30 Haziran 2011 Perşembe

not:

hopa'da HES durdu.
macahel'de de HES durdu.

*
hani orda bir yerde, her haklı itiraza "amaan sen mi kurtarıcan sanki dünyayı?" diye burun kıvıranlar var ya, bu itirazlar yolunda verilen kayıpların ne kadar onurlu olduğunu, bu çabanın takdire şayan olduğunu göremeyenler hani... bu da onlara hediye olsun.
*
işe yaramaz hissediyorsanız, bi işe yaramayı denemelisiniz. çözüm olabilir.

28 Haziran 2011 Salı

akvaryum terörü veya üç tarafı denizlerle çevrili diyar

çok çok yorgunum. sabah 6.30da ofise gidip, 12 saat kaldım. öğle yemeğimi biricik haznemde yedim. yorgunum. uyudum demin, acıktığım için uyandım. avlanıp yeniden uyumayı planlıyorum.

"Ziyaretçilerin flaşla fotoğraf çekmesi sonucu 70 balık öldü, Twitter'da yazılanlara göre balıkların olduğu havuzlara atılan "dilek paralarını" balıklar yuttu, bazı ziyaretçiler vatosların kafasına pet şişeyle vurdu, müren balıklarının bulunduğu havuza ziyaretçilerin elini sokması üzerine havuzun etrafına bariyerler kuruldu."

bianetin süper evrim görseli ile birlikte haber burda.
egemen bağışın böyyük yatırım diye gururla duyurduğu akvaryumun açılışında oluyor bunlar.

başka bi yer olsa, ne bileyim müze, sinir olsam da taşkın hareketleri anlıyorum, anlamaya çalışıyorum. hatta böyle kamusal alanda sessizce ve efendice gezip vandallaşmama eğitimini vermek için okullar gezi düzenleniyor, tamam. lazım yani bi anda olmuyor. hiç olmayınca olamıyor, kabul. anladınız.

ama rica ederim, vatosun kafasına pet şişeyle vurmak, onu da geçtim, akvaryum camını iterek kırmaya çalışmak nasıl bir neyin ürünüdür? hayattan mı bezdiniz, nefretle mi yoğuruldunuz, bedava bulduğunuz her şeye işeme alışkanlığı mı, "yolu göremiyorum" diye camın önündeki ağacın köküne kezzap dökme saplantısı mı? nedir bu haliniz ya?

işin fenası, ne bileyim aynı kalabalığa dönüp "lüfer 24 cmden önce avlanınca üreyememiş oluyor, soyu kuruyor, yemeyin" filan desem, sahiden beni anlayacaklarını düşünüyorum. yok, bu düşüncem ne yapsanız geçmiyor.  ama bu haberle birlikte içimdeki romantik altındaki sandalye çekilince kıç üstü yere oturdu, evet.

gerçi tabii siz "hayvanları filan sevdiğimizi nerden çıkardın?" diyebilirsiniz. bunları nerden çıkardın deryik? ama bu pet şişe, yolda geçen köpeğe tekme atmaktan farklı. açılışa gidiyor, o açılış ona AB standartlarında yatırım diye pazarlanmış ve içinde hayatında görmediği canlılar var. merak eder diye düşünüyor insan. yok aslında, farklı değil. sadece sokaktaki köpek müzede sergilense başına geleceklerin özeti.

çok yorgunum demiştim. iyice yoruldum. aziz nesin bu haberi okusun istedim. zaten öbür tarafta aziz beyin kapısının önünde "karşılıklı iki kelam etme" kuyruğu filan var heralde. herkesin ağlama duvarı.

*
bi de bazen bi şiler düşünüyorum buraya yazarım diye, sonra unutuyorum.
sonra güzel bi şi görünce aklıma hâlâ blog geliyor diye seviniyorum.

27 Haziran 2011 Pazartesi

your meat is mine

şuraya yazacağım iki satır için dakikalardır debeleniyorum; ama olsun, zafer benim.
pariste çok tuhaf bir an yaşadım. yanımdaki masada oturan kadının dövmelerini tanıyodum. üstelik aniden kazağını giydiği için tam göremedim bile. biri çok basit bir oktu, diğerini şu an hatırlamıyorum bile; ama dövmeleri tanıdım. yani kimin yaptığını. o kadar tipik bir stili var ki zaten bi kere görünce bir sonrakine tanıyorsunuz. işte ben deminden beri hatırladığım; ama adını hatırlamayı beceremediğim bu dövme sanatçısını arıyodum, buldum:

yann black. montreal. bu kadar sade, bu kadar mondrian (ve az biraz tim burton, tamam, kabul ediyorum) ama anca bu kadar güzel olabilir. çok büyük ölçekli çalıştığı için hani tesadüf eseri dükkanına gitsem bile cesaret edebilir miyim bilmiyorum ama gururla söyleyebilirim: bu dövmeler yakından da bu kadar güzeller. o yüzden, gizli gizli aklımdalar. tek bir oktan tanıdım diyorum size, imza gibi. telefonda filan konuşurken çalakalem karalama gibi, ama her bi çizgi hesaplı gibi.

*
ah bu sırrımı da ifşa ettikten sonra, yine benden bir şey pıt diye düşüyor bloga, tutamıyoruz. haymana pancar gugıl seferileri gelir birer birer artık. öyle şeyler yapmayın olur mu? bu blogu gugıl sörçten bulup okumayın. amaan sizle ilgisi yok. ben yine blogu aramalara, taramalara, yok efendim readerlara filan kapama fikrindeyim bu ara. ondan. güzel ama di mi dövmeler? karides dövmesi yaptıran insanlar olması da güzel.

22 Haziran 2011 Çarşamba

sabır

ben lostu izlemedim. friends, coupling, hatta himym bile dört dörtlük değil bende. zaten heralde bi 8 yıldır filan televizyonsuz ve mutluyum: aklıma esince webden izliyorum.  onda bile "bi oturuşa bi sezon izledim" sabrım yok. belki scrubs olabilir. tv olsa çakılıp kalabilirim; olmayınca haberleri, reklamları filan da izlemiyorum. falan filan.

benzer şekilde bbg evi de izlememiştim, gelinim olur musunu da, berenin meşhur olduğu yetenek yarışmasını da. varlar, oradalar, denk geliniyor- o kadar. o şiddetli takip halini hiç anlamadım. kimin kazanacağını merak edebilmek de enteresan. atanın annesini, canerin bardak kırışını filan, hep sonradan gördüm ben.

haliyle, survivor'ı da izlemedim. bu sahiden kurgulanmış moronluk çünkü, ayrıca kolanın gazı kadar ömrü var. yani tamam, iki gülelim, eğlenelim, geyiğini çevirelim - o kadar da karamazov kardeşler enteli değilim, anlıyorum. belgeselgül de değilim. modern zamanlarda bu da bi ihtiyaç diyelim, geçelim. ama tek konumuz bu olsun, yayın saati hayat dursun, hadi hatta bi tek bundan bahsedelim filan- böyle bir sadakatim yok. böyle bi gündem arayışım da yok.

"popüler kültür öğelerinden sosyolojik tespit yapiym de sevimli görüniym, okuyucum artar belki"ci  köşe yazarlarının da bula bula survivor yazmasını da anlamıyorum mesela. hafta içi yürek dağlayan acılar, hafta sonu niyeyse pazar eğlencesi tespitleri kapsamında tipitipler. izliyosun işte zevkle, ne diye adeta pornoyla basılan zekeriya beyaz haline dönüşüp "ay ben sadece burun kıvırmak için yan gözle bakıyodum" havasına giriyosun ki?  hafta içi olsa "seksist ırkçı şoven" diye ağzına edersin, hafta sonu kikirdiyosun. demek ki aslında haftaiçi de kikirdiyosun. amaaan.

neyse ne diyodum? olabilir bunlar. izlenebilir tabii, aşağılıyorum filan sanılmasın. hepimiz zaman zaman marimar. ama tüm bunlar izlenirken, çok hayati, çok temel, çok vicdani şeyler ıskalanıyor ya kan beynime fırlıyor. koca koca adamlar bu izlediklerini gerçek filan sanıyor ya, sahiden tahammül edemiyorum. derya büyükuncu ne kadar da sabırlıymışmışmış. olay ne bilmiyorum ama dün herkes bunu söylüyodu, nihat doğana nasıl da sabretmiş. işte böyle zamanlarda kan beynime doğru, ince ince...

sabır ne biliyo musunuz? sabır cumartesi annelerininki. sabır, madımakta yakılanların davası. sabır, manisalı gençlerin davası mesela. sabır, babasını zaman aşımına kurban edenlerin bakışları. sabır, inatla kovulanların ölse de gitmeyişi. sabır dersimin suyu. sabır, vatan hasretinden ölürken bile gülümsemek. sabır, barajlara hayır demek için 40 gün yürümek, sonra da 10 gün olduğun yerde dikilebilmek. sabır, her gün kilometrelerce uzaktaki okuluna kar kış demeden yürüyen çocuğun yolda çaldığı ıslık. sabır hala bir yerlerde, bok yoluna öldürülüveren çocukların ana babasının gözyaşı. sabır kızılayın aidsli kan verdiği çocuğun doktor kontrolleri. yani böyle kolay bir şey değil sabır. çünkü sabır, gerçek sabır, kameraların prime time'da en baş köşeyi ayıracağı bir şey değil.

bir balon köpüğü kadar kısa süreli, çerezlik bu eğlenceler hakkında, tam da hakettikleri kadar gündelik ve yüzeysel geyikler çevriliyordu. buna lafım yok. ama o sırada biri çıkıp da "sabır"dan bahsedince, sinirden gözüm kararıyor, itiraf ediyorum. benim için çok özel bir kavram sabır. bu kadar hunharca boşaltılmasına izin vermem. sabır, biraz da sadakatten gelir. beklemekten, beklemeye inanmaktan, inancını kaybetmemekten. kutsal bir şey vardır sabırda. böyle harcanmamalı.

*
madımakta zaman aşımı kararı çıkmış.
aynı saatlerde tüm türkiye survivor finali izliyodu galiba. bilmiyorum.
ben çok, çok sinirliyim. iyi değil.

20 Haziran 2011 Pazartesi

haftasonu paristeydim şekerim

eh, döndüm. memleket güneşi başka şey, paris yağmurluydu, bulutluydu. toplasan 2 gün dolanabildim etrafta ama olsun, bende çene bol. hem her dakika olmadığına göre, sahiden "haftasonu paristeydim şekerim" tadında bi durum raporu:

1) belimi sakatladım. bacağıma vuruyor. geçer heralde, üstünde durmuyorum. sadece bi ara yüzümü gökyüzüne dönüp "gözü kalanın gözü çıksıııın!" diye bağırmak istedim, o kadar. kendimi bildiğim için yanımda ilaç vardı, bikaç güne toparlarım. ama geziye damgasını maalesef belim vurdu. o yüzden performansım düşüktü.

2) iki hedefim vardı: paristeki türk böyyüklerini ziyaret, bi de geçen sefer geç kaldığım centres pompidou. cuma öğle vakti le pere lachaise: önce y.güney sonra a.kaya'ya uğradım. mezarlık planında yer almıyolar, infoya gittim, "benim aradıklarım burda gösterilmemiş" dedim."ünlüler mi" dedi, "heralde!"dedim. "nerdensiniz" dedi, türkiye deyince hop, işaretledi. karşılıklı birer sigara içtik her ikisiyle de. uslu çocuklar olursanız fotoğrafta da bunu görebilirsiniz (maalesef çiçekler benden diil). sonra piaf ve wilde. daha da gezilebilirdi -ama belim.

2. dünya savaşında nazi karşıtı direnişçiler ve kurbanlar için ayrılan köşede haykeller vardı. fransanın yerli giacometti'si olduğunu tahmin ettiğim louis bancel'miş heykeltraş. neyse, figürlerin o cansız, halsiz, çelimsiz halleri şüphesiz ki muhtemel bir kahramanlık anıtından daha çok şey anlatıyodu.

3) aylaklığıma niyeyse bi anlam katmak için gelmeden önce bi kenara not ettiğim mağazalar vardı, onları keşfe çıktım. anca 140x200 michelin haritasında görünen sokaklar olduğu için bolca daireler çizdim, girdim çıktım. genelde marais. iyi ki müze diye bi şi var, yoksa ben bu ufacık tefecik mağazalara servet yatıracaktım. zaten ona yakın bi şi yaptım, kıt kaynakları verimli kullanarak. deneysel çalışmalarım arasında le whif yer alıyo mesela, "eating by breathing". süpersonik bi şi.

ayrıca, st.germain tarafında kapanmak üzereyken girdiğim bi cam atölyesi vardı ki ah, kalbim. mekanın vitrini ve tavanı, bu blogun yegane süsü olan kuşlarla, sinekkuşlarıyla doluydu. camdan. renk renk. uçuyorlar. havada asılı. cam sinekkuşları, hepsi el yapımı! içeri girip sadece tavana baktım, kaldım öylece. sonra dayanamayıp bütçe sarsmayan boylardan 1 tane aldım. itiraf ediyorum, tavandakilere kıyasla resmen çirkin benimki ama baktıkça onları hatırlıyorum. harikalardı. neyse, aşağıdaki fotoğraflarda boyut anlamanız için yüzük ve sevgili minik baykuş kıyaslamalı fötö. biricik sinekkuşumun yanı sıra dünyanın en küçük serçesine de sahibim:


sonra mesela bakınız sevgili mariages frères. çay çay çay. döne döne hepsini kokladım, sonunda "ay suyu" aromalı beyaz çayla çıktım. ay suyu evet. ananas ve çiçek de denebilir ama ay suyu daha romantik. alamadığım şişelerce çayın kokusu burnumda kaldı. tamam biliyorum, pis sömürgeciler oldukları için böyle bi dükkan var. olsun. ay suyu dedim, dikkatinizi çekerim. ayrıca cherry blossom aromalı beyaz/yeşil çay da diyebilirim. böyle şeyleri arkamda bırakıp çıkabildim ben.

4) daa daa sonra: centre pompidou. sabit koleksiyonun ilk katının ortalarında ciddi bir bel-bacak ağrısıyla kitlenip bi banka oturdum, ondan sonrası tonton teyze temposuyla geçti: 2 resim, bi bank. 3 resim, bi sandalye. olsun, vakit boldu. otto dix'in sylvia'sı ve matisse'in la blouse roumaine'i güzel sürprizlerdi, ikisini de yanımda getirdim. sürpriz kısmı hindistan sergisiydi, döne döne gezdim, tüm videoları sabııırla izledim, doydum.

bu arada "is this art?" diyeceğimiz parçalar da elbet vardı, anca yanındaki metni okuyunca "vaouuv" çektiğimiz açıklamalı eserler. sanat değil, anlam. yani kağıda kırmızı bi çizgi çekip fal bakar gibi "burada bekaretten kaynaklı toplumsal sorunların yarattığı ruhsal parçalanmışlığı ele aldım, hayatımızı ikiye bölüyor, hem fırça izlerindeki kesiklikler de 'niye erkek değilim' diye ağladığım dakikaların toplamına eşit" filan desem, tutar belki? çok ukala ve düz kafalıyım, kabul; ama sahiden, açıklamalı sanatın da bi sınırı olmalı. çizgi örneğinden gidersek, malevich çizgisi diil mesela bu, başka. "buna bakınca bi şi anlamak için bu bilgileri de edinmiş olman lazım" reçetesi züppelik bence. is this art? ben açıklarsam yes. anlamaya çalışıyorum, cidden.


tabii, klein hariç. tüm bu ağrılı sergi turunun en çarpıcı yanı kelin köşesiydi. zamanın dehlizlerinden sizin için arayıp bulduğum bu güzel yazıda belirtilen, mavi-volare-kuğu dalışı meselesi  ilk okuduğumda beni çok heyecanlandırmıştı. resim-fotoğraf-müzik bağlantısı da olabilir.  klein işte, bi başka. bir anda, hop diye tüm haşmetiyle: mavi!

5) ay neyse, uzadı. bundan başka öğlenimi lübnan, akşamımı madrid mutfağıyla geçirdim. bacağım yüzünden habire otelciğime geri dönüp uzandım, dinlendim. taş çatlasa yarısını anlayabildiğim reality showlar izledim. metro çok güzel bi şi. harita daha da güzel bi şi. habire yağmur bastırdığı halde inatla şemsiye almadım, fularımla hızlı bi em.ine s.be.der stili yakaladım, hatta evet ben bu konuda ustalaştım. saçak altında yağmurun bitmesini bekledim, her fırsatta brioche yedim. ilaç yüzünden alkol alamasam da, iş kısmından mütevellit gittiğim akşam yemeğinde yağmur damlası tadında bi beyaz şarap içtim en azından.

ay suyu, yağmur şarabı, böyle bir ilimiz paris.

13 Haziran 2011 Pazartesi

ufuk

bavulumu yaptım, ucu ucuna kapandı. evrakları takıntılı bi şekilde 3-5 kere kontrol ettim. vizemi okşadım, vize güzel şey. dünden kalan yarım pizzayı ısıtıp yedim. avaaz.org'a haftalık ziyaretimi yapıp imzalarımı çaktım (merak edenler için: merak ediyosanız girip bakın. peh). şimdi saçımı başımı azıcık şekle sokup, bikaç gündür kenara not ettiğim adresleri de defterime yazıp, uyuyabilme umuduyla erkenden yatıcam. sabah kargalar gözünü açmadan yola çıkıp uçağa binicem, paris. uçaktan indiğim andan itibaren bi koşturmacayla, zaten geciktiğim toplantıya daha az gecikerek yetişmeye çalışıcam. 3 gün gün ışığı görmeden, toplantıyla filan geçecek. sonra 2 gün, şehir benim. ben de bulduğum ilk parktaki banka çöküp bulutlara bakıcam ve beynim durana kadar düşünücem. sadece bu anı bekliyorum.

12 Haziran 2011 Pazar

börülce, dicle ve diğer şeyler.

iki gündür, bal-kaymak seansı yapıyorum. çok tahıllı ekmeğin dilimini ısıtıyorum, azıcık kaymak. sürünce eriyor. üzerine azıcık bal. kıt kaynakların fazlasıyla tasarruflu kullanımı. resmen o bi dilim ekmeği hazırlarken bi porsiyon bal-kaymak yemişcesine doyuyorum.

dün ben 6 km yürüdüm. daha da yürürdüm ama, döndüm. hisardan baltalimanına geçiş hattı dün yine battı işte. sarıyer belediyesi meclis kararıyla tüm kaldırımları otopark olarak tahsis etmiş galiba. yürürken dibinizde korna çalıyor ve sağa çekilmeniz söyleniyor. yayaları örgütleyebilirsem, "kaldırım sizin olsun, biz yoldan yürürüz" hareketi başlatıcam.  ağır adımlarla volta atarak caddeyi trafiğe kapiycaz. . her korna çalındığında da park halindeki bi aracı çizip dikiz aynasını kırıcaz.


kuru börülce salatası lazımmış bana. yeni yaz öğünüm. basık ve sıcak havalarda öğün atlayıp sonraki öğünde anormal bir iştahla ne bulsam yiyorum. evet, sağlıklı değil, midem de aynı fikirde. ben yemeklerimi "bünye istiyo"ya göre şekillendiriyorum genelde: bkz. bal-kaymak. bünye azıcık bakliyat da istese fena olmaz.

bi de, bunca yıl "ay ben sadece yeşil çay lütfen!" diyenlere burun kıvırmış biriydim ben. kahve pek içmem; ama çay dediğin, tercihen tomurcuk atılmış demleme çay olacak. (bu arada ne zaman oldu da güzelim tomurcuk yerine önce earl grey sonra da "türkçesi buymuş" havasıyla "bergamot" der olduk bilmiyorum; tomurcuk o bi kere, selpak gibi bi marka-ürün.) neyse işte, gün oldu devran döndü, midem yüzünden "ay ben sadece yeşil çay!" oldum.  bu hazin hikayemin güzel sonucu: yeşil çay olacaksa da bence yaseminli olsun. uzun arayışlarımın sonucu, favorim yaseminli yeşil çay.

niye habire yemekten bahsettiğimi ben de bilmiyorum. başka bir şey yazacaktım.

*

hatırlar mısınız, 2009 yılının ekim ayında, 37 yaşında bir öğretim görevlisi, dicle koğacıoğlu "hayatta çok acı var, dayanamıyorum" yazılı bir not bırakıp köprüden atladı, aramızdan ayrıldı. hatırlarsınız. psikologlar buna akıl krizi dedi, pskiyatrlar böyle bir tıbbi terim olmadığını söyledi. basın bu olayın arkasında gizem dolu bir şeyler aradı, bulamadı. birçok insan anlamadı ya, bazılarımız anladık. anlıyor olmaktan da korktuk sanırım. onunki aşırı hassasiyet veya duygusallık değildi ki. akıl krizi ne demek hem? benim sık sık aklıma geliyor dicle hoca. tanımadan, görmeden, çok sık geliyor. söylediği şeyi, her gün tekrarlıyoruz biz. her gün "yeter" diyoruz bir şeylere; okuduğumuz habere, gösterilen muameleye, gidişata, gidemeyişlere. sonunu böyle getirmek cesaret midir, korkaklı mıdır, bunu tartışmak haddim değil. cesaretle ilgili bir konu olduğunu da düşünmüyorum. sadece söylediği şey, "çok fazla acı var, dayanamıyorum" sözleri, o kadar yalın bir özet ki aklımdan çıkmıyor.

tüm varlığını hayvanlara bağışlamış, bıraktığı notta. ne kadar varlığı vardı ki 37 yaşındaki öğretim görevlisinin? bağışlamış işte. ölümüyle ilgili gazete haberine bırakılan yorumlara bakıyorum. "hayvanlar kadar insanları, hayatı, ülkeni sevsen, bırakıp gitmezdin, aklına gelmezdi!" diyenler var. "insanları sevsen, kalıp savaşırdın onlar için! bizi niye seçmedin!" ne kadar iddialı, hatta resmen kızgın laflar değil mi? bir ölüm haberine yorum bırakmak için tıklayan klavye sahibinin, tuzu kuru birinin bu rahatlığı karnıma kramp sokuyor. bu da acı işte, acı değil de ne? elini taşın altına koymamışların, koyamayacak ve koymayacak olanların, bir insanın çektiği acıya dayanamayışına tahammülü yok. atıp tutuyorlar; çünkü dicle hoca bir an için aramıza dönüp "sen ne diyosun be, aklının alamayacağı kadar çok sevdim" diyemiyor. oysa dicle hoca tuzladaki işçi ölümleri üzerine çalışmış, onun emeğine saygıdan cenazesine otobüslerle gelmiş işçiler.

bu ekimde, dicle hoca gideli 2 yıl dolmuş olacak. akıl krizi dedi psikologlar, "akıl tutulması" gibi. oysa ben, biz, siz, on anlayabiliyor olmaktan gizlice korkanlar olarak, bu işin bu kadar basit bir açıklaması olmasına sinirleniyoruz işte.

sonra düşünüyorum, anlamaya çalışıyorum. hani bazen deriniz su toplar, soyarsınız. o derisi kalkan yer inadına hassaslaşır, sanki vücudunuzun en ulvi noktasıymış gibi her yere değer, değdikçe acır. işte dicle hoca su toplamış sanırım. o acılara dayanamayışı bundandı. soyulmuştu, açıktaydı. kötü bir şey değil bu. aksine, nasırlanmaktan çok daha iyidir, hâlâ su toplayabiliyor olmak.

*

işte bu yüzden sanırım, arada yemekten, ottan böcekten bahsediyorum, detoks niyetine.
bi de 7 çiçeği ve 8 goncasıyla odamın baharı olan mor menekşemle gurur duyuyorum.

9 Haziran 2011 Perşembe

mesela

politika, bi yerde "mış gibi yapma" sanatıdır, bunu çoktan öğrendik. demokratmış gibi, adilmiş gibi, üzülmüş gibi, dinliyomuş gibi. gibi gibi. yine de bazı durumlar var ki hâlâ şiddetle midemi bulandırıyor. bunların başında da "türkü, kürdü, çerkezi, lazı, tüm halklar kardeştir!" lafı geliyor. derdim kardeşlik kısmıyla değil (bunu zaten anlardınız ama tedbirli kadınım, yaziym dedim) aksine, bazı kardeşlerini reddeden bu aileyle.

türk, kürt, çerkez, laz... ülkede başka müslüman ağırlıklı etnik grup kaldıysa, onları da ekleyin listeye. arapları da katın, evet.  ümmetclub kurduk çünkü. bizimki karındaşlık değil, dindaşlık; ondan sevmeliyiz birbirimizi. "rumu, süryanisi, yahudisi, ermenisi" liste dışı. onlar üvey kardeş bile değil, onlar komşunun, hatta ev sahibinin sevimsiz çocukları. işte bu "mış gibi"cilikte bile seçici olma hali, hani "barıştan yanaymış gibi" yaparken bile ikiyüzlülük, sahiden mide bulandırıcı.

bunun devamında, ikinci madde olarak "yahudi dendi mi israil anlamak" geliyor. ermeniler de ermenistanda yaşayan kötü insanlar zaten. cahil bırakılmışlığımıza kızalım ama önce gönüllü vazgeçişimize ağlayalım. o güzel filmde, selanikli gencin anlattığı selanik, almanlar tarafından tamamı toplama kampına gönderilen yahudi aileler sonrasında kendi dilini unutan selanik, sırf bu yüzden bile bize çok yakın. kovduğumuz, değiş tokuş ettiğimiz insanların kültürlerini tü kaka ilan etmek, hayır canımın içi, bizi aklamıyor. reddediyormuş gibi yaptığın o kültür varlığı aslında yok, kalmadı. yok edildi. artık sen ne rumca isim sayabiliyorsun beşten fazla, ne de hamursuzun tarihini hatırlıyorsun. ne mahallelerin kaldı, ne de yediğin yemeği tanıyosun. önemli gün ve haftalarda sarı gelin söylemekle vicdan rahatlatılmıyor.

o yüzden işte, başbakan bi yandan yahudilere sövüp bi yandan "sizi engizisyondan kurtardığımızı ne çabuk unuttunuuuuz?" diye şükran bekliyor. çok bi demokrat kılıçdaroğlu çıkıp da "sen almadın mı yahudi ödülünü recep beeyy?" diye aklınca muhalefet yaptıyor. milyonlarca insan aşkla her ikisini de alkışladığında, ne bileyim işte bi martı mı ölüyo, kedi yavrusu mu, şairane bi yokoluş yaşanıyor buralarda. fark etmek gerekiyor. mış gibi yaparken bile eksik bir hal.

ben, sırf hem sağdan hem soldan böyyük türk siyasetçileri beni ümmetçiliğe doğru itekliyor diye, bir şeyleri unutmak zorunda değilim. zamanında, bozcaadanın rum doktoru, varlık vergisini ödeyemeyince taş kırmak için Aşkale yolu görünmüş, gemiye bindirilmiş diğerleriyle. onu oraya bindiren belediye başkanının oğluna bakmak için inmiş gemiden. önce inmeyecekmiş ama başkanın karısı yalvarmış, ellerine kapanmış, "doktorsun sen" demiş, ağlamış. doktormuş ya, ateşler içindeki çocuğa bakmış, iyileştirmiş ve geri binmiş gemiye. aşkale'ye, sürgüne, çocuk iyileştiren elleri taş kırsın diye. bir ufak adanın tek doktorunu bile sürgüne göndermek. bunu mu unutmam icap ediyor? 2. dünya savaşında sadece gayrimüslimleri yeniden askere çağırma gibi bir uygulamayı mı gözardı etmeliyiz? boyumuz mu uzuyor unuttukça? olmamış gibi yapmak, "biz bunu yaptık ama bi sor neden, onlar da ohoo neler yaptı!" tipi sidik yarışmaları, yakışmıyor yahu. dünkü çocuklar gibiyiz inatla.

bizi hiç etkilemedi di mi hitler, mussolini? biz hep iyi çocuklar kaldık. kötü avrupa anti-semitizmle çalkalanırken, biz tabii ki koruduk onları, kurtardık. yaptık bunu, evet. ama yapmadığımız zamanlar da oldu be canım, niye unutalım? terazinin bi kolunu niye topal bırakalım? 1934'te 15 bin trakya yahudisinin evini terk etmek zorunda kaldığını unutmak bizi iyi çocuklar mı yapar? ni.hal at.sız'ı unutmayı seçtiğimiz için mi balıkesirin bağımsız adayına bu kadar şaşıyoruz?

neyse işte. dedim ya, "mış gibi" yaparken bile bu ikiyüzlülük içimi sıkıyor.

8 Haziran 2011 Çarşamba

çünkü ben haklıyım.

“Bilirdim ki Ankara bizimdir. Bilirdim ki Konya, Artvin, Edirne bizimdir. Bilirdim ki, oy verip seçtiğimiz vekiller, bizim vekillerimizdir. Meğer ne çok yanılmışım, ne çok safmışım. 

Bu ülkeyi sevmek ne zaman suç oldu? Kurdun, kuşun, böceğin hakkını aramak suç mu? Biz ülkenin gelişmesini istemiyormuşuz. Nedir bu gelişmek? Koca koca barajlar mı? Bir dereye 20 tane, 30 tane HES yapıp dereleri borulara, tünellere hapsetmek mi gelişmek? Dağları, tepeleri yerli, yabancı yağmacılara satıp talan etmek mi? 


Anadolu’yu yok etmeye gücünüz yetiyor. Dünyayı yok etmeye gücünüz yetiyor. Yeni bir dünya yaratmaya gücünüz yetecek mi? Bir Anadolu daha yaratabilir misiniz? Bana yeni bir Senoz Vadisi verene kadar buradan gitmeyeceğim!” 


sinan akçal, senoz vadisindeki her şeyini kaybetti. 40 gün 40 gece ankara'ya yürüdü. onu başkentine sokmadılar. açlık grevine başladı meclis önünde, basın açıklaması yaptı. tam bu sözlerini bitirdiğinde de gözaltına alınmış.

*

bilmem ki denk geldiniz mi, "anadolunun isyanı" diye bir film var, nette dolaşan. yine bi ara koymuştum sanki. neyse, orada bir vatandaş şöyle diyor:
"biz burda toplasan 100 kişiyiz. bu koca devlet, bizi mi alıp götüremiyor? atsın, tıksın içeri, sustursun? ama yapmıyor; çünkü yapamıyor. neden? çünkü ben haklıyım."

bazen işte, her şey bu kadar basit.
sinan akçal'ı da bırakacaklar elbet. şimdiye kadar açılan davaların %99'unu kazanan çevrecilerin, "çevreci lobi" değil, "çevreci vatandaş" olduğu idrak edilene kadar da sürecek bu tepki. Senoz Vadisi'nde mahkeme kararıyla durdurulan bir baraja inatla ruhsat verenler anlayacak bunu. neticede, beyfendinin dediği gibi: bi şi yapamıyorlar; çünkü haksızlar.
işte bu durum, bazı yetkililerde sinir, bazılarında da gaz yapıyor.

7 Haziran 2011 Salı

fluctuat nec mergitur

yakında falımda paris var. yarısı iş, yarısı gezmece. ilk yarısı la défense denen, günahım kadar sevmediğim bölgede geçecek, kış uykusu gibi. ikinci yarısı ise bana kalmış. haliyle, tabii ki son dakikaya bırakıp, sonra da yerine filan bakmadan, "geç kaldııım!" paniğiyle bi otel rezervasyonu yaptım. "kulağa iyi geliyo" yöntemiyle isim seçtim diyebilirim. sonuç: gitmek istediğim yerlere yakın bi otel seçmişim, resmen yürüme mesafesi. allahtan şansım tembelliğimin önünde seyrediyor. bu ara buna iyice inanmış durumdayım.

kardeşim canım geldi, hop ankara. özleşmiştik, kavuştuk. şimdi akdeniz sahillerinde keyif halinde. büyümüş. ışıyor. cool kadın mıydı o ajda şarkısı, ondan olmuş iyice. o bi havalı. ama sonra,  mesela durup dururken, "hayat sevince güzel" filmindeki ayşecik coşkusuyla dönüp "keklik türküsünü bilir misin davulcu? çal öyleyse gardaşlık!!" dediğim zaman ve o montaj kaynaklı devamlılık hatasını tekrarladığım zaman, kahkahalarla gülüyor. ben de devamını "sus, farkındayım! akşamki kızlar şimdi görsün beni!"yle getiriyorum böyle durumlarda. özleşme kodu gibi bi şi.

neyse işte, annemle birlikte cep haritası, rehber seçkisi filan hazırlamışlar. törenlerle teslim ettiler. annem hızını alamayıp michelin'in karayolları haritasını da verdi. haliyle, bi kilisenin merdivenlerine deevvv haritamı serip "hımm, piyadeler kuzeyden saldırsın, atlıları güneye sürelim" bakışlarımla fotoğraf çektirmem farz oldu. sahi o "haritayla boğuşan ama şehri kaybolarak öğrenmekten zevk alan hınzır turist" fotoğrafları artık out mu, niye hiç görmüyoruz?

paris'e bu 4. gidişim. bu seferlerin hiçbirinde 2-3 günden uzun kalamadığım için, taksit taksit geziyorum. bu dar vakitte louvre'a filan girecek kadar delirmedim, ölene kadar yürüyorum genelde. uzuuun yaz günleri böyle işlere yarıyor. neyse, bu seferki ziyaret biraz "olamamış", eksik bi ziyaret olacak. o yüzden pek bir heyecan alameti hissetmiyorum kendimde. bi tek otel seçimime sevindim, o kadar. onun dışında, havasına suyuna bakıp, ufak ama derin bi nefes çekip, "keşke" diyeceğim sanırım. arada o da lazım.

2 Haziran 2011 Perşembe

blog elemeleri

şimdi size bi şi itiraf edicem. yok, hemen diil, birazdan.

5 yılı aşan blog maceramın başlangıcında, o zamanlar bile blog dedesi sayılabilecek divad bey yer alır. bi özge vardı, bi de divad. yani sahiden eskiyiz bu işte. özge iyice elini eteğini çekti (hi özge, how are you?), divadla devam ediyoruz. ayrıca tabii jelatin, sothyz, şarapçı  gibi, demirbaş listesine kayıtlı, camianın gözde simaları da mevcut. onlar elemeler üstü, süzgeç tortusu isimler.

yeni bloglar keşfetme işini hala divad bey şahsen kendisi yapıyor, ben tutucu, çemkiren blog teyzesine dönüştüm. yani o tarama- beğenme- takibe alma işlemini yapamıyorum. böyle ukala, böyle yaşlıyım. divad sağolsun biz yaşlılara bu hizmeti veriyor. "bak bi" diyor, bakıyorum. yargıçlık değil de işte, inceleme.

neyse itiraf şurada geliyor: size bu eleme sürecini anlatacağım.

bi kere biz yeni blogları aramıyoruz. yorum filan bırakıyolar veya en fazla yorum bırakan blogdan zapping yöntemiyle buluyoruz. yaşlıyız demiştim. onlar bize geliyor. ha onlar geliyo diye hiç havamız yok, sahiden feci heyecan yapıyoruz, gündem maddesi filan oluyor: "tanımadığım biri yorum bırakmış!!!!" eski günlerdeki gibi değil dükkanın trafiği tabii.

ilk aşamada eleyici unsur o yorumun içeriği. maalesef yeni nesil bi destur demeden, "vaay coni üç kere üç kıç dostum!" filan gibi düzeysiz, fazla samimi, fazla dangıl dungul yorumlar bırakabiliyor. hemen pıhhhhlıyoruz böylelerine, hiiiç tasvip etmiyoruz. bazı özel püskürtme yöntemleriyle yıldırıyoruz ama burada ifşa edecek değilim. sonuçta, tanımadıklarımızla çim saha maçı yapmak yerine, tanıdıklarla köy kahvesinde takılmayı seven tipleriz. kahveye ilk kez girerken de "vaay coni" denmez. öyle bi şi. bi üslup, bi destur, önemli şeyler.

bi de biz bazen kendi kendimize yazıyoruz. yani divadın bazı postlarına ben bile yorum bırakmam ki bu pek görülen bi şi diildir. o kendi kendine konuşma haline saygı bekliyoruz rica edicem, "aa ne demek bu, anlamadım, hadi daha çok anlat, hadi daha çok saçıl dökül"cülere BBG evi öneriyoruz. daha çok anlatacak olsam, elbet yazardım. etkileşim bu değil. burası talep üzerine post kurumu da değil. sınırlar konusunda hassasız. neticede biz twitter'lı, facebook'lu bi dünyaya doğmadık. bi blog bildik, blog sevdik. ce-e diye yeni çıkanlardan mıncık mıncık makarnalığı pek sevmiyoruz. o aşamaya geçiş daha da sıkı eleme gerektiriyor.

özellikle divad'ı entel görüp, ilgi çekmek için zeka testi gibi yorumlar bırakanlar oluyor. özetliym: anlamıyoruz. o kadar da değil, bu gri hücreler başka iş de yapıyor. divad anlıyodur tabii ama zaman alıyo yani. uğraştırmayın imalarla. manifestomuzda dediğimiz gibi: net ol, ciğerimi ye. yorum bırakın, laf atmayın.

bu uzuuun girişten sonra, yorumu gözümüz tuttuysa, bloggerın önce kimleri takip ettiğine bakıyoruz. ikimiz birden varsak, zaten büyük bir artı alıyor, e doğal. şüphesiz ki klasikler okunmadan best seller okunmaz. böyle iddialı ve havalıyız. tabii kimi takip ettiğini afişe etmiyorsa, yine artı puan - gizemi severiz.

takip listesinin üst sıralarına çıkmak için blog adının başına ***~~~$$$## filan koyup alengir yapan bloglar var. söz konusu bloggerın takip listesinde böyle fırfırlı bloglardan kaç tane var diye bakıyoruz, çok yoksa, artı puan. fırfırlılara zaten bakmadığımızdan o detaya girmedim. ben size eleyemem demedim, objektif olamam dedim. ha bi de ben şahsen, ordan müzik, burdan bilmem ne ekranı - eklentisi çıkan blogları da sevmiyorum, göz yoruyor; ama divad bence seviyodur, onun tasarımı da öyle alengirli, twitter vs filan.

sonra yaş belirleme tespiti geçiyoruz. en az bir lise mezuniyeti şartımız var, yaş haddinden. ben bile 26 oldum yani. tabii divad bu konuda daha bi sıkı olabilir, ben gençlerle de iyi anlaştığımdan kuşak çatışması olmuyor, o dede. türkçe imla hassasiyetimiz var. cümle alemin geçtiği yollardan büyük bir heyecanla, yeni kıta bulma sevinciyle geçenler de oluyor, "yüzüklerin efendisi üçlemesi süpeeer!!!" gibi: ellerimizi kavuşturup "canım ne sevimli, ne genç" filan diyerek izliyoruz. sevmek veya sevmemek değil, uzaktan bakıp geçiyoruz. pek iticiyiz evet.

genel olarak: bazı şeyleri yazmıyoruz diye, bilmiyoruz veya yaşamıyoruz anlamına gelmiyor. blog kadar olduğumuzu sananları, ağına takılan sineğe yaklaşan örümcek şefkatiyle kucaklıyoruz.

entelektüel birikimi seviyoruz pek tabii, ne de olsa enteliz. müzikten, filmden filan divad anlıyor. kitap konusunda fena değilim, ben bi de bloggerın politiğini severim. divad da sever de çaktırmaz. aramızda bölüşüp hızlıca bi içerik değerlendirmesi yapıyoruz. çakma bilgileri gerçeklerin acı yüzü gibi yazanları divad feci yakalıyor. özellikle "bunları biliyor muydunuz?" tadındaki tarihsel gerçekleri ifşa postlarında "gugıldaki ilk arama sonucundan alınmış yanlış bilgiler" bulunca, koccaamaaan bir eksi. ohyes, bundan sahiden çok zevk alıyoruz. sinsiyiz. pıtır pıtır eksileri basıyoruz. "google before you tweet"ten önce, "google before you post" vardı.

sanırım daha kısa, öz, çarpıcı şeyler yazanları seviyoruz. name-dropping  konusunda divad ekstra hassas, yarım saat arkanızdan gülüyo, öyle diym. kısa öz yazarken de bir gusto, yok efendim bir nükte arayışımız var tabii. benim böyle şeyleri sevmem saçma tabii, uzunları da seviyorum. çünkü bir zamanlar yine divadın saptadığı üzere, ben sıçar gibi yazıyorum. hah bi de, bu lafı "s*çar gibi yazıyorum" diye yazacak oto-bipçilere, şahsen sahiden çok sinir oluyorum: sıçgötbok. internet polisi yakalamaz, korkmayın.

ikimiz de zamanında siyah fonlu bloglardık, yaşlandık, ak düştü. ama neyse işte, siyah blogları ayrı bi seviyoruz galiba. ben cinsiyet belirleme sıkıntısı yaşıyorum. divad tabii kadın bloggerları daha çok seviyor. şaka şaka o yaş, din, ırk, cinsiyet filan gözetmez. dil gözetebiliyo: almanca konusunda biraz hassas.

ah öyleyken böyle. daha da vardır elbet ama, söz sende divad.
şüphesiz ki mikrofonu kapmanın coşkusuyla onu sahneden itecek değilim.

editlegelen: divad hemen mikrofonu kapmış. onun da dediği gibi:
 sanki ben kötü polismişim, o iyi polismiş gibi oldu. Yanıltmasın. İkimiz de kötü insanlarız.

31 Mayıs 2011 Salı

pusarık

balıkesirden bir kadın çıkıyor, "sosyolojik" kavramlarla faşistliğini anlatıveriyor. diploması da var ya, bilimsel ve "doğru" bir şey onunki. sosyoloji en çok madara edilen sosyal bilim heralde. siyasi terminoloji, hukuki terminoloji hepsi sosyoloji çatısı altında buluşuyor. halbuki faşizm, nasyonel sosyalizm filan, politika 101 kitaplarında yerini bulan ideolojiler, merak eden tarih kitabında bile bulabilir. ayrıca, nazi almanyasının farmakolojide yaptığı gelişmeler, çok bilimsel deneyler sayesindeydi; ama bu bilimsellik, insani olduğu anlamına gelmiyor.  hadi o kadar geriye de gitmeyelim, obama geçenlerde 70lerde hayat kadınları üzerinde frengi deneyleri yapıldığı için özür diledi. veya hayvanlarda deney de bilimsel bi şi mesela. işkenceden geçenler ölmeyip sürünsün diye pansuman yapanlar da doktordu. yani özetle: diplomayla gelen pozitif veya sosyal bilim etiketi, hayır, insan olmaya yetmiyor.

benim için en enteresan şeylerden biri de şu: bu kadının adı farsça. kendisi kopkoyu türkçü; ama adı farsça. adı türkçe olsaydı ılgım, yalgın veya pusarık olacakmış. sanıyorum, kendi adındaki o melodik, şairane tınıyı bi kenara bırakıp, bu üçünden biriyle çağrılmak istemeyecektir. dolayısıyla bir kürdün çocuğuna koyacağı ad konusunda, dili konusunda gösterdiği hassasiyeti anlayabilir zannediyorsunuz. ama hayır. "ben yanlış bi şi yapmıyorum, sadece vatanımı seviyorum"la özetlenebilecek; ama yaşına 5 beden küçük gelen yaklaşım, varlık sebebi olmuş.haliyle  hayatını bundan sonra ılgım, yalgın veya pusarık olarak geçirmeyi kabul edeceğini iddia edecektir. o zor gelirse, farsça adının zamanla "türkçrleştirildiğini" savunacaktır. hem canım, farsça tü kaka değil. İranlılar bu ülkeyi bölmek istemiyor ya. hoş, İran'da bi dönem kamplar vardı, buzz gibiydi ilişkiler. burdan fal bakıp ailesine sempatizan mı desek? belki o günlerde çocukluğunun en çiçekli günlerini geçiriyordu pusarık hanım?

bizim okulun neresinden nasıl bir nefretle mezun olmuş, merak etmiyorum. cennet bahçesi değil, her tip var, bunu da pekala biliyorum. gözümün içine baka baka "şurda bi kürt can çekişse dönüp bakmam ölsün" diye gerinenlerin karşısına bir kürt arkadaşımı oturtup "şimdi gözünün içine bakıp söyle bunu" dediğimde, nasıl gevelediğini, dizlerinin bağının çözüldüğünü biliyorum. oturduğu yerden kürt, pkk diye saymak, sövmek kolay. dikkat edin, asla "insan" görmezler bu kelimelerde. insan gördüğü an, en zayıf noktasını, yumuşak karnını açacak çünkü. bir anne, bir bebek, bir genç görmez. onlar bir bütün olarak pkk'dır, kürttür, doğuştan kötüdür. insan yoktur, makinedir hatta. bakınca insan görmemek için genelleyip paket yapıveriyor hepsini pusarık hanım. yoksa dayanamayacak.

kendisiyse, bir insan olarak takdir bekliyor bizden: o bir faşist değil, o başka. o bize nasıl diğerlerinden farklı olduğunu anlatıyor. o okumuş, o etiketli, o bilgili. bir birey olarak kendini farklılaştırırken, topluluklara tek bir ağızdan saçıyor nefretini. dikkat ederseniz, "kimle görüştünüz, destekçiniz kim?" dendiğinde de hep aynı yanıt: esnaf. bir bütün olarak esnaf. balıkesirde iyilere kürt, kötülere esnaf, adaylara pusarık deniyor.

*
ah neyse, benim gibi düşündüğünü bildiklerime yazıyorum çiziyorum ben de işte. şu an feysbukta bi adam bu kadın için "dönsöz gibi kıvırıyo, gece kulübünde çalışsaymış" dedi. ki bunu dediği yer, böööle antifaşist, böööle hümanist, bööööle eşitlikçi bir grup. ben de "bu laf da kimliğe saldırıdır" dedim. bana uzun uzun bunun bi halk deyişi olduğunu anlatıyor. azimle. "evet öyle ama kullanmak sizin tercihinizde" diyorum. yok ben deyim bilmiyomuşum. çok gülüyomuş böyle anlaşılmasına. dansözlere faşist dememiş!

böyle yani blog, anlıyor musun? insanlar bir tek kendine hassas, bir tek kendi kimliğini görüyor. bu kadın, pis faşist,zaten lafı çevirip duruyor, o zaman gece kulübünde dansöz olmalı. dansözlük mü kötü, kadına mı ceza, onu bile anlamadım. sonra ortamdaki gerginliği dağıtmak isteyen kişi de "bazı arkadaşlarımız bu konularda biraz hassas olabiliyor, onlarada anlayış göstermek gerek" dedi. evet bunu dedi. erkekler kafa kafaya verip, "biraz hassas olduğu için duygusal çıkışlar yapan kadın"ı idare ettiler. ah biz, kadınlar. hep böyleyiz. bazı arkadaşlarımız, biraz hassas olabiliyor. konu kürtlere karşı faşistlikken, gereksiz hassasiyetle "kadın" filan diyolar. idare edivericen, dırdırı çok uzatmiycan, he diycen, geçecek. PMS diye bi şi var şu hayatta, bulaşma.


ayhh nefes alamıyorum, daralıyorum yemin ederim. üstüme üstüme çöküyor herkes, hepsi ,tüm bu kendine müslüman haller. "biraz hassas" halde oturuyorum köşemde. bi 5 yaş genç olsam bu adama da laf yetiştirirdim; ama yok, sahiden, enerjimi kuruttular. anlayış gösterin bana, ondan anlarım anca.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

ganimet

ezel evvel, parça pinçik biri oldum ben. bi şiler biriksin, bi şiler bi şilere eklensin. aklımın bi ucunda durur bu arayış (hadi hep beraber: possession obsessiooonn! yok öyle diil). minik tuhaf şeyler bulup, bi rafa dizeyim. arkadaşlarım ziyarete gelince sözleşmiş gibi odamdaki raflara yönelirler, öte beriyi karıştırırlar. ben de pek bi severim bu töreni, varsa işte bıkbık hikayesini anlatırım o ıvır zıvırın. bazen gülerler, o an güzeldir işte. hikayesiz şeyler, bi anda birikivermiş "toplu alım" istifleri, bana çok sevimsiz geliyor. ne bileyim, gittiğim şehirdeki bi bardan karton bardak altlığı alsam en azından diğerlerinin yanına koyarım, bi anlamı olur. van gogh müzesi'nden torbalarlarlarla çıkan ve aynı desende onlarca ürünü kendine alan (hediye de diil) turistler vardı mesela. aklım almıyor. mini bi v.g tapınağı inşa ediyolar heralde evin içinde.

iyi hoş tabii de bu moleküler hal temizlenmesi de toplaması da ayrı bi dert olan bi hal. yığılıyor, dağılıyor, ufalanıyor, kayboluyor, bi karmaşa bi hezeyan. derin nefes alıp giriştiğimde her şey yerli yerine dönüyor, bi sonraki tura kadar. ben uyurken sahiden etrafta "kordonlarlan mordonlarlan" geziyolar galiba.
bu el koyma vesileyle, azıcık gururla, derli toplumsu bir masa sergisi. "ıvır zıvırlar nerde?" derseniz, halının altına sakladım. şaka şaka, kadraja itinayla sokmadığım raflardalar tabii ki akıllım!






 
 
sırasıyla: (1)kahveli süt ve çılgın köpükler, (2) kahveli süt ve mor menekşe,  (3) kahveli süt ve süpersonik şamdan, (4) şifoniyerimde beslediğim grejuvalar, (5) ağaçkakandan bozma sinekkuşu kolyesi, (6) absinth havalı anasonlu şeker 

ay bu fotoğrafların da ebatları pek bi alakasız, sinir bozucu. neyse.
son zamanların en güzel avı, kolye ucu oldu. ortaköy'de takı tezgahı bile olmayan bi yerde (var öyle bi tezgah), karşıma çıktı. tavus kuşu formundaki sürmeden sonra, ikinci ganimet. diğeri de şu yemyeşil bahar zamanında arayıp durduğum ve nihayet yeni budanmış dalların yığıldığı bi bahçeden bulduğum kuru dal. bir ganimet olarak kuru dal, evet.

yaşlanınca da artık yoğurt kutusu, çözülmüş bulmaca eki filan, elime ne geçerse.

29 Mayıs 2011 Pazar

parlak

evde bunalıp istanbulun biriciği, her tilkinin kürkçüsü istiklal caddesine gittim dün. baştan sona yürüsen, yetiyo zaten hava almaya. azıcık tramvaya bindim önce. bi haftasonu babası oğlunu gezdiriyodu, tramvayı anlatacaktı ama tramvayı bilmiyodu. (aynı şey istanbulu gezdirirken istanbulu bilmeyenlere de oluyor. "aa şu cami ne?"/ "hmm işte eskilerden bir şey") neyse. koşup koşup tutunan çocuklar adamı uyardı: "abii çocuk oraya yaslanmasın, düşer müşer". çocuklar o çocukla aynı yaştaydı. sonra bu haftasonu babasının oğlu etrafı kurcalarken eline makine yağı bulaştırdı, babası kızar diye gizledi, üzerine silmek istedi; ama emin de olamadı filan. peçete veriym dedim, babası fark etti, kızdı çocuğa. tam haftasonu babası. sonra robinson, kitap. sonra bi ufak dondurma. dönüşte tam metroya binecekken, artık blog tanrıları mı araya girdi nolduysa önce ikinehir, sonra narsis hanımlarla 3lü bir karşılaşma bile becerdik.

metroya indim ve bindim ki - ah en sevdiğim şey karşımda oturuyor: tahminen 90 sonrası doğmuş, iki genç kız. sahneyi onlara bırakiym hatta:

 ~
bi kere çiçek gibiler. parlıyolar. 18'den ufak bile olabilirler. gençlik ilk defa bu kadar somut göründü gözüme: parlak bir şey. sahiden çiçeksi bi halleri var; birinden papatya diğerinden lale filan olur. belki isimleridir? neyse işte, bi kızımız çok güzel, taş bebek gibi. kumral, uzun, kıvırcık saçlı, beyaz tenli, kocaman gözlü, düğme burunlu, kalın dudaklı. hafif bi ergen kilosu var, onu da 5 yıl sonra verdiğinde çirkinleşecek zaten. yatsa gözlerini kapar, kalksa gözlerini açar, taş bebek. yanındaki kızımız o kadar güzel değil. yüzü asimetrik, saçları fazla ince telli, burnu fazla büyük, dudağı fazla ince; ama hepsi bi arada hoş duruyor. elleri çok güzel. hem o daha bi "cool", aksesuarları daha zevkli seçilmiş, diğerine göre biraz daha olgun takılıyor, giyim zevki filan on numero.

tüm vagon onları dinliyoruz. daha doğrusu, etrafımdaki tüm erkekler kıvırcık saçlımızı dinliyor. kızımız yeni ayrıldığı erkek arkadaşıyla (6 aylık ilişkiyi anlaşarak bitirmişler, çünkü yani, kötü bitsin istememişler işte) konuştuklarını arkadaşına anlatıyor, o da analiz yapıyor. genç bir kızın ilişki analizi ve çantasıyla kapamaya çalıştığı eteğinden arta kalan bacakları bi araya gelince ilgi çekiyor. "o dedi ki-bu dedi ki" kısmını çok fısıldaşıyolar, kodlu isimler filan, anlamıyoruz. sıkılıyoruz vagonca. bulanık bir dedikodu, dikkatimiz dağılıyor.

sonra bi anda, kıvırcık saçlımız heyecanla diyo ki: "insan zaten bi kere aşık olurmuş, olunca da hemen anlarmış. hepsinden farklı olurmuş. diyelim ki anlamadı, o zaman bitince anlarmış, 'aa ben aşık olmuşum meğer' dermiş, bi daha öyle olamayacağını hissedermiş insan". arkadaşı cevap veriyor: "evet öyle, bir kere oluyor". bu ince zaman kipi farkından içim buruluyor benim, iki kız sanki bi anda arkadaş değil de abla-kardeş oluveriyorlar. etrafımdaki erkekler yine kıvırcık saçlının aşk konusundaki düşüncelerini ilgiyle takipteler, sanki o "the aşk" onlardan biri olabilirmiş gibi! "ya işte ama farklı olurmuş yani, hemen anlarmış insan, ağlaması bile farklı olurmuş, çok acıtırmış" diye ısrar ediyor kıvırcığımız, bi yandan buklelerini düzeltiyor. yeni ayrıldığı erkek arkadaşının "zaten" aşık olunacak kişi olmadığının teyidini arıyor. gizli bir formül bekliyor bir yandan da, "aşık olduğumu nasıl anlarım?" sorusuna beş var.

taş bebek bu arayışlardayken cool kızımız tırnağıyla oynuyor, gömlek kolunu bi daha kıvırıyor, yüzüğünü takıp çıkarıyor filan, gözü yerde, derin nefesler alıyor, patlıyor : "aşk diye bi şi yok ki, aşk ne? çok sevmek mi? istese ojeyi de çok sevebilir insan, gömleğini de! aşk dediğin, senle ilgili, karşındakiyle değil! aşk filan yok!" kıvırcığımız bozuluyor, hep aynı şeyleri söylüyor: "ya tamam ama bi kere aşık olurmuş insan, anlarmış, illa olurmuş yani". diğeri dinliyor bu tekrarları, pes ediyor, sesi kısılıveriyor: "tabii ki canım, öyle, evet oluyor". sonra, bir anons, "aa bizim durak", aynı zaman kipinde buluşup mecidiyeköy durağında iniyorlar pıtır pıtır.
~

ben de işte, o kıvırcıklı saçlının aşk aforizmalarını kimden duyup da tekrar ettiğini merak ettim, yanındaki arkadaşının "tabii ki öyle"sini ona kim dedirtti, onu merak ettim, ne zamandır tanışıyolar, şimdi metrodan inmişken acaba ne konuşuyolar, bi de yanlarına gidip: "öyle değil, sahiden değil" desem, ne yaparlar diye merak ettim. ettim de ettim yani.

etrafta aşk üzerine kocaman laflar dönerken, -mış'lar ve -yor'lar arasındaki o minicik farkı da  usulca katlayıp bi ilaç kutusuna koydum, sakladım.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

age of reason, wednesday

Sally: Are you all right?
Baron Munchausen: Am I dead?
Sally: No.
Baron Munchausen: Blast!
Sally: Who are you really?
Baron Munchausen: [groans]
Sally: Baron Munchausen isn't real, he's only in stories.
Baron Munchausen: Go away! I'm trying to die!
Sally: Why?
Baron Munchausen: Because I'm tired of the world and the world is evidently tired of me.
Sally: But why? Why?
Baron Munchausen: Why, why, why! Because it's all logic and reason now. Science, progress, laws of hydraulics, laws of social dynamics, laws of this, that, and the other. No place for three-legged cyclops in the South Seas. No place for cucumber trees and oceans of wine. No place for me.

*
bi kitabın en sevdiğiniz kısmını 15 yıl sonra izlemek, tuhaf ama güzel bir şey.
okurken güldüğünüz kadar izlerken de gülmek, harika bir şey.

27 Mayıs 2011 Cuma

fish fight!

şimdi ben yine çevre, balık, su filan diycem, sıkılacak olan kaçabilir.

sustaincity diye bir organizasyon var, ingilterede. hedefleri çok basit: londra'yı dünyanın ilk sürdürülebilir balık tüketimine sahip şehri yapmak. bu konu tabii ki ha deyince gündeme gelmiyor. balığın yakalanmasından tüketimine kadar olan bir süreçteki sorunlardan kaynaklanıyor. zaten yeterince gündemde olmayı hakeden bu konu, 23 mayısta BAFTA alan "fish fight" ile iyice ingiliz gündemine oturdu. özetlemek lazım olursa:

1) fish&chips tutkunu ingilizler, ada hallerine bakmadan, en fazla 2-3 çeşit balık yiyor imiş efendim. haliyle bazı balıklar için fazla talep varken, yenebilir (ve mesela tahminen bizim bayıla bayıla yuttuğumuz) bazı balık türleri içinse talep sıfır. bence aptalca ama böyle.
2) bu talep görmeyen balıklarla talep görenler neticede aynı denizde yüzüyor. haliyle ağınızı attığınızda "sen gel, sen git" diyemiyosunuz. gemiye çek, ayıkla filan derken, Kuzey Denizi'nde tutulan balıkların %40-60 arasında bir oranı (yani yenilebilir balıktan bahsediyoruz) ölü olarak denize geri atılıyor.
3) bu manyaklık balıkçıların cahilliğinden değil, kanunlardan ve piyasadan kaynaklanıyor. "karaya çekilebilir balık" gibi bir AB düzenlemesi var. kota sistemi var. kotayı aşınca karaya çıkaramayan balıkçı, balığı denize atmak zorunda kalıyor. balık stoğunu korumak için yapılmış ama balık öldükten sonra bir anlamı kalmıyor.

bu 3 madde ve devamı için, köyün delisi hugh amcanın kampanyasına ayrıca bakabilirsiniz.

enteresandır, "çevreci tip"ler bir yerlerde ciddiye alınıyor. bakınız yaşlı prens charles, lütfedip dinliyor asil asil. "e bu kanun saçma o zaman" demekte beis görmüyor. neyse, sinirlenmiycem.

neyse, benim içimin yağlarını eriten şey, bu tamamen sivil toplum örgütü işi olan kampanyanın özellikle internet "yüzü"nün ne kadar düzgün, tutarlı, dolu olduğunu görmek. iletişim, işi ciddiye almakla ilgili bir şey. "biz bu konuda ciddiyiz" demenin bir yolu da profesyonellik. bakıyorsunuz, restoranlardan şirketlere, üniversitelere kadar birçok kişiden destek görüyor. logosunu koyup geçmiyor, hepsinin ne yaptığını tek tek açıklıyor. destekçi kuruluşları, işbirliği içinde olduğu diğer kampanyaları vs, tek tek, bulandırmadan sayıyor, döküyor. tek bir şey için: varız, burdayız demek.

o da yetmiyor, bence çok temel bir şey olan "siz ne yapabilirsiniz?" bölümünü, dolu dolu tutuyor. daha önce bakanlık sayfasından, alakasız kampanyalara kadar o kadar çok ingiliz işi çevrecilik inceledim ki bu işi en iyi kotaran ülke diyebilirim. AB'deki diğer ülkelerde çok "yerel" kalıyor kullanılan dil. amerikanın kampanyaları da çok güçlü mesela; ama iletişim dili görsel ağırlıklı ve bana fazla "kalabalık" geliyor.

"keep it simple", ingiliz işi bir yaklaşım sanırım. lafı dolandırmıyor: charles göreceksen, fotoğrafı burda, metin ikincil. yok eğer derdimi merak ediyosan, 20 kelimede özetleyebiliyorum, buyur. böyle bir şey yani. neyi ne zaman öne çıkaracağını bilmek ve asla yanıtlanmamış bir alan bırakmamak. "bu balıkları yeme!" demekle olmuyor, "onun yerine şunları yiyebilirsin" demek de gerekiyor çünkü.

bence ingilizler şunu çok iyi anlamış: kimsenin hiçbir şeyi okumaya sabrı yok. websitesine girdikten sonra max 10 saniye içinde adamı yakalamalısın. dikkat sorunu olan ilkokul çocuğuna anlatır gibi, iri puntolar, koyu renklerle, basit bi dille hap yapıp yutturmalısın- zappingden kurtulmak için. ne bileyim, bizde siyasi partiler bile bunu beceremiyor (selim türkhan meselesi).

ay öyle işte. daha yazardım da sıkılmayın. bazen blogu bi kenara not almak için kullandığımı fark ettim. ama bu kampanya konusunda "aferin evladım"diye diye torununun müsameresini izleyen nineler gibiyim niyeyse, aferin evladım, hatta: good job mate.

26 Mayıs 2011 Perşembe

vermiyoz vallah.

- yaptığınız gösteri anayasaya aykırıdır, lütfen dağılın. tekrar ediyorum: yaptığınız gösteri anayasaya aykırıdır!
- anadoluyu vermiycez! 
-yaptığınız gösteri anayasaya....
- anadoluyu vermiycez!
-yaptığınız gösteri..
- anadoluyu vermiycez!

dinlemek isteyenler için; açık radyoda röportaj.

40 gün boyunca, 10 bölgeden insanlar ankaraya yürüdü. 200 kişi filan, bildiğiniz, bilmediğiniz şekillerde yürüdü. ankara sınırında bin kadar polis durdurdu onları: yanlarında 2 deve vardı, imkanı yok şehre giremezlerdi, yasaktı. pervin ana'yı gördünüz mü bilmem. öyle okumakla olmuyor, inadın, inancın vücuda geldiği biri. hani mitolojik hikayelerde hep dağ eteklerinde doğar ya kahramanlar, ışık iner filan, öyle biri. "tüm ülkeyi böyle yürüdük, ankaranın kanunu mu başkaymış?" demiş. kısa ve öz. onlar da oturmaya karar verdiler.

bu ülkenin sade vatandaşları, kendi başkentlerine sokulmadı. "keçiyi deveyi bırakıp girin" de değil, sokulmadılar. sebep, açıklama filan da gerekmiyor: yassah çünkü! çadır kurdular. çankaya belediyesi seyyar tuvalet gönderdi, polis kurdurtmadı. benzincinin tuvaletine girmelerine bile engel oldu polis, tuvaleti işgal etti, gruba sempati duyan benzinciyi "tuvaleti paralı yap" diye tehdit etti. böyle bir seviye. ankara barosu, tesislerini açarak rengini , hukuktan yana duruşunu bir kez daha belli etti. açılan 36 davadan 35'ini kazanan HES karşıtlarıydı yürüyenler. hukuksa, hukuk.

yok hayır, gazeteler, televizyonlar tabii ki ordaydı; ama çoğu bunu haber yapmadı. haber değeri görmedi.
 çok şükür ki onların göstermediğini görebilecek bir sürü kanal var. görün, dinleyin.

çok güzel bir yorum var: hükümet, hele ki bakan, bu yürüyüşü basından daha ciddiye alıyor; çünkü nelere yol açabileceğini, nasıl bir örgütlülük yaratabileceğini öngörüyor. bu örgütlülük illa merkezi yönetimle kumanda etmek  anlamında değil, ortak paydada buluşmanın verdiği bir iletişim ağı.

siz de görün lütfen, dinleyin. şu 200 kişinin 40 gün tüm ülkeyi yürümesinin, yürüyebilmesinin birilerini korkuttuğunu, sahiden korkuttuğunu görün. kendi gücünüzü farkedeceksiniz. bu adamlar, bu 200 kişiden niye korkuyor? yoksa akıllarına tekel işçileri mi geliyor, sahiden? bu kadar inatla durdurmalarının gerçek nedeni ne? 80li yıllarda hindistan enerji bakanı, çevreci grubun lideri olan kadın usulca yanına yaklaştığında (HES karşıtıydı, enteresandır) susturmak için "laa laa laaa" diye panikle bağırmıştı ve resmen kaçmıştı ordan. kameraların önünde. hangi uyanıştan korkuyor bunlar, dünyanın her yerinde?

"Büyük Anadolu Yürüyüşü Gölbaşı Direnişi" oldu bizimkiler artık. mevzi, mevzu gölbaşı.

ANKARA'DAKİLER için:  kervanlar hâlâ orada. destek bekliyorlar, imece usulü.
adres: Konya yolu 24.km GPO mahallesi. kısaca: gölbaşı çıkışındaki star-pet benzin istasyonu.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

burayı okuyanlar hakkında

dünkü posttan sonra, bi kişi bile çıkıp da "Ailurophile Ingénue ne demek be?" sorusu sormadı.
bu anlama gelecek başka soru da sorulmadı.

bu durumda, o postu okuyan her bir okuyucu hakkında* 3 ihtimal var:
a) sahiden ne demek olduğunu biliyor, sormuyor
b) bilmiyorsa da gugıllamayı biliyor, sormuyor
c) bilmiyor, merak etmiyor, sormuyor

şahsen, b'yi seçenlere şapka çıkarıyorum, okuyucu profilleri arasında favorim. a'daki iticilik ve c'deki uyuzluk yok sizde, gerektiğinde kullandığınız bi beyin var, saçma yüklerle onu yormuyosunuz da hem. falan filan.

ben de işte böyle kendimce kontrollü deneyler, kontrolsüz çıkarımlar, falaaan filaaan.

* o sırada tek başına olduğu varsayımıyla. böylece "hikmet abi sordum, o biliyomuş"u elemiş oluyoruz.

24 Mayıs 2011 Salı

Ailurophile Ingénue

güneş istanbulda heralde ilk benim odama doğuyor, saat 06.00 civarı var gücüyle parlıyor. ben aydınlık yerde uyuyamam, pencereye sırtımı dönüyorum. her sabah 07:00'de ise çöp kamyonu gelip ron ron ron, mahallenin dev çöp konteynerlerini (ki 3 taneler) boşaltıyor. sesten kaçmak için başımı yastığın altına saklıyorum. bundan yaklaşık bi 45 dakika sonra, "dıt. dıdıt." diye alarm çalıyor. ben genelde ilk dıttan sonra çevik bi hareketle kapatıyorum,  dıdıt duyulmuyor bile. haliyle her sabah alarm çalar çalmaz zıplayabilmemi, bu 3 aşamalı uyandırma servisine borçluyum.

menekşem 3 çiçeği ve 8 tomurcuğu ile, aslanlar gibi mormormor. saksısına sığamaması biraz sıkıntı. o kadar sığmıyor ki ayaklanıp yürüyecek gibi. yapılacaklar listemde bi numero bu saksı işi, seraya filan gitmem lazım. bi de bana deli demezlerse "air plant" arıyorum ben, ama türkçe adını da bulamadığımdan, aslında ne aradığımı bile bilmiyorum. tahminen yosun filan verecekler bana.

tesadüfi bi alışveriş sonucu, gymstick denen zavazingoyla 45 dakika savaş verdim. çünkü boynum ve omuzlarım delice ağrıyor, nerdeyse kafamı taşıyamadığımı düşünmeye başliycam. öncelikle, ben düzenli spor yapan biri değilim; oysa üç beş doktor yapmam gerektiğini söyledi. üniversite zamanlarını saymazsak, hayatımın hiçbi evresinde yapmadım. o zaman yaptığım şey de danstı, yani yine eğlenceli bi şi ( bkz. "spor eğlenceli değil" alt metni). "dans spor mu be?" diyen olursa size 3 saatçik jive öneriyorum, ağlayarak ayaklarıma kapanırsınız.) neyse. sevebileceğim sporlar var tabii, mesela yüzme. havuza yakın oturduğum 1,5 yılda 5 kere gitmemişimdir, tembelim. bisiklet de olabilirdi; ama kas yırtığım var, uzun süre binemiyorum. ama bu çileye son! gymstickle spor eve geldi! sonuç: bir insan bunu kendine yapmamalı. 45 dakika boyunca biri beni o sopayla evire çevire dövse, sanırım daha iyi durumda olurdum.

bir festival akşamı burroughs'un hayatının pek bi güzel anlatıldığı, genç yönetmenin de bizzat bulunduğu bi filme gitmiş idim. beatnik william amca, sahiden ne güzel adamdı. sonra bu memlekette yumuşak makine yasaklandı. william amcayı birileri sevmiyor. eski ev arkadaşımın tez konusu olan kitaptan, T.C. Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun daha yeni haberi olmuştu anlaşılan. hoş yani, küçükleri korumamız gereken muzır neşriyat bu aralar meydanlarda nutuk atıyor; ama kimi kime şikayet ediyosun mirim? mezarında bi titreyip kurulun gücünü hissetmiştir heralde bay borroughs. altıkırkbeç yayıncılık ve sel yayıncılık, şu yayın aleminin gözbebeklerinden olup, bir de güzel beat kuşağı antolojisi hazırladılar.alın, okuyun, okutun.

"öfke başlangıçtır. Biri haksızlığa ve zulme uğrar, ayağa kalkar ve ardından görür" demiş daniel bensaïd. bensaid ki fransanın 68'lerinden, tam da bugün alıntısı karşıma çıktı. yazı akıp giderken, dönüp dönüp bu cümleyi okudum. insan bencilce kendini  görüyor ya her yerde, buraları düşündüm. daralınca başımı kaldırıp ufka bakmak, ufku görmek istedim. çok istedim. ankarada olsa gün batımı biraz kırmızı, azıcık mor filan olurdu, bari onu görürdüm.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

tafta

madrid haberi radikal'de yok.  büyük anadolu yürüyüşü haberi ntv'de yok. seçici habercilik tuhaf bi alışkanlık. tamam, yeni bi şi diil, biliyoruz. malibrand'ın dediği gibi, zaten darbecilik medyanın kanında var, otosansür kimi zaman sansürlemeye dönüşüyor. hem, daha bi hafta önce 40 bin kişinin yürümesinde haber değeri görmemiş bu medya, elin ispanyolunun işsizliğinin %45'lere çıkmasını mı takacak, ankara sınırına keçisiyle koyunuyla yığılan köylüleri mi umursayacak? yine de bu "ay ülkede seçim var, biz karagözle hacivattan bildirelim, nasılsa dünya yansa kimsenin umru değil" tavrı çok aşağılayıcı. bianet iyi ki var, birgün de bi yere kadar fena gitmiyor, kes parçala yapıştır yöntemiyle günün gündemine ulaşabiliyorum.

bir şey söyleyeyim mi, kasetler de, meydan nutukları da, şehri işgal eden tuhaf ezgili seçim arabaları da umrumda değil. bas bas bağırmaları zerre ilgimi çekmiyor; çünkü bana ne söylenmediği çok daha önemli. bir seçim öncesi karagöz-hacivat dehlizine, siyasi "o dedi ki-bu dedi ki" girdabına daha hoşgeldiniz. ben almiym, kullanmıyorum, kaşıntı yapıyor.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker