26 Ekim 2008 Pazar

dici dici dici..

digitürk!

sebep buymuş!

lig tv!

maçlar efendim blog üzerinden yayınlanıyomuş. telif hakkıymış. ne ayıpmış. çok güzel.
blogger'ı aramışlar kimse açmamış efendim. o kadar büyüklerse halletsinlermiş. youtube bak nasıl da işin başına geçmişmiş. tez kellesi vurula!

yani peh blogger.com, nasıl oldu da sen lig tv'nin haklarını korumazsın?!
biz de madem, yüzbinlerin hakkını ihlal ederiz, zira bizim orda bu işler parra parra parrayla. misal deryik para kazanmıyo, hakkı yok. liralar liralar, bozulmasın aralar. lig tv'ye kol kanat gerseymiş. peh.

tabii ki telif hakkı ihlal edilmesin. ama işin acı tarafı, misal bu ülkede her gün koca koca kanallar türk filmlerini evire çevire gösterirken, o filmlerin oyuncuları aç, açıkta ve hasta ölüyolar; çünkü telif hakkı oyuncuyu kapsamıyo. hababam sınıfının repliklerini de bu sayede ezbere biliyoruz mesela. lig tv kadar bile umursanmayan onca emek... yılmaz güney'in filmlerinin yegane kopyaları depolarda çürüyo, sanat müzeleri nemden haşat halde. korsan kitap/ müzik gırla. ve telif hakkı derdimiz: lig tv! digitürk! 22 adam ve bir topun ürettiği paranın gücüne bakın siz! blogu olan erkek milleti de rica edicem, izlemesin. nolur ya. izletmeyin de. uyanın. kerizlenmeyin. su topu filan izleyin ne biliyim. kapatın dici dicilerinizi bi süre.

ama bitmedi:

"konuyla ilgili bir uzman" demiş ki efendim, kolayı varmış, önce TC VATANDAŞLIK NO ve TELEFON NUMARASI alındıktan sonra blog açma İZNİ verilmeliymiş!!! dahiyane!!

gülemedim bile. isterlerse altın rehber tadında fişlesinler bizi? nicklere göre alfabetik, sıradan davalanırız kolayca. izin ne bi kere hem? daha ip no takibiyle malum blogları bulamayıp herkesin başını yakan bi sisteme mi güvenicem? devletten izinli blog! yok ya! hollandada açıp gelsem peki, nolucak? ya taşınırsam? muhtardan ikametgah yanında blog belgesi de mi alıcam? gerzek misiniz şaka mısınız?! bu kadar mı fişleme meraklısısınız? tamam teknolojiden bihabersiniz uzmancım ama korkmayın, ısırmaz. abc seviyesindeki bilgimle ben bile biliyorum bunu. blogger.com yetkilileri size kaba etleriyle gülebilirler yalnız, çevirmene kızmayın.

yaa işte böyle. lig tv yani. kalın enseliler cemiyetinin bi diğer ayağıyla da tanışmış olduk.
şimdi buyrun oturun anlatın derdinizi. eğitimsen'i adnan hocacılar kapatır, blogları lig tvciler. yaşasın teknoloji, yaşasın iletişen türkiye. yaşasın rakiii şiş kebaap baklavaaa. ayda 9.99'a, girilemeyen binlerce site hizmeti!

25 Ekim 2008 Cumartesi

bu arada...

.... nalbura gittim. evet. başarıyla sonuçlandı.
aslında memnun etmesi çok kolay biriyim bakınız. nalbura gitmek yetiyo bazen.

insan gidebileceğine inanıyo bi an.

ben çok mutluyum oysa; sadece 445 kmlik, tek yön bir otoban geçiyo içimden.

kıçıikikanatlılar diyarı

"inadım inat, kıçım iki kanat" diye bi laf var malum. ultrasurf'le yorumlar da yayınlanıyomuş, yayınladım buyrun. kanatlanıp fezaya ericez. inattan.

bu mahkeme kararının da, youtube'da olduğu gibi, yurtdışından bi blog sebebiyle çıktığını düşünüyorum. tabii burda asıl sorun şu, youtube " videoları takip edemiyoruz" diyebilir ama blogger'ın takip etmesi gerekmiyor. di mi? yani ben blog açarken öyle bi şi hatırlamıyorum. haliyle, blogger bizden sorumlu değil. madem rahatsız oldunuz bi blogdan, iki blogdan, oturur ip adresi araştırır, bizzat elinizle koymuş gibi bulursunuz. türkiyedeyse daha kolay, yurtdışındaysa tabii hangi ülkeye anlatıcan " bi blogdan kıllandım, kapa abi şunu" filan, gülerler adama. bu bir. ikincisi, diyelim ki zahmet edip buldunuz, "yaau kardeşim kapa len blogunu!" çekmezsiniz, çekemiyo olmanız gerekir. elfler ve hobbitler bu işi böyle yapmıyomuş diye duydum.

yani bence "aa ama benimki cici blogdu niye niye, kahroldüşmanları yakalayın; beni bırakın" demeyi yanlış buluyorum. şekil 1-A: sansür denen şey toplu yenen ve mideye oturan bir tatlı türüdür. güzeldir de böyle olması, göz açar. hani var ya "toplu sünnetteki sütlaçtan zehirlenen 600 kişi..." haberleri filan. o kıvam. topluca olmadan olmuyo.

gazeteye, radyoya, televizyona da yayın yasağı getiriliyor evet; ama zor biraz. kapatılmıyolar bi kere. hop, "kara kaşımın şeklini beğenmeyenin başına çökmeliyim" diye bir şey sıkar biraz. tekzip eder, özür diletir filan. nasıl ve niye: çünkü bu işin kanunu var, düzenlemesi var. gazetecinin hakkını da koruyor, yeri gelince hedef gösterilen yazarı da. ha tabii zurnanın zört dediği yerler de var, farkındayım. ama neticede bi düzenleme var. birileri bi gazeteye kızıp matbaayı basmıyo ya da uydu yayınını kesmiyo, di mi? yani tamam, gazetecilik yapmıyoruz; o iddiada değilim. ama blog denen nane "internet günlüğü" ise (ki bence değil ama neyse), birileri benim günlüğümü bana okutmuyor! manyak mısınız yahu? ben kilidini atmışım, ortada bırakmışım günlüğü okunsun diye!

internet hukuku denen şeyse, şekil 1-B: primatlar seviyesinde. dün agu demiş çocuk gibi hatta. padişah lüksünün hala yaşandığı tek yer. hani yemeğini beğenmeyince tüm lokantaları kapatmak gibi bi şi. sulh ceza mahkemesi (bu arada, sulh ve cezayı okuyan kaç sulh ceza mahkemesi çalışanı vardır?) bu işlere mi bakar, yeri orası mıdır, noluyodur. ben bilmem, hukukçular bilir. diyarbakır sulh ceza'dan kaç kişi hayatında bi blog görmüş, okumuştur? engin internet dehası türk bilirkişileri mi eşlik etmiştir cezanın verilmesine? blog ne, yenir mi?

peki blogdan geçim sağlayanlar nolucak hakikaten? "aa kahve taştı ocak battı" di mi-- engin dehamız orda zortladı. neyse işte, karşılıklı inatlaşma halleri. kimin kanadı daha büyük bakalım. bu arada, bakınız, insanlar çok laik, demokratik, bağımsız türk yargısının aldığı kararı işine gelince "tayyip blog kapadı" olarak da görebiliyor. yani neymiş; bazen siyah beyaz el ele verip gri oluyomuş. ya ya. geçişken kurumlar diyarıyız; herkes aynı şeyleri söylüyo aslında. bakın erdoğan ve doğan, o ne kadar da höt zöt kapışmalardan sonra, bir düğünde barıştılar. perde indi, oyun bitti zira.

derken, bugün bloglarımıza yazmamamızın çok daha iyi olacağı haberlere geçiyoruz, zira iki kanatlıyız malum:

bir adam gözaltında işkenceden ölüyor. adli tıp da bunu söylüyor. gözaltı kaydı isteniyor: aa- kayıt yok!! yani böyle bi adam karakola hiç gelmemiş. gibi. kamera da bozukmuş, görüyo musun? bok yoluna niyazi tesadüfleri bunlar. ölen adam, mustafa kökçe, benimle yaşıt halbuki. 2-5 gün boyunca beyin kanaması süren bi genç. darp izleri. biri daha ölmüş karakolda. festus okey öldürüldüğünde, adama uyuşturucu ya da saat satan lamba cini muamelesi yapmasaydık belki farklı olurdu. ya da metin göktepe, gazeteci hani, hakikaten. birileri YOK YOK YOK, OLMADI Kİİ çekiyor yine, inanırsanız, yerseniz. işkenceci polisler hani, çeber'i öldüren, saçlarını boyatmış bir kısmı. gözlük takmışlar filan. şaka gibiler.

bi de faili meçhuller var sahi.

ama enseyi henüz karartmayalım diye, artvinde beni çoook mutlu eden bi olay oldu. onu da söyliym bari. bakır madeni açılmıyor artvinin yeşilinin göbeğine. oralar sadece doğa değil hem de tarih. dünyanın en eski yeşili, en koyu haliyle orda. maden açmak o kadar kolay değil, bi de madene gitmek için yol açılıyor dan dun. gerek yok. ordaki bakırla ihya olmiycaz. önceliği artık nolur ama, buna vermeyelim. vermemişiz de zaten, lacivertimsi bi yeşil hala duruyo. orası öyle durabildiği sürece biraz umut var bence. toplu delirmelerimiz arasında oksijen gerekiyo zira.

yayına devam halindeyiz özetle. aşağıdaki yazının yorumlarına bi bakın, ultrasurfle uçun. ahah iki kanat bahşediyor size bu program.

24 Ekim 2008 Cuma

selam dünyalı biz türküz

an itibariyle sevgili tahminen yurtdışından okuyucular, blogger da erişime kapatıldı. bildiğiniz, gördüğünüz, bütün blogspot uzantılı bloglar da. çünkü biz türküz. bilmem ne hocalar ya da devletin işgüzar ama işgörmez bütün savcıları memnun kalmadı diye, içimize kapanırız. üç vakte kadar yine açılırız, yine kapanırız.

kendi bloguma, 2,5 yıldır car car konuştuğum yere ktunnel üzerinden giriyorum. giricem de. böyle kerizlik olmaz. bu yasağa uyulmaz. bu saçmalık bitene kadar da ktunnel, ztunnel, vtunnel, her türlü tünelden ışık görmeyi umucam ben. rss takibinde sorun yoktur diye umuyorum, belki okuyabilenler vardır. rica edicem girin bilmem neler üzerinden. girin, okuyun. okuyabilen de yazsın. pıtrak gibi blog açılsın. her türlü saçma sansür uygulaması gibi, sansüre karşı çıkan blogcuları da vurdu sonunda. uluorta söyleyemediklerini burda söyleyenden tutun, "bugün kitap aldım günlük"çüler bile, kimse kimse kimse yazmıyo. yazamasın. höyt icabında. dikkat hukuk çıkabilir!

ahahaha orhan pamuk'a cevaben kapatıldık gibi. "youtube'unu yemişim, al sana blogger".

ööeeh ama yani. internet canavarı. birilerini rüyasında ısırmış yine.

Kaç vakit sürer bilmiyorum ama ben yayındayım efendim.
tam da size yahya menekşe'nin, hani şu panzerin ezdiği çocuğun davasında "delil yetersizliği" gibi abes laflar olduğunu söyleyecektim. yetmeyen delil neyse. "vücudundaki panzer izi" mesela, keser miydi yetkilileri?

edit: yorumlar mail olarak da geldiğinden ben okuyorum ama ne ordan ne de blogger'dan yayınlayamıyorum. neticede benim blogumdan çok okuyucuların yorumlarını vurdu, bu da ayrı bi ironisi olsun işin.

23 Ekim 2008 Perşembe

mecburen mecbuuren

çizebilseydim eğer, kalemle ya da bilgisayarda filan, şunu çizerdim: aklına gelen bölük pörçük fikirler birer çakıl taşı şeklinde, ayağına bağlı olan bohçada biriken ve yürüyemez hale gelen bi kız. anlaşıldı mı ki böyle yazınca? yasemin mori'nin klibini düşünün, onu birileri tutmuyo da, fikirler sarkıyo üstünden başından, ufak ufak birikip kocaman bi ağırlık oluyolar filan. damlaya damlaya dert olur gibi. neyse.

işte ufak tefek, ikircikli fikirciklerimi hayata geçiriyorum. buna at boncuğu almak bile dahil. çok hayati fikirler diiller ama sanki bu fikircikler hayata geçerse, kendime verdiğim söz yumaklarını tutarsam, çok süpersonik şeyler olucak. o bohçadan bi çakıl taşı atınca, teker teker hafifliycem, adım atmam mümkün olucak. çakma bi karma felsefesi yani. mesela bunlardan biri, nalbura gitmek. bildiğimiz nalbur, niyeyse evin etrafında yok hiç. öyle işte. karton almak sonra. pırtık pırtık. hatta bakınız benim şu yukarda bahsi geçençizim, çizgiroman tadında da olabilir: kız bi bileğine bağlı olan çakıl taşlarını ata ata sonuna gelmişken diğer bileğine bağlı olan kayayı fark eder, aslında hareket etmesine engel olan şey odur tabii ki. nıhahaha.

bi şiler, bi gelişmeler oluyo. orta ve uzun vadelik. kısa vade istiyorum gerçi ben ama bakkalda kalmamış. olsun. olacak. olmalı. bu olmak fiilinin her versiyonu sürekli beynimde dönüyo. olucak olucak. 40 defa dedim çoktan, kesin olucak.

hala gözüm seğiriyo. oldu bayaa bi zaman.
mecburen ne güzel bi şarkımızdır. mecburiyetten. komik bi şi kendisi.

22 Ekim 2008 Çarşamba

böeh.

ben kahve içmem. içmemeliyim de. içmezdim. içtiğim şey hala kahve sayılmaz, sütü geçtim, krema toplu bi şi. ama içmemeliyim. türk kahvesi güzel ama makinada yapıyolar ve bayaa dandik bi şi oluyo. filtre kahveye kalbim dayanmaz, delice çarpar, müsait bi yerde uzanır kendisini dinlerim, gerek yok. o kremalı kahve tozumsu şeyleri de içmemeliyim. midem tatildeyken bira da içemem. şarap hiç olmaz. oysa o kadar içmek istiyorum ki. bakınız aileyle yaşıyo olmanın sorunlarından biri daha. 5 yıl sonra olmoor bi arada. hoş, o lav topu yutmuşluk hissini istemiyorum.

içim şişti. sıkıntıdan tosarıyorum. AAAAY çekmelerim devam ediyo. 3 gündrü gözüm seğiriyo. aptal saptal gözüm doluyo. bugün, her adımda üst gövdemi attığım ayağın yönüne çevirerek, böhür böhür ağlayarak koşmak; hatta ben koştukça arkada gözyaşları bırakarak ve saçlarımı dalgalandırarak filan dram yaşamak istiyorum. atilla atalay haklı, yalnızlık aletleri şu bilgisayarlar. oysa ben, yalnız filan değilim. mutsuz da diilim aslında. 24 yaşıma az buçuk kala, muhtemelen 10-20 yıl içinde geriye dönüp bakınca hasretle anacağım günler yaşıyorum. fiziken sağlam (yani, kısmen), hafıza yerinde, taşısıksansuyunu zamanlarımda, valla bak çok aşık halde, mutlu bir genç kızım ben. işte tam da bu sebeplerle bunalıyorum, tosarıyorum, içimde ergen isyanı giderek büyüyo, anlatamam. kıymetini bilmem gereken günler coğrafi sınırlar yüzünden 24 saatlik modüller halinde eriyip gidiyosa sinir yapabilir bu. sürekli mesela, eskiden mutluymuş gibi yaptığım anları fark ediyorum. o an mutlu olduğuma çok inandığım, şimdi bakınca bi tarafımla hohoho diye güldüğüm... saçmalıklar çıkıyo su yüzüne. "aa o an mutluydun belki monşer" filan diil işte. diil. o an eğer gerçekten mutluysam, onları saçma bulmuyorum. ne mantıklı di mi.

ve bu saçmalıklar çıkarken su yüzüne, acıtıyo. kendimi niyeniyeniyeliyorum. şu anki mutluluğumu belki, geciktirdim ben. belki, bu bi türlü gidememe halim ortadan kalkardı. belki, salaklığıma doymayayım. saçma şekillerde o kadar mümkün ki bu.. neyse. yani ister istemez, "allahım ıskaladığım bi şi mi var, yanlış mı yaptım, daha da güzel olacakken ben mi göremedim" krizi yaşıyorum gidemedikçe. biliyorum aslında, bi bok ıskalamadım. tam da olmasını isteyeceğim gibi. şu gidememe işini de üç vakte kadar aşınca, ki nedir atla deve değil, mis olacak. problemi büyüte büyüte rahat batması yaşayan moderen kadınım ama ben. sorgulamayı bırak, bi sus, otur, çöz meseleni, nokta. evet. ekonomi der ki hepimiz rasyonel bireyleriz. rasyon yani. otur, hallet, halledemiyosan vahlama, falan filan. öyle diil işte. kendime kızmak daha rahatlatıcı tam şu an. hatta dediğim gibi, saçmalıkları fark edip, eski saçmalıkları bugünden çalmak olarak görmek, tek beyin jimnastiğim. ben kendimle başbaşa olunca felaket sıkıyorum kendimi galiba. yoksa, aslında, ben gerçekten hiç olmadığım kadar huzurluyum. sevgi pıtırcığıyım hatta.

---

"salona sığamamak" ne enteresan bi haldi di mi? çözüm olarak tutuklu-tutuksuz ayrımı yapıldı, içerdeki basın mensubu azaltıldı filan. bence göz renklerine göre alsınlar içeri. tuttukları takım da olabilir. nasıl olsa saçmalıyoruz. engerek-on.

tek isteğim, veli küçük. o adam bitsin gitsin artık. nolur. yok sisiymiş, yok şu bu o, geçiniz. veli küçük, kalınlaşan ensesiyle, damarlarında ölüm fetvasını verdiği insanların kanı akarken, hala dokunulmaz hallerde. zaman aşımına uğratılan genç ölüler davaları koleksiyonu var kendisinin.

basitleştirilen denklemler ülkesi: aa hükümet dinci, asker laik, yargı laik, halkın çoğu dinci, "bilinçli"si laik, bi de kürtler filan var; onlara ayrı başlık açıyoruz. onlar mesela, dinci/laik filan olmaz; toptan hepsi kürt. tabii, ordu karşıtı olunca (bkz yani laik) otomatikman hükümet yanlısı olunduğu için (bkz dinci) hepsi tayyipçi. ama işte bi de dtp var, onlar kürt tayyipi gibi bi şi galiba. hahah alevi tayyip de olur. bir ipte iki cambaz şey olmadığından şeyler.peh ki peh. iki kere kiki günler resmen. ne kolaymış siyaset denen nane, üç satırda özetlenen, ağızlara lolipop bi şiymiş.

daha önce de dediğim gibi, dendiği gibi, pardon ama, hangi ordudan bahsediyoruz biz dinden uzak olarak? yönetim kademesinde, piramidinin üstlerinde filan ah ne kadar da tahammül edemediği irticai faaliyetler tü kakası, işine gelince, allah allah nidalarıyla koşan şehitlik heykelleri sunuyor kendisine. ölebilir görülenlere. gerekirse. yani ikircikli işler bunlar memedim. darbeci ordumuz çok sevmişti kuran kurslarını, kızları da katmıştı imam hatiplere, din dersi, hem de en has sunni islamından, zorunlu olmuştu. hangi ne laik kim ordu?! laiklikte seçicilik. işine gelince halkın hassas değerleri, az biraz ipi elinden kaçınca tü kaka. batı, pis anarşik komünistlerden kurtulmak için, afganistana nasıl talibanı sunduysa, rusyayla tampon bölge hebelüp, biz de zamanında "moskof yerine mekke"ciler gördük. hadi madem gördük, bari unutmayalım. di mi yani. beşer şaşar ama bu kadar da bunak olmasın yahu. besle büyüt, kullan kenara koy, "hani bana" deyince de ödün kopsun, höt höt höööt de. işine gelmeyince. öyle olmuyo bu şeker. hani zamanında "asmayalım da besleyelim mi" dediğin 17 yaşındaki çocuk rüyana girer sonra, besleyip büyütmediğin. can yücel kenan evrene "kabaramazsın kel fatma/ atan güzel sen çirkin" demişti. sahi yani. çok laik, çok eşit, ama hala "türkiyenin iç düşmanları"nda sayfa sayfa azınlıkları sayıyo. asker, siyaset yapmamalı. ne düşman tayin etmeli, ne laiklik savunmalı ne de milli güvenlik dersinde üniforma defilesi olmalı. okuldan, meclisten ve tabii ki camiden de, uzak olmalı. sadece işine gelince diil ama.

neyse, neticede ben, grilerle kaplı bi dava görüyorum işte, siyahlar ve beyazlar çoktan yok oldular. herkes, herkes olmuş. siyasetçilerin ve askerlerin "laik VS dinci" kutuplaşması da tamamen kısayolcu denklemsever hallerden. hepsi ikiyüzlü, hepsinin elinde kan var. yutmayınız. askerin eli hatta, biraz fazla kırmızı. türk ordusu darbe hakkında ne düşünüyor? iyi yaptıklarını. ütopya bu ya, bir asker de çıkıp da "zamanında türk ordusu hata yapmıştır" demez. diyemez. dese, inanırdım belki demokrasi aşklarına. biraz akıllı olalım yahu. iki kutupluluk tamam, anlaması kolay bi şi; ama maalesef fazla hazırlop. biraz zorlayalım beyni. fener-gassaray maçı diil neticede di mi. iddaa'ya para yatırmıyoruz. hırsız-polis de değil. iyi prens kötü canavarı da öldürmiycek. gözlerini aça aça ayar veren bi askerin kulağına "mağrur olma paşam, senden büyük evren var" demek geliyo içimden. yemişim laiklik kaygılarınızı. demokrasi kaygınızı da tatlı yaptım.

ha burdan da rica edicem yani, hükümet yanlısı olduğum anlaşılmasın. şaka gibi olur. dandik öss bile 4-5 şıklı filan, hayatı 2 seçeneğe indirmek aptallık. pal sokağı çocukları değiliz biz. elma dersem laik, armut dersem tayyip. hadi ordan. sadece insanların "aaa dürüst olmayan siyasetçi mi? neeee? hırsız mııı? gücünü çıkar için kullanmak mıı?? ilk kez duyuyoruum! ne ayıp!" halleri beni benden alıyo. dün doğmuş bebek şaşkınlığındalar. tamam saçma tarafları da olan bi iddianame ama 2500 sayfanın bi 100 tanesi filan bari, gerçek olabilir, en azından di mi? bu niye kimseyi germiyo?!

ben zaten gerginim. kopup gidicem.
kahve içme deryik. kahveyokkahveyok. sinir yapıyo.
kalemime dönüyorum ben, daha çok oyalıyo beni.

20 Ekim 2008 Pazartesi

iyigecelerblog

dün gece de fark ettiğim üzere, ankaradan hala çıkamamış olmayı düşündükçe klavye temizliyorum. sanki o minik toz yumaklarının kaynağına inersem orda bi iş teklifi yatıyo gibi. her yerdeler bi de. temizle temizle bitmiyo. itinalı bi şekilde tuşları tek tek sökmek filan zor iş. uygun bi karton (mukavva hatta) veya mendil ve ince uçlu bi kalemle çok mutlu olabilirsiniz. "gözüme toz kaçtı" filan da tamamen gerçek bi açıklama haliyle. "gözüme toz soktum" hatta.

--- konu değiştirme çizgisi------

kaleye gittik biz. öylesine.
çıkrıkçılar yokuşunda sadece 1 (bir) tükan at boncuğu satıyo. eskiden dizi diziydiler. eskiden dediysem, olmuş üç beş. ben böyle at gözü ebatlarında boncuk arıyodum üstelik. bulduk bi şiler. geri kalanlar turkish handicrafts oo silver milver olmuş. restorasyon fena gitmiyo sanki, evler güzel olmuş. gerçi aslını bilmiyorum, belki çok tektipleşmiştir. güvenememe. her yer toz duman. yokuşun sonundaki o çirkin otopark binasını çözemedik, bi de antep sofrasının göz alıcı metalik tabelasını.

rehber çocuklar şirindi: "burdatam16konakvar... ordanyürümeyinkayıpoturursunuz... bubinanınsahibikafasınataşdüşünceöldü..." gibi faydalı bilgiler verdiler.

bi de antikacılar çarşısında "baykuşlar ve diğerleri- koleksiyonevi" tabelası görürseniz, içeri yürüyün (samanpazarı tarafında). 30 yıldır biriktirilmiş bir baykuş objelerlerlerlerlerler öbeği satışta. dünyanın her yerinden. hatta sahibinin özetlediği üzere: "her malzemeden ve her formda" baykuş. inanmazsanız ispatı var. gezegen olarak baykuşlar tarafından bile yönetiliyo olabiliriz. ayrıca kobalt mavisi cam şişeler, teneke kutular, kumbaralar, bir sürü meşrubat şişesi, fok, avon markasının 1970lerde çıkardığı ürünlerin şişeleri, oyuncaklar vs de var. neyse ben cam şişe aldım. çünküü 1)zaten en güzel baykuş biblosuna sahibim, üzgünüm. 2)onun yanına kardeş gelebilecekler pahalıydı, rafine zevklerim var. 3) renki camı ışığa tutup seyretmeyi seviyorum. sahibi baykuşsuz çıkmama dayanamayıp kolye ucu hediye etti. 1 saatten fazla durduk orda galiba. evet, o bi güzel sanatlar grafik mezunu, bakınız baykuş.

neyse, bi de çok güzel lambalar satan bi yer vardı. ışık vermiyo pek gerçi. böyle keçe çanta, latin amerikadan örtü filan satabilecek bi yer. o da yokuş üstünde. turist tarifesi dışında fiyatlanan tek yer gibiydi.

---- konuya dönüş çizgisi --------

resmen klavye tozlansın diye bekliyorum.

18 Ekim 2008 Cumartesi

14

yeni kanun tasarısına göre kardeşim (en hafif deyişle) evde kaldı. ben 10 yıldır "evlenilebilir"liğimi kullanmadığımdan zaten kız kurusuyum. nasıl oldu da görmedim, atladım, algım mı seçmemiş, seçmek mi işime gelmemiş bilmiyorum ama üzmez yasası gibi dahiyane bi fikir var ortada. yeni evlilik yaşı: 14. olsunmuş. "kız çocuğuna tecavüz eden yaratık onunla evlenmeyi kabul ederse, suçu kalksın"mış. yine. bitmişti bu saçmalık. yangında ilk kurtarılacak şey namus değildi bi ara, insanlıktı, vicdandı. yine yeniden aynı pilavlar dibi tutmuş halde sunulmasa? o konu kapanmış olsa artık, geriye dönmesek?

cumhurbaşkanımız pedofil. bunu ben değil, saadet dolu yuvasının biricik eşi söylüyor. aşkına kavuşmak için 15. yaş doğumgününü zor beklemiş, o gün kıyılmış nikah. kendisi 30 yaşındayken. pardon ama, 30 yaşında bi adam geçen yıl kardeşime talip olsaydı a) gülüp geçerdik b)biri delirip kafa göz dalardı c) alttan alıp tedaviye filan yollardık. o adamın büyüyüp cumhurbaşkanı olma ihtimalineyse inanmazdık. buralarda böyle bu işler. tahmin edeyim, yaşıtlarına göre çok olgun, bebeklerini çoktan kenara koyup "anneciğim bugün baklayı ben pişireyim mi, dedemin altını ben temizleyeyim mi, kardeşime patik öreyim mi, turşuluk lahana seçeyim mi, babacvım çok çalışıyorsunuz umarım size layık evlatlar olmuşuzdur" filan diyen muhteşem bir genç kız idi kendileri. kız çocuğu değil bakınız, genç kız. evlenilesi. aşkla. 15. yaşgününü zor bekleyip. bi de utanmadan coşkuyla, kıvançla anlatılası bi hikaye. hani "o zamanlar öyleydi" deyip geçmek değil, yo yo biz aşığız. stockholm sendromuna giriş 101. "beni öyle seviyo ki". resmen öyle sarhoş olsam ki bir daha ayılmasam dediğimiz ruh hali.

neyse bu fon müziğinden sonra, bahane üretim tesisleri şöyle açıklıyo durumu: kız çocuğu tecavüz sonrası bebeğiyle kocasız, babasız, erkeksiz, bir başına yapayalnız kalıyormuş, kol kanat gerecek bir sapığı olmuyomuş yanında. yazıkmış. layık olduğumuz yönetim şekli bu. tecavüze uğrayan zorla hem eş hem anne yapılıyo, tecavüz eden de zorla hem baba hem koca. tamam kadına bin kere daha yazık ama düz mantıkla bakarsak, o adamın da tedavi edilmesi, hiç olmadı ıslah edilmesi lazım, sırtı sıvazlanıp düğünde altın liralar takılması değil. zaten normal değil, iyice sıyırır. sıra öz çocuğuna gelir. yaptığı yanına kar kalmış bi sapık o hanehalkı üzerinde tanrıcılık oynar. ki bence tanrıcılık, bu topraklarda birçok küçük evde farklı kul rolleriyle oynanan en popüler oyunlardan biri. sonra da ne diycen adama, "vay hain, niye biricik eşine bunu yaptın" mı?

korunması gereken fanus içi gülü olarak kadın. evi erkeksiz kalmasın diyeymiş yani.
koru kolla, pamuklara sar okşa. öööeh be. yeter cidden. yeter.

"anneyim ben" diye program başlamış. "anne değilim ben" daha enteresan olurdu bence.

bu rolden çok memnun hemcinslerim "ay kapı kolu mu, ben onu nasıl açabilirim ki, incinirim"ciler filan var, mümkün. "merhaba ben kadın, adım yok memem var, hadi beni koru, var gücümle üstüne çökücem, yüküne yük olarak eklenicem çünkü ben narin, ince ruhlu potansiyel bi anne, milletimizin gülüyüm, işim bu" halleri. yüzsüzce. o gelinim olur musun programındaki "ben ilkokul mezunuyum ama kocam en az üniversite mezunu, kendi işini kurmuş ve askerliğini yapmış olsun" talepkarlığı. bu hale nasıl gelinir, yine bi stockholm sendromu bence. varlar evet, mutlu olduklarına inanabilirler ve hatta ben bile bi an için inanabilirim. ama bu, durumu normalleştirmiyo.

birileri de çıkıp mesela, tecavüze uğramış kıza, olay yeniyse, ertesi gün hapı verilmesini önerebilir. eskiyse, istediği takdirde yasal hakkı olan kürtajı önerebilir. yok artık her şey için çok geçse o kız çocuğu öncelikle ailesinden uzaklaştırılabilir. tecavüze uğrayan kadınlarda zaten kendilerini suçlama eğilimi var. hayatı yeniden verilebilir kendisine. -ebilmek. özetle, yazılı olan şeyler mesela, uygulanabilir. tecavüze uğrayan bi kadına bakıp "aa anne oldu bu lay lay lom" çeken zekilerin çocuklarına çok üzülüyorum. giren ve girilen düzeyinde bir seks anlayışı, üreyen ve üremeyen düzeyinde bi insan ayrımı.

ILO, çocuk emeğini tanımlamak için önce "çocuk"u tanımlamak zorunda kaldı. hala debeleniyolar. bize sorsalar keşke. bakınız, 3 çocuk yapıp mahalleye salabilme yaşını 14'e çektik. demek ki çocuk dediğin anca 13 yaşında olabilir. modern zamanlarda matematik böyle kolay. X yıl dayak ve tecavüz yaşayıp "kocandır sever de döver de"yle katmanlanan acıları bastırmak için intahar yaşı ise 14+X. ne kolay di mi.

"feministler bastı diye değiştirdik zaten"miş. bu adamlar bi de 5 vakit namaz kılıyo. zemzem suyuyla filan kırklanmaları lazım. keşke katolik olsalardı, bari haftada bir günah çıkartıyolar en azından der, bi açıklama yapardık bu geniş gönüllere. tutarlılık arıyorum, saçma. yemişim din kurumunu da evlilik kurumunu da hukuk kurumunu da. kurumsal acılar bunlar zira.

kadının yeri evi tabii. doğurabildiğine göre, doğurmalı. hayat acıdır, soğan acıdır, hayat soğandır, soğan hayat ışığıdır. böyle sofistikeyiz biz. en yeni bilgimiz "siyah ve beyazın renk olmadığı" filan. oysa bilim ilim der ki, her 50 yılda mı 100 yılda mı ne, ortalama olarak tabii, adet görme yaşı bir yaş geri gidiyomuş. özetle siz tahminen anneannenizden önce adet gördünüz gibi bi şi. yeni kuşak içinde, hormonlu gıdalar filan da eklenince, elindeki hijyenik pedle ne yapması gerektiğini bile anlamayan bir sürü 10-11 yaşında kız var. büyüdü mü onlar yani? kan gördük kadın olduk, bu mu? hayır madem bu kadar basit, 17 yıldır ne okutuyosunuz beni? elin hırvatının afet yönetimiyle reflü olmam ne kadar saçma? kan gördük kadın oldum.

bir hakimin türk filmi şerbetinde "kucağında bebesiyle perişan ana" resmi çizmesi mide bulandırıcı. daha sen otur anlat, koca tecavüzüne itiraz hakkını. karşında cübbeli, mahkemenin en tepesinde, kudretli filan bi hakim var. "toplumun gerçeği" diye kanaat kullanıyo. üzmez denen adama da "maşaallah bu yaşta hala kuş ötüyo amca" ödülü verilsin o zaman.

ya onu da geçtim, bu heteroseksüel mahkeme koridorları, sadece kızlara mı tecavüz ediliyo sanmakta? erkek çocuklarında durum nedir? evlendirip namusunu kurtaramadığımıza göre onlara sadece "kurban" rolü kalıyo. erkek çocuğuna tecavüz eden de çocuğun yeni kirvesi olsun madem, yaşam boyu yanından ayrılmasın. bir sürü histerik yetişsin, birbirimizi keselim.

daralıyorum.

16 Ekim 2008 Perşembe

pala ihracatı

işkence haberleri ekmek kırıntıları gibi. kuşlar yemeden önce farkedip takip edebilirseniz, sizi doğru yere götürüyo. yoksa, kırıntılar yok, iz yok, yok yok yok-- duyulmadan, görülmeden, üstüne kilolarca beton sıvanarak filan, kalakalıyo. yok çünkü.

gözlatında dövülerek öldürülen adamın resmini polisin sırtına ateş edip felç ettiği arkadaşı taşıyo.
sivil polise kimlik soran kadının gözü patlatılıyo.
"ben bardak çay istedim, sen fincan getirdin" gibi bir bahane bile olamayan saçmalıkla 5 polis işletmeciye beyin kanaması geçirtip, beyin zarını kafasına basarak ezip adamı komaya sokuyolar.
gün aşırı birileri sorgulanmak üzere götürüldükten sonra polisler tarafından allahın unuttuğu bi noktaya bırakılıyo, en azından tek vücut olduklarına şükrederek.
açık görüşe gelen tutuklu yakınlarının ayak ve bilek kemikleri kırılıyo, küçücük çocuklar bile dayaktan geçiyo, gardiyan "kanun biziz" haykırışlarında.

ilkokuldan beri biliriz ki okuma parçalarının tek görevi bize yeni kelimeler, söz öbekleri filan öğretmektir. sonra onları cümle içinde kullanırız.

bakınız: polise mukavemet.
direnme yani. bi kez daha yazıyorum ki bu arapça kelimenin "gerilip gerilip copla dalmak, kafasını ezmek, adam toplayıp tenhada kıstırmak" filan gibi anlamları olmadığı hatırlansın.

mukavemet, "münferit"in kayıp abisi. mukavemet, münferite nasıl büyük adam olunacağını gösteriyo. misal, yasadışı bir şey yapmayan genci dergi dağıtıyo diye sırtından vurup felç eden polise 10 yıl, "polise mukavemet"ten yanı yanı başında davası süren aynı gence 15 yıl isteniyo. arkadaşları isyanda, sokaklarda, bi güzel dövülüp öldürülüyolar. "hani sınırlar BBG eviydi" diyenler, "hani karakollar camdandı" da diyebilmeli. gerçi camdan evet, cam gibi ortada olan biten. sadece birileri alay eder gibi, "kafalarını demire vurmak ve kendilerini tokatlamak suretiyle..." filan diyo.

işkenceci nasıl işkenceci olur, hepimiz potensiyel psikopatlar mıyız, yoksa o adamın hala çocuğunu okşayabilmesi mi anormal falan filan -- psikoloji ilmi bunları açıkladı, koydu kenara. "emir eri ramazan" oluşla vicdan rahatladıktan sonra "ben sizin babanızım ben ne dersem o olur" tanrıcılığı geliyo. bu işler, bu görevler için zaten bi "eğitim" süreci var. öyle mahallenin körpe delikanlısı ertesi gün binbir işkence yöntemiyle uyanmıyo yani. bak adama o kadar "kanun sensin, sen kanunsun" denmiş ki, papağan gibi tekrar ediyo; hafif bi anlam kaymasıyla. adam kanun, kanun zaten tanrı, tanrı olmuş o, günlük hayatta yetemediği her türlü iktidar iki dudağının arasında.

bu sene bi kitap yayınlandı. Türkiye insan hakları vakfının"işkencenin atlası" isimli kitabında ayrıntılı teknikler, bıraktığı izler ve daha da önemlisi "iz bırakmayan teknikler" anlatılıyo. Adalet bakanı "ay mukavemetten münferit filan olmuş çok pardon" derken, sıfır tolerans vesaire, tek derdi şu: "eşek sıpaları, öldürmeyin demedik mi, morartmayın demedik mi". oğlunun kırdığı camın parasını ödeyen baba gibi. ben bunu böyle anlıyorum. yıldırımcım türkercim de böyle anlıyo. çok değişik bi şi değil zaten. bariz. "okuduğumuzu anladık mı" köşesi.

bütün bunların içinde, insanı çıldırmanın eşiğine getiren şey, heralde karşınızda çelik bi iradeyle "yoo öyle bi şi olmadı, sen bize bok atmak için kafanı duvarlara vurdun" diyen bi zihniyetin olmasıdır. ruhunuz, bedeniniz acıdan kıvranırken, rüyalarınız da uykularınız da artık başkalarına aitken, sizden gerçekliğinizi çalmaya çalışmak işkencenin son aşaması bence. kocaman bir HAYIR. olmadı, yaşanmadı, yaşamadın-- YOK. o da yetmesin, bi de suçlan: mukavemet.

daha beterlerini gördü bu topraklar. gerçekliğinden bile vazgeçenler oldu acıdan. unutmayı geçtim, bilmemeyi seçtiğimiz acılardan bir kuple sunayım: diyarbakır cezaevinde kalan yaşlı bir adam, öldüğüne inanmış. ölüymüş o, etrafındaki herkes ölüymüş. orası da ahiret, cehennemmiş. aksi olamazmış. ikna etmeye çalışmışlar, olmamış, sonunda dokunmamışlar. yıllar sonra başka bi cezaevine nakli olunca müdüre göndermişler. "karımla konuşturun anca o zaman inanırım yaşadığıma" demiş. telefon etmişler, karısının sesini duymuş. ve adam, o an kalpten gitmiş. acılarına dayanmak için kendisini öldüğüne ikna eden adam, her şeyin gerçek olduğunu kabullenememiş, ağır gelmiş. acıdan ölmüş, saf, mutlak acıdan. dehşetten.

bunu yaşadık biz.
yaşadık da noldu? YOK YOK YOK dediler üç kez, bir ağızdan, "aa yokmuş" dedik.
yani birilerinin "YOK Kİ, OLMADI Kİİİ" demesi, hastalıklı bi şekilde işe yarayabiliyo.

hatırlamaya çabalıyoruz. 78liler mesela, diyarbakırda kalmış olanlara ulaşma derdinde. ya da hükümetimizin diliyle söylersek: birileri sırf "tayyip erdoğana çamur atmak için" (başbakanımız türk tarihinde II.abdülhamitten sonra en "benmerkezci/paranoyak iktidar güzeli" seçilebilir) işkencecilerle uğraşıyo. her yol romaya, her dava tayyip'e zira. adam kişiselleştirmeler şairi. hiç bi çözümü, cevabı yok çünkü. fikri dahi yok. aslında, umru bile değil. münferit uzvundan aşaa kasımpaşa kendisinin. "bana mı dedin laayn" çekip işine devam ediyo. kabaramazsın kel fatma, annen güzel sen çirkin. hiçbir iş görüldüğü yok. sonra elinde bi takım veriler, sayılar "gözünüze dizinize dursun nankörler, bakın tavukçuluk tam %2 büyümüş" filan diyo. hani çekil di mi, destek değilsin bari köstek olma. konu terörken tarımdan, tarımken belediyelerden, belediyelerken ormancılıktan, ormancılıkken baykaldan bahsetmek gibi bi ruh hali içinde. o ve ekibi. "zihniyet değişmeli" demiş çiçek. hadi ya? yıl 2008, ülkende 10 gün içinde bilmemkaç tane işkence haberi yığılıyo ve sen "hmm.. ee.. münferit.. mukavemet... zihniyet?" diyebiliyosun anca ve hala koltuğuna zamklı haldesin ve aferin bekliyosun.

devlet ilk kez işkence için özür diledi. birileri bunu alkışlıyo. o kısım daha da komik. konuşmayı öğrendi teyzesi, şiir okudu.

işkence denen şey, devlet- polis, polis-vatandaş ve vatandaş-devlet ilişkileri nasıl olmalıdır, bununla ilgili sadece. ayan beyan ve bok yoluna dayak, devlet kültürümüzde var. işkence, bu devletin kültüründe var. aksini iddia edenler rica edicem son 40 yılı bi karıştırsın. "atatürklü altın yıllar" ve "hezeyansız kısa günler"i dışarda tuttuk diyelim hadi...

işkence var. eskisi gibi sadece politik anarşik öğrencileri de vurmuyo üstelik. çay satan amca komada. kolluk değil korku kuvvetleri resmen, gözümün önüne sürü olarak dolaşan bir sürü vahşi hayvan geliyo. kurt olabilir bak. siz hiç bi gösteride 1:20 oranında yığılmış duran polislerin arasından geçmediniz mi? soruma bak, tabii ki geçtiniz. güven duydunuz mu? ben duymadım. hepimiz enseyi kapa, kıçı kolla, koşar adım uzaklaşıyoruz. bok yoluna niyazi olmamak için. kadınlar atılan lafları, dik dik bakışları görmemek için. erkekler sakal/bıyık/ yürüyüş testine girmemek için. polise her gün 1 mayıs zira.

hcg zamanında "polis ne de güzel memurumuzdur" konulu yazısında, "münferit bunlar, mukavemetten oluyo" filan demişti. "her mesleğin iyisi kötüsü var kardeş, zan altında bırakmayalım" şerbeti. valla zan altında kalmak istemeyen, gönlü zengin, "mahalle dizisindeki polisler gibi" bi polis varsa, arkadaşlarını toplayıp şu diğerlerini bi zahmet yola getirsin.

işkence bu ülkede en basitinden "doğal" görülüyo. azaltılmasından filan bahsedilir yani, sessiz ve derinden yürütülmesinden; yok edilmesinden değil. sıfır toleransçı olsaydık eğer sudan'a silah ve hatta PALA satmazdık. biz kendi acılarımız ve işkencelerimize yetiştik, yetmedi, bi de elalemin soykırımına silah sağlıyoruz. yok yok: Made in Turkey PALA! göz patlatan osmanlı tokadından sonra yeni bir türk icadı!

ben sümüklü biriyim. işkence haberlerinde sinirden kaskatı kesilip ağlamamayı öğrenmiştim. ama bu pala işi sinirlerimi oynattı, hem ağlarım hem gülerim.

14 Ekim 2008 Salı

GERD

hayatım boyunca en sevdiğim organım midem oldu. hiç sorun çıkarmaz, dersi en önden dinleyip not alır filan. müthiştir yani. heyecan/ stres/ saçma yemekler/ fazla alkol midem hariç her yere vurur mesela. genelde tansiyonum düşer; ama midem, 5 yıl anne yemeğinden uzak yurtta kalmış birinin tam istediği mide olmuş, sevmiş sevilmiştir. fazla da yüklenmedim canım; ama neticede işte, öğrenci mideleri arasında bence ilk 10'a girer. nadir yaşadığım mide krampları filan haliyle beni çok etkiler, düzenli mide sorunu yaşayanlara gerçekten çok üzülürüm, çok çekilmez gelir gözüme.

canım midem konulu kompozisyonum burda sonlanıyo. zira midem 3 gündür bi enteresan hallerdeydi. dedim ya, kendisi o kadar usludur ki yemek borum ya da ses tellerim bile daha fazla zan altında benim için. neyse, uzatmadan, şu an "strese bağlı reflü" gibi bi şiyim. gibi diyorum, zira teşhis sürmekte, tedavi sadece "acı azaltıcı" düzeyde. kan tahlili filan da var işte.

mideciğime bunca yıl bence iyi de baktım; asitli içecek, kahve veya sigara kullanmam ben. son ikisi belki nadiren, ilki asla. hatta son bi yıldır içkim bile yok nerdeyse. neyse işte, "iman tahtası boyunca yanma hissi", "yemeklerden sonra biri diyaframımı yumrukluyo hissi" filan, talcid ve adı enteresan şurup sayesinde azaldı. şurup böyle mide ağzını köpük gibi kaplıyomuş. farmakoloji müthiş bi şi. neyse, hayatımın ilk talcidiyle tanıştım. o da müthiş bi şi. midem bunca yıl kapı gibi olduğu için (doktor beni "şaşkın" bile buldu yani. utanmasa, "bu da mide, olabilir" diyecekti), şikayet sadece 3 gündür olduğu için falandır filandır, tek açıklama bunun hafif şiddette, geçici ve strese bağlı olabileceği. "geçen hafta biraz stres yaşanmışsa" dedi doktor, annemle güldük. ben daha fazlasını da yapmış olabilirim.

stres reflüsü yani. ne topraklarını gördüğüm ne şarabını içtiğim hırvat memleketinin olma ihtimalini bile düşük hesapladığımız afetleri yüzünden. o hökümet yetkilileri bana dubrovnik sonrası zagreb turu filan bahşetsin bence. kasa kasa şarap da isterdim ama içemiyorum ki şu an.

ama neticede, durum şudur ki, berbat besleniyoruz. yani bunu hepimiz biliyoruz ama valla öyle. stres bi yana, bu mide bence yorgun. ankarada anne yemeği besisine çekildim döndüğümden beri. evde tarım yapamadığımızdan ve bir mezbaamız da olmadığından haliyle "güvenilir" gıda kaynaklarına güvenmek tek çare. ondan öncesi, okul dönemi, sadece "yaratıcı açlık bastırma teknikleri"nden ibaretti. vicdan rahatlatmak için haftada bir salata yetmiyo ve hayır o sandeviçin içindeki yeşil şey sebze diil. kolada da bok var ayrıca, gizli formül o.

burdan yaşıtlarıma sesleniyorum efem, çok üzgünüm ama bizim vücutlar maça eksi hanelerde başlıyo. mide olur, karaciğer, böbrek olur, kalbiniz olur hatta; şu yaşınızda bile bakıma muhtaç biraz. bir doktorun özetlediği üzere: "annenin 1 elmadan aldığını sen 3 elmadan alıyosun, yanında almak istemediklerin de cabası". kaç kişinin migreni var? kaç kişi sırt/boyun ağrılarına alışmış vaziyette? anladın sen.

3 gün içinde eski ph dengemi bulacağım umarım. sebebi hala tam çözülmüş değil reflünün, ona tamam. çağımızın hastalığı listesinde filan. benimki hatta geçici, minik bi şiymiş, umarım. yine de bana "ben BİLE reflü olduysam hepimiz ölücez" hissi veriyo. dikkat edin yani. özellikle öğrenciler, bi kilo da elma alın eve. cidden, boğazınızdan meyve sebze geçsin. . tahıl, bakliyat, bunlar da mühim şeyler. ıspanak filan yiyin ne biliym, pırasa ya da. ayrıca, bence kilo almak, almaya eğilimli olmak, güzel bi uyarı sistemi. bi şiler ters, haber veriyo bünye. ben yıllar yılı kilo almayan kız olarak çikolataya, yağlı yiyeceklere fena abanmıştım mesela. görüyoruz ki iyi diil. hatta yani: lüks. imiş.

manav teyze yazımı sonlandırıyorum efendim: cidden vücudunuzu dinleyin arada. garibim, boğazınızdan yukarı asit fırlatmadan önce de anlatmaya çalışmış olabilir derdini aslında. derin nefes alın, bol su için, bi de germeyin gerilmeyin, hiç değmez. insanlar kebapçılara boşuna manzara resmi asıp yapay şelale filan yaptırmıyo. sakin sakin sindirmek lazım, anlaşılan.

12 Ekim 2008 Pazar

"biz hep zengindik" imajı yaratmanın altın kuralları

ankara semaları şehrin ilk house cafe'sine kavuştu.
bunun ne demek olduğunu burcuyla "bilkent hırkası" dediğimiz ürünü giyen (ve kendisinin de sonradan satın aldığı nıhahaha) kızlar anlatabilir. o hırkaları giyenler evet, sadece bilkentliler değil ve bilkentli olup giymeyenler de var ama maalesef yüzeysel tanımlarımızla varız. neyse, o hırkalar işte, yıllar yılı "belini bıkınını kapa evladım sizin nesil kısır kalıcak bak" diyen annelerin bi komplosu. "erkek arkadaşımın pantolonu, üstüne babamın memur hırkası" ekolü galiba. onun en üstüne de "annemin kuaförü". tabii ki. "dağınık topuz"u yanlış anlıyolar yalnız. "özel harekat timiyle dağıtılmış topuz" demek diil o.

neyseee devam. "yeni açılan cafe test ekibi", test sürüşü için görevlendirilmiş vaziyette hazır ve nazırdı. tıklım tıkış. uzun yün hırkasını "tefal kızı" gibi giymiş 55lik teyzenin poşusu, karşısında fallik fallik puro tüttüren kalın enseli adamlar filan da vardı. herkes aynı şeyi içiyodu: limonata. galiba cafe kalitesi belirleme araçlarından biri. bizim efendim, yolumuzun üstüydü ve yol üstü lezzet duraklarını seven bi anne-kız ikilisiyiz. limonata filan kesmez, içi beyaz çikolatalı brownie denen nimete kavuştum. güzel bi şi kendisi. "death by chocolate" listesine girebilir. zira nefes alamadım bitince. ama lezzeti yerinde.

neyse işte, bu ekibin yarattığı bi de "kapı önü valeleri" var. bu valeler basit birer değnekçi değil asla ve never, rafine bir hizmet sektörü erbabı olduklarını kibarlıklarıyla yansıtmak istiyolar. çıkışta size şöyle soruyolar: "aracımız var mıydı?". araç ne ya? evet traktörüm bi alt sokakta. araç! "MIZ" nedir onu hiç bilmiyorum, sevmem ben öyle biz biz konuşanları. "evet babamıııız karnemizi aldık, çok başarılıyız, hem okuyup yazabiliyoruz, bak bu da kurdelemiz" filan diye konuşan anneleri de mesela. deli misin divane misin, çocuk kırk yılın başı kırmızı kurdele filan takmış göğsüne, ona da ortak olma bari. "artık çişimizi kendimiz yapıyoruz fatma teyzemiz". sapık anne resmen. "ay daha yeni mi mualla hanım?!" derim ben olsam.

tunalı hilmi caddesi enginlere sığmıyor, üstlere doğru kayıyor, filistin caddesi boyunca. hoş o caddenin adının filistin olması, galatasaraydaki cezayir sokağı gibi hazin ve komik bence. biliyorum, sefaret orda olduğu için ama neyse yani.

bu "valeleri kapıya öyle bi dizdik ki gol atmak imkansız" etten duvarı filistin caddesinin her köşesinde var. big chefs'in olduğu köşede de. istihdam böyle yaratılır arkadaşlar. "o mini cooperı çevir getir, mazdanın farlarını kapa" filan, bi gün geçiveriyo. büyük hantal ve korkunç adamların arasından sıyrılıp "aracım yok aracım yok la la la"-- sıradan halkla tabanvay.

ay konu dağılıyo. hah topladım: kanımı titreten "amerikan usulü garsonluk" staratejileri.
çok suni çok. samimiyetsiz. ben bi yere ilk kez giriyosam, karşımdaki adam bana "oo merabalaar hoşgeldinizzz" diyosa korkarım. "kesin tanışıyoruz ben unutmuşum, ne ayıp" derim. ne bu piyanist şantör haller? yok, bu house cafe'de olmadı. neyse işte sonra menü verirken "hoşgeldiniz, nassınız, işte yemek listemiz lay lay trilaylaaay" kıvamlı, bol sırıtışlı, çok dişli, hep 32 32, "garsonluk ayrıca bir entertainment olmalı, müşteri memnuniyetinden bunu anlamalı" kafası. beni geriyo. benim hep gittiğim yer olur, bana hep bakan garson olur, "aa çay di mi" der, bu samimidir. ilk kez görüp can kardeşini bulmuş gibi "ay kimler gelmiş kimler gelmiş" yapar, arkama bakmadan kaçarım.

ayrıca, hem, daha mühimi: her zaman eğlendirilmek istemiyo olabilirim. modern zamanlarda şeerli kadın olarak, kalabalıklar içinde yalnız olup saklanmak istiyo olabilirim. yorgun, bıkkın ve üşümüş olarak bi bardak çay istiyo olabilirim. sürekli bi sirk fon müziğiyle "hey yo, demek kahve, iyi seçim, muhteşemsiniz, süper" filan-- bi git. bi dur. yüzüm gülmüyosa belki gülmesi gerekmediği içindir. ne sen ne ben her daim sırıtmalıyız. bi rahatla. eski ekiptekiler gibi samimi ol, "canım çıktı ya ne gün of" de, insan ol. aaaaa. bu ne: "siparişimiz hazır mı bakalııım?" lay lay liim. ah işte bi BİZci daha. hiç sevmem. sevmem, sevemem. makul garsonlardan canavar yaratan "ben amerikalarda bu işin diplomasını aldım" cengaverlerini de sevmem. "oooh afiyet olsun beğendiniz miii nasııll" durbidurbidurbisus. elalemin eğlendirgeç garson ekolüne yamanana kadar, kendi meyhane ve hatta kahvehane kültürüne bi dön bak, üslup öğren. mesafeli dur, ağır bak. aaaa. giderek kuaförleşen mekanlar. kuaförlerde çıraklar birbirine "sermet bey, ayla hanım" diye seslenir, döner size "ee saçını napcaz deryik" der. hani bana, hani ona. kavram kargaşası. "öpme beni" yazılı t-shirtler lazım resmen.

müşteri tarafına gelirseek..
ankarada, derin gözlem ve kontrollü deneylerim sonucu, iş çok vahim. böyle bi "olmak, yırtmak, oldurmak" isteyen bi ekip var. nerden gelirler ne iş yaparlar bilmiyorum. bu tür "tam istanbul işi" mekanlarda varlar hep. "house cafe evet, istanbulda her gidişimde uğrarım ben hı hı menüsünü ezberrree biliyoruum" havalarında. eskiden çok eskiden, yurtdışı markalı ama içi boş poşetlerle gezip kendince "evropa gördüm" havası atan tayfa gibi. yerli ekol. etrafı süzen, süzülmek isteyen, fazla parıltılı, lame, ışıldaklı ve makyajlı kız çocukları ve "avrupalılar preppy diye bi şi çıkarmış, hem pembe giyince top olmuyomuşun lan" kafasında pembe/yavruağzı gömlek/tshirt giyen ama yakıştıramayan genç irileri, hep hep hep aynı gözlük çanta ve göğüs kıllarıyla oturuyolar. bazen konuşuyolar. o kısım çok fena. yüzeysel bile diiller. zira yüzey dediğimiz şey, belli bi alandır. bunlar o alanda zigzag filan çiziyo anca. belli ki para var ve harcamak istiyolar, sanılanın aksine bazen buna bile eyvallah diyorum. var, harcıyo. kendi kazanmak zorunda kalacağı günler uzak olsun saadetine.

velakin benim sınıfsal etik kaygılar bi yana, meselem şu: HARCAYAMIYO. maalesef. X miktar para, listede işaretlenmiş dükkanlara akıtılmış evet; ama bi şiler hep ters. bi şiler hep "çok fena OLMAK istiyorum, olduruldum ben, oldum artık" diye bağırıyo. başka işim olmadığından oturup üstüne düşündüm ve istanbulun aksine ankarada eski, köklü, "sosyete" denebilecek zengin aileler olmadığına kanaat getirdim. sonradan zenginlik, önünde "önceden zengin" yoksa, örneksizlikten saçmalıyo. elitim elitsin elit: ankarada ithal elitlik tavırları çok "olmamış" şekillerde sergileniyo. olamıyo yani. bi üslupsuz. etiler'de 1 aylık kursa mı giderler naparlar bilmiyorum ama cidden olmuyo. "elitim elitsin elit"sen eğer, ne bileyim, böyle görünmüyo o yahu. şık duruyo en azından. tamamen estetik gözlemler bunlar. ne bileyim, siyah saçı daan diye oksijenlememeyi öğrenmiş oluyolar filan. öyle detaylar yani. uzun tırnaklarını bordolamıyosun. topuklu ayakkabın varsa my little pony olmadan yürüyebiliyosun.

hatta yine derin gözlemlerimle fark ettim ki, böyle mekanlara süslenmiyosun bile. "ay hmm orası mı, benim için sıradan bi fırın/pastane/bakkal orası, eşofmanlarımla gidiyorum, sen bi de oraya makyaj mı yapıyosun, ben fermuarımı kapamaya bile üşeniyorum" züppeliği. hatta. olacaksan tam ol bari diye, dip not bunlar bebeğim. hatta yeni moda şu: müze içindeki cafeler. istanbuldan sırf siz "olabilin" diye bildiriyorum. artık öyle machhiato filan yetmiyo, yeni moda olan şey "daliye gittik tabii ki ilk güüüünnn, eveeeaaatt" filan demek. yani: elimizdeki X mebladaki parayı çul çaputa yatırdık, bizim elit ruhumuzun derin istekleri doymadı, adeta bir eropa aristokrasisi gibi, annem müzayedelerden antika toplar, ben modern sanat eserleri. "param bok, ne markalar aldım" yetmiyo bebeğim, "param bok, ne tatiller yaptım, budist oldum" filan lazım. burjuvalık yetmiyo, makbulü bohem-burjuva haller. yani çan eğrisi işte: "param az harcayamıyorum"- "para bok, harcamayı bilmiyorum"- "param bok ötesi, havalı harcamalar yapmayı, namıma nam katmayı öğreniyorum". ilk kuşak değil, son kuşak zengin olucan- ya da mış gibi yapıcan. "dün voleyi vurdu babam" diye bağırmiycan. daha az "oryantal, simli/payetli kıyafetler", daha çok "modern ve az bilinen tasarımcı t-shirtleri". daha az "bak benim logom var", daha çok "sınırlı üretim ekolojik beyaz gömlek". yani herkes de anlamiycak elitzadelerden olduğunu, sokağa değil, yiyosa, kendi sınıfgülllerine anons edicen. sokağa "araç"ın bağırıyo zaten.

yani işte, düşününüz ki "poşum var, çokkültürlülüğe açık, entel bir elitim ben, diyarbakırlı çocuk besliyorum evde" halleri bile muhitimize yeni düşüyo. çok rötarda başkent yani. ve olamıyo. acım büyük. limonatalar yetmiyo telafi etmeye.

deryik, ankara elitinin göbeenden bildirdi.

10 Ekim 2008 Cuma

burgu

AAAYY!

bu ara böyle bi şi yapıyomuşum ben evde. derin bi nefes alıp onu ay çığlığıyla bırakıyomuşum. nefes alamıyo gibi olduğumda yapıyorum galiba. bazen böyle bi yumruk, tomruk da olur, nefes boruma abanıyo sanki. söküp atıyorum. neyse hırvatlar ve onların afetlerinin yönetimi meselesi bir sonraki emre kadar hayatımdan çıktı, haftasonu geldi ve gelirken eceyi getirdi.

şimdi yemek. açım ama hala burdayım. sonra duş. sonra ekim ankarası.

şu an dünyanın en tüy gibi hafif şeylerini düşünmek istiyorum. çok hafif, beyin hücresi bile gerektirmeyen şeylerden olsun. olmuyo ama. ağır bi gündemim var benim. güzide şarkımızda dediği gibi:
istanbulu sevmezse gönüüül
aşkı ne anlaaaarrrrrr?

daha ne yani. bunun ötesinde bi şarkı yok. gerek yok zira.

şimdi şu an benim olmam gereken yer orası. çok acıyo kalbim bazen blog ya. yorucu bi şi beklemek ve beklerken boş durmamak için avcumu yalamak. akabinde ve detayında, "ilginize mil mersi, size elimizin tersi, ancak kapı önünde kaldırım taşı pozisyonunda iş verebiliyoruz" maili geldi yine. peh.

neyse dedim ya iş güç bitti. şimdi kendimi feci halde kaleme ve kağıda bırakıp, eski yöntem bi şiler yazmak istiyorum. sokakta olmak da istiyorum. içmek istiyorum. onu da yapıcam. tam istediğim gibi olmasa da, napalım.. bi hafta izin kendime. bu izin esnasında ankara fonunda olmamın tek sebebi yukarda bahsi geçen şarkının bi attachment olarak CV'ye iliştirilemiyo oluşudur. oysa ne güzel olurdu. hemen verirdi mesajı. ya da mesela düşünün, hep istediğiniz bi iş var, defalarca hayır demişler, yılmıyosunuz, son başvurunuz ve "kovaladıkça kaçan/ateşböceğim misin" ezgisiyle okuyolar cv'nizi. vuhu. esprili ve yaratıcı, tam ekip çalışmasında ortam şebeği, moral destek olucak ofis elemanıyım.

şimdi yemek ve duş ve sokak. gülü gülü blüg.

9 Ekim 2008 Perşembe

aklıma geldi de

1929'dan beri en ciddi ekonomik kriz yaşanırken iş arayanlar kaleye mum diksin. kalede istihdam yaratıcaz artık başka çare yok. mumcubaşı filan olurduk osmanlıda ne güzel. ibrikçibaşı varmış mesela, vezir yüzünü yıkasın diye ibrikten su döken adam. işi bu. bi de çubukçubaşı var, uzuuun sigara çubuğunu ağza yerleştiren adam. sofraya oturanların tepesinden kucaklarına peçete atan bile varmış. istihdam yaratmak budur işte kardeşim. bi köşkte 500 kişi. ülkenin sırtı yere gelmez valla.

neyse işte. kaptanın başvuru günlüğü: hala arıyoruz, bir meteor bile bulamadık.

onekimcuma

dün efendim, (bari) sanatsal faaliyetlerle sosyalleşmek amacıyla biricik blogırımız jelatinin fazladan aldığı opera biletine kondum. davet edildim, gittim. trafiğin içinde, derinlerinde ve kuytularında, jelatin hanımın şiir gibi küfrettiğini burdan bildiririm. yok ciddiyim. yani hiç öyle "aaa kıza bak yuh ne dedi" filan diil. eğlenceli. o sövsün ben dinlerim, o derece.

benim de co-pilotluk maceram hazin bi şekilde sonlandı. "şu aracı takip edelim o nereye gittiğini biliyo" diyerek karşı şeride geçmemize sebep oldum. sonra "TABİİ Kİ opera yukarda kaldı" gibi bi inada başlıyodum ki amcalar beni susturdular. yön duygum sıfır, iddiam sonsuzdur. neyse, jelatin ayrıca topuklu, topuklu dediysem ince hem de, ayakkabılarla bir tazı gibi koşuyo. opera önündeki kazılı yollar filan, bana mısın demedi. pıtır pıtır seke seke resmen. 4. Murat'a gittik efendim. müzikler şahaneydi de, replikler.. bilemoorum. serdAAAAArdır diye bi kelime yok. prozodi hatası demiyeyim, o kadar çok vardı ki adeta bir stil olarak kullanılmıştı. ya da türkçe kelimeler çok uzun olduğu içindir, "padişahımıza" mesela. 6 hece. böl böl söyle. en çok dilfigarı sevdim ben.

bugün bugün bugün...o kocaman dünya bankası dataları filan, hiçbirinin okunmadığını basit bir dört işlemle anladık. birbirine eşit olması gereken sayıdan biri diğerinin yaklaşık 7 katı ve bu haliyle tam 5 ayrı birbirinden saygın kaynakta kullanılıyo! Sabuş'un dediği gibi: sen hala şaşıracak şey buluyo musun? şaşırmıyorum da bu saçmalığı düzeltmek bana kalıyo. az zamanda çook ve büyük işler başarmaaaak mesele. ne sıkıcı şeylerden bahsediyorum allahım.

uyku vakti teletabiler. yarın çok yorulucam sonra istanbuldan minik gamzeli bi hanfendi gelicek. özledim kendisini.

29 ekim'de can dündar'ın mustafa belgeseli geliyo. merak ediyorum. antonio banderas'ı atatürk yapıcaktık hani? neyse, filmin adının mustafa olması bile bence güzel ve samimi.

6 Ekim 2008 Pazartesi

A

bakınız şekil 1-A: doğanın sürprizleriyle baş başayız, bir A harfi. ben gördüm tepenin birinde, ben kaptım, tez zamanda kolye yapıcam kendisini.

itiraf ediyorum patronumu seviyorum. çok bi dikkatsiz ve hatta beceriksiz ve hatta "this aint rocket science" cümlesini duyacak kadar tangır tungur yaptığım işler sonrasında deriiiin bi nefes alıp "erase and rewiiinnndd" eşliğinde baştan başladık bugün. düşündüm de yolda, ben sinir olurdum kendime eğer patronum olsaydım. yani onun kişiliğinde olsaydım. yoksa sinir olacak bi durum yok, vakit bol düzeltiriz. ama neyse işte, olmadı. tatil öncesi ve sırasında benden iş istemek bir hata ve sebeplerim hiç profesyonel değildi: "uğraşamayacak kadar mutluyum". neyse, hırvatçam ilerliyo, bugün hava durumu terimleri öğrendim. yani belki bir gün beni balkanlardan gelen soğuk hava dalgasının kaynağında görebilirsiniz, evet neden olmasın. elektrikli semaver gördüm bi de bugün. kötüymüş.

tatil güzeldi blog. bacağımın arkası kırmızı kırmızı yandı, yüzdüm, yürüdüm vs. o derin vadide, deniz kıyısında veya kurumuş nehir yatağında yürürken, yarı baygın şelaleye yürürken filan.. çok mutluydum. mut böceği. şehir bile planladım yani. a bi de ters dönmüş bi çiçek vardı, pembe. böyle eğilmiş de saklamış kendisini. güzeldi. odada ispinoz vardı, kaçak. daha başka bir sürü şey vardı ama maddelemiycem şimdi. söylersem, duyulursa, erir gibi. sadece, tuvalet/duşun önünde duvar yoktu, doğaya karşı, çam ormanı seyrederek ne isterseniz yapıyodunuz. öyle yani. üstelik kimse sizi görmüyo. küçük mumlar filan. miço vardı miço, küçük siyah kıvırcık köpek. bohemcan ve bohemgüller vardı tabii, ama onları da seviyoruz kimi zaman blog. "o da can" gibi bi şi.
sonra istanbul. istanbula geliş her şekliyle, nerden olursa olsun çok güzel. gidişi de bi o kadar zor. aşti'deki taksi kuyruğu denetiminden sorumlu adamların hepsi birer bodyguard, hepsi birer strateji dahisi, kuyruğa kaynamaya çalışanların avcısı. ve taksiciler bi o kadar dalgın, bi o kadar canı burnunda, bi o kadar 7 dakikayla gece tarifesi açma cini.
istanbul modern'deki şu sergiye gidin, suyun bir arada tuttuğu. orda bi fotoğraf var, "virajlı patika". onu seyredin. zira bir haftadır hep aklıma giriyo, virajlı patikaları düşünüyorum; açanı, fotoğraflayanı, yürüyeni. öyle işte. bence o sergideki en iyi işlerden biriydi. ya da ben etkilenecek fotoğraf arıyorum. hah bi de fotoğrafçının adını söyleyin nolur, zira kesinlikle hatırlamıyorum. virajlı patika güzellemeleri var aklımda.
yorgunum, açım, köşeme çekiliyorum.
gezdim, geldim, mutluyum.
bu hafta eşek gibi çalışırken de mutlu olucam. niyeyse, şevkliyim.
light bir dönüş yazısı olsun bu. daha sonra başbakanımızın çar çur ettiği (ve diplomasında yazan) ekonomi ilmiyle ilgili beyanlarım olucak. "6 sıfır attık, enflasyon bitti" gibi. mesela. ve tabii diğerleri.
ama şu virajlı patika işini bi düşünün derim.
düz yolda bi patika niye/nasıl S çizer?
yaa yaa.

27 Eylül 2008 Cumartesi

çünkü fisto.

bayramda burda olmamak, Sabuş'u düşününce, biraz kötü hissettiriyo. öte yandan Sabuş tatilleri sevdiğinden, gidişimi fazla dert etmeyebilir. geniş bi ailenin çekirdek ankara şubesiyiz biz, eksikler göze batıyo.

neyse, istanbulda 2-3 kişinin başına ağaç devrilmişken ve gemiler batarken ve boluda geçen hafta benim ankaraya döndüğüm sıralarda aynı yönde 20 araçlık zincirleme kaza olmuşken ve şimdi de bolu yolu yağmurlarlarla yıkanırken filan -- yola çıkacak olmam evde biraz gerginlik yarattı. doğal olarak. elektrik yükünden saçlar dik geziyoruz denebilir; ama neticede, geçer, geçeceğini bilmek iyi. geçer. atatürk bulvarı da gölet olmuş galiba, hovercraft filan gerektiriyo diye duydum.

öyle bi şi ki yarın yola çıkacak olmak, arkasını önünü düşünmüyorum. ve takmıyorum. çok ayıp ama şu an bu böyle. ekim ayına hiçbi şi kalmadı, sonbahar yıkanıp yıkanıp mis gibi parlayan bi mevsimdir. dün gece uyumak üzereyken sonbahar oldum ben kendi kendime. kışa kalmadan ankaradan gideceğime söz verdim. her sözümü tuttuğumu iddia edemem; ama sorumluluk duygum gelişsin diye çiçek böcek bakmaktan daha etkili bi yöntem.

hem o ağaçlar uçarken filan, ben ekran karşısında ani gelen bi sinirden ağlama halini bastırarak çalışıyodum. bugün bütün gün aynı noktadaydım, bacaklarım 3 pozisyondan ötesini görememekten ağrıyo ve yine olmadı. haliyle görmek istediğim tek şey bilet. yok hatta, koltuk.

hayatta en zor geçen his bence küskünlük. kızgınlık değil, o kesin. kızmaktan yoruluyo insan. hırslanıp kinlenmek filan, bence boş iş. uğraşamam. ama küskünlük, bakın bi ömür diyorum, sürebilir. kızgının aksine küskünün söyleyecek pek bi sözü yoktur artık. bi şi söylemekten bile vazgeçmişlik hissi. kırgınlıktan sonraki aşama; halı altına süpürdüğümüz pıt pıt parçalarımızı geride bırakıp odadan çıkmak. küskün, küsmüş değil. sen beni küstürürken ben kabuğumu parlatıyodum hissi. kas yırtığı da denebilir; onunla yaşamayı öğreniyosunuz ama arada nüksediyo, sorun diil.
nerden çıktı bu derseniz, arada aklıma gelmemesi için sebep yok.

herkese bir sürü akide şekeri. limonlusu bana. iyice dinlenin.
ben harika vakit geçiriyo olucam, umarım umarım. yollar açık olsun nolur.
bu bayramın kahramanı da mermaid hanımdır benim için. bütün o çabası için, o bilir.

25 Eylül 2008 Perşembe

Gelecek uzun sürer*

"bence bununla ilgili 100 tane döküman buluruz yani." bence de hüstın. rüyamda. on kere on kırmızı don hatta. neyse ya. buluruz. bulunur. bakınız yarın.

küçüklüğümden beri yola çıkmadan önceki 1-2 gün filan hep yolu düşünerek geçer. gideceğim yeri seviyosam varışımı, sevmiyosam da yoldaki saatleri düşünürüm. yani yolu sever insanlar genelde zaten di mi? öyle işte. hatta bu uğurda camdan geçmiş bi kızım ben. "hadi gidelim hadii hadiii" diye koltuğun tepesinde sallanırken arkasındaki balkon camından geçen kız çocuu. gittik de hastaneye gittik yani. neyse işte, gitmek güzeldir. günlerce hava tahmin raporları okuyup hmmm hırka lazım ama yağmur yağarsa peki ya güneş açarsa ah yaşasın tahmin edilemez iklim kuşağı filan, romantik romantik bavulumun niye ahşap olmadığına filan hayıflanabilirim. özetle, böyle bi şi var. evet.


ama bugün de dendiği üzere, "kalmak için" gitmeliyim artık. ki o zaman en büyük bavula, her mevsim sığar. kapı numarası 10 olsun. yakın olsun 10 numero, en azından.

bahar geliyo yine aklıma. mezuniyet sonrası, istanbulda son günümde bana ayar verişi. eşyalarla yüklü bi arabadaydım. beyoğlu taraflarında bi otoparkta, galiba. yazmıştım ben bunu daha önce. neyse. yalnız kalınca böğhk diye ağlamaya başlamış ve baharı aramıştım. ayar ayar. hatta bakınız 22 yıldır filan, bana ilk kez yaptı bunu kendisi. ne iyi etmişti. "noluyo leeyyn" demişti bana resmen. kimse diyememişken o demişti. en çok o inanmıştı "tabii ki" döneceğime. gitmiyomuşum da sanki numara yapıyomuşum gibi kızmıştı. bazen azar işitmek toparlıyo insanı, şöyle bi silkinip.. yine yapsa ya. ya da ne biliym işte. kendi kendime yapsam ya.


amaan, bok: noluyo leeyyn.


başlıktaki efendim, bi kitap. kimmiş, louis althusser. okumalıyım okumalısın rafında durup henüz okunmamış şahıs. şahıs az oldu, arka kapak "tembeller için tanıtım bilgisi" olarak diyo ki "20. yy'ın iknci yarısına damgasını vuran, düşünce akımları kadar politika felsefesini ve pratiğini de etkileyen Fransız filozof, 68 kuşağının belki de en önemli düşünsel önderiydi"(önder kelimesi de bu arada, "büyükönderatatürk" tamlaması dışında bi tuhaf geliyomuş kulağıma).. neyse yani kitap bana bakıyo ben kitaba. bi türlü okunmadı. halbuki kapaktaki humphrey bogart'ımsı fotoğrafında dedemi hatırlatan bi şiler bile var. gözaltı torbaları olabilir. neyse, 1980'de karısını boğarak öldürmüş, "kendinde diildi" raporu verilmiş, mahkemesi olmamış. oturup kendisi duruşmasını yazmış bi nevi burda, özyaşamöyküsü. 394 sayfa var önümde. bakalım.

ne diyodum.. kitabın adı. hah. çınn çınnn çınn insanın beyninde bazen. kızılcık reçeli sürerken filan, öyle zamanlarda. neymiş: gelecek uzun sürer, louis althusser bile olsan.


ha bu arada, odeğil de, blog enteresan, bulaşıcı bi şi bence. en karşı çıkanlar bile bir gün elbet blogger'a düşer gibi. bence yani. biraz tükürdüğünü yalamak olur tabii ama "devir değişti e çelik de değişti, tayyip değişmekle kalmayıp gelişti" gibi bi şi olur neticede. iyidir iyi. burcu yazsa mesela feci okurdum ben.

22 Eylül 2008 Pazartesi

tuvalet etiği

tuvaletler mühim yerler. yemek yiyorsak, girdi-çıktı sistemiyle çalışıyorsak denebilir ki her tuvalet bir tabak, bir çatal-bıçak kadar mühimdir hayatımızda. yemekten farkı şu ki bunu bireysel kullanıyoruz. cinsiyet ayrımı gözeten bi şekilde genellikle. "anne, bak pipisi vaar" ve "annee, bak pipisi yoook" yıllarımızı geride bırakırken bunun nedenlerini çözmüştük.
her gün umumi tuvalet kullanırken kapıda şu figürü:

ya da şu figürü:
görüp dalıyoruz içeri. etik kısmı ise şu figürde başlıyor:

bu nerde olmalı?
istanbul modern'de bu işaret için ayrı bi kapı vardı. bi nevi üçüncü cinsi tanımlamışlar yani. kadınlar, erkekler ve tekerlekliler. "annee bak tekerleği vaar" gibi bi şi olsa gerek. alt katında müthiş eleştirel yakın dönem modern sanat eserleri, üst katında tuvalet parodisi yaşanıyor. elimizdeki audio-guide durumu açıklamaktan çok uzak. bu işaretin olduğu kapının ardındaysa (girip bakmadım) iki seçenek var:
a) "cinsiyet ayrımı yok, zira pisuvar yok, herkes kabinlerde"
b) "cinsiyet ayrımı var ama içerde".
şimdii... eğer a şıkkıysa zaten bence konu kapanmıştır, orayı yapan mimar oturup bi daha düşünsün. b şıkkıysa, bunun belirtilmesi gerekirdi kapıda ki tekerlekli sandalyeli biri içeri girmeden de bunu bilebilsin, boşuna gerilmesin. bu da bi haktır. "bekle ve gör" denmez çişi gelmiş insana. peki ideali? ideali bence şu:

zira bakınız, erkekler tuvaleti. ayakta duranlar ve tekerlekli sandalyede oturanlar için. yani "tekerlekler üstündeysen üçüncü cinssin" diye bi şi yok, "annee bak pipisi vaar" prensibi uygulanmış. bahsettiğim tuvalet etiği böyle basit bi şi işte: "onun da var" ya da kadınlar için: "onun da yok". yani az önce bahsettiğim işaret, kadın/erkek tuvaletlerinin içinde bi kapı olmalı, dışında ayrı bi terkedilmişlik diyarı olmamalı. zira kadınlar/ erkekler tuvalette mesela makyaj yapabilmeli, dişlerini şöyle bi yoklayabilmeliler, istemiyolarsa karşı cinsle göz göze gelmeden. Ha yok, cinsiyet ayrımına karşıysanız, ki bence evet yani neden olmasın, o zaman diğer iki kapıyı da kadın-erkek diye de ayırmazsınız. tekerlekli sandalyeliye zorunlu unisex haller, sağlıklılara cinsiyet bilinci, aşılayamazsınız. bence.

bi diğer nokta da, yazıma son verirken, bebek bezi değiştirme bölmeleri. bunlar genelde kadınlar tuvaletinde olduğundan erkekler neden bahsettiğimi bile bilmiyo olabilir. böyle minik bi masa, bebeği yatırıp altını değiştirmemiz için. işte bu küçük kabincikler de kadınlar tuvaletinin dışında olmalıdır. bebeğin altını değiştiren illa annesi olmak zorunda değil, hem bekar haftasonu babaları ne yapacaktır, di mi yani? bebeğin oyun işlerini babaya, boklu işlerini anneye yıkmaya son bence. o kabincik dışarda olmalı. ayrıca kadınlar tuvaletini kesif bir koku bürüyor ve "genç kızlarımız" annelikten soğuyo resmen, bu da can. neyse yani bununla ilgili işaret örneklerimizi sunuyorum, tercihimi de sonra söyliycem:


ülkemizde benim genelde gördüğüm işaret en sondaki: canımız annemiz figürü. ortadaki "ebeveyn odası" mantığı da iyi belki; ama bence bebeğe nolduğu biraz muallak, "ebeveynlik" mi yapıcaz yani orda, nedir? bence en iyisi ilki. oh, bebek yatmış, ayakları havaya dikmiş. ne olacağı belli.
aynı şekilde, rica edicem okul yaşına gelmiş erkek çocuklarınızı kadınlar tuvaletine sürüklemeyin hanımlar. çok utanıyo çocuklar. herkes yanaklarını sıkıyo filan ve o hala tek başına tuvalete bile giremeyen bi çocuk olduğunu hatırlıyo sizin "kocaman adam olmuş benim oğluşuuumm" diye sevişleriniz arasında. sünnetini olmuş bir errrkkeekk olarak mesela, kendi halleder. annecim annecim yaptırmayın. okuluna filan gidiyo o çocuk. çocuğu bi gün erkekim bi gün sidiklim diye sevmeyin. (ha zaten en baştan, erkekliğiyle sevgi kazanan bi tuhaf çocuk yetiştirmeyin, o ayrı). babası etraftaysa ne güzel, ona emanet edin. diilse de etrafı batırmadan tuvalete girmeyi öğrenmek için fazlasıyla iyi bi yaşta bence. küçük kızınızı babasının yanında erkekler tuvaletine salmak tuhaf geliyorsa bu da tuhaf, yapmayın. o çocuğa "annemlerle hamamdaydık" benzeri anılar kazandırmayın. cinsiyetine/cinsel yönelimine zarar geleceği için değil, bebeklikten çıktığı, çocuk olduğu ve cinsiyetsizmiş gibi davranılmaması gerektiği için.

ve istanbul modern... modern tuvaletlerle de tanışması dileğiyle. tekerlekli sandalyeli üçüncü cinsler olmasın, mesela. bebek/çocuk odası yapmışsınız veliler rahat gezsin diye, alt değiştirme yeri de olsun; ama kadınlar tuvaletinde değil, dışarda. kadınlar tuvaletine de koyacaksanız hijyenik ped/ tampon otomatı koyun, havanız olsun.
"modern zamanlarda etik bu muduuuur" zira.

19 Eylül 2008 Cuma

hoppaa

geldim işte geri. bu kaa sürebiliyoğ.

istanbuldayım ben, ne güzel bi şi. soğudu burası, o da ne güzel. rüzgar olsun, ceket olsun, yaşasın sonbahar. üstelik yağmur yok. olduğu zamanda da içerde ve sıcacıktım. süper denklem. rüzgarda herhangi bi manzara, buna ankara bile dahil, cam gibi parlak, sanki ilk kez bakılıyomuş gibi berrak.

dün sakıp sabancı müzesi önünde bi polis trafiği, bi koyu camlı cenaze arabası kıvamı cip cip cip seli, kulağından kablolar sarkan ciddi adamlar yığını filan. acaba sabancı ailesi dali müzesi açılmadan önce gecenin bi körü tek başlarına sergiyi mi gezdi? yoksa resimler daha yeni mi geliyodu? yoksa yine sabancı ailesi "resimleri yarın sabah getirirsiniz evimi özledim yahu" diyen üyeleri sayesinde atlı köşkün üst katlarında boğaz keyfi yapıp koridorlarında çocuklar gibi şen koşuşturdu mu? filan. emirgandan sarıyere kadar sahildeki bütün banklar aydınlık. her bi sokak lambası adeta deniz feneri gibi. banka oturuyosunuz, ışıl ışıl. onların hepsi "hop aile var" ışığı hem de. sabancı güvenliğinden sorumlu kulaklıklı amcalar sıkılırsa o kendileri için ışıklandırılmış bank-sahneyi seyre dalıyo. bi perde, 10 dakika, oyun: eskiden buralar dutluktu. neyse yani, sahil iyi güzel, basmışın asfaltı ve yer taşlarını belediyem, koşulur yürünür ama içilmez. bi boğaz keyfi yapılmaz. kuytu bi bank yok. yapmak için olta gerekiyo. filan. koşmak filan da iyi şeyler tabii. ama ışıklar cidden spot gibi, bi fena. bu yüzden yaşasın kampüs yaşasın kampüsün bankları ve o bankların dibinde her daim hazır bekleşen kediler. şarap da yakışır hem.

bu akşam, üzerinize afiyet, bana iyi seyirler. alvin ailey american dance theater. yes. bu akşamdan sonra bu gece, yani devamında ve akabinde, bir küçücük sevinç yumağı olucam ben. onun için burdayım.

sevinç yumağı diye işkolu olsa keşke.

3 kasım günü Dünya Seks İşçileri Günü. yürüyecekler. hatta hop alıntı: Kırmızı Şemsiye Sendikası, Pembe Hayat LGBTT Derneği’nin öncülüğünde, Kaos GL Derneği ve birçok sivil toplum kuruluşunun da desteğiyle ilk olarak 3 Kasım günü Ankara’da kırmızı şemsiyelerle bir yürüyüş düzenleyecek ve ardından sendika oluşturulacak. yorum yığınları için, ntvmsnbc. bu da ne saçma isim bu arada. harf öbeği.

bu haftasonu greenpeace'in gözbebeği rainbow warrior beşiktaş denizotobüsü iskelesine geliyo-muş. hani yakından bakıp "uuu büyükmüüüş" demek isteyenler için.

burda olmak bana çok iyi geliyo. tam şu an, bu klavyeye dokunuyo olmak da. ama sonra ankara var ve sonra ankarada kukumav kuşu olmak var ama sonra dikkat dağınıklığı var hatta, patronumdan "alooovvv" duymak var, bunların birikmesi ve bi sonraki istanbul biletine kaç gün kaldığını saymak var, bi gün o biletle bir sürü bavullarlarlar taşıyıp bu klavyeye temelli bi yaklaşma isteği var, yağmur yağdığında bu şehirde olmak lazım mesela ya da kar ve ben özlediğim gülümsemeleri görmeliyim sadece. gözümü açınca mesela: "expERiMeNt Bauhaus" görmek... bu ara sadece bunlar var. başka bi şi yok. yok işte. almıyo kafam, üzgünüm. başa döndüm ben, sil baştan, en başa. dünya gaz ve toz bulutuydu ve ben istanbulda çok mutluydum.

kukumav kuşu evrimle depresif olmuş tek hayvan mesela. öyle evrilmiş o. bi de ornitorenk var, o da komik olmak için evrilmiş. amaçsa amaç.

tıkalı rögarı açmaya çalışırken, 16 yaşında tuzla'da, foseptik çukuruna düşerek ölmek. aşısızlıktan, ilaçsızlıktan, doktorsuzluktan, saatlerce hastane hastane gezerek ölmek. bir gün bi boktan telefonla, en sevdiğinizin en şuursuz şekillerden biriyle öldüğü haberini almak, ya da. siz böyle olsun istemezdiniz ama hala, inatla, inadına, oluyor. hala birileri mesela (en anlayamadığım ölüm şekli olarak kalacak sanırım bu), belediye çukuru açıyor ve etrafına bi tek işaret koymuyor. ne bileyim, çocuksanız, körseniz, sarhoşsanız ya da dalgınsanız- adios. hala ve inatla ve yıllardır yani, birileri böyle ölüyor. açın tartışın daha yok doğanmış erdoğanmış filan. o demiş ki bu demiş ki aa dedi ki dedi ki. hikaye. pollyanna'nın ufak mutluluklar ülkesindesiniz aslında. bugün de bi belediye çukurundan kurtulduğunuz için şükredin bence, siz ve yakınlarınız. Ankara'da gaziosmanpaşa'dan kızılay'a kadar mesela, düzgün döşenmiş kaldırım taşı sayısı heralde 10 filan. orda yürüycen. cambazlık yapıcan. her daim çünkü genç ve sağlıklı olman lazım. tonton bi teyzeysen ya da tekerlekli sandalyedeysen mesela, hop yakınlarına yukarda bahsettiğimiz telefondan gelir, en iyisi evde kal portakal. yazmıştım ben bunu sanki.

çok şey istediğimi sanmıyorum. sokaklardan hüzün yükseliyo buram buram. daha kaldırım taşını döşeyemeyen, her gece torbalarca çöpü ana caddeye yığmaktan başka bi yöntem bile aramadan çöp toplayan bir sistem, mesela, sokak çocuklarını mı topluma kazandıracak? biz ege zeybekleri gibi "taştan taşa atla, aman boka basma" diye tek tek basaraktan mı yürümeliyiz başkentte? arsenikli suymuş. niye yani neden. niye olamıyor. neden olmasın ki. olsun işte artık. en bazal standartları bari, tutturalım ki daha büyük sorunları konuşmaya gücümüz olsun nolur. benim olmuyo, olamıyo zira. yolunda yürüyemediğim şehrin sorunlarına da ulaşamıyorum. yanında azıcık estetik kaygı da olsun. hani "iş görüyo" yetmiyo bazen. aza kanaat etmek, bi tercih olabilir tabii ama, hizmet standardı olmasın yahu. iş görsün, güzel görsün. fayans döşeli, amorf kuğularla dolu geçitler mesela... ayıp yahu. cidden ayıp. "biz insan taşıyoruz" vardı bi de iett'nin bi ara. komik. kendine hatırlatmak ister gibi. sadece belediye diil ama mesele, insanlar da. mesela balıkçılar, çok bi özenli yaptıkları işe. tutan da, satan da, temizleyen de. hepsi balığı seviyo sanki. sevmese bile öyle duruyo işte. hepsi balıkçılığa aşık gibi. özenli. kesekağıdı özenli, foş foş su atışı özenli. ya da öyle geliyo bana. trollüleri ve çiftlikleri saymıyorum. neyse ya uzun hikaye, kestim burda. "her mesleğin iyisi vaar, kötüsü vaar" diyerek ortayola bağlıyorum. herkes çok yorgun aslında.

neyse, istanbuldayım, 3 gün daha ve burda hava tam sevdiğim gibi ve sevdiğimle. üç gün çok mutluyum. sonra cam kenarı 24 numara. onun içindir ki blog, kukumav kuşlarını çok iyi anlayabiliyorum. bazen içimde havalanıyolar. ama hala cuma günü elimde.

günün en borda-siyah ojesi: flormar 323. hadi yine iyisiniz hanımlar.
beyler, sizin de el tırnaklarınız kesilmiş ve temiz olsun, rica edicem.

14 Eylül 2008 Pazar

istemiyorum.

bi süre yokum blog. kapalı dükkan.
kırgınlık makinesi gibi bu ara. kimse bilmez, kimse görmez.
yazmak da okunmak da istemiyorum. bi süre.

kaybettim o sevdiğim hissi. gelir elbet geri. daha sonra bi zaman.

tahminleri de boşverin; zira büyük ihtimalle hiç alakası yok.

bildiğimiz gerçeklerden unutmayı seçtiklerimiz

misal:
1)meyve şekeri diye bi şi var. var yani. meyve "light tatlı" diil. karpuz, belki. ama incir filan haha gülerim. tık tık tık gidersiniz valla. ama güzel şey meret. hem yemezseniz vitaminsizlikten ağzınızın içi yara olur (korkutarak önleyici hekimlik).

2) ankarada olduğum gerçeği mesela. perdeleri çekip ekranda hırvatistanla ilgili bi şiler okursanız, bi aşamadan sonra unutmak mümkün. tabii bi de, kendime itiraf etmekte zorlansam da iktisadın metodolojik, hesap kitap kısmını filan özlemişim. oturup cost nedir benefit neye denir, kavramsal sanat yapalım. ankaradan çıkalım astral astral.

3)sıfır spor yapan bi insan bi gazla 40 dakika yürürse ayakları acır. arkadan motor takılmış gibi, koşarak ve daralarak evden çıksanız bile üzgünüm, bu böyle.

4) orta 2'de sabitlediğim kilomun artık beni terk ettiği gerçeği. yaşımın 24 olmak üzere olduğu gerçeği. metobolizma gerçeği. tamam yarın kalpten/ çatlayarak ölücem demiyorum ama, bkz madde 1, korkutarak önleyici hekimlik. bi bakmışın 30, bi bakmışın 40. hareket lazım. derken bkz madde 3.

5) perihan mağden'in bazen asabiyet yaratacak kadar saçmalaması. tarafsız bi insan, perihancım, aşkından ölsem de söylemem gerek, "hoca efendi" demek yerine zat'ın adını kullanırdı. ya. hocalamalar efendilemeler, yapmazdı. ayrıca her ağlayana içlenseydik türk filmlerinin sonunu göremezdik be perihan. di mi yani. bu adam, maalesef, nazım hikmetmiş gibi muamele görmeyi haketmiyor. "eh suçlu da diilmiş, dönsün tonton,yaşlı ve gözyaşlı adam...". nazımı suçlu bulmuştu bu devlet, onunki haklı bi sürgün müydü yani? kemikleri bile sürgünde. "o ayrı bu ayrı" mı şimdi? seni de mahkemelerine misafir etmişti, sinirinden salyalar saçarak yazmıştın. adalet duygun şimdi mi coştu? gözyaşlarına acımak için, bu adamı mı buldun anca yani?! hele senden, hiç beklemezdim bu derece yanardöner halleri, kör kandilleri. tamam evet oluyo arada ama, bi izahat buluyodum genelde o hezeyanlarına. bu seferki sadece saçma olmuş. gelmesin yahu feto. eksik kalabilir. odasına boydan boya toros dağlarının posterini yapıştırsın ve evet, ağlasın minik para dağlarının üstünde. bence hiç sorun yok. 12 eylül yavrucuklarını yeterince görüyoruz etrafta, kontenjan dolu yani. demokrasi adınaaaağ ise, bir sürü adım ve adam var ona gelene dek. sen de biliyosun adın gibi ya, neyse. ergenekonculara havliycam diye kendi kuyruğunu kovalamak abes olmuş sadece. yaz yine F tipini, vicdani reddi.. aradaki farkı da gör bi zahmet. ülke hasretiymiş. peh.

6) otobüslerden bilet alırken güneşin konumunun önemi. mühim şey. doğu-batı istikametinde öğlen 2'de hareket edecek bi aracın neresine oturmanız gerektiği... mesela. unutmayın.

7)bu kadar. unutmayı seçmiş olabilirim bu maddeyi.

12 Eylül 2008 Cuma

ressamın resme şaaptığını şa..

ne kadar hazin. hazin işte. hüzünlü hazin. hüz hüz hüz. hatta: ne kadar hazin, hüzünlü ve sevdalılar. evet bence de sertab. b ile di mi? p daha kolay.

bahçevan, kulak burun boğazcı, yoğun bakım hemşiresi, resepsiyonist, en çok da alış-satışçı/mühendis/ finans uzmanı/ teknisyen filan olmak istediğim anlardan bir demet sabah saat 11de ve tam şu an, yani her zamanki gibi günde 2 posta, önüme saçıldı. demet demet anlar biriktirdim yine. stratejik pazarlama yöntemleri nedir, ne değildir, merak bile ettim yani. muhasebe derslerimi andım. "ikna kabiliyeti yüksek" kısmı nasıl anlaşılıyo acaba? kendini işe aldırmayı beceren kazanıyodur heralde, doğal yoldan eleme. ama şimdilik favori "aranan özellik"i sizlere gururla sunuyorum:

"Ressamın resmine duyduğu tutkuyu, yönettiği projeye duyabilen"

aklımıza bob ross gelmiyor mu, geliyor. peki bu cümleyi kuran sivrizekayı merak etmiyo muyuz, ediyoruz. esas onu merak ediyoruz. evire çevire dövmez miyiz? belki ben tek başıma döverim.

oyuncak-kamping satış elemanı bile aranıyo yahu.
.
yo hayır hayır hayır küfretmedim.
saniyenin milyonda biri kadar bi zamanda ağlamış olabilirim, bi tek bi "fırk" sesi çıktı.

11 Eylül 2008 Perşembe

miço

ankarada kedi bulmak ne zor. her köşebaşında bi kedi yok, haliyle her köşebaşında yavrulamıyolar ve yine haliyle her köşebaşında birbirinin kuyruğuyla oynayan kedi yavruları da yok. şehri sevememe listeme onuncu sıradan giriş yaptı bu madde. arada bi kedi yavrusu görmeden hayat mı geçer be. peh.

okuldan mezun oldum da kampüsten olamıyorum.
devamsızlıktan kalıcam yalnız, öyle bi sorun var.

10 Eylül 2008 Çarşamba

ekim listesi diye bi şi var, açılmıyo

şu an saatin 3e bilmem kaç var olmasına inanamıyorum. o kadar ki günü buna şaşırarak geçirebilirim galiba. ne ara oldu ne zaman oldu bu? günün yarısı gitmiş de ben arkasından tıknefes, koşmayı bile bırakmış, nerdeyse el sallıyorum.

"şey pardon bakar mısınız şey yani ben sizi ee tanışabilir miyiz" dedim bi insan kaynaklarına. insana çok ezik hissettiriyomuş. cevap olarak "çekilebilirsin rıfkı" da gelebilir. yorucu. hele söylemek istediklerim söylemeyebildiklerimden uzakken. bugün bi yerde "hayallerinizin peşinden koşun" demiş bi CEO. hayaller dediğimiz şeyler, oynak, değişken, akışkan, fıldır fıldır şeyler oysa ki. benimkiler öyle. 4 yaşımda sirk cambazı olmak istiyodum naber şeker. çatışabilir hayaller. en hayal olanı seçersiniz, hayat hayalinizi beklemede tutar, tutar da bırakmaz, depresyona girmek üzere olduğunuzu sadece sabah yastığınıza söylersiniz, gülümsemek gerekir hep gün içinde. iki dilim ekmak kesmek gerekir, yumurta haşlamak gerekir filan. peşinden koşunmuş. takılıp düşmek serbest sanırım. karamsarım, susun.

birazdan gidip kargoya bi zarf vericem, ne olmasını istediğimi bile bilmiyorum.
sonra önümde 11 klasör, içinde 5-10 bi şiler, okumaya devam.

saat resmen 3e geliyo. dehşet verici. yetişememe hissimi dalgalandırıyo.
ilk kez peynir reyonuna dalmak istedim, hollandadaki olabilir. tuhaf.

9 Eylül 2008 Salı

plan program



plan yapmayı bir tek işler düzgün gidince seviyorum. kulağa saçma gelebilir ama bu hep olan bi şi diil ve ben plan yaparken gözleri kocaman açılmış, dehşete düşmüş bi kız çocuğu olabiliyorum sırf bu yüzden.
cidden korkutuyo.
ama işler yolunda gidince yapılan planı avcuma alıp okşamak filan istiyorum.
hayata geçen planlar minik pofuduk tavşan yavruları gibi sevimli şeyler.
yerim onları.

7 Eylül 2008 Pazar

fantirifistan


mütemadiyen buraya bi şiler yazabilirim gibi bu gece.
klavye benim arkadaşım ol. demin yazmıştım oysa. neyse.
biraz canım sıkılıyo da benim.


aslında yazıcak çok şey var. mesela niyet mektubu yazmam gerekiyo, niyetimi belli eden. hahaha. yazdım gibi. eas mesele şu ki form doldurmayı sevmiyorum. formlarda sorulan soruların hepsi art niyetli geliyo. metin analizi dersinde "başvuru formları" incelemesi yapan bi akademisyen konuğumuz olmuştu, ondan. ayrıca bana referans olacak 3 kişiye sahip değilim. aslında sahibim ama birisiyle mümkünse bir ömür görüşmesem kapısında sevinçten ölebilirim, bir diğeriyle de görüşmemekten referans istemeye yüzüm yok. oysa ref mektubu bile diil isteidğim, sadece telefon edilecek onlara. ama kesin ederler. ikisi birden akademik şekilde burnu havada tipler. bak bu konuda da çok uzun yazabilirim ben. neyse, bi tanesi habire kendisini gugıllayıp arkasından ne dendiğini merak ettiği için bi şi yazmasam iyi olucak. oysa ben bu diyalogları kurma fikrinden bunalmayan biri olsam, isteyenin bi yüzü, vermeyenin iki yüzü, sonuçta iyi bikaç kelime ederlerdi hakkımda elbet. rol icabı da olsa. elde viski. breh breh peh.

bu biiir. geçiyoruz.

fotoğraf çekme özrüm var. çektirme özrüm daha da büyük. çekme özrü şöyle: "makina olsa da çeksek". böyle. hiç olmaz. aklıma gelirse de şarjı yoktur. çekilen foto varsa da ben genelde karede değil de "kamera arkası"nda olurum. çok zor. benim fotoğrafım çekiliyosa mimiklerim şenlenir, yüz kaslarım coşar. zor yani bu iş. oysa daha önce de belirttiğim üzere üç boyutlu fotoğraf kareleriyle an biriktiren biriyim ben, onlara ihtiyacım var bile denebilir. ben "aa fotoğraf çeksek ya" demem pek, dediğimde de çok çok isterim aslında. genelde de unuturum yine, çekilmez filan. bazen de, ki bu aslında daha çoktur, çekilmeyişini de severim. yani o anın fotoğraflık olduğunu, ya da anların, saptadıktan sonra, kendi haline bırakmak. araya bi de objektiflerler merceklerlerler "çekiyoruum çeeek..."ler sokmadan. evet galiba bunu baya bi seviyorum ben, belki de bu yüzden oluyodur. "ah keşkem"lemenin anlamı yok.

bu ikiiii.

okumak istediğim kitaplar var. adam smith'in wealth of nations'ı tercüme edilmiş. nasıl ettiklerini bilmediğim için binbir versiyonuyla kitapçıda sordum dün: "halkların refahı" filan. "milletlerin zenginliği"imiş. bence refahı daha iyi olurdu, zenginlik değil ki wealth. hele o kitapta hiç diil. millet yerine halk da daha iyi olurdu. hop ben yaptım süper oldu ya, ondan. neyse, türkçesini okursam bu iş olmiycak gibi. ingilizcesini bulucam. ricardo da çevrilmiş. kafamda kitap adlarını ingilizceye çevirince anca bi şi ifade ediyo, ne fena. ama zenginlik dersen olur öyle tabii. milletmiş. sözlüklü çeviri. smith neocancanların iddia ettiği gibi bi adam diildi efendim, demem odur. yanlış tanımayın. laissez faire laissez passer dediğinde zenginlik diil, refah düşünüyodu o. zamanının gerektirdiği üzere, fiyatlar insin diye. neyse uzun hikaye. her yanlış okumanın eşiğinden dönüş mümkündür allahtan. ders kitaplarında bile bazen. 12 eylül ders kitaplarına girmiş. girmiş de çıkabilir mi emin diilim. "uf olmuştu öptük geçti" filan demiş olabilirler.
bu üç..

yol arkadaşım diye bi dizi var. o kadar kadın dolu bi dizi beni izlerken rahatlatıyo ama o evde duramazdım. bu üç buçuuk...

aa HARİÇTEN GAZEL dörtledi. dört dört dört. Eylül- Ekim sayımız bayiilerde. zor dörtledik valla bu sefer, gidip tıpış tıpış alın okuyun, dergi kendini çevirsin. ciddiyim yahu. satış noktaları için özet bilgi (devamı sitede, yenileniyo): istanbul beyoğlu mephisto, ankara kızılay küçük dost, imge falan filan.

bu döörrt..

balon köpüğü renklerinde kristal boncuklar bulduk jelatin'le suluhan sefamızda (burcu senle de, söz bak valla). balon köpüğü fetişim olabilir, mavi sularda. köpük güzel bi şi. köpük renkleri oyuncu şeyler. köpükten bi yatak olsa en güzel uykunuzu uyurdunuz. baloncuklar üflenmek içindir. o şeffaf ama ışık ışık renklerle dolu bir sürü üçboyutlu fotoğraf karem var benim. üf üf üf.

bu da beeş.

şimdilik bu kadar gibi.
bi de buyrun size bi sır... aşktan çatlayabilirim ve bu beni çok mutlu ediyo.

şimdii... bitti. tıp.

medcezir

diye bi şi var. sular bi geliyolar hooopp yüksele yüksele.. sonra bi çekiliyolar ki aman... dibi çıkıyo sanki sahilin. giiit geeeelll... geeeelll.. gitttt... bunun tamamen doğal, ah ne kadar da "ay döngüsünü içinde yaşayan kadın" işi bi şi olduğuna filan, inanmak isterdim ama.. cık cık. kendini kandırmalar da bi yere kadar.

biz küçüktük bi dizi vardı, babası uzaylı, annesi amerikalı bi kız. işaret parmaklarını böyle belli bi mesafeden şak diye birbirlerine değdirince zaman dururdu. açılış jeneriğinde de işte kafasına boya tenekesi düşecekken filan zamanı durdururdu. tabii ki dokunduğu bazı kişiler bu donmuşluk hissinden kurtulup "aman tanrım XXX (burda emily iyi giden bi isim olabilir), burda neler oluyor??" filan derlerdi. hah işte. bütün gece manyaklar gibi işaret parmaklarımla oynayabilirim. öncesinde odama bi şişe şarap atarsam özellikle.

giden arabaların arkasından içlenmek bi seçenek. türk usulü su döküp "su gibi git gel" demek de bi seçenek. ikinci seçene yanında bi ufak boy umut veriyolar. anneannem yıllarca istanbulda yaşayan akrabalarına ufak şeyler verdi, iğne, yüksük filan. o eşyalar onu istanbula çeksin diye. sonuç? akrabalarının iki kızı da ankarada üniversite okudular. biz maaile ankaraya taşındık ve kimse bir daha anneannemden eşya filan almadı. yani bi çekim var ama kime, nereye... şimdi her gidişinde çakıl taşı savuruyo denize. kısmet.

peter murphy kısmet lafını sevdiğini söylemiş. kader gibi diil, ucu açıkmış. kısmet. kısmet. kısmet. oysa ben kısmet lafını da hep çok kaderci bulurum. insan kaderini kendi yazıyosa, kısmetini de kendi yaratır. ama güzeldir cidden kısmet. kelimeler tekrara bağlanacak gibi olduğunda ufka bakıp kısmet dersin, bi an kendin bile inanırsın.

bana güç veren şeyler var, umut veren. medcezir gibi. marmara denizinde mesela, o kadar güçlü diil medcezir. geliyor, gitmiyor belki de.

--

ha bir de, testesteron fazlasını bünyesinden şiddetin her türüyle; dayak, cinayet veya tecavüzle değil de sevdiği insana dokunarak, onunla olarak DA atabileceğini fark edicek bi gün bu sokaktaki insan yığınları.. onu bekliyorum. Çocuğuna köpeklerin birbirine havlayışını, kurban kesimini, sokak kavgalarını izleten aileler belki bir gün öpüşen çiftlerden rahatsız olmamayı seçecekler. "tövbee tövbee" çekmek yerine, "bak evladım, sevgi" derler belki. Ya da ne bileyim, eşlerinin elinden tutarlar yürürken. mesela. böylece sevgisizlikten hınçlanıp, hırçınlaşıp etrafa sataşan insanların hüznü biter bu ülkede. "bir insanı sevmekle başlayacak her şey" diyen adamı cinsel tercihi yüzünden dışlayanlar vardı oysa. ama bunlar da geçecek. "bu iş çok zor yonca" ama bak gör, "her şey çok güzel olacak". "dünyayı güzellik kurtaracak" çünkü. öyle öğrettiler bize, o en sevgisiz adamlar bile aynı ders kitabını okudu neticede.

--

konuyla dolaylı olarak alaka kuralım kapanış cümlemizde: puCCa hacklenmiş galiba. allah online ahlak zabıtalarına zeval vermesin, hemen türklüğümü hatırladım, bayrak astım camıma. türk kadını nedir konulu kompozisyon yarışmasına katıldım, bi piyeste de nene hatun rolüne çıkıcam. türk örf adetleri, aile yapısı filan tabii. örf adet ananeler listemiz her yıl değişiyo aslında. zabıtaların yeni geleneği esnaf dövmek. sivil erkekler olarak bira içenlere dalabilirsiniz. minibüs şoförlerine de sigara içen diğer şoförlerin başını yarma hakkı tanıyan bi anane geçenlerde yürürlüğe girdi. hayırlı uğurlu ve en türk günler dilerim cümlemize. öptüm diycem ama diyanete sormam lazım, online öpücük öpülenlerin abdestine napabilir diye. hay allahım ya! tünelin ucunda ışık göster sen bize. alın online dua. esenlikler.

5 Eylül 2008 Cuma

güneş çekilsin spor bile yaparım

bir ay süreyle işim var, patronum yok. imrendiniz di mi? ama maalesef bi köşede birikmiş üç kuruşum da, buna imkan verecek bi maaşım da yok. haliyle evdeyim, buralardayım ve haliye "eksi, artı, nötr" halde yola devam, evden afet yönetimi.

yarın etrafı köpükler kapliycak. biliyorum ben. ankaraya bazen oluyo öyle.
sonra günler geçicek ben istanbulda olucam, önemli gün ve haftalar sebebiyle. planlarım var.

sonra bayram tatili gelicek, güzel, çok güzel gelicek. kapalı mekanda çatıdan üstüme yağmur damlası düşmesi ihtimalini sevebileceğim bi şekilde gelicek. uykuya dalarken baştan aşağı huzurlu, hani kaseden dondurma yerken dibini yalayan çocuklar gibi her anıyla mutlu gelicek.

sonra da patrooon.

şimdi bu şevkle sizce ben, evet evet ben, afet yönetimi hakkında yapılan bütün çalışmaların dibine vurmaz mıyım, o hırvatları ihya etmez miyim? ederim. hohoyt. kendime buna sarıciim.

daha önemli, kramplı ve kökten planlarım da fonda sürmekte. dereyi görmeden paçayı sıvamaktan sıkılanlar için geliyor, garantici komşu teyzeler söylüyor: eşeğini sağlam kazığa bağla. kazık yokluyorum şu ara. sağlamsa elma, diilse armut diycem.

4 Eylül 2008 Perşembe

iş yapacaksanız

hollandalılarla yapmayın. hollandalılarla para, evrak, imza vs gerektiren işlere girmeyin.
zira hiçbir sebep olmadan aylardır postalamayı geciktirdikleri hayati dökümanı istediğinizde, size şunu söyleyebiliyolar:

"aa evet.. masamda duruyo. en üstte. evet postalanmamış. pardon. anca haftaya, belki, postaya verebilirim çünkü ben meşgul biriyim ve görüyosunuz, çok iş var".

siz de sinir harbi içinde: "alt tarafı zarfa koyup, adres yazıp postacıya vereceksiniz, iş bile değil! beni aylardır bekletiyosunuz, bu mu telafi şekliniz" filan derseniz cevabınız:

"size yardımcı olmamı istiyosanız benimle böyle konuşmayın" olur.

ortalama bi türk genci amsterdama tek yön bilet alır, asabiyetten gözü dönmüş vaziyette sanat gibi kan döker ve ilgililere teslim olur. yani ben bu eşikten derin 3 nefes alarak döndüm. zira biliyorum ki zarfa kağıt koymayı bile "emek" gören bu millet, size hayatınızın kazığını atarken bile ya pofuduk egoları darbe aldıysa endişesi taşır ve isilik döker bunu düşüne düşüne. üstelik hem de ingilizcesi ondan daha düzgün olan bir avrupadışı kız çocuğundan. inciniverirler avrupanın en kaba milleti olarak, öyle hassas egocukları. minik pofuduk egolarının içinden pençeler çıkar, resmen işinizi görmez ve "şu güngörmemiş cahile medeniyet dersi verdim" diye bi de sebeplenir üstüne. "düzgün konuşmayı öğrenmiş oldu". ahaha şaka gibi. yapardı, ciddiyim. neyse, cevabım:

"kişisel almayın, ofisinize söylüyorum, sizle ilgisi yok. mağdur olan benim ve hiçbir açıklama yok." oldu. olgunlaştım portakallarla, görüyosunuz. ve ve ve tabii ki sakinleştik, hakkını verince hanım kızımızın. sonra sıra hollandalıların en sevdiği soruya geldi:

"tamam peki. şimdii.. size nasıl yardımcı olabilirim?"

ahahah gülüyosunuz. gülmeyin. tekrar edeceksiniz sabırla. çünkü o resetledi. hollanda egosu 1-siz 0. ben birim sen sıfırsın. oya bora sevimliliğinde.

"evraklarımı postalayın."
"tamam anladım, yarın yapıcam".

duuiiiii.. (ha bu arada bu cevabımla başa dönmediysek, hanım kızımızın zekasından).

ha beklenen evrak ne mi? 6 aydır beklenen evrak?
diploma ve transcript!
hani iş başvurularında filan hafif mihenk taşı olan şeyler. o binadan istediğim TEK evrak öbeği. peki bu hanfendi bana ne dedi?

"zarfa sınıf fotoğrafınızın orijinalini de koyucam çok güzel".
"transcript'in kopyasını scan edip yollasanız da önden kontrol etsem?"
"aa o da mı yok????"

derin sessizlik, 3 nefes.
"o DA yok hanfendi çünkü belirttiğim üzere, aylardır, HİÇBİR ŞEY yok."

"ah tamam ona da bakiym.. fotoğrafı da koyarım... duuii."

kapı zili olan kuşlar gibi melodik: ddDDUUUuuuiiİİi....
annemin arkadaşının dediği gibi:
"bu hollandalıların başına kesin bi bela gelecek.
fazla huzurlu, fazla umarsız
ve sinir bozucu derecede hayaller alemindeler".

2 Eylül 2008 Salı

morethananythingelse

ben trenleri özledim, daha da fazla binecekken üşendiğim trenleri. tren tren tren. ankara ekspresi filan diil. ankara ekspresi, ya da genel olarak türkiyedeki trenler, bilinmesi olay olan şeyler. "hop trene bindim bi baktım çankırıdayım" filan yapmıyoruz burda mesela. ya da her gün iş için eskişehire trenle gidip gelenler yok. neyse yani, tren o kadar hayatımızda diil. olsa keşke. istanbuldaki banliyö treni kılıklı bostancı civarındaki tren güzel bi aday olabilirdi, eğer geçen haftalarda hocam olmuş biri trende ölmeseydi... tren olsun şehrin kenarında, etrafında. tren raylarına dizilmiş şehirler olsun, madem deniz yok. trenler güzel şeyler. sanki giderken lütfedip sizi de içine çekmiş, yetişkin tramvayları gibi.

trenlerde çekilen fotoğrafları seviyorum. niyeyse hepsi ekstra güneşli oluyolar.

1 Eylül 2008 Pazartesi

nakarat

türk sanat müziğinde mesela biliyoruz ki aynı dize iki kez okunur. ya da dörtlük. bazen son hecenin vurgusu değişir. böyle ikileye ikileye şarkı söylemek mesela, bildiğim kadarıyla biraz yabancı avrupaya. siim tenn/ gooncaa fem/ bi bedel oll güzeeell... hop bi daha. aahh bu şarkılarıııığğnn gözüüğğ köğğr olsuuğğnnn da olur. zeki müren Ğ'leri onlar.

şu an önümde yaklaşık 28 kez filan okuduğum kapu tapastro şeyleri açık. yanlış yazmadım. kapu tapastro demek daha kolay. sevmiyorum sevemiyorum.

öte yandan aynı şarkıyı on binlerce kez dinlemek, güzel şey o. bi tek o.
ben oldum olası nakaratları pek sevmem gerçi. aynı şeyi 4 kez söyleyince anlamı kaybolur derler. bakınız:

nakarat. nakarat. nakarat. nakarat.

bi anda fos bi kelime oldu çıktı. fos fos fos fos. mesela, yine oldu. mesela mesela mesela mesela.

onun gibi yani.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker