17 Mayıs 2011 Salı

onur meselesi

düşünce suçu gibi bir oksimoronu bile anlayabiliyorum. yani nedenlerini, nasıllarını, arkasındaki zihniyeti. ama iş düşünceden çıktı, "bilimsel araştırma suçu"na dönüşüyor. bu da hep vardı belki; ama bu kadar gözümüze gözümüze sokuluyor muydu, bilemedim.

Bir bilim insanı, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu soruşturuluyor. 2-4 yıl hapis istemiyle.

Başa dönelim:

Kocaeli Üniversitesi’nde Halk Sağlığı, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ile Tıbbi Genetik Anabilim Dallarından akademisyenler ile birlikte yürüttüğü, Üniversitenin bilimsel araştırma fonu tarafından desteklenen araştırmada annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metaller ve eser elementler saptandı.

Rapor bu yöndeki bulgular, kanıtlar ve daha bir sürü karanlık şeyle dolu. Hamzaoğlu rapordan sonra çözüm önerilerini TBMM'ye sunmuş, 2006 yılında. eminim ki çok ilgilenilmiştir. Hamzaoğlu basına da sundu bu raporu; çünkü konu bebeklerdi, ağır metallerdi.

Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dilovası Belediye Başkanı açıyor davayı. yani halk sağlığından birinci derecede sorumlu kamu görevlileri. "Hamzaoğlu'nun suçu ne?" diye merak edebilirsiniz.

‘haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması isteniyor.

o yüzden sizden ricam panik olmayın.
lütfen, sakin olun. çok sakin. galeyana gelmeyin, gidip o belediye binasını basmayın.
sakin sakin, sağlığınızı, bilimi, bilim insanlarını, anne sütünü, bebek gülüşünüi ve her şeyden öte insan olma  onurunuzu koruyun. şu seçim zamanı gırla pompalanacak saçmalığı bir kenara bırakıp, biraz da gerçeklere odaklanın.

dilovasındaki annenin sütünün derdine düşmek için için dilovalı olmak gerekmiyor.
bazı şeyler, sahiden onur meselesidir.
*

Dilovası hakkında:
Dilovası'nda çevre kirliliği çok bilinen bir sorun. Dilovası ilçesinde  5 adet OSB ve 1 adet Sanayi sitesi varmış, kurulan Organize Sanayi Bölgeleri yaklaşık 2200 hektarlık sanayi alanını kapsıyormuş.

Kocaeli´nin Gebze ilçesine bağlı Dilovası beldesinde kimyasal atık dolu variller, yol kenarlarında ya da boş arazilere atılıyor. Belediye hizmetleri firmaların taleplerine yetişemeyince, bertaraf edilmesi gereken atıklar kamyon şoförleri tarafından yol kenarlarına ya da boş arazilere bırakılıyor. Atıklar arasında Tuzla´daki tersanelerde sökülen asbestli gemi parçaları da var. Bu kamyonla atık boşaltma işine bakıyoruz:

üç gün önce aynı noktaya kimyasal atık boşaltan bir kamyon şoförü yakalandı. Kamyonun sahibi olan Belediye Meclisi´nin MHP´li üyelerinden Mehmet Çubuk´a ve şoföre para cezası kesildi.

belediye meclisindeki bir parti temsilcisi bunu yapabiliyor, ama dava açılan kişi, Hamzaoğlu.

dedim ya, bazı şeyler, sahiden onur meselesidir.

15 Mayıs 2011 Pazar

kurabiye canavarı

eve gelmeden önceki neşem ve umudum yerini kısmi sinire bıraktı. bir 15 mayıs geçti taksimden, sesi baki kalamadı, o ayrı.

öncelikle, medyadaki nasıl bir parmak hesabıdır bilemiyorum ama açıklanan sayılara bakınca, buzdağı gibi, 9/10'umuz yer altındaydı heralde. yoksa okan bayülgen ve 200 saz arkadaşı olarak butik bi eğlence organize etmedik. saat 13.30'dan itibaren meydanda büyük bi kalabalık vardı. yürüyüş 14.00'de başladı, tünele ulaştığımızda 15.30 civarıydı. insan sayısı hakkında bir fikir verir bu tempo. şu an basın kanalları, "binler", "on binler", "yüzlerce" gibi saçma bi çeşitlilikte sayı belirtiyor.

tüm sözlükler vardı, gökkuşağı bayraklar, "internete değil de birbirimize mi girelim?" afişleri vardı. "pornoma dokunma" pankartı vardı mesela, 2 kadının desteğiyle taşınan. porno iyi midir, kötü müdür, metalaşan kadın ve diğer şeyler kısmını bir sonraki bahara erteleyebiliriz; konu yasaklardı. en güzeli "hollandada bir şehir: amsterdam" afişiydi. insanlar eğlendi, zıpladı, güldü. güneşin altında terledi, kızardı, bağırdı.

taksimi yıktık geçtik azizim. öyle kenara çekilip izleyecek insan bile kalmadı, izleyenler de alkışladı. içeriği kutuplaşma yaratabilecek, politik bir konu olmadığından, birbirine girmeden protesto edebildik. sloganlar biraz zayıftı (o kısmı çalışmadan geliyoruz genelde), ben "sansüre inat, yaşasın hayat!" bekledim, en azından bizim tarafta olmadı. gerçi baştan sona tek bir slogan atılamadı, çünkü başı sonu kalmadı işin, tünelden taksime kadar bir kalabalık vardı. ben galiba inci tayfasının yakınlarındaydım, sözlük klanlarını ve aralarındaki 25 farkı pek bilmesem de hal tavır öyle gibiydi. özellikle"saansüüür köötüdüüür/ hem de çok kötüüüdüürr" diye başlayan kurabiye tayyip, belki sansürle doğrudan ilişkili değildi ama zaten haydar da sadece bir insan adı değildir.

şu an ntvmsnbc'nin ana sayfasında tek bir kelime yok. "1915 yılında kurulan Altay Bank Asya 1. Lig'e veda etti." haberi bile var, "tayyip elini internetten çek!" çığlığı yok. o yüzden bunları yazmak yine yürüyenlere düşüyor. iş bölümünde çok adildir canım medya. canlı yayın da olmamış hiçbir kanalda sanırım. olmasın. hepsinin gözünde yürüyenler "gençler"di. gençleri zaten kimse, hiçbir zaman kaale almadı. oysa nefesi kesilmeden 1,5 saat boyunca düdük üfleyen teyzeyi, che t-shirtlü ton ton amcayı hepimiz gördük. benim sinirim, "amaan genç işte, heves etmişler, yürüyüsünler" tavrı.

bizim binlerce yürüdüğümüzü duyanlar belki bu işi internetten çıkarıp daha talepkar, daha isyankar protestolar da düzenler. belki bugün birileri protesto yürüyüşü fobisini yenmiştir, belli mi olur, bu cesaretle o hep aklının kaldığı yürüyüşe bir dahaki sefere katılıverir. bu yüzden gençleri kimse kaale almıyor blog, kaale alsalar korkmaları gerekecek. bu yüzden televizyonlar bizi üç beş pornocu internet cafe bağımlısı gibi gösteriyor blog, çünkü ne istediğimizi gayet iyi bildiğimizi duyurmamız, başkalarına cesaret verecek. bu hep böyleydi, 15 mayısta da değişmedi. değişen tek şey, 40 bin kişinin "ordaydık ama haberlerde niye yok bu?" şaşkınlığını şahsen deneyimleyip, belki bir gün bunu defalarca yaşamış göstericileri anlayabilme ihtimalidir.

neyse, allahtan BBC filan haber değeri gördüğü için internet dehlizlerinde görüntüler ve videolar var. 40 bin kişiymişiz. bence daha bile çoktuk. bi afişte de dendiği gibi: "10 bin restini gördük, artırıyoruz!".  bu binlerce kişiye, "zıpla! zıpla! zıplamayan AKPli!" dendiğinde, herkes zıpladı. gülerek, en yükseğe, coşkuyla.bunda bir haber değeri görmeyen televizyonunuzu kapatın artık. dizi izlemeseniz de olur. dizinin sonunda hepsi ölüyodur kesin, başından belli. yaprak dökümünün deli gibi izlendiği bir ülkede, 40 bin kişinin yürüyüşünde umut görmemize kimse izin vermezdi zaten. çünkü biz, her günü büyük bir dert ve yeni bir felaketle yaşamalıyız. iyi şeyler de olduğunu görürsek yapraklar dökülmez, umut çoğalabilir ve belki geçmişin boğucu yüklerinden arınıp geleceğe bakabiliriz.

kapanış: filtre, kahvede güzel.

editle gelen: teşekkürler zaytung.

13 Mayıs 2011 Cuma

mavi

blogger bakımını yapmış, mis gibi de yapmış teklemeden, oh mis. wordpress sevemeyenlerdenim ben.

bugün en başından beri pek bi cumartesiydi. zaten gece berbat rüyalarla savaştım, uyuyamadan uyandım. şu an, sanki yaz mevsiminin ilk cuması gibi bir sevinç var içimde. niye olduğunu da çözsem keşke. yaşasın cuma.

avazınız çıktığı kadar bağırmak, bağıranlarla bağırmak, bağıra bağıra duyurmak için, avaaz en etkili uluslararası mecra. şimdiye kadar kısa sürede 7 milyon kişiyi toplama rekoru filan kırdılar. işte bu canım sitede, şimdi türkiyenin de bir kampanyası oldu, maalesef. imzalayın, avazınız çıktığı kadar.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

fiyonk

eventdropping, oh yes:
dün iş çıkışı, tombaladan iki sergi açılışı. iki şarap, bi limonata. önce arkeoloji müzesi, sonra antrepo. istanbul'un her hali, her anı pek bi güzel.; ama alacakaranlık en güzel hali. ayrıca bu tür atraksiyonlarda sürekli v.o.gu.e ekibiyle karşılaşıyoruz, gülümseyerek merhabalaşıyoruz ve onlar bir kez daha "e bu kız da burda? ne alaka şimdi?" diye süzüyolar beni. ben şapkadan çıkan tavşanım oysa, bilseler içleri rahatlayacak. böyle de tuhaf bi şi var blög, paralel evren: ben muhtelif şapkalardan çıkıp, muhtelif sihirbazlara "melebaağ" diyorum ve niyeyse muhtelif seyircileri şaşırtıyorum. oysa sihirbaz varsa, şapka varsa, e bi zahmet tavşan görme ihtimalini değerlendirmeli insan. heç işte.

 hop kırpık:  saç kestirmek ferah şey. kışlıkları kaldırıp yazlıkları çıkarmışım gibi bi his.

belirsizlik, düğümlü saçı taramak gibi. açılması lazım, çözülmesi lazım; ama ı-ıh olmuyor. kesip atmak da istemiyo insan, taraya taraya, sabırla açıyo. o taradıkça can acıması, ama acıdıkça daha iyi olması hali var ya, işte o sebeple belirsizlik, düğümlü saçı taramak gibi.

iki gündür sinirden kaşınıyorum gibi. aslında kaşınmıyorum; ama sanki kaşınıyorum gibi bi his. amaan ne çok gibi gibiyim yine.
bi de: gavur ellerde mojitolu sigara alıp da tekilalıyı almayan aklıma şaşıyorum.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

puant

geçmişe hınçlanma- kinlenme kotamı 18'imde doldurdum. sebebi de şuydu: ileriye bakmanın, bilinmezin zorluğundan kaçanlar geçmişe, ne olduğunu bildikleri şeye sövmeyi seçiyorlardı. bahsi geçen konu atlatılmaz travmalar da değildi; sadece bitmeyen bir kin, hınç. bu "geçmişe sövme konforu"na sığınıyor, çıkmak bilmiyor, yeni bir sayfa açamıyor, adını da mağduriyet koyuyorlardı. ben bu bahsettiğim konfora sığınmama yeminini de yine aynı yaşlarda ettim. ondan önce veya sonra pek yemin de etmedim zaten, sevmem.

o yüzden işte, benim işim bazen zor blog. bazen. olanı biteni düşünmemek, takılıp kalsam bir ömür kalakalacağım (ve bunun da aslında normal sayılabileceği) şeyleri beynimin en ücra köşesine emanet etmek, hissizlikten bir güç kalkanı elde etmek, zor öğrenilen; ama çabuk alışılan bir şey. yoksa geçmezdi günler, gelmezdi güzellikler, devam etmezdi hayat.

*
işte bu alışkanlığın minik, hıçkırık gibi aralarında, bir ufak çağrışımda, belki bol rüyaları uykuların sabahında, bazen kaskatı kesiliyorum. sonra, o sinirin tam ortasındayken, niyeyse her seferinde şu geliyor aklıma:

yaşım 5. hayatımın ilk ve son bale gösterisine iki gün kala, adım çalışıyorum. yemek sonrası annemlere göstereceğim, beceremedikçe sinirleniyorum. gülemiyorlar, teselli de edemiyorlar; çünkü ben sinirli, inatçı ve tütülüyüm, alt dudağım titriyor. o tütüyü "aptal şey!" diye çıkarıp odama kaçmama beş var. iki ayağım dışa dönük bir pozisyonda, baştan alıyorum sürekli.
derken...  kocaman göbeği, top sakalı ve beyaz at kuyruğuyla turşu nejat, dedem, salonun orta yerinde benimle bale yapıyor. yaşı 63. gülerek sofradan kalkıyor, yanıma geliyor, aynen benim gibi basıyor ayaklarını. sonra müthiş bir özen ve azimle adım sayıyor:

-adııım at, adııım at.... döööön.

dedem, o ağır abi halleriyle meşhur, gür sesli adam, o kadar komik bi halde ki herkes gülüyor. üzülmüş gibi yapıyor.  üzülmesin diye ona doğrusunu öğretiyorum. gösteri günü sürekli dedemi düşünüp gülüyorum kendi kendime, neşeyle beceriyorum hepsini.

yeni farkediyorum ki bu anı benim kozalarımdan. sakinleşme, normalleşme, "hatırlama" sığınaklarımdan. bunu düşünüyorum; parmak ucunda dönüşünü, ellerini zarifçe sallayışını ve göbeğini tutuşunu, gülüyorum. her şey olması gerektiği gibi devam ediyor.

*
o yüzden blog, incir çekirdeğini doldurmayacak olaylara üzülmeyi, sinirlenmeyi, hırslanmayı, kinlenmeyi çok ayıp buluyorum ben. gün içinde saman alevi gibi parlayıp sönmelerden bahsetmiyorum, o insanlık hali. ben bu ufacık meseleleri bitirememekten, bir türlü atlatamamaktan, takılmış plak gibi dönüp dönüp varlığını buralarda aramaktan bahsediyorum. lafını bile etmemeli insan. ben kendimden böyle gördüm, böyle bildim. bunu çok zor; ama çok iyi bir şekilde öğrendim.

özetlemek gerekirse: adım aaaaattım, adım aaaaaattım ve döööööndüm.
öyle yapmalı insan. ayıp etmemeli.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

daktilo

benim canım hocam, yıllar sonra dün, bir fotoğrafta çıktı karşıma. dondum kaldım.

 *
kimyayı, hatta tüm küfürlere rağmen organik kimyayı bile sevdiysem, onun sayesindedir. hangi bölümü seçeceğimi bilemediğim zamanlarda "e belli ki sen iktisat okuyacaksın kızım, hala farkında değil misin?" diyebilendir. "niye hepiniz fen seçtiniz? sosyal bilimci kim olacak?" diye kızandır. yeri bambaşkadır.

MTA'da yıllar yılı uranyumla ilgili deneylerde çalışmış, 5 duvarın arkasından filan. yakalarında da uranyum seviyesinde artış olursa ötsün, uyarsın diye bir cihaz iğneliymiş. on yıla yakın bir süre sonra, ekipten biri, bir gün "ben şüpheleniyorum bu cihazdan" diye o uzun kollu, robotik aletlerle, duvarların arkasından, uranyuma yaklaştırmaya başlamış iğneyi, ne zaman ötecek diye. bir duvar, iki duvar.. ötmemiş. ne zamanki uranyumun yakınına mı koymuşlar/ içine mi atmışlar nedir, o zaman biiip demiş. "biiiip". tüm ekip şikayetçi olmuş, davalar açılmış ve benim canım hocam öyle istifa etmiş memuriyetinden. davaların sonucu sadece sinir harbi. bir liseye öğretmen olmuş. peki o ötmeyen iğne, ne götürmüş? tüm bağışıklık sistemini. bağışıklık diye bir şeyi yoktu. "yeni doğan bebek gibiyim" der, özellikle hasta olanlardan uzak durmalarını rica ederdi. ola ki grip filan kaparsa, aylar sürerdi.

ah ama o hep çok güzel gülümser, önce insan olmamızı öğütler, kızdırdığımız zaman da asla bağırmadan, kırılıp, küsüp giderdi. bize mahcup bir şekilde özür dilemeyi o öğretti, gırtlağını parçalayarak bağıranlar değil. her seferinde "yanlış anladınız, sahiden yanlış anladınız" diye peşinden koştuğumuz kişi bir tek o oldu. "tamam o zaman siz konuşun, hiç bi şi öğretmiycem! test çözüyosunuz zaten, size o müstehak!" diye küstüğünde küçük kardeşimiz mi olurdu, ablamız mı, susuverirdik.

her 1 mayıs izinli ve meydanlarda olan yine bir tek o oldu. 50 yaş civarı, biz öss derdindeyken, gözleri parlayarak odtü'de siyaset bilimi bölümüne başladığı haberini veren de o oldu. mezunu olduğu okul misafir öğrenci statüsünde (gibi bir şeydi sanırım) izin vermişti ders almasına. vize zamanları izin alır, sınavına girer, arada bir "öğrencilik de zormuş" derdi. iki sene öğrencisi oldum, ikisi de kimyadan fazlaydı. haksızlığa hiç gelemez, öss'ye sinirlenir, öğrencilere yapılana sinirlenir, bizim susmamıza sinirlenirdi. bazı öğrencileriyle dertleşirdi, çünkü adam yerine koyardı.

*
dün bir cenaze haberinde adını gördüm. nerden akıl ettiysem, bir şey dürttü, "acaba?" diye fotoğraflara baktım, oydu, isim benzerliği değildi, ordaydı. benim sevgili serpil hocam, bitkin, babası halit çelenk'i uğurluyordu. "Bize baş eğmemeyi, dik durmayı öğretti." demiş. o da bize öğretti, umarım içi bu konuda rahattır. bize hiç bahsetmediği, neredeyse özenle saklayarak anlatmadığı; ama arada bir gözlerindeki ıslak pırıltıda ipucunu gördüğümüz kimliğiyle böyle tanıştım. bir de fazladan bir detayla:
deniz gezmişlerin son sözlerini daktilo eden kadın.

5 Mayıs 2011 Perşembe

tafaray tafaray

Müstesna günleriniz mundar oldu memnunum.
Ben sürgünsüz hudutsuz o dünyaya meftunum.
Toprağım yok, menzilim çok, her adım bir tohum
Ve vardım ve varım ve varolacağım!

Rasta Semahı - Bandista


hıdırellezde herkese şifa, kısmet,derman..

4 Mayıs 2011 Çarşamba

çünkü

yetişemiyorum. 4 filtreden birini seçmek istemiyorum. haydar diyebilmek istiyorum, haydarla adam dövdüler. ekşinin kapatılması için acil ve derhal emirler okumak istemiyorum. ekşi yönetiminin "TİB'in şu anda yasal olarak tüm yükümlülüklerini çatır çatır eksiksiz yerine getiren Ekşi Sözlük'ü kapatma girişiminde bulunması artık bu bulamacın patladığı yerdir" demek zorunda kalmasını istemiyorum. diyarbakır cezaevinde yaşananları görmek bilmek istemeyenlerin olmasına, artık tahammül edemiyorum. dink davasında atılan tüm olumlu adımların aslında 4 yıllık rötarda olmasını eleştirmeyen basına katlanamıyorum. her gün bir yerde birilerinin görmezden geldiği, umursamadığı, el kadar çocukların tuhaf şekillerde ölmesine, öldürülmesine, nefesim sıkışıyor. bunları buraya yazabilmek elimdeki tek nefesken, şu 5 yılda orada birilerinin de benim gibi düşündüğünü bilmekle az da olsa rahatlamışken, aile ve çocuk maskesiyle beni benden korumalarına dayanamıyorum. 3.5 yılda kapatılan 62 bin siteyi alt alta yazamıyorum. nedim şenerin, ahmet şıkın, çılgın kanal rüyaları yüzünden gündemden düşebilmesini anlamıyorum. yolda yürünecek kaldırım olmayışından, yılın 8-9 ayı yağmurlu bir şehirde su giderleri olmayışından, olan giderin de elbette taşmasından bıkkınım. ruh hastası gibi kaldırımlara, yollara ve rögarlara kafayı takmış bir şekilde yaşamaktan da bıkkınım. arnavut kaldırımlarının yerini alan granitler arasına kanalizasyon mazgalı koymamış olmalarının normalleşmesinden de bıktım. ayakların yere bassın diyolar. bebek arabaların, tekerlekli sandalyelerin destek değil yük haline geldiği yerlere basıyor ayaklarım, istemiyorum. birilerinin hala belediye çukuruna düşüp ölmesi diye bir gazete haberi mümkün, benim içim şişiyor. devletin kendi eliyle başlattığı doğum kontrol desteğini yine kendi eliyle baltalaması gibi saçmalıkları takip dahi edemiyorum. sevişme şeklimize kadar dibimde bir başbakan istemiyorum. nikahsız birlikte yaşamanın ahlaki yozlaşma olmasına,  ama devletin hala ve inatla dini nikahlıların resmi nikah hakkı konusunda kılını kıpırdatmamasına katlanamıyorum. aile aile diye yırtınan hükümetin, aylık zorunlu nafaka miktarının çocuk başına 30 TL olmasını umursamamasına da dayanamıyorum. darwin anlatan öğretmenin hayatının karartılmasına katlanamıyorum. ne dersimle, ne maraşla, ne 6-7 eylülle, ne varlık vergisiyle yüzleşebilenlerin demokrasi demesi kulaklarımı acıtıyor, kulaklarım kanıyor blog. gözüm, kulağım, tenim kanıyor sinirden. türklük fetişini anlamıyorum, birilerinin ilk tanışmada ee sen nerelisin nerdensin demesine ise artık katlanamıyorum. herkesin otomatikman türk ve müslüman sayılmasından utanıyorum. ben bu köprü, kanal, baraj heveslerinde, ince maketler yapamadığı için kaba oyun bloklarıyla oynayan 2 yaş çocuğu hevesi görürken, hiç sevimli gelmiyor. katlanamıyorum.  hani en gözleri gibi bakacakları şey tarihi camiler olabilir derken, hani bari bu kadarını umarken, 3 tanesinin restorasyonda yanmasına dayanamıyorum. topkapının duvarlarının çatlamasına, yerebatanın yere batacak olmasına, haydarpaşanın yanmasına, bunların olabilmesine sinirleniyorum. dört bir yandan daralan bir çemberin göbeğinde, boğuluyorum. her şeyin hızla saçmalamasına, normalliği yitirmemize, kerterizlerimizin kaybolmasına tahammülüm kalmadı. en saçma haberlerde gözüm doluyor sinirden.  böyle olmaya da dayanamıyorum.

3 Mayıs 2011 Salı

saatleri ayarlama en fenası

odakule toplantılarının en güzel yanı, toplantının çıkışı. kimse yağmurda erimez; ama herkes bi yere kaçar: mağazaya, bi cafe-restorana, saçağın altına veya kitapçıya. insanları buna göre gruplayıp fal bakabilirdik ama pek halim yok. çok içim sıkıldı haberlerden. 22 ağustostan, 2 mayıs seçim nutuklarından ve diğerlerinden. aldığım kitaplardan ikisi aşağıda. bu ara buralardan sıkıldım ya, sanırım sahiden başka bi alem arıyorum. :

  

yağmurun durduğunu maç sonrası zafer turuna çıkmış fanatik grubu gibi (tempo ve kelime haznesi açısından) slogan atan genç faşistlerden anladım. şüphesiz, değerli davaları yağmurun durmasını bekleyebilecek nitelikte bir önem arzediyordu. kendileriyle hemfikirim. türkiye türklerinmiş ve türk kalacakmış, aklınızda olsun.

neyse işte, ordan metroya devam ettim. ne kadar gırtlağına da bassalar, istiklal güzel.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

koza

ben rakı içmez idim pek, içemez idim. içer oldum, sever oldum.

saat farkı 1 saat daha artacak. kol saatimin iki kadranı var, biri istanbul'a ayarlı, biri ona. tıkır tıkır. saat takmayalı yıllar olmuştu, yeniden takar oldum. saatimi ayarlayacağım. sonra ama, saat öyle kalacak. ben ikinci kadranın birinci kadrana yaklaşması için takvimimi işaretleyeceğim, sonrası iyilik güzellik. bir bilsen daha neler.

ne kadar kendimi yazar oldum bu bloga, beş yılın sonunda. üniversitenin son döneminde açtığım için çok da üniversiteli bi blog değildi bu; ama sonrasında öğrenci devam etti. "bir derdim var" blogu. en çok da istanbul'u özleme blogu oldu. özlemek hep var bi yerinde. hâlâ var. yine de burayı okuyanlar beni çok merak etmediler aslında. yani neye benziyorum, ne yiyorum ne içiyorum, 5N 1K filan. ilgilenmemelerini sevdim ben de. o yüzden bu bahsettiğim değişikliği bazen hiç sevmiyorum.

5 yılda 3 kilo aldım ben. her biri çok iyi gelen. öncesiyle sonrası arasında dağlar kadar fark olan. değişmeyen şey anca saç rengim oldu galiba, aradaki beyazlar dışında. bir de stresten parmak kütürdetme huyum baki. başka da vardır elbet, ne iddialı laf.

yapmak istediğim şeyleri biliyodum. 5 yılın sonunda bir kısmını yaptım, bir kısmını yapamadım. bazılarını bıraktım, yerine yenilerini koydum. zaten ben aslında en çok, ne istemediğimi bildim. insan istemeden yaptıklarını devam ettirebiliyor, bunda iyi de olabiliyor, ama tam da o kıvama gelmişken yeter demek, köprüden önceki son çıkışa tutunmak gerek. ben bunun tembeliyim, ama olsun. tembelliğini de bilmek gerek bazen.

biraz susma ihtiyacım var. susmak da değil, biriktirmek diyelim. burayı kapayacak değilim de, bilinçli bir ihmal diyelim. bir şeyler diyelim hep. aralıkları açacağım biraz, iyi gelecek biraz. gibi gibi. bu posta bunları yazmak için başlamamıştım aslında, sonra bi baktım, olmuş. olduysa dokunmamak lazım, arada bu da lazım. bi bildiğim vardır elbet, benden iyi mi bilicem.

böyle işte.

1 Mayıs 2011 Pazar

dün

son günlerinde, anıları dinleyip gülümsemiş sürekli, bir bebek gibi kıkırdamış hatırladıkça. zaten kısa süreli hafızanın bittiği yerde, en derinlerin en kalıcı anıları çıkıyor yüzeye.günlük hafıza sahneyi "hayatım top 10"e bırakıyor. işte o anılar içinde, bildiğim ama niyeyse düne kadar unuttuğum bir tanesi var ki anlatmaya kıyamaz, anlatmaya başlayınca da doyamazdı. onun için defalarca anlatmışlar.

"nikah şahidin kimdi, hatırladın mı?" dediklerinde gülümsemiş, fısıldamaya çalışmış: ahmet hamdi tanpınar. uzak akraba ahmet abi. "ne demişti ahmet abin sana?" yine gülümsemiş: o kadar heyecanlıymış ki nikahında, (biraz da kararsızmış belki de) elleri titremiş, kalem gitmiş gelmiş, imzayı bi türlü atamamış. "kalemi koy, derin bi nefes al, sonra imzayı ister at, ister atma" demiş ahmet abisi. o hastane yatağında, kızı bi daha anlatmış bu anıyı, o da gülümsemiş. "iyi ki atmışsın imzayı anne" demiş, başını sallayıp kocaman gülümsemiş. hep, en çok, gülümsemiş.

bir de en çok  hastane yatağından gördüğü uçaklara bakıp "ankaraya gidelim" demiş. "kardeşim var".
ben mi ağladım, etraf mı sulandı bilmiyorum; ama çabuk toparladım.
akşam konuştuğumuzda sabuşa söylemedim. ada vapuru sebebiyle.

29 Nisan 2011 Cuma

5 kere 5

 bizim ailenin geleneksel bir olanı biteni saklama hevesi var. ne demek olduğunu çeken bilir. bu sebeple, menekşe gözlerle ne zaman vedalaştığımızı bile tam olarak bilmiyorum. dün uçaktan indiğimde öğrenebildim anca, öyle uygun görüldü. kızmadım, anlıyorum. yine de bu sebeple, hayatta en teşekkür ettiğim kadınlardan birine yarın gidebileceğim. vedalaşacağım; arkasından güneş vuran koltukla, kadıköy iskeleden aldığım mevsim çiçeklerini koyduğu o vazoyla, bir de hep olduğundan yüksekteymiş gibi duran balkonuyla. "günler bildiğin gibi: şu kestane ağaçları, şu karga, bir de ben işte. artık saçımı da boyamıyolar, tam yaşlı oldum." sabuş gelemedi buralara, ablasına. bazen uzakta kalmak daha iyi geliyor anılara. içinde hep, okul sonrası naylon çoraplarını çekip gizlice beyoğluna çıkan üç kız kardeş olsun diye. şimdi bir koca boşluğa sarılmaktansa, gün batmadan son vapura yetişsin diye.

*
ben yokken, devrim olmuş. mesela ben terfi etmişim - gibi bi şi olmuş. beklediğim ama ihtimal vermediğim bi şi olduğundan sadece "aa??" diyebildim. sevindim tabii hem de, şaşkınlık geçince. ayrıca artık uzay mekiği gibi bi ofis bilgisayarım var, doğru tuşuna basarsanız karayiplere ışınlayabiliyor. devrim demiştim.

*
düğün dernek meselesi sebebiyle ingilizler ve şapkaları yine gündeme geldi. bi de royal ascot zamanı geliyor zaten. ben şapka çok severim, her türünü severim. herkes şapka taksın. ingilizler ve şapkaları demişken, bence o şapkaların en güzelini seçip, en iyi taşıyan canım yazık isabella blow'cumdu. en gösterişlisini bile ecevit kasketi gibi rahat taşırdı. philip treacy şapkaların yeri o yüzden başka. yine de, semtime gelen bir stephen jones sergisine de burun kıvıracak değilim. onda da anna piaggi hatrı var. gerçi antwerp'tekinin sadece bi kısmıymış filan; ama "bi kere bi denesem bi keşke" listeme yenilerine eklemek üzere, bir ara yollara düşeceğimdir.

falan filan.
son olarak:

25 nisan'da 5. yaşı doldu buranın.
5 senedir aslında zor değil. düşününce, fena da değil sanki.
çak blog!

28 Nisan 2011 Perşembe

her şeye -je eklemek istiyorum

merhaba istanbul, merhaba blog.
ben döndüm. çok da güzeldi. şimdi chardonnay etkisi dediğimiz şey sebebiyle toparlayıp yazamıyorum; ama çok güzeldi. ben bu hollandaise topraklarla barıştım, enteresandır. kavuşmalar olunca, barışmalar da oluyor. başka türlüsü olmazdı zaten. zatenje.

anlatmak lazım di mi? adettendir. uzatalım madem.


kelebek dolu bir odadan geçtim ben, kelebekler de üstümden. o masmavi olanı kovaladım. kimi poz verdi, kimi dolandı durdu. sonra rakı kadehinde üzüm olsak mesela, üzüm gibi içimize dolsa rakı. nergiz hanımın gündüz şölenleri, akşam sohbetleri, gece miskinlikleri. bisiklet sefası. bisiklet değil, yastıklı taht. uykunun en güze hali. yılın ilk erguvanları, mor salkımları, bahar bahçeleri. istanbulun baharı amsterdama kaçmış, öyle bir gün halleri. her yer park. parklardan boş kalan yerler de kanal; ama çoğu park. hulusi kaptanın kanal turları. güneşten, sıcaktan espadril ve şapka. müzeler sonra, sandviçler, meyve suyu iksirleri ve levanten kara efeler.

en dolu günlerimin devamında, başıboş 2 gündüzümde müzelerde yaşlı belçikalı ve alman çiftlerle gezdim. rijk iyi hoş ama rembrandt bir yere kadar, kaybolup gidemiyorum. van gogh'da picasso var diye yine niyetlendim ama teleobjektifli asyalıların metrelerce kuyruğu gözümü korkuttu, girmedim. ama stedelijk mis gibiydi. çanta ve cüzdan müzesi de vardı hem. çantalar ve cüzdanlar tarihi. biriktirmeler takdiri.

*

kaldırımlar alçaktı ve şehir, insanlar içindi blog. acıdan unutmayı seçtiğim güzel yanları. buradaki acıların, dert demeyeyim hadi ama günlük kavgaların hiçbiri kader değil. belki de amsterdamla barışma yaşım gelmiş, belki vaktiymiş. ama en çok da, zevksizliklerden, estetiksizlikten, buna mahkum sokaklardan bunalmışım. estetik, asla elit bir arayış değildir; çok reca ederim. ben çocuğunun yatağından oyuncağına, her şeyini plastikle kaplayıp sonra "ay ama bu çin işi!zehir!" diye panikleyen ebeveynlerden, en son model arabayı almak için yarışırken bisiklete binmeyi bilmeyenlerden, zenginliğin hala toplu taşıma aracı kullanmamak olmasından, otobüslerin böylesine binilmez olmasından, herkesin birbirinden nefret etmesinden yorulmuşum. bi süre es vermek, iyi geldi. kaldırımlar alçaktı blog. yok gibiydi.

anneannemden naşi, tanpınar'ı ve dıranas'ı severim, öğretmenleri ahmet haşimin estetik kaygılarını da. o kaygılardır ki hayata anlam katar. bak ekşi hatırlattı: falih rıfkı şöyle demiş: "haşim yalnız herkesle değil, ara sıra kendisiyle de bozuşur bir adamdır. fakat yalnız zevksizlerle barışmaz." ben haşimi sırf bundan bile sevebilirim. palto cebinden çıkan uskumru dolması (niyeyse hamsi buğulama diye hatırladığım), beşiktaştaki heykel ve diğer şeyler yüzünden.

ben bu amsterdam seferimde, haşim'den naşi, "ince zevkler yüzünden" diye düşündüm durdum. mimoza kokulu misafir sabunları yüzünden olabilir: birilerinin bunu ince ince elde üretmesi, birilerine makul fiyatlardan satması ("butik tasarım kazığı!" değil) ve birilerinin de, misafirleri için özenerek alması. ticaretin ana vatanında mimoza kokulu misafir sabunları meselesi. cam şişeler, ikinci el seramik çekmece kulpları, ahşap çocuk oyuncakları ve kalp aromalı çikolatalar sebebiyle de olabilir, bilemiyorum. bisiklet püskülleri, bebek şapkaları, bir tek çöp bile olmayan lale bahçeleri ve japone fularlar yüzünden de olabilir. veya gitmeden önce bana dediği gibi: "buralar... rahat".


hollanda şüphesiz ki bir  fransa, bir italya veya hatta iskandinav ülkeleri kadar bile bir "zevk" ülkesi değil. batı avrupanın "köylü"leri görülürler. zehir gibi mühendisler, tasarım konusunda harikalar, o ayrı. ama "hollanda gustosu" diye bi şi yok mesela. bunu genel olarak çizme tercihlerinde de görebiliyoruz (deryik sırça köşkünden bildiriyor). neyse işte. yine de, bir birikim var, haninin koloniciliği tabii. 72 milletin en güzel ürünlerini, yemeklerini, ahşabını ve hatta elişini ülkeye taşımış olmaktan mıdır, paranın sarhoşluğuyla ne yapacağını bilememekten midir (o rembrandt'ın parasını köle tüccarları ödüyodu, naber), var bir birikim. kuşaktan kuşağa ipek fular, telkari işli çanta sapı, vişne ağacından masa filan kalıyor yahu. böyle söyleyince kulağa hiç de kötü gelmiyor şeker. sadece 50'ler-60'lar dönemine ait ürünler satan bir mağaza, varlığını sürdürebiliyor. ama öyle "dedemin bitli donu artık vintage oldu" cingözlüğü değil, sahiden "ürün". yani ne bileyim, naneli şeker kutuları mesela, pek bi güzel. pina colada aromalı sigara yapıyorlar. veya en güzel örneği işte, alın buyrun. fotoğrafta gördüğünüz üzere pencere pervazında koleksiyon. herhangi bir ev. pervazına bi şiler dizen bir sürü evden biri. biriktirmiş. dizmiş. gösteriyor. göstermek için bunu seçmiş.

ve evet sorarsanız, bu pencere pervazı paragraflarıdr inatla anlatamadığım şeyin özeti. amma çene.

*
hasret, tuhaf şey. bilmeyene ağır gelen bir şey, gerçi bilmemek en güzeli. özlemek, sanıldığı kadar korkunç bir şey değil mesela; özleyememek kötü olurdu. insan "onsuz olamıyorum"u fiziki yakınlıkla algılamamalı, algılıyorsa da haline yanmalı bence. hani şunca zamanın farsça şiirleri, divan edebiyatı ve ilahi aşıkları adına diyorum: onsuz olamamak, başka bir şey. uzakta olmak kadar basit bir şey değil, tarif edemiyorum. uzaklık, nihayetinde bir bilete bakar modern zamanlarda. onsuzluk bu kadar kolay bir şey değil, aman diym. o yüzden hasret, mesafeyle de, "onsuzluk"la da karıştırılmaması gereken, başka türlü bir şey. yan yana olmanın huzuru, tadı başka; ama bazen bazı şeyler "büyüktür" diğerleri. maksat büyüyebilmek, büyük olabilmek. aşılamayacaklara kapılmamak, zor olan; iç titremesi bir de. en çok, en inceden, iç titremesi. bir nefes alıp sıra beklemek, bilmek, bilerek beklemek. bekleyebilmek. asaf'a inat.

üç üç üç. uç uç uç.
yine de üç boyutlu olsa fotoğraflar, hayat daha güzel bir yer olabilirdi.

*
türkiye ve hele ki istanbul gündemini kaçırmış olmak beni pek mutlu etti. bir tek, peş peşe "çılgın planını açıkladı!" mesajları gelince korktum. "yine ne yaptı acaba? yapmasın. dursun artık. yapmasın bi şi. naptı ki acaba?". unutmuşum bu uzaktan endişe hissini. içi de dışı da aynı çember.

eh bi haftanın üstüne, tabii ki bu kadar yazacaktım. adios.

21 Nisan 2011 Perşembe

nihayet

ben, nihayet bugün, kanatlanarak, uçarak, koşarak.
dükkan kapalı ey okuyucu; kavuşmalara, kavuşmalara.
bu vesileyle sizlere bittabi beatles'tan bir şarkı gönderiyorum (but i care).
ah bi saniye. bi şarkı daha var ki, benim için tüm zamanların kralı, en bir yol şarkısı.

19 Nisan 2011 Salı

fenafillah



ben pek kahve sevmem. türk kahvesi başka tabii; ama tutup da neskafe filan içmem, aramam. içeceksem de süt köpüğü ister gönül. solda gördüğünüz tonton şey sayesinde, tüm rüyalarım gerçek oldu. bu seçkin ve ziyadesiyle elegan ürünün çok basit bi versiyonu kahve dünyasında satılıyodu, annemin biricik kahvaltı oyuncağı hatta. ben davranıp alana kadar satışı durmuş. azmin zaferi arayışım geçenlerde hoş bi sürprizle bitti. şimdi başlığa takılı olanı çözdük, diğer 2 zımbırtı gizemini koruyor. pilli devrim. şu fotoğrafı bulmak da fazlasıyla zahmetli oldu, burdan bulan leydiye teşkür. böylesi güzeli, harika bi şi.

müzeye gitmeyi çok özlüyorum. yalnız da gidiyorum ama aynı şey olmuyor. mesela ikimizin temposu farklıdır, birlikte başlayıp ayrı ayrı devam ederiz. sonra bi resmin önünde karşılaşıveririz. yoyo gibi, gelgit gibi, bi uzaklaşır bi yakınlaşırız. ben niyeyse etraftakilere pek bi takılırım: sakız çiğneyenlere, fotoğraf çektirmek için resmi işgal edenlere, yüksek sesli sevişgenlere falan filan. o takılmaz, güzel güzel gezer. sonra beni de çıkarır o saplandığım söylenmelerden. pek bi güzel geçer işte.
 
dünkü akşam yemeği sonunda: iyi ki burda doğmuşum, iyi ki böyle bi mutfağa sahibiz, iyi ki bu kadar şanslıyım. canım türkiyem, damak tadını seveyim. ilk hayatımda kesin "ağırlama müdürü" filanmışım ben, yabancılar merakla ve zevkle bizim yemeklerden yediğinde resmen kendim pişirmişim gibi bir coşku. yiyorum, yediriyorum. zaten tavuk denen hayvandan önce çerkez tavuğu sonra tavukgöğsü yapılabildiğini görünce yeterince sersemleşiyolar, çok güzel bi şi. öyle işte.

bu akşam bavul yapma gecesi. ütüler, katlamalar, "son bi şi daha"lar, telefon-fotoğraf makinesi şarjları, unutmama listeleri, hava tahminleri. en güzel şey yani. pır pır pır.

*


organize münferitler ve meczuplar diyarıyız. ben en çok bundan korkuyorum.
bir de beceremeyişlerimiz, çelişkilerimiz, kendimizi hiç sevmeyişlerimiz.
kendimize yazık ediyoruz. ysk'nın iptal kararı kadar saçma bir diğer şey de başbakanın 10 bin genç buluvereceğini söylemesi. fark yok. başbakan facebookta grup kurar gibi: "iddiaya girerim, protestoculara karşı 10 bin genç bulabilirim" diyor, ysk da bazı çocukları bisikletine bindirmiyor. bize gıcıklar çünkü, anlamıyorsunuz. hem zaten, evet, bulur. bir ordu gibiler sahiden. o 10 bin genç acaba arkadaşlarının gözünün içine bakar mı?
bedri baykam hastane diye debelenirken kimse bakmadı mesela. koşarak kaçtılar, canavar saldırıyormuş gibi. o yüzdendir ki işte gündüz vakti bir kadın 51 bıçak darbesiyle komaya girebilir bu ülkede. bir küçük çocuk okuldaki lavabo üstüne düşüp öldüğü için tutulan bilirkişi raporunda, "haylazlığı sebebiyle lavaboya tırmandığı..." diye yazabilir birileri. onların rüyası yok çünkü, gece rüyalarına girmiyor kimse. onlar en derin uykuların, en koyu siyahların horultusunda. 2 yaşında bir kızın kafasına gaz bombası atabilir polis, kafatası yarılabilir, onların kaçacak bir uykusu yok. nolcak yani, bizimkilerden değil ki elif. başka çocuk.

*
ama işte sonra, anaakımın şahı, yelkenini rüzgara göre şişirmelerin prensi emre aköz, "siz hiç öteki oldunuz mu?" diyor ya, resmen o an patlıyor bendeki toplar tüfekler. sanki hepsi tamammış gibi, bunda kopuyor film. bu kadar yüzsüzlük, içimi boğuyor. hepsini alıyor bu mide ama bu adamın bu haymana pancar nemalanma haline sahiden katlanamıyorum. bu soruyu bu adamdan duyduğumda, tırnaklarım çekiliyor.

sen hiç oldun mu emre? bu ihtimal bile senin için bir fobi oysa.  sen hiç iktidardan öteye düşebildin mi? iktidarın kim olduğunu bile sonradan farkediyorsun bence. sen hayatında öteki nedir bilir misin? düşene bi tekme de sen atmakla meşgulken, kim düşmüş diye baktın mı hiç? kötüsün emre. çıkarcısın ve en fenası, 7 günahın en büyüğüyle sıvanmış beynin: obursun. yemekle ilgili bir şey değil bu; doyumsuz bir çıkarcılık seninki. sonu yok. normalleşmiş senin için. sonu, dipsiz kuyular kadar siyah. hiçbir çizgin yok. sadece "pehh" çekiyorsun bize, gırtlağına kadar "pehhh"ken üstelik.

herkese bir bahanen, bir açıklaman var; bi tek kendine yok emre. bu halini bir türlü açıklayamıyorsun. başbakana benziyorsun emre, tam istediğin gibi. dönüşüyorsun. sen de bize sövüyorsun, biz seni de sevmemeye tüm gücümüzle devam ediyoruz. çok şükür ki gücetapanlardan değiliz henüz, o kadar düşmedik, çok şükür. sen seviyeyi düşürdükçe senle inmeyip, tepeden, en tepelerden bakıyoruz sana. sen ter ter tepindikçe daha da iniyorsun aşağıya, bizse bulutlara eriyoruz; mavi, güzel, pofuduk bulutlara. böyle güzel şeyleri hiç sevmiyorsun değil mi emre? tepin emre tepin, semalar bizim. semalar veletlerin, solcu orospuların, çevreci mihrakların; semalar ağlayabilenlerin.

16 Nisan 2011 Cumartesi

bohça

hadi uzun uzun yazayım. işim ne?

bi kere, ben çok üşüdüm. dün başladı. pinhani konseri pek bir güzeldi. üstelik ben kavak yellerini de izlemediğim için hiçbi şarkısından öğh gelmemişti. kendileri öncelikle "bilet parasının hakkını ziyadesiyle veren grup" olarak kayıtlara geçti. 3 saat arkadaş, tık demediler. sonra çıkışta çok üşüdüm ben. sabah güneşliydi, acelem vardı. zaten doğuya bakan bir odam var ve buna alışık değilim, sıcak sandım. meğer rüzgar fenaymış. 4 saat sokaktaydım, yine üşüdüm. şu an boğazım batıyor; ama hasta olma gibi bir ihtimal olmadığından, yaşasın yaseminli yeşil çay.

dansçı/ jonglör/ tahtabacak vb gösteri gruplarının kıyafetlerini düşününce, hep bir ucuzluk var. "fosforlu yeşil renkli saten kumaş" diye özetleyeceğim bir zevk hakim: parlak olsun, canlı görünsün, tamamdır. ama işte fosforlu yeşil renkli saten kumaş pek şık bir şey değil, sadece ucuz. ilkokul piyesi malzemesi. çok maharetli bir ekibin var diyelim, ama kostüm tarafını fosforlu yeşil renkli saten kumaşa teslim ettiğinden, bir albenisi yok. şu ara saçma sebeplerle bu şekilde toplamda 300 kişiye yakın gösteri ekibi seyrettiğim için söylüyorum. yabancı ekiplerin en çok para ayırdığı şeyse tam tersine, kostüm. adam sadece dursa bile enteresan yani. bi versiyonu da "prenses elbisesi" mesela. ah o plastik dantelli eteğin kısmen sökülmesi, boncuğun payetin dökülmesi..yani bu işe girerseniz, sermayeniz kostüm, ben diğim sağa. beceri zaten çalışmayla oluyor. bi de mimik yok bizim ekiplerde. bi gül, bi eğlen, bi sataş. olduğun yerde pilli bebek gibi 19 mayıs hareketleri yapmakla gösteri olmuyor, üzgünüm. zaten etkileşime girmeye utanan bi seyirci var, bari sen arsız ol. . neyse ya. çok uzadı bu paragraf. bit.

sonra çok üşüyünce pera. karaburçak'ı fazlasıyla merak ediyodum, hop içeri. boşken ne güzel yersin sen pera. boş olunca da gerçi "zaten boş" insanları türüyor, telefonla konuşuyor, sakızını balon yapıp patlatıyor filan. kimse bana yaranamıyor, neyse. mor mor mor.
ankara bu ara iki kere öyle bir karşıma çıktı ki, bi an için kendisinden hoşlanmaya başladığımı düşündüm. biri karaburçak. Turan Erol'un 1970'te dediği gibi: "Ankara akşamlarında, akşamın geceye dönüştüğü saatlerde, damların bacaların arkasında karaburçak moru gördüğünüz olmadı mı?" tam öyle işte, puslu ankara alacakaranlığında gök, pembeli, turunculu ve bolca morlu olur ya hani, en güzel hali.

ankaraya duyduğum hislerin en güzel özetiyse, dün çotonk diye karşıma çıktı:
"Ne kadar kasvetli olursa olsun kendine has bir taş yapı görkemi vardı Ankara’da. Meydanları olan bir kentti. 15 yıldır boncuk mavisi ve ‘Maşallah’ yazısı asılmış bir şehre dönüştürülmeye çalışılıyor. 15 yılda şehirlerarası yolun ortasında adalara dönüşecek. Her taraf otoban gibi. (...) Benim ortaklaşabileceğim kısmı Barış’ın yazdığı ya da özlediği Ankara. Ankaralılık artık bir tür Ankara’yı özlemeye dönüştü." demiş Fatih Al. görsem sırf bunun için gidip elini sıkıcam. resmen ankarayla ilişkimi özetlemiş, mis gibi. ben o şehrin dönüştüğü şeyi sevmek istemiyorum. hatırası baki kalsın. yani istanbul kedi ve martıysa, ankara köpek ve kumrudur bir yerde. bu hatıramın yerine misket kedisi ve fayans kuğusu koymak istendiği için, reddediyorum.

*

"sen ki her daim bi itiraz halindesin deryik, bugün sinire kesecek hiçbir şey olmadı mı?" diyebilirsiniz. öylesi bir durum bu blogun doğasına ters (yazar burada hayatınızdaki tüm nemrut, gri bulutları yüceltiyor). neyse, ÇED muafiyet listesi düştü resmi gazeteye.
hadi özet:

Yönetmeliğin en sonunda EK-1 başlıklı bir liste yer alıyor. Bu listede sıralanmış alanlardaki yapılar eğer 1993’ten önce planlandıysa ÇED raporu zorunluluğundan muaf tutulacak.
Bu tesisler şöyle:
Rafineriler/ Termik güç santralları/ Nükleer güç santralları/ Radyasyonlu nükleer yakıtların işlenmesi bertarafı tesisleri/Demir ve çeliğin ergitilmesi ile ilgili tesisler/Asbest çıkarılması ve asbest içeren ürünleri işleme veya dönüştürme projeleri/ Yollar, geçişler ve havaalanları/ Şehirlerarası demiryolu hatları/ Pist uzunluğu 2.100 m ve üzeri olan havaalanları/Otoyollar, ekspres yollar ve devlet yollarının yapımı/Dört ve üzeri şeritli yolların yapımı/Suyolları, limanlar ve tersaneler/Atık bertaraf tesisleri/ Su aktarma projeleri/Barajlar/ HES’ler/Et üretim tesisleri/Madencilik projeleri/Çimento fabrikaları veya klinker üretim tesisleri/Petrol, doğalgaz, petrokimya ve kimyasal madde depolama tesisleri/Ham deri işleme tesisleri/Turizm konaklama tesisleri/Motorlu ve demiryolu taşıtlarının üretimi

n'oldu? bakıyorum sıkılıp okumadınız?  üşendiniz di mi?
tam da o yüzden, bunu hakediyosunuz şekerim. her şey mübah size. bi paragraf okumadınız ama adamlar o paragrafla sizin gözünüze sürmeyi çekti. geçmiş ossun. daha da çekecekler.

ben çok sinirli, çok üzgün, çok fenayım. kimsenin böyle bir şeyi dert etmeyişi, bu adamların bu rahatça, gözü dönmüş halde karar alıverişlerini, hiçbir şeyden çekinmeyişleri, içimi karartıyor. isli, pis, makine yağına bulanmış bir haldeyim. şimdi büyük anadolu yürüyüşüne konsantre olmuş dernekler, üçe beşe bölünüp, yetişemiyorlar böyle şeylere. bir avuç insan, hepimiz yerine debelenemiyor, onlara da adam lazım. sıra geldiğinde geç kalınmış olabilir tepki vermek için. ama yine de bilin. durmayın, susmayın, yutmayın.

şehirde manolyalar çiçekleniyor, ilgilenenlere.

*

çekilebilirsin rıfkı.

13 Nisan 2011 Çarşamba

lale portakalı

3 saate yakın bir seanstan sonra, monotonluğun hakikaten çok acımasız, çok acı verici ve çok gerçek bir şey olduğunu anlıyor insan. o tekrarlar kadar iyi anlatacak bir şey yok saartje'yi. prenses olsa daha iyiydi belki sahiden; ama değil. bu hikayenin en güzel yanı, en "sıradışı" olanın gayet sıradan bir hayatı olması aslında: prenses değil.

kervanlar yürüyor ankaraya, sulak yerlerin susuz kervanları. azlar ve özler. bir kenara not düşülür elbet: "hayır dediler, yürüdüler, yol boyu gülümsediler". benim bu akşam toroslarla randevum var, yaşar kemal toroslarıyla. gitmesem olmaz; çünkü çok bekledim. bu kervanıysa henüz gazetelerde göremedim hiç, bir iki köşe yazısı anca. ankaraya vardıklarında bir basın bülteni basarlar, ayıp olmasın diye. kimse sormaz, kimse dinlemez. çünkü kaale alınmak için kalabalık olmak gerekiyor, niyeyse. 72 milyon adına verilecek en kritik kararlarda 550 kişi yetiyor, ama mesela başka bir  550 kişi tüm varlığıyla, bilinciyle, gücüyle 40 gün süreyle tüm ülkeyi yürüdüğünde, (daha az bi sayı olsun hadi) mesela 1 milyon kişi yerine yaptığı itiraz ciddiye alınmıyor. tuhaf şey matematik.

KEDV var, bir de nahıl var. siz de bilin, siz de gidin, hediyenizi filan oradan seçin.

şunca senedir hep bildiğim, uzaktan destek verdiğim ama bi şekilde hiç katılamadığım bir şey varsa, onur yürüyüşleri. bu yıl bu tıkanıklığı açıcam nihayet, kararlıyım. demin "onur yürüyüşüne katılmak için x-y-z olmak gerekmediğini biliyosunuz zaten" diyecektim, sildim. - bu blogu okuyanlar zaten bunu bilir ve böyle hatırlatmalara, dipnotlara sinir olur, "ne gerek var" der. o yüzden bu blog da okuyucusunu pek bi sever, hadi yine iyisiniz. sildim; çünkü henüz izlemediğim kaybedenler kulübünün sevgili yönetmeni demiş ki: "bi baktım, esas ben otosansür uyguluyorum, gereksiz yere açıklıyorum veya makaslıyorum!" yani öyle bir hal çiçeklerim, insan alışmayagörsün, dipnotluyor, otosansür isi üstüne siniyor. dipnotları, "ama ya xyz anlarsa?"ları söküp atmak lazım. hani "bak yapıyorum ama onlardan olduğumdan değil" açıklaması, aslında gereksiz ve hatta çelişkili. bence yani.

bahar dalları yağmur yedi, şimdi yaprağa kesecekler; ama önümüzdeki 2 hafta takvimler erguvan. istanbulun rengi tabii ki mor. morun her tonunu, ama en çok da morcivert hallerini seviyorum ben.

ido satıldı. 2,5 yıllık cirosuna yakın bir değere. 2,5 yılda dönüşünü aldığınız her yatırım güzeldir zaten. belki gemileri verip yerine mandal alırlarsa dönüş süresi 2 yıla bile düşebilir.

*
bu ara beynimde yankılanan, edip cansever şiirlerinin, en incesi: mendilimde kan sesleri. ne güzel söylemiş işte:

Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün

ben şiirlerimi paylaşamam pek, kuytularda okurum; çünkü herkes başka okur; ama edip bey buna hep istisna. herkes cansevsin.
*
bi de bugüne bugün, vizem var. hem de 9 istemişken, 90 gün! pek bi bonkör. yollar var, yolculuk var. oh mis. kuş gibi uça kona, kavuşmalara. canım portakallar.

12 Nisan 2011 Salı

müdür karısı sendromu

biraz sinir boşalması:
annem mimar, ama kimseye kolon-kiriş tavsiyesi vermiyorum. eniştem avukat, kimseye hukuk gugukluğu yapmıyorum. şahsen iktisat okudum, ona rağmen kimseye yatırımlarına yön verecek ukalalıklar da yapmıyorum, enflasyon beklentimi de beyan etmiyorum. mesela ültimatom filan da vermem lazım benim, gariptir, yapmıyorum. üstelik bunlar, yine de o kadar hayati konular değiller.

demek ki fransız devrimini anlamışım. fransız devrimi, bildiğiniz üzere, en temelde "by blood"dan, "by merit"e geçişin devrimi. yıl 1789. yani kan bağıyla değil, el hüneriyle, kendi becerinle bir yere gelmek, bir ilim irfan kazanmak, bir meslek edinmek. asilzadelik bile kanla değil, parayla icabında. hani babanız psikopos diye başrahip olamıyosunuz otomatikman, okuluna gidiyosunuz. anneniz hemşire diye doğuştan ebe olmuyosunuz, okumanız lazım. gibi gibi. bu kısmı anladığımızı varsayıyorum.

benim genel olarak "müdür karısı sendromu" olarak nitelendirdiğim bi güzel durum var oysa: bir akrabasından/ eşinden/ arkadaşından mütevellit uzmanlık taslama ukalalığı.  müdür değilim ama karısıyım, imza yetkim olmalı. çok şükür ki yakın çevremde yok. mesela tüm ailesi çeşitli branşlarda doktor olan arkadaşım bi gün olsun bana "bence sen lens takmalısın/ kas gevşetici sürmelisin" gibi, zaten hepimize malum olan şeyleri bile tekrarlamadı: çünkü doktor olan o değil, annesi/ babası/ teyzesi/ eniştesi filan. konunun sağlık olduğunu idrak etmiş, doktor olmadığını da kabul etmiş, müdahale etmiyor. başkasının diplomasıyla doktorculuk oynamıyor. çünkü bence konu sağlıksa, her tavsiye bir müdahaledir. ha tamam, ben de memnun kaldığım ağrıkesiciyi filan öneriyorum; ama doktor tavsiyesiyle aldığım bir şeyi, doktora sorarak alınması koşuluyla ve o aşamada kalıyor. aspirin bile şüpheli bi şi bu zamanda.

bu yüzdendir ki insanların "annemden/ dayımdan/ teyzemden / babamdan/ halamdan biliyorum, kendisi doktor/hemşire/tıp öğrencisi/ebe/ eczacı" diye başlayan, "bizim bi arkadaş var" diye çeşitlenen tavsiyelerini sahiden çok ayıplıyorum. söz konusu akraba dirsek çürütüp okurken, sen orada değildin. o kör olana dek anatomi atlasını ezberlerken, sana sadece resimli kitaptı. bilmediği konulardan sınıfta kalırken, yanlış teşhisten hasta kaybederken, sen yoktun. muhtemelen kendisi hastayı görmeden böyle uzaktan fetva vermez, en dandik sağlık köşelerindeki gibi bitirir görüşünü: "yine de doktorunuza bi danışın". mesela tv'deki sağlık programlarında bu yasak artık, teşhis-tedavi filan. sonunda "doktorunuza sorun" demezse kanal ceza alıyor.  çünkü çok basit: bilemezsiniz. lokman hekimlik fazla güçlü bir iddia (dolaylı ilgi için bkz şahmeran.).

hele ki yani her insanın tansiyonu, şekeri, hormonu, alerjisi vs bu kadar bambaşkayken, kalıtımsal rahatsızlıklar, atlatılan ameliyatlar, görülen tedaviler tarihi varken, "-dir, -dır"lı ahkam cümleleriyle dost sohbetlerinde hem teşhis hem tedavi yapıldığında kanım çekiliyor. çünkü "doktor"luk da homojen, tek tip bir şey değil. psikiyatrist kalp ameliyatına giremediği gibi, cilt doktoru da gözlük reçetesi yazamıyor. yani izninizle, bunun bi branşlaşması, uzmanlığı var. ne bileyim, çocuk doktorluğu bile, bir "yeni doğan doktoru" alt dalı içeriyor. her ortopedist kola-bacağa bakmıyor, branşlaşıyor. doktorlar buna saygı gösteriyor, bir noktada "bu benim uzmanlığım değil, xxx birime baktırın" diyorlar; ama hısım akrabası, eşi dostu onların diplomasına sırt dayıyarak etrafa fetva verebiliyor!  çok üzülüyorlardır, utanıyolardır eminim.

bunu neden yazdım? çünkü ben ahir ömrümü "çok zayıfsın, şu vitamini al, pancar suyu iç, tuz yala, tansiyon düşmesi bıkbıktan olabilir, kilo alman lazım; pekmez ye, başın mı dönüyor, topukların üzerinde dans et, çinçila tüyüyle gıdıklanmak tek çaredir" kıvamı bitmeyen, bitmek bilmeyen tavsiyelerle geçirdim. market alışverişinde sepetime tahin-pekmez atıp "çok faydalı!" diyen teyzeler mi istersin, büfedeki taze meyve suyu siparişime "elma da katın, iyi gelir hanım kızımıza" diyen amcalar mı, hepsini gördüm. mesela elmaya alerjim olabilir; ama ne önemi var? o ne biliyorsa odur. iyi niyetliyse, kesin iyi gelir.

iyi niyet ile kötü sonuç arasında güçlü bir bağ var. "doktora gittim ve hayır, tansiyonum düşünce meyve suyu içemem" dediğimde, oturup bi de karşı tarafı ikna etmem gerekiyor. 7'ye 4 tansiyonla bile, dünya uçuşan bir bulutken bile, o haldeyken bile, yok yani, kimse "hımm doktor mu dedi, tamam o zaman ben susiym" demiyor; benden açıklama bekleniyor. doktordan şüphe ediyor da kendinden etmiyor. neden? çünkü o da bir doktor tanıyor. ama ben tüm bir hastaneyi gezip, pek bi ucube teşhisimle barışık bir şekilde hayatıma devam edemem: dış kapının mandalının ikna olması şart. o hiç böyle bir şey duymamıştı, emin miyim? çünkü hepimiz nurtopu gibi sağlıklıyız. "bünyesel" diyorum mesela, cık cık cık, emin miyim?!

yine mesela ben yıllarımı, "ay başın mı döndü, ağzına bi çikolata at"la mücadeleye harcadım. hadi bu yanlış bilgi. ben insanlara aç karnıma portakal suyu içemediğimi de anlatamadım. hem tansiyonum düşüyor, hem reflüm var; ama sağlık raporu sunmam gerekiyor resmen. ben ayakta uzun süre beklersem başımın döndüğünü biliyorum; bununla yaşamayı da. ama yine de söylenebiliyorum, canımı sıkabiliyor. çünkü insanım, programlanmış makine değil. söylendiğim zaman da tedavi/ yardım beklediğim için değil. beyin jimnastiği, tahminler filan da istemiyorum: sadece pişman oluyorum.

bi örnek: "sorun değil, alışığım" demem kesmiyor, hemen endişeli teşhis: "ay ama acaba neden??! beyinde bi sorun olmasınnn?!?" ah ah. hiç aklımıza gelmemişti. koca tıp camiası, bu dışardan fikir yürütmeye muhtaçtı. ama siz bu gamlı baykuş halinizle "beyninde sorun mu var, hmm hmm?!" diye yumurtlarken, mesela benim teşhisli bir hastalık hastası olabileceğimi hesaba katmadınız. veya diyelim ki ailemdeki kanser vakalarını bilmediğinizden, tek bir cümlenizle "kanser miyim yani?" diye düşüne düşüne ciddi bir panik atak da geçirebilirim evhamdan. mesela yani. ya da tam tersi: "ay o bana da oluyor, takma kafana" dediniz; ama meğer nörolojik bi sorunum varmış. gibi gibi bir çok olasılık. ama ah, siz nerden bilebilirdiniz ki, tamamen iyi niyetliydiniz. tam da o sebeple: susun. çünkü bilemezsiniz.

doktor hatası yüzünden, çocuk yaşta canımdan öte canımı kaybetme tehlikesi atlatmış biriyim; ama onu yine başka doktorlar kurtardı, kapı önünde beyin fırtınaları değil. tam da bu yüzden, yine tek sığınağım doktorun kendisi, akrabası/ arkadaşı değil. biri yanımda konuşuyosa, "neyse biz akıl vermeyelim, siz bi doktora gidin en iyisi" diye kestirip atıyorum. hipokrat yemini etmedim; ama edene, edebilene saygım var, ondan. bence bazı konular tavsiye alanı dışında kalmalı. "saçımı ne renge boyatsam?" ile "günlerdir baş ağrım geçmiyor" arasında büyük bir fark var çünkü. fikir yürütemiyorsanız, sorun değil, bunun okulunu okumuş olanlar var.

her şeye bi lafınız olmasa da olur yani.

11 Nisan 2011 Pazartesi

hello stranger

efendim, yine bir filmin dünya prömiyerindeydim bendeniz. yaklaşık 1 ay içinde bu 2 oluyor, alışırsam fena. neyse, türk sinemasına tam destek. görünmeyen güzel bir film, bir de keşke yönetmene filan soracak güzel sorumuz olsa. neyse, ali bey zaten pek resimaltı açıklamaları, venn şemalı anlatımları sevmiyormuş, iyi denk geldi. ekrem kıraç tam adnan saygun değil ve hikayenin başkalaşması güzel.

misafirlik güzel şey, iade-i ziyaret güzel şey; ama bebeklik ne tuhaf şey. her şeye şaşırıyosun ve her şeyi annene teslim etmişsin, o hallediyor. yani tek işin şaşırmak ve şaşırdığın şeyi kayda geçirmek. acıktığını bile bilmediğinde, yemek hazır. ne bileyim, uykun var, resmen farkında değilsin, hadi uyku saati. aynada kendini görünce şaşırıyosun, aksin gülünce neşe doluyosun. hayat sana güzel, çınaros. gördüğüm en sakin bebek olman da cabası. ayrıca insanoğlu tüm dikkatini saatler boyu bir bebeğe verebiliyor. doğal olarak çekim alanı. ne yaptığını, ne yapamadığını, ne yapacağını, ne yapmak istiyor olabileceğini filan düşünsen, zaten yıl geçer, dudaklarını büzüp şaşırırsın sonra. oooo.. araba... oooo ayna... oooo kızlar bana bakıyor..

bu hafta filmlere doymaca haftası. gün sayma haftası. iş çıkışları haftası. erken yatıp erken kalkmalar haftası. ışığa bakmalar, rüzgara doymalar haftası. böyle bi şiler işte.

10 Nisan 2011 Pazar

lalelere rağmen güneşe

liselilik tuhaf şey.  aslında adil bir sınav istemeleri bile delilik, bu sınavdan kurtulmayı istemeliler. eskiden istenirdi bu; ama çocuklardan ufukları çalındı, aza kanaat ediyorlar: "bari" bu kadarı olsun diye. her ilde biner biner toplanıyorlar. 18'inden küçük çocuklar, "isyanımız başka bir dünya için" diyor. biz yetişkinler, veya kendi aileleri, orada değiliz. onlar bağırıyor, habere göre yetişkinler de klakson çalmış. eskişehirdekileri tenzih ederim; biz neden orada değiliz, daha ulvi ne işimiz var?

benim aklıma hep manisa geliyor. onlar daha çok küçüktü. siz bu yazı dizisini okumuş muydunuz? 7 yazı. 7 ayrı ok batsın diye kalbinize, unutmayın diye. çocuklarından nefret etmekten öte, kronos gibi çiğ çiğ yemek onları. mesela, sırtınızda 78 cm boyunda bir morluk, yeşile dönmüş bir morluk düşünün. düşünemezsiniz. bir tek milletvekili deli gibi didindi onlar için, bu ülkenin vekilini karakol odasına sokmadılar, yerde yatan 4 çıplak genci görmesin diye. düşünün azıcık,  hatırlayın. bunları unutma lüksünüz yok.16 çocuğun hayatını kaydıran bir avuç memurdu nihayetinde. 42 duruşma boyunca sanıklara ulaşılamıyor. devlet, kendi memuru olan polisleri bulamıyor resmen. düşünün bunları. hatırlayın. sırf hikaye iyi bitti diye, hikayeyi unutmayın.

bu 23 nisanda, neşe dolmayın. bu 19 mayısta, gösteri hareketleri yapmayın. durun bi, düşünün. ne kadar hasarlı çocuklardan, ne kadar harcanmış bireyler yetiştirdiğimizi bir hatırlayın. hep bir uzvu eksik yunan heykelleri gibiyiz. YGS, yanardağın lavı, buzdağının ucu. ne kadar da gurur duyuyoruz oysa bu ülkenin gençliğiyle, genç oluşuyla! gençler ordusu, tek tip, askeri nizam. çıt çıkarmadan, serada yetişmiş, gencecik beyinler. diğerlerini öğütüyor sistem zaten, kenara ayırıveriyor.

devlet, hala o memurların suçu sebebiyle özür dilemedi. rakel dink çok haklı işte: bu ülkede kimse özür dilemiyor. yaralara tuz basmak kolay da kimse iyileştirmeye çalışmıyor. sonuç? birikiyor, birikiyor. hörgüç gibi bir kambura dönüşüyor ve biz, en güzel, en umutlu, en çalışkan çağımızda küsüveriyoruz. zaten biz küsmüşüz laf mı, o kambura bakan bizi çirkin görüyor, alay ediyor, zaten kovulmuşuz. yabani otlar gibi, tek tek ayıklanıyoruz. geriye düzgünlerimiz kalıyor; yüksüzlerimiz, güzel gülüşlülerimiz. laleler gibi, gururlu.

*
istanbul belediyesi lale festivali adı altında her yere renk renk lale dikiyor ya her yıl suni suni, işte o lalelerin dibinde mineler, papatyalar, karahindibalar büyüyor aslında. pek bi güzel lalelerin görsel bütünlüğünün festivali için, sökülüyor, yolunuyor hepsi. çünkü lale varken mine, papatya veya karahindiba yeterince çiçek değil, yeterince güzel değil. istanbul için lale ideali. ben diğer çiçekler yüzünden küsüm lalelere, küstürenler utansın. o renkli refüjlere, özenli renk bahçelerine baktıkça aklıma sadece kökünden yolunan tazecik çiçekler geliyor. bir de hani emniyette cephane ele geçirdiklerinde "tc polisi" filan yazarlar, o çiçekli kompozisyonlarda aynı asık surat var.

mineler, papatyalar ve karahindibalar adına, ben askeri nizamda laleler görmek istemiyorum bu şehirde. bırakın az lale açsın ama yolmayın, koparmayın artık.  aralardan fışkırsın. bi zahmet yeşertin, becerebilirseniz. mine dediğiniz çiçek, en bi bodur boyuyla, en ayak altında kalan ufaklığıyla, inadına güneşe döner yüzünü. küstürmeyin artık, koparıp atmayın. mine, sizin gözünüzde lale değil biliyorum; ama azından yabani ot değildir.

9 Nisan 2011 Cumartesi

acaipadem

oje karışımları işe yarıyomuş. pastelin beceremediği en pastel renkler için, şahsen müdahale. çok memnunum. oje rengi bulucusu diye bi iş olsa, ilk projem olurdu. açık mercanımsı yavruağzımsı bi şi elde ettim.

dün akşamdan beri, bissürü şey hallettim ben. haftaiçinin monotonluğundan, akşam tosarmalarından sonra çok iyi geliyor. ertelenenler sıraya girdi. şimdi yazınca çok sıkıcı olucak ama: tüller yıkandı, etraf temizlendi. bahar bahar. yağmura rağmen nihayet cam sildim. bugün de sabah 8de kalktım, elektrikler yoktu. yollara düştüm. 3,5 saat filan yürüdüm. en cumartesi menemenden yedim. nihayet film taktım makineme, 10 kare fotoğraf çektim. bi ara oturup dergi mergi okudum. kahve köpüğü zımbırtısı buldum bi de, çok aramıştım zamanında. eve geldim, uyudum bi göz. şimdi de bi anne edasıyla iki parçacık olan gümüşlerimi parlatıcam.

geç uyandığımda annem "e ama günün yarısını kaçırdın" diye kızardı. tam öyle hissediyorum: günün yarısını kazandım, kârdayım. mesela benim bu haftasonu çalışmam da gerekiyo evden. yine de dert değil. niye? çünkü çeviri yaptırmış olmak, redaksiyon yaptırmak anlamına gelmiyo. "redaktörden geldi" denen metinde 2-3 hata görünce 140 sayfalık raporu tr-ing kıyaslamalı okuyacak olan alık benim. patronum (ki onu asla böyle bilmezsiniz) "sahiden yapıcan mı? yazık vaktine" dedi. ama o rapor benim emeğim, napiym. m yerine ö basan bi şaşkın yüzünden harcatmam. bi vakitler o sayfalar bitsin diye sinirden ağladığımı bilmiyor tabii o redaktör, o çevirmen. el elin eşeğini, elele gönül gönüle, karanfil elden ele. öyle bi şi.

7 Nisan 2011 Perşembe

geçen armut mevsimi

rss feed'i açıcam. esti. sıkılıp kapayabilirim. aylar aylar önceki rss'li son postumda "yazmaya devam edicem, sadece feed'i kapıyorum, reader yok" demiştim, buna rağmen "aa sen yazıyo musun hala?" diyenler olmuştu. haliyle yazdığım şeyin okunmasında rss feed/reader bi işe yaramıyormuş, anlamış oldum. sayıda da pek bi değişiklik yok aslında. o zaman niye açıyorum? kapamaktan sıkıldığım içün. dü bakali ne değişecek.

yao lu'nun manzaraları bu ara en çok düşündüğüm şeylerden. karşısına geçip dakikalarca, saatlerce izleyebilir insan. çok zarif, çok net, çok güzel, çok "witty" - siz türkler tam ne diyo bulamadım. ondan işte.

kendi gözlerimi kocaman gözlerle değiştirdim, seyir halindeyim 1 hafta boyunca. işimin olmadığı ender dakikalarda, cüzdan boyu program hazırladım kendime, pıt pıt ordan takip ediyorum - çok havalı.

annem bana kuşlarla dolu ağaçlar aldı. ben de onlardan küpe yapıcam. ağaçlar dolusu kuş, kulağıma şakıyacak, saçıma dolacak. bahar küpeleri.
çok uykum var şimdi. eve erken gelmişken, bi göz..

6 Nisan 2011 Çarşamba

plaza kanunları

şu ara iş hayatından (aslında işten değil, işteki insanlardan, üsluptan, üslupsuzluktan ve diğerleri) ziyadesiyle bunalan, daralan ve böyle ay öf yani - sahiden bıkan bendeniz için, ilaç yine tabii ki canımın içi blog aleminden geldi. bu aptal blogspot yasağından mıdır nedir bilmem, atlamışım resmen. hoş ben böyle hallere hep geç kalırım. neyse, plazam da yok gerçi; ama bundan sonra daha az söylenebilirim, okur okur stres atarım. öyle bi ferahlık. devamını merakla beklemedeyim.

özetlemek gerekirse:
ipek ongun kitapları biliyorsunuz üniversite yaşıyla bitiyor.  ayrıca kendisi kimseyi kırmak istemez, çekinir. ipek hanımın bi yere kadar desteği olabildi yani. onun bıraktığı yerden, PK devralmış; ama aradaki fark şu: artık kazık kadar olduğumuz için şefkat yerine çuvaldızlı eğitime geçilmiş. şahsi bloglardaki münferit ayarlar yerine toplu ikaz. bilemoorum. okuyunca bilmediğiniz şeyleri öğrenmek isteyeceğiniz bir blog değil bu. daha ziyade, bildiğinize şükretmek istediğiniz şeyleri okumak için.
kötücül bir yanım var veya artık oldu. öyle bi şi işte. güzel olmuş yani. özellikle o gergin gömlek düğmeleri ve telefon konuşmaları - on numero.

4 Nisan 2011 Pazartesi

melisa düşleri

"Benim de hayallerim vardı, deniz kenarında gün batımını, melisa düşleri eşliğinde karşılamak, yarimin karşısında terlemekti hayallerim. Dıştan açılan zalim mavi çelik kapı, içten açılan demir parmaklıklı pencere bir avuç gökyüzünü bile hapseden çelik teller eşliğinde, yalnızlığın bile yalnız olduğu demir duvarları hayal etmiyordum."

- o.g.ünsam.as.t savunması, 4 Nisan 2011

Bir "çocuk", hepimizle alay ediyor. acıların edebileştirdiği bu ince ruh, bir kalem tutanı başka bir kalem tutanın gazıyla öldürüp sonra eline kalemi alıp, 5 sayfa edebiyat yapabildiğini iddia ediyor. melisa düşleri! yalnızlığın bile yalnız olduğu demir duvarlar! çelik teller eşliğinde!

yo hayır, delirmiyoruz. bu kendince samimi, dışardan duyanın "di mi ya!" diyeceği ifadeciğin aslında ne derece bir hedef şaşırtma, raydan çıkarma olduğunu görebiliyoruz. artık biz de idmanlıyız azizim, kolay kolay yutmuyoruz. beynimiz var, kullanıyoruz. "aa bak kuş!" kıvamı kandırmacalar, sahiden "çocuk"ça. bir avukat, illallah demiyor, azimle, azimle, azimle anlatıyor. peygamber sabrı var çünkü, öyle baroya kayıtla elde ettiğiniz bi şi değil. insanın bu kadar sabırdan, diş sıkmaktan, derin nefes almaktan yüzü kararır. haykıramadıkları gözeneklerinden akar. yok işte, ermiş belli ki, hâlâ sakin adam. bir adamı yazdıkları için öldüren bir maşa, alay eder gibi, kurbanının sularında yüzmeye çalışıyor: yarinin karşısında terleyecekmiş!

4 yılda birçok yalan ve birçok hakaret gördü o mahkeme ve o insanlar; ama bu kadarı sahiden edep sınırlarını aşıyor. hakaret her zaman küfürle olmaz. bu rol çalan, bu ince ruhlu kurban numaraları hangi büyük abinin aklının ürünüyse, sahneye kendilerini bekleriz. lanetli bir nehir gibi akan tek şey zaman çünkü beyfendi. lanetli bir nehir varsa eğer, yüzlerce kola ayrılıp her gün vicdanımızı suluyor. melisa düşleriniz yoktu ki sizin. siz melisanın mevsimini geçtim, neye benzediğini bile bilmezsiniz. melisa ne renktir, nasıl çiçeklenir, bilmek istemezsiniz. oysa başkasının karanfil düşleri, erguvan gülüşleri, hüsnüyusuf düşünceleri vardı - siz onları yoldunuz be adam!

deniz kenarındaki gün batımını filan, karıştırma hikayene. onlar, mümkünse sizden uzak, ücra köşelerde, kendilerine has ve temiz kuytularda, kirlenmeden kalsınlar. adi mahkeme ifadelerinde, kameralara göz kırpan maşacıkların gevelemelerinde değil, hakettikleri kalemlerin ucunda dillensinler. güzel beyaz kağıtlara, güzel ince dolmakalemlerle yazılsınlar, samyelinde uçuşsunlar.
ne bileyim, bahar koksunlar, kan değil.

2 Nisan 2011 Cumartesi

cam kenarı 21

hayatım, odaklarım, yollarım bir anda dönüveriyor. mesela ben bilet yakabilirdim, başka yere alabilirdim, ama henüz değil. her an, her şey değişebiliyor. benimki içinden değil, teğetlik neticede. o yüzden çok laf edemem. hem hep güzele, iyiye doğru. bunlar olurken bazı şeyler de bi o kadar sabit. nedenler, niçinler, hep güzel, hep aynı. böyle işte: sabit merkezler ve değişken uydular. günler uzadı ya, ışığa bakmak kolaylaştı. iyi geliyor. bellissimo zamanlar şerefine.

tüm bu sebeplerle, bi haftasonu için ankaraya gitmek, kürkçü dükkanı sabitliği veriyor. ankara güzel, sevimli kulübem. hep tanıdık, beni hiç yormuyor. akşam ayazı, sabah çiğleri: hep var. öyle işte. hem göz doktoruna gidicem nihayet. miyop değil beni bu astigmat telaşı öldürecek. baş ağrılarına gömüldüm yine, daha fazla erteleyemem. ayrıca göz dibi beni denen bi şi var (tabii ki siz ölümlülerde değil, biz seçilmişlerde), kontrol vakti.

ben ofiste sürekli çay içiyorum, kahve çarpıyor. sabah demli, tavşan kanı, sonraki seanslarda yeşil, beyaz, ne varsa. reflüm böyle buyurdu: içine aroma damlatılmış sıcak su gibi hafif şeyler. bi ofis dışı kahvaltı toplantısında (oksimoron gibi, ama değil) kırk yılın başı yeşil çay istedim ve resmen haşlanmış ıspanak suyu geldi. rengi, kokusu, tadı her şeyi ıspanak. sulandırılmış bebek maması gibi. üstelik azıcık uzaktan yumurta da kokuyor. fena fena fena. içemedim. ama bu saçma durum bile birilerine "hmmm japon olduğu için tabii, bilmeyen içemiyo. çin olsa açık renk olur, insanlar ona daha alışık" ukalalığı için malzeme oluyor. bi de bunun devamında yarı yaşındakilerle sidik yarıştırma töreni var ki, neyse. sustum.

sergiler yüklendim ya annemle, gözümü kapayınca hatırlıyorum, iyi geliyor.
bir de hepimizin okuması gereken 289 sayfalık bi kitap var, hatırlatırım. indirmekle iş bitmiyo coni.

münazara programı başlayacakmış: be.ni ikn.a et. klişe isim; ama ayrıca bu isimle işin özünü de daha baştan kaçırıyor. münazarada maksat ikna etmek değildir, görüşünü destekleyebilmek, argüman ve karşı argüman geliştirebilmektir. ikna olmayacağını ve edemeyeceğini bildiğin noktalarda bile, ufku genişletebilmek, karşı tarafı köşeye sıkıştırabilmek vs önemlidir. "kim haklı?" gibi bir terazi değil bu veya ortadaki "kararsız vatandaş"ı ikna etmeye çalışan takımlar gibi bir kurgu da değil. amaan neyse. bana noluyosa.

30 Mart 2011 Çarşamba

dipköşe

bu post, iyice okumanız gereken bi konuya ayrılmıştır.

29 Mart 2011 Salı

dogs need better people

nisan ayının her gününü ezbere biliyorum, takvimi, nereye denk geldiğini, ne yapacağımı. mesela bugün odaya çıkma zamanı. cuma, ankara zamanı. haftaya vize başvurusu zamanı. sonra bekleme zamanı. sonra kemer bağlama zamanı. tik tak.

ertelediğim şeylere dönüyorum, dar vakitlerde. en azından niyetleniyorum; bu da bi şi. av mevsimi gibi bir hal. iz sürmek istiyor canım, beklerken iyi gelir diye. ihmal ettiğim hediyeciğim için sirkeci yolları mesela. sonra fest travel'a para vermek yerine kitaba para verip serçesaray avı. ne bileyim işte, buvebenzeri. yazmaya kıyamıyorum, dillense uçucak sanki. iş güç biraz sakinleşti; böylece ben de başka bi şi düşünebilir oldum. zaten ben buraya ne yaptığımı pek yazmazdım önceleri, istanbul bozdu. kalsın, bana kalsın.

bi şi oldu, tavuk veya kırmızı et yiyemiyorum. öğlenleri zoraki yiyorum; ama resmen çöküyor. tadı-kokusu da değil mesele, resmen sıkıcı. şeerli çalışan kadının öğle yemeği monotonluğu prelüdü işte. sadece deniz ürününe tahammülüm var. ben ki her öğün "yanına pilav yoğurt"la bildiğiniz esnaf yemeği yiyen, et seven biriyim. yaz geldi galiba, bi şi oldu. bu vesileyle esnafın hamsi buğlamadan başka balık yemediğini de farkettim. diğer öğünlerse bu iyotlu gıda ihtiyacımı gidermek için buluşturuyorum bi yerden. bi hafta oldu, daha da gider böyle. zaten uğurböceği de kapandı, pek bi üzgünüm.

28 Mart 2011 Pazartesi

hazy cosmic jive

neler yazmıştım, gitmiş. olsun gitsin.

diyecektim ki, televizyonda da radyasyon varmış ama siz hala dizi izliyosunuz. hürremin kuyruğu çıksın da görün gününüzü. madem öyle acaba ulusa sesleniş neden tvden yayınlanıyor, neden trt var? ah, çünkü tv zararsız. tvde olan her şey zararsız. mesela tv elektrikle çalışıyor, sizi elektrik çarparsa ölüyo musunuz? ölmemelisiniz. çünkü televizyonda da var. tüp mesela, patlayabilen bi şi. balon gibi. çocuklar tüple oynayabilir. balon patlayınca korkar, tüp patlayınca ölür; ama önemli değil. neticede patlayabilen bi şi. hem bildiniz: tüp televizyonda da var; lcd öncesi.

ne güzel alay ediliyor, ne güzel salak yerine konuyoruz, değil mi? hani dolaylı, dolaylamalı değil. radyoaktif çay içmek bile daha şiirsel kalıyor yanında, bi kandırma çabası var. buysa dümdüz: SALAK diyor sadece.

çünkü başbakan bizden sıkıldı, söylüyorum inanmıyosunuz. laf dinlemeyen, hafif bön, ama tüm yaz tatili boyunca bakması gereken komşu çocukları gibiyiz. başbakan bizi sevmiyor, uf çok aptalız. sıkılmamak için yaratıcı oyunlar buluyor bize. ", benim doğumgünümmüş, sen mummuşsun, örgün de fitilmiş mesela". ağlaşmayın hemen, saçınız yanmiycak. TABİİ Kİ o biliyor ne zaman söndüreceğini, mızıkçılık edip oyununu bozmayın, zaten size zor tahammül ediyor.

başbakan mesela, kesin beni sevmiyor. tanışmadan biliyorum. sevmesi de gerekmiyor. sadece benim vergimle yayın yapan TRT'ye beyan verirken azıcık yüzü kızarsa o bile yeter. gözümün içine baka baka diyicem, tenezzül etmez ki. ne bileyim, %18 kdv oranı olan bir ülkede gelir vergisi, çalışana düşen sgk prim ödemesi vs hala bu kadar yüksekken, rüyasına girsem ve hayra yormasa, o da olur. başbakan beni sevmiyor ama benim onu sevmemi istiyor. saygı ona yetmiyor mesela, sevilmediğinde sinirleniyor. onu kim sevmez ki, nasıl sevmez yani? hangi kendinibilmez? bakmayın, takmıyor görünüyor ama bu umarsız çıkışlar, bu tüpler ve televizyonlar, hep aynı gerginliği taşıyor: mahallede havalı bisikletiyle numaralar çekerken düşen 11 yaşındaki çocuk siniri. gülmemeliyiz, o düşmedi. gülmemeliyiz, bisiklet hala onun bisikleti ve bizi bindirmeyebilir ve tüm yaz o gıcır bisiklete binmeyen tek günahkar biz olabiliriz. gülmemeliyiz, onun arkadaşlığı çok kıymetli. anlatabiliyor muyum ki? o istediğiyle oynar, istediğini sidikli ilan eder; çünkü onun kırmızı bmx bisikleti var. memur mahallesindeki esnaf çocuğu o, her şeye hakkı var. o bize mesela en renklisinden yalanlar attığında ("oğlum, ayşenin donunu gördüm diyorum sana") ve bariz yalanı ayyuka çıktığında ("ayşeler geçen yaz taşındı abi?") bize sinirleniyor. niye havasını bozuyoruz? niye seyircisini huzursuz ediyoruz? bi garezimiz mi var? neden mış gibi yapamıyoruz? kırmızı bmx'i hatırlatırım.

ama 11 yaşındaki çocukla en büyük farkı ne biliyor musunuz? o çocuk sinir olduklarını apartmanın kömürlüğüne kapattığında kulağını çekecek bir yetişkin her zaman olacaktır. kapatılan çocuk ağladığında sesini duyup annesine haber verecek bir yaşıtı hep olacaktır. ne yaparsanız yapın, alt tarafı 11 yaşında bir çocuktur işte. mahallenin bitirim delikanlısı olana dek, bi yere kadardır cakası. mahalle delikanlısı olduğunda ise hikmet amcadan korkacaktır mesela. bir yere kadardır yani. bi sıkımlık canı vardır, sonsuz yetkisi ve cüreti değil.

*
konular hep daldan dala. çevreci tipleri takip edin. şu an en katkısız şekilde besin alan onlar, bi onların kafası çalışıyo olacak bikaç yıl içinde. bizim yerimize düşünecekler. her dedikleri birer birer çıkıyor, azıcık güvenin.

*
bunun dışında, uzak kaldığım torrent alemine bomba bir dönüş yaptım, müzik doluyum.. çok güzel. 

annem  haftasonu benimleydi, 12 saat yürüyüp hala ve inatla yorulmayan kadın. gerçekten, onun kadar yürüyebilen az insan gördüm. ben yorgunluktan mayışsam bile o bi çay içip şarj oluyor. şapkalandım, müzelendim, kahvaltılandım, güneşlendim, iyotlandım. cuma günü üzerimden tır gibi geçen bir gecenin yorgunluğunu takiben cumartesi sabah 8 toplantısından sonra, harika geldi. annemle müzeye gitmenin en güzel yanı, her resmi, her ressamı bi yerden bilişidir. ama öyle "ay mehmet güleryüz! tanıdım!" sıradanlığından bahsetmiyorum. mehmet güleryüzü tanımayınca ayıplar zaten. başkasını değil de yani mesela öyle bi şi yapsak, çocuklarını ayıplar. ne bileyim, annemin "aa bu adamın her zamanki işlerinden farklı, gençlik işi mi ki?" merakından, bi yere not etmesinden, görevliye soramazsa akşam internetten veya işte bi kitaptan, ansiklopediden filan araştırmasından bahsediyorum. elit zevkler meselesi değil bu, merak. onda biri bende varsa şanslıyım.

24 Mart 2011 Perşembe

emnete

annemin teyzesi, şu an istanbulda olma sebebi, şu an onu göremeyeceğim kadar uzak bir istanbulda olma sebebi, menekşe gözlüdür. gençliklerde sabuş marilynse, o da ablası olarak liz'miş. benim elimde bir eski fotoğraf vardı küçükken, görseniz anlardınız. marilyn ve liz bostancı sahilinde sanırdınız. işte o yüzden ben dün, bir kötü, bir buruk, dillendiremediğim şüpheli acılara karşı, ufka bakıyodum, ışığa bakıyodum.
yine de iyileşmek güzel kelime. ilaç gibi bi kelime.

başucumda hep kokladığım ama yakmaya kıyamadığım mumlar, en güzelinden bi bahar buketi, tesadüfi kuş tüyleri ve en gizli denizlerin kabukları var. beş duyu terapisi. iyi geliyor.

ses eksik değil, mulatu bizlerle. etiyopya'ya gidicem ya ben güya bi gün hani, işte sırf müziği buna sebep.  siz etiyopya askeri bandosunun bildiğiniz jazz yaptığını duymuş muydunuz? (benim muhtemelen anlatmış olmam dışında tabii. sürekli tekrarlardayım. blogda bile.) hiç işgal görmemiş tek afrika ülkesi olarak, bi vakitler batıdan müzik aleti getiriyo kralları, sonuç: etiyopik. ilaç gibi. mulatu da işi ilerletmiş sonra. 70lerden kalma şarkıları, pek bi güzel.  ben o ethiopique serisini topluca almadım, ordan burdan indiriyorum ya, içim acıyor. su gibi müzik. dinlerken akıyor resmen.(not: kendisi ölmemiş ve hala müzik yapan istisnalarımdan)

sabah 7de toplantı. içim uyuyor. eve geliş. şimdi dinlenip, yemek yiyip, yapabilirsem sonra yine biraz çalışacağım. ben yapamasam da olacak gibi gerçi.

maksat iyilik sağlık, güzellik be blog; maksat muhabbet.
sen sıkma tatlı canını demeye uğradım. güneş hala aynı parlıyor nasılsa.

20 Mart 2011 Pazar

casalinga

evde hiç olmadığı kadar vakit geçiriyorum. ev arkadaşımın il sınırı ötesine seferi sebebiyle bu haftasonu ev ve ben, bana misafirdik. temizlik mesela, hop bitiveren bi şi. salon salomanje köşkümüzün batı ucunda prize takılan elektrikli süpürge doğu ucuna (neredeyse) yetişiyor. haliyle yani, pek bi iş değil. sonra dizi filan izliyorum. o da bi saçma. kitap okuyorum, okuyorum, okuyorum. skype güzel şey tabii, bi de skype. sonra aa gün bitmiş, göz mesaisi.

muh.teş.em yü.zy.ılı seyredince insan evrime inanıyor. teknoloji gelişmiş ve biz tüm 6. hissimizi kaybetmişiz, gerek kalmamış. sarayda kadınlar içine doğma sistemiyle naklen savaş alanına bağlanıyor. gemiye top atılıyor, ah biri bayıldı, 2 adam boğluyor, ah birinin nefesi kesildi. kimsede de en ufak şüphe yok. hürr.eme "kanuni öldü" diyolar, "ölmedi, kalbim biliyor" diye yanıt veriyor. rodosta namaz mı kılınıyor, vatikanda tavandan süsleme yere düşüyor, yine naklen bir "rodos düştü" mesajı bu. misal, eminim o bıçak da saplanmayacak, çünkü pargalı bir cellocan, hemen titreşerek hissetti. atalarımız cep telefonu olmadan da anlık iletişimi sağlarken siz daha hala 3G mi 4G mi filan. peeh. dizi de yazdım, oldu bu blog. tam oldu.

dün ben görev icabı eğlendim. fena da olmadı gerçi ama mart dokuzlarına saygısızlık etmeye gelmediği bir kez daha ispatlandı. canım mart dokuzları.

az önce cas.ita ma.ntı, favorim olan t.rio'yu paket servisle gönderememelerinin açıklaması olarak "ona uygun 3 bölmeli servis kabımız yok" dedi. haklı mı, evet. ikna oldum mu, hayır. aç mıyım, çok.

şu kadar makyaj ürünü içinde en şaştığım şey oje. "parmaklarımın ucunda tırnak diye bi şi var, neden bordo olmasın ki?" hiç normal değil.

bugün hiç olmadığı kadar su içtim. delice içtim. hala içiyorum, kendimden korkuyorum. sabuş hep "allah soğukla, açlıkla terbiye etmesin" der, ben ona bi de susuzluğu ekliyorum.

*
bazen gazetelerde filan bazı yazılara içim acıyor. çok iyi niyetle yazılmış oluyor ama yazanın seçtiği bazı laflar tam da o ah çok karşı olduğu şeyin göbeğinden bildiriyor. niyeyse üzülüyorum. mesela radikalde bursada öğrencilere yönelik tacizle ilgili bir yazı vardı, gencecik bi kadın öldürülmüş. haberi yazan kişinin erkek olduğunu nasıl anlıyoruz? şundan: "giyim kuşamı frapan değil". kurbanı arkadaşları nasıl bilir, sorusuna yanıt bu. sonra diğer öğrencilere sorulmuş olay. ecem, gizem filan yorum yapmışlar. akabinde: "başörtülü öğrenciler de aynı tehlikeden şikayetçi". ah, isimsiz ve hep aynı fikirde olan başörtülüler gizli örgütü DE korktuğuna göre, demek ki başını örtmeyenlere has bir korku değil bu! öyle olsa ne olurdu acaba? kurban frapan giyiniyor olsa ne olurdu? hem "frapan" ne kadar da öyle olmadan da öyle bir kelime değil mi? "dekolte" demiyor mesela, "açık saçık" demiyor: en hassas tercihlerin kelimesi, frapan. hem yazı o kadar da kadınların yanında ki, gözümüze batmamalı. oysa erkek diliyle ne söylendiği çok farketmiyor, dil yine erkek dili. bunun doruğa çıktığı nokta şu:


Şişek, Görükle’de fuhuşun ve uyuşturucu satışının da olduğunu savunuyor. Afiş Cafe’nin ortaklarından Emrah Özer de “Öğrenci olmayan bazı genç kadınların Görükle’yi mesken tuttuğunu biliyoruz. Onların yaptıkları da hemen öğrencilere mal ediliyor” diyor.

haber içinde bolca yorum varken, esnaftan gelen bu yoruma itiraz gelmiyor. "kadınların öğrenci olmayanları" eşittir "seks işçisi" olduğu bir denklemde, 4 yıllık öğrencilik sonrası bu kadınların ne yapacağının bilinmezliği, belki de sorunun ta kendisidir? esnaf o kadınlara "öğrenci" olduğu sürece mi tahammüllüdür? ne bileyim enis bey, belki onlar da sadece giyim kuşamı frapan olan ama seks işçisi olmayan kadınlardır sadece? veya ne bileyim, seks işçisi kadınlar da görükle'ye garezlenmiş dış mihraklar değildir,  hem zaten birbirleriyle de sevişmiyolardır neticede? kurban bir kadını korumak için başka bir sebebin kurbanı bir kadını suçlamak, tuhaf bir tercih.

dedim ya, yazı gayet iyi niyetlerle, bir soruna parmak basmak için yazılmış. ne güzel. ama işte yazı bitince "bunu yazan bir erkek" diye bağırıyor ya, ben bunu görememelerini anlamıyorum. veya bana yaranılmıyor.

*
yarın isteyene nevruz isteyene newroz; yeni gün. ruz, roz, roj, ruy, leuk, licht, light. yeni ışık. insanlar için bundan daha güzel bi ortaklık yok bence. birbirimize girmeden de baharın gelişine sevinebiliriz. evet evet, bunu becerebiliriz sahiden. beceremeseydik tarım yapmak pek monoton bir iş halini alırdı sanki şeker. varlığımıza saygıdan, becermeliyiz.

17 Mart 2011 Perşembe

yanımda değil, kanımda

biz küçüktük, yaz vaktiydi, athena'nın holigan'ının yazıydı, bodrum'daydık, ah biz ne çok zıplamıştık, ne çok dansetmiştik. yine olsun, yine athenaymış, yine yazmış, yine zıplayalım. ben athena'yı hep çok sevdim, 2010 albümlerine iyice uzak kalmış olsam da. olsun, bence zamanında athenayla zıplamış olmak, bıraksanız yine zıplayacak olmak, şu kadar yıldır en tutarlı hareketlerimden. eurovision filan, ben bilmem. benim için holigan bir albüm değil, kaset. A ve B yüzü var, anlatabiliyo muyum ki? öyle işte.

her şey vaar, her şey va-a-ar.. her şey vaar. her şey vaar..

14 Mart 2011 Pazartesi

aslında bim bam bom

sabuş'un, anneannemin gençlik fotoğraflarına bakıyorum. ileride onun gibi olmak istiyorum. bu hiç geçmeyecek. o her fotoğrafta kahkahası duyulan kadın. hani kahkaha atarken utanmayan, "yüzüm gözüm bi tuhaf çıkar şimdi" demeyen, gülen, gülen gülen kadın. günün sonunda "amaaan neyse" diyebilen kadın ve onun menekşe gözlü ablası. işte o ablası şimdi hasta. bi anda, çok hasta. ziyarete gittiğim, gidebildiğim tek gün, bi telefon, bi ambulans, yoğun bakım, hastane. şimdi daha iyi gibi, ama yoğun bakım iyi bi yer değil gibi... aptala dönüp aylar sonra bi paket sigara alıp, bahariye boyunca duman - yaşlılık tuhaf şey. vücudun sönerken ve yunan mitolojisindeki o çekirgeye dönüşme süreci başlamışken zihin "aa sen nerden çıktın, annenler nasıl?" diyecek kadar net. sevgi başka, sorumluluk başka, saygı başka.

sırtım o kadar ağrıyor ki bugün acıdan ağladım. omuz, bel, omurga, arkamda ne varsa hepsi ağrıyor. saat yüz oldu, ben hala sandalye ve ekran eşliğinde çalışıyorum. bok bok bok.

güzel şeyler de oluyor blog. beklediğim telefonlar, hayrettir, geliyor. ben çok şaşıyorum ama geliyor. bence hala tuhaf ve çelişkili. arayan için de, benim için de dev bir soru işareti, ama oluyor. n'etçen.

bugün ben 15 dakika içinde uçak bileti aldım, pasaport bedeli yatırdım ve izin dilekçesi verdim. ay bitsin, yıl dönsün diye. çünkü uykulu ve çakırkeyif ve aşıkken saatler zor geçiyor. vizemi de alıcam, sonra gidicem, gidicem, gidicem. lale diyarında yumurta ve tavşan. çok gidicem blog. insan geri sayacak bir gün istiyor. bende artık var, yavaş yavaş sayıyorum. çok güzel.

11 Mart 2011 Cuma

musikişinas

müzik zevkimi, alışkanlıklarımı diyeyim, çok sorguluyorum. alışkanlık olabilecek kadar stabil yani - ondan.

yeni bir şey, anca konserlerle veya tesadüfen giriyor hayatıma. albüm araştırıp bulup indiren biri değilim, belki radyo filan- o da belki. zevkine güvendiğim insanlar üzerinden gelenleri dinlemek "keşif" denen şey benim için; ama ben bi yere gitmiyorum. sebebi de belli, müziğini sevdiğim insanlar artık şarkı yapmıyor. yani arşiv zaten sabit. ya ölüler ya da müziği bırakmış durumdalar. bu istisnayı da anca bikaç grup/ kişi için bozuyorum, onların da en genci heralde red hot chili peppers, manic street preachers filan oluyo. beatles veya cat stevens veya queen veya pink floyd veya simon&garfunkel veya jethro tull, cenin pozisyonuna girmek gibi bi şi benim için. özellikle cat stevens'ın ses tonunda tuhaf bi şi var, kesin annem bana hamileyken best of albümünü filan dinlemiş, transa geçiyorum, sakinleştiriyo. ayrıca konser kayıtlarındaki o gitarist isa halleri de hippi bi sevinç taşıyo, aslında zor değil gibi.

dolayısıyla müzik benim için "sınırlı" bir şey, yeni albüm çıkmıyor benim oralarda, başı sonu belli. en son pj harvey albümü için sevindim ki bu da bi devrim - pj ise artık teyze. günümüzün müziğini sahiden birileri aracılığı ile takip ediyorum, kardeşim, biriciğim, arkadaşlarım, hatta annem. festivaller oluyor, "hmm evet o ve bu tanıdık, duymuş olabilirim" - o kadar. hele yani böyle heyecansız, ninnimsi, (eminim ki bi yerlerde teknik çığırlar açan) melodiler beni benden alıyor, içim geçiyor, müzik mi müzik kutusu mu belli değil. kulağım alışık değil, ayakta uyuyabilirim. deneysel, keşifsel biri değilim, "burda denenmişi var" insanıyım. istisnalar dışında, böyle işte. bağıra bağıra şarkı söyleyelim bence.

ben işte bu sevdiğim ve bildiğim, tanıdığım melodilerle mutluyum. yeni bir şey aramıyorum. meraksızlık da değil, arada bir tanışınca iyi de oluyor; ama güvende hissettiren şarkılarımla varım ben. ipod'umdaki şarkılar %85 oranında ilk günden beri aynı. yeni bi şi aramıyorum ki. yeni duyup da sevdiğim bi şarkı varsa bile, şarkı eski tarihli oluyor, biz geç tanışmışız. hani örnekler farklı ama türk sanat müziği, türkü filan da olabilir bu. tembellik midir, bilmem. ha bir de: cover sevmem. asla. hiç sevmem.

bilmem belki kendime haksızlık ediyorumdur; ama bu, arada bi sorun olacak kadar yaşadığım bi şi. bazen sahiden "ah şu gençler" havasıyla dinliyorum konserleri.  yanımdakilerin de canını sıkıyorum sanki. ses efektleri, elektro mucizeler beni çekmiyor. yani ilgilenebiliyorum, sahiden eğlenebiliyorum ama tek atımlık. devamı yok. ben eşlik ediyorum böyle etkinliklere, davet değil. anlatabildim mi ki?

cat stevens özelinde söylersek (az önce damardan yükleme yaptım da) küçükken sad lisa nasıl beni ağlatıyorsa, peace train nasıl umut veriyorsa,  moonshadow nasıl içimi açıyosa, rubylove nasıl yaz havasıysa - hâlâ öyle (üstelik o zamanlar, ingilizce bilmeden hepinizi i love you günlerimdi). bunun değişmesini istemiyorum ki. earth tour '76 konser kayıtları bana sahiden yetiyor. live earth'müş, parmak şaklatan bono'ymuş filan - peehhh yani. o da eskidi gerçi di mi? aah ah. bence en iyi film hala the wall, en iyi klip de i am the walrus olabilir mesela. niye olmasın yani.

10 Mart 2011 Perşembe

ah.

çok tuhaf: peruda, benim adımı taşıyan, daha doğrusu adını benden sebeple taşıyan bir ufak kız çocuğu var. 15 günlük, minik, yumoş bi şi. çok tuhaf. annesiyle hala iletişime geçebilmiş değilim, baba sürekli yeni fotoğraf yüklüyor, o şekilde irtibattayım. civar ülkelerden peruya gidecek olanları organize ediyorum ki bi ses duyayım. fotoğraf, facebook filan, gözünü sevdiğimin teknolojisi - iyi olduklarını biliyorum. fotoğraflara bakıyorum, baktıkça şaşıyorum. tuhaf işte.

*
 bugün, geçirdiğim sinir krizlerinin ortasında, bi an için kendimi takdir ettim. "net ol ciğerimi ye" felsefesini iş hayatına da uygulayan biri olarak, galiba benim sırtım yere gelmez. şeffaflık ne güzel şey be. netim netsin net.

*
tüm gün yaptığım saçma sapan görüşmelerden, yazışmalardan derlediklerim top 5:
1. gönderilen mailde "her gün" yazmaktadır. soru gelir: "her gün derken, hafta içi mi hafta sonu mu?" cevap: "mailde belirtildiği üzere: her gün".
2. gönderilen mailde görünür bi şekilde "konuyla ilgili olarak xxxx firmasıyla iletişime geçiniz" yazmaktadır, TABİİ Kİ benimle iletişime geçilir. cevap olarak bir önceki mail forwardlanır, ilgili kısım 18 punto, bold ve kırmızıdır. telefon gelir. "şey, konuyla ilgili bilginiz olmadığını mı anlamalıyım?" cevap: "evet hanfendi, bilgim de, ilgim de, bu yönde bir vaadim de yok".
3. telefon çalar, açılır. arayan "ben size gönderdim ama hala olmamıııış" diye lafa girer. cevaben "pardon, ben kimim?" denir. o ben değilimdir. "peki siz kimsiniz?"denir. dış kapının mandalı, "yanlış oldu galiba" der. "görüşmenin başlangıcından itibaren, evet" denir. vedalaşılır.
4. "merhaba, şey acaba bizim firma ne yapıyor?" gibi harika bir telefon gelir. sakin bir şekilde "bilmiyorum, onlar da bilmiyor ama bana soruyolar" denir.
5.  uzun uzun 7-8 kere çalan telefon açılır, "şey bana bilgi lazım". soru: "ne konuda hanfendi?" cevap: "tam bilmiyorum aslında". cevap: "o zaman size soru da gerekiyor".

bir yerde patlayacak ama şu aralar çok eğleniyorum. daha doğrusu, başka türlü olmuyor. tahammül sınırım yerlerde geziyor, sinirliyim, hatta azıcık nevrotik bi haldeyim. derin nefeslere sığınmış gidiyorum. istifa edecek olursam, o gün, hatta gün yetmez, o hafta daha da zirveye çıkmayı planlıyorum. bari namım yürüsün. amaaan yani. sahiden. hem eminim, karşı tarafa iyi geliyor. ayrıca benzerlerini bana da yapıyolar, elden ele, dilden dile.

*
mini fırın mutfağın belkemiğidir. resmen havası değişiyor yahu.

9 Mart 2011 Çarşamba

anlatan

ismail beşikçiyi izlediniz mi? ilk canlı yayınında? bi tuhaf sabır.
o kadar tuhaf ki, aslında tüm gücü bu. adam, sabrın vücuda gelmiş hali. bir şeyler zor mu geliyor? utanın kendinizden. tane tane anlatma sabrı, şu hayatta en hayran olduğum, en sahip olmak istediğim güç diyebilirim. bende bi yerde film kopuyor, zaten bu kadarı ne haddime ama, şaşkınlıkla izliyorum. ismail beşikçiyi döne döne izleyebilirim. savunduğu şey için, duygusal değil, bilimsel denklemlerle direnmesi, mantığı ("beraat istemiyorum; çünkü bu 'ben bu suçu işlemedim' demektir. ortada bir suç yok ki, düşünce var"), dimdik durabilmesi, bilmem ki ne yapıyor size? daha başka bi güç mü var? bir insanın, düşünebilmesinin, soru sorabilmesinin karşısında parmaklarını kırmak isteyecek kadar nefret duyabiliyorsa birileri, sorarım sahiden, gerçeğe tahammülsüzlük değil de nedir bu? çok tuhaf bir şey, büyülü bir şey. inatçı, ama özgüvenli bir şey, o yüzden de ulaşılmaz, yıkılmaz, bozulmaz, başedilmez.

ne bileyim,  buğday'ın victor'u gitti. kavunun içinden çıkan 900 küsur tohumu saydığında her birine aşık olduğundan emin olabileceğiniz bir adamın, 40 yaşında ölüvermesi, fena. yıldız kayması gibi. ama o çevreci tiplerdendi tabii, başıydı belki de. mihraktı. çünkü o da "anlatan adam"lardandı. bıkmayan, anlatan ve daha da önemlisi, anlattığını yaşayan. anlattığını yaşamaya cesaret eden. ilklerden, azıcık bu işlere bulaşmışların rol çaldığı, takdir ettiği insanlardan.

anlatan adamlar, anlatan kadınlar. o sabır, benim için kutsal bir şey. bakınca gördüğüm, tüm dertlere rağmen, içleri ferah. kendilerine karşı ayna gibiler, çok netler ve o yüzden içleri ferah. hep rüzgarlı, hep geçişken, hep akışkan. hiçbir şey tıkanıp kalmıyor ve ferahlar. tam da o yüzden, imrenilesi işte.

7 Mart 2011 Pazartesi

iki nal bi at

arayışım bitmişti. vermiştim karar, çok mutluydum. az bi tereddüt süresinden sonra, olmuştu. sadece zamanlama kalmıştı, kendimi bekliyodum. nihayetti. şimdi, yeniden karar vermem gerekiyor. daha doğrusu iki kararımdan birini iptal edip, diğeriyle devam etmem gerekiyor. aslında "iki kahve, biri askıda" hikayesi gibi oldu sanki. amaan, en azından diğeri konusunda azimliyim.

neyse, pek dert değil aslında. ne de olsa istanbul'da ineklik etmeyip taksi tutuyorsa insanlar, ankarada da erken gelen oturuyor. toplu taşıma kullananlar bunu bilir, bununla yaşar. izmirde noluyor acaba? yüzüyodur onlar, mis gibi. ordaki sistemin adı ESHOT'muş. çıkmaz bence bundan bi şi. "Esas Seçkinler Halk Otobüsüne Takılıyor" filan? hmm.. öneri.

konu, canım, dağıl sen iyice, rahat ol.

*
serbest çağrışım, serbest düşüş.
tabii akla hemen tom petty geliyor, hoşgelir. john mayer de gelebilir, ama tomcuyum.

itiraf ediyorum, oje sevdalısıyım. hani sürekli bi manikür, sürekli bir oje sürme hali olsa onu da anliycam, benimki daha ziyade depolama. karınca yuvası gibi. gökkuşağı renklerinde ojelerimi yan yana dizip seyrediyorum resmen. çok da güzeller, canlarım. bir de sürersem tam olacak.

hava durumunu anlık takip ediyorum. tercihim, karın yağması ve bir an önce eriyip aradan çıkması. yüksek bölgelerde yağış devam edebilir, sorun değil. ama yağıp bir an önce erimesi konusunda çok ciddiyim.

çok yorgunum. az kaldı geçecek. o kadar yorgunum ki, hayata karşı genel prensibim "amaan, kogötüne" olmuş durumda. bi yerde infilak edicem sanırım, çünkü ko'muyorum, koyamıyorum. birikiyor. saçlarımda ak, yüzümde sitem, gözlerimde şiş. bi de galiba kilo veriyorum ben yine. iyi bi şi diil bu. vermiym, böyle kaliym. demir atiym. hayatımda güzel adımlar var, ama ufak ama sessiz, yine de var. adım adım gideyim. gittiğim yerden kart atiym.

dergi alıyorum mesela, okuyup bitirene kadar ay geçiyor. oysa ben dergilerimi ne çok severim.
amaaan... (bildiniz) kogötüne.
>çok ayıp!<

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker