19 Eylül 2008 Cuma
hoppaa
istanbuldayım ben, ne güzel bi şi. soğudu burası, o da ne güzel. rüzgar olsun, ceket olsun, yaşasın sonbahar. üstelik yağmur yok. olduğu zamanda da içerde ve sıcacıktım. süper denklem. rüzgarda herhangi bi manzara, buna ankara bile dahil, cam gibi parlak, sanki ilk kez bakılıyomuş gibi berrak.
dün sakıp sabancı müzesi önünde bi polis trafiği, bi koyu camlı cenaze arabası kıvamı cip cip cip seli, kulağından kablolar sarkan ciddi adamlar yığını filan. acaba sabancı ailesi dali müzesi açılmadan önce gecenin bi körü tek başlarına sergiyi mi gezdi? yoksa resimler daha yeni mi geliyodu? yoksa yine sabancı ailesi "resimleri yarın sabah getirirsiniz evimi özledim yahu" diyen üyeleri sayesinde atlı köşkün üst katlarında boğaz keyfi yapıp koridorlarında çocuklar gibi şen koşuşturdu mu? filan. emirgandan sarıyere kadar sahildeki bütün banklar aydınlık. her bi sokak lambası adeta deniz feneri gibi. banka oturuyosunuz, ışıl ışıl. onların hepsi "hop aile var" ışığı hem de. sabancı güvenliğinden sorumlu kulaklıklı amcalar sıkılırsa o kendileri için ışıklandırılmış bank-sahneyi seyre dalıyo. bi perde, 10 dakika, oyun: eskiden buralar dutluktu. neyse yani, sahil iyi güzel, basmışın asfaltı ve yer taşlarını belediyem, koşulur yürünür ama içilmez. bi boğaz keyfi yapılmaz. kuytu bi bank yok. yapmak için olta gerekiyo. filan. koşmak filan da iyi şeyler tabii. ama ışıklar cidden spot gibi, bi fena. bu yüzden yaşasın kampüs yaşasın kampüsün bankları ve o bankların dibinde her daim hazır bekleşen kediler. şarap da yakışır hem.
bu akşam, üzerinize afiyet, bana iyi seyirler. alvin ailey american dance theater. yes. bu akşamdan sonra bu gece, yani devamında ve akabinde, bir küçücük sevinç yumağı olucam ben. onun için burdayım.
sevinç yumağı diye işkolu olsa keşke.
3 kasım günü Dünya Seks İşçileri Günü. yürüyecekler. hatta hop alıntı: Kırmızı Şemsiye Sendikası, Pembe Hayat LGBTT Derneği’nin öncülüğünde, Kaos GL Derneği ve birçok sivil toplum kuruluşunun da desteğiyle ilk olarak 3 Kasım günü Ankara’da kırmızı şemsiyelerle bir yürüyüş düzenleyecek ve ardından sendika oluşturulacak. yorum yığınları için, ntvmsnbc. bu da ne saçma isim bu arada. harf öbeği.
bu haftasonu greenpeace'in gözbebeği rainbow warrior beşiktaş denizotobüsü iskelesine geliyo-muş. hani yakından bakıp "uuu büyükmüüüş" demek isteyenler için.
burda olmak bana çok iyi geliyo. tam şu an, bu klavyeye dokunuyo olmak da. ama sonra ankara var ve sonra ankarada kukumav kuşu olmak var ama sonra dikkat dağınıklığı var hatta, patronumdan "alooovvv" duymak var, bunların birikmesi ve bi sonraki istanbul biletine kaç gün kaldığını saymak var, bi gün o biletle bir sürü bavullarlarlar taşıyıp bu klavyeye temelli bi yaklaşma isteği var, yağmur yağdığında bu şehirde olmak lazım mesela ya da kar ve ben özlediğim gülümsemeleri görmeliyim sadece. gözümü açınca mesela: "expERiMeNt Bauhaus" görmek... bu ara sadece bunlar var. başka bi şi yok. yok işte. almıyo kafam, üzgünüm. başa döndüm ben, sil baştan, en başa. dünya gaz ve toz bulutuydu ve ben istanbulda çok mutluydum.
kukumav kuşu evrimle depresif olmuş tek hayvan mesela. öyle evrilmiş o. bi de ornitorenk var, o da komik olmak için evrilmiş. amaçsa amaç.
tıkalı rögarı açmaya çalışırken, 16 yaşında tuzla'da, foseptik çukuruna düşerek ölmek. aşısızlıktan, ilaçsızlıktan, doktorsuzluktan, saatlerce hastane hastane gezerek ölmek. bir gün bi boktan telefonla, en sevdiğinizin en şuursuz şekillerden biriyle öldüğü haberini almak, ya da. siz böyle olsun istemezdiniz ama hala, inatla, inadına, oluyor. hala birileri mesela (en anlayamadığım ölüm şekli olarak kalacak sanırım bu), belediye çukuru açıyor ve etrafına bi tek işaret koymuyor. ne bileyim, çocuksanız, körseniz, sarhoşsanız ya da dalgınsanız- adios. hala ve inatla ve yıllardır yani, birileri böyle ölüyor. açın tartışın daha yok doğanmış erdoğanmış filan. o demiş ki bu demiş ki aa dedi ki dedi ki. hikaye. pollyanna'nın ufak mutluluklar ülkesindesiniz aslında. bugün de bi belediye çukurundan kurtulduğunuz için şükredin bence, siz ve yakınlarınız. Ankara'da gaziosmanpaşa'dan kızılay'a kadar mesela, düzgün döşenmiş kaldırım taşı sayısı heralde 10 filan. orda yürüycen. cambazlık yapıcan. her daim çünkü genç ve sağlıklı olman lazım. tonton bi teyzeysen ya da tekerlekli sandalyedeysen mesela, hop yakınlarına yukarda bahsettiğimiz telefondan gelir, en iyisi evde kal portakal. yazmıştım ben bunu sanki.
çok şey istediğimi sanmıyorum. sokaklardan hüzün yükseliyo buram buram. daha kaldırım taşını döşeyemeyen, her gece torbalarca çöpü ana caddeye yığmaktan başka bi yöntem bile aramadan çöp toplayan bir sistem, mesela, sokak çocuklarını mı topluma kazandıracak? biz ege zeybekleri gibi "taştan taşa atla, aman boka basma" diye tek tek basaraktan mı yürümeliyiz başkentte? arsenikli suymuş. niye yani neden. niye olamıyor. neden olmasın ki. olsun işte artık. en bazal standartları bari, tutturalım ki daha büyük sorunları konuşmaya gücümüz olsun nolur. benim olmuyo, olamıyo zira. yolunda yürüyemediğim şehrin sorunlarına da ulaşamıyorum. yanında azıcık estetik kaygı da olsun. hani "iş görüyo" yetmiyo bazen. aza kanaat etmek, bi tercih olabilir tabii ama, hizmet standardı olmasın yahu. iş görsün, güzel görsün. fayans döşeli, amorf kuğularla dolu geçitler mesela... ayıp yahu. cidden ayıp. "biz insan taşıyoruz" vardı bi de iett'nin bi ara. komik. kendine hatırlatmak ister gibi. sadece belediye diil ama mesele, insanlar da. mesela balıkçılar, çok bi özenli yaptıkları işe. tutan da, satan da, temizleyen de. hepsi balığı seviyo sanki. sevmese bile öyle duruyo işte. hepsi balıkçılığa aşık gibi. özenli. kesekağıdı özenli, foş foş su atışı özenli. ya da öyle geliyo bana. trollüleri ve çiftlikleri saymıyorum. neyse ya uzun hikaye, kestim burda. "her mesleğin iyisi vaar, kötüsü vaar" diyerek ortayola bağlıyorum. herkes çok yorgun aslında.
neyse, istanbuldayım, 3 gün daha ve burda hava tam sevdiğim gibi ve sevdiğimle. üç gün çok mutluyum. sonra cam kenarı 24 numara. onun içindir ki blog, kukumav kuşlarını çok iyi anlayabiliyorum. bazen içimde havalanıyolar. ama hala cuma günü elimde.
günün en borda-siyah ojesi: flormar 323. hadi yine iyisiniz hanımlar.
beyler, sizin de el tırnaklarınız kesilmiş ve temiz olsun, rica edicem.
14 Eylül 2008 Pazar
istemiyorum.
kırgınlık makinesi gibi bu ara. kimse bilmez, kimse görmez.
yazmak da okunmak da istemiyorum. bi süre.
kaybettim o sevdiğim hissi. gelir elbet geri. daha sonra bi zaman.
bildiğimiz gerçeklerden unutmayı seçtiklerimiz
1)meyve şekeri diye bi şi var. var yani. meyve "light tatlı" diil. karpuz, belki. ama incir filan haha gülerim. tık tık tık gidersiniz valla. ama güzel şey meret. hem yemezseniz vitaminsizlikten ağzınızın içi yara olur (korkutarak önleyici hekimlik).
2) ankarada olduğum gerçeği mesela. perdeleri çekip ekranda hırvatistanla ilgili bi şiler okursanız, bi aşamadan sonra unutmak mümkün. tabii bi de, kendime itiraf etmekte zorlansam da iktisadın metodolojik, hesap kitap kısmını filan özlemişim. oturup cost nedir benefit neye denir, kavramsal sanat yapalım. ankaradan çıkalım astral astral.
3)sıfır spor yapan bi insan bi gazla 40 dakika yürürse ayakları acır. arkadan motor takılmış gibi, koşarak ve daralarak evden çıksanız bile üzgünüm, bu böyle.
4) orta 2'de sabitlediğim kilomun artık beni terk ettiği gerçeği. yaşımın 24 olmak üzere olduğu gerçeği. metobolizma gerçeği. tamam yarın kalpten/ çatlayarak ölücem demiyorum ama, bkz madde 1, korkutarak önleyici hekimlik. bi bakmışın 30, bi bakmışın 40. hareket lazım. derken bkz madde 3.
5) perihan mağden'in bazen asabiyet yaratacak kadar saçmalaması. tarafsız bi insan, perihancım, aşkından ölsem de söylemem gerek, "hoca efendi" demek yerine zat'ın adını kullanırdı. ya. hocalamalar efendilemeler, yapmazdı. ayrıca her ağlayana içlenseydik türk filmlerinin sonunu göremezdik be perihan. di mi yani. bu adam, maalesef, nazım hikmetmiş gibi muamele görmeyi haketmiyor. "eh suçlu da diilmiş, dönsün tonton,yaşlı ve gözyaşlı adam...". nazımı suçlu bulmuştu bu devlet, onunki haklı bi sürgün müydü yani? kemikleri bile sürgünde. "o ayrı bu ayrı" mı şimdi? seni de mahkemelerine misafir etmişti, sinirinden salyalar saçarak yazmıştın. adalet duygun şimdi mi coştu? gözyaşlarına acımak için, bu adamı mı buldun anca yani?! hele senden, hiç beklemezdim bu derece yanardöner halleri, kör kandilleri. tamam evet oluyo arada ama, bi izahat buluyodum genelde o hezeyanlarına. bu seferki sadece saçma olmuş. gelmesin yahu feto. eksik kalabilir. odasına boydan boya toros dağlarının posterini yapıştırsın ve evet, ağlasın minik para dağlarının üstünde. bence hiç sorun yok. 12 eylül yavrucuklarını yeterince görüyoruz etrafta, kontenjan dolu yani. demokrasi adınaaaağ ise, bir sürü adım ve adam var ona gelene dek. sen de biliyosun adın gibi ya, neyse. ergenekonculara havliycam diye kendi kuyruğunu kovalamak abes olmuş sadece. yaz yine F tipini, vicdani reddi.. aradaki farkı da gör bi zahmet. ülke hasretiymiş. peh.
6) otobüslerden bilet alırken güneşin konumunun önemi. mühim şey. doğu-batı istikametinde öğlen 2'de hareket edecek bi aracın neresine oturmanız gerektiği... mesela. unutmayın.
7)bu kadar. unutmayı seçmiş olabilirim bu maddeyi.
12 Eylül 2008 Cuma
ressamın resme şaaptığını şa..
bahçevan, kulak burun boğazcı, yoğun bakım hemşiresi, resepsiyonist, en çok da alış-satışçı/mühendis/ finans uzmanı/ teknisyen filan olmak istediğim anlardan bir demet sabah saat 11de ve tam şu an, yani her zamanki gibi günde 2 posta, önüme saçıldı. demet demet anlar biriktirdim yine. stratejik pazarlama yöntemleri nedir, ne değildir, merak bile ettim yani. muhasebe derslerimi andım. "ikna kabiliyeti yüksek" kısmı nasıl anlaşılıyo acaba? kendini işe aldırmayı beceren kazanıyodur heralde, doğal yoldan eleme. ama şimdilik favori "aranan özellik"i sizlere gururla sunuyorum:
"Ressamın resmine duyduğu tutkuyu, yönettiği projeye duyabilen"
aklımıza bob ross gelmiyor mu, geliyor. peki bu cümleyi kuran sivrizekayı merak etmiyo muyuz, ediyoruz. esas onu merak ediyoruz. evire çevire dövmez miyiz? belki ben tek başıma döverim.
oyuncak-kamping satış elemanı bile aranıyo yahu.
.
yo hayır hayır hayır küfretmedim.
saniyenin milyonda biri kadar bi zamanda ağlamış olabilirim, bi tek bi "fırk" sesi çıktı.
11 Eylül 2008 Perşembe
miço
okuldan mezun oldum da kampüsten olamıyorum.
devamsızlıktan kalıcam yalnız, öyle bi sorun var.
10 Eylül 2008 Çarşamba
ekim listesi diye bi şi var, açılmıyo
"şey pardon bakar mısınız şey yani ben sizi ee tanışabilir miyiz" dedim bi insan kaynaklarına. insana çok ezik hissettiriyomuş. cevap olarak "çekilebilirsin rıfkı" da gelebilir. yorucu. hele söylemek istediklerim söylemeyebildiklerimden uzakken. bugün bi yerde "hayallerinizin peşinden koşun" demiş bi CEO. hayaller dediğimiz şeyler, oynak, değişken, akışkan, fıldır fıldır şeyler oysa ki. benimkiler öyle. 4 yaşımda sirk cambazı olmak istiyodum naber şeker. çatışabilir hayaller. en hayal olanı seçersiniz, hayat hayalinizi beklemede tutar, tutar da bırakmaz, depresyona girmek üzere olduğunuzu sadece sabah yastığınıza söylersiniz, gülümsemek gerekir hep gün içinde. iki dilim ekmak kesmek gerekir, yumurta haşlamak gerekir filan. peşinden koşunmuş. takılıp düşmek serbest sanırım. karamsarım, susun.
birazdan gidip kargoya bi zarf vericem, ne olmasını istediğimi bile bilmiyorum.
sonra önümde 11 klasör, içinde 5-10 bi şiler, okumaya devam.
saat resmen 3e geliyo. dehşet verici. yetişememe hissimi dalgalandırıyo.
ilk kez peynir reyonuna dalmak istedim, hollandadaki olabilir. tuhaf.
9 Eylül 2008 Salı
plan program

plan yapmayı bir tek işler düzgün gidince seviyorum. kulağa saçma gelebilir ama bu hep olan bi şi diil ve ben plan yaparken gözleri kocaman açılmış, dehşete düşmüş bi kız çocuğu olabiliyorum sırf bu yüzden.
cidden korkutuyo.
ama işler yolunda gidince yapılan planı avcuma alıp okşamak filan istiyorum.
hayata geçen planlar minik pofuduk tavşan yavruları gibi sevimli şeyler.
yerim onları.
7 Eylül 2008 Pazar
fantirifistan

biraz canım sıkılıyo da benim.
medcezir
biz küçüktük bi dizi vardı, babası uzaylı, annesi amerikalı bi kız. işaret parmaklarını böyle belli bi mesafeden şak diye birbirlerine değdirince zaman dururdu. açılış jeneriğinde de işte kafasına boya tenekesi düşecekken filan zamanı durdururdu. tabii ki dokunduğu bazı kişiler bu donmuşluk hissinden kurtulup "aman tanrım XXX (burda emily iyi giden bi isim olabilir), burda neler oluyor??" filan derlerdi. hah işte. bütün gece manyaklar gibi işaret parmaklarımla oynayabilirim. öncesinde odama bi şişe şarap atarsam özellikle.
giden arabaların arkasından içlenmek bi seçenek. türk usulü su döküp "su gibi git gel" demek de bi seçenek. ikinci seçene yanında bi ufak boy umut veriyolar. anneannem yıllarca istanbulda yaşayan akrabalarına ufak şeyler verdi, iğne, yüksük filan. o eşyalar onu istanbula çeksin diye. sonuç? akrabalarının iki kızı da ankarada üniversite okudular. biz maaile ankaraya taşındık ve kimse bir daha anneannemden eşya filan almadı. yani bi çekim var ama kime, nereye... şimdi her gidişinde çakıl taşı savuruyo denize. kısmet.
peter murphy kısmet lafını sevdiğini söylemiş. kader gibi diil, ucu açıkmış. kısmet. kısmet. kısmet. oysa ben kısmet lafını da hep çok kaderci bulurum. insan kaderini kendi yazıyosa, kısmetini de kendi yaratır. ama güzeldir cidden kısmet. kelimeler tekrara bağlanacak gibi olduğunda ufka bakıp kısmet dersin, bi an kendin bile inanırsın.
bana güç veren şeyler var, umut veren. medcezir gibi. marmara denizinde mesela, o kadar güçlü diil medcezir. geliyor, gitmiyor belki de.
--
ha bir de, testesteron fazlasını bünyesinden şiddetin her türüyle; dayak, cinayet veya tecavüzle değil de sevdiği insana dokunarak, onunla olarak DA atabileceğini fark edicek bi gün bu sokaktaki insan yığınları.. onu bekliyorum. Çocuğuna köpeklerin birbirine havlayışını, kurban kesimini, sokak kavgalarını izleten aileler belki bir gün öpüşen çiftlerden rahatsız olmamayı seçecekler. "tövbee tövbee" çekmek yerine, "bak evladım, sevgi" derler belki. Ya da ne bileyim, eşlerinin elinden tutarlar yürürken. mesela. böylece sevgisizlikten hınçlanıp, hırçınlaşıp etrafa sataşan insanların hüznü biter bu ülkede. "bir insanı sevmekle başlayacak her şey" diyen adamı cinsel tercihi yüzünden dışlayanlar vardı oysa. ama bunlar da geçecek. "bu iş çok zor yonca" ama bak gör, "her şey çok güzel olacak". "dünyayı güzellik kurtaracak" çünkü. öyle öğrettiler bize, o en sevgisiz adamlar bile aynı ders kitabını okudu neticede.
--
konuyla dolaylı olarak alaka kuralım kapanış cümlemizde: puCCa hacklenmiş galiba. allah online ahlak zabıtalarına zeval vermesin, hemen türklüğümü hatırladım, bayrak astım camıma. türk kadını nedir konulu kompozisyon yarışmasına katıldım, bi piyeste de nene hatun rolüne çıkıcam. türk örf adetleri, aile yapısı filan tabii. örf adet ananeler listemiz her yıl değişiyo aslında. zabıtaların yeni geleneği esnaf dövmek. sivil erkekler olarak bira içenlere dalabilirsiniz. minibüs şoförlerine de sigara içen diğer şoförlerin başını yarma hakkı tanıyan bi anane geçenlerde yürürlüğe girdi. hayırlı uğurlu ve en türk günler dilerim cümlemize. öptüm diycem ama diyanete sormam lazım, online öpücük öpülenlerin abdestine napabilir diye. hay allahım ya! tünelin ucunda ışık göster sen bize. alın online dua. esenlikler.
5 Eylül 2008 Cuma
güneş çekilsin spor bile yaparım
yarın etrafı köpükler kapliycak. biliyorum ben. ankaraya bazen oluyo öyle.
sonra günler geçicek ben istanbulda olucam, önemli gün ve haftalar sebebiyle. planlarım var.
sonra bayram tatili gelicek, güzel, çok güzel gelicek. kapalı mekanda çatıdan üstüme yağmur damlası düşmesi ihtimalini sevebileceğim bi şekilde gelicek. uykuya dalarken baştan aşağı huzurlu, hani kaseden dondurma yerken dibini yalayan çocuklar gibi her anıyla mutlu gelicek.
sonra da patrooon.
şimdi bu şevkle sizce ben, evet evet ben, afet yönetimi hakkında yapılan bütün çalışmaların dibine vurmaz mıyım, o hırvatları ihya etmez miyim? ederim. hohoyt. kendime buna sarıciim.
daha önemli, kramplı ve kökten planlarım da fonda sürmekte. dereyi görmeden paçayı sıvamaktan sıkılanlar için geliyor, garantici komşu teyzeler söylüyor: eşeğini sağlam kazığa bağla. kazık yokluyorum şu ara. sağlamsa elma, diilse armut diycem.
4 Eylül 2008 Perşembe
iş yapacaksanız
zira hiçbir sebep olmadan aylardır postalamayı geciktirdikleri hayati dökümanı istediğinizde, size şunu söyleyebiliyolar:
"aa evet.. masamda duruyo. en üstte. evet postalanmamış. pardon. anca haftaya, belki, postaya verebilirim çünkü ben meşgul biriyim ve görüyosunuz, çok iş var".
siz de sinir harbi içinde: "alt tarafı zarfa koyup, adres yazıp postacıya vereceksiniz, iş bile değil! beni aylardır bekletiyosunuz, bu mu telafi şekliniz" filan derseniz cevabınız:
"size yardımcı olmamı istiyosanız benimle böyle konuşmayın" olur.
ortalama bi türk genci amsterdama tek yön bilet alır, asabiyetten gözü dönmüş vaziyette sanat gibi kan döker ve ilgililere teslim olur. yani ben bu eşikten derin 3 nefes alarak döndüm. zira biliyorum ki zarfa kağıt koymayı bile "emek" gören bu millet, size hayatınızın kazığını atarken bile ya pofuduk egoları darbe aldıysa endişesi taşır ve isilik döker bunu düşüne düşüne. üstelik hem de ingilizcesi ondan daha düzgün olan bir avrupadışı kız çocuğundan. inciniverirler avrupanın en kaba milleti olarak, öyle hassas egocukları. minik pofuduk egolarının içinden pençeler çıkar, resmen işinizi görmez ve "şu güngörmemiş cahile medeniyet dersi verdim" diye bi de sebeplenir üstüne. "düzgün konuşmayı öğrenmiş oldu". ahaha şaka gibi. yapardı, ciddiyim. neyse, cevabım:
"kişisel almayın, ofisinize söylüyorum, sizle ilgisi yok. mağdur olan benim ve hiçbir açıklama yok." oldu. olgunlaştım portakallarla, görüyosunuz. ve ve ve tabii ki sakinleştik, hakkını verince hanım kızımızın. sonra sıra hollandalıların en sevdiği soruya geldi:
"tamam peki. şimdii.. size nasıl yardımcı olabilirim?"
ahahah gülüyosunuz. gülmeyin. tekrar edeceksiniz sabırla. çünkü o resetledi. hollanda egosu 1-siz 0. ben birim sen sıfırsın. oya bora sevimliliğinde.
"evraklarımı postalayın."
"tamam anladım, yarın yapıcam".
duuiiiii.. (ha bu arada bu cevabımla başa dönmediysek, hanım kızımızın zekasından).
ha beklenen evrak ne mi? 6 aydır beklenen evrak?
diploma ve transcript!
hani iş başvurularında filan hafif mihenk taşı olan şeyler. o binadan istediğim TEK evrak öbeği. peki bu hanfendi bana ne dedi?
"zarfa sınıf fotoğrafınızın orijinalini de koyucam çok güzel".
"transcript'in kopyasını scan edip yollasanız da önden kontrol etsem?"
"aa o da mı yok????"
derin sessizlik, 3 nefes.
"o DA yok hanfendi çünkü belirttiğim üzere, aylardır, HİÇBİR ŞEY yok."
"ah tamam ona da bakiym.. fotoğrafı da koyarım... duuii."
2 Eylül 2008 Salı
morethananythingelse
trenlerde çekilen fotoğrafları seviyorum. niyeyse hepsi ekstra güneşli oluyolar.
1 Eylül 2008 Pazartesi
nakarat
şu an önümde yaklaşık 28 kez filan okuduğum kapu tapastro şeyleri açık. yanlış yazmadım. kapu tapastro demek daha kolay. sevmiyorum sevemiyorum.
öte yandan aynı şarkıyı on binlerce kez dinlemek, güzel şey o. bi tek o.
ben oldum olası nakaratları pek sevmem gerçi. aynı şeyi 4 kez söyleyince anlamı kaybolur derler. bakınız:
nakarat. nakarat. nakarat. nakarat.
bi anda fos bi kelime oldu çıktı. fos fos fos fos. mesela, yine oldu. mesela mesela mesela mesela.
onun gibi yani.
29 Ağustos 2008 Cuma
hafta bitemezken
dün sulukule'ye girdiler. girmişler. birlikler. dozer nuriler. yıkacaklar kaçış yok, dümdüz edilecek. pürüz bildikleri her şeyi dümdüz edecek devasa ütülerle şehre giriyo birlikler. hiç ütü yaktı mı bi yerinizi? ütü yapışır kalır, derinizi zor ayırırsınız fazla kalırsa. öyle bi girdiler, kararlı, yıkarak, yakarak. hani kilometreler öteye diktikleri TOKİcanlar var ya, toplu toplu, konut konut... 620 ev yapılacak. 570 tanesi çoktan satılmış sulukule dışından insanlara, elde kalırsa kamulaşmasın diye. sulukuleliler toki'ye bile giremeyecek. devamını da söyliym mi? sosyal bilimler 101: girenler de satacak belki, masraf yapmasın da bari para getirsin diye. böyle tuhaf ilimler bilimler var, dünya ne garip, birileri gerizekalı gibi oturup araştırmış "kentsel düzenleme" nasıl olmalı diye. hani belediyeler filan kullanırsa diye. saflık, salaklık oysa. diğ mi diğ mi.
hcg okumak, kramplara vesile. türrrkler ve müsllllümanlar üzerine retorik köşesi. gerisi kalanlar da "olsun, sizi böyle DE sevebiliriz" insanları onun gözünde. hele bi "ulusalcı kim milliyetçi kim" yazısı vardı ki... hani "aman diym ikisi başka" paniği.. necmiye alpay cevapladı kendisini allahtan. neyse bugünden bi alıntı: Kıbrıs örneğinin ve Kürtçü ayrılıkçı faaliyetlerin, son olaylarla hiçbir benzerliği yoktur. Gürcistan, zaten federatif bir yapıya sahiptir; Abhazya ve Güney Osetya özerk cumhuriyetlerdir. Üstelik buradaki halklar, din ve kültür bakımından da tamamen farklıdır. Hmm... kıbrıs rumlarının müslüman olduğunu bilmiyodumv ve "kültür"ün dili de kapsadığını düşünürsek, kürtçe bilmediğimden de hareketle... neyse. Gürcistan, çok affedersiniz ama Gürcülerin de kabul ettiği üzere, göt kadar bi ülke. filler tepişirken ezilen çim. şimdi siz çimlere bakıp "ay bu müslüman çimi, bunu sevdim ben" derseniz, bi bakmışsınız fil hortumu ensenizde soluyo. neyse ya hcg, senden de olsun, sen de yaz. ne diym. 1984'ü okuyuşu bile renkli kendisinin.
paraguay'ın eski diktatörü geçmişte yaptıkları için özür dilemiş. ha kimimize yüzsüzce gelebilir ama bence buna da şükür. misal, nü bir resim çizip halkına da sunabilirdi, konserlerde protokolde sırıtıp en kritik zamanlarda yüzsüzce fikir belirtebilirdi. ay pardon, o bizimki. mesela zorunlu din dersleri şirinliği de kendisinin eseri. denetleyemediği şeyleri zorunlu hale getirip sonra onu da denetleyememek de bizim çilemiz, alışkanlığımız.
sonra bazı şeyleri dert edince keriz yerine konuyosunuz: DSİ allianoi'daki tarihi künkleri kırmış kepçesiyle. kırıvermiş. gerzeksin kızım sen. aynı kepçeler şehrin bi kısmını söküp atıyo bi şi yapabilen yok, allianoi kiiim, künk ne.
İmilih, sevgili belediye gülü, tükürük fıskiyesi, dikmen'de fal bakmış. cemevi yıkılacak, suç belediyeye atılacak, halk galeyana getirilecekmiş. bir, halk galeyana 15 yıldır gelmiyo imilih, müsterih olunuz. yoksa su depolarındaki pası bile söken sülfatın musluk suyundan akmasına bi şi derdi birileri. ankaranın amblemi mesela, hitit güneşi olarak kalırdı, kendi belediye mecilisin bile öyle istedi çünkü. ne biliym... keçiörende zabıtalar insanların hayatını kaydırırken, kimsenin bilmediği mahallelerde travestilerin evleri taşlanırken, VIP camii projeleri hazırlanırken (ekstra sevaplı)... tıss. yıkmak ne kelime, yakar da isterse. ankara burası: melih gökçek'in at koşturduğu futbol sahası. yakar, sonra da "yanmaz malzemeden inşa edilmemiş binaları imha etmek görevimiz" filan der. atar tutar.
bakırköy'de de 15 kişiyle ilgilenmiş zabıta, çivili sopalarla. balıkçılarla. araya girenlere de odun.
bu ara cnn ve ntv pek bi yeşil, pek bi çevreci. iyidir. cnn şöyle basit bi bilgi verdi: Almanya'nın, ki kendisi malum pek güneşli bi ülke diil, yıllık güneş enerjisi üretimi keban barajı kadar. almanya ve güneş enerjisi! kaç ay güneş var allah aşkına orda, 2 mi?? biz burda Avrupa'nın en çok güneş alan ikinci ülkesinde iki kişi arasına bile hidroelektrik santral kuruyoruz ya, yatacak yerimiz yok. yunan mitolojisinin en güzel yanı, cehennemdeki her insana günahına göre ceza verilmesi. hah, bu baraj açlığından gözü dönenlere sonsuz susuzluk cezası verilebilir bence. 65 tane yeni baraj yapılacak bu yıl, haberiniz var mı? barajlardan yeraltı sularının rejimleri bozuldu, göller, sazlıklar, sulak alanlar yok oluyo, ilginizi çeker miydi? Keban barajı, almanya... üstelik bu sadece bireysel üretim, yani hanelerdeki güneş panelleri. rüzgar konusuna girmedim bile. o kadar mümkün ki daha iyisini yapmak, yapmıyo oluşumuz sadece bizim utancımız olacak. hiçbir özrümüz yok. gerçi utanmayı bilmeyen adam aynadan korkmaz.
"çevrecinin daniskası benim" demişti başbakakalan. "yol yapıyoruz, yol yapmak çevrecilik değil mi" gibi temel bi kafa karışıklığı var aslında. bir yeşile sevdalı olduğu doğru da, bu maalesef o yeşil değil. "boş gezenler"miş. tabii boş gezmek yerine il il gezmek lazım da yeşiller partisinin maalesef o kadar parası yok. bakınız: "Balık çiftliklerinin dünyanın en güzel denizlerinden Güllük Körfezi'ni öldürdüğü haberlerine de sinirlenen Erdoğan, “Tayyip Erdoğan'a vurayım diye bunu yazamazsın. Buna hakkın yok” dedi". Nasıl bir ego, nasıl bir paranoya, nasıl bir narsis hal.. kendisine burdan bi şarkı yolluyorum: mfö- sen neymişsin be abi.
bi de radikaldeki yorumlardan seçtiğim bir cümleyi yolluyorum:
"Çevreci olduğumu kanıtlamak için 10 megavatlık rüzgar santrali mi kurmam gerekiyor? Bunu yapacak olan sensin sayın daniska."
27 Ağustos 2008 Çarşamba
üzüzü
25 Ağustos 2008 Pazartesi
puf.
yani demem o ki, artık sonbahar gelebilir ve uzuuun uzuun kalabilir. sonbahar güzel şey. ilkbahar da öyle. kışı atlayabiliriz. aslında kışı atlamayalım, tarım ülkesi olarak ekinlerin korunması kollanması için filan mühim şeyler bunlar, hem susuzluktan imilih'in icadı olan sıvılarla temas halindeyiz. ama işte yaz gitsin ve uzuuuun bi sonbahar gelsin istiyorum, yapıcak bi şi yok. beynim jöle. su içmeye gitsem bu macerada başıma neler gelebilir bilmiyorum, onun için burdan kalkmiycam.
otobüs firmalarının klimalarının ayarsız oluşu bitmeyen bi sorun. yaz vakti nezle olduysam, ki oldum evet, bu yüzden. "şunu biraz kapasanız ya da bana bi şal verseniz" diyosunuz mesela. cevap şu: "dışarısı sıcak". hmmm... ama içerisi niye soğuk adam? gece vakti dışarısı 25, otobüs 18 derece, herkes 35 dereceye göre giyinmiş.. deli miyiz? "kapatabiliyo muyuz biraz?"a geri dönüyoruz, otobüs olarak öksürerek ve elimizle tepedeki üfürüklü zımbırtıyı yoklayarak. "otomatik o". bi de bu: makinayla korkutan muavin. "o otomatik, o bi makina, cıss". otomatik dediği nedir, termostat kıvamı bi şi. "e yani üşiycem mi ben, biz, çözüm nedir?". "dışarıya göre kendi şeediyo". böyle alakasız diyaloglar. otobüsün idaresi klimada aslında yani, mercedes tesislerinde özel üretilmiş süpersonik bi şi o, dokunaman. ne demiş olduk? hiç. özet: her daim hırkanız olsun. bildiklerimizi bi kez daha hatırlayalım.
sıcak ve öksürüyorum ve her şey hemen kırılıveriyo ve canım sıkkın işte.
36 saat önce uyuyodum ben, en güzel uykumu uyuyodum hem de. onu istiyorum geri.
19 Ağustos 2008 Salı
duraman.
bende zaman bolken ve olimpiyatlar sürerken efendim, dün kadınlar sırıkla atlama müsabakası vardı. rus kıçı tekmelemek isteyen genç, madalyasız ve ukala amerikalı hanım kızımız ikinci oldu (4.80). Alanında tek isim haline gelmiş rus atlet yelena isinbaeva, ikinci atlayışında zaten olimpiyat madalyasını garantilemişti (4.85), son üç hakkını da solda gördüğünüz kare için kullandı, kendi dünya rekorunu kırdı. Isinbaeva'nın 24. (yirmidört) rekoruymuş bu. yuh ama yelena. havada bağırmaya başladı sevinçle, yere inince de çığlıklar... taklalar attı, bayrağını kaptı koştu, tabelaya öpücükler gönderdi filan. kazanmanın haklı gururunu ülkesine yaşattı. sonra da genç dimağ için "herkes yerini bilecek, saygı duymayı öğrenecek" gibi bi şi dedi... yani diyeceğim, sırıkla atlama da bayaa çekişmeli, insanı gaza getirecek filan bir spormuş. ayrıca havada bir kedi gibi dönebilmek zaten yeterince estetik bi şi. kadınlarda bu branş 2000 yılında dahil edilmiş olimpiyatlara, isinbaeva o zamandan beri mevcut. italik yerler de benim yorumculardan kaptığım jargon, sonuncusu kurtlar vadisi de olabilir. sırıkla atlamacılarda sanırım devasa kaslar olmuyo, hani bi koşucu baldırı filan. sadece "fazlasıyla fit" görünüyolar, madonna da o sınırda zaten. bkz. yakın çekim:bu arada, uzun atlamada ölçüm nasıl yapılıyo bilen anlatsın. resmen krater açılıyo adamlar atlayınca. merkezi mi alıyoruz, nerden cetvel çekiyoruz? güney afrikalı adam mesela, ikinci oldu, nasıl sevimsiz bir hırs küpüydü. kumları savurmalar filan. sakin ol adamım, faul işte. nerde 800 m kadınlarda birinci ve ikinci olan kenyalı hanımların ve 3000 m engelli koşuda birinci ve üçüncü olan yine kenyalı beylerin huzuru, nerde senin asabiyet pozların... bi de uzun mesafe bi koşuda (yine 3000m engelli olabilir) bi sporcunun ayakkabısının bağı mı ne çözüldü. ne talihsizlik, ne küfür eder insan. bi ayakkabı bağlama süresinde tur bindiriyolardı resmen.
ben de o süre içinde üç üzüm tanesi yedim. heyhat.
17 Ağustos 2008 Pazar
veşimdisen
üstümde kedi tüyü var, kedim yok.
küllük var, çakmak yok.
bazı günler, ki bugünler bitmesini istemediğiniz günlerdendir, biterken çok acıtabilir. siz de üç aromayı bi pakete sığdırdıkları yarım kiloluk dondurma kutusunu kucağınıza alır (ki ah bu çok bi amerikan dizisi sahnesidir), belirsizliklere küfreder, fonda müzeyyen senar dinleyerek gelecek güzel günler şerefine, gelmeleri ihtimaline dondurma kaşıklarsınız, aklınızda böğürtlen şarabı tadı vardır, mavi köpükler vardır. kendinize kızgın olduğunuz, kırgın olduğunuz yanlarınızı düşünürsünüz, "niye böyleyim" diye düşünürsünüz, bunları düşünmek için çok sebep vardır, mutlusunuzdur mesela ve ihtimaller önemli şeylerdir. yarı aç yarı tok, buzdolabınızda çürümeye yüz tutan sağlıklı yaşam girişimleriyle bi yemek uydurmayı düşünür, müzeyyen'i duyunca vazgeçersiniz. ankarada gökyüzü kırmızı-mor olur ki ben kırmızıyla moru yan yana çok severim, dondurma da severim. kanınıza işleyen alışkanlıklarınız vardır, sinsice ilerleyen, onlara aşık olursunuz. yapmadığınız sakızlı muhallebi dert olur. bazı şeyler rötara tabiidir, seçebilmek istersiniz. müzeyyen dördüncü şarkıya geçer.
ay tutulmasından daha heyecanlı olabilir bira içerek üzüm yemek. mesela bazen.
ve göz pınarlarım bazen o kadar acıyo ki ağlamakla alakası bile olmuyo.
15 Ağustos 2008 Cuma
dönüş
bu tatilde şunu bir kez daha anladım ki, ailemi ne kadar seversem seveyim bir evde üç kişi bile fazla gelirken altı kişi bana çok zor, ve gerçek tatil evde yalnız geçecek bi on gün aslında. yaşasın çekirdek aileler, yaşasın atomize bireyler. kalabalık bi evde büyüseydim onu severdim elbet; ama yaş 24 oldu olacak, bu saatten sonra çok geç yonca. belli bi mesafeden sevelim birbirimizi.
.... demişken elimde bi alışveriş listesi var, vuhuhu. çok şen.
TSE'nin olur olmadık şeylere standart belirlediğini biliyodum da ("apartman görevlisi yabancı dil bilmelidir" vs vs), türklük standardı filan, rüzgarıyla savruldum. verdiğim linklerin yegane tıklayıcısı kızıl divad askere gitti diye boş duracak diilim, hele o kitap 14 yıldır gururla yayındayken üstelik.
bundan başka, hastasına kereviz suyu filan tavsiye eden doktora engellenemez bi şüpheyle yaklaşacağımı ilan ederim. hele hele tat versin diye salatalık da katmamı söylerse arkama bakmam giderim.
öğretmenimcanımbenim dip notu: cemal süreya. y. tek, bi tek. fransızca telaffuzunu aldığımız hiçbi kelimenin sonundaki t okunmaz: restoran, deodoran. sait faik derken de sait kısa, faik uzun. sabahattin ali de değil, âli, haliyle a uzun. bakiye derken a kısa, rakım derken a uzun. sükûnet kelimesinde de u uzun (allah aşkına yani). şapkacıklar geri gelsin.
12 Ağustos 2008 Salı
16 kum torbası
bunca aydır isteyen ter ter tepinsin. protesto filan, nanay. bakan gelir, uzman konuşur, sendikalar yumruk sallar. işlemiyo. tuzla'dakiler "ayna ayna çelik ayna" yapmışlar küçükken. efsunlu onlar. ufak bi ameliyatla vicdanlarını aldırmışlar, artık hiç acımıyomuş. adamlar alay eder gibi, kum torbası yerine bile koyuyor işçiyi. üç kişi ölünce de ne diyorlar, "kumlar denize saçıldı" mı? bu derece fütursuzca. MNG holding ne demişti, "kıyıyı dolduruyoruz sonradan cezasını öderiz nasıl olsa, adam mı öldü?". adam ölse de cezasını öder geçer birileri.
kum torbası.
kum torbası.
kum torbası yerine insan.
eh, bi torba dolusu kumun hakkı filan olmaz. şanslıysa işlemden geçer cam olur, ayna olur. şanssızsa cephede de kum torbası yaparlar, siper olur sonra barajlara set çekmek için kullanılır o kum torbaları. çok işlevli şey canım o torbalar. hepsi insanların güvenliği için üstelik. boğulmaktan, selden, savaştan uzak insanların güvenliğinden sorumlu, yüce gönüllü kum torbaları. biricik, narin aynaları ve camları koruyolar o hantal halleriyle.
mühim iş şu kum torbalığı. herkesin harcı değil filikada bok yoluna ölmek.
edit: 19= 16+3. sağ kalanlar 16 imiş.
10 Ağustos 2008 Pazar
üzüm
evde internet ne güzel, ne serin serin bi şi. imiş.
osmanlı tersanesi yenilenmiş. gittik gördük. ne gördük? hiç. hiç bu kadar büyük bi HİÇ olmamıştı. içinde sadece bi bahçemsi bi alan var. bi de eski kaptan-ı deryaların mezarı, türbesi. yanında da kocaman bi diyanet işleri tabelası: "dinimizce: türbelerde mum yakılmaz!! türbe içinde yatılmaz!! etrafında dönülmez!! çaput bağlanmaz!!!" diye giden kocaman bi liste kendisi. onu görmeye gidebilirsiniz mesela. altında da "dinimizde bunlar yoktur, ona göre" kıvamı bi uyarı. yoktur tamam (olsa nolur, o başka); ama kaç kişi kaptan-ı derya mezarına çaput bağlar ki zaten? kağıttan gemi yapıp bıraksaydık keşke. "mustafa paşadan 12 metrelik bi yat diliyoruumm". neyse yani, bu kadar mı bi şi yapılamaz? yarım yamalak bile değil. üç tabela var: "bu bi tersane", "bu bi türbe", ve hepsinden daha ihtişamlı "türbede ne yapılmaz" listesi. orda kalyonlar yapılırmış eskiden, onların maketi olsa, korsan bayrakları olsa, o türbedekilerin canlandırma resimleri olsa.. gemici düğümü öğreten bi amca olsa mesela çocuklara, hediyelik eşyacı olsa içi yelken bezleri, ara parçalar vs vs bi şilerle dolsa. eğlenceli bi yer olabilirdi orası. falan filan... yandaki moderen marina'nın yanında sararmış çimleriyle boynu bükük bahçecik gibi durmasa... müze olucaksa da olduktan sonra açılsa? misal.
zeki müren müzesini deniycez, o kaldı. bi de halikarnas balıkçısı'nın müzesi. bunca yıl gitmemek hata. kale'den sıra gelmemiş galiba.
yıllar yılı at boncuğu/ bodrum boncuğu filan diye bilinen şey şimdi turist kazıklama aracı olmuş. vuhuhuhu. ankara kalesi tek umudum, perdelerimin ucuna renk renk renk.
bunca yıl ailenin en iyi bavul düzenleyicisi dedemdi ki kendisi 15 yıl önce öldü. onun taktiklerini çalışıp ilerlettim ve bu tahta göz koydum. burdan giderken kendimi ispat ediciim, annem de nişanımı takacak. dedemin gözlük kabı hala bende, içinde de bana ölmeden 2 yıl önce yazdığı mektup var. okuma-yazmayla ilgili ilk deneyimlerim olduğu için büyük ve çok düzgün harflerle "merhaba derya, nasılsın, ben deden, seni çok özledim" filan yazıyo. doğumgününde dedesinden mektup alan 6 yaşında bi kız o gün büyümüş hisseder. sol üst köşesinde kendi adı yazılı bi zarfla yollamıştı, zarfın üstünde de benim adım. "anne bana gelmiş, ben açıcam, lütfen" filan diyerek kaşlarımı çatmış olmam.. kocaman bi ihtimal.
bi de silik sahneler: ben 3-4 yaşımdayım, ters ışıktan tanımadığım uzun saçlı, top sakallı dedemden korkuyorum, yanımdaki hiperaktif çocukluk arkadaşım ahmetle koşarak uzaklaşıyoruz. ben 5 yaşımdayım, kimbilir ne sebeple beraber bale adımları çalışıyoruz, koca göbeğiyle parmak ucunda dönüyo: adıım at, adııım at, döööönnn. yine aynı yaşlar, her akşam bana bi ufak çikolata getiriyo, ben ankarada tatildeyim ve Sabuş'un kolyelerini karıştırıyorum. her yaşta: dedemi kediler çok seviyo, dedem de kedileri. dedemi ne zaman rüyamda görsem bizi ziyarete geliyo. 5-6'yım yine, sigaralarını saklıyorum, "sigaralarım nerdeymiş benim güzel torunum" diyo, ben iltifata karşı zaafımı belli edip yerini gösteriyorum: "burda ama içme!". 7-8 civarıyken, helikopter ve bodrum aynı cümledeyse hep kötü şeyler demek, dedem üç kalp krizini de bodrumda geçirip helikopterle istanbul getiriliyo. ben 9 yaşımdayım, televizyonda "acil kan aranıyor" ilanında dedemin adı geçiyo, sigaralar dedemi fazla seviyo. dördüncü kalp krizi olmuyo, rüyamda dedem gidiyo. filan. bulanık kareler. bir de daha önce de bahsettiğim, "atakule atatürkün çıktığı ilk kuledir" konulu şakası var. ben ciddiye alıp uzun süre inanıyorum, öldükten sonra öğreniyorum işin aslını, bilmişliğime müthiş gölge düşüyo.
neyse, haliyle o gözlük kabı ve mektup haddinden fazla mühim, hatta düzgün ve alan kaybı olmadan valiz hazırlamak da.
bu arada, hala selanik gevreği yememiş olanlarınız varsa, çok şey kaçırıyosunuz.
annem satsuma mandalinalı puding yapmayı deneyecek. sonucu bildiririm.
biri var. iyi ki var, iyi ki var.
7 Ağustos 2008 Perşembe
rosato
şehirlerarası otobüslerin mola yerlerini özlemek de mümkün. özellikle bolu'da tuhaf şeyler görüyorum ben. ilkokul çocuğu çizmiş gibi boydan boya gökkuşağı, kahverengi kartal/şahin/doğan bi şi bi şi bi kuş, kocaman dev kelebekler... deryik doğa gördü. adeta.
üç tane seramik başlı kanca askı aldım, dünyam değişecek diye umuyorum.
annemin kendini 50 küsur yaşından sonra dikişe ve "zorla insanları dans ettirmeye" vuran bi arkadaşı var. mesleki olarak da civarında geziniyorum.
derken efendim bi tükan gördüm.türkbükü'nün "halk" tarafında. pek halk işi diil fiyatları ama olsun, mühim değil. bakmaya geldik. sahibi olan hanım çok şekerdi. artık üretilmeyen el işi göz nuru kumaşları toplayıp, dikip, gerekirse çok güzel renklere boyayıp, yeniden elbiseler yapıyolar. yani ama cidden yapıyolar. insana delice dokunma, üst üste yığıp içinde yüzme isteği veren yumuşaklıkta kumaşlar. kolunun kenarında minik bi iş. "o kumaş 300 yıllık, işlemesi 200 yıllık" böyle bi şi. müzelik. satıyolar. alıp giyen oluyo mu diye sordum, insan cidden kıyamaz gibi. oluyomuş ki tükanmış. tükan tükan.
sonra tülbent denen güzide kumaşa yıllardır dokunmadığımı orda fark ettim. tülbent ya, bildiğimiz tülbent. yok. eskiden elbiseleri olurdu tiril tiril, çok güzel. made in india olmayan. beyaz tülbent, ipek gibi, ay hatta resmen: bebek poposu gibi. şimdi siz merakla tükanın adını bekliyosunuzdur belki, istanbul şubesi de varmış acıbadem'de hatta... ama kesinlikle hatırlamıyorum. deryik farkı ho ho ho. neyse amaç tanıtım değil, birilerinin buna kafa yormasına sevinmek. o kumaşların kalmadığına yanmak. belki tekstil sanayiicileri birliği (mi neyse artık) ortak bi sergi (mi neyse artık) hazırliycakmış. etrafta şile bezi bile yok. buldan'da tezgahlar 2000'den 300'e inmiş. annemin romantik romantik "bütün kış iğne oyası yapıyosunuz diğğ miiğğ" dediği pazarcı teyze "yooo bunlar makine, bak sentetik, biz de toptan alıyoruz" dedi mesela. öyle bi şi işte. yaşasın okulumuz, makinemiz. ama insan dokunmak da istiyo yahu. terinizi silecek tülbent kalmadı, "çin'de üretim yapalım"mış. yapın yapın. üretin satın. bi de alıp atalım. bürümcük 30 cm dokunup sonra açılırmış mesela. bilmiyodum öğrendim. yokmuş yok. orda kalıp saatlerce konuşabilirdik gibi. güzeldi işte. evet bi servet istiyo her parçaya, evet acaba kumaşı topladıklarının cebine ne kadar para kalıyo vs vs... soru çok. ama parmak uçlarım bayram etti, ben pamuklu kumaşa çok uzun zamandan sonra ilk kez dokunmuşum. tülbenti çok uçuk, ekru gibi bi renge boyamışlar, tülbent resmen rengini bulmuş.
neyse işte, dokunma hissi de mühim bi şi. tülbentler de tükenebilen şeyler.
çakma lacost t-shirt ve prada çanta hayaliyle kavrulan turistlere vaha olmayı bi bıraksak mesela... "pazarlık yapın" dendi diye arsızca 40 ytl'lik mala "a 15 veririm en çok" diyen hollandalı turiste "yürü git" diyebilen o teyzeden bikaç tane daha olsa. semt pazarları "ay doğuya geldim ne şirin, pazarlık yapmayı öğrenicem hihihihi" turistleri, "ne satsak kardır" hesabı her dilden her milletten kadına uygun laf atan cingöz ve terli gençleri, bebek arabasında yarı baygın veletler, şehrin içinde yağlı ve terli gezmeyi tatil sanan bir sürü bira göbekli, orta yaşlı ve kırmızı erkek turist ve kumaş yığını altında, havasız, sıcaktan bunalmış,bi şiler satmaya çalışan satıcılarla dolu çok hazin yerler artık. koca kıçına uygun taklit pantolon bulamayınca iskoç aksanıyla satıcıya söven kadını mesela, merdaneli çamaşır makinesinden geçirmek istemiştim, kısmet değilmiş.
neyse. bu da böyle bir trt 2, bucak bucak anadolu ve onun kaybolan el sanatları seansı olsun. dokundukça gözleri dolan bi tuhaf aile olduğumuzu da orda fark ettik ve ben annemin bu kadar çok kumaş çeşidi filan bildiğini yeni öğrendim.
tükandaki hanfendi "kendimize çok ayıp ediyoruz, başka bir şey değil" demişti. aynen öyle.
4 Ağustos 2008 Pazartesi
taze badem
bundan başka: iş ilanları görüyorum. başvuruyorum arada, bi tanesi beni mülakata bile çağırmadı, küstüm. oysa mülakatta yüzüme gülerek "kızııaaam şaka mısııaaan" bile deseler olurdu. insan bi yalandan çağırır. hem sebebini de bilmiyorum. "iyisin hoşsun ama bana boşsun" filan dediler galiba. neyse, egomuzu tozlu raflara tıkalı oluyo bayaa. hem bu iş ankaradaydı, üzüldük mü, nayır. bir tanesinin de başvuru tarihinin yarın dolduğunu, eski yöntem, zarflı postalı diploma fotokopili filan başvuru istediklerini az önce gördüm. güneş batarken bir tepenin ardından, teletabiler el mi sallıyodu neydi, öyle bi his. o da ankarada, haliyle gülümsenebilir. neyse, bu vesileyle itiraf ediyorum, yapacağım işte kullanılan dil ingilizce olursa galiba daha rahat ederim ben. yani araştırma işinde filan diyorum, kendi aramızda sohbet değil. Daha hakimim, evet; maalesef de denebilir ama böyle bu. Bir de özellikle son iş deneyimimden sonra uzun cümlelere tahammül edemez oldum. bölüp anlatın ey akademisyenler, araştırmacılar. 6 satırlık cümle olmaz. bölün. eylemsi kullanabiliyo olmak sizi daha zeki yapmıyo, sadece karşınızdakini yoruyo ve o raporu okuyan adam zaten sadece "rapor içindeki renkli kutucukları ve sonuç bölümünü" okuyan biri. yaa yaa. kırp. böl. kes. okunabilirlik. kendime de.
kitaplarım bitti. çaresizce bekliyorum.
kitaplarda güzel bi paragraf, cümle vs görünce panik oluyorum. insan kenara not alır, olmadı annem gibi altını çizer filan. bazen oluyo bu da, genelde ilk bulduğum noktaya gözlerimi dikip o kelimeleri düşünüyorum. sanki kayededicem. zorla şiir ezberleyen çocuklar gibi. hatta latin alfabesiyle okunuşunu ezberlettirdikleri arapça dualar gibi. bu esnada bütün duaları sınıfça melodileri sayesinde ezberlediğimizi, şarkı gibi birbirimize tekrar ettirdiğimizi söylemeyi borç bilirim. türkçe mealini ezberletselerdi eğer (ki ezberci eğitime karşıyız filan ama dua dediğin şey, öğrenilmez ki. ezberlenir anca), en azından belki bi şiler hissederdik. mini müezzin gibi kendimizce makam tutturmazdık. ilkokul 4'teki din hocamız "burası pavyon mu" dediğinde bön bön bakmazdık. filan. hani illa olacaksa bari bi şi anlasaydık... fatiha'yı biliyoruz da noldu, tüm dua boyunca tam olarak ne dendiğini bilen kaç kişi var acaba? neyse, herkes ölüsüyle içinden konuşur zaten. lenka yenge gibi. ölülerle en güzel lenka yenge konuşur. neyse konu dağıldı. ne diyodum, işte onun gibi, ezberler gibi oluyorum dışardan. o yazının verdiği hissi kaybetmemek için bi noktaya bakıyorum, tekrar ediyorum kelimeleri, bazen gülümsüyorum... haliyle okuduğum bi kitaptan sonra aklımda bolca duvar, masa, yatak örtüsü vs görüntüler kalıyo. nerden aklıma geldi, jelatinin alıntısı feci halde mavi bir bardak canlandırdı gözümde, ondan.
yarın peştamal alıp, onlardan perde yapmak için bir kez daha kumaş pazarına dalma günü. ankaraya dönmeden önce yalıkavak ve turgutreis pazarlarını da yakalarsam bir bodrum üçlemesini daha sevinçle tamamlamış olacağım. burda ruhum yaşlanıyo ama pek şikayetim yok artık. peştamal avı diye bi şi var (bu cümle burcu için geldi). 5 tanesi 10 ytl olanları parmak ucumuzla elleyip "hmm sentetik buu" demek, tanesi 5 ytl olanlara şüpheyle "dokuma mı bu ne bu hımmm" diye okuma gözlüğümüzün üstünden bakmak filan... okuma gözlüğü yoksa da aynı mimik işe yarıyo. bi de incir mevsimi tabii, ondan gidilmeli.
yalıçiftlik hiç olmadığı kadar güzeldi. insanın içinde bazen çiçekler açıyo.
pinatımbatırım bu cuma memlekete bi süre ara veriyo. kendisi benim kişisel tarihimdir, arşivimdir, beni onun kadar bilecek 1-2 kişi daha vardır anca. günbatımına karşı bir sürü tespitte bulunduk biz, 5 yıllık kalkınma planlarından uzak bi ikili olarak 5 yılın kaç ne olduğunu düşünür gibi filan yaptık anca. hani belli bi sayıdan sonra hepsi çok büyük ya, mesela 300 milyar dolarla 900 milyar dolar arasında fark göremiyoruz ya, onun gibi. 5 de büyük bazen. neyse işte... gidiyo resmen. durumu henüz idrak edemediğimi düşündüğümden ankaraya gelip burcuyla sindirmeyi planlıyorum. aslansın kaplansın git o karların hepsini suya çevir filan demiyorum şimdilik. başka derdim var. siz hiç arşivinizden uzağa düştünüz mü? bencilce ama öyle işte... biz hiç bu kadar uzaklaşmadık, ist-ank arası mekansal geçişmeler dışında.
eylül ayı geldiğinde şu rehavet-atalet halimden eser kalmamış olsun nolur.
bunun için ilk hamle benden. söz.
1 Ağustos 2008 Cuma
irmik helvası
dünyadan bihaber yaşantımızı üç bi yandan gelen "akp kapatılmadı haberiniz olsun" duyurusu açıklıyo aslında. gazetelerin ege baskısı bombalama haberini bir gün rötarla duyurdu mesela. parti kapatılması telaşından da uzaktık. biz o sırada annemin cin-tonik seansı için aldığı misket limonlarını buzluktan çıkartıp çözmekle uğraşıyoduk, cin vardı, tonik vardı, yeşil ve ekşi misket limonu vardı, güneş batıyodu, hafif bi meltem vardı, torba denizi o saatlerce en lacivert ürperir hem. dışardan çok bi tü kaka, "ah bu hararetli günlerin dehşetine nasıl da kapılmamış pis tatilci" olarak görünüyosam, hepsi doğru. çakıl taşı olucam dedim, oldum sayılır. az kaldı. hem inanın, "buzdolabında misket limonu var mıdır yok mudur" sorusu, bence "akp kapatılır mı" sorusundan daha çok bilinmezlik, gizem vs içeriyodu.
bolca sait faik okuyorum ve günler sait faikmişim, olabilirmişim gibi geçiyo. ada varmış, sandal varmış, sokaktaki insanlar o kadar hikayeliymiş, etrafta o kadar güzel esmer, beyaz dişli, kıvrımlı kadınlar ve rum balıkçılar varmış gibi.
turkcell'de esnaf cinliğği bitmiyor. kampuscell tarifesi şöyle bi şi: günde 3 mesajdan sonrası bedava. yani üst sınır 1000, ama insaf, o kadar da değil. ben kampüslü değil 26 yaş altında olduğum için ordayım, hemen atlamayınız. neyse, geçen gün kandilmiş. turkcellden öğrendim. şöyle bi mesaj: "kandil sırasında yaşanan mesaj yoğunluğunu sebebiyle, üç mesajdan sonra bedava kampanyamız bugün saat 17:00'ye kadar sürecektir". yok ya.. bak sen. bayramlarda ne yapıciiiz diye heyecanla bekliyorum. belki bulunduğumuz şehre göre de bi şiler ayarlanabilir, "muğlanın düşman işgalinden kurtuluşu sebebiyle...". saat beşe kadar tıkırr tıkırr işleyen servis ağı, ne oluyosa artık o saatten sonra kitleniyo herhal. yemedik ama yaşlandık, geçiyoruz turkcell.
kitaplara geri dönüyorum. annem çok söylemişti de dinlemek vakit almıştı, hem anneler daima haklıdır, benden size tavsiye, annenizden önce davranırım belki: "dinle küçük adam"ı bulun, okuyun. wilhelm reich kitabı. bunu kendiniz için yapın. kısa öz. hem içinde çizimler var, resimli kitap. ama cidden, okuyun. dinleküçükadamdinleküçükadam.
bundan kelli, bu gece saat iki itibariyle şen, mutlu, ve çakıltaşlığına bi süre ara vermiş biri olucam. sürprizler güzeldir, zor olsalar dahi. hem torba, 12 yıldır bu anı bekliyor, o da haketti. ve alışmak istemediğiniz şeyler varsa hayatta çok sevgili okuyucularım, size bir sır veriyorum: alışmamalısınız. alışmanız gerekmiyor. bi paragraf üstteki kitabı alın okuyun, o sırada bunu düşünün. hiçbi halta alışmanız gerekmiyor, çabalamanız gerekiyor bolca, o kadar. aradaki tercih size ait. bazı şeylere üşenmemek lazım. ama ben derim ki, alışacaksanız illa, sait faikliğe alışın.
23 Temmuz 2008 Çarşamba
karabatak
bol kitap. meyve. yüzme. yürüyüş. bodrum merkeze karşı fobik bi nefret geliştirmiş olabilirim. hey yıllar yenilmedim size nefretlerim bile aynıııı. anca arkadaşlarla filan gece geç saatte çekilebilecek bi yer. bi de belki saat 7 gibi, sadece denizi görürken, güneş hafiften batarken, eldeki bira soğukken. bi de bodrum kalesi tabii. şimdi böyle yazınca her halini seviyomuşum gibi oldu ama cık maalesef. bodrum merkez sadece bu üç durumda güzel. ilkinden uzağım şu ara (öhöm miss piinat duy beni), ikincisi kardeşle güzel, arkadaşlarla da olur tabii, üçüncüsü yalnız. bodrum kalesindeki flora ve faunaya savaş açmış olan müze yetkililerine seslenmeye takatim yok. orda eskiden albino tavuskuşu bile vardı. hani çim, rozet çiçekleri filan, çocuk oyuncağı olmalı. velakin onun yerine çöp yetiştiriyolardı geçen sene. belki bu sene değişmiştir.
gölgede 45 derece. ortalama bir türk ailesinin yıllık "açıl susam açıl" misali "geyikler alemine giripş parolası" halini almış olan "niye bu sıcakta güneye gidilir ki, aklı olan karadenize gider"/ "diğ mığ diiğ mığğ" diyaloğunu henüz yaşamadık. 2 gün veriyorum. annem konuya yeni açılan karadeniz sahil yolundan girebilir.
ben hala her gün saat 7.30'da gözümü açıyorum. bazen 7.20. gülümseyip devriliyorum geri uykuya. ama gözüm açılıyo. yaa yaa.
bu aralar tek eğlencem imelih ve odtü. vaad edilen heykeli nolur diksinler. lütfen. şehir planlama bölümünün bahçesine olabilir mesela. adı da "yerel yönetimde vücut sıvılarının rolü" konabilir. aa hatta nolur ağzından su fışkıran bi fıskiye. kendisi sever hem. fış fış. tükürmeyi sevdiği gibi ayrıca kontrolsüzce terliyo kendisi, bıyık ve alın kısmı özellikle. eli yeter mi bilmem ama boğaziçinin binaları da ruhsatsız. hatta zorlasak sabancı köşkü bile ruhsatsız olabilir. deneyiniz melih bey. ay demin yanlışlıkla milih yazdım. imelih yerine yeni adı bu olabilir. milih. milimilimilimili. hop dava.
evdeki kadın nüfusunun yaşları şöyle: 15, 24, 32, 42, 50, 80. bu evde 10 gün geçirecek bir erkeğin hayat boyu rahat edecek kadar "kilit cümle" biriktireceği kesin. yediden yetmişe kadın gönlü nasıl hoş tutulur. canım eniştem, yıllardır bizimle en az 30 gün geçiriyo. o bi üstat o bi sensei.
bu arada, gen havuzunun hikmeti heralde, çok güzel bi millet değiliz. ama rica edicem, estetik öğrenilebilen bir şey. tamam afrodit veya adonis değiliz; ama kokmamız, saçılmamız, şaldır şuldur dolanmamız da gerekmiyo. deniz kenarında bile kokabilmek için nasıl bir ter bezi gerekiyo acaba? sarımsak yatağında bekletilmiş pastırmayla filan mı yıkanıyo insanlar? nolor nasıl oloor? hele o makyaj faslı bi nedir, marshall boyaları sponsorluğunda? neyse. güzellik yarışması değil mesele, sokaktaki ortalama bir erkeğin pantolon paçasının artık bacak boyuna göre ayarlanmış olduğu o uzak geleceğe hasret sadece. ceket kollarının da. kumaş bulutu içinde yüzmektense şekilli giysilerle rahatça gezen kadınlar görmek. dar filan olması gerekmiyo. şekli şemali yerinde. zor olmasa gerek bu kadar özen.
çok boş günler geçiriyorum. patronum beni arayıp iş versin artık. o derece.
son zamanlarda reçellerimi hep şehirler arası otobüslerin mola yerlerinden alıyorum.
tavsiye ederim.
bi akşam endülüsden renkli kanatlarım oldu.
minik kelebeeek uçmak ne demeeek yarasası oldum.
14 Temmuz 2008 Pazartesi
853
sevgi soysal okumayı gerçekten seviyorum. geciktirdiğim yıldırım bölge kadınlar koğuşu'nu da bugün okudum, dört etti. dördü de ayrı yer etti. kitapta en çok türkan tanıdık geldi, türkanı hatırlatan arkadaşlarım olduğu için sevindim.
yaşamadığı darbelerin travmasıyla boğuşan bi kuşağız malum. gitmesek de görmesek de o acılar bizim acılarımızdır. orda dimdik, bi kitap boyu... üstelik sevgi soysal, bağırmıyor, ağlamıyor. sadece aktarıyor. on kaplan gücünde bi sesle. mütevazı, kendinden emin insanları seviyorum, hatta o dinginliklerine imreniyorum. biçok kuru gürültüden, aslında bir şey söylemeyen yakarmalardan daha yüksek çıkan seslerine de.
hayatı sevmek mühim mesele.
"her canlı ölümü tadacaktır" diyenlere inat, "her ölüm erkendir" işte.
tükan
blogırınız da deniz görsün, güneş görmese de olur ama bi yüzsün gelsin. dipten taş çıkarsın filan. ah kale yapıcak kumu bile olmiycak yani, içiniz rahat olabilir. internetten görece uzak olucak. bakalım nolucak. iyi gelir kesin.her yaz severek: kitap, teras, kule-kız. güneş doğmadan ve batmadan az önce deniz. uzun uyku. eh bu yıl biraz da iş güç eklenir. belki bakarsınız kararlar alır. su yolunu bulur. üç vakte kadar derler, o üç vakit geçer. filan. belli olmaz yani. torba genelde sığınaktan bozma bi kozadır.
manzara fotoğrafıyla veda ediyorum. bob ross çizmiş gibi di miiii..
13 Temmuz 2008 Pazar
><
11 Temmuz 2008 Cuma
efil

bu arada, bi tarafı turnalı, diğer tarafı kimbilir hangi akrabamdan bahseden japonca yazılarla dolu XXL bi yelpaze aldım. işporta. ankara belediye otobüslerinde serinliğine karşı koyamayacağınız kokoş benim.
iklim değişir, akdeniz olur gülümseee...
çöl rüzgarının alayı gelebilir: aduuket. hatta: ayna ayna çelik ayna.
allahım üç kafalı olsam yelpazeyi anca doldururdum.
yemek fişi
renk ahenk sönen balonLAR.sönen balon sesi: pısssss... ne acıklı, ne hazin. ne kadar hazin hüzünlü ve sevdalılar hatta.
ayni yardım kabul edilebilir. aynı ödeme? ilkokul öncesi evcilik oyunlarında evet.
derken belki de balon sönmemiştir, havasını almışızdır. çok şişmişmiş mesela. pembe balonlar hemen şişer hemen süner zaten. zor değildir diye öğrettiler bize okulda, belki zor olan umuttur, çarpışarak ölmek gerekir, ama haziranda ölmek zormuş, ağustosta ne kadar kolaylaşabilir ki, neticede ağustos bizim için libya sıcaklarıdır. oysa ben küçüklüğümden beri hanları severim. hanlar hamamlar demeyi de severim. yat kat gibi. çokonat yiyen patron sahibi olmak gibi bi şi aslında saçınızı sadece fönlüyken sevmek. balonlar ölmez hayal bölünmez
falan.
daha gider işte ama durdurdum. acaba ailemizin kaç bireyinin dudağında uçuk çıkarabilir, kaçının kalbini hırçınlıkla kırabilirim? var böyle bi potansiyelim. ufak tefek gördünüz karamürsel sepeti sandınız diii miiiii... hiçdebile. galiba iktisatı bunun için okudum ben, mesela yıllık enflasyon oranı tahmini yapabilmeliyim. yaz kızım, integralin S'si. mürsel mecaz diye bi şi vardı.. karamürsel mecaz. neyse geçmiş zaman. ne diyodum, hah, ama acaba salaklık mı olur. biri bana söylesin acaba salaklık mı olur mucize mi? acaba galeyana gelip "non-quantifiable benefits" kalemi vardı, ona sokabilir miyim aklımdaki her şeyi? o da mı ayni bi şiydi? evet ayniydi. aynı diil ayni derdi kimyacımız, neyse konu o diil. ayni. hatta aynî. evet bu daha düzgün. işte o başlığı böyle sündüre sündüre genişletip istediğimiz her şeyi koyabilir miyiz içine? bence olabilir neticede insanlar adam öldürmemiş olmanın mutluluğunu bile bu kaleme sokabiliyo blog. ekönömi zaten sünük bi şi. sündürebildiğine, alabildiğine.
resimcim.net'ten örnek sepet.istihbarat= intellligence. ya ya. yağ yağ yağmur.
havaalanlarındaki pistte gel gel yapan adam var ya, elinde ışıldaklar. yani gel gel yapmıyo tabii de, anladınız, sinyalizasyon vs, bi adı vardır. öyleyim aynen. o adamım ben; ama işte ilk günüm. hahahaha. yanlış sinyaller verebilirim, dalıp hiç sinyal vermeyebilirim, "ay ne ağırmış be bu ışıldak omzu ağrıyo insanın" diye esneme hareketleri yapabilirim.. süperim ben.
herşeyüstüstegeliyovebendaralıyorummürsel. anlabeni.
yan odaya itiraf: RSS takibini sevmiyorum ama modern zamanlarda insanlar hızı tercih ediyo be blog. kuşlar görünmüyo galiba di mi o google reader'da filan. kuşlar var bu blogda ey okuyucu. ben küçük kuşları çok severim. ispinozları mesela. arada bakın yani. yoksa RSSi yemişim, size bi şi olmasın.
biufakkapgelmürsel.
8 Temmuz 2008 Salı
lingo lingo
Kendimi yürüyüşe verdim; ama galiba yanlış zaman. Öğlen 2 güneşinde 1,5 saatten fazla tempolu yürüyüş yaparsanız zavallı kaslarınız güneşte kalan denizanası gibi büzüşüyo (uydurdum bunu şimdi, büzüşüyodur elbet o hayvan) ve başınız sıcacık oluyo. o sıcaklık hiç geçmiyo. rüzgar eser geçer diye yine yürüyosunuz. allahım aklıma mukayet ol çok salakça hareket etmeye başladım. bari saat takiym de zamanın farkına variym.
ankara sokaklarında kayısı ağacının altına çarşaf serip ağaç sallama seferberliği yaşanıyo. koca koca göbekli amcaların kayısı neşesi aslında çok şirin ve üstelik o kayısılar cidden leziz. bahçesinde kayısı ağacı olup da sallamayacak olan varsa mahallenin çocuklarına haber versin, yazıktır. toplayıp reçel yapan da günün annesidir.
iki gündür stroop waffel krizi yaşıyorum.
minik seramik kase/vazo/kuş biblosu kadar güzel bi şi yok. seramik denen malzemeye de, boyasına da büyük bi sevgi besliyorum. hareli hareli olsun tercihen.
dink davası sürüyo. mahkemedeki laçkalığın boyutları, hakimi bilmem ama, benim midemi bulandırdı. bütün arsızca laflr, küfürler, efelenmeler yayıldı ortalığa. hakim tarafından tek bi uyarı yok... sokakta bira içen iki genç bulsa ağalık taslayan polis eğer bu ağalığında tutarlı olsaydı o ogünün böğrüne silah kabzasıyla vururdu. hoş, insan arkadaşına öyle şeyler yapmaz. ayıp.
7 Temmuz 2008 Pazartesi
2 tam gün boyunca saçmalama hakkım var
niçün böyle bi şi yapiym ki demediğinizi umuyorum. güvenin bana.
perşembe saat 3. isteyenler için 4 de olur, esneğim.
elimde çok fantastik ve umarım kolay tarifler var. yemek. belirtiym. ben ve yemek ve tarifler ve hatta o tarifleri anlayıp hayata geçirmek. bugün deniycem bikaçını çünkü işim yok gücüm yok boş gezenin boş kalfasıyım ho ho ho. yer gibi kitap okuyorum, yılın en güzel zamanı.
bi de kiraz mevsimi tabii. kiraz kiraz kiraz. ve kayısı.
bi de sinema. böyle insan beynine hasar bi yaz filmi. mis mis.
5 Temmuz 2008 Cumartesi
tatildeyim.mişim.miş.
şimdi de tatilimin ne kadar olduğunu bilmiyorum.
bu işlerin böyle olmasına sinir oluyorum. bilseydim size saat farkı olan bi yerden seslenebilirdim önümüzdeki hafta. hahayt seslenmezdim yahu. bilseydim ve gitseydim, üzgünüm blog, umrumda olmazdın. gözüm görmezdi hiçbi şi. dönüşte bir iki çıtlatırdım anca. şimdi burdan tüm tatilcilere el sallıyoruz. hayır, ayıp hareketler yapmadan blog. su dökücez arkalarından. hayır hayır işemiycez blog ayıp. kuş gibi giiit geeeel diycez tatilcilere. gitsinler ki dönsünler di mi. hiç.
neyse geçti geçtii geçti bitttiii geçtiii... takılmıyoruz. minik stresler yüklenmiyoruz.
olmuşla ölmüş meselesi.
peki napıyoruz: duş.
sonra yazlık kokular: krem krem krem. 50 faktör. beyaz ötesi.
sonra yemek. sonra kitap kitap.
benleri olanlar özellikle yaz başı ve yaz sonu rica edicem tek tek hepsini kontrol etsinler. vücudunda 50den fazla ben olan herkes. benim 50 sınırım tek kolda dolduğu için, fazlasıyla yapıyorum, siz de yapın. onlar halka diil fil. bilin üstünüzdeki benekleri. şaşı bakarsanız lenin profili olabilir bazıları.
bugün 9'da Ntv'de bi belgesel var. allahım bugünleri de mi görücektik, belgesel duyurusu filan. gerçek bi entelim artık yihuuu. neyse: darwinin kabusu.
konu: afrikada bir gölde üretilen balıklar avrupaya satılıyo. aynı uçak dönüşte silah getiriyo o köye. süper di mi. boş yok. ucuz balık, kaçak silah. oskar adayıydı bu film. denk gelirseniz, bi durun izleyin. ben kaçırmıştım, bu akşam deniycem bi kez daha. çevre felaketleri insanlık felaketleri içiçe. içiniz açılmiycak ama izlemek iyidir.
que tal
ama tayyip erdoğan'ın "bilmeden konuşan adam" ödülünü ellerimle yapıcam, seramik. eli bilekten kıvırmış konuşuyo olucak tek kaş havada. sırtında da "atma recep din kardeşiyiz" yazıcak.
en son hayvancılıktaki suni döllenmeye "doğanın dengesini bozmayalım, bundan sonra suni döllenme filan yok, danaların aşkı büyük olur, bitti hop dağılın" diye tepki veren bir adamın bunca gündem yükü altında naptığını merak ediyorum. ayrıca tabii, pek tabii, "3 tane doğurmak için kısırlık tedavisi olmak da doğanın dengesini bozmak değil mi", "3 tane doğurunca o çocuklar ne yiyecek, koyun eti ağaçta mı yetişiyo" gibi sorularım DA var. gündemin sadece böyle yörünge dışı halleriyle ilgilenebiliyorum anca. işine gelince ilim irfan aşkı, işine gelince deprem araştırmacısından siyaset profesörüne kadar cüppeli bilmişler. önce profesöre küfür, sonra üniversite aç. yok ya. hipokrat çarpar adamı. heredot lanetler, freud tırmalar.
neyse, böğürtlen diyoduk. evet. mor-kırmızı renkli olsun etraf. hollandadaki odamda bi mor-kırmızı hal vardı, onu özledim. iyice mor-kırmızı bi hal alsa bu oda. sonra toplansa azıcık, duvarlarını yeniden düzenlesem. mesela.
seramik çamurunu özlüyorum bu ara. gerçi daha sonbaharlık bi aktivite kendisi. yalıçiftlik'teki hamağı daha çok özlüyorum örneğin.
kes biç kolaj günü seçicem bi günü bu hafta. kolajlara dönüş.
bi de yemek tarifleri. yaz sıcağını mutfakta geçirmek istiyorum.
allahım neler oloor. seri üretim ruhu.
sebebi biliyorum ben aslında. içim şiş. geçsin diye.
3 Temmuz 2008 Perşembe
kendime söz
kuskus
eğer çorabı boyayla degrade yapabilirsem (tamam, araklanmış fikir de olur), ki insan isterse ne yapmaz ki, sırada pantolon var. ya da etek. ay bilemoorum yaratım süreci doğum sancısı gibi. ahahaha. kumaş boyası küçüklüğümden beri bi şişe iksir gibi. yanına yaklaşamıyorum ama cesaretimi toplarsam kafaya dikicem. merakla incelemekteyim. şu "idiot's guide to hede hödö" kitaplarını akıl eden herkese selaaamnaberbenderyik.
aslında yapıcak işim çok.
blogun adının nerden geldiğini buldum bu sabah. bi cümle yazmışım, ordan. gerçi sanırım o cümle blogtan çok sonra yazılmış ama, fark etmez. meali aynı. ve burdan gururla kendime bildiririm ki: haklısın deryik, zor değil. miş. aferim len hatta.
tasarım okuyanlara bi projem var. yani zaten buna benzer bi şi zaten kullanılıyo ama... hani şu mezuralar vardır, 5 m mesela, bızzrrtt içeri girer, rulodur. istersek tık yapar sabitleriz. marangoz işi, ölç biç. hah, işte onu kablolara yapar mısınız? üçlü prize filan değil sadece. mesela şarj aletleri. bızzrrt içeri girsin kablolar. kımıl kımıl birbirlerine dolanıp durmasınlar. yani bu teknolojinin kablo versiyonunu kullanmak için inşaatta mı olmamız lazım illa? tez yapıla. nolur. zor olmaz gibi.
2 Temmuz 2008 Çarşamba
tesadüfler sizin yerinize plan yapan minik cücelerdir.
neyse yani, neticede yine istanbul planım ertelendi. krizim bu. ama bi diğer istanbul planı her an olabilir. 15 gün sonra nerde olacağımı bilmiyorum. ahahah bu bloga bikaç kez yazdım di mi ben "X gün sonra nerdeyim bilmiyorum" cümlelerini. burdur ya da hollanda, mesela. bilmemeyi seviyorum gizlice galiba aslında. possibly maybe.
alt posttaki şarkıyı ben ilk dinlediğimde "aa cidden yahu" demiştim. olabilir diye düşünmüştüm.. oluyomuş evet öyle bi his.
kestirdiğim saç uzasın. bi daha valla böyle kestirmiycem. kat kat kat çokonat oldum. fön kralı oldum. erken yatiym şimdi, erken kalkiym sonra. ay yarın yazı yazayım nolur. across the universe izliycem cumartesi umarım (mesaj mesaj piinat). defneyle. planı ben yaptım. bozmasın. denize girebileyim bi de bi 10 gün filan. çakma paella tarifimi bulayım, türk usulü yapayım. bi de herkes etrafa minik kalpler çizebilecek kıvama gelsin.
başka..
bugün 2 temmuzdu.
unutulmasın.
şikayetim var
sevemedim ayrılığı.
(yemin ederim bi tek post yazarken oluyo bu 90lar türkçe pop çağrışımları)
beklegör
sadece, panik olmayınca tadı çıkmıyo.
belki yolunda diildir, aman ne biliyim.
arpacı kumrusu gibi olasılık hesabı yapmakla bi yere varamadığımı öğreneli çok oluyo.
haliyle neymiş: bekliyoruz, görücez. o zamana kadar da, sabır. telkin telkin.
1 Temmuz 2008 Salı
peter pan sendromu
üstelik hani "hep beraber artı-eksi tablosu yapalım"ı denediğimde de, bazı artıları devasa, kocaman eksileri karınca duasıyla yazıyorum. artılar kırmızı, eksiler silik gri renkli.
cv, niyet mektubu yalan. şu hayatta en iyi bildiğim şey burnumu kapayıp boka atlamak. şimdilik yüzeyi gördüm ama, bu sefer galiba biraz düşünmek lazım.
içim şişti, annemin 50. yaşını kutliycam şimdi. ağliycam. birden büyük her sayı kafamı karıştırıyo, üstelik kafamda tek bi şi var.
kabotaj bayramı
nişanyan meselesinde okuduğum en düzgün yorum leyla pervizat'tan geldi. zira biz hala eğitim oranı arttıkça kadına şiddet azalıyo sanıyoruz. üzgünüm: artıyor. araştırmalar da bunu söylüyor. azalan şey, fiziki şiddet. ama genel anlamda şiddet, artıyor ve çeşitleniyor. hatta belki, sinsileşiyor. daha az elle tuulur, gösterilir hale geliyor. leyla hanımın bahsettiği akademik sevimliliklerden de bolca yaşadım, yaşadık. neticede meslektaşına (üstelik prof sıfatını kendisinin aksine, akademik yollardan almış bir kadına)"kızcağız" diye bakan, her cümlesinde, olay mahallinde bile olmayan hamile eşini aşağılayarak karizma yaptığını sanan erkek hocalarım vardı. aşağılama, kadınların alıştığı bir şiddet türü ve erkeklerin hak gördüğü. oysa bu normal değil. normalleşmemeli.
neticede, hepimiz biliyoruz ki, sevan nişanyan bu çok ince protestosunu abisine/oğluna /babasına /iş ortağına karşı göstermezdi. eşcinsel olsa mesela, o durumdaki eşine de göstermezdi. çünkü bi temiz dayak yeme ihtimali olduğunu, o kavanozun içindekileri burnundan sokma ihtimalleri olduğunu bilirdi. yani fiziki korku duyardı. yemezdi işte bunu yapmak karşısındaki erkek olsa. işte bu sebeple iş basit bir "iki kişilik tartışma" değil, cinsiyet de içeriyor. maalesef cinsiyeti aşamıyor. sevan bey, muhtemelen lambda'nın kapatılmasına candan karşı çıkarken, töre cinayetleri için içlenirken, kendini en birinç birinç toplumsal cinsiyet neferi sayarken, bizzat kendi evinde sınıfta kalıyor. bu kadar basit ve hazin. ayrıca "iki kişilik" meselelerde saygı gerekmediğini nerden çıkarmışlar onu da anlamadım. "kol kırılır yen içinde kalır" anayasanın ilk üç maddesinden biri gibi. ah bilseler feministler ilk ne demişti: personal is political. ya sevan, durum bu. perihanın da körü körüne savunmasını yaptığı bazı hallerdeki (bkz bu) tavrına tahammül edemiyorum. küs perihan.
edebi dedikodu: anais nin diyor ki, zamanında Emile Zola ve George Sand ateşli bi gece geçirmişler (Sand'in günlüğünde varmış) ve gecenin sonunda Zola para bırakmış Sand'in başucuna... zira bir kadının bu kadar şehvetli olmasının, kendisini frenlememesinin ancak tek bir anlamı varmış ona göre. meşhur Dreyfus savunması, insan hakları ve derken... yatağında zurnasının zortladığı bir emile zola. ah, sadece hayalkırıklığı be yonca. o kadar. bu işler zor.
kolluk kuvvetleri. küçükken denizle ilgili sanırdım bu lafı. hani şişme kollukla yüzen çocuklar var ya... ne işe yaradığını da anlamazdım gerçi, koca koca adamlar kolluklarla.. ee? sonra napıyolar yani? şunları yapmışlar:
iyi şeyler de yapmışlardır elbet ama maalesef, zaten görevleri bu.
görevini yerine getirene teşekkür etmek sanırım şart değil.
polisten ve askerden korkmak istemezdim.
"siz böyle olsun istemezdiniiiizzzzz" hatta.
bugün tayyip erdoğan basit bi cümle kurdu: "bu millet asla CHP'yi iktidar yapmiycak". hepimiz biliyoruz bunu. o da söyledi ve haklı. ne sosyalist ne enternasyonal olan bir aşk yadigarı CHP. Atatürk olmasa işin arkasında, platonik-saplantısal bir aşk olmasaydı hatıralarda, ööğğğkk geldiğini daha yüksek sesle söylerdik belki. dut yiyen parti başkanının 2 temmuzda dut yemiş bülbül kesilmesini istiyorum. dileğim basit: bi sussunlar. hepsi hepsi. ıslak dudaklılar, karşılıklı davalaşanlar... sussunlar. ölüler inlesin yataklarında. duyalım. akp kapatma davasındaki "hukukun mutlak üstünlüğü", ergenekon davasında "siyaseten manipüle edilmiş mihraklar" halini alıyor. ya da tersi. nerde durduğunuza bakar. komikler çok. o kadar komikler ki gülmeye tenezzül etmiyoruz, birileri ölüyor her gün. tersanelerde işçiler, sokaklarda kadınlar, maç kutlamasında çocuklar.. işimiz var bizim, cenaze kaldırıyoruz. hiç olmadı eski cenazeleri anıyoruz. beyler sevimsiz iki keçi gibi, ayrı bi boyutta..
bu arada, yeşiller partisi resmen siyasi hayatına başladı. minik ilanlarında yeşilin siyasi bir renk olduğunu (cami yeşili dışında da) hatırlatmışlar. bol şans. belki, bi ihtimal, birazcık az birazcık... sesleri duyulur. umarım.
30 Haziran 2008 Pazartesi
stardust dizzy
son anda olan işlere fazla güveniyorum. çünkü ben hep son anda iş hallettim. son ana bırakmadığım işler gerçekten daha silik ve tatsız oldular, tabii eğer hayata geçtilerse. tembel değilim, safım. son dakikalara fazla inanıyorum. güvenmek bile değil, inanmak. "birdenbire" diye bi şiir var ya, öyle diil. son anda. son anda oldu her şey. gerçi bi kez çok sevgili kaba etimin üstüne oturmuştum son dakikada ama... neyse. simge'den son anda bi mail. son an fırsatı sundu bana kendisi. ben de son ana kadar uğraştım ve bakalım nolucak. du bakali. olsa nasıl olucak, o da ayrı soru ama bu sorunun cevabını da napıyoruuuz? eveeet: son dakikaya bırakıyoruuuuzz. kaptınız bu işi kuzum.
ankara o kadar sıcak ki ve otobüsler o kadar iğrenç ki. zaten pek temiz bi millet olarak anılmıyoruz, hele yazın... sera etkisine kendini bırakmış birer cam konserve kutusu, direksiyonda da enerji tasarrufunu ilke edinmiş havalandırma karşıtı bi şoför. delirium. onu da geçtim, gerçekten tiksinti verici derecede sıcak ve yetmiyomuş gibi ter kokuyo. yaşlı biri ölebilir orda. abartmıyorum. 6 duraktan fazla giden yaşlı, hamile veya bebekli kimseyi görmedim. belki buharlaşıyolardır. kalpten ölenleri arka kapıdan atıyo da olabiliriz. indiğinizde dışarısı adeta serin bir göl kenarındaymışsınız hissi veriyo. öyle bi otobüs düşünün... hah bi de kokuyo. acaba EGO insan taşımaya ne zaman başliycak?
12 saat uyudum. yine olsa yine yaparım ve galiba yapıcam da cidden.
rüyalarım güzel, ondan.
29 Haziran 2008 Pazar
403 numaralı kamara
ama galiba en güzeli, bunu sonradan fark etmek değil de, tam o an, o anın içindeyken, "ah biliyorum, bu an, bu koku/görüntü/ses/tatla kazınacak beynime ve bir daha ikisi birbirinden hiç ayrılmayacak" demek, hissetmek... bunun farkına varmak ve sessizce tadını çıkarmak. çok olmaz bu ama, olunca da galiba... güzel bi his be blog. hani "10 yıl sonra bugünü hatırlayıp gülücez" dersin de 10 gün sonra bile hatırlamazsın ya.. tam tersi. aslında ortada hiçbi şi yokken bi anda-- evet işte, ver uyarımı al tepkiyi. "bunu seçtim. bu kokuyu ve bu renkleri, bu an için seçtim. eşleşsinler ve öyle kalsınlar hep."... demezsin de aslında, çoktan dendiği fark edersin. seçtiğini. "vay be seçiyorum, eşliyorum" anı. koşullanmalarlarlar. ama güzelzelzel.
anlatabildim mi ki acaba.
üçboyutlu fotoğraf procemden bahsetmiştim di mi? ondan da olsun ama.
çok an var üçboyutlu donmayı hakeden.
çok uykum, bir biram, efkarlı bakışlarım var blog. efkarı kötü bi şi zannedenlerin aklına şaşarım. daha ziyade şöyle: bir tatlııı hüzüün almaya geldiiikkk kalammıışştaaaann... gibi. hafif gri olabilir ama neşeli aslında. güzel şeyler düşünmeme rağmen / ağlamak geliyor içimden. gibi. oktay rıfat mıydı? çok olur zaten bana. blues. ah blues. evet ive got the blues. kötü diil bu ama.. valla diil. peh sizi ikna etmeme gerek yok. kızarım da böyle kendi kendime. hıh.
bugünün tuhaf anı: teyzemle nilüfer ve "git ona git benden selam söyle selam söyle" nostaljisi. 10 dakika sonra sokakta iki adam, biri diğerine: git ona git benden, selam söyle selam söyle.
vuhu.
güne küfürle başladım, ağzım kuru zihnim açık
hadi kalktı diyelim, bu iş için olmamalı. ne bileyim, sürpriz kahvaltı hazırlamak için olabilir. çok aşıktır uyku tutmuyodur. bebek emzirmek için olabilir. maket uçak yapıcaktır. ay sabah koşusu bile olabilir yahu. ama iş için, 5 saat uykuyla... cık.
neyse, kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olduğuna dair inancım kuvvetli. ordan kurtarırım belki.
dövmesi olanlara bi sorum var. basit ve yüzeysel bi soru:
şimdiye kadar hamle yapmadıysam dövme için, arada kendimden bile fena halde sıkıldığımdan. bi ömür aynı noktada aynı motif... insan evlenirken bile bin kez düşünüyo ve boşanmak dövme sildirmekten daha kolay. üstelik burda kendi kendinizesiniz. vuhuhuu. zor. ikna edin hadi nolur. yoksa niyetliyim ben, ne olacağı filan belli. sadece sıkılmaktan deli gibi korkuyorum. bence zihinsel anlamda hala bi çekirgeyim bu konuda. senseilerden bilgi lazım. ciddiyim. ufak diil ama 15 cm filan dövme. ona göre.
bi de peanutbutter çok güzel sinirlenir. bakınız.
köpükbulut. bulutköpüğü. puf puf puf. güzel gülenlerle güzel günler. dağılabilirsiniz.
27 Haziran 2008 Cuma
so damn glamourous she spits glitter
sıcak.. çok sıcak.. sıcak.. daha da sıcaak olucaak...
aynen. kesin olucak. bu yaz komşunun ördeği kadar şanslıysam bi miktar yüzebilirim, azıcık. onun dışında burası bu gidişle sıcak ne, başka bi şi olucak. cehennem hava alıyo der Sabuş, öyle valla.
balıkçılık, arıcılık, ormancılık, temiz su, sağlık, istihdam, tarım, hayvancılık, mültecilerle ilgili sorunlar denince akla.. ööeh. takatim kalmadı be blog. hem cam kenarında soğan kızartan bi grup deliye komşu diyorum. insaf. ördeğine vericek heralde.
sıcaktan büzüştüm. vücudumda su kalmadı resmen.
gözüm yolda, elim klavyede, aklım duşta.
bitti olsun şu proje nolur. çok yorgunum günlerdir. ve yarına sarkmasın nolur. lütfen.
zira... çok aşığım ben.
iyi bi bahanem var bence. başka da bi şeyim yok zaten. bi de yelpaze.
26 Haziran 2008 Perşembe
geryik.
Sudan daha sıcak tabii. bu aralar yağışlıymış gerçi. karla değil çamurla kapalı yollar. güney sudanda arıcılık yapılıyo, biliyo muydunuz. ben de bilmiyodum. güney sudanda 5 yaşın altındaki her 4 çocuktan biri su kaynaklı hastalığa yakalanıyo ve çoğu ölüyo. bunu bilmek yaz vakti üşütebiliyo aslında. çarpıcı istatistik açlığımız var di mi. hangi kampanya en fenasını söyliycek... neydi o konser, live 8 miydi, parmak şıklatıp "şık.. şık.. her saniye biri ölüyo... şık..şık.." filan yapmıştı bono. yanında da bi bob geldof. etkilenmeliydik galiba ama nefret etmiştim ben onlardan yine. bono'yu southpark ekibine teslim ediyorum. evet bu ara işim bolca sudan, güneydoğu sudan'da bir minik havza, içinde 250 bin kişi.
neyse, sudan filan derken, yıllar yıllar öncesinden bi kare geldi bugün gözümün önüne. tek bi cümleden, "aman allahım hala var o hastalık" diye kalakaldığım...
bi derginin içinde bi ilan. 6-7 yaşında bi kız, çamurlu bi su var elinde bi kase. su bile yok, çamur resmen. diğer elinde de metal bi boru, filtreymiş. kız ışık ışık gülümsüyo. lise 1 miyim neyim heralde, belki daha küçük. o filtrelerden halka dağıtan bi STK'nın ilanı, yardım istiyolar. valla atmiym ama, tanesi 1 lira filan mı ne, öyle bi para. filtrenin faydası şöyle:
o pis suyu içince bağırsak parazitleri oluyo haliyle. kurt, tenya ne varsa işte. bunlardan bi tanesi var ki, ilaçla filan düşürmesi çok zor, zaten su yokken ilaç nerden olsun.. belli bi boya gelince bağırsağı terkedip, bacağınızdan aşağıya doğru ilerliyo. resmen vücudunuzdan aşağı bi tenya, içinizde, ilerliyo. ta ki ayak parmağınıza gelene kadar. sonra tırnağınızla etiniz arasındaki o tek boşluktan vücudu terk ediyo. yavaş yavaş, ordan çıkıyo. milim milim. saatlerce, 1 m boyundaki o tenyadan kurtulmayı bekliyosunuz. ama filtre varsa, tenya yok.
ilandaki kız şöyle diyo:
"bu kurttan daha önce düşürdüm. tırnağımdan çıkması 6 saat sürdü. filtre kullanma sırasını beklemek zor, bazen dayanamayıp içiyorum suyu. bende yine kurt var ve çıkacağı anın gelmesini hiç istemiyorum."
böyle basit bi şi.
resim altı ek bilgi: filtre başına bin kişi düşüyor.
bin. ortak kullanılan filtrelerden kapılan hastalık konusuna girmemişler bile.
bu ilandan, o kızın gülüşünden, 6 saat boyunca tırnağımdan tenya çıkması ihtimalinin dehşetinden... fazlaca etkilenmiştim. o ülke sudan mıydı bilmiyorum, sanmıyorum. ama günlerce aylarca düşündüm, o kızın ikinci kez 6 saat boyunca... ah. elindeki filtreyle gülümseyişi... çocukken de sulugözdüm ben. sonra unuttum, arkalarına attım hafızamın. ama bugün çok gafil avladı o kız beni. ve şimdi, o ilanın her bi satırı, rengi, capcanlı ve parlak, aklımda.
aklımda aklımda aklımda.



