3 Kasım 2010 Çarşamba

iç-aç

hep bi iç karartma halindeyim. içim karardıkça yazdığım için oluyor, okuyanların içi kararıyor. yani aslında benim yazarak dağıttığım karanlık okuyana geçiyor. elden ele - karanfil gibi bi şi. neyse işte: bakın renkli çiçekler ve güzel günler.

halbuki güzel şeyler de oluyor. mesela türk telekoma çok bi sövmüştüm ama işimi hallettiler. daha doğrusu işim halledilirken delirmemem için yardım ettiler. genel müdürlük güzel bi yer, sakin bi yer, insanlar da sizi dinliyor. hani sürekli acelesi olan (çünkü müşterinin acelesi yok) ve işinden nefret eden (çünkü müşteri bu problemle uğraşmaya bayılıyor) müşteri ilişkileri yetkilisi sendromu değil - dinliyor, ilgileniyor, çözüyor. daha nossun. modem kurula.mis.

evet güzel olan tek şey bu galiba. ne fena. bi de ben ekşili köfte yedim, uzun yıllar sonra. o da güzeldi.

cer modern de güzeldi bak. nihayet gittim, gördüm, gezdim. hatta maaile yaptık bunu. dırdır edicek bi şi de buldum, evet. aslında dırdır etmiycektim ama "sergiyi hangi sırayla geziyoruz?" gibi basit bir soruya "küratöre soracaksınız, bilemem" diyen ve işi o sergi salonunda volta atmak olan görevliler içimi açıyor. neyse, ikimiz de uyuz günümüzdeydik sanırım. yoksa eminim iyi biridir. o da beni sevmiştir. ah ah.

sonra işte lyonda gidemediğim modern sanat müzesi geldi aklıma, kardeşime vekalet verdim. ah kardeşimi gördüm ben evet. kardeşim, canım. tüm aileyi gördüm ama işte gözüm ona takıldı kaldı. o kadar takılıp kaldım ki çocuk okuluna dönemiyor, fransızlar vize yeniledik sanmışlar aslında olmamış. yo yo onlara da kızmıyorum, paris hatrına.

aa bi de en önemlisi: tarihin tozlu raflarından, harika bir Sabuş fotoğrafları seçkisi derledim. kuytularda sakladığı fotoğrafları arşivledik, dijital yapıverdik. oh mis. daha toplanacak çok şey var. 17 yaş halleri bile var. çok güzel, çok. yani marilyn'e benziyor, hep benziyor; ama bi pozu var ki bkz şu yandaki fotoğrafın tıpkısı, gülümseyeni. çok tuhaf. ben marilyn'i ne kadar seviyorsam, ne kadar gizli gizli seviyorsam, norma hallerini hele, öyle bi güzel.

arayınca bulunuyor be blog. bak işte güzel günlerle dolu etraf. menekşem yaprağa kaçtı, çiçek açmıyor; ama hormon tedavisiyle coşturmak istemediğim için yeşil yeşil de güzel kendisi.


ah laptop çöktü bi de. bir varmış bir ce-ee. noldu acaba, bi bilsem. çöktü sanki, bence. gibi. sakin sakin. delirmiyorum yo yo yo. no no no. modem geldi, laptop gitti. ne hoş.

yağmurlara hazır bir çizmem var. güzel güzel.

la durée törenlerle, kasım ayında bebekte. imiş. la durée muhitimize geliyor. her dakika makaron yemesek de yeme ihtimali için, orda bi yerde tuhaf aromalar ve renkli toplar için çalışan insanların varlığı, sürekli bir marie antoinette havası da aslında, bence, gerekli olduğu için. evet, orda bi yerde, bence olabülü. fena değil.  godiva da geldi mesela, durupduru. orda bir yerde olduğunu bilmek, bence güzel. ayrıca böyle aşırı lüksmüş gibi bir ambalajı olsa da ikisi de değil.


onun dışında, evde yemek yapmaktır, yemek keyfi yapmaktır, sonra kadehleri doldurmaktadır, hepsi mevcut.

evimin son rötuşları kaldı, bu haftasonu da bunu bitirince, bumbum şaralop.
böyle renkli post da bi daha zor yani, hadi yine iyisiniz.

1 Kasım 2010 Pazartesi

yalanın batsııın, yalancısııın

"Ilısu Barajımızın inşallah 2014 yılının ilk yarısında kazasız belasız tamamlanmasını diliyorum. Bakacaksınız ki dünyanın bir ucundan buraya artık turistler gelmeye başlayacak. Burası denize nazır bir Ilısu köyü olacak. Hasankeyf denize nazır bir ilçe haline gelecek". - barajla deniz yapmak, vay vay vay. biz gökçekten ankaraya deniz getirmesini beklerken, en fazla botanik parkını suyla doldurur filan diyoduk. ılısu barajının deniz olacağı aklımıza gelmemişti. ah belki deniz, göl ve okyanus gibi değişik su birikintileri arasında bi fark görmek gerekiyodur, belki belki. ara sıra bazı bazı. göl dediğin, acısı var, sodalısı var, deniz desen, tuzlusu var, derini var, sığı var. var oğlu var yani. ama derseniz ki "hayal değil uygulama!" orda söz bitiyor. bi nevi hazar denizi olcek, inşallah maşallah. bize de dünya mühendislik tarihine geçişimizi yaşlı gözlerle izlemek kalıyor.

mühendislik demişken, aç kapa parantez: bir diğer mucizemiz için bakınız marmaray. bakınız rica edicem: marmaray kazısı topkapı saray surlarını çatlatmış. çok ayıp topkapı, gölge ediyosun. müzeyi kapatalım bence de. kazıya devam.

ay neyse kafa karışmasın, ılısu demiştik.

Başbakan, İstanbul Taksim Meydanı'nda yaşanan patlamanın ardından yaptığı değerlendirmede, açılışını yaptığı Ilısu Barajı'nı örnek göstererek, bu oyunların temelinde 'Ilısu gibi barajların engellenmesi yatıyor' dedi - pazar günü 32 kişi ılısu barajı yapılmadığı için yaralanmış. 32 kişinin aileleri bu yüzden hayat boyu sürecek bi korku yaşadı. böyle bir deniz getirecek bize ılısu; barış denizi. dalgalarında ak güvercinler yüzecek. barajı yapınca, canlı bombalar milli yüzücü, kurbanlar turist olacak. 2003 yılındaki bombalamalar hangi bir baraj içindi bilmiyorum ama 60 kişi öldüğüne göre kesin muazzam bi projeydi, biz gerzekler engelledik. ne bilelim. hatta bakın 30 yıldır bi yerlerde öyle projeler engelleniyor ki akan kan durmuyor. keşke bilseydik. gerzeğiz, ondan.

aa bakın ama, bizden iyi bilenler var, örneğimiz asvan barajı olacakmış:
"Mısır'da 1902 yılında bitirilen Asvan Barajının suları altında kalacak onlarca eser testereyle parça parça kesilerek bir başka yerde yeniden kuruldu ve şu anda da Mısır'ın kültürel mirası olarak hizmet vermeye devam ediyor" - asvanı bi sonraki hikayede anlatalım; ama özet geçersek, asvan çölün ortasındaydı, kebanın 7 katı filandı ve kültür mirası koruma zamazingosundan ağır şekilde sınıfta kaldı. özet haber.

ah ama artık gerzek engellemesi ülke barışına köstek olmayacak canım şekerim, karabiberim. çünkü artık çevre ve orman bakanlığı ulusal barış çalışmalarını üstlendi. adeta milli güvenlik seferberliği :

Çevre ve Orman Bakanlığı, tasarının İkizdere ile hiçbir ilgisi olmadığını ve tasarıyla ilgili hazırlıkların eskiye dayandığını savundu. ah pek tabii. barajı yapan kurum, SİT kararı veren kurum olmalı. bu kurum da yürütmeye bağlı olmalı. bunun adı da AB olmalı. yemezler, ama sanırım ülke birlik beraberlik ve barışı sebebiyle, yemek lazım. bi şekilde, bilmiyorum. asıl çevreci onlar, onlar bilir. ben mesela, şuncacık halimle, sadece 2 sene verdiğim halde bile, şu adamlar kadar çevre bilmiyorum sarı şekerim, kalbine girerim. bak benim gibi ne dediğini bilmeyenler var. biz işte, cahil cühela, hatta barışa düşman, kalkınma karşıtı iç mihraklar. doğurmak yerine düşünmek filan, doğama ters işlere el atınca doğasever hükümet isyan ediyor bana.

ah bence, madem doğal sit kararı çevre bakanlığında, kentsel sit kararını da büyükşehir belediyeleri versin. evet evet. böylece her türlü tipitipten kurtuluruz.

başlıktaki şarkı da öyle bi şi ki bi kere okuyunca insanın ağzına takılıyor.
hadi hep birden, yeni baştan:
yalanın batsııın, yalancısııın....

28 Ekim 2010 Perşembe

yeşilmavi

şimdi seller giderken, kuzeye bakan tüm ağaçlar, kaldırımlar, duvarlar yeşil ya, taşların arasından yosun fışkırıyor ya, benim için istanbul sonbaharı işte bu. sarı-kırmızı değil pek yani. daha ziyade ankara sonbaharı kırmızıdır; çünkü sonbaharda bile güneş güneştir, yapraklar kızarır. protokol caddesi boyunca tüm sarmaşıklar bordodur.

burda gördüğüm yosunlara bakınca, hollandada yosun görüp istanbulu hatırladığımı hatırladım.  dik bir yokuşun kenarındaki merdivenden inerken, aşağıdaki kaldırımın ince, yeşil bir örtüyle kaplı istanbulkuzeyi halini gördüm. ondan. hollandakuzeyi de olabilirdi; ama la heyden çok, la heyde istanbulu özleyişimi hatırladım.

öyle işte. yosun güzel şey.

fondip

içkiye %30 zam gelmiş. tabii gelirimize bu zam gelmediğinden, ikisi birbirini dengelemiyor. yoksa maaşıma da bi düzeltme yapılsın isterim şahsen. özel tüketim, lüks tüketim, vergisi bile kendine özel. sıradan insanlar bira, şarap, rakı, cin, votka filan içmez. nokta. enflasyon oranı ise %9larda filan. yani iki miki katından çok bir zam. tabii bu ilk değil son değil, düzenli düzenli artıyor. artarak artmak.

sonuç? "aa içkiye zam gelmiş" derseniz, "seni niye gerdi koçum?" cümlesi ortada en bi kümülüs haliyle dolaşıyor, akşamcı  muamelesi görüyosunuz. ah, pardon, sen, şu kadın halinle, vokta cin şarap? pavyonlara mı düşücen? yoksa sahiden 6 liralık şarap 40 liraya dayandı, yani para bayılıyosunuz ama içtiğinizde matah değil. gerçek 40 liralık şarap 150 lira filan bu durumda.  gözünü sevdiğim liberal ekonomi kalite-fiyat oranının tüketici için belirleyici olduğu bi sistemdir. veya: erişemediğin ciğer mundar.

sonra işte bakıyoruz, aa neymiş, sahte içki üretimi ve kaçakçılık artmış, bul karoyu al parayı olmuş. ah sahte rakıdan kör olana acımayız biz aslında, pis alkolik akşamcı. o adamın, mesela doğumgünü kutlayan, arkadaşlarıyla birleşip bi büyük rakıya girmiş üniversite öğrencisi olma ihtimali "gençlik ve bağımlılık" sempozyumları yaratıyor. öylesine sıradışı bi şi çünkü artık. kim içiyo da kim zamdan rahatsız olsun? di mi ama? aile salonları ülkesi.

oysa sahiden alkollü içki öcü değil. sofra şarabı diye bi şi var misal. gürcüler biraya su muamelesi yapıyor. şurda binyıldır şarabının hasının yapıldığı topraklardayız, ilk kez üzümle tanışmıyoruz.  iki bira içtik diye bağımlı olmuyoruz. olmuyoruz ya. böbreğimiz çökmüyor, saçımız dökülmüyor.

ben sabah bundan dert yanarken bana ofiste "ama herkes senin gibi değil ki içip içip karısını döven de var" dedi biri. hmm... evet. aynı adam akşam da makarna yemişti, makarna da yasaklansın bence. veya içkiyi bardaktan içiyor, paşabahçe ürünleri zamlansın. adi suçla mücadele uğruna içki zammıyla kurulan bu köprüler beni en çok korkutan şey. aynı adanmışlığı 8 martta da bekleriz ayrıca. içip içip karısını döven biri, ilk seferde ceza alsa ikinci "içip" gerçekleşmez belki. veya dövmez. veya belki polisler "öpüşün barışın aile saadeti A.Ş." dışında başka bi şi yaparlar? yani, polis adamı salıyor diye ben öküzgözüne %30 daha çok para sayıcam. bi anlatın rica ederim.

ihracatçılar daha iyi bilir, görünmez ticaret engeli denen bi nane var. türkçesi budur umarım. mesela, AB'ye X ürün ihracatı kesinnnlikle yasak filan değil, hatta baksan kotalı bile değil, oh yes piyasa ekonomisi. serbest uçuş. ama AB standartları malum, kaf dağından su aşırttığının kalite standart ölçüm belgesi gerekiyor. bu kadarcık bi şi. mesela. her şey için demiyorum tabii, belli ürünler. ah alayım o zaman dersiniz, ibrişim ibrişim sırmalı gümüşüm, pek bi zahmetli, dertli ve pahalıdır. sonunda astarı yüzünden pahalıya gelir, vazgeçersiniz. ah bu bir engel mi şimdi? yok yok, "düzenleme" sadece.  yani paran varsa seni durduran yok ki, di mi canım? aa AB içindeki aynı üründe aynı kıstas aranmıyor olabilir, ithal ürünler konusunda hassaslar. böyle bir şey işte. bi yerden tanıdık gelmiştir belki. yasaklamıyoruz ama ulaşılmaz kılıyoruz liboşluğu. yemezler.

sorsanız, iki gün önce gazetede vardı, "bu yılki üzüm verimi" diye lafa girecekler. bir kere iki gözüm, o şarap bu yılın değil, en erken 2009un şarabı. üzümlüğü bile kalmamış. ayrıca o zaman bağcıyı destekle, ne bileyim. "burda üzüm yetişiyo ama bu gavurlar onu alıp şarap yapıyo" diye burunlarından getiren tonla belediye başkanını kazığa çek, o bile yeter. bağda dalda alkol avına çıkma mesela. "şarap sağlıklı değil, üzüm yiyin" gibi deli saçması beyanlarla "pek tabiiiyy, bakın beyim de öyle söylüyor, ulu beyin" dedirtme insanlara.

inadına şarap, inadına rakı, inadına kokteyl, ne içiyosanız. sinir oluyorum işte. içki sigara değil. içki adını içmekten alıyor. iç yut. illa kusman, yol kesen eşkiya olman gerekmiyor. ortalama bir "şık burjuva akşam yemeği" düşünün: altın kıymetinde kırmızı et, yanında da bi kadeh altın suyu. breh breh. kardeşimle şerefe yapıcam, her yudumda bir servet. ne gerek var, kim için, ne için?

iş gayet politik, yes, biliyoruz. bu politika muhafazakar planlar girdabından öte derin bir beceriksizlik de içeriyor. kürsüde yandançarklı gülümsemeyle "biz işimizi biliriz" diyerek sağ el kalp üstünde halk selamlamak, bu arada kendi dışında kalan herkesi "seenn... peeehhh"leyerek aşağılamak, çok üzgünüm, 8 yılın sonunda yetmez oldu. azalan fayda kanunu da mevcut çünkü liberal ekonomide, bilir misiniz? yandançarklı gülüşe doyduk. elmalar ve muzlar. biri bana portakal soysun, başucuma duma dum dum. anlatamıyorsunuz, ikna edemiyorsunuz, beceremiyorsunuz. sadece sonsuz bir hitabet gücüyle, ağlayan mızlayan çocuğu "aa bak kuş" diye susturma basitliğinde, konuyu dağıtıyosunuz.
sinir oluyorum işte, si-nir.

27 Ekim 2010 Çarşamba

14. dakika

bazen güzel şeyler oluyor. ne bileyim, umutsuzca şikayet iletip boşlukta yankılanmasını beklerken, belediye de sizinle aynı fikirde, "evet ya çocuk parkının yanındaki kaldırım taşları kırık olamaz, her adımda çukurlara düşülemez" diyor, gidip o kaldırım taşlarını yeniliyor / yeniletiyor. böyle de basit bir ufak sevinç.

bunun bayağı bi üst aşaması ise, en önemli aşaması ise: munzurdaki baraj durduruldu.
yürütmeyi durdurma kararı çıktı. milli park içinde baraj olmayacak. şimdilik olmayacak.
yürütmenin durdurulması, sabır tesbihlerini başa saran bi karar. HES'in üreteceği tüm enerjinin, sabra dönüştüğü, herkese güç veren bi karar. bu karar, izin olmadığı için, projeler izinsiz olduğu için verildi. en başından beri itiraz edildiği gibi.

güzel bi karar özetle. bazen inat, bazen dırdır, bazen "bilmemneci tip" olmak, tipitiplik, işe yarıyor. aksini söyleyenlere, süngüsü düşüklere, sizi yıldıranlara aldırmayın. haklı olmanın onuru başka türlü bir gurur sağlıyor insana.

13 dakika izlemiştik. bu da 14. dakika. maç bitmeden sevinenlere, gol gol gol.
ah hatta, uzatmalarda gol: senoz vadisi.

26 Ekim 2010 Salı

daldaladan

bu hafta bi ara odamın kapısı takılacak. sonra odam sahiden oda olacak. sonra ben ankara, orda kardeşim var. yaşasın tatil. bayram tatili tüm haşmetiyle gelirken bir programın olmaması beni derin derin düşüncelere gark gurk. ama elbet program yapılır. iki günde vize bile alınır. daha bayram tatiline misler gibi 15 gün var. neler neler oluverir. dert etmek yooook.

5366 cinayetleri, 5366 cinayetle duracak heralde.Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması”. ah, bu isimler yüzünden kanım çekiliyor. tamam detaylarda boğulmak belki; ama şu kelime öbeği zaten birçok şeyin has bir özeti, okudukça kuruyup kalıyorum. yenileyerek koruyalım, yaşatarak kullanalım. breh breh. neyse ya, böyle şeylere sövmeme sözü verdim kendime. en azından bu ara. bi ara. bi süre. 

değiştir!




biraz çekiç ve çivi sonrası, resimlerim asılacak. parça pinçik duvarlarım geri gelecek. memento-hane kurucam odama. eskisini yeniliycem de denebilir. heyecanla beklemedeyim. çekici bekliyorum.
sonra işte: seri üretim kolyeler. yorulsam da boncuk terapisi. biricik ev arkadaşımın dediği gibi: deryik artık değişik bi şiler yapsana. evet yani, di mi. gerçi kolay böylesi, napiym. hem işimi de görüyor. odamda bikaç yerde kanca var. ankaradaki kokoş kancalarım kadar olamasa da, iş görüyolar. her yerden bi şi sarkıyor. yerçekimi mabedi mementohane. evet.

çarşamba ne sıcak günsün sen. sahiden öylesin. sadece bu çarşamba - sıcacık.
dev kulaklıklarım ve ben. vapurda çok sinir olsam da ter kokulu otobüste bence kabul edilebilir. ayrıca kulaklıklarım renkli ve desenleri değişebiliyor, kokoş işi bi şi. o yüzden seviyorum. hem dışarıya çok ses vermeden beni izole edebiliyor. bahanem bol.


evim, içinde güzel güzel vakit geçirmelik bir güzel ev. sahiden orda olma isteği veriyor. sanırım en güzel yanı da bu. mesela dergi kucağımda oturuyorum ben akşamları. kahvaltılık setim var benim mesela, ufak ama güzel. öyle minik minik şeyler. odamın ışığı güzel, mumlarım yanıyor ve her şey vanilyalı. veya ne bileyim işte, ben sadece oje sürüyorum filan; illa bohem bir ortam şart değil. neyse, anladınız. camımın önünde hala dökülmemiş yapraklar ve bi güzel ağaç var, her şey güzel. tek sıfat da bu: güzel. aslında öyle bi his ki evime kocaman sarılmak istiyorum.
bunu çok içten söylüyorum, ona göre. güleni fururum.

25 Ekim 2010 Pazartesi

söven

bu hafta tahminen her gün saat 7'de toplantım var. yanlış duymadınız, sabahın 7'si. tabii ki gün 7'de başlıyor diye biz ona uyacak değiliz, çapaklarımız ve bitlerimizle oturduğumuz masalarda saat 11'de filan ayılabiliyoruz. böylece akşam 7deki toplantıya kadar enerji biriktirmiş oluyoruz. vuhuhu.

ttn.et bi enteresan kurum. mesela online yaptığınız hat bağlantı isteğini heemmmeen işleme sokuyolar, bi şirin hanfendi telefon ediyor, tatlı tatlı konuşuyorsunuz, uygun saat ve gün alıyor. harika; adeta gerçek değil. sonra bi bakıyosunuz, sahiden değilmiş. bi amca arıyor, gestapo sesiyle sizi azarlayıp "müşteri ilişkilerine benziyo muyum" diyo. telefonda. telefonda bile benzemiyor, haklı. daha ziyade müşteri gerilimi kendisi. "tamam amca ne diyosan o" dedim, otoritesini bi kez daha katmerlemenin haklı gururuyla gülü gülü dedi bana.

belediyeye telefon ediyorum boş vakitlerimde. misal, apartmanın içinde "deprem/ afet anında toplanma alanı" yazısı var. baktım nerde toplanacakmışım diye. gösterdikleri yerde şu an dev bi iş merkezi inşaatı sürüyor.  haliyle ya belediye söyledi diye özel mülke tecavüz edicem ya da toplanmiycam. 1 yıldır filan sürüyor üstelik,  belediye bu inşaatı bilmiyor olamaz. sabırla belediyeyi aradım, bi anlatın nolur dedim, 6 katlı süpersonik mimari şaheserin arsasına nasıl dalıcam, siz hangi kafayla özel mülkiyeti afet toplanma alanı ilan ediyosunuz, adam inşaat yapmasa bile beni sokmayabilir, yok eğer sokmak zorundaysa orda inşaatın ne işi var? enteresandır ki en azından "şimdi şöyle aslında...." diye diye bi şiler açıklayan biri oldu. tamam saçmaydı hepsi ama derin bi sessizlikten sonra "biz size döne döne el salliycaz" demediler yani. harita müdürlüğü görev değişikliği, yetki devri gibi konularda dertleştik.
yaşlanınca çok asap bozucu bi vatandaş olucam, öyle hissediyorum. neyse yani müdüre iletilecekmiş. ayrıca dedim ki: " diğer bazı alanları  da ispark otopark olarak işletiyor". aa o biz değiliz büyükşehir dedi. ben yapmadım miki işedi sendromu. iyi de, ilçe belediyesiyle büyükşehirin iletişimsizliği deprem şoku yaşayan vatandaşa hiçbir şey ifade etmeyecek ki! aldığım cevap: "hanfendi ben şu an haritadan bakıyorum, sizin orda bi park görünüyo, aklınızda bulunsun". sınırsız hizmet. yeni alan çoktan belirlenmişmiş ama bilgilendirme olmamışmış. eh dedim  siz bizi orada beklerken biz de inşaat alanında olucaz, kısmet.
neyse, bi 6 ay sonra filan duyurulur yeni alan dedi, "inşallah deprem olmaz o arada" dedim, "yok yok ehi ehi olmaz deprem, raat olun yaauu" dedi. afet müdürlüğü güvencesindeyiz, bilginize. içim açılıyor.

bu hızla başlamışken belediyenin neredeyse 10 ayrı müdürlüğüyle görüşeceğimi fark ettim. sırayla artık. mesela ruhsatı şüpheli oto galerilerinin her sabah foşur foşur yıkadığı pek sevgili ve kutsal arabalarının sabunlu suyu yüzünden yaşanan araba kazaları. evet böyle dertlerim var. ayrıca bakınız gavur yapıyor: yaya-dostu kent diye bi şi var. nüfus filan derseniz şu listeye bakın, bi zahmet nüfusu istanbuldan kalabalık; ama yaya dostu olan şehirleri bi sayın. biliyorum da konuşuyorum.

özetle: sabunlu suyla belediye temizlik işlerine yardım ettiğini iddia eden ayıcıklar yüzünden her gün ıslanmak ve kayan arabaların slalomunu izlemek zorunda değilim. kış ayazında sabunlu buza basıp kaymak zorunda da değilim. kaldırımda taştan taşa atlayarak yürümek veya pek kıymetli arabacıkları kaldırımı işgal etti diye yola inmek zorunda değilim. bebek arabam veya tekerlekli sandalyem olabilirdi, görme engelim olabilirdi ve diğer şeyler. ha keza, yeni bina yapıyor diye tüm kaldırım taşlarını sökmeyi veya kırmayı kendinde hak gören ayıcıkların böyyük saçılışı sonrası bi zahmet o kaldırımı düzeltmeyişini de normal kabul etmek zorunda değilim.

yaşasın belediye telefonu. yaşasın dırdırcı vatandaş. yaşasın şikayetiniz dikkate alınmıştır yalanı sonrası bi daha bi daha telefon etmek.

19 Ekim 2010 Salı

toplanamama

hani biz ilkokul-ortaokul-lisedeyken, "günü gününe çalışmak" ve bir de "o dersin konusunu önceden okuyup derse öyle gitmek" diye iki kavram vardı. bunlar hiçbirimizin takmadığı şeylerdi. halbuki önemliymiş. sahiden bak. bugünün konusu bu olsun.

şimdi mesela içeride bir toplantı var ben bunalarak koşarak çıktım. çünkü neden, bi sor blog. şundan: biz bu toplantıyı daha önce yapmıştık. hatta galiba hep aynı toplantıyı yapıyoruz ve yapıcaz. toplantının tutanağı hazırlanıyor; kararlar, yapılacaklar, takvim, hede hödö. hepimiz anlaştık, canavar gibi bi sonraki aşamaya geçicez mis gibi. neyse, konuyu bilmediğiniz için bi şi ifade etmese de anladınız işte.

hah işte bir sonraki toplantıda bunu, bu bi tek sayfayı bi zahmet okuyarak gelse insanlar, başa sarmiycaz. giderek sade ve hap yapılmış, bi zahmet yutulması gereken notlar hazırlıyorum. toplantı tutanağı for dummies. ama yok, asla günü gününe çalışmıyorlar ve o dersin konusunu önceden okuyup gelmiyolar blog ya. yeni mezun örtmen gibiyim, hepsinden şikayetçiyim. biz habire bi ders öncesinden ve hatta ademler ve havvalardan alıyoruz konuyu. ben bunalıp ileri sardığımda, en ön sırada oturup "hocam ama ben çalıştım, bu aptallar okumuyo diye müfredattan geriye düşüyoruz" diyen pis inek oluyorum. oysa sıkıntıdan gri-laci bi bulut kusuyorum kulaklarımdan, kimse görmüyor.

sonuç: verim sıfır, sohbet bol, hepimizin çaydan dişleri sarardı.
her seferinde de "e niye ilerleyemedik, nerde tıkandık" sorgulaması oluyo ya, en sevdiğim o. tabii burda eminim işin ilmini irfanını okumuş insanlar, "etkin toplantı teknikleri, toplantıda sonuç çıkarmanın 15 yolu" gibi müttthhhhhiş tavsiyeler verebilirler. yalan dolan dolu bir ofis hayalinde bunlar gerçek de olabilir. ama bu ülke dünyada kişi başına çay tüketimi birincisi ise, başlıca sebebi uzayıp giden, sonsuza yakınsayan toplantılar yüzünden. aksine ikna olmam mümkün değil.

15 Ekim 2010 Cuma

hisse

ben:
taşınırken, hele ki koli yaparken eşyalardan ve eşya edinme dürtüsünden ölümüne nefret ediyorum. her seferinde tek bir sırt çantasına özetlemek istiyorum mal varlığımı. bok var sanki, possession obsession. al al al. sonra taşımak için günler harca, taşıtmak için de paralar. bok var.

derken:
yeni eve girer girmez, yepyeni temiz bir sayfa gibi, coşkuyla doldurmak istiyorum. yeni ev alışverişi denen nane, yine nefretlik yanları olmasına rağmen ağırlıklı olarak çekici geliyor.

sonuç:
balık hafızalıyım, bin nasihat de bir müsibet de işe yaramıyor, bölünerek çoğalan, ölerek üreyen bir yığının ortasında, gecenin bu vakti, tencere tava koliliyorum.

cuma-cuma-cum.

kontrat : yeni ev, yeni mekan, yeni sokak, yeni şeyler.
bolca heyecan, zıp zıp hayal. bi ufak balkon yetiyor.  tahtaya vurun, mis gibi olcak. taşın, yerleş, temizle, keyfini sür, acıcık inşaat tamirat vs aşamalarını birer birer aşıciiz. bu ev bize uğurlu gelecek; öyle bi ev çünkü. sonrası hep süs, bol detay. elem tere fiş/ kem gözlere şiş töreni bile yapıcaz. nakliyeci bile ayarlandı, annem acil durum desteği gerekirse diye geliyor ama bence gerek olmayacak, daha nossun.

karanlık ofis günlerinin biricik dostu: stumble. bi anda ortam değişiyor, hop hop yenilen.

rüyamda yatağımı demonte etmem gerekiyordu, ama çarşafın çıtçıtlarına dolanıyorum, içinde hapis haldeydim, kıvran kıvran, kumaşlara dolan çıtçıtlara yapış, debelendim durdum. bunlar olurken bi yandan da krep tavasında krep çeviriyodum ki ben normalde bunu beceremem. hem boğuşup hem de "şurup da olsa keşke" filan diyodum. biraz sıkıntılı bi döneme işaret olabülü; sadece tahmin.

bu arada, tanıştığım yeni mucize: bepanthen pastil. bepantheni seviyorum.

*

şilili madenciler. heralde bu ara herkes için en büyük sevinç, en büyük alkış, en güzel umut haberi. 69 gün sonra, muhteşem bir kurtarma operasyonuyla hepsi ışığa kavuştu. türkiye'yle bolca kıyaslama yapılıyor, zaten ilk bakan başlattı heralde. bakan bey'e aslında konuyu baştan alarak sormak lazım: "siz hiç yılmadan, 17 gün boyunca aramaya devam eder miydiniz yoksa 'artık çok geç' mi derdiniz?". burdan başlıyor, zamanında denizaltında kum torbası niyetine kullanılarak ölüme giden 15'e yakın tersane işçisine sıçrıyor, 2003 yılından beri bir gram ilerleyememiş olan, kurumlar arası kavgadan düğüm olmuş, "işçi sağlığı ve güvenliği" kanunu revizyonu meselesine saplanıyor. bu kanun, şu an işlemiyor. evet, resmen böyle bir konu yok, hiç olmamış. hani kıyametleri koparıyoruz ya, "böyle madenler, tersaneler nasıl var olabiliyor" diye, çünkü kanun ve ona bağlı ihbar, denetim ve ceza prosedürü fiilen yok. işleyen bir sistem, 2003'ten beri yok. haliyle 2003'ten beri allaha emanet bi şekilde yürütülen bu konuda, her ILO toplantısında zılgıt yediğimiz gerçeği de manşetlere çıkmıyor, çıkamıyor.
300 kişilik bir ordu ve 22 milyon dolarlık bir bütçeniz olsa bile sayın bakan, siz bunu beceremezdiniz. çünkü balık baştan kokuyor: bunu yapabilmeniz için, bi zahmet, önce bakan ve milletvekili olarak, asli göreviniz olan yasama-yürütme kısmını halletmeniz lazım. bu fütursuz serbest atışlar kanımı donduruyor. şili bunu becerdiyse, hukuki çerçevesi, eğitimli konvoyu, bi güzel bütçesi ve umudu, hep umudu olduğu için. "insana değer vermek" derken, "biz insan taşıyoruz" diyen boktan İETT otobüslerinden daha fazlasını anladıkları için.

şili çok mu zengin? şili çok mu adil?  hayır değil. pinochet'yi yargıladığında alkışlamıştık; ama bugün, birçok latin diktatörün, vurguncunun sığınağı olan bir ülke şili, örneğin.  hiçbir şey siyah-beyaz keskinliğinde değil; soyguncusu hırsızı var diye, madencisini diri diri gömmek zorunda değil. anlatabiliyor muyum ki? yine de gönül isterdi ki, nerudanın arkadaşı nazımın ülkesi de az buçuk sahip çıksaydı emekçilerine, yüzlerine tükürür gibi yalan söyleyip, yaslı ailelerin acılarına dil çıkarmasaydı.
3 günmüş. keşke 3 vakte kadar deseydiniz bakanım. biz de 3 ay mı, 3 yıl mı, fal bakardık.

ay öyle işte. şimdi tahminen "bu dünkü meseleydi, gündem değişti bile" diyenler çıkacaktır.
slow food, slow city, slow news. derim, ben şahsen kendim.

12 Ekim 2010 Salı

suç ve ceza ve ıslah

kardeşimsin alexis. kardeşimizdi, hatırlayanlar vardır. alexis, kardeşim, katilin cezasını buldu. katili korumadılar, indirim için bahane aramadılar. müebbet hapiste. adaletin tecellisi sırasında kurban suçlanmadan, her bir güzel cümlenin sonuna "ama" eklenmeden, ah alexis 15indeydi, katili hapse gönderildi. darısı uğurların, ceylanların, arabasında ensesinde vurulan gençlerin, bir gece vakti ansızın nefesi kesilenlerin, adını hatırlamadığım nicelerinin başına.

burdan daldan dala: suçlu ıslahı gibi bir konu var malum. cezaevi, adı üstünde, cezalandırmalı. yine de bizim oralarda sosyal devlet, cezaevini keyfine göre yönetemez, belli standartları, gözetmesi gereken kuralları vardır, içindeki mahkumların hakkını koruması gerekir; çünkü evet, mahkum hakkı vardır. bir mağdur veya mağdur yakını psikolojisiyle değil, gerekirse robotumsu bir halde, onların da hakkını gözetmelidir. "Şikayet etmeyi bırakın siz ancak bu şekilde ıslah olursunuz. Bunun için buradasınız" diyebilen bir savcı olmaz, olamaz.

yani ne kadar sıradan, düz mantık şeyler yazsam da, bunu zaten azıcık vicdanı ve sağduyusu olan herkes bilse de, 80lerin cezaevi anılarına yanıt olarak "ah ama bugün ortam ne kadddarr da düzeldi" dendiğinde nolur bunu yutmayalım. -20'den -10'a yükselmek, gerçek bir gelişme olamaz. "insanlar ölmüyor artık, güzel günlerde sürünüyorlar" diye bir teselli olamaz. yutmayın, yutturmayın. bana bir cumhuriyet savcısı "biz onları ıslah etmeyi biliriz evvelallah" demişti nefretle. korkuyor insan. kurban siz bile olsanız, suçluyu korumak istiyorsunuz, savcıdan 2 kişilik korkuyosunuz. mesela: bir tutsağın tüm dişlerinin çekildiğini daha sonra "Özür dileriz yanlışlıkla çektik" denildiğini bilmek, ne hissettiriyor size? hadi bu münferit acılar tesbihimizin bir tek boncuğu. bebeğiniz için bez verilmemesi, pislikle, kalabalıkla, hastalıkla cezalandırılmak, hakaret, dayak kimin kanunu? bunlar işkence çeşidi değil mi?

hadi bunu bi kenara koyalım, onlar kötü adamlar, karanlık güçler. bir sorum var: tay.adlıları her il girişinde itinayla dövmek, galatasaraydaki standlarının önünden geçerken öcü görmüş gibi iki adım uzaklaşıp, bir yandaki hayvan hakları standına sığınmaktan ve böylece "duyarlı vatandaş tatmini" kotanızı doldurmaktan daha mı kötü, daha mı büyük insafsızlık? hayır, asla kıyaslamıyorum, hayvan hakları yerine değil, yanında destekten bahsediyorum ben. niyetse, ikisi de iyi niyet, ikisi de hak savunması. bi düşünmek lazım. dayak atmak gibi somut bir saldırı ve nefretle, ilgisizlik, duyarsızlık ve hatta görmezden gelme, gerçekten aynı kefeye konmaması gereken şeyler midir?

görece "zararsız" konularda ("dayak yemeyeceğiniz" anlamında "zararsız") vicdan aklayıp, karanlık, konuşulmayan, gazetelere çıkmayan, bir tek çekenin bildiği, sürekli hasıraltı edilen acılara karşı bilinçli bir körlüğü seçmek, bence çok adice. sinsi bir vicdan bu ve bana kötücül geliyor, kusura bakmayın. ilgilenmeyenlere/ merak etmeyenlere değil, ilgilenmekten korkanlara, duyduklarından dehşete düşüp kulağını tıkayanlara, tenhada konuşup açıkta susanlara, başkasının acısına ortak olmak için önce kendi kıçını sağlama alanlara kızıyorum ben. hepimiz meydanlara dökülmüyosak bile, ne bileyim, bir tek imza yahu. imza da atmıyosanız standa gidip, hal hatır sormak, bari el ilanlarını almak, okumak. minimumdayım ben, slogan atın filan demiyorum yani. deneyin,öldürmez.

ayrıca bir tek imzayla fişlenme korkusu yaşıyorsanız, fişlenmeye karşı tepki olarak da siz imza toplayın. "fişlenmeye hayır!" deyin, ne bileyim.  zaten sorsanız her şey fişleme. komik olan şu: bu hesapla ben üniversite yıllarımdan beri fişlene fişlene bi hal oldum, genç yaşımda kallavi bi kolleksiyona sahibim; hatta benimle aynı ad-soyada sahip yaklaşık 5 kişiyi de zor durumda bırakıyorum; ama yine de devletin ist.hbar.at kurumları iş teklif edebiliyor. evet böyle de bi hikayem var eskilerden (sonucu merak ediyosanız, hepinizin IPsini fişliyorum. haha, işim olmaz). özetle: korkmayın, imza atmak hayatınızı karartmıyor, hatta abartırsak iş kapısı bile olabiliyor sanırım.

tepkisizlik beni en korkutan şey; çünkü çoğunluk, o dışardaki güruh, sandığımız gibi "karşı" değil, sadece tepkisiz. destek ve köstek arasında tercihte bile bulunmuyor. mesela, suçluları hapse tıkmak istiyoruz adamım; çünkü suçlular. hapse girdiklerindeyse mutlu son- hikaye orada bitiyor. ama orda işkence gördükleri zaman adalet duygumuz işlemiyor; çünkü biz mutlu sonla bitirdik hikayeyi, gerisi prensle prensesin özeli, biz karışmayız. kol kırılır, yen içinde kalır. o zaman biraz sakat bi durum var adamım, iki kere düşün.

böyleyken böyle. hava çok gri ve ben 5 saattir ofisteyim, gün bitmek bilmiyor.
bu akşamsa bir mutluluk dalgası, bir güzellik bir şenlik.
aslında güzel şeyler de oluyor. onu diycektim ben, lafa bile ordan başlamıştım aslında.
neyse. anladınız siz. ona güveniyorum.

10 Ekim 2010 Pazar

adımadım

en iyi yaptığım işlerden biri erteleme. ben teknik olarak sadece 1 oda taşiycam, bi de işte ufak tefek eşyalar. bölünerek çoğalıyolar, dikkatim dağılıyor. ayakkabıları kutuliym derken, odanın ortasında merdiven açıyorum, tülleri indiriym derken bi bakmışım bavul yapıyorum. her şey aynı anda olunca sıkılıp, gördüğünüz üzere internete giriyorum. bu bir hafta, illa ki her şey yetişecek, illa ki bi yerden bi yere taşınıcam ama nasıl ve ne zaman ve of pof. kendimden sıkılıcam. uçarak koşarak olacak. keşke izin alabilsem bi güncük. olmayacağını bildiğim için sormadım bile. nakliyeci bulmam lazım tabii bi de, temel bi şi.kolilerim var, koliler dolacak. sonra belki hop, oda biter.

mesela, yatak ve dolap sökülmeli. evimizin her şeyi ikea, demontaj için benden 1,5 yıl önceki ürün barkodunu veya fişini istiyor ve hatta bunu bi zahmet mağazalarına götürmemi istiyor. yoksa neyin taşınacağını nerden bilebilirlermiş? hadi ordan ikea. ayağına gelecek vaktim olsa, önce evimi taşırım. operasyonel hödönüzü anlıyorum; ama siz de benimkini anlayın. ayrıca bence montajda online sipariş ve ödeme alabilirsiniz, ürün kodu internette var. gayet mümkün.biliyorum o hizmeti kendiniz vermiyosunuz, ama veren firma bulabilirsiniz. ay neyse işte, sizin yüzünüzden kendim yapıcam ikea. demontaj sırasında çatlar patlarsa ağlarım. oda zaten sirk çadırı gibi; ama böyle bir sonraki kasaba için sökülmüş ve toplanan bi çadır. kapısı yok bi de. ay şu taşınma meselesini bu kadar yazmak bile içimi sıkıyor. yap bitsin, gitsin. kendime kızıyorum.

kimonom vardı benim küçükken. ilkokuldaydım. "sarışın japon olmaz" diye tutturup 23 nisan gösterisine çıkmayı reddetmiştim. yani giyebileceğim yegane günde de başkası giymişti kimonoyu. bu sebeple, kendisi yepyeni mis gibi duruyor ve bence güzel bi ceket olur. bol bi şi zaten. proje. ta taa.

bailey's güzel şey. buzdolabı bar gibi, stokluyoruz, içmiyoruz. uzom bile var, otel hediyesi. önemli gün ve haftalarda içilecek. buzdolabı da benimki değil zaten. southern comfort burda satılmaya başladığından beri mutluyum ben. pek sık içmesem de ulaşılabilir olması güzel, lezzeti güzel,  her içişimde aklıma "so lord, wont you buy me a mercedes benz?"in  gelmesi güzel.

ben dün ilk kez anne karnında hıçkıran bebek hissettim. görmek değil, hissetmek. bulut bulut bekleniyor kendisi.

bugünse, alet edevat hırdavat. zaytung güzide bir videoyla konuyu özetlemişti; ama ben de dertlenicem: başıboş çocuk terörü diye bir şey sahiden var. çocukları her zaman neşeli, yüz gülümseten melekler olarak görüyosanız buraları okumayın. ben çocuk severim, 4-5 yaşına kadar. mümkünse bir sonraki temasımız üniversiteye başlarken olsun. böyle bir sorunum var. haliyle 5-14 yaş arası, bi kısmı çocuk, bi kısmı genç irisi insan yavrularının, kimbilir hangi oyun amacıyla benim zaten zar zor durabildiğim mağazalarda koşturması sinirimi bozuyor. dolap kapılarından fırlamak, satılık kapı zillerinin hepsine basmak, elinizi attığınız her yerde patinaj yapan lastik ayakkabı sesi filan, almiym ben. kullanmıyorum. kızımız/ oğlumuz kasa kuyruğundaki alışveriş arabasında akrobatik hareketler yapıp ebeveynlerinin "spor yapma" kotasını dolduracak diye burun hizamdan geçen tekmeler istemiyorum.

çocuk bu, yapar. ona kızmıyorum; ama ailelerine sahiden sinir oluyorum.  türkiyedeki ilk alışveriş merkezi olan galleriadan beri hepsinin oyun alanı var. salın yavrunuzu, gidip sonra teslim alın. ergen enerjisine sahip olan 14lüğü de bi cafeye filan bırakın, zaten orda zıplamaz, utanır. veya izin verin, tenhada kıstırıp çimdikleme / gözlerimi kocaman açıp korkutma hakkım baki kalsın, ben onları mum yaparım. videoda dediği gibi: sizin yavrunuz numune bir zeka değil.

 listelemem gerekirse, aşırı terleyen, sakar ve yeni edindiği cüssesine uyum sağlayamamış erkek çocuklar ("ahiahi babaaa, koşarak uçan tekme salvolu çizgifilm vuruşu denerken bütün merdiven standını çalışan ablanın üstüne devirdim, o sırada akan sümüğüm de yandaki amcanın koluna sürüldü, dondurma alsana")  ile büyümüş de küçülmüş, ukala ve sürekli çığlık atıp mızırdayan kız çocuklar ("anne ya mor kalpli kutu istemiyorum ben pembe dediiiim uff zaten kalpleri de busegülünkinden ufak, alıcaksın yoksa çantanı yırtarım! babaaa annemi azarlar mısııın?? babacııım ya üzüyo beni amaaa!")  ilk sırada. sosyalleşmeyi bilmiyosa, benimle öğrenmesin. böyle de faşizan bi damarla nefret  ediyorum sahiden.

bu arada, yurtdışında, en azından benim gördüğüm ülkelerde, böyle bir sorun yok. ben sahiden görmedim; özellikle dikkat ettim ve yoktu. yaşı küçük olup ağlamaya başlayanları da hemen mağazan çıkarıyolar. onlar da çocuk, onların ergenlerinin de hormonu var. üzerimize fışkırtmıyolar, o kadar. o yüzden bu bi terbiye meselesi ve ben bu ailelere sinir oluyorum. sınır koyamamak sanırım sorun: önce çocuğu şımart, kendini mucize sansın. el kadarken bile tüm aile icici-bicici-cücücü çocuk eğlendirin. temel hayat fonksiyonları bile ilahi işaretmiş gibi ilgiyle izlensin. kendi kendine vakit geçiremeyen, akraba bağımlısı bi ucube yaratın. eşek kadar olunca yine aynı ilgiyi beklesin. haftada bir ilgilenin, başınızda vızırdamasından bunalınca "bi koş gel yavrum, reyon gez" deyin, e beni de anne-babası- akrabası gibi sansın çocuk, zaten kendini de sevimli sanıyor, katlanmamı beklesin.

çocuk yetiştirmenin kolay olmadığını biliyorum; ama bence bu vakalar tam da kolaya kaçılmış vakalar. yoksa bir çocuğa "hayır evladım, mağazanın bi ucundan bi ucuna 'annneeeaa' diye bağıramazsın, bi zahmet yanıma geleceksin"i öğretmek, öğretmemekten daha zor. çünkü öncelikle mesela, evde de böyle bağırmaması lazım. böyle bi çığlığı aklına bile getirmiyor olması lazım.  anne-babanın da bağırmaması lazım. 3 yaşından itibaren ingilizce öğrenmesini sağlamak çocuğunuzu medenileştirmiyor. anlatabiliyo muyum ki? neyse işte. ben sadece bu çocuklara birilerinin biricik yavrusu diye katlanmak zorunda değilim ve annemden biliyorum ki bazen yabancılardan gelecek iyi bir ayar/azar anne-babaya hem katkı hem de yardım oluyor. günün anafikri budur. tabii bu veletlerin aileleri beni dinlese bile sonuçta bana pis bekar bok diye bakacaklar, o yüzden kalkınamıyoruz.

9 Ekim 2010 Cumartesi

~

benim yeni bi evim var. içinde yeni bi ev arkadaşım var. aslında, arkadaşım, yeni bi haliyle var. taşınma telaşım, güneşli günler umudum, bi güzel şişe şarapla kutlama sözüm var. rüyamda tüm eşyalar bi düğmeye basınca ufalıp küçülüyodu ve çantada taşınabiliyodu, böyle bi teknolojiye ihtiyacım var. olsun varsın, debelenerek halledecek gücüm var. yerleşip derin bi nefes alma umudum var. var kere var. bu çok güzel bi his.

6 Ekim 2010 Çarşamba

gakgak gubarak

saçım uzasın, hemen uzasın. kış geliyorsa saç uzar, kulakları ısıtır. saçımdaki beyazı seviyorum, sağ tarafta, kaşımın üstünde, çok bariz olmasa bile, görünen bi tutam olmasını seviyorum.  neyse, rogue'u da severim, evet.

dövmemi denedim. yani uygulamalı değil; ama işte, istediğim yerde ve şekilde olabiliyor. tabii kıt kaynaklarla yaptığım bi deneme olduğu için uzman doktorlar bi tarafıyla gülebilir. yine de imkansız değil, gayet mümkünmüş. mutluluk verici. 3 nal ve 1 at kaldı geriye. sessiz sedasız.

hayatımdaki en küçük akrep için sayılı günler. bi tuhaf pırpırlık. bulutsu, kümülüs bi hal.
upuzun ve pilili eteklerim, gün oldu devran döndü ve moda oldu ya, ah ah yani. bi de şey, annemin gençliğinden kalma caanım kemere bir şekilde parfüm filan mı bi şi, bulaşmış, deri lekelenmiş, nasıl kurtulur?

bu günlerdeki koşturmacama aslında tam bir çözüm bulamamış olsam da işler yolunda gidiyor gibi hissediyorum ve bu his güzel. saçma belki; ama yine de güzel. plan projelerim var, güneşli günler için. kış ve yağmurlar geliyor olsa bile. bu vesileyle bol bol beyaz şarap içiyorum. bazı şeyler yolunda gidiyor ama. sevdiğim adam 3 günde mucize gibi bi şiler yapıyor mesela, minicik,renkli bi kağıtta yazan şeylere ve yapabileceklerine bakıp bakıp durdum bi süre. o yüzden zaten, olabilir ve çözülebilir her şey.

daldan dala:
bozkır ve çöl, orman olmadıkları için ezilen üvey evlatlar. "doğa"dan sadece parlak renkli çiçekler, şelaleler ve tatlı kuş cıvıltıları anlamayı bıraktığımızda, güzelleşiverecekler. bataklıklar da böyle kurutulup yok edildi; sonra bi baktık ki sinek yuvası değil sulak alanmış. çirkin çocuklar, pis bataklıklar ve tüysüz kediler cumhuriyetinde, korunması gereken şeyler için kalıplaşmış güzellik şartları aranmaz.

biricik arkadaşım, evleniyor. muş. uzaklarda, kilometreler ve okyanuslar ötesinde karar vermiş. hemen değil, acelesi yok; ama işte karar vermiş, verebilmiş. o ne kadar sakinse benim gözümün önünden slaytlar dolusu okul anıları, platform topuklar, pencere önü kaloriferleri filan geçiyor.

radikal'in devir teslim töreninden beri, en ufak haberde bile satır arası yönlendirmeler, tercihler, ah nasıl da gözümü yoruyor, anlatamam. eskiden dırdır yorum bırakırdım, yordular beni. yorulmamak lazım. o iğne oyası detayında özenle yapılan kelime tercihleri, en masum halleriyle okuyanı şartlıyor. sevmiyorum, sevmem.

üniversiteler hakkında konuşulacak tonla konu varken, konunun dönüp dolaşıp baş örtüsü olması, onun da aslında olamaması beni sinir ediyor. çözümmüş gibi sunulan şey, hukuk 101 dersinden kalmış birinin bile anlayacağı gibi, berbat bir yama. sınıftan atılma yok, tutanaklarla disiplin suçu ve mesela okuldan atılma var. çözülemeyen düğümleri kutluyoruz, birilerinin hayatı, birilerinin duyguları da meze ediliyor. oysa bir de, sessiz ve derinden, yök amcanın "özgürlük" istediği aynı kuruma polis yığdığı gerçeği var.  yamasız. güvenlik için lazımmış. hatta bakın toplantı adı da ne güzel: özgür ve güvenli üniversite. YÖK artık ya. sahiden. oysa biliyoruz ki mesela konuşmacı korumalarının kampüslerde yarattığı dehşet, öğrencilerden kaynaklanmıyor. orda bi de polis olsa, tablo n'olurdu, o da malum.

sol olarak o la la:
sıcak çikolatanın içinde marshmallow. sahip olduğum en kokoş zevk sayılabilir, ama sahiden güzel yahu. ah hele ki dondurmanın içinde, bi güzel yumuşacık sürprizmiş kendisi. evet sahiden, "lyon'da naptın?" derseniz, türlü çeşitli dondurma deneyip durmuştum ben aslında.

3 Ekim 2010 Pazar

yuvadır kuşlara

haftasonundan geriye:

1) sun ra orchestra'yı izlemeyenler çok şey kaçırdı, üzgünüm.

2) elimizde, yanımızda getirmeyi unuttuğumuz ama bize orada verilen mumlarla, beşiktaş'ta, 2 milyon ağaç için toplaştık. bi kez daha anlaşıldı ki çevre protestolarında organizasyon pek başarılı değil; çünkü çok yeni bi alan. veya gerçekten müdahil olması gerekenler fazla öne çıkmıyor. sonuç? ürkek bir itiraz. mesela, zaten avuç içi kadar insanın toplanacağı belli bir şey için, 23 ayrı nokta belirleyip, kalabalığı mikro düzeye indirmemek, oraya gelenlere adam gibi slogan attırabilmek ve çok rica edicem, protesto adı altında "tohumlar fidana, fidanlar ağaca, dönmeli yurdumda" diye şarkı söylememek gerekiyor!
ortaköyde buluşmaya ne gerek vardı mesela, beşiktaşa gelemiyolar mıydı? 100-150 kişi ile 23 nokta arasında en kalabalıklardan biri olan beşiktaş ekibi, duygusal bir şekilde sağa sola sallanarak, elimizde mumlarla, "....dönmeli yurdumdaa!!!" diye içlendiğinde organizatör ekip çok gururluydu. güleyim mi ağlayayım mı bilmiyorum, slogan atılmak istendiğinde, o gece gerçekten emek harcayan bi hanfendi hepimizi dürterek "tohumlar fidanaa..." diye yönlendiriyodu. çarşı mesela, köprüye karşı olarak ordaydı. teyze üzülmesin diye afişleriyle sağa sola sallandılar. bi davul, 2-3 kaynana zırıltısı olsaydı, belki en azından, beltaşta eğlenenlerin dikkatini çekebilirdik. neyse işte. ordaydık. 23 ayrı noktadan kendinize yakın olana bile gitmediyseniz, geçerli bahane sayısı üç beş filan. istinye raporu aldık, bi de ataköy.

3) 20 yaş dişi ağrım bitmiyor. geri geldi. diğer üçü çekildi ya, dördüncü diş resmen ağıtta. diş de değil, çenem ağrıyor. kulağım tıkandı desem komik olacak; ama sahiden öyle. baskıdan basınçtan, kulağım tıkalı. şu ara bir dişçi turum eksik, umursamıyorum. uyuşturdum, uyuyor.

4) deprem olmuş. oturduğumuz yerden biri koltuğu sallıyo sandık, geçti. 4.4 yüksek değil, hele ki marmara için. ne bileyim, depremle yaşamayı öğrenmek sanırım 4.4'ten korkmamayı öğrenmeyi de içeriyor. en azından istanbulda kerpiç evde değilseniz, 4.4 bir şey yapmaz. tamam, fobik durumlara saygım var, onu geçiyorum. ama bence, önümüzdeki 3 gün "marmarada neler oluyor? bu bi işaret mi? 2012de marduk böyle böyle mi gelecek" kıvamı, haber bülteninde yer doldurma antremanlarına malzeme çıktı, o kadar. bilmem ki belki de aslında  iyi bir şeydir korkmak. ispark tarafından otoparka çevrilen "afet sonrası toplanma alanları" gelir aklımıza, bir ihtimal.

5) acayip, ne güzel bi mezeymişsin sen. bi de ben rakıyı özleyebilirmişim, bu da olmuş.

6) yılın ilk mandalinası için bi kez daha: içeçe niçeçe niçe yıllara. herkes kendince selam çaksın.

7) yazlık-kışlık dolap devir teslim çalışmaları başlamalı, odam sirk çadırı gibi. bu sefer her şeyi bi bavula koyup ikinci bi emre kadar açmamayı planlıyorum. bi yerden başlamadıkça gecikiyor, bu perşembeden itibaren sağanaklarlarlar başliycakmış, paçam tutuşuyor.

8) biri yeşil, biri mor ve biri de kırmızı olan odalar! tahammül sınırlarımın çok ötesinde bir renk fetişi, üzgünüm, sevmiyorum. emlakçı olsam, tüm ev sahiplerini kandırır, duvarları beyaz- bej filan boyatırdım.

9) national geographic'in bu sayısına, hep balıkçılık dosyası, hem o kocaman haritası ve en çok da küre dağları için teşekkür. bazen, gitmeden görmeden, gözlerim doluveriyor. orda olsam, güzelliğinden dilim tutulur gibi geliyor. yeşil-sarı-turuncu denizine bakakalsam, sahiden, bir parçam orda kalır gibi.

10) filmekimi biletleri kaçtı, yaşasın ev sineması.

1 Ekim 2010 Cuma

all that is solid melts into la la la

gözlüğüm yamulmuş. kolları bozulmuş. yorganımın içinden yere düştüğünde belliydi zaten. burnumda sallanıyor ve çok asabımı bozuyor. asabi teyze olarak buna bile takılıyorum. çıkarıp kenara koyuyorum, gözlerim yeniden ekrana odaklayana kadar bi ömür yitiyor.

geri sayım ne güzel şey. geri sayan bir mutlu hanımla geri saymak, günleri haftaları takip etmek. az, çok az ve kıymetli zamanlara teğet, uzaktan seyircilik. sonrası, pamuk pamuk.

bir uykum var ki şu an, kıvrılıp mışıldamak için uygun. dün de böyleydi, geçer elbet. zaten konserde uyunmaz, gözler açılmalı. konsere giderken narsis'aanımla karşılaşmalı; ama sadece özel günlerde değil. hatta bilinçli bi şekilde buluşmalı. yaa yaa.

türkiyede 10 bin tür bitki var, 3 bini ülkemize endemik.  tüm avrupadaki endemik tür toplamından fazla. haliyle, lütfen, birileri çevre diye debelenince destek olmuyosanız, bari köstek de olmayın. bunu her yere yazıyorum, çünkü biyoloji derslerinde fotosentez anlatılana kadar bunu söyleselerdi belki sahiden çiçekleri yolmadan yolda yürümeyi becerirdik.

insanlar hiç farketmeden, istemeden, tam tersi sebeplerle beni çok kırabiliyor. en yakınındakini severken boğarken leyleyley - hiç de bile. sahiden yani: hiç de bile. yine kanadım kırılıyor işaretli yerlerden. kırılmıyorsa kırışıyor. buruşuyor.

zap deresindeki o köprü, deniz gezmişin emeği olan köprü,  bombalanarak yıkılan köprü, yeniden ayakta. kimi buna romantik anlamlar yükleyebilir veya kardeşlik dostluk mesajları uçuşabilir. ben daha çok, olması gereken bir şey oldu gibi, kaybedilen şeyi bulduk gibi rahatladım. yerine dönen bir köprü müdür o? hayır; ama eskisine selamdır. eskisi bombalanarak yıkıldı. bu değişmeyecek.

dünyanın diğer ucunda, ekvadorda olanları da bilmek lazım.
ah bir de, dönem dönem helikopterle istanbul üzerinde gezerek uygun arazi beğendiğini ve alıp konutlarlarlar yaptığını rahat rahat anlatan ağ.aoğ.lu beyin reklamındaki iticilikten sonra, bence esas konuşulması gereken konu burda.  madem böyle bi şi yapıyosun, bari alkış bekleme yahu.
ayh.
içimde bi sıkıntı var. sahiden büyük, gri bir sıkıntı baloncuğu. haftasonu başlayabilir.
nemrut nefreti bir ruh hali. patlayasıca.

29 Eylül 2010 Çarşamba

düşün taşın

kardeşim fransaya taşınalı 2 haftadan biraz fazla oluyor. bugün aldığım mesaj:
"derya sana bi şi diycem. panik yapma. çok yakıştı ve çok mutluyum.
burnuma ve göbeğime piercing yaptırdım!"

okuduğumda telefondaydım. sesler uğuldadı., telefonu kapadım. ben resmen yarı-anne refleksleri veriyorum, kabul ediyorum. kızmak değil, zaten neye kızayım, olan olmuş. anlatmış zaten, klinik gibi bi yerde sıhhi sıhhi yaptırmış, losyon filan vermişler. canı acımamış. benim derdim ilk 2-3 ay boyunca yapması gereken bakım. böyle, bi an için, aygaz melodisinde "eee-een-fek-siyyoo-oonn" cıngılı duydum resmen. ama o iyi bakıcak, bişcik olmiycak. zaten salonlarını da cart turuncu istilasından kurtarmışlar ve odası pek bi güzel olmuş.

ekim ayı kasıma çok güzel bi şekilde bağlansın. tek dileğim bu. her yere yazabilirim.
kendime güç, kendime sabır. hepsinden bolca. yorulacağım ve lütfen buna değsin.
sonrası ışıklı ve çok güzel olacak. mutatis mutandis.
derin nefes ve fonda inceden inceden:

ağlamaak yooo-ooo-oook, gülmek vaa-a-arrr.

kum havuzu, evet.

ceylan 14'ünde öldürüldü, bugün bir yıl geçmiş. geçebilmiş. ceylanın ailesiyle yapılan röportajla, kocaman gözlerini hatırladık. ceylan vazgeçilmiş bir çocuk, ailesi de vazgeçilmiş bir aile.

şehirli hayatlara bakıyorum. mesela arkadaşı çimdik attı ve kolu morardı diye çocuğunu acile koşturanlar, kum havuzunun sterilizasyonu ve göz sağlığına etkileri konusunda saatler harcayanlar, ne bileyim, ortopedik ayakkabı, kuş tüyü yastık, polar kazak ve diğer bir sürü şeye özenen aileler. özel derslere giden çocukların anneleri, her gün bir müzik aleti, bir spor dalıyla uğraşan çocukların babaları, kutu kutu pense oynayan miniklerin öğretmenleri, ceylana karşı ne hissediyor? bir gün el kadar bir çocuğun öldürülmesi ve bunun gayet olağan karşılanması, en temel bireysel hakları bile hiçe sayarak otopsinin de tutanağın da insanca bir şekilde yerine getirilmemesi, ne hissettiriyor?

hiçbir şey. kısa bir içlenme, bir his değildir çünkü.
ceylanla ilgili bildiklerimiz neler? o kocaman gözleri,  makarnayı sevmesi, etrafa dağılan parçalarını eteğine toplayan annesi, 6 kardeşli fakirhanesi, uzaklarda, tozlu topraklı köylerde, mayınlara alışık bir diyarda yaşaması. bu kadar. ceylan bizim çocuklarımız gibi değil. ceylan hatta, çocuk bile değil. bunca yıldır öldüğünde üzülmediğimiz, isimsiz, sadece sayı olanlardan.. berkcanın gözüne kaçan kum ve ceylanın dağılan bağırsakları, başka diyarlara ait. bilmem anlatabiliyor muyum? ceylan birçok aile için hiç gerçek değil. ceylan, olayın ağırlığı sebebiyle gazetenin 3. sayfasından manşetine taşınmış, münferit bir "vah yazık" hikayesi. belki de ceylanla berkcanı yakınlaştıran tek şey, makarna sevmeleri. ne acı di mi? aileler, özellikle çocuklu aileler, özellikle o yatırım gibi, biricik proje gibi ele alınan çocukların aileleri nerdeler? meydanlarda değiller. hesap sormuyorlar.

okul taksitleri, yeni bir gömlek, güzel yazı defteri veya organik sebzeyle sağlıklı nesiller yetişirken, yaşıtları bir yerlerde ölüveriyor. uğur da 12 yaşındaydı kapı önünde vurulduğunda. uğurun ayağında terlikleri vardı, tek hatırladığımız. ceylanın kocaman gözleri, uğurun terlikleri. işte şehirdeki sterilizasyon düşkünü aileler, bunu çocuklarına anlatmıyorlar. çünkü şehirde yaşayan çocuklar güzel masallarla büyüyüp pedogojik harikalar olmalılar. beden sağlığı kadar, ruh sağlığı da steril ortamlarda gelişmeli. ah çocuklar böyle kötü şeyleri bilmemeli, "güzel, rengarenk dünyaları yetişkinlerin acılarıyla bulutlanmamalı". yokmuş ceylan, bitmiş uğur, kalmamışlar. oysa o dünyayı bulandıran şey ceylanın ve uğurun varlığı değil, ceylanın ve uğurun ölümü ve ceylanın da uğurun da bunda bir suçu yok. bilinmeyi hak ediyorlar.

ceylanı zaten kendileri de yok sayan aileler, ceylanı çocuklarından  gizliyor: öyle bir şey olmadı. bu ülke, senin yaşıtını yok etmedi. bak babacık ve ben ne güzel unuttuk, sen de duymamış ol berkcan. onlar uzak yerler, kötü yerler, tü kaka yerler. hayır berkcan, kapıcının oğluyla oynayamazsın, bitlenirsin. dağda hayvanlara bakmaya giden ceylancık, at binmeye giden berkcanla bir olamaz, olamaz, unutma bunu, ağlama sakın. o anneler babalar, çocuklarına sahip çıkmaları gereken cahillerden yavrum. yapamadılar, kader utansın, bizim ellerimiz tertemiz. ben sana ne fanus hayatlar sunuyorum oysa yavrum, sakın terli terli soğuk su içme canım.

ah hatta tam yerine uygun şarkımız gelsin: kurban- anneni hatırla.

ceylan bir daha hiç büyümeyecek, uğur da. ceylan hukuk okumak istiyor diye, başarılı bir öğrenciydi diye sevilmek zorunda değil. çirkin ve başarısız bir çocuk da olabilirdi. kavgacı, nemrut bir velet olabilirdi. o fotoğrafta gözleri kapalı çıkabilirdi. ceylan öldürüldü. 6 çocuklu bir aileye ait olduğu için, anne babasına diğer 5 tanesiyle teselli bulmaları söylenmese de düşünüldüğü için, fakir ve çok çocuklu ailelerin o çocukları tek tek, hepsini kendine has bir sevgiyle sevebilmesine ihtimal verilmediği için, kalabalık aileler için bir klişe olan "çocuklarının adını biliyo mu acaba" burun kıvırması sebebiyle, ceylan her gün ölüyor. değil öldüğü köyü, şehri bile haritada gösteremeyen aileler ceylanı unutmaya yetkili görüyor kendini, hayır, öyle bir yetkileri yok. her gece rüyalarına girmeli. "kirlenmek güzeldir" reklamlarıyla kirlendiği gibi hemencecik temizlenen veletlerin, velileri tarafından izin verilen sınırlar içinde gerçekleşen, "çılgın" çamur coşkusu, elbette temizlenemeyen bluzunda, çıkmayan çamur lekesi olan çocuklara tepeden bakıyor. haksızlık burda.

ceylanı anmaya bütün çocuklu aileler gitmeli. başbakan da gitmeli. üçer tane doğurun derken, doğan çocukların yaşamasını sağlamak onun baş görevi olduğu için. kendi kızına bakıp "aç bakayım gözünü kocaman, ciddi dur" deyip bi an için ceylanı görmesi gerektiği için.

bence unutulmaması gereken şey, 2009'daki jandarma fezlekesi. okuyun, hatırlayın.
varsa, çocuğunuzun, kardeşinizin gözünün içine bakın. içinize sinerse unutun, siz bilirsiniz.
uğur ve ceylan, o aptal kum havuzlarında debelenemediler diye değersiz olamazlar.

27 Eylül 2010 Pazartesi

kalimera attika.

bi şehir insana türev-integral çağrıştırmamalı. gerçi kötü değil, ben calculus 101 sınıfıma mis gibi bi aşk borçluyum. yine de, bir köşe başında TETA! diğerinde yıllardır görüşmediğim OMEGA! böyle bir heyecan. Lambdanın büyüğü ayrı, küçüğü ayrı bir anı.  alfa görüyoruz, simgeyle manzarada bi bardak çay filan düşüyor akla. öyle bi şi. sahiden unutulmuyomuş, azmettim okumayı becerdim. hatta "pa-ra-ka-lo" hecelemelerim yerini "vassilis marias"a bıraktı filan. hayır hayır, bu kadarla sınırlı değil; kafa göz yararak cümle bile okudum ama anlamayınca bi işe yaramıyo. neyse, ileride bir gün yunanca öğrenmek istersem, alfabe kısmından yırttım gibi denebilir; geriye üç nal ve bir at.

fotoğraf makinası taşıdım, sonra bilerek tek kare bile çekmedim. birincisi, zaten çok bi şi görmüş değilim. iki günün biri konferans salonunda geçti. akropol'e bile gitmedim, ilk gün, dışarısı 30 dereceyken içi 40 derece olan  bi sightseeing otobüsüyle önünden geçtim. hatta otobüs her zamanki güzergahında bile gitmedi, o da benim bahtsızlığım. sonra düşündüm de, bunu tanışma sayamayız, o yüzden fotoğraf olamaz. bu sadece, sanki topuklarımı vurmuşum, bi an için atinaya gelmişim de şehrin haberi bile olmamış gibi, kolonaki-plaka hattıyla sınırlı bir çat kapı ziyaretti. pazar olmasına rağmen, dibimde olmasına rağmen, monastirakiye gidemedim mesela, düşününüz. haliyle, daha güzeli, daha uzunu ve daha dolusuna sakladım fotoğrafları.limanı bile görmedim ben yahu, halbuki uçaktan o kadar güzeldi ki. ah zaten, yaseminler hala dalında, ağustos bile bitmemiş, öyle bir mevsimdeydi şehir.

neyse yani, "sol yanımızda arkeoloji müzesini görüyoruz, sağımızda bizans müzesi" filan, geçigeçiverdi attika mou. tam o beni çağırırken ben terkettim. bir sonraki sefere haritasına alışkın, yollarını bilir vaziyette, hazırım. ne zaman olursa artık.

harita da ne güzel şey, şehrin el falı gibi çizgiler. şekliyle tanışmak bile bir fikir.
gece uzun uzun kitap okudum, uzun zamandır yapmadığım kadar. iyi geldi. öksürük hapşırık bitti.

ha bir de, yolunun üstünde afrikalı seyyar satıcıları görünce, ufak bi salvoyla karşı kaldırıma geçen, bu sürede itinayla "ay cıkcıkcıkcık" çeken, adamları ve sattıkları ürünü yüne itinayla teeeek teeeeek süzen ve korkan, çok korkan en bi ütülü, tatlı su demokratlarını o suda boğasım var.

bugünse, ofis, konser ve hatta niye olmasın, anthon amca neşesi.
aya irini, müzik müzik bi yer. keşke caz festivali afişlerini aydınlatmak için kurdukları o dev spotlar seyircinin gözüne giriyo mu diye bi kontrol etselermiş, paganini sevinirdi bence. yine de güzel, hep güzel, oh mis.

25 Eylül 2010 Cumartesi

derin nefes

benim panik olmam gerekiyor.
şu aralar öyle bir düğüm halindeyim ki kime anlatsam panik oluyor. başkası anlatsa ben de olurdum. onun yerine, bekleyip görelim, kısmet, su yolunu bulur gibi bi şilere devrettim kendimi. alarmı kurduğum saatten tam bir saat önce uyanıp, tavana dev gibi gözlerle bakıp "napçam lan ben?!" paniği yaşama zamanları geri geldi. o bir saat, kendimi zorlayarak uyumak, uyur gibiyken rüyamsı hallerde düşünmek, her sabah 1 saat işkence demek. alarm çaldıktan sonra ise, bir rahatlık, bir yük atmışlık, bir kadere teslimiyet hali. nasıl, niye bilmiyorum. reflüm yeniden benimle, onu biliyorum.

 pasaportumda 6 günlük vizecim daha olduğundan, yarın atinaya gidiyorum /muşum. ptesi akşamı dönmek üzere, 2 günlük, maksat kendimi yormak olan bir iş bi şeysi. pır pır olamıyor içim, yorgunum. akropol'e yakınmışım gerçi. çok hasta ve yorgundum bu hafta ben, dinlenebilmek istiyodum sadece, ondan bu mızmız istemeyiş. bir pazar günü atina, beni heyecanlandırabilirdi. acaba ptesi orda ne yapmam bekleniyor? böyle de eğlenceli bir muamma.

çözmem gereken testler, vermem gereken kararlar, atmam gereken adımlar ve delice arayıp bulmam gereken şeyler var. evimi, işimi, şehrimi değiştirme ihtimalim var. her şeyin bu sırayla olmasını sağlamaya ihtiyacım var. tüm bunlar değişir ve dönüşürken sabit kalacak 1-2 şey var. velakin tüm bunlar olurken piyango vursa sanırım işler kolaylaşırdı. büyük ikramiyeyi siz alın, ben 4-5 filan bilsem de yeter yani.

*
amaan. düttürü dünya.
bu bir "nasıl olsa bir paragraftan fazla yer verildiğini görmeyeceksiniz, o yüzden bari onu da atlamayın" haberi.
bir de, osm.an sın.a.v midemi bulandırıyor. iyiliği gösterebilmek içinmiş. sen çekil yeter, biz görüyoduk zaten.

23 Eylül 2010 Perşembe

nefertiti

iş başa düşünce, su perisi zincirledi kendini allianoi vinçlerine.
çünkü horasan harcı yalanının içinde kiremit tozu var. bak ne kadar basit ve çirkin.
bu kadar ince emekle hazırlanan kostümü, keşke bir okul gösterisinde veya renkli bir partide giyselerdi.

hiçbir yere, hiçbir şey yazmak istemiyorum. bu kadar olmazdı hiç. iskenderin kılıcı lazım. iskendör. kes at kırp biç. yine de bunu yazdım işte; çünkü bu başka. niyeyse. aaayh. bu hafta bi bitseydi, bi bitebilseydi veya mesela bizim sokak kapısının otomatı bozulmasaydı. veya kavalyemi görebilseydim bir. birazcık bir. veya ben kendimle kavga etmeseydim, mesela.  red kitten başka kim vurabilmiş ki gölgesini, di mi? sinirliyim. inadımdan ve inadıma sinirliyim. neyse, elbet gün doğar.

bi de bir ricam olacak, öhöm öhöm. "kendi ayakları üstünde durmak" veya ne bileyim işte, "kendi kendine yetebilmek" gibi lafları her önüne gelen, her önüne gelen için kullanmasın, olur mu? içi boşalıyor da. ayrıca hayır, hiç de "şirin" değil. şerh koyma yetkim var ve sabittir. çünkü bunu gerçekten yaptığını bildiğim insanlar var. hani düşününce, komikle ayıp arası bir şey oluyor. insanın kendine yakışanı giymesi meselesi: öbür türlü dikişler eğri duruyor.

22 Eylül 2010 Çarşamba

mutatis mutandis

şu anki yürüyen ceset halimle aldığım haberler içimi daha da çürüttü. bir küçük güvercinden dizi dizi taklalar. bi şekilde kendi ayağına basabilenler için geliyor: erase and rewind/ cos i'll be changing my mind. bakınız link filan yok.

değişmesi gerekenler değiştiğinde. veya değiştirildiğinde. veya değiştirilmesi gerektiği artık bi zahmet idrak edildiğinde. veya kaçmaktan helak olmak yerine yüzleşildiğinde.

o kadar hastayım ki 12 saat üstüne hala bi de evde çalışıyor olmak, sinirimi bozmuyor bile. bitirip uyumak istiyorum sadece.

21 Eylül 2010 Salı

loç- çol

dün ben kuş gibi üşüdüm. gerçi kuşların tüyü var, kabartıyolar filan. sonra ısındım ama galiba biraz geç kalmışım. bugün de bana ekstralarc, ekstralarc bir yağmurluk desteği alarak ofisciğime koştum. trafik ne kadddaaar sevimsiz bir şey yahu. gerçi eksik kalan sabah uykumu aldım ama neyse işte. yine de dırdır yok. "trafiğini sevdiğimin şehri" diyoruuuz, hop konuyu değiştiriyoruuuz. boğazımdaki arılar da vızıldar vızıldar gider heralde. böyle yattık-kalktık hızında mevsim değişiyor ya, hızlı geçişlere ayak uyduramıyorum.

istanbulun alacakaranlığında deniz trafiğini seyretmeyi seviyorum. sonra karanlık çöküyor ve sadece ışık kalıyor geriye. yukardan hepsini sakince, fosforlu karıncalar izler gibi izlemek.

loç var bi de. loç vadisi, kastamonu. cürete karşı cesaret yeri.
buyrun:
cüret ve cesaret.
loç vadisi uzun zamandır gündemde. ya da yani, bilenlerin gündeminde. jandarmanın rolü ise bambaşka bir hikaye. "sağ baştan say" dediğinizde sayılacak ilk 5 HES direnişinden biri loç. neyse, bunlar okumanız için. bunlar, okumadığınız ve okutmadığınız sürece, manşetlerde zaten yer almayan ve itinayla silinip giden haberler olduğu için. sarı yazma, karadeniz ve loç, isyandalar.

bu bilgi kaynağının güvenilirliğini her zaman sorgulayabilirsiniz; ama o güzide reklamda dendiği gibi, daha iyisi yapılana kadar, en iyisi bu. en azından bir şeylerin ters gittiğini duymak için, işe yarıyor. tabii az buçuk sabırla okumak da gerekiyor, hap yapıp yutturulan özet kutucuklar ve alt başlıklar kolaycılığını burda işletmiyorum, üzgünüm.

bir şeyler zor; ama okumamak veya bilmemek kolaylaştırmayacak. inadım inatsa, tamamen bundan.

20 Eylül 2010 Pazartesi

dalgın

dün ne güzel bi gündü. ışık, kapadokya derinliği ve zıplayan metal bilyelerle ilgili bir gündü. şampiyonların kahvaltısı, sımsıcak çilekli çikolata. sarı-yeşil-beyaz uyumunun güzelliği. peynir tabakları ve ev sineması seansı. içkideki uçuk fiyatlara bakıp "ne zamandır ortalama bi şarap 29 lira yahu" dumuru. 3 euro olmalı arkadaşlar, bakınız 6 lira. sahiden, içki fiyatları hiç normal değil. normalleştirmeyin.

bunun dışında, bugün de havaifişekli bir kutlama günü. aslında. benimse içimde bi yer bozuk buruk. yok bunlardan değil, bile bile yaptığım hatalardan veya yapmadıklarımdan. saman alevinden, haklı olup haksız duruma düşmekten. bolca ablalıktan biraz da inattan. öyle işte blog, bi bakmışsın, iki kere iki kiki ediyomuş. ben ben ben hiçbi şi anlatamamışım en yakınımdakine, uzaktan yakınıma. ne bileyim. ben hep o kaçındığımı sandığım salaklığı, yine bir daha. of bana. ölü fare rengi bir hal. tasdikli hallerinizin çürüyerek ufalanması.

bugün benim için, "ah makyaj alerjim var ondan gözüm sulanıyor" yalanı, bi kavanoz yaban mersini  kurusu ve saatlerin geçmemesi. daralıyorum. bir durmak, durup havalara bakmak istiyorum, gök görünmüyor.

aa bi de, rodopluyla tanıştık nihayet. yatağımda okuyarak doymak istiyorum şu an, öyle bir mızmızım.

17 Eylül 2010 Cuma

13 dakika


Jiare-Ziyaret

izlemeyeni dövüyolar. ben dövüyorum yani. izleyin.
yok üşeniyorsanız, okumayın artık burayı. sahiden. istemiyorum. ne gerek var. her şeye üşenelim, çok kıymetli 13 dakikalarımızı böyle şeylere harcamayalım, çok daha boktan meseleler ertelenemez çünkü. mesela tırnak törpünüz, borwser'da açık olan diğer sayfacıklar. her şey zapping üzerine kurulu, siz 13 dakika  buraya bakmak yerine, özetini okuyup hop hop zap zap ilerlemeyi tercih edebilirsiniz. bense artık bi durup, gözümü kitleyip, tek bir noktaya bakmak istiyorum. gözümü kırpmadan. haliyle üşeniyorsanız, vaktinizi almiym. bi daha hiç almiym hatta. sinirliyim, evet.


o kadar sinirliyim ki dünden sonra bi posta daha ağlayabileceğimi sanmadığım halde tam performans. biliyordum, duyuyordum, durdu sanıyordum. takip edememişim. kendime kızgınım. ben yetişememişim. oraya gidebileceğimden değil, bilememişim bile. duyamamışım bile. üstelik her bir gereksiz bilgi, angelina jolie'nin kızının ayakkabısına kadar, önümüzde seriliyken.

yıllar önce, okuldaki saatli binaya spreyle "munzur özgür akacak" yazıldığında, "tamam haklı protesto ama binanın suç ne" demiştim. evet evet, bunu diyenlerdendim ben ve o zamanlar, belki de "yine de" hak verebilen azınlıktandım. ama derdim neymiş: ah çok bi estetik binamıza kırmızı sprey! pişmanım, özür dilerim. bence, kafamıza yıkılmadıkça bi halt anlayacağımız yok.

böyyük şehirli kızın, züppe ama güya "devlete ait" üniversitesinin dekor şıklığındaki saatli binasına gösterdiği özene karşı gola çetu. ve hanım kızımız "ama"lıyor : ama sprey?! ordan bakınca ne komik görünmüşümdür ben. mezunlarımız nerdeler, ne iş yaparlar acaba? böyyük patronlar fabrikası olduğumuz yalan değil ki. ben kenara çekilmeyi, sahneyi bırakmayı kabul ediyorum. saatli bina için içim titrerken, yok yahu ben bi bok anlamamışım,yelkovana tüküreyim. cehaletimden de, kendimden de utanıyorum. bi daha saatli binaya bakabilecek miyim bilmiyorum. o zaman, tam da o gün, enseme okkalı bi tokat patlatmamışlara da kızgınım. lazımmış bana. "ne spreyi be manyak" denmeliymiş, bi sarsılmalıymışım.

ben hala kıyısından, görerek değil okuyarak, dinleyerek değil başkasından duyarak anlamaya çalışıyorum. ama deniyorum. hayatıma dahil olmayan bazı değerler bunlar, haliyle, aynı şey değil benim gözyaşlarım.benimki kendime sinir. referans noktam hissiyat değil, tahmin. muadil filan aramadan. yok muadili. birilerinin dünyasının kaydığını anlamak için, hatta benim tahminimin çok ötesinde bir felaket yaşadığını hissetmek için, alim olmam gerekmiyor. sadece 13 dakika ayırabilmek, iyi bir başlangıç.

bu ülkede birilerinin dünyası durdu. saatleri durdu. tıklamayacak bir daha.ölüverecekler. onlar ölünce de sessizlik, daimi sessizlik ve ah o unutuşun güzel uykusu başlayacak. ölmeden önce ölürsen ölünce ölmezsin. peki ya öldürülürsen? böyle arafta asılı bir halde, kalakalırsan?

allianoi için "türbe olsa dokunmazlardı" diyen çok insan duydum. buyrun, bir daha düşünün. sahiden dokunmazlar mıydı? sizce bu ülkede dokunulmaz olan bir şey sahiden var mı? 

bilgi notu: gola çetu için tabii ki tonla itiraz yapıldı. ben onları takip edebilmiştim de işte, orda kalmışım. verilen cevabı merak etmişsinizdir. bu cüretin kaynağını... buyrun:


"(..)Savcılık, bu tutanak sonrasında 11 Şubat 2010’da kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Savcılığa göre, Gola Çetu bir ibadethane olarak kabul edilemezdi: “Zira söz konusu yerin birkaç ağaç ve kayalıkla bir miktar düzlükten ibaret açık bir alan olduğu, insan eliyle yapılmış ve ibadete tahsis edilmiş bir ibadethanenin mevcut olmadığı...” 

yani hep aynı hikaye: gola çetu da yok. allianoi da yok. hiçbi şi yok.
şimdi kral çıplak diye tutturanlara, rolleri azıcık değiştirip bağırmak lazım:
hepsi var, sadece aptallar göremiyor!

16 Eylül 2010 Perşembe

bunları biliyorduk zaten

hani engelli hakları için evet demeliydik ya, yeni bir şeymiş gibi, sanki engelli hakları yokmuş gibi... işte aynı hükümet ve hatta aynı devlet, kendi koyduğu kanuna uymuyor. bunun için anayasa değiştirilmesi gerektiğini, gülümseyen, bakımlı engelli vatandaş fotoğraflarıyla hepimize anlatmışlardı. hani kötü işverenler, sermaye sahibi pis milyarderler bi kenara, buyrun: kamu istihdamı ve aklınızda olması için acı gerçekler.

onlar bolca yalan söyleyebilir de biz yutmak zorunda değiliz. sahiden.

15 Eylül 2010 Çarşamba

kusmaca

yazmak için kafamı toplamam gerekti. referandum oldu da bitti maşallah ya, o konuda. hani yazmamış olmayayım diye.

hayırı anlıyorum. boykotu anlıyorum. "evvveeet!"i bile anlayabiliyorum - kabul etmesem de. ama sanırım ben en çok "yetmez ama evet"çileri anlamıyorum monşer. yetmeyen birçok şeye evet diye diye diğer birçok şeyi kaybettik ve hatta, daha iyisini hakediyor olabileceğimizi düşünmekten vazgeçtiğik çünkü. kendimize yettiriyoruz resmen. ayağımızı yorganımıza göre uzatmaktan belimiz ağrıyor, uykularımız bölünüyor, dinlenemiyoruz; ama ah gidip de yeni bi yorgan almıyoruz. malum, elimizdeki bu. uymak lazım. olduğu kadar. yettiği kadar. yetmiyo mu? yettiririz.
sinirleniyorum.

oylama, karar verme denen şeyin bir sürü yöntemi var. bunlardan biri de oybirliği. benzer şekilde, 26 maddenin 26'sına birden evet demiyorsanız, hayır demeniz daha normal geliyor bana. çünkü evetlemek istedikleriniz sonradan da, meclis iradesiyle, görüşülebilir. 550 kişilik ceylan derisi koltuk kaplı parlemento, bi zahmet bunu yapabilir. ama büyük umutlarla bağlandığınız 3 maddenin yanında kabulediverdiğiniz 23 maddeyi tersine çevirmek, hiç de kolay olmayacak. işçilerin toplu sözleşme hakkına karşıysanız onu bilemiyorum tabii.

ne demişti o ensesi kalın fabrikatör beyfendi, bir eylül sabahı? hep işçiler gülmüştü, artık sıra ona gelmişti. yapılan grevlerle yüzlerce gün iş kaybı yaşayan sermaye, en çok darbenin o doğal grev kırıcılığını sevdi. ve şimdi biz, çalışanın örgütlenme ve sendikalaşma hakkına inan bu ağır darbeye bakarak, "80 anayasasına elveda! yaşasın sivilleşme!" demeliyiz. öyle emrettiler. sivillerden yediğimiz tokatlar acıtmıyor sanırım. mesela hrantın adını bir güzide caddeye veremeyişimizin arkasında akça pakça partiler olması, o güzide AİHM savunması, hiçbiri sivilleri çağrıştırmıyor.

yine hep kendimi açıklamam gerekiyor ama: darbeyle, darbecilerle yüzleşilmesine elbetteki hiçbir itirazım yok, bunun şık bir çikolata kutusu halini almasına var. birilerinin acılarının başkalarının jelatini haline gelmesine var. marisol o günlere yaşı yetmediği halde, anlı şanlı diktatörlerinin ülkeye iade edileceği ve nihayet yargılanacağı haberini aldığında nasıl olduğu yere çöküp mutluluktan katılarak ağladıysa, sanırım ben de aynı şeyi yapardım. haliyle "vaaay sivillere bok atan asker aşığı" filan gibi şeyler düşünülmesin, geriliyorum. konu netleştiğine göre, devam edebilirim.

bunu tamamen aksi bir şeye sinir yaptığım için yazıyorum: yas tutan hayırcıların böyyük bir kısmı.

"şeriat gelecek aman tanrııım!!" çığlıklarından bıktım. milli selametten beri gelecek şeriat, gelemiyor. chp kulağından tutup getirecek sonunda.  godot'yu bekliyoruz. sınıf kavramından korkan ortayolcular bunun yerine din ve millet koydular diye solun da (sol olduğunu iddia edenlerin de) böyle yapması gerekmiyor. "sol", baktığı yerde sınıfsal ve diğer eşitsizlikleri görebilecek duyarlılığı olanlara verdiğim pek bi geniş isim bu arada, siz çarpıp bölüp toplayabilirsiniz. bak yine açıkladım. "iyy chp mi sool" derseniz, o kendini öyle pazarlıyorsa içini doldurmalı derim. konuşur dururuz.

yani baktığınızda gördüğünüz "iran çarşafı siyahı" aslında pek güzide bir "amerikan doları yeşili" de olabilir, muhtemelen de aslında öyledir. ezberledik: kitlelerin o pek sevgili afyonundan kendileri çekmemiş olabilirler. 1970lerde "tüm liseler imam hatip olacak" diyen erbakanlardan 1994'te erdoğanın istanbul belediye başkanlığına kadar, düzenli aralıklarla "şeriat geliyooo" eyvahlanmaları bastı ortalığı. daha ziyade, koştururken birbirine çarpan civcivler gibi bir hal diyelim. çünkü bir önceki şeriat korkusu ile şimdiki şeriat korkusu arasında geçen ara dönemde, inandığı şeyler uğruna kılını kıpırdatmayıp, sadece taze gündem etkisiyle 24 saat süren, bol üç noktalı ağlamalar çekilmesi içimi sıkıyor. hatta: içimi... sıkıyor... ucu açık yani. her an topuk üstü çark edebilelim diye.

cumhuriyet ve atatürk ve 10 kıtalık istiklal marşı ferah olsunlar, onlara karşı değilim. hıçkırır gibi anmıyorum, sarılıp uyumuyorum, tek mesele bu. üzerinden neredeyse bir yüzyıl geçmiş olaylar ve kişilerden sonra, tek bir tuğla olsun eklenebilsin isterdim, bu da benim kişisel derdim.

bi de belirteyim, "mahalle baskısı" denen şeyin giderek artacağı kısmına da katılıyorum, ama sandığınız gibi gözle görünür, elle tutulur bir baskı olmayacak bu. öylesine imıc meykırlar izin vermez. ramazanda dayak yiyen tekelci gibi münferit, kulağındaki küpe "ipne misin len sen" diye koparılan üniversiteli erkek kadar yalnız, "mahir çayanı anmaktan dolayı gözaltı" kadar işkenceli ve uzun süreli olacak bu baskı. bu da şeriattan olmuyor. öyle sandığınız gibi etek boyuyla, açık saçla filan ilgili veya kısıtlı değil. muhalefet olması gerekenlerin büyük bir kısmı da bütün bunlara sadece "hı ne şeriat mı?" diyebiliyor ya, böyle hırrrr ve gırrr.

bu şeriat korkusunun arkasında devasa bir sosyal körlük var. o da şu: "şeriat gelmedi mi? oh tamam o zaman, sorun yok. uyumaya devam". her 5 yılda bir gelmeye çalışan şeriat gelmiyor, artık rahatlayabiliriz bence. yeni fobiler edinebiliriz, daha güncel ve acil korkularımız olabilir. sosyal haklar, düşünce özgürlüğü, siyasi katılım giderek geriliyor mesela. emeğinizin karşılığında ekmek kırıntısı alıyorsunuz. eşek gibi çalışıyorsunuz, gelecek güvenceniz yok. zenginseniz daha çok zenginleştiğiniz için etkilememiş olabilir; ama sırtına çıktığınız yoksullar daha da yoksullaşıyor. size dokunmayan yılan binbir yıl yaşıyor yani, ama niyeyse siz uzaktan görünce bile çığlığı basıyorsunuz.

23nisan19mayıs31ağustos29ekim10kasımcılara selam olsun, din ve milliyet konuşmaktan başka bir şey konuşamıyorsunuz. çünkü bilmiyorsunuz, öğretmediler, merak da etmediniz. o çok sevdiğiniz gazeteler, görmemeniz ve duymamanız gereken şeyleri zaten yazmıyor, siz de hala annenizin gazetesini okuyorsunuz. lisedeki tarih kitabınız kadar bol resimli, onun kadar her yıl birbirinin aynı olan gazeteler. çok üzgünüm, burdan öyle görünüyor. şeriat gelmediğine göre, önemli gün ve haftalarda coşkuyla bayrak sallayabilir, "ah tabii ki ben de darbecilerin cezalandırılmasını istiyorum ama bunun için iran mı olalım ayol" gibi sığ yorumlarınızla, etrafınızda olup biten, ölüp giden, tükenip yokolan şeylere yine kadeh kaldırabilirsiniz. şerefe. yıllık kişi başı harcanabilir gelir, nüfusun en üst %30'luk diliminde dalga dalga artıyor, ondan da olabülü.

bi de işte boş vakitlerinizde "erimiş buzul parçası üstündeki kutup ayısı" resmi üzerinden çevre, "sıtmadan karnı şişmiş afrikalı çocuk" üzerinden kolonileşme geyiği filan da çevirebilirsiniz. her şey o gazetelerinizdeki kadar klişe fotoğraflarla kodlanmış ve özetlenmiş durumda. beyin yormak gerekmiyor. alternatif görüş mü lazım? o zaman kitlelerce sevilen, popüler alternatifler seçelim hemen. kataloğu var. buralara geldi diye söylüyorum, bonoyu çok sevelim, ayşe arman da aşık olmuş zaten. ama mesela amerikan yerlilerinin hakları için oscarı almayı reddeden tü kaka aktörü bilmeyelim. veya uzağa gitmeye gerek yok:  grup yorum hakkında yapabildiğimiz tek yorum "hassas konular üzerinden polemik yaratmak istemem, zevkler ve renkler rörörö" olsun. ahmet kayayla barışmak için serdar tortaç önden buyursun, ölüsü ısırmıyosa biz de yapabiliririri.

suya sabuna dokunmayan ellerden, hassas vicdanlara kuru temizlik. ben tam da buna tahammül edemiyorum.

işçiler mi? hımm, hangisini seviyoduk? hah, maden işçileri ve tekel. çünkü gazetemiz yazdı onları ve yıl 2010'du. geçmiş diye bi şi yok. anı yaşıyoruz, carpe diem. tamam. onlara destek; çünkü hükümet onları sevmiyor ama gazetem seviyor. başka işçi gerekmez. doğa katliamı mı? hımm menüden seçelim, hangisini seviyoduk? hah, deniz kaplumbağaları, bi de hasankeyf. tarkan da ordaydı mesela, ayşe arman onu da sever. demek ki cici. dersim ormanları fazla kürt kalıyor, hassas konulara girmiyoruz; çünkü malum: birlik beraberlik fiyonk makarna. zeybekteki gibi: taştan taşa atla, aman boka basma. aman diym çamur olmasın ayaklar, steril kalsın tırnaklar.

tayadcılar var mesela, dövüle dövüle yakınlarının yanına katılan tutuklu yakınları, yok ama, sert bi konu o, kimbilir neden girmiş hapse. tutuklu hakkı mı olurmuş canım, F tipi filan da diyodu bunlar. ah pardon politik açıdan doğrusu şu: bunlar tabii ki konuşulması gereken ama tabii ki benim konuşmayacağım ağır ve derin konular, bir yaz gecesi rüyamıza kara bulutlar. uyanırız filan, hafazanallah. ah, din! dindim ben az önce! dilime acı biber.

ben bu "yetmez ama evet"çiler ile "şeriat geloor" hezeyancıları arasında ortak bir şey görüyorum galiba. sinirim iki tarafa da kat be kat artıyor çünkü. o da bayrak yaptıkları 1-2 cümlenin dışında fikir belirtemiyor, belirtmiyor ve zaten ilgilenmiyor olmaları. gibi görünüyor burdan, affola. mesela birisi bana "ülkede demokrasi var, hayırcılar hiç baskı görmedi, güle oynaya hayır dediler, bakın kılıçdaroğluna" gibi saf saçma laflar edince kızamıyorum bile. şükretmem gereken şey, ana muhalefet liderine dayak atılmaması. bu da bir mucize üstelik, ben kıymet bilmiyorum. bu kişiye görünmez olan dayaklar ise baldırıçıplaklara atıldığı için fasulyeden sayılıyor. chp kanadı ise bu sırada etraftaki 2 metreden uzun bütün tekstil ürünlerini camdan atarak cumhuriyeti koruyordu.

isterseniz haykırarak "hiç de bileee, ben öyle diilim misaaal, onyüzbinmilyon baloncuk geçerli sebebim vaar" diyebilirsiniz.  yine de ben etrafta gördüklerime bakıp "aa öyle deme en azından şeriat gelmesin diye dertleniyor, bu da bi şi" veya "aa öyle deme en azından darbe olduğunu biliyor, yargılansın filan diyor, bu da bi şi" diyemiycem, demiycem. karşılıklı hırrlaşırız artık, napalım.

sorarsanız, oy vermedim. kardeşimin yanındaydım. evet, bence çok daha elzemdi. verseydim de hayır oyu verecektim. basit oran-orantı matematiği yüzünden, boykot etme fikrinde olsam da lüksümün olmadığını düşündüğümden. maalesef demokrasi, ilkokul 1 düzeyindeki 4 işlemlere yürüyen bir yandan çarklı sistemdir. bu kadar. yoksa "antidemokratik dayatmaları muhatap almıyorum" demek için apartman yöneticisi seçimlerinden başlayabiliriz bence veya genel seçimlere bekleriz mesela. siz bu ülkede gerçekten demokratik seçim gördünüz mü? bazı şeyler hayırı hakediyor.

ha tabii, kalpten boykotçuların haklı sebeplerine şapka çıkarıyorum, öküz değilim, anlamıyor değilim yani. sadece yöntem farkı diyelim, gerilmeyelim.

öte yandan, tıpkı benim gibi oy vermek yerine tatilde/ uzakta olmayı seçtiği halde, bu durumu itiraf etmeyerek, kendini "boykot ettim ben" paketine sarmalayan ve etrafa pazarlayanlara "yetmez ama evet" kalitesindeki ambalaj malzemelerini öneririm. su geçirmez, aşınmaz amerikan bezi.

14 Eylül 2010 Salı

peh

bu aralar:
kombi tamircisi, tedaş, kuntel filan arayarak geçiyor. lise bilgilerimin hala taze olduğunu elektrik devresidir, su basıncıdır falan filan takip ederek anlamış oldum. ayrıca sırf bi kadın arıyo diye "vananın açık olduğundan emin misiniz? nasıl emin olunur hanfendi? açık ne demek?" gibi temel sorularla on dakika harcamak bir nedir amcalar? vana boruya paralelse açık, dikse kapalı. biliyodum, defalarca öğrendim. kombi düzelecekti güya, su ısıtmaya karar verdi ama şimdi de çılgınca su basıncı yükseliyor. canım sıkkın. şikayet hatlarını arayıp dırdır ediyorum. sonuç? sıfır. hı yapıcaz, hı ariycaz. duygularımla oynanıyor, sıcak su yok ama kış olmadığı için şükrediyorum.

bir hantallık, bir patates çuvalı hali ki anlatamam. ruhen yani. odamı temizliycem, kıpırdamıyorum. esasen sebebi ense kökümdeki bıçak gibi ağrı. ofiste yine ve yeniden, pıhhlayan kedi gibi omuzlarımı yukarı kaldırarak çalıştığımı fark ettim. geri geldi boyun ağrıları. vücudumdan dökülen parçalar ve parça parça dökülen evim hoş bir ahenk yakaladı.

fransalardan kendime dergi aldım, resimli kitap gibi. september issue malum.

bu da lyon'da havalara bakarak yürümeniz için en geçerli sebeplerden biri. antoine amca ve ufaklığı, tepelerde bi yerlerdeler. turistik ürünlerin tamamı ve havaalanı kendilerine adanmışken, heykelin hiçbir turist kitapçığında yer almaması, üstelik turist infoyla aynı meydanda olması da işte, naparsınız, çok fransız bir şey sanırım.

lyonda hastane civarından geçen tramvayın raylarının etrafına sesi emsin diye çim döşendiğini söylemiş miydim? bense burda TEDAŞ'a  prizimde 220 yerine 290 volt elektrik akımı (veya her neyse) olmasının neresinin normal olduğunu sabıııırla soruyorum mesela.

az önce yaklaşık 20 el silah ateşleyerek, üstelik giden bir arabada, asker uğurladılar. yine lise fizik bilgimle söylüyorum, yokuş çıkarken silah atarsanız etraftaki binalardan birilerini vurma ihtimaliniz daha fazla. burası çocukların, çakıl taşından bezelye ile papatya yaprağından patates evciliklerinin, kedi yavrularının mahallesi. askere uğurladığınız adam sizi koruyacak diyelim, sizi sizden nasıl korusun? sivil silahlanma kanunu değişti biliyo musunuz? artık 3 silaha kadar mı ne izin var. kuşanın silahınızı, avrat doğuruyor zaten, at da bulunur bi yerden. kedi yavruları ve çocuklar da en yakın dolaba saklanırlar artık.

13 Eylül 2010 Pazartesi

selam dünyalı

başka bi gezegenden gelmiş gibiyim. en iyi durum özeti bu. omurilik soğanımdan otomatik olarak yaptığım işleri yapıyorum, o kadar. onun dışında gezegene şaşmakla meşgulüm.

bi kere baştan söyliym, 10 gündür burda değildim, internetim de yoktu. gündemle hiçbir ilgim yok. evet oy da kullanmadım. çok ayıp. referandum yüzdeleri de, amerika maçı sayıları da sadece uzaktan hoş bi seda. sonuçta evet çıkacağını biliyoduk, kaçla olacağını bilmiyoduk, konda biliyomuş gerçi. öyle bi şi. yani bilmiş kızın tespitlerine mola verdim, isterseniz saçınızı savurarak gidebilirsiniz. sadece kılıçdaroğlunun oy kullanamaması komikti, o da yani, tuhaf değil. "hadi ya" dedikten 2 dakika sonra normal geliyor. niyeyse hep bi şaşkınlık var yüzünde, ondan olabilir. hani dalgın profesör hali:  ders anlatırken fark ederiz ki aslında ceketini ters giymiş. filan. proforororo.

lyon da yazamiycam. şu an değil. güzel şehir, düz şehir, sakin şehir. en çok süpermarket gezdim. marché franprix, casino, leaderprice, carrefour, auchan, ikea. kaç kere nereye girdim hatırlamıyorum ama tiksinti duyuyorum şu an. raf, kasa ve o metal arabaları görmek istemiyorum. a bi de kardeşimin evinin alt katında bi bio-market var, bi de o. ekolojik her bi şey. annem 12 günlük OHAL boyunca sürekli yapacak bi şi buldu. çok enteresandır ki ben de buldum. hatta defneyi askeri kampa sokmuşum, annem "insaf" dedi. evet, bana.

kardeşimin ev sahibiyle aynı dili konuşmadan kavga ettik, çok ilginç bi adam. "sorun var" diyosunuz, "nolcek ki" diyo. yaşlı üstelik yani, uzun boylu yoda gibi bi şi, nolacağını gayet iyi bilmesi lazım. ben adama "hımm şöyle ki, evi su basar, fark etmeden elektriği açarlar ve çarpılırlar... mesela yani". dedim. adam da "şu bilmiş sussun" dedi, bağırdı çağırdı. evi santim santim inceliyommuşuz. bi evin su, elektrik ve ısıtma sistemi dışındaki kenar süsleri filan beni ilgilendirmiyor, o kadarını da tabii ki inceliycem.

yaşlı erkeklerin uluslararası olarak muzdarip olduğu sorun şu: hindi gibi kabarmalar, gençler ve hele ki genç kadınlar karşısında onları haklı çıkaracak sanıyolar. susup sakinleşmesini bekliyosunuz diye bastırdığını zannediyor, bi zafer sarhoşluğu, kalan iki gram testosteronuyla lüzumsuz bir coşku. anneme de bağırdı. terbiyesiz gudubet. annem de sakince, konu kapandıktan çoook sonra "ben mimarım da" dedi. yoda gibi kadın, fazla sakin. adam da özür diledi. yine de, hediye getirdiğimiz lokumları adama vermedik. defnenin ev arkadaşı da bu intikamla eğlendi.

lyondaki telefon ve internet lanetimizi yazmiycam bile. bozulmaması gerekenlerin bozulduğu anlar.

dün 2,5 saat rötar sonrasında istanbula indik. eve geldim. ctesi günü, ani voltaj yükselmesiyle alt katımızda yangın çıkmış, biz de eşiğinden dönmüşüz. süper kahraman ev arkadaşım olmasa, ocak kablosu aşırı ısınıp, doğalgaz borusunu ısıtıp böyle bi dizi reaksiyon sonrasında patlayabilirmiş bile. alt katta kombinin su borusu patlayıp yangını söndürmüş, şansımıza. böyle bi şenlik.

komşularımıza atalet hakim. "ihihi ben itfaiyenin numarasını da bilmiyorum sahiden, çocukları da evde bırakıp gidiyorum ihihihi" filan diyebiliyor, 3 çocuklu bir kadın. ev arkadaşım yangını görünce itfaiye, elektrik, çilingir, ne varsa hepsini aramış, evi boşaltmamış. kriz yönetim masası kurmuş sakince. ertesi gün de 2 ayrı tedaş ekibine binayı kontrol ettirmiş filan. bi bizim daire debelenmiş yani. komşuların hepsine acil durum kağıdı hazırladım, numaralar, yapılacaklar, bi de şu voltaj sarhoşluğuna müdahale cihazı alınması vs vs. yüzbin bilgi dağıtıcaz binaya. neyine "ihihi" bi anlasam, ben de gülücem. akşamdan beri delirmiş vaziyetteyiz, kadın ihihi diyo. bu basit bir "ah ama bilmiyor ki" değil. başka bir şey. yoksa yangın nedir, eminim ki biliyor.

onun dışında işte, özlediklerime kavuşmak, o kısım güzel. kafam hala sepet gibi. biraz durup yerleşmek, bi soluklanmak istiyorum. annem bomboş eve gidiyor şu an ve resmen ilk kez annem eve gitmek istemiyor. "çok boş olacak" deyip duruyor. içim gidiyor. biz 3 kuş, 3 ayrı şehirde napıyoruz, bazen çözemiyorum. ama başka türlüsü de olmuyor, buna alıştık sanırım.

hem defne evi süpürmüş, eline çok yakışmış, öyle dedi.
defnekuş, tam bi kuş. şu banka ve oturma izni de hallolsa, rahat bırakıcam, söz.

bi de istanbul:
lüzumsuz derecede yorucu, insanı eskiten bi şehirsin ama napalım, alışana böylesi güzel. huy kuruması.

3 Eylül 2010 Cuma

Avant, avant, Lion le melhor

bugün törenlerle biterse (ki bitemiyor), eve gidip bavulumu kapiycam. 9 günlük yokluk öncesi misafircilik ve sabah uçağı ve sonra: lyon. benim kardeşim yıllardır benden uzakta; ama ilk kez, giden taraf o olduğu için 3 günde gözümde tüttü.

yol heyecanı filan bile duymuyorum, tek derdim bavulun taşınabilir, yolların aşılabilir olması. bu aralar böyle her şey kafiyeli. hepsi parti sloganları yüzünden. bi cümle kurarken slogan tadı yakalayıp etrafı mest etmek, kalıcılığıma kalıcılık katmak istiyorum. neyse yani, bi de işte havaalanından şehre geliş. zaten tahminen avuç içi kadar bi havaalanı olacak, zorlanmam zor. yıh yıh.

sonuçta, bekliycem, uçucam, konucam, bekliycem, tahminen metro hattında biraz debelendikten sonra "öeehh yeter be, maaşım var benim" diyp taksiye sığınıcam ve sonra annemler. UNESCO dünya mirası listesine girmiş gastronomi merkezinde ipek fularlara sarınıp tam bir Lyonnaise edasıyla 9 gün -  yok valla, öyle olamayacak, biliyorum ben. ikea, carrefour, evimizin her şeyleri, belimizin can düşmanları (bak yine slogan). öyle böyle geçivericek. gerisi: arrondissement, croissant, super-marché, foux du fafa - baguette!

aa bi de kitapçık işe yaradı. biraz gözü korktu, biraz heyecanlandı, biraz da aklına gelmeyen şeyleri merak etmeye başladı. sanırım sanki. hakikaten kelebek gibi bi şi, uçuş uçuş gitti kardeşim. lyon-paris arası uzaklık, istanbul-ankara arasına denk gibi. defnenin delice gezeceğine inandığım için pek bi endişem yok gerçi; ama yine de bu mesafeleri hatırlatiym ben ona. iyice heveslensin. 5 aralık ışıklarını göremiycem ama o tadını çıkarsın. ne bileyim hayat hep şıkır şıkır değil, klaus barbie'yle de tanışsın mesela, lyondan bolivyaya giden yolu ve hatta che'nin ölümüyle kesişimi bilsin. hem boğaz olmasa da nehir var, falan filan.

Lucius Munatius Plancus, umarım iyi bi iş çıkarmışsındır.

2 Eylül 2010 Perşembe

buyrun

hayat sen sahiden komik bi şisin. insan olsan seinfeld ekibinden olurdun.
niyetlerimin karşısına prensiplerim dikiliyor, (b) seçeneği seçip yola devam ediyorum. bilmem belki iyi yapmıyorumdur, salağımdır; ama şu an sadece şükrettim. belki basit bi "a-a?!" o kadar.

kendi kendime konuşucam, "pas!" diyebilirsiniz.

küçükken düşündüğüm, kurduğum bi sahne vardı, hollywood dekorlu, oyuncuları baştan belli, bolca türkan şoray replikli. ömercik de olur. temelde, deri kaplı ve dönebilen ofis koltuklarıyla ilgili bir şey. "fakir ama gururlu genç"? tam değil, hayır. şimdi o sahneye teğet geçip gittiğimi fark ediyorum, sanki bi şiler koruyor. şükretmiym de napiym yani?

hoş, o sahney yaşama hayalim, daha doğrusu, "yaşasam nasıl olurdu" kurgularım hiç bitmeyecek. ben  hayalindeki sahnede her detayı düşleyenlerdenim. detaylandırdıkça daha da can acıttığını bile bile, gerçeklik hissi artsın diye. bitmeyen repliklerden de önce, dekor. "since 1999" mu ne yani, bu saatten sonra değişmez.

mesela o uzun masayı, gri duvarları, kenardaki tahtayı, tahtanın yazmayan; ama siyah, lacivert ve kırmızı renkli kalemlerini, saçımın fönünü, havadaki parfümü, dışardaki sonbaharı, insanların koltuklarına astıkları tüvit ceketlerini ve masa yüzeyinde halka halka iz bırakmış düz beyaz renkli kupaların içindeki sütlü kahveyi  hep ben yerleştirdim o odaya. bunun bir iş mülakatı izlenimi verdiğini düşünüyorsanız, aklınıza ilk gelenin doğru olduğuna dair o vakur cesareti bi kenara bırakın derim.

hani rüyalarda aslında tam olarak ne olduğunu ve sahiden nasıl başladığını hatırlamazsınız da gereksiz bir an beyninize kazınır ya, ben tam da o gereksiz anın provasını, gözüm açık şekilde, yıllar boyu ve defalarca yaptım. mesela bir versiyonunda ben geç kalıyordum, birinde geç gelenlere "buyrun buyrun, yeni başladık" diye gülümsüyordum. her mimiğini bildiğim oyuncular da harika bir performansla her şutu gol yapıyolardı.

bu provayı küçükken hırsla, büyürken alaycı bir tavırla yaptım; ama hep yaptım. daha da yapacağım, biliyorum. alışkanlık. çöp kutusu beyaz poşetli, metal, ufak bir şey mesela, tek çöp kağıt olduğu için kapaksız. camsız bir oda. en dipte, tek kullanımlık çay-kahve-krema-şeker vesairenin durduğu ikram köşesi var. onun dışında her yer kitap. yerler gri-mavi iğrenç renkli bir halıyla kaplı, insana her adımda "sittin sene temizlenemez bu" diye düşündürüyor. masada tarihi geçmiş dergiler duruyor. su sebiline bakıp bakıp bardakların plastik olmasına içleniyorum filan. bu güzide sahnemde her şey hazır yani, bir tek uğurcum oynatmıyor.

o hayalin binde birine denk bir sahneye teğet geçmişim.

gerçek olsaydı, nihayet ilk başrolünü oynayan konservatuar öğrencisi gibi olacaktım; ama nefret ettiği bir yazarın, nefret ettiği bir oyununda.

bi kez daha anlıyoruz ki prensipler niyetlerin önüne geçiyorsa, basit bir sebebi var: mesela iç ferahlığı.

1 Eylül 2010 Çarşamba

allianoi inadı.

inatçı insanlarla ilgili sevdiğim tek bir şey var: inatları.

Türkiye Su Meclisi ve Doğa Derneği der ki:


Eylemcilerin jandarmanın ısrarlarına rağmen zincirlerini sökmemeleri üzerine (kendilerini kazı alanına zincirlemişlerdi) İdarenin hukuk dışı inşaatın durdurulduğuna dair bilgi geldi. Eylemciler, kazı başkanı Doç. Dr. Ahmet Yaraş'ın önderliğinde bir heyetin yerinde inceleme yapmasını istediler. Basın mensupları ve kazı başkanı Yaraş'ın önderdiğindeki grup üç yıl sonra ilk defa kazı alanına girerek Allianoi'de incelemeler yaptı. İnşaatın durdurulduğu tespit edildi. Bunun sonucunda eylemciler inşaatın yeniden devamı halinde protestoların devam edeceğini bildirdi ve inşaatın durması üzerine zincir eylemine son verdi. Önümüzdeki haftalarda Allianoi'de bir eylem kampı kurulması planlanıyor.

 sizin benim için ordalar ve zincirliler ve ciddiler. o kadar ciddiler ki devlet şaşkına dönüyor, ne yapacağını bilemiyor, "tamam" diyor, "tamam tamam, lanet olsun deliler ordusu, durduk". inat böyle güzel şey.
başka güzel haberi olan varsa versin.
tutamıyorum, gülüyorum.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker