüş.
neyse, bu da böyle bir hikaye işte... şimdilik bu kadar.
bildiklere selam ederim efendim.
*kınalı yapıncak hem kitap hem film evet, ama öncelikle üzüm. üstü minik minik benekli bi istanbul üzümü.
eyüp sultan camii imamının kravatlı, 3 dil bilen, çok çok yakışıklı bir genç adam olduğu zamanlardan. baya bi jönmüş kendisi anladığım kadarıyla, çok da böyle "ay yüzlü" mü derler, iyi niyetli, munis bi adammış. neyse... bir hanfendi varmış, Sâbuş'un kuzenine hayran. sık sık ziyarete gelirmiş gündüzleri. kısaca oturup az buçuk son "havadis"leri öğrendikten sonra, hep aynı şeyi söylermiş giderken: "bildiklere selam ederim". selam ettiği bu kuzen, üst satırlardaki imam bu arada. yaa yaa. bildiklere selam etmek kadar incelikli laflar kaldı mı sahi?
bi de çay içerken fincanı tutan elinin serçe parmağını havaya kaldırdığı için reddettiği bi damat adayı var ki daha önce bahsetmiştim. kendisinden bahsetmeyi çok severiz. ve o havalanan serçe parmağına ben de tahammül edemiyorum. Sâbuş'un dediği gibi: o parmağı görerek ömür geçmez, hatta içilen çay bile bitmez. daha önce yazmıştım biliyorum. toplu takıntı geliştirelim de ortak noktamız olsun diye tekrar ediyorum okuyucu.
"tüm istanbul hayrandı" kadınlar ve erkekler dinliyorum. bilmemne hanımlar. çok zarif, siyaaaah kuzgun saçlı. Sabuş'un bi daha hiç görmediği kadar güzel gülümseyen. kocası bilmemne beyler sonra, tıknaz ama iyi bi adam. taş plakları yeni yine yeniden keşfe doyamıyoruz ya milletçe... benimkiler Sabuş. her seferinde dinliyorum. eskilerden bazı fotoğraflar da var evindeki dehlizlerde. görüntü, müzik her şey birbirine karışıyo işte. yaşamadığım bir geçmişe nostalji diil, onu dinlemeyi seviyorum. bir anda 20 yaşında oluyo, oturuşu bile değişiyo. Kınalı Yapıncak* zamanları Sabuş'un; çok çilli, çok kumral ve çok güleç. kimin kim olduğunu açıklamıyo bile bazen. eğer Namık Beyleri hatırlamazsanız mesela, o sizin sorununuz. neyse işte, bütün bu anlattıklarını dinledikçe ankarayı ne kadar sevmediğini duyuyorum, özlemlerini, gidemeyişlerini. fena şeyler bunlar.
ona almayı düşündüğüm bi Denizkızı Eftelya albümü var, gerçi o zamanlar yeni doğmuştu ama şarkıları biliyo. kalan müzik'ten çıkmış. bi de bulabilirsem, 1940-50lerden büyük ada kartpostalları. hoş, orhan pamuk'un etrafta kartpostal bıraktığını da sanmıyorum.
bu arada, o jön imam kuzen başkasıyla evlenmiş. karısı geçenlerde ölmüş.
neyse, bu da böyle bir hikaye işte... şimdilik bu kadar.
bildiklere selam ederim efendim.
*kınalı yapıncak hem kitap hem film evet, ama öncelikle üzüm. üstü minik minik benekli bi istanbul üzümü.
29 Kasım 2008 Cumartesi
sen ne güzel günümüzdün cumartesi
atalet tanrısından beni bağışlamasını ve ruhumu bırakmasını filan mı rica etsem acaba?
ne kibarım ya, rica filan. arzederimsaygılarımlaimza.
ne kibarım ya, rica filan. arzederimsaygılarımlaimza.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




