19 Ağustos 2008 Salı

duraman.

bende zaman bolken ve olimpiyatlar sürerken efendim, dün kadınlar sırıkla atlama müsabakası vardı. rus kıçı tekmelemek isteyen genç, madalyasız ve ukala amerikalı hanım kızımız ikinci oldu (4.80). Alanında tek isim haline gelmiş rus atlet yelena isinbaeva, ikinci atlayışında zaten olimpiyat madalyasını garantilemişti (4.85), son üç hakkını da solda gördüğünüz kare için kullandı, kendi dünya rekorunu kırdı. Isinbaeva'nın 24. (yirmidört) rekoruymuş bu. yuh ama yelena. havada bağırmaya başladı sevinçle, yere inince de çığlıklar... taklalar attı, bayrağını kaptı koştu, tabelaya öpücükler gönderdi filan. kazanmanın haklı gururunu ülkesine yaşattı. sonra da genç dimağ için "herkes yerini bilecek, saygı duymayı öğrenecek" gibi bi şi dedi... yani diyeceğim, sırıkla atlama da bayaa çekişmeli, insanı gaza getirecek filan bir spormuş. ayrıca havada bir kedi gibi dönebilmek zaten yeterince estetik bi şi. kadınlarda bu branş 2000 yılında dahil edilmiş olimpiyatlara, isinbaeva o zamandan beri mevcut. italik yerler de benim yorumculardan kaptığım jargon, sonuncusu kurtlar vadisi de olabilir. sırıkla atlamacılarda sanırım devasa kaslar olmuyo, hani bi koşucu baldırı filan. sadece "fazlasıyla fit" görünüyolar, madonna da o sınırda zaten. bkz. yakın çekim:


bu arada, uzun atlamada ölçüm nasıl yapılıyo bilen anlatsın. resmen krater açılıyo adamlar atlayınca. merkezi mi alıyoruz, nerden cetvel çekiyoruz? güney afrikalı adam mesela, ikinci oldu, nasıl sevimsiz bir hırs küpüydü. kumları savurmalar filan. sakin ol adamım, faul işte. nerde 800 m kadınlarda birinci ve ikinci olan kenyalı hanımların ve 3000 m engelli koşuda birinci ve üçüncü olan yine kenyalı beylerin huzuru, nerde senin asabiyet pozların... bi de uzun mesafe bi koşuda (yine 3000m engelli olabilir) bi sporcunun ayakkabısının bağı mı ne çözüldü. ne talihsizlik, ne küfür eder insan. bi ayakkabı bağlama süresinde tur bindiriyolardı resmen.


ben de o süre içinde üç üzüm tanesi yedim. heyhat.

17 Ağustos 2008 Pazar

veşimdisen

lens solüsyonum var, lensim yok.
üstümde kedi tüyü var, kedim yok.
küllük var, çakmak yok.

bazı günler, ki bugünler bitmesini istemediğiniz günlerdendir, biterken çok acıtabilir. siz de üç aromayı bi pakete sığdırdıkları yarım kiloluk dondurma kutusunu kucağınıza alır (ki ah bu çok bi amerikan dizisi sahnesidir), belirsizliklere küfreder, fonda müzeyyen senar dinleyerek gelecek güzel günler şerefine, gelmeleri ihtimaline dondurma kaşıklarsınız, aklınızda böğürtlen şarabı tadı vardır, mavi köpükler vardır. kendinize kızgın olduğunuz, kırgın olduğunuz yanlarınızı düşünürsünüz, "niye böyleyim" diye düşünürsünüz, bunları düşünmek için çok sebep vardır, mutlusunuzdur mesela ve ihtimaller önemli şeylerdir. yarı aç yarı tok, buzdolabınızda çürümeye yüz tutan sağlıklı yaşam girişimleriyle bi yemek uydurmayı düşünür, müzeyyen'i duyunca vazgeçersiniz. ankarada gökyüzü kırmızı-mor olur ki ben kırmızıyla moru yan yana çok severim, dondurma da severim. kanınıza işleyen alışkanlıklarınız vardır, sinsice ilerleyen, onlara aşık olursunuz. yapmadığınız sakızlı muhallebi dert olur. bazı şeyler rötara tabiidir, seçebilmek istersiniz. müzeyyen dördüncü şarkıya geçer.

ay tutulmasından daha heyecanlı olabilir bira içerek üzüm yemek. mesela bazen.
ve göz pınarlarım bazen o kadar acıyo ki ağlamakla alakası bile olmuyo.

15 Ağustos 2008 Cuma

dönüş

selamankaranaber.

bu tatilde şunu bir kez daha anladım ki, ailemi ne kadar seversem seveyim bir evde üç kişi bile fazla gelirken altı kişi bana çok zor, ve gerçek tatil evde yalnız geçecek bi on gün aslında. yaşasın çekirdek aileler, yaşasın atomize bireyler. kalabalık bi evde büyüseydim onu severdim elbet; ama yaş 24 oldu olacak, bu saatten sonra çok geç yonca. belli bi mesafeden sevelim birbirimizi.

.... demişken elimde bi alışveriş listesi var, vuhuhu. çok şen.

TSE'nin olur olmadık şeylere standart belirlediğini biliyodum da ("apartman görevlisi yabancı dil bilmelidir" vs vs), türklük standardı filan, rüzgarıyla savruldum. verdiğim linklerin yegane tıklayıcısı kızıl divad askere gitti diye boş duracak diilim, hele o kitap 14 yıldır gururla yayındayken üstelik.

bundan başka, hastasına kereviz suyu filan tavsiye eden doktora engellenemez bi şüpheyle yaklaşacağımı ilan ederim. hele hele tat versin diye salatalık da katmamı söylerse arkama bakmam giderim.

öğretmenimcanımbenim dip notu: cemal süreya. y. tek, bi tek. fransızca telaffuzunu aldığımız hiçbi kelimenin sonundaki t okunmaz: restoran, deodoran. sait faik derken de sait kısa, faik uzun. sabahattin ali de değil, âli, haliyle a uzun. bakiye derken a kısa, rakım derken a uzun. sükûnet kelimesinde de u uzun (allah aşkına yani). şapkacıklar geri gelsin.

12 Ağustos 2008 Salı

16 kum torbası

kum torbası... filika "deney"i yapmış tuzla'dakiler. çok bi güvenli gemicikleri hani olur da batı batıverirse, filikacıkları batı batıvermesin, sağlam olsun diye. yolcu güvenliği. yolcular güvende hissetsin diye hep zaten, adeta birer titanik yavrusu cilalanıyor her gün, işçilerin kanıyla. kum torbası yerine işçilerle filika deneylemeleri. taşeron köşede durup "bişcik olmaz yaauu binivericen amma nazlandın" demiş midir?

bunca aydır isteyen ter ter tepinsin. protesto filan, nanay. bakan gelir, uzman konuşur, sendikalar yumruk sallar. işlemiyo. tuzla'dakiler "ayna ayna çelik ayna" yapmışlar küçükken. efsunlu onlar. ufak bi ameliyatla vicdanlarını aldırmışlar, artık hiç acımıyomuş. adamlar alay eder gibi, kum torbası yerine bile koyuyor işçiyi. üç kişi ölünce de ne diyorlar, "kumlar denize saçıldı" mı? bu derece fütursuzca. MNG holding ne demişti, "kıyıyı dolduruyoruz sonradan cezasını öderiz nasıl olsa, adam mı öldü?". adam ölse de cezasını öder geçer birileri.
kum torbası.
kum torbası.
kum torbası yerine insan.

eh, bi torba dolusu kumun hakkı filan olmaz. şanslıysa işlemden geçer cam olur, ayna olur. şanssızsa cephede de kum torbası yaparlar, siper olur sonra barajlara set çekmek için kullanılır o kum torbaları. çok işlevli şey canım o torbalar. hepsi insanların güvenliği için üstelik. boğulmaktan, selden, savaştan uzak insanların güvenliğinden sorumlu, yüce gönüllü kum torbaları. biricik, narin aynaları ve camları koruyolar o hantal halleriyle.

mühim iş şu kum torbalığı. herkesin harcı değil filikada bok yoluna ölmek.


edit: 19= 16+3. sağ kalanlar 16 imiş.

10 Ağustos 2008 Pazar

üzüm

bugün törenlerle tatilimin son 4 gününe girdim. tatil bitebilen bir şey olduğu için güzel bence. hem bu tatil çok güzel biticek. mutlu.

evde internet ne güzel, ne serin serin bi şi. imiş.

osmanlı tersanesi yenilenmiş. gittik gördük. ne gördük? hiç. hiç bu kadar büyük bi HİÇ olmamıştı. içinde sadece bi bahçemsi bi alan var. bi de eski kaptan-ı deryaların mezarı, türbesi. yanında da kocaman bi diyanet işleri tabelası: "dinimizce: türbelerde mum yakılmaz!! türbe içinde yatılmaz!! etrafında dönülmez!! çaput bağlanmaz!!!" diye giden kocaman bi liste kendisi. onu görmeye gidebilirsiniz mesela. altında da "dinimizde bunlar yoktur, ona göre" kıvamı bi uyarı. yoktur tamam (olsa nolur, o başka); ama kaç kişi kaptan-ı derya mezarına çaput bağlar ki zaten? kağıttan gemi yapıp bıraksaydık keşke. "mustafa paşadan 12 metrelik bi yat diliyoruumm". neyse yani, bu kadar mı bi şi yapılamaz? yarım yamalak bile değil. üç tabela var: "bu bi tersane", "bu bi türbe", ve hepsinden daha ihtişamlı "türbede ne yapılmaz" listesi. orda kalyonlar yapılırmış eskiden, onların maketi olsa, korsan bayrakları olsa, o türbedekilerin canlandırma resimleri olsa.. gemici düğümü öğreten bi amca olsa mesela çocuklara, hediyelik eşyacı olsa içi yelken bezleri, ara parçalar vs vs bi şilerle dolsa. eğlenceli bi yer olabilirdi orası. falan filan... yandaki moderen marina'nın yanında sararmış çimleriyle boynu bükük bahçecik gibi durmasa... müze olucaksa da olduktan sonra açılsa? misal.

zeki müren müzesini deniycez, o kaldı. bi de halikarnas balıkçısı'nın müzesi. bunca yıl gitmemek hata. kale'den sıra gelmemiş galiba.

yıllar yılı at boncuğu/ bodrum boncuğu filan diye bilinen şey şimdi turist kazıklama aracı olmuş. vuhuhuhu. ankara kalesi tek umudum, perdelerimin ucuna renk renk renk.

bunca yıl ailenin en iyi bavul düzenleyicisi dedemdi ki kendisi 15 yıl önce öldü. onun taktiklerini çalışıp ilerlettim ve bu tahta göz koydum. burdan giderken kendimi ispat ediciim, annem de nişanımı takacak. dedemin gözlük kabı hala bende, içinde de bana ölmeden 2 yıl önce yazdığı mektup var. okuma-yazmayla ilgili ilk deneyimlerim olduğu için büyük ve çok düzgün harflerle "merhaba derya, nasılsın, ben deden, seni çok özledim" filan yazıyo. doğumgününde dedesinden mektup alan 6 yaşında bi kız o gün büyümüş hisseder. sol üst köşesinde kendi adı yazılı bi zarfla yollamıştı, zarfın üstünde de benim adım. "anne bana gelmiş, ben açıcam, lütfen" filan diyerek kaşlarımı çatmış olmam.. kocaman bi ihtimal.

bi de silik sahneler: ben 3-4 yaşımdayım, ters ışıktan tanımadığım uzun saçlı, top sakallı dedemden korkuyorum, yanımdaki hiperaktif çocukluk arkadaşım ahmetle koşarak uzaklaşıyoruz. ben 5 yaşımdayım, kimbilir ne sebeple beraber bale adımları çalışıyoruz, koca göbeğiyle parmak ucunda dönüyo: adıım at, adııım at, döööönnn. yine aynı yaşlar, her akşam bana bi ufak çikolata getiriyo, ben ankarada tatildeyim ve Sabuş'un kolyelerini karıştırıyorum. her yaşta: dedemi kediler çok seviyo, dedem de kedileri. dedemi ne zaman rüyamda görsem bizi ziyarete geliyo. 5-6'yım yine, sigaralarını saklıyorum, "sigaralarım nerdeymiş benim güzel torunum" diyo, ben iltifata karşı zaafımı belli edip yerini gösteriyorum: "burda ama içme!". 7-8 civarıyken, helikopter ve bodrum aynı cümledeyse hep kötü şeyler demek, dedem üç kalp krizini de bodrumda geçirip helikopterle istanbul getiriliyo. ben 9 yaşımdayım, televizyonda "acil kan aranıyor" ilanında dedemin adı geçiyo, sigaralar dedemi fazla seviyo. dördüncü kalp krizi olmuyo, rüyamda dedem gidiyo. filan. bulanık kareler. bir de daha önce de bahsettiğim, "atakule atatürkün çıktığı ilk kuledir" konulu şakası var. ben ciddiye alıp uzun süre inanıyorum, öldükten sonra öğreniyorum işin aslını, bilmişliğime müthiş gölge düşüyo.

neyse, haliyle o gözlük kabı ve mektup haddinden fazla mühim, hatta düzgün ve alan kaybı olmadan valiz hazırlamak da.

bu arada, hala selanik gevreği yememiş olanlarınız varsa, çok şey kaçırıyosunuz.
annem satsuma mandalinalı puding yapmayı deneyecek. sonucu bildiririm.

biri var. iyi ki var, iyi ki var.

7 Ağustos 2008 Perşembe

rosato

bugün ev nüfusu +2 artacak. güzel şeyler bunlar arada.
şehirlerarası otobüslerin mola yerlerini özlemek de mümkün. özellikle bolu'da tuhaf şeyler görüyorum ben. ilkokul çocuğu çizmiş gibi boydan boya gökkuşağı, kahverengi kartal/şahin/doğan bi şi bi şi bi kuş, kocaman dev kelebekler... deryik doğa gördü. adeta.

üç tane seramik başlı kanca askı aldım, dünyam değişecek diye umuyorum.

annemin kendini 50 küsur yaşından sonra dikişe ve "zorla insanları dans ettirmeye" vuran bi arkadaşı var. mesleki olarak da civarında geziniyorum.

derken efendim bi tükan gördüm.türkbükü'nün "halk" tarafında. pek halk işi diil fiyatları ama olsun, mühim değil. bakmaya geldik. sahibi olan hanım çok şekerdi. artık üretilmeyen el işi göz nuru kumaşları toplayıp, dikip, gerekirse çok güzel renklere boyayıp, yeniden elbiseler yapıyolar. yani ama cidden yapıyolar. insana delice dokunma, üst üste yığıp içinde yüzme isteği veren yumuşaklıkta kumaşlar. kolunun kenarında minik bi iş. "o kumaş 300 yıllık, işlemesi 200 yıllık" böyle bi şi. müzelik. satıyolar. alıp giyen oluyo mu diye sordum, insan cidden kıyamaz gibi. oluyomuş ki tükanmış. tükan tükan.

sonra tülbent denen güzide kumaşa yıllardır dokunmadığımı orda fark ettim. tülbent ya, bildiğimiz tülbent. yok. eskiden elbiseleri olurdu tiril tiril, çok güzel. made in india olmayan. beyaz tülbent, ipek gibi, ay hatta resmen: bebek poposu gibi. şimdi siz merakla tükanın adını bekliyosunuzdur belki, istanbul şubesi de varmış acıbadem'de hatta... ama kesinlikle hatırlamıyorum. deryik farkı ho ho ho. neyse amaç tanıtım değil, birilerinin buna kafa yormasına sevinmek. o kumaşların kalmadığına yanmak. belki tekstil sanayiicileri birliği (mi neyse artık) ortak bi sergi (mi neyse artık) hazırliycakmış. etrafta şile bezi bile yok. buldan'da tezgahlar 2000'den 300'e inmiş. annemin romantik romantik "bütün kış iğne oyası yapıyosunuz diğğ miiğğ" dediği pazarcı teyze "yooo bunlar makine, bak sentetik, biz de toptan alıyoruz" dedi mesela. öyle bi şi işte. yaşasın okulumuz, makinemiz. ama insan dokunmak da istiyo yahu. terinizi silecek tülbent kalmadı, "çin'de üretim yapalım"mış. yapın yapın. üretin satın. bi de alıp atalım. bürümcük 30 cm dokunup sonra açılırmış mesela. bilmiyodum öğrendim. yokmuş yok. orda kalıp saatlerce konuşabilirdik gibi. güzeldi işte. evet bi servet istiyo her parçaya, evet acaba kumaşı topladıklarının cebine ne kadar para kalıyo vs vs... soru çok. ama parmak uçlarım bayram etti, ben pamuklu kumaşa çok uzun zamandan sonra ilk kez dokunmuşum. tülbenti çok uçuk, ekru gibi bi renge boyamışlar, tülbent resmen rengini bulmuş.

neyse işte, dokunma hissi de mühim bi şi. tülbentler de tükenebilen şeyler.
çakma lacost t-shirt ve prada çanta hayaliyle kavrulan turistlere vaha olmayı bi bıraksak mesela... "pazarlık yapın" dendi diye arsızca 40 ytl'lik mala "a 15 veririm en çok" diyen hollandalı turiste "yürü git" diyebilen o teyzeden bikaç tane daha olsa. semt pazarları "ay doğuya geldim ne şirin, pazarlık yapmayı öğrenicem hihihihi" turistleri, "ne satsak kardır" hesabı her dilden her milletten kadına uygun laf atan cingöz ve terli gençleri, bebek arabasında yarı baygın veletler, şehrin içinde yağlı ve terli gezmeyi tatil sanan bir sürü bira göbekli, orta yaşlı ve kırmızı erkek turist ve kumaş yığını altında, havasız, sıcaktan bunalmış,bi şiler satmaya çalışan satıcılarla dolu çok hazin yerler artık. koca kıçına uygun taklit pantolon bulamayınca iskoç aksanıyla satıcıya söven kadını mesela, merdaneli çamaşır makinesinden geçirmek istemiştim, kısmet değilmiş.

neyse. bu da böyle bir trt 2, bucak bucak anadolu ve onun kaybolan el sanatları seansı olsun. dokundukça gözleri dolan bi tuhaf aile olduğumuzu da orda fark ettik ve ben annemin bu kadar çok kumaş çeşidi filan bildiğini yeni öğrendim.

tükandaki hanfendi "kendimize çok ayıp ediyoruz, başka bir şey değil" demişti. aynen öyle.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

taze badem

burda hiç girmediğim konular var (tam biir, ikiii, üüüçç taneee), oysa bir tanesi hakkında şu ara saatlerce, metrelerce, kilolarca konuşabilirim. mutluyum blog, o kaa diim ben sağa. çok hem de. söylemeyecek kadar. yazıyorum anca kuytulara.

bundan başka: iş ilanları görüyorum. başvuruyorum arada, bi tanesi beni mülakata bile çağırmadı, küstüm. oysa mülakatta yüzüme gülerek "kızııaaam şaka mısııaaan" bile deseler olurdu. insan bi yalandan çağırır. hem sebebini de bilmiyorum. "iyisin hoşsun ama bana boşsun" filan dediler galiba. neyse, egomuzu tozlu raflara tıkalı oluyo bayaa. hem bu iş ankaradaydı, üzüldük mü, nayır. bir tanesinin de başvuru tarihinin yarın dolduğunu, eski yöntem, zarflı postalı diploma fotokopili filan başvuru istediklerini az önce gördüm. güneş batarken bir tepenin ardından, teletabiler el mi sallıyodu neydi, öyle bi his. o da ankarada, haliyle gülümsenebilir. neyse, bu vesileyle itiraf ediyorum, yapacağım işte kullanılan dil ingilizce olursa galiba daha rahat ederim ben. yani araştırma işinde filan diyorum, kendi aramızda sohbet değil. Daha hakimim, evet; maalesef de denebilir ama böyle bu. Bir de özellikle son iş deneyimimden sonra uzun cümlelere tahammül edemez oldum. bölüp anlatın ey akademisyenler, araştırmacılar. 6 satırlık cümle olmaz. bölün. eylemsi kullanabiliyo olmak sizi daha zeki yapmıyo, sadece karşınızdakini yoruyo ve o raporu okuyan adam zaten sadece "rapor içindeki renkli kutucukları ve sonuç bölümünü" okuyan biri. yaa yaa. kırp. böl. kes. okunabilirlik. kendime de.

kitaplarım bitti. çaresizce bekliyorum.

kitaplarda güzel bi paragraf, cümle vs görünce panik oluyorum. insan kenara not alır, olmadı annem gibi altını çizer filan. bazen oluyo bu da, genelde ilk bulduğum noktaya gözlerimi dikip o kelimeleri düşünüyorum. sanki kayededicem. zorla şiir ezberleyen çocuklar gibi. hatta latin alfabesiyle okunuşunu ezberlettirdikleri arapça dualar gibi. bu esnada bütün duaları sınıfça melodileri sayesinde ezberlediğimizi, şarkı gibi birbirimize tekrar ettirdiğimizi söylemeyi borç bilirim. türkçe mealini ezberletselerdi eğer (ki ezberci eğitime karşıyız filan ama dua dediğin şey, öğrenilmez ki. ezberlenir anca), en azından belki bi şiler hissederdik. mini müezzin gibi kendimizce makam tutturmazdık. ilkokul 4'teki din hocamız "burası pavyon mu" dediğinde bön bön bakmazdık. filan. hani illa olacaksa bari bi şi anlasaydık... fatiha'yı biliyoruz da noldu, tüm dua boyunca tam olarak ne dendiğini bilen kaç kişi var acaba? neyse, herkes ölüsüyle içinden konuşur zaten. lenka yenge gibi. ölülerle en güzel lenka yenge konuşur. neyse konu dağıldı. ne diyodum, işte onun gibi, ezberler gibi oluyorum dışardan. o yazının verdiği hissi kaybetmemek için bi noktaya bakıyorum, tekrar ediyorum kelimeleri, bazen gülümsüyorum... haliyle okuduğum bi kitaptan sonra aklımda bolca duvar, masa, yatak örtüsü vs görüntüler kalıyo. nerden aklıma geldi, jelatinin alıntısı feci halde mavi bir bardak canlandırdı gözümde, ondan.

yarın peştamal alıp, onlardan perde yapmak için bir kez daha kumaş pazarına dalma günü. ankaraya dönmeden önce yalıkavak ve turgutreis pazarlarını da yakalarsam bir bodrum üçlemesini daha sevinçle tamamlamış olacağım. burda ruhum yaşlanıyo ama pek şikayetim yok artık. peştamal avı diye bi şi var (bu cümle burcu için geldi). 5 tanesi 10 ytl olanları parmak ucumuzla elleyip "hmm sentetik buu" demek, tanesi 5 ytl olanlara şüpheyle "dokuma mı bu ne bu hımmm" diye okuma gözlüğümüzün üstünden bakmak filan... okuma gözlüğü yoksa da aynı mimik işe yarıyo. bi de incir mevsimi tabii, ondan gidilmeli.

yalıçiftlik hiç olmadığı kadar güzeldi. insanın içinde bazen çiçekler açıyo.

pinatımbatırım bu cuma memlekete bi süre ara veriyo. kendisi benim kişisel tarihimdir, arşivimdir, beni onun kadar bilecek 1-2 kişi daha vardır anca. günbatımına karşı bir sürü tespitte bulunduk biz, 5 yıllık kalkınma planlarından uzak bi ikili olarak 5 yılın kaç ne olduğunu düşünür gibi filan yaptık anca. hani belli bi sayıdan sonra hepsi çok büyük ya, mesela 300 milyar dolarla 900 milyar dolar arasında fark göremiyoruz ya, onun gibi. 5 de büyük bazen. neyse işte... gidiyo resmen. durumu henüz idrak edemediğimi düşündüğümden ankaraya gelip burcuyla sindirmeyi planlıyorum. aslansın kaplansın git o karların hepsini suya çevir filan demiyorum şimdilik. başka derdim var. siz hiç arşivinizden uzağa düştünüz mü? bencilce ama öyle işte... biz hiç bu kadar uzaklaşmadık, ist-ank arası mekansal geçişmeler dışında.

eylül ayı geldiğinde şu rehavet-atalet halimden eser kalmamış olsun nolur.
bunun için ilk hamle benden. söz.

1 Ağustos 2008 Cuma

irmik helvası

aheste günler. terli terli su içmeyiniz ve iki kapı ağzında oturmayınız. doğru şeyler bunlar, sonra manasız bi boğaz ağrısı başlar; nezle desen değil, öksürük yok, bir sürü iğne batışı... gerek yok. süt için süt içirin bi de, bu da mühim.

dünyadan bihaber yaşantımızı üç bi yandan gelen "akp kapatılmadı haberiniz olsun" duyurusu açıklıyo aslında. gazetelerin ege baskısı bombalama haberini bir gün rötarla duyurdu mesela. parti kapatılması telaşından da uzaktık. biz o sırada annemin cin-tonik seansı için aldığı misket limonlarını buzluktan çıkartıp çözmekle uğraşıyoduk, cin vardı, tonik vardı, yeşil ve ekşi misket limonu vardı, güneş batıyodu, hafif bi meltem vardı, torba denizi o saatlerce en lacivert ürperir hem. dışardan çok bi tü kaka, "ah bu hararetli günlerin dehşetine nasıl da kapılmamış pis tatilci" olarak görünüyosam, hepsi doğru. çakıl taşı olucam dedim, oldum sayılır. az kaldı. hem inanın, "buzdolabında misket limonu var mıdır yok mudur" sorusu, bence "akp kapatılır mı" sorusundan daha çok bilinmezlik, gizem vs içeriyodu.

bolca sait faik okuyorum ve günler sait faikmişim, olabilirmişim gibi geçiyo. ada varmış, sandal varmış, sokaktaki insanlar o kadar hikayeliymiş, etrafta o kadar güzel esmer, beyaz dişli, kıvrımlı kadınlar ve rum balıkçılar varmış gibi.


turkcell'de esnaf cinliğği bitmiyor. kampuscell tarifesi şöyle bi şi: günde 3 mesajdan sonrası bedava. yani üst sınır 1000, ama insaf, o kadar da değil. ben kampüslü değil 26 yaş altında olduğum için ordayım, hemen atlamayınız. neyse, geçen gün kandilmiş. turkcellden öğrendim. şöyle bi mesaj: "kandil sırasında yaşanan mesaj yoğunluğunu sebebiyle, üç mesajdan sonra bedava kampanyamız bugün saat 17:00'ye kadar sürecektir". yok ya.. bak sen. bayramlarda ne yapıciiiz diye heyecanla bekliyorum. belki bulunduğumuz şehre göre de bi şiler ayarlanabilir, "muğlanın düşman işgalinden kurtuluşu sebebiyle...". saat beşe kadar tıkırr tıkırr işleyen servis ağı, ne oluyosa artık o saatten sonra kitleniyo herhal. yemedik ama yaşlandık, geçiyoruz turkcell.

kitaplara geri dönüyorum. annem çok söylemişti de dinlemek vakit almıştı, hem anneler daima haklıdır, benden size tavsiye, annenizden önce davranırım belki: "dinle küçük adam"ı bulun, okuyun. wilhelm reich kitabı. bunu kendiniz için yapın. kısa öz. hem içinde çizimler var, resimli kitap. ama cidden, okuyun. dinleküçükadamdinleküçükadam.

bundan kelli, bu gece saat iki itibariyle şen, mutlu, ve çakıltaşlığına bi süre ara vermiş biri olucam. sürprizler güzeldir, zor olsalar dahi. hem torba, 12 yıldır bu anı bekliyor, o da haketti. ve alışmak istemediğiniz şeyler varsa hayatta çok sevgili okuyucularım, size bir sır veriyorum: alışmamalısınız. alışmanız gerekmiyor. bi paragraf üstteki kitabı alın okuyun, o sırada bunu düşünün. hiçbi halta alışmanız gerekmiyor, çabalamanız gerekiyor bolca, o kadar. aradaki tercih size ait. bazı şeylere üşenmemek lazım. ama ben derim ki, alışacaksanız illa, sait faikliğe alışın.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

karabatak

rölanti günler. fazla tatil. ilk kez çok çok sıkıldım tatilden. küfretmeyin. tatilden değil aslında, mekansal bi şi. sevgi pıtırı. pıtırcık tatilde. onun gibi bi şi. pıtırcık okulu özlemedi ama yaz kampında olmak istemezdi. hmm evet. ne diyorum ya. yorumları yayınlamak biraz zaman alıyo bu sebeple ama hallediyorum işte. ah bi an ilgiden bunalmış bloggermışım gibi gibi hissettim.

bol kitap. meyve. yüzme. yürüyüş. bodrum merkeze karşı fobik bi nefret geliştirmiş olabilirim. hey yıllar yenilmedim size nefretlerim bile aynıııı. anca arkadaşlarla filan gece geç saatte çekilebilecek bi yer. bi de belki saat 7 gibi, sadece denizi görürken, güneş hafiften batarken, eldeki bira soğukken. bi de bodrum kalesi tabii. şimdi böyle yazınca her halini seviyomuşum gibi oldu ama cık maalesef. bodrum merkez sadece bu üç durumda güzel. ilkinden uzağım şu ara (öhöm miss piinat duy beni), ikincisi kardeşle güzel, arkadaşlarla da olur tabii, üçüncüsü yalnız. bodrum kalesindeki flora ve faunaya savaş açmış olan müze yetkililerine seslenmeye takatim yok. orda eskiden albino tavuskuşu bile vardı. hani çim, rozet çiçekleri filan, çocuk oyuncağı olmalı. velakin onun yerine çöp yetiştiriyolardı geçen sene. belki bu sene değişmiştir.

gölgede 45 derece. ortalama bir türk ailesinin yıllık "açıl susam açıl" misali "geyikler alemine giripş parolası" halini almış olan "niye bu sıcakta güneye gidilir ki, aklı olan karadenize gider"/ "diğ mığ diiğ mığğ" diyaloğunu henüz yaşamadık. 2 gün veriyorum. annem konuya yeni açılan karadeniz sahil yolundan girebilir.

ben hala her gün saat 7.30'da gözümü açıyorum. bazen 7.20. gülümseyip devriliyorum geri uykuya. ama gözüm açılıyo. yaa yaa.

bu aralar tek eğlencem imelih ve odtü. vaad edilen heykeli nolur diksinler. lütfen. şehir planlama bölümünün bahçesine olabilir mesela. adı da "yerel yönetimde vücut sıvılarının rolü" konabilir. aa hatta nolur ağzından su fışkıran bi fıskiye. kendisi sever hem. fış fış. tükürmeyi sevdiği gibi ayrıca kontrolsüzce terliyo kendisi, bıyık ve alın kısmı özellikle. eli yeter mi bilmem ama boğaziçinin binaları da ruhsatsız. hatta zorlasak sabancı köşkü bile ruhsatsız olabilir. deneyiniz melih bey. ay demin yanlışlıkla milih yazdım. imelih yerine yeni adı bu olabilir. milih. milimilimilimili. hop dava.

evdeki kadın nüfusunun yaşları şöyle: 15, 24, 32, 42, 50, 80. bu evde 10 gün geçirecek bir erkeğin hayat boyu rahat edecek kadar "kilit cümle" biriktireceği kesin. yediden yetmişe kadın gönlü nasıl hoş tutulur. canım eniştem, yıllardır bizimle en az 30 gün geçiriyo. o bi üstat o bi sensei.

bu arada, gen havuzunun hikmeti heralde, çok güzel bi millet değiliz. ama rica edicem, estetik öğrenilebilen bir şey. tamam afrodit veya adonis değiliz; ama kokmamız, saçılmamız, şaldır şuldur dolanmamız da gerekmiyo. deniz kenarında bile kokabilmek için nasıl bir ter bezi gerekiyo acaba? sarımsak yatağında bekletilmiş pastırmayla filan mı yıkanıyo insanlar? nolor nasıl oloor? hele o makyaj faslı bi nedir, marshall boyaları sponsorluğunda? neyse. güzellik yarışması değil mesele, sokaktaki ortalama bir erkeğin pantolon paçasının artık bacak boyuna göre ayarlanmış olduğu o uzak geleceğe hasret sadece. ceket kollarının da. kumaş bulutu içinde yüzmektense şekilli giysilerle rahatça gezen kadınlar görmek. dar filan olması gerekmiyo. şekli şemali yerinde. zor olmasa gerek bu kadar özen.

çok boş günler geçiriyorum. patronum beni arayıp iş versin artık. o derece.
son zamanlarda reçellerimi hep şehirler arası otobüslerin mola yerlerinden alıyorum.
tavsiye ederim.


bi akşam endülüsden renkli kanatlarım oldu.
minik kelebeeek uçmak ne demeeek yarasası oldum.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

853

gitmeden önce dip not:
sevgi soysal okumayı gerçekten seviyorum. geciktirdiğim yıldırım bölge kadınlar koğuşu'nu da bugün okudum, dört etti. dördü de ayrı yer etti. kitapta en çok türkan tanıdık geldi, türkanı hatırlatan arkadaşlarım olduğu için sevindim.

yaşamadığı darbelerin travmasıyla boğuşan bi kuşağız malum. gitmesek de görmesek de o acılar bizim acılarımızdır. orda dimdik, bi kitap boyu... üstelik sevgi soysal, bağırmıyor, ağlamıyor. sadece aktarıyor. on kaplan gücünde bi sesle. mütevazı, kendinden emin insanları seviyorum, hatta o dinginliklerine imreniyorum. biçok kuru gürültüden, aslında bir şey söylemeyen yakarmalardan daha yüksek çıkan seslerine de.

hayatı sevmek mühim mesele.
"her canlı ölümü tadacaktır" diyenlere inat, "her ölüm erkendir" işte.

tükan

tükanımız kapanoor efem. tatil zamanı.
blogger'ın asla düzelmeyen türkçesiyle söylersem: birkaç haftalar yokum.

blogırınız da deniz görsün, güneş görmese de olur ama bi yüzsün gelsin. dipten taş çıkarsın filan. ah kale yapıcak kumu bile olmiycak yani, içiniz rahat olabilir. internetten görece uzak olucak. bakalım nolucak. iyi gelir kesin.


her yaz severek: kitap, teras, kule-kız. güneş doğmadan ve batmadan az önce deniz. uzun uyku. eh bu yıl biraz da iş güç eklenir. belki bakarsınız kararlar alır. su yolunu bulur. üç vakte kadar derler, o üç vakit geçer. filan. belli olmaz yani. torba genelde sığınaktan bozma bi kozadır.

manzara fotoğrafıyla veda ediyorum. bob ross çizmiş gibi di miiii..

13 Temmuz 2008 Pazar

><

torba'da boyumu biraz geçen yerde, o kayanın yakınında dibe dalmak, yosunları tutmak ve bi süre orda kalmak istiyorum. hava kabarcıkları, şaşkın makasbalıkları ve çakıltaşlarıyla. çok istiyorum. tuzlu su yerinde güzel.

11 Temmuz 2008 Cuma

efil




bu arada, bi tarafı turnalı, diğer tarafı kimbilir hangi akrabamdan bahseden japonca yazılarla dolu XXL bi yelpaze aldım. işporta. ankara belediye otobüslerinde serinliğine karşı koyamayacağınız kokoş benim.

iklim değişir, akdeniz olur gülümseee...
çöl rüzgarının alayı gelebilir: aduuket. hatta: ayna ayna çelik ayna.
allahım üç kafalı olsam yelpazeyi anca doldururdum.

yemek fişi

renk ahenk sönen balonLAR.
sönen balon sesi: pısssss... ne acıklı, ne hazin. ne kadar hazin hüzünlü ve sevdalılar hatta.
ayni yardım kabul edilebilir. aynı ödeme? ilkokul öncesi evcilik oyunlarında evet.

derken belki de balon sönmemiştir, havasını almışızdır. çok şişmişmiş mesela. pembe balonlar hemen şişer hemen süner zaten. zor değildir diye öğrettiler bize okulda, belki zor olan umuttur, çarpışarak ölmek gerekir, ama haziranda ölmek zormuş, ağustosta ne kadar kolaylaşabilir ki, neticede ağustos bizim için libya sıcaklarıdır. oysa ben küçüklüğümden beri hanları severim. hanlar hamamlar demeyi de severim. yat kat gibi. çokonat yiyen patron sahibi olmak gibi bi şi aslında saçınızı sadece fönlüyken sevmek. balonlar ölmez hayal bölünmez

falan.


daha gider işte ama durdurdum. acaba ailemizin kaç bireyinin dudağında uçuk çıkarabilir, kaçının kalbini hırçınlıkla kırabilirim? var böyle bi potansiyelim. ufak tefek gördünüz karamürsel sepeti sandınız diii miiiii... hiçdebile. galiba iktisatı bunun için okudum ben, mesela yıllık enflasyon oranı tahmini yapabilmeliyim. yaz kızım, integralin S'si. mürsel mecaz diye bi şi vardı.. karamürsel mecaz. neyse geçmiş zaman. ne diyodum, hah, ama acaba salaklık mı olur. biri bana söylesin acaba salaklık mı olur mucize mi? acaba galeyana gelip "non-quantifiable benefits" kalemi vardı, ona sokabilir miyim aklımdaki her şeyi? o da mı ayni bi şiydi? evet ayniydi. aynı diil ayni derdi kimyacımız, neyse konu o diil. ayni. hatta aynî. evet bu daha düzgün. işte o başlığı böyle sündüre sündüre genişletip istediğimiz her şeyi koyabilir miyiz içine? bence olabilir neticede insanlar adam öldürmemiş olmanın mutluluğunu bile bu kaleme sokabiliyo blog. ekönömi zaten sünük bi şi. sündürebildiğine, alabildiğine.

resimcim.net'ten örnek sepet.
istihbarat= intellligence. ya ya. yağ yağ yağmur.

havaalanlarındaki pistte gel gel yapan adam var ya, elinde ışıldaklar. yani gel gel yapmıyo tabii de, anladınız, sinyalizasyon vs, bi adı vardır. öyleyim aynen. o adamım ben; ama işte ilk günüm. hahahaha. yanlış sinyaller verebilirim, dalıp hiç sinyal vermeyebilirim, "ay ne ağırmış be bu ışıldak omzu ağrıyo insanın" diye esneme hareketleri yapabilirim.. süperim ben.

herşeyüstüstegeliyovebendaralıyorummürsel. anlabeni.


yan odaya itiraf: RSS takibini sevmiyorum ama modern zamanlarda insanlar hızı tercih ediyo be blog. kuşlar görünmüyo galiba di mi o google reader'da filan. kuşlar var bu blogda ey okuyucu. ben küçük kuşları çok severim. ispinozları mesela. arada bakın yani. yoksa RSSi yemişim, size bi şi olmasın.

biufakkapgelmürsel.




embesil derecede romantikleştiğim tek konu: istanbul.
ve içindekiler.

8 Temmuz 2008 Salı

lingo lingo

Gözlerim kocaman açılmış vaziyette bekliyorum.

Kendimi yürüyüşe verdim; ama galiba yanlış zaman. Öğlen 2 güneşinde 1,5 saatten fazla tempolu yürüyüş yaparsanız zavallı kaslarınız güneşte kalan denizanası gibi büzüşüyo (uydurdum bunu şimdi, büzüşüyodur elbet o hayvan) ve başınız sıcacık oluyo. o sıcaklık hiç geçmiyo. rüzgar eser geçer diye yine yürüyosunuz. allahım aklıma mukayet ol çok salakça hareket etmeye başladım. bari saat takiym de zamanın farkına variym.

ankara sokaklarında kayısı ağacının altına çarşaf serip ağaç sallama seferberliği yaşanıyo. koca koca göbekli amcaların kayısı neşesi aslında çok şirin ve üstelik o kayısılar cidden leziz. bahçesinde kayısı ağacı olup da sallamayacak olan varsa mahallenin çocuklarına haber versin, yazıktır. toplayıp reçel yapan da günün annesidir.

iki gündür stroop waffel krizi yaşıyorum.
minik seramik kase/vazo/kuş biblosu kadar güzel bi şi yok. seramik denen malzemeye de, boyasına da büyük bi sevgi besliyorum. hareli hareli olsun tercihen.

dink davası sürüyo. mahkemedeki laçkalığın boyutları, hakimi bilmem ama, benim midemi bulandırdı. bütün arsızca laflr, küfürler, efelenmeler yayıldı ortalığa. hakim tarafından tek bi uyarı yok... sokakta bira içen iki genç bulsa ağalık taslayan polis eğer bu ağalığında tutarlı olsaydı o ogünün böğrüne silah kabzasıyla vururdu. hoş, insan arkadaşına öyle şeyler yapmaz. ayıp.

7 Temmuz 2008 Pazartesi

bugün aslında

sosislinin içine turşu koymanın aklına şaşarım.
sosisli gibisi yok.

2 tam gün boyunca saçmalama hakkım var

kaşık büken adamı yenebiliriz blog. enerji yoğunlaşması deniycez. perşembe öğlen 3'te (yerel saatle, evet) topluca beni düşüneceksiniz. sövecek olanlar düşünmese de olur. böyle müthiş bi enerji bulutu, çakra yıkanması, bükülen kaşıklar, işleyen saatler altında, sinerjik bi şekilde kozmos... neyse yani. daha bildik bi lezzetle, hayır duası da işimi görür. içindeki çocuğu kaybetmemiş olanlar peluş ayıcıklarıyla da konuşabilir. bana fark etmez. moral destek vs lazım.

niçün böyle bi şi yapiym ki demediğinizi umuyorum. güvenin bana.
perşembe saat 3. isteyenler için 4 de olur, esneğim.

elimde çok fantastik ve umarım kolay tarifler var. yemek. belirtiym. ben ve yemek ve tarifler ve hatta o tarifleri anlayıp hayata geçirmek. bugün deniycem bikaçını çünkü işim yok gücüm yok boş gezenin boş kalfasıyım ho ho ho. yer gibi kitap okuyorum, yılın en güzel zamanı.

bi de kiraz mevsimi tabii. kiraz kiraz kiraz. ve kayısı.
bi de sinema. böyle insan beynine hasar bi yaz filmi. mis mis.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

tatildeyim.mişim.miş.

tatilde olacağımı 1 hafta öncesine kadar bilmiyodum.
şimdi de tatilimin ne kadar olduğunu bilmiyorum.
bu işlerin böyle olmasına sinir oluyorum. bilseydim size saat farkı olan bi yerden seslenebilirdim önümüzdeki hafta. hahayt seslenmezdim yahu. bilseydim ve gitseydim, üzgünüm blog, umrumda olmazdın. gözüm görmezdi hiçbi şi. dönüşte bir iki çıtlatırdım anca. şimdi burdan tüm tatilcilere el sallıyoruz. hayır, ayıp hareketler yapmadan blog. su dökücez arkalarından. hayır hayır işemiycez blog ayıp. kuş gibi giiit geeeel diycez tatilcilere. gitsinler ki dönsünler di mi. hiç.

neyse geçti geçtii geçti bitttiii geçtiii... takılmıyoruz. minik stresler yüklenmiyoruz.
olmuşla ölmüş meselesi.

peki napıyoruz: duş.
sonra yazlık kokular: krem krem krem. 50 faktör. beyaz ötesi.
sonra yemek. sonra kitap kitap.

benleri olanlar özellikle yaz başı ve yaz sonu rica edicem tek tek hepsini kontrol etsinler. vücudunda 50den fazla ben olan herkes. benim 50 sınırım tek kolda dolduğu için, fazlasıyla yapıyorum, siz de yapın. onlar halka diil fil. bilin üstünüzdeki benekleri. şaşı bakarsanız lenin profili olabilir bazıları.

bugün 9'da Ntv'de bi belgesel var. allahım bugünleri de mi görücektik, belgesel duyurusu filan. gerçek bi entelim artık yihuuu. neyse: darwinin kabusu.

konu: afrikada bir gölde üretilen balıklar avrupaya satılıyo. aynı uçak dönüşte silah getiriyo o köye. süper di mi. boş yok. ucuz balık, kaçak silah. oskar adayıydı bu film. denk gelirseniz, bi durun izleyin. ben kaçırmıştım, bu akşam deniycem bi kez daha. çevre felaketleri insanlık felaketleri içiçe. içiniz açılmiycak ama izlemek iyidir.

que tal

gündem ağırlaştıkça ilgi alanlarım hafifliyo. arka bahçem olsun, orda toplanacak yabani böğürtlenler olsun ve ben onları ezip yoğurtla karıştırıp yiyeyim istiyorum mesela. yaşla ilgili galiba coni, ya da yüklü geldi, oturup yazmak ne kelime, açıp okumuyorum bile. şey gibi: marimar vb brezilya dizilerini 10 yıl boyunca izleyenler VS marimar'ın nihayet evlendiği son bölümü izleyenler. artık ikinci kısma dahilim. sezon finalini istiyorum gündemin, o belki ilgimi çeker.

ama tayyip erdoğan'ın "bilmeden konuşan adam" ödülünü ellerimle yapıcam, seramik. eli bilekten kıvırmış konuşuyo olucak tek kaş havada. sırtında da "atma recep din kardeşiyiz" yazıcak.
en son hayvancılıktaki suni döllenmeye "doğanın dengesini bozmayalım, bundan sonra suni döllenme filan yok, danaların aşkı büyük olur, bitti hop dağılın" diye tepki veren bir adamın bunca gündem yükü altında naptığını merak ediyorum. ayrıca tabii, pek tabii, "3 tane doğurmak için kısırlık tedavisi olmak da doğanın dengesini bozmak değil mi", "3 tane doğurunca o çocuklar ne yiyecek, koyun eti ağaçta mı yetişiyo" gibi sorularım DA var. gündemin sadece böyle yörünge dışı halleriyle ilgilenebiliyorum anca. işine gelince ilim irfan aşkı, işine gelince deprem araştırmacısından siyaset profesörüne kadar cüppeli bilmişler. önce profesöre küfür, sonra üniversite aç. yok ya. hipokrat çarpar adamı. heredot lanetler, freud tırmalar.

neyse, böğürtlen diyoduk. evet. mor-kırmızı renkli olsun etraf. hollandadaki odamda bi mor-kırmızı hal vardı, onu özledim. iyice mor-kırmızı bi hal alsa bu oda. sonra toplansa azıcık, duvarlarını yeniden düzenlesem. mesela.

seramik çamurunu özlüyorum bu ara. gerçi daha sonbaharlık bi aktivite kendisi. yalıçiftlik'teki hamağı daha çok özlüyorum örneğin.
kes biç kolaj günü seçicem bi günü bu hafta. kolajlara dönüş.
bi de yemek tarifleri. yaz sıcağını mutfakta geçirmek istiyorum.
allahım neler oloor. seri üretim ruhu.
sebebi biliyorum ben aslında. içim şiş. geçsin diye.



en güzel maaş günü cumartesiye gelendir.
en güzel perşembe güzel haber verendir.

3 Temmuz 2008 Perşembe

kendime söz

eğer uslu bi kız olursam (ki yani aslında konu ben usluluğum bile değil ve benim dışımda), kendime paşabahçeden minik bi vazo alıcam. hani bi demetlik miniklerden. şanslıysam. evet, "şanslıysam bunu kutliycam" demek daha iyi olurdu. sonra onun içine ayda 2 kez taze çiçek koyucam. çok şanslıysam da her hafta.

kuskus

elişinde beceriden çok fikir sahibiyim.
eğer çorabı boyayla degrade yapabilirsem (tamam, araklanmış fikir de olur), ki insan isterse ne yapmaz ki, sırada pantolon var. ya da etek. ay bilemoorum yaratım süreci doğum sancısı gibi. ahahaha. kumaş boyası küçüklüğümden beri bi şişe iksir gibi. yanına yaklaşamıyorum ama cesaretimi toplarsam kafaya dikicem. merakla incelemekteyim. şu "idiot's guide to hede hödö" kitaplarını akıl eden herkese selaaamnaberbenderyik.

aslında yapıcak işim çok.
blogun adının nerden geldiğini buldum bu sabah. bi cümle yazmışım, ordan. gerçi sanırım o cümle blogtan çok sonra yazılmış ama, fark etmez. meali aynı. ve burdan gururla kendime bildiririm ki: haklısın deryik, zor değil. miş. aferim len hatta.

tasarım okuyanlara bi projem var. yani zaten buna benzer bi şi zaten kullanılıyo ama... hani şu mezuralar vardır, 5 m mesela, bızzrrtt içeri girer, rulodur. istersek tık yapar sabitleriz. marangoz işi, ölç biç. hah, işte onu kablolara yapar mısınız? üçlü prize filan değil sadece. mesela şarj aletleri. bızzrrt içeri girsin kablolar. kımıl kımıl birbirlerine dolanıp durmasınlar. yani bu teknolojinin kablo versiyonunu kullanmak için inşaatta mı olmamız lazım illa? tez yapıla. nolur. zor olmaz gibi.

2 Temmuz 2008 Çarşamba

tesadüfler sizin yerinize plan yapan minik cücelerdir.

eskiden daha çok yapıyodum di mi günde 1den fazla post işini? büyüdük be blog. biz büyüdük ve hızlandı dünya.

neyse yani, neticede yine istanbul planım ertelendi. krizim bu. ama bi diğer istanbul planı her an olabilir. 15 gün sonra nerde olacağımı bilmiyorum. ahahah bu bloga bikaç kez yazdım di mi ben "X gün sonra nerdeyim bilmiyorum" cümlelerini. burdur ya da hollanda, mesela. bilmemeyi seviyorum gizlice galiba aslında. possibly maybe.

alt posttaki şarkıyı ben ilk dinlediğimde "aa cidden yahu" demiştim. olabilir diye düşünmüştüm.. oluyomuş evet öyle bi his.

kestirdiğim saç uzasın. bi daha valla böyle kestirmiycem. kat kat kat çokonat oldum. fön kralı oldum. erken yatiym şimdi, erken kalkiym sonra. ay yarın yazı yazayım nolur. across the universe izliycem cumartesi umarım (mesaj mesaj piinat). defneyle. planı ben yaptım. bozmasın. denize girebileyim bi de bi 10 gün filan. çakma paella tarifimi bulayım, türk usulü yapayım. bi de herkes etrafa minik kalpler çizebilecek kıvama gelsin.


başka..

bugün 2 temmuzdu.
unutulmasın.

suchashameyouareaboy.

unutulan şarkıları hatırlamak çok güzel.
seyirlik: emilie simon- flowers.

şikayetim var

okuduğum blogların bi kısmı ya içine kapandı ya da entel vedalarla ara verdiler.
sevemedim ayrılığı.

(yemin ederim bi tek post yazarken oluyo bu 90lar türkçe pop çağrışımları)

beklegör

aslında işler yolunda.
sadece, panik olmayınca tadı çıkmıyo.
belki yolunda diildir, aman ne biliyim.
arpacı kumrusu gibi olasılık hesabı yapmakla bi yere varamadığımı öğreneli çok oluyo.
haliyle neymiş: bekliyoruz, görücez. o zamana kadar da, sabır. telkin telkin.

1 Temmuz 2008 Salı

peter pan sendromu

bana seçenek sunmayın ey insanlık. sistem çöküyo. sunmayın. "deryik bunu yapıcan, iyi yapıcan" diyin, her işi yaparım. emir eri yapın beni. kafaya takarsam, hep söylediğim üzere, izmir'in yer karolarını bile sayarım. hatta sınıflar, yenilenmeleri için gerekli harcama kalemlerini çıkarır, uygun mühendis ve hatta kalfa bile bulurum. ama rica edicem seçenek vermeyin. hayat zaten zor, seçemedikçe daha da zor.

üstelik hani "hep beraber artı-eksi tablosu yapalım"ı denediğimde de, bazı artıları devasa, kocaman eksileri karınca duasıyla yazıyorum. artılar kırmızı, eksiler silik gri renkli.

cv, niyet mektubu yalan. şu hayatta en iyi bildiğim şey burnumu kapayıp boka atlamak. şimdilik yüzeyi gördüm ama, bu sefer galiba biraz düşünmek lazım.

içim şişti, annemin 50. yaşını kutliycam şimdi. ağliycam. birden büyük her sayı kafamı karıştırıyo, üstelik kafamda tek bi şi var.

kabotaj bayramı

tayyip ve emine erdoğan çiftinin özellikle çocuklara karşı kullandığı bi dil var: "bu". mesela emine erdoğan meşhur afrika fethinde bebeklere bakıp "başbakan BUNLARI çok sever, alıp götürelim iki tane" demişti. tayyip erdoğan da kolu yanmış bi öğrenciyi işaret ederek "buna estetik yaptıralım" demiş. detaylarda boğulmayı seviyorum. sonra mersin'den gelen öğrencilerden birini çok "çaklıt" bulmuş kendisi, gülüşmüş filan. bu çaklıt, bu ameliyatlık, ay bu çok şirinmiş çerçeveletip duvarımıza asalım. o.. çocuklarından sonra, bu çocukları. çaklıt kalmak da artık televole jargonuna girsin. "marsık gibissiieeaan" yerine kullanırız. daha havalı. gerçi bence kemal unakıtan'ın eşinden gelen "Böyle very special bir eşim olduğu için, bana böyle bir eş nasip ettiği için rabbıma teşekkür ediyorum" cümlesindeki doğu batı sentezinin yanından bile geçemez. adeta bir fatih akın filmiydi. çok çalışmanız lazım erdoğan çifti, çooook.

nişanyan meselesinde okuduğum en düzgün yorum leyla pervizat'tan geldi. zira biz hala eğitim oranı arttıkça kadına şiddet azalıyo sanıyoruz. üzgünüm: artıyor. araştırmalar da bunu söylüyor. azalan şey, fiziki şiddet. ama genel anlamda şiddet, artıyor ve çeşitleniyor. hatta belki, sinsileşiyor. daha az elle tuulur, gösterilir hale geliyor. leyla hanımın bahsettiği akademik sevimliliklerden de bolca yaşadım, yaşadık. neticede meslektaşına (üstelik prof sıfatını kendisinin aksine, akademik yollardan almış bir kadına)"kızcağız" diye bakan, her cümlesinde, olay mahallinde bile olmayan hamile eşini aşağılayarak karizma yaptığını sanan erkek hocalarım vardı. aşağılama, kadınların alıştığı bir şiddet türü ve erkeklerin hak gördüğü. oysa bu normal değil. normalleşmemeli.

neticede, hepimiz biliyoruz ki, sevan nişanyan bu çok ince protestosunu abisine/oğluna /babasına /iş ortağına karşı göstermezdi. eşcinsel olsa mesela, o durumdaki eşine de göstermezdi. çünkü bi temiz dayak yeme ihtimali olduğunu, o kavanozun içindekileri burnundan sokma ihtimalleri olduğunu bilirdi. yani fiziki korku duyardı. yemezdi işte bunu yapmak karşısındaki erkek olsa. işte bu sebeple iş basit bir "iki kişilik tartışma" değil, cinsiyet de içeriyor. maalesef cinsiyeti aşamıyor. sevan bey, muhtemelen lambda'nın kapatılmasına candan karşı çıkarken, töre cinayetleri için içlenirken, kendini en birinç birinç toplumsal cinsiyet neferi sayarken, bizzat kendi evinde sınıfta kalıyor. bu kadar basit ve hazin. ayrıca "iki kişilik" meselelerde saygı gerekmediğini nerden çıkarmışlar onu da anlamadım. "kol kırılır yen içinde kalır" anayasanın ilk üç maddesinden biri gibi. ah bilseler feministler ilk ne demişti: personal is political. ya sevan, durum bu. perihanın da körü körüne savunmasını yaptığı bazı hallerdeki (bkz bu) tavrına tahammül edemiyorum. küs perihan.

edebi dedikodu: anais nin diyor ki, zamanında Emile Zola ve George Sand ateşli bi gece geçirmişler (Sand'in günlüğünde varmış) ve gecenin sonunda Zola para bırakmış Sand'in başucuna... zira bir kadının bu kadar şehvetli olmasının, kendisini frenlememesinin ancak tek bir anlamı varmış ona göre. meşhur Dreyfus savunması, insan hakları ve derken... yatağında zurnasının zortladığı bir emile zola. ah, sadece hayalkırıklığı be yonca. o kadar. bu işler zor.

kolluk kuvvetleri. küçükken denizle ilgili sanırdım bu lafı. hani şişme kollukla yüzen çocuklar var ya... ne işe yaradığını da anlamazdım gerçi, koca koca adamlar kolluklarla.. ee? sonra napıyolar yani? şunları yapmışlar:
iyi şeyler de yapmışlardır elbet ama maalesef, zaten görevleri bu.
görevini yerine getirene teşekkür etmek sanırım şart değil.
polisten ve askerden korkmak istemezdim.
"siz böyle olsun istemezdiniiiizzzzz" hatta.

bugün tayyip erdoğan basit bi cümle kurdu: "bu millet asla CHP'yi iktidar yapmiycak". hepimiz biliyoruz bunu. o da söyledi ve haklı. ne sosyalist ne enternasyonal olan bir aşk yadigarı CHP. Atatürk olmasa işin arkasında, platonik-saplantısal bir aşk olmasaydı hatıralarda, ööğğğkk geldiğini daha yüksek sesle söylerdik belki. dut yiyen parti başkanının 2 temmuzda dut yemiş bülbül kesilmesini istiyorum. dileğim basit: bi sussunlar. hepsi hepsi. ıslak dudaklılar, karşılıklı davalaşanlar... sussunlar. ölüler inlesin yataklarında. duyalım. akp kapatma davasındaki "hukukun mutlak üstünlüğü", ergenekon davasında "siyaseten manipüle edilmiş mihraklar" halini alıyor. ya da tersi. nerde durduğunuza bakar. komikler çok. o kadar komikler ki gülmeye tenezzül etmiyoruz, birileri ölüyor her gün. tersanelerde işçiler, sokaklarda kadınlar, maç kutlamasında çocuklar.. işimiz var bizim, cenaze kaldırıyoruz. hiç olmadı eski cenazeleri anıyoruz. beyler sevimsiz iki keçi gibi, ayrı bi boyutta..

bu arada, yeşiller partisi resmen siyasi hayatına başladı. minik ilanlarında yeşilin siyasi bir renk olduğunu (cami yeşili dışında da) hatırlatmışlar. bol şans. belki, bi ihtimal, birazcık az birazcık... sesleri duyulur. umarım.

ve taşlanmış kotlar.. fena şeyler.

30 Haziran 2008 Pazartesi

stardust dizzy

ingilizce başlık da atmazdım pek ama bu ara böyle işte. yıldız tozuymuşuz.

son anda olan işlere fazla güveniyorum. çünkü ben hep son anda iş hallettim. son ana bırakmadığım işler gerçekten daha silik ve tatsız oldular, tabii eğer hayata geçtilerse. tembel değilim, safım. son dakikalara fazla inanıyorum. güvenmek bile değil, inanmak. "birdenbire" diye bi şiir var ya, öyle diil. son anda. son anda oldu her şey. gerçi bi kez çok sevgili kaba etimin üstüne oturmuştum son dakikada ama... neyse. simge'den son anda bi mail. son an fırsatı sundu bana kendisi. ben de son ana kadar uğraştım ve bakalım nolucak. du bakali. olsa nasıl olucak, o da ayrı soru ama bu sorunun cevabını da napıyoruuuz? eveeet: son dakikaya bırakıyoruuuuzz. kaptınız bu işi kuzum.

ankara o kadar sıcak ki ve otobüsler o kadar iğrenç ki. zaten pek temiz bi millet olarak anılmıyoruz, hele yazın... sera etkisine kendini bırakmış birer cam konserve kutusu, direksiyonda da enerji tasarrufunu ilke edinmiş havalandırma karşıtı bi şoför. delirium. onu da geçtim, gerçekten tiksinti verici derecede sıcak ve yetmiyomuş gibi ter kokuyo. yaşlı biri ölebilir orda. abartmıyorum. 6 duraktan fazla giden yaşlı, hamile veya bebekli kimseyi görmedim. belki buharlaşıyolardır. kalpten ölenleri arka kapıdan atıyo da olabiliriz. indiğinizde dışarısı adeta serin bir göl kenarındaymışsınız hissi veriyo. öyle bi otobüs düşünün... hah bi de kokuyo. acaba EGO insan taşımaya ne zaman başliycak?

12 saat uyudum. yine olsa yine yaparım ve galiba yapıcam da cidden.
rüyalarım güzel, ondan.

29 Haziran 2008 Pazar

403 numaralı kamara

bazı renkler, bazı sesler ve bazı kokular var ki -ah insan beyni seçiyo ve kaydediyo onları. bazı anlar var ki, en yakın duyu hangisiyse o an artık, diyelim ki görme, diyelim ki tat, seçiyo birini, ona kaydediyo anınızı. üstüne, yanına. sabuş ve kızarmış ekmek kokusu örneğimde olduğu gibi, hepimiz birer pavlov çocuğuyuz, ver uyarımı ver uyarımı, al tepkiyi al tepkiyi. ekmek kızartıyoruz --ve hop bi anda duvarlar lacivert, 3 tane basamak, basamakların üstünde ben, altı mıyım yedi miyim, pek ufak bi şeyim, güneş az önce doğmuş galiba ve Sâbuş. öldürseniz değişmez, ayrılmaz o kokuyla görüntü. her ekmek de olmaz. taze beyaz ekmek.

ama galiba en güzeli, bunu sonradan fark etmek değil de, tam o an, o anın içindeyken, "ah biliyorum, bu an, bu koku/görüntü/ses/tatla kazınacak beynime ve bir daha ikisi birbirinden hiç ayrılmayacak" demek, hissetmek... bunun farkına varmak ve sessizce tadını çıkarmak. çok olmaz bu ama, olunca da galiba... güzel bi his be blog. hani "10 yıl sonra bugünü hatırlayıp gülücez" dersin de 10 gün sonra bile hatırlamazsın ya.. tam tersi. aslında ortada hiçbi şi yokken bi anda-- evet işte, ver uyarımı al tepkiyi. "bunu seçtim. bu kokuyu ve bu renkleri, bu an için seçtim. eşleşsinler ve öyle kalsınlar hep."... demezsin de aslında, çoktan dendiği fark edersin. seçtiğini. "vay be seçiyorum, eşliyorum" anı. koşullanmalarlarlar. ama güzelzelzel.
anlatabildim mi ki acaba.

üçboyutlu fotoğraf procemden bahsetmiştim di mi? ondan da olsun ama.
çok an var üçboyutlu donmayı hakeden.

çok uykum, bir biram, efkarlı bakışlarım var blog. efkarı kötü bi şi zannedenlerin aklına şaşarım. daha ziyade şöyle: bir tatlııı hüzüün almaya geldiiikkk kalammıışştaaaann... gibi. hafif gri olabilir ama neşeli aslında. güzel şeyler düşünmeme rağmen / ağlamak geliyor içimden. gibi. oktay rıfat mıydı? çok olur zaten bana. blues. ah blues. evet ive got the blues. kötü diil bu ama.. valla diil. peh sizi ikna etmeme gerek yok. kızarım da böyle kendi kendime. hıh.

bugünün tuhaf anı: teyzemle nilüfer ve "git ona git benden selam söyle selam söyle" nostaljisi. 10 dakika sonra sokakta iki adam, biri diğerine: git ona git benden, selam söyle selam söyle.

vuhu.

güne küfürle başladım, ağzım kuru zihnim açık

bir pazar günü insan sabahın altı buçuğunda kalkmamalı.
hadi kalktı diyelim, bu iş için olmamalı. ne bileyim, sürpriz kahvaltı hazırlamak için olabilir. çok aşıktır uyku tutmuyodur. bebek emzirmek için olabilir. maket uçak yapıcaktır. ay sabah koşusu bile olabilir yahu. ama iş için, 5 saat uykuyla... cık.

neyse, kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olduğuna dair inancım kuvvetli. ordan kurtarırım belki.

dövmesi olanlara bi sorum var. basit ve yüzeysel bi soru:

sıkılmıyo musunuz?

şimdiye kadar hamle yapmadıysam dövme için, arada kendimden bile fena halde sıkıldığımdan. bi ömür aynı noktada aynı motif... insan evlenirken bile bin kez düşünüyo ve boşanmak dövme sildirmekten daha kolay. üstelik burda kendi kendinizesiniz. vuhuhuu. zor. ikna edin hadi nolur. yoksa niyetliyim ben, ne olacağı filan belli. sadece sıkılmaktan deli gibi korkuyorum. bence zihinsel anlamda hala bi çekirgeyim bu konuda. senseilerden bilgi lazım. ciddiyim. ufak diil ama 15 cm filan dövme. ona göre.

bi de peanutbutter çok güzel sinirlenir. bakınız.

köpükbulut. bulutköpüğü. puf puf puf. güzel gülenlerle güzel günler. dağılabilirsiniz.

27 Haziran 2008 Cuma

so damn glamourous she spits glitter

şu an o kadar beyin hücrem yok, hatırlayamıyorum; ama felaket habercisi bi şarkı vardı:
sıcak.. çok sıcak.. sıcak.. daha da sıcaak olucaak...

aynen. kesin olucak. bu yaz komşunun ördeği kadar şanslıysam bi miktar yüzebilirim, azıcık. onun dışında burası bu gidişle sıcak ne, başka bi şi olucak. cehennem hava alıyo der Sabuş, öyle valla.

balıkçılık, arıcılık, ormancılık, temiz su, sağlık, istihdam, tarım, hayvancılık, mültecilerle ilgili sorunlar denince akla.. ööeh. takatim kalmadı be blog. hem cam kenarında soğan kızartan bi grup deliye komşu diyorum. insaf. ördeğine vericek heralde.

sıcaktan büzüştüm. vücudumda su kalmadı resmen.
gözüm yolda, elim klavyede, aklım duşta.
bitti olsun şu proje nolur. çok yorgunum günlerdir. ve yarına sarkmasın nolur. lütfen.
zira... çok aşığım ben.
iyi bi bahanem var bence. başka da bi şeyim yok zaten. bi de yelpaze.

26 Haziran 2008 Perşembe

geryik.

çok sıcak. camı açınca kmler ötesinden mamak kokuyo. alt kat komşumuz yavru ördek almış o vaklıyo. 3 gündür aralıksız siren gibi, kulak tırmalayan bi frekansta huysuzluk eden bi velet ve onun ergen/loğusa/ menopozlu annesinin yine siren gibi bağırışı inliyo. camı açamıyorum. camı açmayı deli gibi istiyorum oysa... zira şu an, tam şu an oturduğum sandalye dahil her şey elektirikli battaniye gibi. deliricem.

Sudan daha sıcak tabii. bu aralar yağışlıymış gerçi. karla değil çamurla kapalı yollar. güney sudanda arıcılık yapılıyo, biliyo muydunuz. ben de bilmiyodum. güney sudanda 5 yaşın altındaki her 4 çocuktan biri su kaynaklı hastalığa yakalanıyo ve çoğu ölüyo. bunu bilmek yaz vakti üşütebiliyo aslında. çarpıcı istatistik açlığımız var di mi. hangi kampanya en fenasını söyliycek... neydi o konser, live 8 miydi, parmak şıklatıp "şık.. şık.. her saniye biri ölüyo... şık..şık.." filan yapmıştı bono. yanında da bi bob geldof. etkilenmeliydik galiba ama nefret etmiştim ben onlardan yine. bono'yu southpark ekibine teslim ediyorum. evet bu ara işim bolca sudan, güneydoğu sudan'da bir minik havza, içinde 250 bin kişi.

neyse, sudan filan derken, yıllar yıllar öncesinden bi kare geldi bugün gözümün önüne. tek bi cümleden, "aman allahım hala var o hastalık" diye kalakaldığım...

bi derginin içinde bi ilan. 6-7 yaşında bi kız, çamurlu bi su var elinde bi kase. su bile yok, çamur resmen. diğer elinde de metal bi boru, filtreymiş. kız ışık ışık gülümsüyo. lise 1 miyim neyim heralde, belki daha küçük. o filtrelerden halka dağıtan bi STK'nın ilanı, yardım istiyolar. valla atmiym ama, tanesi 1 lira filan mı ne, öyle bi para. filtrenin faydası şöyle:

o pis suyu içince bağırsak parazitleri oluyo haliyle. kurt, tenya ne varsa işte. bunlardan bi tanesi var ki, ilaçla filan düşürmesi çok zor, zaten su yokken ilaç nerden olsun.. belli bi boya gelince bağırsağı terkedip, bacağınızdan aşağıya doğru ilerliyo. resmen vücudunuzdan aşağı bi tenya, içinizde, ilerliyo. ta ki ayak parmağınıza gelene kadar. sonra tırnağınızla etiniz arasındaki o tek boşluktan vücudu terk ediyo. yavaş yavaş, ordan çıkıyo. milim milim. saatlerce, 1 m boyundaki o tenyadan kurtulmayı bekliyosunuz. ama filtre varsa, tenya yok.

ilandaki kız şöyle diyo:

"bu kurttan daha önce düşürdüm. tırnağımdan çıkması 6 saat sürdü. filtre kullanma sırasını beklemek zor, bazen dayanamayıp içiyorum suyu. bende yine kurt var ve çıkacağı anın gelmesini hiç istemiyorum."

böyle basit bi şi.
resim altı ek bilgi: filtre başına bin kişi düşüyor.

bin. ortak kullanılan filtrelerden kapılan hastalık konusuna girmemişler bile.

bu ilandan, o kızın gülüşünden, 6 saat boyunca tırnağımdan tenya çıkması ihtimalinin dehşetinden... fazlaca etkilenmiştim. o ülke sudan mıydı bilmiyorum, sanmıyorum. ama günlerce aylarca düşündüm, o kızın ikinci kez 6 saat boyunca... ah. elindeki filtreyle gülümseyişi... çocukken de sulugözdüm ben. sonra unuttum, arkalarına attım hafızamın. ama bugün çok gafil avladı o kız beni. ve şimdi, o ilanın her bi satırı, rengi, capcanlı ve parlak, aklımda.

aklımda aklımda aklımda.

bu aralar



aynen böyle bi şi yapıyorum ve aynen böyle sırıtıyorum.
tavsiye ederim.

25 Haziran 2008 Çarşamba

caravaggio

caravaggio denen çok sevgili italyan ressamın resimlerinden çok etkileniyorum. ışıktan çok karanlığı, gölgeyi kullanmasından, kompozisyonlarından. gombrich'in anlatışından da kaynaklanıyo olabilir, beynim yıkanmış olabilir. bilmem. ama büyük bi saygım var, kimin yok ki. modern resmin başlangıcı sayılan bir sanatı var. ayrıca, wikipedia der ki, hafif delişmen biriymiş, birini öldürmüş, ölüsüne para ödülü konunca malta'ya kaçmış, hep birileriyle kavgalıymış.
neyse, bolca dini kompozisyon resmetmiş bu 1572-1610 kişisi. fırçasıyla kafa tutmuş kiliseye, kendince. fırçasındaki sanatı kiralamış kilise bolca, kendi gördükleri gibi resmetsin diye azizleri ve isayı. o fırçayı tutan adamın görüşünü beğenmemişler mesela. reddedilmiş kimi resimleri, tekrar çizdirilmiş. fırçayı tutan adam, sadece azizleri değil, dini çizmiş aslında. islam'da resim olmayışından naşi (ki naşi çok güzel bi kelimedir) bir ressamın din adamlarına, din anlayışına kafa tutması sanatıyla olmadı elbet. şii toplumlarda da olmamıştır bence, hz.ali resimleri arasında ne kadar fark vardır mesela, pek bilmiyorum. ama 17. yüzyılın başında bir ressam ve kilise arasındaki bu görüş farkı, çatışması ve inadı, elbet o topluma bi fayda sağlamıştır... illa martin luther'le olup bitmedi haliyle avrupanın kiliseyle derdi. neyse, konuşmak yerine efendim, göstereyim:
kilise caravaggio'nun Aziz matta'yı resmetmesini ister. matta malum incili yazan azizlerden, 4'e indiriliyo filan hani iznik'te. di mi öyleydi. neyse işte, bizim matta, matthew, matta incilini yazmış haliyle. 1945'te yanmış bu resim, fotoğrafları kalmış. caravaggio aşağıdaki şekilde resmeder: Matta yaşlı ve cahil bir köylü gibi, çıplak ayaklı ve şaşkın. elleri ayakları kaba saba, oturuşu bile eğreti (hatta ayak tabanı cemaate dönük). bilgelikten ziyade ürkek, elini meleğe teslim etmiş. melek şefkatle incili yazdırıyor matta'ya, matta'nın suratında kendi yaptığına şaşar bi ifade, kaşlar havada. bence çok insani, sevimli, hatta saf bi resim. bir köylünün, sıradan bir adamın DA aziz olabileceğini gösteren bir kompozisyon. hani maksat inancı güçlendirmekse..



velakin kilise tarafından reddedilir. kilise reform sonrası restorasyon kilisesi. caravaggio'ya bi ayar çekerler ve o da isteğe uygun (müşteri memnuniyeti) yeni bir kompozisyon yapar ve bu kez beğenilir. kilisenin mattası daha ziyade şöyledir:

sanat uzmanı olmaya gerek yok farkı görmek için. alim matta, yazmaya oturmuş, melek de ona yardımcı oluyo tahminen. bilemem dini detaylarını. masası ve sandalyesiyle, dökümlü kumaşıyla, bu mattanın daha bi şık ve hatta "jön" olduğu kesin. işbilir haliyle, meleğe "tamam kaptan, görev anlaşıldı" der gibi bakıyo nerdeyse. şüphesiz kilisenin cemaati olan köylülerden çok finansörü olan seçkinlere benziyo. belki kardinali model almıştır caravaggio hatta.

favori resmimle kapatıyorum. burda da efendim, isanın bi mucizesi resmedilmiş. inanmayan havarisi inanç tazeliyo sanırım. soldaki malum, isa. merakla bakan, yine köylü, cahil ve üstü başı yırtık adamlar da havarileri. St. thomas'mış hatta o parmağını uzatan. isanın gömüldükten sonra dirilişine şahit olmadığı için, "aa yaralarına parmağımı sokmadan inanmam" gibi bi şi diyo galiba. neyse işte, dediğim gibi, detayları bulanık haliyle. hiçbirinin başında hareler yok, şaşkınlık var. üstelik yaşlı başlılar. ve bu kadar önemli bi konunun kompozisyonu neredeyse mum ışığında gibi, bol gölgeli ve karanlık. ışık nerdeyse isanın arkasından geliyo gibi. çok canlı, hatta kanlı canlı.
işte bu da böyle bi şi efendim.
2008 yılı itibariyle hala, nobel alan yazarının politik olmasına şaşan bi ülkedeyiz malum. politika için illa kelime gerekmediğini düşünüyorum. beğensek de beğenmesek de, var politik bi halleri sanki bu sanatçı takımının. az gelir, çok gelir, ters gelir.. ama var. bakıyoruz yıl 1607, o zaman da varmış, hala var. nobel almayanlarda da var hatta, inanamazsınız. mimarda, heykeltraşta, ressamda, şairde.. var bi haller. toplumculuk değil bu illa, duruş. beni bizi inşa etmek değil, kendini bilmek. eh, bırakınca iki ayak üstünde durabilsinler di mi sanatçılar, sağdan soldan omuz verilmeden...
böyle de bağlarım, hiç acımam.

22 Haziran 2008 Pazar

pinek

-lemek.
bugün bütün gün. yorucu işmiş vesselam.
50. yaş doğumgünü kutlamaları sezonu açıldı çevremde. ilki gayet renkli ve eğlenceliydi. özellikle şarap -şarap-şarap- çikolatalı kek (ki piinatbatırcım tatlı+şarap formülünün etkilerini denediğimiz o meşhur gecede bana destek olan ikinci kobaydır) sonrasında topuklarla çimde twist ve jive'a kalkıştığım an eğlenceliydi sanırım. çime saplanmadım, düşmedim ve eğlendim işte. hıh. ayrıca bu kuşağın "devrim yapıcaz derken dans etmemişsiniz siz hiç" gibi saçmalamalarıma katlanıyo olması güzel. "zafer işaretini göz hizasından yanlamasına çekerek pulp fiction havası yakalamakla olmuyo, devrimci hareketler bunlar" filan dedim. hatta dikkat ettim, sol yumruk sallama alışkanlıkları var ritm tutarken. olgun arkadaşlarım ve ben. hohoyt. anneminki de yolda. bu kabotaj bayramı... vapur kiralasam diyorum. bayraklarla mesaj veririm. gökçek botanik parkına yapay göl yapsın bari hatrıma. procem var melih bey. neyse yani, ayaklarım çok ağrıyo özetle. alışık diilim.

şu an orda olabilirdim ama diilim. olsun varsın. şu an evde çok huzurluyum ki pek olmaz.
özlüyorum çok. uzanıp dinlenmeyi. ertelenmiş günlük şeyleri özlüyorum. ah bu blogun kuralları olmasaydı daha neler anlatırdım ama var işte. şoray kirpikleri gibi bi şi. kitabım var benim okurum.

daha önce burda bi yerde bahsi geçmiş büyük, kahverengi kahve kupamı çok sevdiğimi bi kez daha belirtirim. kırk yılda bir kahve içsem de bana sütlü kahve içme isteği veren, fıçımsı şey. dümdüz ama şık bi şi. içinde çay varsa da olur. ipek ongun görse bayılırdı. bu kupanın gözümün önüne getirdiği sahneler hep bi şi okuma-yazmayla ilgili. tez buhranlarında eşlik ettiği için olabilir, o amaçla alındığı için olabilir. neyse işte. possessions possessions. eşyayla platonik duygusal bağlar kurmanın anlamı sorgulanabilir tabii. ama hangimizin uğrulu kalemi yoktu ki sorarım. uğurlu çakıl taşı bile olan biriydim ben minikken. nası bi uğur getirdiğini düşünüyosam artık.

bissürü şarkı madem. napalım.

20 Haziran 2008 Cuma

virginia frijitti.

pazartesi günü bir 20 yaş dişimden daha arınıcam. bu seferki iltahap yaptı çenem acıyo filan ama gözümü korkutmuyo; çünkü hep çok rahat çekildiler, ağrısı az, kanaması daha da az, 1 haftalık süreler en fazla. sağlık bültenim bu şekilde. bugün şu an tam şu an, bana bahane olan bütün geciktirici engeller ortadan kalktı. bağlarım koptu, işlerim durdu, 20 yaş dişimden gelicek muhtemel ağrı dışında hiiiiiiiç bi derdim yok. tek derdim: kendim. yaşasın. di mi? yaşasındır tahminen. bir bilen çıkıp da "aha şimdi yandın" derse diye korkuyorum.

*-*

beş senede(5), bin kişi (1000) namus cinayetinde öldürülmüş. öldürenler hapiste krallar gibi karşılanmışlar, bi kısmı "haksız tahrik" indirimi de almıştır kesin. istanbulda her hafta biri öldürülüyor. bi kadın. yasak aşktan, tacizden, tecavüzden... kimbilir kimin ne kuralına uymadı diye, ölmesi gerektiği için. birisi sizin ölmeniz gerektiğini düşünse, ne kurtarabilir ki sizi onların elinden? kapatılan sığınma evleri mi? 3 çocuk doğurmak mı? tecavüz edilince öleceğinizi bilmek... tecavüz edeni düşünüyor insan: tecavüz yetmiyor bir de o kadının ölüm fermanını imzalıyor kendi elleriyle. tahminen de akrabası, aile meclisindeki forsu hiç azalmıyor. belki de apoletleri katlanıyordur. insanın içinde bitmeyen bir öfke uyandırıyor bu. nefret, öfke, hırs. bir sürü siyah-bordo hisler uyanıyo insanın içinde. kaynayan zift gibi hisler.

sanki yolda sadece yürüyen vajinalar gören bir ülkedeyiz. vajinayım ben, vajinasın sen. hooop vajinalar. birilerinin vajinası ama, kendine ait bile değil. virginia hatalı. odaya gelene kadar, kadınlara önce "kendine ait bir vajina" gerek. odaymış, sanat yapıcakmış. ha yaptın virginiam gülüm. adın çıkmış frijite sen hala oda filan... bak 2008, isviçreden bildiriyo basın: efendim sarhoş rus taraftar önce barda içkisini içmiş, sonra en yakın genelevi sormuş, sonra dönüp herkese bira ısmarlamışmış. kah kah kah. içkinin yanında bir servis olarak sunulan kadınlar. bir gün bi kadın da sorabilecek mi acaba barmene, "en yakın genelev nerde" diye. soramayacak işte. isviçre'de bile taş yağar başına. hop köşe başında bi çabuk zevklenip gelmesi bir kadının-- naman nallahım. hiiiiç sanmam. erkek sevişir, sahip olduğu ya da kiraladığı vajinalarla ve penis, ah penis bir kudret timsali, sahibinin haklı gururu. parasını verir ya da ömrünü sonlandırır o vajinaların. ve penistapar kadınlar da şak şaklar gururla. totemlerini pek bi severler. besler büyütür. freud paşadan pek hazzetmesem de en azından bugün penis şeklinde totem dikilse anında müritleri olacağını bildiğim milyonlar dolaşıyor sokakta, erkek ve kadın.

içimdeki öfkeyi anlatamam.
unutmama imkan bile yok. yok işte. kadınım ben. bas bas bas bağırıyolar bana. cuma günü saat 12'de kızılay alt geçide inersem, abdestini bozduğum onlarca adam bağırıyo yüzüme. mini etek denesem bi dükkanda, yan kabindeki kadın bağırıyor kaşları havada. hep bi gürültü: "vajinan var ve bu kötü bi şi!!". vajinayla ne geliyosa artık, ne yan anlamlar, ne beceriksizlikler, ne eksikliklerse meali... bi duvar düşünün, hep tosluyorsunuz, hep hatırlatıyor kendisini. çizgi filmlerde, karakterin tepesinde, bir tek ona yağan yağmur bulutu gibi. hep sizinle. her gün, en ufak olayda, sokak kapısından çıktığınız anda sizi süzen bakkal çırağıyla başlıyor yağmaya. hak görüyor süzmeyi bakmayı, ayıplamayı... bana baktıkça, bana, kardeşime, arkadaşlarıma... illa bas bas bağıran kadınlıksa duyulan, istendiğinde köşe başından zevkine kiraladıkları bir şeyse bende gördükleri... ikiyüzlüce peşinden koşup sonra da tek kurşunla uğruna öldürdükleri... öfke ne kelime, insan tarif edemez duygularını. tıkanır kalır.

ne farkı var acaba kız çocuklarını kuma gömmekten? görünmeyen, ağır bi gaz bulutuna gömülü yaşayan kadınlarla dolu etraf. otobüste yanınızda oturan kadının her gün birinden dayak yediğini bilmek, bir ters hareketiyle haksız tahrik-- şu dünyadan gitme ihtimaliyle yaşadığını bilmek niye normal ki? korkmak sahi, hep korkmak, ürkmek, iki kez düşünmek, kendine "sokaktaki erkekler" gözüyle bakıp üstünü başını düzeltmek mesela, kendin için, tanımadığın kadınlar için korkmak... niye normal ki?

sahi kudretli penis gurur aracıyken bebeklerinden beri, benim vajinam niye ölüm, taciz sebebi? niye ayıp ya? niye biri şımartılan arsız çocuk, diğeri külkedisi? niye niye niye?? ben ayaklı bi vajinadan ötesi olduğumu niye İSPAT etmeliyim ki? sürekli sürekli beynim DE var demek, bir ne demek cidden? en janjanlı binalarda iş başvurusu yaparken o vajinanız yine "her an doğurabilen" bir silah halinde dönüp yine sizi vuruyor. beynim DE var. doğurmak dışında isteklerim DE var. sırtımı birisine yaslamadan yaşama ideallerim DE var. kendime, aileme, hayata karşı namus dışında sorumluluklarım DA var. sen anlat bacım.. aa konuşan vajina! peh. boşlukta yankılan ve fade out. vajinismus topraklarında kime ne anlatıcaksın.. o kadar yorucu ki bazen.

kimbilir, o namus cinayeti işleyenler kendileriyle ilgili gazete küpürünü ranzalarının köşesine asıyolardır belki, gururla. kadınlarsa birer kaynayan zift kazanı. bazıları en azından... bu hafta yine orda bir kadın, üstünde hak bile iddia edemediği vajinası yüzünden kimbilir nasıl bir korku ve acıyla ölecek. tuhaf... kendi seçmediği sıfatlarla doğan vajinasız kadınlar oysa hepsi.
vajinasız birer "yürüyen vajina".

19 Haziran 2008 Perşembe

ankarada dolu.

taaaaam 140 cm uzunluğunda bi fularım var. allahım adeta alice gibiyim, her tür oran-orantı kaydı gitti, ya onlar büyük ya ben. nezleyim. nezleyim. nezleyim. nezleyim. nezleyim. uzun fular seviyorum. anneannemin parıltılarını seviyorum, minik minik ve uyumlu. kardeşimin 6 yıldır doğumgünü kutlamama inadını seviyorum. annemin 6 yıldır en az 6 gün boyunca "bu çocuk niye kutlamıyo" söylenmelerini seviyorum. patronumun "şimdilik boşsun, bi o kadar hoşsun ve ben bir gece ansızın tonla iş yıkabilirim" mesajını-- sevmeyi öğreniyorum. kitaplarımı devir devir devirecek zamanımın olmasını, iş aramaya başlayacak olmayı, akan burnuma rağmen seviyorum. bi anda dolu yağmasını da. hatta itiraf ediyorum, dolu yağarken dışarda olmayı seviyorum. tuhaf bi şekilde büyüleyici geliyo. küçükken de çatıdan dalga dalga akmasını izlerdim. özlüyorum bi de ben of.

gururla- ve sonunda- duyururum: çevre ve kalkınma konusunda eleman arayan varsa, buyrun benim (böyle bi elemanı kim arar, hakikaten bilmiyorum aslında). o çok popüler "sürdürülebilirlik" kelimesini cümleyi geçtim, paragraflar içinde kullanabilirim ve her biri kulağa mantıklı gelir. ama rica edicem "sürdürülebilir sömürü" temalı şeyler olmasın, kaşıntı yapoor. hohoyt böyle de havalı bi işsizim ben monşer, olmayan işleri beğenmem filan.


bu da böyle boş bi perşembe. ne kadar B harfi oldu bi cümlede..

18 Haziran 2008 Çarşamba

ben her yaz başı nezle olurum.

istanbul'dan her dönüşüm şöyle: ankara'ya 2 gün küs, sonra 2 gün gaza gel, sonra 2 dakikada atalete teslim ol. ataletin bu mu dünya, resmen.

bi de saçlarımı kestirdim. kuaför "içimdeki karavel" isimli çalışmasıyla beni sınadı, adeta 1950ler, ben fırınından kurabiyelerini çıkarmış, sevinçle televizyonuna koşan kadın. nayır nolamaz. neyse yendik bunları, geçtik bunları, kökü bende, fön makinası da bende.

ilk kez etek diktiriyorum. nedenini bilmiyorum. ucuz kumaş olabilir, anlık saçmalama olabilir, lacivert ortancalar olabilir, ilk kez bi terziden korkmadığım için olabilir. çok heyecanlıyım. terziye bir sürü dikiş terimi içeren, bir sürü cümle kurdum ve galiba yarısına yakını filan doğruydu. hiç olmadı "bööle olsun sonra bööle olmasın ama şööle olsun" diye vücut dili kullandım.

bu arada, kumaş desenlerini kim tasarlıyo bilmiyorum ama annemle özellikle çiçekli kumaşlardaki psychedelic tatla (linkteki desenlere yakın şeyler gördüm cidden) eğlendik. böyle ışın demetleri arasında büyüyen kırmızı ve mor petunyalar filan.. derken kumaşın diğer yarısı sanki suda yansıma gibi bulanık. vuhuhu. kumaş boyasıyla kafayı bulmuş gibi. yanımdaki teyzelere söylemedim tabii, ayıp... ama bursa kumaş pazarı lucy'nin fezaya erdiği nokta olabilir. etek demişken, bir sürü fikrim, sıfır bilgim ve sıfıra yakın sabrım var. sanırım tek atımlık macera olarak kalıcak ve çok değerli fikirlerimi uygun bi ücret karşılığında singer sahibi kadınlara satıcam.

gelincik. bi de kırlangıç. batı kültürünün her haltı ölümle ilişkilendiren karamsarlığını bilemem ama benim için kırlangıç beklemektir, sabırdır, fırtınası olur onun. gelincik de mutluluk, müteşekkir mutluluklar, "iyi ki"ler, "tam zamanında"lar. öyle işte. gelincik ve kırlangıç da hmmm.... "beklenmedik sanılan mutlulukların aslında ne kadar uzun zamandır beklendiğini anlamak" olsun bari. fırtına sonrası.

16 Haziran 2008 Pazartesi

henüz

dönmedim. hala istanbul. ama blogu özledim, meraba blog naber. iilik nossun. aç koynunu kuş konsun blog. dönmek istemiyorum ve dönüş hep çok sancılı. mezunlar günü güzeldi ama, minderi pofuduk yapıp üstünde zıplayan kız çocuğu güzeldi... ve diğer şeyler. kalmak istiyorum burda şimdi oturduğum noktada. ışıklı ve güzel günler görücez di mi çocuklar... evet blog.

teknolojiden çok şikayet eden ama her nimetinden faydalanan bi patronum var. ben elektronik aletlerden şikayet ettiğimi pek hatırlamıyorum. yani bozulunca filan, kaale alıp konuşuyorum bile kendileriyle... ama varlıklarından şikayetçi olmam pek. yok bilgisayarsız olsaydık, yok cep telefonu da neymiş filan-- uzak bana. zira var elimde, kullanıyorum, hem de hohohoyt doyasıya. haliyle şikayetçi olsam kimi kandırıcam. ay neyse uzun lafın kısası, internet büyük nimet. misal, hrant dink cinayetinde hop hop bazı forumlara giriyoduk, göktürkçemizi geliştiriyoduk, hafif bi counter strike tadı oluyodu ama olsun. şimdi de hop hop facebook'a giriyoruz (ki buna façabuk, façabok, feysbuk, feysbok gibi isimler de sık sık verilmekte) bi bakıyoruz ki: a-aa polis. grupları filan varmış. şirin. aslında üyelik ad-soyadla biliyosunuz, genelde öyle. yani burdan acaba suç duyurusu olabilir mi teknolojik filan? profillerinden fotoğraf seçeriz. forumları da vardır belki. yani zamanında suratımın ortasına göktürkçe küfür yemiştim ben, ki "tam anlamadım ama tuhaf bi şekilde tanıdık geldi" hissi veren bi cümleydi yanlış hatırlamıyosam... teknoloji olmasa ben o dilin ne olduğunu nasıl bilicektim diiğ mığ? güzel şey. şikayet etmeyin.

görmekten korktuğumuz şeyler en saf hatta çocuksu haliyle burda. fotoğraf filan seçiyolar kendilerini temsilen, işte gerekirse bi takma isim... yazı fontu filan, kırmızı italik. çaba var, özen var. acı verici olsa da, bunun için gösterilen bir özenin varlığı bence asıl mesele. nasıl anlatılır ki... hani yolda sokakta, kahvede anlık edilmiş bi laf değil. sesli düşünmek, topluca çıldırmak filan diil. özenli. kendisini nasıl sunduğuna dikkatli- ve ah gülüm, o en güzel olmak istiyor: en çılgın, en türk, en polis, en en en. en çarpıcı, en havalı. filmlerdeki çok şık kiralık katiller gibi mesela ya da olay yerine hep siyah bir kadife eldiven bırakan kadın katil gibi: izi var, ve o izden tanınmak istiyor. birinin ölümünden haz duyarken ve başkalarının ölmemiş oluşuna üzülürken kendisi, onu en cilalı haliyle tanıyın istiyor... çünkü: gururlu. gurur duyuyor yaptığıyla, düşündüğüyle."önce basını vurucan esas" derken gururlu, coşkulu ve testesteronlu, birbirlerine galeyan bi de. hepsi özen, birbirlerine "resmin çok güzel olmuş" diyolar.

merak ediyoruz di mi bazen, bu adamlar nasıl uyuyor geceleri diye? nasıl deliksiz bir uykudur o? biz yaptıklarına ve yapma ihtimali taşıdıkları şeylere sinirden kasılarak ağlarken mesela, bu adamlar ve kadınlar, nasıl sakinler bu kadar? nasıl sıçramıyolar yataklarından, nasıl sayıklamıyolar ve nasıl nasıl nasıl bunca gururlular? yatağında bütün gece, gururlu ve huzurlu?

yıldırımcığımın dediği gibi oysa: Vicdan, kişisel huzursuzluğun kaynağıdır.
tersten okursanız da anlamlı mı ne...

9 Haziran 2008 Pazartesi

1 hafta


yokum ben.
güzel geçsin olur mu chupa?

ist(em)iyorum

galiba istiyorum ama belki de istemiyorum. bazen harika bi fikir bazen saçmalama deryik. bazen on kaplan gücündeyim bazen ana rahmine dönmeliyim. bazen gün bitmiyor bazen gün yetmiyor. bazen ideallerim bazen liralarım. bazen 24 yaşındayım bazen 242. bazen taze bazen bezgin. bazen hayal bazen gerçek. bazen ben bazen hariç. bazen hemen bazen belki. bazen yarın bazen dün. bazen şimdi bazen üç aylık çeyrekler.

herkese oluyo biliyorum ama itiraf ediyorum: bu ara bu hal beni yoruyo. gerçekten çok yoruyo.

aklımdan geçen, içimi kıpır kıpır yapan fikirlere hamle yapmak, hamleyi düşünmek bile yoruyo. CV yenilemek gözümde büyüyo. hala belimden bağlı haber beklediğim, hayatımı askıya almış yerler var, onlar da yoruyo. elden ele işler beni yoruyo. gerçekten kıpır kıpır mıyım, onu bile bilmiyorum. çabuk heyecanlanamadığım gibi, çok çabuk vazgeçiyorum.

düşünmek bile yoruyo be. of.

ve yani ben bi arkadaşım olsam, ya da aile üyesi, dışardan biri, kesin kendime bakıp bakıp "bu kadar içlenene kadar şimdiye yapmıştın, bitmişti" derdim heralde. bana da deniyor netekim. yapmayı düşünmedim değil. ama iktisat ilmi der ki: risklerinizi biliniz, kısıtlarınızı biliniz, enseyi kollayınız. fayda-zarar analizi de veri eksiği varken yapılamaz. tahmini değerlerle de peynir gemisi yürümez.

ben bölümü bi türlü sevememiştim zaten.
bir evhanımı aritmatiğinden ötesini söyleyemedi bana şu an, bakınız.

tek başıma karar verebiliyo olmak isterdim. ben beceremediğimden değil de, öyle gerektiği için maalesef, bu ara tek başıma karar veremiyorum. karar alamıyorum mu denir yoksa. ne aldım ne verdim işte amaaan. fazla içime döndüm, kendimi yemekle meşgulüm ve bu blog da giderek öyle bi hal alıyo. ben kendimi canlı yayında yiyorum gibi.

6 Haziran 2008 Cuma

salı sallanıcam.

akşam 9da elinde matkapla duvara saldıran bi komşunun elinden matkabı kapıp beynine saldırmak istiyorum deli gibi. kulak da olabilir. açıldı binanın tamirat tadilat mevsimi. sanki bütün bina emekli, sıkıntıdan alet kutusuna daldılar. zöt zöt zöt. bi de durup durup yapıyo, sivrisinek gibi. bıızzrt... sessizlik.. bız- zır-zıırrt... sessizlik... bızt?... sessizlik... bızzzzrrttt!!! içimde 10 kaplan gücünde, bi 3. sayfa haberi yaratma potansiyeli var.

ben küçüğüm ufacığım, kardeşimi kucağıma vermişler ilk kez, "ama bunu kaşı yoook?!?!?" demişim. işte o kaşsız çocuk benden önce jethro tull konserine gidiyo. üstelik artık kaşı da var.

gül çifti japonyada. fotoğrafları heyecanla bekliyorum. capon kızlarının mini etek ve zafer işareti sevdaları malumunuz. ilk meyvelerini vermeye başlamış ama tek tek olmaz, sürü halde köşeye kıstırmalarını istiyorum.

radikalin internet sayfası giderek fasonlaşıyo, durduramıyoruz. "erkek adam etekle süt sağar"mış. bu mudur haber yani. burda mıyız hala. seksist bilinçsiz şeyler. matkabımı getirin.
telekulak konusunda çözüm burda .

YÖK'ün adı geçince kafasını çeviren öğrenciler var. benim görece anaakım okulcum bile "yök artık" demişti zamanında. neyse, şahsen tiksiniyorum varlığından, tarihinden, bilmişliğinden, yaşlılığından, kaskatılığından. ama tiksinmek bir çözüm değil, geçtim işte ellerinden, sonra da öküz öldü. bi yerlerde insanlar, ki bu insanlar diktatörlerini de sevmezler nedense, eğitim reformu istiyo. gençler. gagidi çıkmış adamlarlarlarlar yerine gençler, çok gençler. alışmamışlar maalesef. bi alışsalar, normalleşse, geçicek her şey oysa. direniyolar.

şükürcüler tarikatı

çok sevgili "mylaptopisabitch" kurumu... seni seviyorum. sevgili sürtüğümün güç girişindeki temassızlık yüzünden TAK! diye kapanıvermesiyle, boynum bükük, ah başka çarem yok ki, napmalı netmeli, patroncum döncem ben size, ofisi terk ettim. saat 3e doğru. evet evde çalışmaya devam ama olsun. sürtükleri seviniz, iki kalp kırıp bir sonraki seferde gönlünüzü alırlar. adeta mehteran. canım canım.

camkenarı

kimseyeylemeyinama
ç
o
k
s
ı
k
ı
l
d
ı
m
ve
k e s i n l i k l e
bugün
çalışmak
istemiyorum.

5 Haziran 2008 Perşembe

812

acaba baraj suyunda yıkansam, zemzem suyu filan gibi, biter mi. bu mu lazım bana. balık çiftliği, baraj filan, bi "su birikintisi" mesajı var da ben mi alamıyorum. bilinçaltım istanbul krizini tesadüflerle mi önüme sürüyo. nedir bu yahu.

bi playlistim var... çakmak yakıp yanımda sağa sola sallanırdınız, öyle bi şi.

huşu içinde hiç inanmadığım şeyi, barajların faydasını yazmaya çalışıyorum. sulamaaa, su arzııı, sel kontrolüüü,, enerjiiii... tam döt tanee... küfür gibi. gün oldu "damn the dam" the bağırdım ben turuncu memleketlerde. hala öyle. yeni sebepler buluyorum sadece. bedenimi şimdilik kiralamış olabilirim ama ruhumu asla. hıh. masum değiliz hiçbirimiz belki ama, bazılarımız da daha eşit.

müzeyyen senar'ın odeon yılları albümünden daha önce bahsetmiştim. aynen tekrarlarım.
şu an burda olmamalıyım. barac.

şarapova elendi. jankovic elendi. çook güzel bi maçtı gerçekten. ivanovic ve safina'nın oynayacağı final ctesi günü. tenisten hiç zevk almıyosanız mesela, hiç izlemediyseniz, gün bugündür.bence izleyin. 22 adam ve bi top kadar kalabalık olmayabilir, ama daha insana dair sanki. yarın da erkekler yarı final: federer vs monfils, djokovic vs nadal. pek sürpriz değil. finali de pazar günü.

bir il milli eğitim müdürü 28 kıza "Liseyi okumak zorunda değilsiniz. Paranız varsa okursunuz. Okuyamıyorsanız, gidin evlenin" dedi. niye? kızlar 4 km yürümek yerine servis istedikleri için, yolda her gün taciz edildikleri için. ilin milletvekili kaymakama gitti, kaymakam "12si alevi, bunların devlete bakışını biliyosunuz" dedi. vekil içişleri bakanına gitti. servis geldi, eğitim müdürü de görevden alınmış. haydi kızlar kocaya. bunu biliyoduk. içim şişti de, sizin de şişsin istedim. tek paragrafta durum komedisi.

sezen aksu'nun "farkındayımmmm" derken dudak büzdüğünü düşünüyorum, çok soğuyorum kendisinden. hıhı canımın içiii farkındayım mucuk öptüm seni kib der gibi.

ah deriin iç çekmeler günleri bu ara. kimi sıcaktan, kimi düşünmekten.
40 kere "geçecek", 40 kere "olacak", 40 kere de "yakında" demek lazım.
şeytan "40 kere 'şimdi' desene gerizekalı" diyo bana ama neyssssee. dorothy değilim henüz.
barac deryik hadi.

nana nana nana- nana nana naaaa na.

4 Haziran 2008 Çarşamba

belli şeyler

mesela jelatinin parmağında güzel bi yüzük olacağını bilmek güzeldir. "acebağ bugünkü nası bi şiiğ"dir hatta. simiole geri gelicekmiş diye beklemek güzeldir, onun okuyucularının sonra birbirini okumaya başlamış olması da güzeldir. fındık shot güzeldir. kangroove vardır, onların çakması bile güzel(miş). sonra evi akşam güneşi alan insanların ev serinleyene kadar biraz asabi olabilme ihtimalini gözlemlemiş olmak güzeldir. sonra kardeşle dedikodu güzeldir. gün içinde kamçı kamçı galeyana gelip çalışmak güzeldir bazen bi anlamı varsa. kararlı olmak güzeldir. belirsizliklerden korkmak güzeldir. şeffaf pembe bi zarf almak güzeldir. boncuklar güzeldir. terbiyesiz atasözleri güzeldir. bazı arkadaşlarınızın huylarını bilmek güzeldir. başka arkadaşlarınızla o huylara gülümsemek güzeldir. sonra onların sizinle dalga geçmesi de güzeldir. pıt diye yatağa devrilip sabah aynı pozisyonda uyanıcak kadar deliksiz uyumak güzeldir. yumurta güzeldir. hüsnüyusuflar komik ve patchwork gibi ve güzeldir. kokulu çiçekler daha güzeldir. sarımsak-domates-nane üçlüsü güzeldir. birinin size şekerlik demesi de güzeldir. BBG denince bir başka gece demek de güzel olabilir hatta yaşınız tutuyosa diii mi diii mi yan odacım.

301 ishali

böyle bir durum var. herkese 301den mantar gibi dava açılıyo. koysunlar bi kanun, mesela, adı "tipine kılım" kanunu olsun. tipine kıl olduğuna dava açsın yetkili kurum ve kişiler. ya da "sus len" de olabilir adı, susturucu bi kanun... manifestonun ilk maddesi, net ol ciğerimi ye, bakınız burda da işe yaradı. ay neyse önerge kabul edildi, hep beraber takip altındayız. dinlenmek istemiyosanız konuşmayın gibi dahice fikirler uçuşuyo.

derken 1,5 yıl sonra neredeyse, aaa beyazbereligenç O.S yalnız değilmiş. değilmiş işte. gözcüler varmış, ki biliniyordu bu. o 2 kişi varmış. 301. 3-1=2. varlarmış. insanın içini şişiren derecede gözümüze gözümüze bi insan yok etmecilik. yok edilebilirliği bu kadar bariz yapmak. yok edilebiliriz. bunu biliyoduk zaten. unutamayız. bu hep aklımızda çın çın. bir gece ansızın manisalı bir genç olabilirsiniz. bir sabah ansızın unufak da olabilirsiniz. pikaçuysanız, sizi seçerler. bu da normaldir. seçerler, gidersiniz. hiyerarşi vardır, siz yok edilebileceklerden olduğunuzu bilmeseniz de, hissettirirler bi şekilde. ne komik, kelimelerden gidersiniz bok yoluna. düşüncelerden. hala en çok kelimelerden korkuyo o seçici kurum. söyleyebilme ihtimalimiz olan şeylerden.

normalleşiyo her şey. kıyameti koparmak gerekirken normal normal her şey.
şimdi telefonu açıp insan mesela... ağlasa karşısındakine. niye böyle diye. gazeteyi okusa sesli... içinin acısını anlatsa böyle ufak yerlere, ufak şeylerden. arada dinleyen kulak, kalem kağıt çıkarıp not mu alacak? ya da belki teknolojiktir her şey, sihirli kelimeler geçince kaydediliyodur. numaralardan korkuyorum bazen ben. TC kimlik numarasından mesela. sanki içimden bi insanı alıp atıyo, 10 haneli bi şi oluyorum. anlatması zor. sokak köpeklerini de numaralıyolar. bildiğin karabaş KL4570-98 oluyo. fazla dijital bi his. şimdi de telefon numaraları mı yani?

behiç ak'ın bi karikatürü vardı. bi çocuk "BARIIIIŞŞŞŞŞ" diye bağırıyor, minicik, okul önlüklü. sonraki karede hapiste. parmaklıkların ardından "ama ben arkadaşıma seslenmiştim?" diyor.
90larda çizmiş tahminen. 90 dediğin, 18 yıl önce.
bağırsanıza hadi arkadaşınız arkasından...
3x0+1 adet davanız olsun. olabilir. bir gece ansızın gelebilirler.

3 Haziran 2008 Salı

seni ben pek çok



bir asistanın maceraları:
atıl kurt! günün her saati, haftanın her günü ve her yöne.
tek telefonla.
plan yapma kurt, zira buralarda planı ben yaparım.
peki bu iş ne zamana yetişmeli?
bu tür soruların cevabı genelde dündür çekirge.
maaş elbet bir gün.


allahtan kısa sürecek. hemen bitecek. sonra ben martılara kavuşucam.
güneşli kırmızı koltuk martısı olucam. uçmiycam bile. yakında ve uzun uzun.
o üstteki karenin içindeydim ben geçenlerde. aah ah.
yine boncuk aldım, duramıyorum.

bazen insanlara haksızlık etmiş olabilirsiniz. o sinirle bir sürü şey yapmış olabilirsiniz. sonradan "tüh ya" demediyseniz belki de bi sebebi vardır. özrünüzü diler, hayata zevkle devam edebilirsiniz. zira şu caaanımm hayat fayda-zarar analizlerine kalmadı.

1 Haziran 2008 Pazar

cataflam: kara gün dostu

evin yakınlarında bi "ağrı merkezi" var. galiba yıllardır aradığım mutluluk orda. ben bel derim, hop tedavi, ayak parmağı derim tedavi, diş derim tedavi... ya da belki gerçekten vücudumda bi ağrı merkezi vardır, bulurlar ve kapatırlar... ya da ben evrimin kayıp halkası, insanlık aleminin rosetta taşı, bi nevi ornitorenk gibi bi şiyim ve 20 yaş dişi yerine bi boynuz çıkarıyorum. bunu, tek sinir kanalında iki sinir görüp arkadaşlarını çağıran ve adeta bi kobay fare gibi beni izlettiren diş doktorum da onaylayabilir belki.

bu haftasonunu çok sevdim, benim olsun mu? mavi çamların ortasında gülümsemek güzel. eğer özdemir asafla ilk kez tanışan bir liseli olsaydım bugün tam da hoşçakal dedikten sonra inen yağmura binbir satır döşerdim. aa du bi du yapılmışı var: gittiğin yağmuuurrla geel, küskünüm yağmurlaraaa... ahahahha... çok eğlendim kendi kendime.

kendi yazmadan muştumuştu: jelatin memleket topraklarına döndü.
ve aynı memleket topraklarından bir meltem geçiyor. pigmelerle dans eden'le fotoğraf makinasız mini bir seansımız oldu efendim. daha geniş vakitlerde "adventures of..." tadında devam edebilirdik velakin bendeniz erken kalktım. neyse, bu buluşmadan çıkan sonuç şu:





acaba yarın uyanıp "anne ben mamut oldum" der miyim? çok ağrıyo adi şey.

yıl 2008, türkiye alo fetva hattı'na zina nedir, naparsam zina olur gibi sorular soruyo. yahu, insanoğlu boşuna "savaşma seviş" dememiş işte. at testesteronu bünyenden... bi sarıl öp dokun nedir yani. beraber gül bi şilere. illa bi asabiyet gerekmiyo ki bize. galon galon var zaten ondan. ama uzmanların "bu zina diil ama günah, bu tam günah sayılmaz ama yasak, bu da tam yasak sayılmaz ama ayıp" kıvamı "hiyerarşik tü kaka" belirlemelerini pek sevdim. yani "yasak ama tam günah değil ama zina olabilirliği de yüksek" filan deseler bi hareketime, anlamam cidden.

bir pazar gecesinde size vermek istediğim tek haber şu.
refüjlerde komün hayatı başlatsak.

31 Mayıs 2008 Cumartesi

haftasonu light konular

ankara sokaklarında 32 diş tekmili birden sergileyerek gezen kız bendim, benim.
amy winehouse sabah kahvaltıda dinlenince nedense neşeli bi şi oluyo.
herkesin kendine ait bir odaya ihtiyacı var ama bazen ille de sokak.
kapısı olan 4 duvar.

ankarada saklanan erguvanlar olduğunu biliyorum. botanik parkında özellikle. ama birey birey erguvanlar maalesef erguvanLAR olamıyorLAR. sayılmaz. fasulyeden mor onlar. evet ortada erguvan kalmadı biliyorum, aklıma geldi.

kardeşimle aynı beden olmayı seviyorum. "büyüyünce eşyalarıma dadanıcak" hayalim vardı, yaş farkı biraz fazla olduğu için yeni yeni oluyo anca. adet yerini bulsun diye şikayet bile ediyorum.

fena sevgi pıtırıyım. makyajdan tek göz şiş halde, saçım chow-chow ve elektrik verilmiş ahtopot arası bi yerde duruyo. ayak parmağımın çatlak olduğuna ve buz koyunca kaynadığına dair bi hikayem var, ona inanıyorum. patronum da beklediğim bilgiyi bugün verdi, her şey tamam.

rezzan kiraz dün yine akrep kadınlarını zodyak aleminin en fettan, en içten hesaplı, her daim PMSli manyakları olarak sunarken, bolca akrep metaforuna abandı. gözlerini hem açıp hem de devirerek "akrepp?? ve kadın??? ammman diyoruuğğm" dedi. bu sırada kabuksuz bi akrebin çirkinlik derecesinde savunmasız olduğunu bilmediğini fark ettim... ya da niye o kadar kalın kabukları olduğunu. konu yengeçler olunca "kabuğunun içinde altın gibi bi kalbi var" filan diyen bu ikiyüzlü astrolog aleminin "bi sonraki hayatımda ya bi akrep kadını olucam ya da bi akrep kadınıyla olucam" diye yeminler ettiğine eminim. bu nasıl bi tavır almaktır yahu. evet en kötü biziz geri kalan melaike. peh. 12 burç var diye şirinlere çevirmek neden? bu fettan şirin, bu evcimen şirin, bu romantik şirin, bu titiz şirin... sustum tamam, yazdığım konuya bak.

taksi çağırırken ".... sokağa bi lütfü" dedim. sustuk. sonra da "... sokağa bi araba, LÜTFEN" dedim. "geliyo abla" dedi. fonda annemin kahkahası çalıyodu.

değişmeyen gerçek:
ankaranın tek güzel yanı istanbula dönüş yolu.
daha da önemlisi: dönebiliyo olmak.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker