10 Mart 2012 Cumartesi

kapılar

Merhaba cumartesi!
Dünkü vedalar sonrasında, evet ben bir adet işsizim artık. 3 yıllık çalışmamı bir harici diske aktarmak 18 dakika kadar sürdü. buymuş yani. zaten 12 yıllık eğitim hayatım da 3 saatlik bi sınav etmişti, bünye alışık. yine de işte, lisans üstü yükseklisans, tezi teslim edip ertesi gün başlayan iş, sonra istanbulda devam eden iş filan derken - ben galiba uzun bir aradan sonra ilk defa okul/ iş düşünmeyeceğim. değişik.

Bir hafta içinde istanbulla vedalaşmam gerekiyor. Vedalaşmak istediğim o kadar çok insan ve yer varken ayrıca bir de koli, bavul vs ile uğraşmam bence abes bi zorunluluk. şimdilik koli ve bavullarla ilgili bi şi yapmadım. bi de bu arada, ertelenmekten yorulmuş kontroller silsilesi için doktora gidiyorum filan, çok tatlı. koli- bavul  işleri gözümü korkutmuyor. yani taşınmak her daim çok sevimsiz bir iş oldu evet; ama elbet yapılacak bir şekilde. neyse ne. en kötü ihtimal tıkıştırırım. insanlarla vedalaşmak ve hatta şehirle vedalaşmak zorlu olacak. buna zaman yetmez zaten, bi yerden sonra yarabandını hızlıca çekmek lazım. 1 hafta. kafamı seveyim, kendime 4 gün ayırmıştım aslında, "son ana kadar çalışmazsa ölecek hastalığı" sebebiyle. sonra toparlandım da 1 haftaya uzattım. illa ki koşturucam.

sonra ankara. sonra bir hafta daha ve yollar ve kavuşmalar! hedefim bu. bu arada umarım vizeymiş cart curtmuş, tüm işlerim yolunda gidecek. kraliçeye güveniyorum, o da beni seviyor. bavullar, bavul kombinasyonları, hava durumları, yollar, beli incitmeden yollar ve sevgili arkadaşım simge'nin en bir güzel vurguyla söylediği gibi: kafamda deli sorular. sonra ama, bir ufak sesle, bir gülümseyişle her şey pek bir aydınlık, pek bir parlak. işte o zaman tek konum yeni, yepyeni, iki kişilik güzellikler. pırpır.

öyle bir heyecanım var ki dışardan bakınca anlaşılmaması benim şansım heralde. çizgi film efektleri taşıyor içimden. sadece "çok güzel olacak" diyebiliyorum. durumumu genel olarak şöyle de açıklayabiliriz:

"merhaba, böyle bakınca yer mavi, gök sarı."

6 Mart 2012 Salı

dedi ki normal, her şey normal

blog yazmak istiyorum. yok yani, sahiden istiyorum. taslaklar filan birikiyor. yine daldan dala bi post olacak bu yüzden. yazmak istiyorum da bi türlü post'a basamıyorum. anlatacak çok şey var ama olmuyor.

Bugün okuduğum haberleri bir bir listelesem anlayacaksınız. sadece 3 tanesini seçtim:

1) Egemen Bağış, AB Bakanı olarak BBC'de 23 dakikalık bir programa katılıyor. Dinlediğimden beri ciddi bir mide bulantısıyla boğuşuyorum, bünye kaldırmıyor resmen. üstelik bozkırda aynı yeşil yuvanın, bilgi yuvasının çocuklarıyız. neyse, kendisi burada diyor ki: "tutuklu gazeteciler tecavüz ve banka soygunu sırasında yakalandılar." icraat halinde basılmışlar yani. ve soruyor: "şimdi bu adamın basın kartı var diye, yanına mı kalsın?" ah robin hood, biz seni anlamamışız! neyse, BBC de anlamadı, birlikte güldük geçti.

işte ne oluyorsa o gülmenin sonunda başlayan bulantıyla oluyor. çünkü sevgili Egemen Bey, akıcı ingilizcenizin sizi bu noktalara getirmesine çok şey borçlu olabilirsiniz; ama yalan her dilde yalan. gazetecilerin neden tutuklu olduğu ortada, buyrun listesi.

bu vesileyle az önce denk geldiğim ve beni çok heyecanlandıran bir  kurum da tanıtayım: TÜMİKOM. Milletvekillerini ve seçilmişleri takip komiteleri derneği. düzenli olarak parti ve cinsiyet bazında milletvekili performanslarını raporluyor. Bu raporun bir kısmı da dokunulmazlık kalkması halinde yargılanacak milletvekilleri, parti dağılımları ve suçları. En yüksek davaya sahip parti %36 ile AKP. ana sayfadaki "23. dönem sunumu"nu inceleyebilirsiniz.  Üstelik, bunları ben öylesine söylemiyorum ve Egemen Bey'in aksine hukuken kanıtlanabiliyor. anladınız siz onu "for god's sake", voltaire filan. "atma Egemen din kardeşiyiz" diyerek de özetlenebilir.

2) devam ediyorum: pozantı cezaevinde insanlık öldü. üstelik pozantı, buzdağının görünen ucu. onlarca çocuk, taciz, tecavüz ve işkence yaşadı. onlar çocuk; ama taş atan çocuklar. şimdi "korumak için" onları "tek kişilik koğuş"lara, yani hücrelere kapattılar. bu arada bu suça karışan müdürler ve ikinci müdürler tayin ve terfi etti.  bir tanesi mesela van erciş cezaevine gönderildi. bu önemli haberi yapan 3 muhabir, bugün gözaltına alındı. tabii ki teröristler!

3) Hopa davasının ne olduğu malum. Hopa protestosunda gözaltına alınan öğrenci Ozan Gündoğdu, protesto için saçlarını kesmişti. bu olaydan sonra ona destek için birçok aydın saçlarını kesti. pek tabii arkadaşları da. öyle hoptirinam bir memleketiz ki saçlarını kesen bu öğrencilere, osmangazi belediyesi tarafından "çevreyi kirletmek" suçundan 26 TL para cezası kesilmiş. onlar da saçlarını bi daha kesmişler. halkayı geriye doğru izleyin rica ederim, saç, ozan, hopa. hopa, metin hoca, su, çevre, hayat. kesilen cezada bile psikolojik şiddet var yemin ederim, gerekçesiyle canınızı yakıyor. psikopatça geliyor insana ama resmen baskı kurma sanatının şahikası.

midem bulanıyor. okudukça, yazdıkça. üç haber ya, sadece üç tanesi!

*

oysa ben bugün onur yaser can'ı yazacaktım. bir hiç uğruna ölüme itilen yaşıtımı yazacaktım. davası vardı bugün. ailesi acısından avukat olmuş, hak hukuk adalet ne varsa bilenmiş de öğrenmiş. bunca boktan olayın içinde onur yaser can, unutulacağı bariz bir acının hüznünü taşıyor. ne bileyim, ben unutmayayım istedim. ben bu kadar içimi şişiren iğrençliğin ortasında, onur'a üzülebileyim istedim. acısını hissedebilmek istedim, hani uyuşan parmağınıza iğne batırmak gibi. bir iğne gibi batırdım ben bu gencecik vedayı, canım acıyor mu diye kendimi denedim.

verdiğim linke girerseniz olayı okuyacaksınız. ayrıca bir sürü fotoğraf, video filan var. benim arkadaşım olabilirdi onur yaser can. o kadar tanıdık ki hali, tavrı, yaşantısı, hobileri. yani gülüşü bile sanki tanıdık. tanımadığıma eminim oysa. mesela şu yazdığım satırlara denk gelse, şu üç haberi okusa, onun da midesi bulanırdı sanki. sinirlenirdi, adalet isterdi sanki. anlatabildim mi ki? yıldırmanın, baskı kurma sanatının şahikasını ermiş olanlar tabii ki onu nasıl acıtacaklarını, yumuşak karnını hemen bildiler.

hep söylüyorum: hatırlamak çok büyük bir güç. belki kendi kendinize, oturduğunuz yerden sahip olabileceğiniz en büyük güç. bu münferitleştirilen davanın "normalleşmesi"ni kabul etmiyorum. ben, onur'a yapılanı hep hatırlayacağım ve onun için üzüleceğim. bunu yapabiliyorsam, yapabileceksem, yapmayı seçiyorum.

*

bugünkü olayları yazdım ya, onları da hatırlayacağım. huy bu, birikiyor. birçok yakınım, hayati taklalar atmak üzere olduğum şu günlerde "bırak artık, düşünme, başka şeylere ayır enerjini, kafanı" diyor. devreleri yakmıyorum elbet; ama annem, sevdiğim, arkadaşlarım - fazlasıyla haklılar. midem bulanıyor zaten, mide bulantısıyla yaşanmaz. hem zaten azalacak gibi geliyor bana; ama işte, ben yine de hatırlayacağım. bir cümle, bir haber yine her şeyi capcanlı dikecek karşıma. üstelik bir şey diyeyim mi, ben bundan şikayetçi değilim aslında. hatta galiba, inceden bununla gurur duyuyorum.
çünkü hatırlamak, hatırlayabilmek, vicdanın yarısı.

25 Şubat 2012 Cumartesi

sözlük

hayat değişik şeylerle dolu blogcuğum; ama beni her seferinde şaşkınlığa düşüren şey, söylem hırsızlığı. hafif bir saplantı olabilir, hayranlıkla izliyorum. bana heyecan veriyor, bile diyebilirim. Yükseklisans tezimi de bu konu üzerine yazmıştım.

genelleyerek anlatacak olursam, toplumda genellikle solcu tayfadan çıkan, alternatif ve aykırı bir söylemin, bir kavramın, bir sloganın, bir terimin, nasıl oluyorsa olup, abra kadabra ile oldukça ana akım bir hale getirilmesi. tersi de oluyordur elbet; ama bu daha ziyade bir deformasyon. bir tanınmaz hale getirme projesi. hayvanlar deri değiştirir ya, mesela kertenkele derisini tutup, içindeki kertenkeleyi atıp yerine bukalemun koymak gibi. bir kelimeyi alıp, her türlü anlamından ve daha da önemlisi çağrıştırdıklarından soyutlayıp yerine yeni şeyler koymak ve hatta icabında o ilk anlam ve çağrışımlara karşı kullanmak. insan beyninin muktedir olduğu en garip şeylerden biri bence.

örnek vermek gerekirse: çevrecilik ve çevresel (?) iktisat kavramları. ingilizcesi daha manalı olacak: environmental economics. bu kavram ortaya çıktığında, bayaa bir ot yeşili dünya barışı, tree-hugger bir kavramdı. sahiden öyleydi yani. sonra sevgili liberal iktisat, good old "Y= L+K+G+her şey" formülüyle bu kavrama da saldırdı. çevreci olunacaksa onu da biz yaparız, bizim çevreciliğimizi kullanın. çevre ve çevreyle ilgili her şey, parasallaştırılabilen, türevi integrali alınabilen bir maliyete dönüştürüldü, güzide formülümüze eklendi. çevresel iktisat, çevrecilerin en baştan karşı çıktığı bu "her şey bir maliyet haline getirilip hesaplanabilir" anlayışının adı oldu. orman, ormancılık oldu; ağaç da kereste. çevre kelimesi resmen ana akım tarafından çalındı, hatta anlamına tecavüz edildi, çevreciler de yeni ve temiz bir kelime seçtiler kendilerine. içi boşaltılan bu kavram yerine yenisini arayıp adını "ekolojik iktisat" koydular. ekoloji daha bütüncül, daha yeni, daha alternatif bir kelime olarak bir önceki kelimeden kovulan tüm anlamların yüklendiği yeni kavram oldu. şimdilik ekoloji kelimesi hala "alternatif ve muhalif" kanatta. henüz ana akım liberal profesörler ekoloji kelimesini kullanmıyor. şimdilik. ekoloji kelimesi için çanlar çalıyor; çünkü liberal kanat "eko-sistem" söylemini keşfetti. "şirketler için ekosistem yaklaşımı" gibi absürd kavramlar türemeye başladı bile. bu arada "bütüncül" kelimesi de böyle içi boşaltılan kelimelerden.

bir diğer örnek: mesela "kalkınma" lafını çoktan keşfettiler. eskiden kalkınma, baraj ve otoban demek değildi. sahiden değildi. kalkınma ilk ortaya çıktığında "gelişme"ye alternatif olarak çıkmıştı. dünya bankası filan işin içine girince, kalkınma, finanse edilen ve dolayısıyla resmen ülkeler ve kurumlar arası alınıp satılan bir hizmet halini aldı. yap-işlet-devret modeli para akışının yeni adı, muhasebe kayıt kalemi oldu "kalkınma" kelimesi. mesela, kalkınma okumuş biri olarak, tek kaşı havaya kalkan "alternatif ve muhalif" kişilere hep aynı şeyi diyorum: "yok bu o kalkınma değil, iyi kalkınma".

anlatamıyorum; çünkü kelimelerim çalındı. tabu oynamak gibi, tam anlatmak için bir kelime bulmuşken, bakıyorsunuz o da yasaklı listede. eskiden, "sürdürülebilirlik" kavramı da "alternatif ve muhalif" bir şeydi. zamansız iktisat formüllerinin o statik haline, "her şey azalıyor" diyordu ve hatta belki de "katı olan her şey buharlaşıyor" bile demiştir. sonra tabii ki çevre ve kalkınma kelimelerinin içini oyup posasını ağzımızdan içeri boşaltan liberal görüş, sürdürülebilirlik kavramına da el attı. sürdürülebilirlik artık danışman şirketlerinin her yıl hazırladığı bir rapor başlığı. mesela Hasankeyf'i boğacak bir barajın ana finansörü olan banka, hiç utanmadan arlanmadan "yıllık sürdürülebilirlik raporu" hazırlatıyor ve tabii ki bu "bağımsız" rapor kendisine övgüler düzüyor. parasıyla değil mi? raporumuzda türevini alır sıfıra eşitleriz, bakalım sürdürülüyor mu? bu sayede, bir diğer alternatif kavram olan sürdürülebilirlik, bugün resmen verimlilik ve maliyet yönetimiyle eşanlamlı hale geldi. bendeniz de "kalkınma ama öyle değil, sürdürülebilir kalkınma. ama öyle de değil yani, çevreci. yani ekolojik" filan diye, ne okuduğumu izah etmeye çalışırken kayboluyorum.

kavramlara kelimeler üzerinden saldırmak bana çok sinsice ve haince geliyor. sahiden yani, bir görüşü baltalamak istiyorsanız, en doğru saldırı kendini ifade ettiği kelimeleri elinden almak. çevre mi dedi? çöp vergisi anla. kalkınma mı dedi? çift şerit otobanla istihdam yaratmak anla. sürdürülebilirlik mi dedi? risk azaltmak için portföy çeşitliliği ve maliyet yönetimi anla. elindeki mikrofonu al, kır ve mesela ütü haline getirip, eline geri ver. konuşamasın. harika bir yöntem ve beni sahiden büyülüyor.

kelimeler bize bir şey anlatmaz. onları duyduğumuzda aslında kelimelere yüklediğimiz anlamları anlarız. buna çok inanıyorum, hele ki konu bahsettiğim gibi soyut kavramlarsa.çünkü bu sayede kendini ifade ettiği ve güç aldığı her dayanak noktasını yıkarak saldırabilirsiniz. sonunda o kişi kendini ifade edemez hale geldikçe daha da marjinal kavramlara kayar ve "çevre" örneğinde olduğu gibi, elinden kelimeleri ala ala geriye gerçekliğini yitirmiş gibi görünen, yeşil romantikler bırakırsınız: "ekoloji filan diyor, ot kafa!".

verdiğim örneklere bir ek bikaç gündür karşıma çıkıyor ve ben her seferinde büyülenerek inceliyorum. bildiğiniz gibi yarın hocalı katliamı protestosu var. evet hocalıda korkunç bir kıyım oldu. ama metroda asılı olan o afiş, bu "kavram boşalt- doldur- kafasına at" yönteminin şahikası. metin analizi hocam sevgili des bunu görse ağzı sulanırdı.
konuya bağımsız ve uzak, mesela bir rus gibi, bir alman gibi bakalım. konu hocalı. başlık büyük puntolarla, "ermeni yalanı..." diye başlıyor. yani en baştan, mesele kurban olduğu kadar, saldırganın kim olduğuna da odaklanmış durumda. olabilir. fakat afişin sonrası daha muhteşem - websitesi adresi: hepimizhocalili.com. evet evet. ingilizcesi de şu: justiceforhocali. işte burada, gerçek bir sanat var. onu gören herkesin aklına tek bir şey gelecek: hrant dink. çünkü bu kalıp, "hepimiz ermeniyiz" sözünün devşirmesi. daha da güzeli, iş ingilizcesinde de devam ediyor: ilk okuyanın aklına "for hrant for justice" sloganı geliyor.

 ermeni yalanı - hrant dink sloganı ilişkisini kurabilmek, işte bu bahsettiğim sanatın şahikası. "siz hepiniz ermeniyseniz, biz hepimiz de hocalılı olacağız" demek, bir şeyi savunmak değil, bu kamplaşma. bu bir şeyi savunanlara yanıt vermekten ibaret. ırkçılığa kurban edilmişin yanında olmaktan çekinmemenin sloganı, dönüp kendisine karşı kullanılıyor. "hepimiz ermeniyiz diyosun ama baaaak burda ne var!". yani kendisiyle ilgili bir şey anlatmak derdinde değil, bir şeye yanıt vermek derdinde. yeni bir şey söylemiyor oluşu, "ama bu slogan arak!" hissi uyandırmıyor mesela. o kadar hesaplı bir şekilde yapılmış ki akla gelen şey "ama bu slogan, diğerine cevap!" oluyor. yanıt verdiği şeyin de adını kendisi koyuyor bu arada: bahsettiği üzere yanıtlanan şey "ermeni yalanı". aklınıza ilk hrant geldiyse ama biz size ermeni yalanından bahsediyorsak, belki de ikisi çok ayrı şeyler değildir?

 yani sahiden dışardan bakarak söylüyorum, şu ara yapacak bir metin analizi ödevim filan olsa zevkle üstüne atlardım. yürüyüşü örgütleyenlerin röportajı vardı bugün. o da çok hesaplı bir sanattı mesela. konuyu "ermeni vatandaşlarımızla bir derdimiz yok" üzerinden "hrant dink'e biz de üzüldük"e bağlamaları bile, bu çağrışımdan emin olmak için bir yöntemdi. "afişimizi gördüğünüzde aklınızda bir zil çalmadıysa ipucu veriyorum: hrant dink, hani ermeni olan". şunun gibi bir alt metin: hani hepimiz ermeniyiz demişlerdi ya, o yalancıları sahiplenmeyin, bizim burda KENDİ acımız var. bunu sahiplenin. bu da kurban. hatta bak, bu daha kurban. sidik yarıştıralım hadi, bu daha çok acıdı. önce o vurdu. önce biz vurmuş olabiliriz, o daha sert vurdu. burda BİZİMKİ var, bizimkine üzülün. onlara üzülmeyin, onlarınki yalan. burada bir yalan varsa belki orada da vardır? belki müstehaktır?

bilmiyorum, anlatabiliyor muyum ki? bazen yazdıklarım sayıklama gibi geliyor. umarım anlatabiliyorumdur. aslında biz bunu her gün yaşıyoruz. başbakanın "çevrecinin daniskasıyım" demesi mesela veya "kadın" kelimesinin güzide bir doldur-boşalt işleminden sonra "söylemesi ayıp" hale getirilmesi, bayanlaştırılmamız. veya "anne"liğin "aile"den ibaret olması, ailenin heteroseksüel olması falan filan. yani çok yabancı değil işte bahsettiğim şey. "kadın mıdır kız mıdır" dediği an başbakan, kadınlık sadece bir cinsiyet olmaktan çıkıyor. siz ne demek istediğini çok iyi anlıyorsunuz ve o kelime artık eskisi gibi olmuyor.

işte o afişi görünce, tam da bu yüzden ben donakalıyorum. hocalıda ölen onca insanı, resmen "cevaba cevap, lafa laf" bir inat ve "altta kalmadım abi, yapıştırdım cevabı!" hırsına alet etmek, çok garip geliyor. "hepimiz ermeniyiz"e "hepimiz hocalılıyız" cevabını vermeyi şahsen hastalıklı buluyorum. gözü körelmiş bir vicdansızlıkla kendini vicdanlı sanmak. vicdan yarıştırmak. hocalılı olmakta bir sorun olduğu için değil, hocalılı olmayı bir yanıt gördükleri için. bu hırs, bu kendinden beslenen ve etrafını çürüterek büyüyen hırs, masum değil. kimse kusura bakmasın. çocuk fotoğrafları koyarak işi farklılaştırmıyorsunuz veya "bunun da olduğunu unutmayalım istedik" demiş olmuyorsunuz. siz, cevap vermek ve o kavramı alıp, içini boşaltıp yeniden doldurup geri satmak derdindesiniz. hrant diyene hocalı dersiniz, kıbrıs diyene doğu trakya dersiniz, her şeyin bir simetriğini illa ki arar bulursunuz. karşılıklılık sizin temelinizdir. GS- FB derbisi gibi bir hayat tariflersiniz, her şey siyah ve beyaz, her şeyin karşılığı var, her şey bir kan davası gibi, tenis topu gibi, bir o taraftan bir bu taraftan beslenerek devam etmeye mahkum. ben hocalıyı böyle algılamak zorunda değilim! ben hocalıya, bir yalanın kanıtı olarak bakmak zorunda değilim.

kelimeler bu yüzden önemli işte. bu yüzden, bazı kavramları iyi sahiplenmek gerekiyor. "temiz enerji" diye HES kakalayanlara bu yüzden "hop dedik!" demek gerekiyor. faşizmle liberal iktisatın karındaş hallerine aldırmadan o göbek bağını kesmek gerekiyor. ben kelimelere sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorum. bazen tek bir harfe, tek bir kelimeye hastalıklı şekilde takılıyorsam, hepsi bundan. ormanla ormancılık arasında dağlar kadar fark olduğu için. kelimeler, bize çağrıştırdıklarıyla varlar. içi acıyla, özenle, emekle doldurulmuş kelimelerin, öğütücü bir deformasyona kurban edilmesini istemiyorum. "madem öyle, işte böyle!" hallerine, "göze göz dişe diş" agresifliğine yenilmesini istemiyorum.

kelimelerimi elimden alıp bana "ya onlardansın ya bizden!" tarafgirliği satmaya kalkanların tuzağına düşmemek, bence çok temel. taraf seçmek zorunda değilim. kıyaslamak zorunda değilim. birini birine yeğlemek, seçmek zorunda değilim. karşılıklı veya zıt gibi sunulan şeyleri o pozisyonlamaya hapsetmeden, bu yemi yutmadan algılayabilirim. onun için insanın hep gözünü açık tutması gerek. mesela bize altın tepside sunulan "konu özetleri"ni, örneğin gazete haberlerindeki başlık altı spotları filan, reddetmek gerekiyor. özet çıkarmak kalıba sokmak için yapılabilecek en basit yöntem. o devşirme /deforme etme sisteminin en büyük dostu, "karmaşık konuları sizin için özetledik, buyrun bunu hazır görüş olarak kullanabilirsiniz" kolaycılığı. üşenmek, ezbere teslim olmaktan ibaret. twitter mesela o yüzden çok tehlikeli. görüş mü istiyorsunuz, buyrun, 140 karakter: kompakt, vurucu, akılda kalıcı. tepe tepe kullanın.

hocalıya, hocalı olduğu için üzülmek istiyorum, "ermeni yalanı" olduğu için değil. kelimeler bu yüzden kıymetli. gazetede, yolda, sokakta üzerinize savruluveren kelimelerin hiçbiri tesadüf değil, öylesine değil. size ne anlattığı kadar, size neyin anlatılmasını engellediği bile önemli.
 o yüzden sevgili blog: tesadüf geçme tanı, düşün altında yatan binlerce boşaltılmış anlamı.

21 Şubat 2012 Salı

parantezlere inat

DDK, ki kendisi Cumhurbaşkanlığı'na bağlı Devlet Denetleme Kurulu olur, Dink cinayeti araştırma ve inceleme raporunu açıkladı. Şuradan bulabilirsiniz. 34 sayfa. okuyacaktım ben satır satır, gerçekten niyetliydim. Bir sabah, saat 08:00'ken okuyacaktım.

Başladım ilk satırdan: "RAPORUN KONUSU". peki, okuyoruz: "Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fırat (Hrant) DİNK’in öldürülmesi ile ilgili olarak...".

Fırat (Hrant) DİNK.
aç parantez, kapa parantez. Bu kadar kolay.

Sonrasını okumama gerek kalmadı. Raporun geri kalanında Hrant yazmış, kimbilir neler anlatmış filan - hiç ilgimi çekmiyor. Bir vatandaş olarak, "ağzınızla kuş tutsanız, olmayacak" diyebilirim heralde cumhurbaşkanlığına? Bir ömür boyu çarpıp durduğumuz, en sert tuğla duvarların bu parantez hali. Parantezli Hrant. Mesela Hrant (Fırat) bile yazmamışlar, parantezlenen şey kendi adı. Cinayet aletini parantezlere saklamak. Bir koca cinayetin altını parantezlerle çizmek.

Okumadım raporu, okuyamadım. Ne çıkabilir ki konusu bu olan bir rapordan? Hiç.

Böyle üstüme üstüme gelen boğucu zamanlarda "aslında zor değil" demeye devam edebilmek için, günün en büyük güzelliği bianetten gelmiş. Bugün Uluslararası Anadil Günü. Bianet, şu topraklardaki tüm parantezlere inat,  tüm anadillerde yayında.

18 Şubat 2012 Cumartesi

cumcum

yazacak çok şey var ama blog, bence en önemlisi Notos'un "100 temel eser" sayısı. ben geç aldım; ama siz  hemen gidip alın, arşivleyin. fotokopiyle çoğaltın. ibret-i alem için hem kendi listelerini hem de MEB'inkini koymuşlar. MEB'inki "olmamız dayatılan" her şeyin listesiyse, tabii ki Notos'unki "olmamız gereken" şeylerin listesi.

neyin gerekliliği diye çok düşündüm. insan olmanın galiba, sahiden içi dışı bir, özü sözü bir insan olmanın. ne bileyim; hissetmenin, bilmenin. kuşların, toprağın, nefesin, insan olmanın gereği.

ben listede 41 tutturdum, doğrudan kitaptan gidersek. yazar bazlı gidince daha yüksek tabii ama o benim üçkağıdım. neyse, o 41'e baktım da, galiba kendimle ilgili sevdiğim bir şeyler varsa, hepsi oradan çıkmış veya beslenmiş. kitapları ne zaman okuduğumu düşündüm, çoğunu hatırladım. ne güzel birikmiş, ne güzel ve birlikte birikebilmiş hepsi. hani sanki aşure yapar gibi, hepsi bir şey katmış. ortaya aşure olarak ben çıktığım için demiyorum haliyle, sadece birbirlerini böyle tamamlayan parçalar olmaları, çok huzurlu bir his. "100 kitabı birden okumuş olsam, heralde nirvanaya ererdim" dedirtiyor. insanın kendine inanmasını sağlamak, bir listenin yapabileceklerinin çok üstünde. en güzel yanı da bu.

neyse, özetle sevgili blog: bu listenin bir duruşu var. keskin tercihleri var. birinci sırada ince memed, ikinci sırada saatleri ayarlama enstitüsü var. bence güzel bir duruş.

*
bu arada, GDOlu mısır konusunda yırtınanların çabası takdire şayan. böyle böyle gelecekler işte, mısır, soya, patates. glikoza otopsi yapacaklar illa. hem bak öyle tek çeşit tohum filan da yetmez onlara, 9 yeni çeşit mısırın GDOlu ithaline izin için başvurdular. yemezsen yağı var, yemi var, onlar seni bulur.
 Şu GDO'ya karşı imza atsanız ne değişir biliyor musunuz? "ben biliyorum" demiş olacaksınız, "ben gördüm". kırmızı pazartesi'yi okuduysanız (ki kendisi notos'un listesinde 36. sırada), bilirsiniz bunu demenin önemini, şahit olmaktan korkmamanın değerini. sesinizi çıkartacaksınız, "yemezler" diyeceksiniz. attığı imzalarla bir şeyin değiştiğini gören insanlardanım, o yüzden bilin ki kıymeti var. bir bakın bence. sustuğunuz günlere sayarsınız en kötü, n'olur ki?

15 Şubat 2012 Çarşamba

denize açıl.

Nereden geldiğini bilmiyorum, bi tarihte ofise 24 tane minik çıkartma geldi. her biri, serçe parmağım boyunda ve sevimli çizimlerle süslenmiş emir kiplerinden oluşuyor. 10 emirin grafikle süslenmiş ve çoğaltılmış hali. müdürümün masasına "kahvaltı et!" ve"şehirden çık!" yazanları yapıştırdık, öğün atlamalar kralı olduğu ve tatil yapmadığı için. En güzellerini ben kaptım: "meyve ye!" ve "denize açıl!". Her gün, HER GÜN bunu görüyorum ve bazen "di mi ya.." diyorum mesela veya "kolaydı sanki!". sonuç: daha fazla meyve yiyorum; ama denize açılmışlığım yok henüz. olsun.

Hafta içi et yememeye devam ediyorum. Tabii biricik ev arkadaşımın gölgesi üstümdeyken yoldan çıkışlarımı reddedecek değilim; ama öyle durumlarda da sonraki bikaç öğünle filan telafi ediyorum. Kafamda şöyle bi hesap var: haftalık 21 öğünün en fazla 5-6'sında et olabilir. Neyse, eskiden ne kadar çok et yediğimi de böyle fark ettim. Kırmızı et bi yana, gıdaklayana kadar, ne idüğü belirsiz tavuklar yemenin hiçbir anlamı yok. Tavuk niyeyse daha iyi bi seçenekmiş gibi tercih ediliyor, değil.

 27 yaşımdaki aklım 20'imde olsaydı, "temiz" şeyler yemeyi daha erken akıl edebilseydim, bence daha iyi hissederdim; ama bu da bi şi. sanki artık daha düzgün tat alıyorum. evet, alışveriş sırasında her ürünün tüm etiketini okuyan, sürekli "organik" reyonu civarında dolanan ve sıkılsa da bunu yapan kadın benim. çok da mutluyum. "az olsun, temiz olsun"cuyum. dışardan yemek söylemem gerektiğinde (ki bu haddinden fazla oluyor, evet) belli bir mesafedenin ötesinden sipariş vermiyorum, ev yemeği seçiyorum falan olabildiğince. bakınız: olabildiğince.

kimi aşamalı yapar, kimi aniden. benimki yıllar içinde ve aşamalı oluyo galiba. şöyle: kola filan zaten içmem de, aptal nektarlar içeceğine düzgün bi meyve suyu ya da ayran iç, bi sonraki aşamada bunları organik iç. kışın bulamadığın domates, patlıcan gibi sebzeleri sera değil konserve tüket, daha da iyisi hiç tüketme veya kurutulmuş tüket. yemeklerine tuz yerine karabiber, sumak, kekik başka bi şi ekle. içeceğine beyaz şeker yerine tatlandırıcı değil esmer şeker koy, daha da iyisi hiçbi şi koyma. kupa kupa kahve içme, çay iç, bitki çayı iç, daha da iyisi su iç. çorbanın yanında beyaz ekmek yerine kepek ekmek ye, daha da iyisi onu da yeme. falan filan. böyle gidiyorum şimdilik.

öldürmüyor bunların hiçbiri ve tadı yavan filan da değil. damak tadı, bence en kolay terbiye edilebilen şey. 2 ay bir yaşlıyla yaşayın, tuz/ şeker/ un ne varsa arınırsınız ve aramazsınız. bu yolla kilo veren filan da olmuştur belki, bende pek öyle bi değişiklik olmadı. sadece reflüymüş, "ayh bana bi ağırlık çöktü"ymüş, öyle şeylerden kurtuldum. daha iyi hissediyorum işte. ağır ve saçma şeyler yiyince de pişman oluyorum; çünkü galiba, umarım yani, yeni midem bu hafif ve temiz şeylere alıştı.

peki bunu niye yazdın didaktikgül? hemen anlatiym örtmenim:
pek yakında (umarım) düzenim değişecek; ama umarım bu tazecik alışkanlıklarım kalır benimle. haftada bir, gönlüme göre bir pazar kurulacak mesela yakınlarda, biliyorum. sevdiğim adam beni oraya götürdü, bir de o güzel çiçek pazarına. sonra minik bi "city farm" var civarda. bi şi diym mi blog, bunları düşününce bile heyecanlanıyorum ben. ben - "the bazen dibindeki marketten iki domates almaya bile üşenen kadın". yani o "yeni"nin büyük, ışıklı, kocaman ve bambaşka olması dışında, böyle vahaları olduğu için seviniyorum. ben üşensem, tembelleşsem, o bana "hadi" diyeceği için seviniyorum. her şey öyle kolaylaşıyo ki biz denize de açılırız, biliyorum.

 *
bodrum'da yokuşbaşına gelince tüm o betona rağmen insanın bi an nefesi kesilir, konuşuyosa susar, tam o sırada aklına balıkçı'nın sözleri gelir. balıkçı o güzelim dizeleri tam o nokta için yazmasa, olmazmış sanki. o ayin gibi geçen 3 saniye boynu bükük, kutsanmadan kalırmış. onun gibi olmalı işte her şey: tam yerinde ve tam zamanında, sırası gelince.

12 Şubat 2012 Pazar

CDTRK veya Cıdıtırık

Meclis'teki ceylan derisi, turuncu renkli koltuklar üzerine bir post olacak bu (adeta dilekçe yazıyordu).

Hatırlayanlar olacaktır (klişelerle devam ediyordu), 1998 yılında TBMM koltuklarının ceylan derisi, turuncu renkli koltuklarla (CDTRK olarak anacağım) değişmesi büyük bir olay olmuştu. o zamanki kafamla (yaş 14) en az 550 ceylanın (ceylan hayvanı) derisinin, üstüne üstlük TURUNCUya boyanarak meclise konmasına bi anlam verememiştim. Canice olması sebebiyle, niye böyle matah bulunduğunu anlamamıştım ve tabii - TURUNCU?? O zaman buna aktılan bütçe uzun bi tartışma konusu olmuştu. "Meclisin tam olarak ne olduğunu bu olayla anladım" diyebilirim. Meclis, ceylan derisi, turuncu renkli koltuklar ve onlara oturan 550 kişidir.

Şöyle bir arşiv taradım da (arşiv taraması a.k.a google), o zamanlar yaklaşık 2,7 milyon dolar harcanan bu güzellik için gazeteler “dünya yüzünde kendi meclisini soyan tek ülke biziz” diye manşet atmış; çünkü 100 katına yakın fiyata satın alınmış CDTRKlar  (vazgeçtim, cıdıtırık diye kısaltalım bence, sevimli de oluyor).

Meclisin "kendime yeni bir ben lazım" dönemiymiş heralde, beyaz mermerler, beyaz florasanlarla kaplanmış, mekan 550 led lambalı, turuncu bir neon tabelaya dönüştürülmüştü. Bu böyyük dönüşümdeki zevksizlik, benim içimi titretmişti. Bir sürü insan, cıdıtırıklarla ülkeyi yönetecekti. Cıdıtırıklar pahalı şeylerdi. Televizyonda ilk gördüğüm zamanı bile hatırlıyorum, görücüye çıkar gibi sunulmuştu ve bir de tabii ki -TURUNCU!

Neyse efendim cıdıtırıklarla ilgili şikayetler 2004'te başlamış. 5 Temmuz 2004 tarihli gazetelerde yer alan habere göre, aslen göz doktoru olan bir milletvekili konuyu gündeme taşımış. Milletvekilleri arasında (adeta ortaçağ vebası gibi) yayılan başağrısı, görme bozukluğu gibi şikayetlerin yanı sıra yüksek tansiyon ve sinir bozukluğunu da sebep göstermiş. Bir milletvekili durumu "sürekli güneşe bakıyomuşuz gibi oluyor" diye tasvir etmiş ki bence gayet net. Tabii cıdıtırıkları satan amca bey size salonu mermer kaplatıp üzerine beyaz florasan dayayın demedi; ama ona soran yok. Bi mimara filan soran da yok; hatta sanırım florasanı döşeyen ustaya bile soran olmamış. Neyse, hükümetten gelen bu cıdıtırık değiştirme önerisine muhalefetin de çeşitli tasvirlerle destek vermesi, kenara şimdilik not edebileceğiniz bir ayrıntı.


2008 yılında Çalışma Bakanı Faruk Çelik "terzi kendi söküğünü de diksin" diye düşünerek heralde, cıdıtırıkların tam bir bela olduğunu uzun uzun anlatmış. "Arkadaşlarda sürekli göz ve beyin yorgunluğuna ilişkin şikâyetler var’ demiş, hatta bu koltuklara PEMBE diyerek adeta kendi acılarını cümle içinde kullanmış. Sonrasında, "tam olmasa da kavga ve tartışmaların nedenlerden biri bu olabilir." diye içimize bi kurt düşürmüş. Tabii bu yetmez, "Ağır ve tehlikeli işlerde çalışma süresi 7.5 saat. Milletvekilleri millete karşı sorumlu oldukları için ağır ve tehlike arzetmeyince uzun süre çalışmalarında mahzur yok." gibi, tam olarak ne demek istediğini bizim de şeedemediğimiz bir cümleyle kapanış yapmış. Cıdıtırık etkisi bu, kolay değil.

Dikkatinizin dağılmadığını umuyorum, 1998 - 2004- 2008. tam on yıl boyunca milletvekillerimiz bu cıdıtırıklar yüzünden gözlerine far tutulmuş tavşan gibi çalışmak zorunda kalmış; ama mesela bir Sendika Kanunu'nun HALA ve İNATLA neden yenilenemediğini eleştirirken bunu düşünmediniz işte! Dinleyeceksiniz o yüzden.

Muhalefet bu geçen yıllar boyunca konuyla ilgili olarak, "turuncu meclisin ciddiyetine uymuyor", "eskiden ahşaptı, ne güzeldi", "koltuklar fazla rahat, uyuyoruz" gibi gibi, besleyici yorumlarda bulunmuş.  Tabii arada birkaç tane "renginde bi şi yok, herkes işine baksın", "15 yıldır kullanıyorum, tık demedi", "kavgada suçu cıdıtırık'a atacağına kendine hakim ol" filan diyen kendini bilmez de çıkmış, o ayrı. Yine de en güzel yorum B.Arınç'tan gelmiş tabii: "Çalışma Bakanı çalışmayla ilgili konuları çok iyi bilir. İhtisasa hürmet etmek lazım. O böyle bir şey söylediyse doğrudur".

2009'da da bitmemiş bu konu. Mesela, gönül telimizi titreten, duyarlı insan, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, ebru sanatıyla yıllarca uğraştığını söyleyerek, turuncu rengin insanı tahrik ettiğini ve hırçınlaştırdığını belirtmiş ve "Genel Kurul’un renkleri çevre ve ruh sağlığı açısından uygun değil" demiş. Bir ihtisas alanı olarak ebru ve çevre, hemen göze çarpıyor zannederim. Meclis koltuklarının turuncu olmasını öneren, cıdıtırıkların babası, renk bilim uzmanı kişi “Genel olarak turuncu neşeci ve yapıcı; sağlık, canlılık veren bir renktir. En önemli özelliği ise hayat öpücüğü ile mutluluk verişidir." diye kendini savunmaya çalışmış ve hatta ufak bir analiz yaparak "Eroğlu’nun turuncusu eksik" diye teşhis bile koymuş. Ammaaa... az önce ağzımızın payını almıştık, hatırlayalım: "İhtisasa hürmet etmek lazım. O böyle bir şey söylediyse doğrudur". Yani ebru büyüktür renk bilim. Sorusu olan?

*

2.7 milyon doları soracak olabilirsiniz. Sizi gidi, nasıl da sinsi sinsi çetele tutuyosunuz! TBMM Genel Kurul Salonu’nun inşaatındaki bu usulsüzlük iddialarıyla ilgili olarak açılan dava, 2006 yılında, Hazine avukatının duruşmaya katılmaması yüzünden işlemden kaldırılmış. Bunun öncesine bilirkişi bulunamamış, bulunsa beğenilmemiş filan. Cıdıtırık bu, bilmesi kolay değil (Bu arada meclis, elektrik için ihaleye çıkıp daha ucuza satın almayı da 2011 yılında akıl etmiş, kolay değil işte cıdıtırıklı ortamda çalışmak).


İş cıdıtırıkla kalsa iyi, bu işin bi de makam odası var. misal, yıl 2009, ay Aralık, bir köşe yazısı:

"ABD Başkanı Barack Obama gelecek diye Meclis Başkanı makam odasının yıllanmış tarihi el dokuma halılarının yerine krem rengi içinde yer yer simler ve kırmızı güller bulunan iki büyük halı konuldu". - SİMLER ve KIRMIZI GÜLLER! artık "gül ile bülbül" mü dersiniz, "roses are red, violets are blue" mu bilemem, tam bir füzyon füzesi.

*

Benim için turuncu budur özetle. Daha doğrusu uzun süre bu oldu. Turuncu deyince aklıma portakaldan önce cıdıtırık geliyordu, öyle bir deformasyon. Son bikaç yıldır biraz daha barıştım kendisiyle. Hem, turuncu vaaaaar, turuncu var. Turanj bile var- haha! Yani işte, biraz daha hayatıma sokabildim bu rengi, sevmeye başladım. Gün batımı güzel şey, sulu portakal güzel şey. Turuncuyu seven insanlar da güzel aslında; hayat öpücüğüyle mutluluk veren bir renk, nihayetinde.

Hamiş:
Meclis başkanının makam odasındaki halıyı ölesiye merak ediyorum.
Fotoğrafını bulan göndersin, rica ederim.

5 Şubat 2012 Pazar

aztek

şehrin ortasında huni formlu bir seramik fırını, yanında binalar, duvarlar. sıkışmış gibi görünüyor. yıkılmamış, metal bir tabela yerleştirilmiş: "londra'nın 19.yy'dan kalan tek seramik fırınıdır."

böyle ayrıntıların bana verdiği mutluluğu anlatamam. iş sadece "yıkmadık" değil. ne yıkılmamış yapılar biliyoruz, ötenazi için yalvaran hastalar gibi terkedilmişler. iş anlatmak, tanıtmak. her gün yanından geçip de bilmediğimiz binlerce ayrıntının, bir zahmet işte böyle minik bir tabelacıkla bize anlatılması. merakımıza, öğrenme isteğimize bir şans verilmesi. O orada dursun, merak edebilen görsün; ama orda bulunsun. Ankara'daki büyük caddelerin girişlerinde caddeye adını veren mümtaz şahsiyetlerin kısa hayat hikayesi olur. Muhammed Ali Cinnah, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, diğerleri. bu bile, bu kadarcığı bile bir şeydir aslında. Beni ülke başkanlarından çok katledilen gazeteciler etkilemişti küçükken. O tabelada "öldürüldü" yazmasına, küçük bir çocuğun bunu okumasına izin vermeli şehirler.

Çok isterdim mesela, şu güzelim İstanbul'un "fırıncı yokuşu" vb isimli sokaklarının bir kenarında "eskiden burada şöyle böyle bir fırın vardı, şu tarihlerde tüm mahalleliye her gün taze ekmek yaptı" yazsın. Sahiden isterdim. Aranavutköy sokaklarının isimleri bile oranın eskiden nasıl bir köy olduğunu anlatabiliyor çünkü. Ayazmadere caddesi'nde yürürken, "burada ayazma mı varmış, dere yatağıymış demek ki, dere kenarına ayazma mı yapmışlar?" diye kendi kendime düşünmek yerine, bir ufak izahat isterdim. O zaman daha iyi tanışırdık şehirle. Mesela Narmanlı Han'ın girişinde yazıyor: "Yazar Ahmet Hamdi Tanpınar burada kalırdı" diye. Bunu bilince, canlanıveriyor o atıl bina, güneş açıyor.

Belki, o zaman bu kadar hunharca yıkılıp, yenilenmezdi her şey. Dümdüz ettikleri şeyin harita üstü parsel değil de bir zamanların tonton fırıncısı olduğunu düşünürlerdi belki. azıcık saygı gösterirlerdi. Ne bileyim, Markiz'in vitrinine neon tabela yerleştirmeye cüret eden dangozlar gelmeden önce belediye, "burada eskiden Türkiye'nin edebiyatçıları sanat konuşurdu" yazsaydı belki daha farklı olurdu. Bir ihtimal. Her daim satışa çıkarılan, mecidiyeköy'deki likör fabrikası'nın tekel müzesi olması hayalim ise, buralara sığmaz. zaten bu hükümetten böyle bir "şehircilik" beklemiyorum. dindar nesiller yetiştirme hedefi, şehrinin tarihini alışveriş merkezine dönüştürmekten utanmayı gerektirmiyor, bilakis: betonu severiz, yeniliğinden gayri.

Hoş, pek bir şanlı Osmanlı tarihinden kalanları bile koruyamayışımız, tabelalar üstü bir durum. Topkapı ve Dolmabahçe'nin duvarları çatladı. Haydarpaşa yandı. daha eskilerden Yerebatan ciddi bir tehlike altında ama henüz çökmediği için derdimiz değil. Aya Sofya, garibim, kendi kendine ayakta, direniyor. Bize rağmen yani. topkapının üstüne de "bu bi saraydır" tabelası asacak halimiz yok ya? veya belki de asmalıyız ; ama yapıya değil de cüret edenlerin alnına çivilemeliyiz? nefret doluyorum. Ayrıca Anadolu genelinde Selçuklu eserlerinin tamamı unutulmuş, sefil bir halde. O bile miras değil yani. Hiçbir şey, yeniliğin o beton kokusu kadar çekici gelmiyor.

Kariye Müzesi'ne gittim nihayet, benim ayıbım. Bak hepimiz böyyyük böyyyük hükümdarı Fatih, kıyamamış o mozaiklere. Alçıyla sıvatmış, panolarla kapatmış. Kazımamış, kırmamış, yıkmamış. Tabelalara gerek kalmadan özenle korumuş ona kalan mirası. Bu övünülecek bir şey de değil, minimum şart aslında, hatta belki hilafet öncesi dönem diyedir bu kadarla kalması. Tabii Fatih'in bunu 15. yüzyılın son çeyreğinde düşünebilmesiyle bizim 21. yüzyılın ilk on yılında şehrin içine etmemiz kıyaslanabilir.
*

bu arada: şu dindar nesiller yetiştirme mevzuu sahiden damarlarımı büzüyor. İman kişiseldir diyen bir dine mensup olduğunu iddia eden bir başbakanın bunu söylemesindeki oksimoronu geçiyorum; benimle ilgili ne düşündüğüne takıldım. Dinsiz olan ve bunu gayet normal bir şekilde söylemekten çekinmeyen ebevenlerin dinsiz çocuğuyum. Benim için normal bu, ne altı çizilir, ne üstü örtülür.  günlük hayatta "allah korusun" diyorsam, ağız alışkanlığındandır, sahiden pek bir din nosyonuna sahip değilim. İlkokuldan itibaren aldığımız dersler hariç, başka yerden de bir bilgi edinmedim (anneannemin dua mırıldanmalarını saymıyorum). Haliyle kayıp kuşak filan değil, resmen "kayıp aile"yiz. Torunlar da çok farklı olmayacak. Hepimiz anneannemlerin kurbanlık koyunlarının sırtında sıratı aşamayacağımıza göre, başbakanın benimle ilgili planlarını ivedilikle öğrenmek istiyorum. benim gibi binlerce insan var, zinhar dindar nesil yetiştirmeyeceğiz; zaten istesek bile nasıl olduğunu bilmiyoruz, beceremeyiz. dolayısıyla, kısırlaştırılacaksak şimdiden bilelim bence.

Bu ülke büyük, kocaman bir kahvehane. Yandan çarklı ceketiyle ağır abimiz ne derse, o olur - icabında.

3 Şubat 2012 Cuma

taze

güzel şeyler düşün, güzel şeyler yaz. di mi ama? biraz kendine nefes aldır çocuğum. yoksa haberleri okuyarak şişen içini buraya kusunca, günler aydınlanmıyor. 6 yıl sonra, nihayet idrak.


yepyeni şeyler var önümde. heyecandan pırpır bir haldeyim. düşünmeye başlayınca, bir anda 3 yaşıma dönüyorum: boyumdan büyük, ışık dolu vitrinleri gördüğüm yere. kocaman kedi tina. tina tin tin! koşarak gelen kocaman tina. mavi paltolu, kırmızı çoraplı huysuz ben. anı ne garip şey.

şehirler tuhaf şeyler. istanbul mesela, bırakmaya kıyamadığımı düşündüğüm bir şehirdi, gittiğimde özlediğim. oysa doğrusu şuymuş: geri dönebileyim. yani dönecek bi kapım olsun, şehrin turisti olmayayım. hoş şimdi, kapıları kapatıp gitmeye hazırlanırken, o bile zor gelmiyor. beni 27 yaşımda şu şehirle ilgili nostaljiye sürükleyen über mega proje heveslileri utansın: artık istanbul'u bırakabiliyorum. istiklal'den hışımla söktükleri güzelim arnavut kaldırımı ve ağaçlarına bile ağıt yakabilirim - velev ki emek ve inci, velev ki yedi yerinden delinmiş, erişime kapanmış bir taksim. mutena bir ucube olarak istanbul. neyse, güzel şeyler düşün.

bence siyah-beyaz çizgili şeylerle limon küfü rengi, ördek başı yeşiliyle de mercan birbirine uyan şeyler. isimleri bile öyle gibi hatta.

benim biriktirdiğim ufak tefek projelerim, fikirlerim, belki başka yerde gerçekleşir? hep bi şiler düşünüyorum. minik succulent'lardan bulsam mesela. burda da vardır elbet, aramak gerekiyodur; ama sanki buraya hiç ait değiller gibi. burda olmazlar gibi. minik dükkanlar istiyorum, özenli, incelikli. o kahveci gibi mesela. sonra o kitapçıdaki semt kitapları gibi, içi güzel, dışı güzel. benim olmasınlar, gerekmiyor. orada bir yerde dursunlar, güzel ayrıntılar olarak. çirkinliklerden kaçıp onlara bakalım. belki ilk hayatımda ahmet haşim'den ders almak isteyip de alamamış bi öğrenci filandım ben.


mumlar sonra, kokular ve mumlar; ama bi yandan da hafif bavullar. mobil haller. ben olduğum yere üreyerek, çoğalarak yerleşen biriyim, huyum kurusun. bu huyumun aksine de 2-3 senede bir taşınıyorum, şaşkın bi kendini bilmeme hali. ezelden beri teslim olduğum o parça pinçiklik, bu aralar gözümü yoruyor. bi yandan da işte oda kendi başına yaşıyo gibi, o kadar minik ayrıntılar var ki "aa bu ne?!" sevinçleri gizliyor. neyse.

2012'yle ilgili bi karar almak şartsa, benimki de şu olsun: mobilite. bi de şu kanguru kesesine atar gibi biriktirdiğim yemek tariflerini, el işlerini sandıktan çıkarmak, bi zahmet. keşfedip biriktiriyorum ki bi ara kozalarından çıksınlar.

nüfus cüzdanı değişti, pasaport değişmek üzere.
bi de ikametgahı değiştirirsem, gör bak neler olacak.

29 Ocak 2012 Pazar

en bi pazar

şu tipsiz sulu kar yüzünden "operasyon kar kaplanı" kostümümle geziyorum. kabaca: burnuma kadar çekilmiş palto yakası, tüylü bi kalpak, postal, eldiven, kat kat hırka ve atkı. sadece gözlerim açıkta, ona da kar giriyo. olsun, sonuç başarılı: üşümüyorum.

avustralya açık finalini izler miyim naparım filan derken, izlemedim. kızlarla güzel bi kahvaltıdan sonra, vesikalık derdiyle istiklal'e gittim. özlemiş miyim, bi şi olmuş. model'de fotoğrafımı çektirdim, inci'de profiterol yedim, mephisto'ya koştum. ordan da pera müzesi'ne ve ara cafe'ye sığındım. dona dona evime döndüm. klasik bir güzergah. sanki biriktirip kaydediyorum, öyle kalsınlar diye.

inci tıklım tıklımdı. hatta personel "kar bile yağıyor, bi nefes alın arkadaş, mesai mi ödüyolar size?" diyordu yetişmeye çalışırken. herkes, her gelen "kapanıyormuşsunuz?" diye sordu. sahibi de "n'apalım, kader." dedi sadece. kader. öyle bir "kader" dedi ki tarifi zor, hani tam bi "hepimizin bildiklerini tekrar edip yeniden üzülmeyelim hanfendiciğim, ağız tadınız bozulmasın" tonuyla. teşekkür eder gibi ama buruk. bi garip işte.

caddeyi enlemesine yürüyüp hızlı hızlı ağa camii'ne girerken "gençler! nikahsız ilişki yaşamıyoruz gençler!" diyen sakallı amca, "bekleme yapma ticari!" tonuyla söyledi bunu. hani söylemesi şart gibi, kızgın da değil. yanımda yürüyen çift öyle bi güldü ki bi an için espri mi yaptı diye düşündüm. ne bileyim, absürd işte.

mephisto'ya bakınca istiklal kitabevini hatırlıyorum.sıcak kitapçılar. mesela d.n.r gibi zincirlerde kitap sadece bi ürün. sistemden bakıyoruz, yoksa yok. sevgisiz, ilgisiz. "omo'nun bayır gülü kokulusu var mı?" demişim gibi bir "stokta görünmüyor". iyi bok, hissiz şey seni. bi kitabı bulamamak nedir, bilmeyenler. oysa mephisto (ve tabii ki çok sevgili robinson crusoe gibi, nadide birkaç yer daha) kitabı seven ve bilen kitapçı. aldığınız kitabı kasada okuturken "elimdeki bitsin ben de bunu okiycam" diyenler çalışıyor. metis'in ajandasını nihayet almaya niyetlenmişken "bitti" dediler bana; ama mesela "ikinci bi baskı yaparlar bu ara" da dediler üstüne. çünkü o an yüzümün düşmesini önemsiyorlar. o yüzden kıymetli mephisto. azıcık insan teması, bari kitaplarda kalsın.

neyse, epey bi rötarlı alışverişimi ay sonu gelmeden yapmanın haklı gururuyla, yayın-dropping:

000kitap'ı pdf olarak okuyodum ve fena da gitmiyodu; ama sonu gelemedi. i don't pdf. bir+bir "gencecik hikmet'in o çıplak parmağı"nı arka kapağına taşımış ya, en bi canım dergi. kuş sesleri dinliyorsam, sayesinde.

geçen gün elektrikler kesildi ve ben çook uzun zamandır ihmal ettiğim mumlarımla, mini bi vanilya seansı yaptım. mum ne güzel bi şey. sanki en koşturmacalı zamanlarda mum yakarak hız kesebiliriz gibi. bi de benim yine orkidem oldu, ama bence zamanlama olarak azıcık yanlış. neyse, güzel güzel bakacağımdır tabii.

sonlara doğru fotoğraflı bi post olsun diye kasıyorum, bu da kapanış: the broş.
bence kesinlikle palto broşu. yazın ne yapıcam bilmiyorum.


geri sayım, ne tuhaf şeysin sen.

28 Ocak 2012 Cumartesi

çocuk

8 yaşında bir çocuk öldü. çünkü bi haftadır bar bar bağıran bir meteorolojiye rağmen sevgili cipinin lastiklerini kar lastiğiyle değiştirmeyen, "ay istanbulda kış yumuşak oluyor ya, 2 gün için değmez şimdi" diyen bir insan ve koskoca yokuşun buzlanacağı belliyken tuzlama yapmak için önce o çocuğun ölmesini bekleyen bir belediye ile aynı şehirde yaşıyordu o çocuk. adı muhammet. öldü.

4 yaşında bir çocuk öldü. 3 ay önce Van'da depremden sağ kurtulup, bu karda ayazda devletin onu yaşamaya mahkum ettiği yazlık çadırda ısınmaya çalışırken çıkan yangında, yanarak öldü. çünkü  para topladığını gerim gerim gerinerek 7 düvele duyuran ama o parayla ne yaptığını cümle alemden saklayan insanlar; deprem sonrası koordinasyon ve afet yönetiminde sınıfta kalmış bir kızılay ve onlarca mega yatırım projesini salya akıtarak tanıttığı halde sıra Van'a geldiğinde "yok hemşerim!" diyen bir hükümetle aynı ülkede yaşıyordu o çocuk. adı mustafa. öldü.

daha da sayardım ya, içim kanıyor, içim kuruyor. bok yoluna ölme becerimizi çocuklarımıza da aktarmışız. başbakan ne kadar gururla gülümsüyor: çoğalmamızdan memnunmuş. istediği kadar ölen ölsün, stoklarımız sağlam yani. sizi gibi küçük sayılar ve küçük tabutlar - adınız yok. muhammet ve mustafa demeyeceğiz size, hep böyle "bi çocuk" diye kalacaksınız.

*
beni kahrediyor bu ölümler. fransan'ın bilmem ne yasasına ve ilgili tüm politikacılarına sövmek yeni milli sporumuz olmasaydı, belki çocuklarımızdan vazgeçişimizi konuşurduk. mesela mersin'de bir cenaze törenine katılan 17 çocuk açlık grevinde. çünkü şimdi cezaevindeler. evet, ölen PKKlıymış. bu çocuklar da otomatikman nefret listenize girdi değil mi? ablasının, abisinin mezarına gitme hakkı bile yok, onu canından çok sevme hakkı yok bu çocukların. Mersin'de 1 yılda 120 çocuk tutuklandı. bu çocuklardan 17'si, haklarında 3 aydır hiçbir iddianame hazırlanmadığı için öylece gözaltında tutulmalarına itiraz ediyor. açlık grevindeler. onlar en azından çabalıyor: haklı çıkmaya değil, hakkaniyetle yargılanmaya.

oysa biliyoruz ki onlar da ölebilir. bok yoluna ölenlere bağışladığımız o pek kıymetli "yazıııık"ı onlara bahşetmeyiz üstelik, pis mihraklar. çocuk değil, insan değil, isimsiz sayılar. sapır sapır dökülüyor, gidiveriyor çocuklar. her biri için kafamızdan bir tutam saç yolmadıkça, anlamayacağız. hoş, şimdi bu ülkenin bir yerinde her gün yeni bir kafatası çıkıyor topraktan. belki onlardan biri de çocuktu, değil mi? bizim en eski tarihimiz bu vazgeçişler. o kadar eski ki alışkanlıkla gelenek arası bir dehlizden geliyor, boynumuza asılı sallanıyor.

27 Ocak 2012 Cuma

sarı

çok garip zamanlar. insanlar sürekli ağzımın içine bakıyor, çılgınca soru soruyor. sevgili blog, "ee gerdek???" sorusunu bile duydu bu kulaklar ki hani sen ben biliyoruz, bana sorulacak soru değil. şöylece bi baktım, sustular. bi de ilk başlarda salak gibi "acil nikah gerekiyodu" filan diyodum, birazdan doğuracağımı sanıyodu insanlar galiba, artık daha normal izah ediyorum. yakında bant kaydı çalıcam. sahiden böyle bi özrüm var. annemin dediği gibi: "brezilyadaki fındık fiyatları desem susmazsın, nikahını anlatamıyosun." neyse.

genel sağlık sigortası psikopatlığını çözmeye çalışıyorum. bi haftadır filan, bi yandan da bu manyaklıkla boğuşuyorum. pencere vergisi gibi, gözünün üstünde kaş var vergisi gibi.

dün biz bir tenis turnuvasında daha yarı finali birlikte seyredemedik blog; ama çeyrek finalleri birlikte izlemiştik işte. bu da bir şey. iki kişiyle tenis maçı izlemeyi çok seviyorum: biri annem, biri de tazecik biriciğim. onlar olmadan izlemek garip geliyor. bi de yani, federer ve nadal deyince benim aklıma toprak kort geliyor, sıcak hava, roland garros. oraya aitler gibi. djokovic ve murray maçı o kadar belliydi ki izlemedim bile.

bence güzel bir sabahlık ve güzel bir broş, insanı mutlu eden ayrıntılar. robdöşambr denen naneyi ne kadar sevmiyorsam, insanı sabah mahmurluğuyla salınan bi japon balığına çeviren sabahlıkları da bir o kadar seviyorum. anneanneminki kadar güzel olmasın, yeni bir sabahlığım var. broş da mesela, ne güzel bi takı. kolye değil, küpe değil - broş. sevgili ev arkadaşım bu konuda iyidir efendim. benim de ufak yaka iğnelerim var; ama broş başka bi şi. kardeşim bana bi broş hediye etti ve artık kış kötü bi şi diil.

perulu minik adaşım artık guyana'da yaşıyor. annesine çok benziyor, çok güzel gülümsüyor. Guyana hakkında çok bi şi bilmediğimiz, wikipedia'daki türkçe sayfasından da belli: "böyle de bi şi var" diyor anca. olsun. ben öğreniyorum yavaştan.

11 ay sonra, yine tahliye çıkmadı. 11. davaya kaldı, biz de mart ayını bekleriz.
kartopu oynamazlar da erguvanları görürler. bekleriz.
sonuçta "denizlere çıkar sokaklar" dizesini onlar değil biz yazdık. bekleriz. öyle bir bekleriz ki "ahmet-nedim pabucu yarım / çık dışarıya oynayalım!" diyen bir coşkuyla bekleriz, onlara rağmen neşeli, onlara rağmen umutlu. Birgün muhabiri zeynep'in gülümsemesi, odtülü hikmet'in çıplak parmağı gibi bekleriz. asık suratların kravatları bunu asla anlayamayacak.

23 Ocak 2012 Pazartesi

evet

merhaba blog, evlendim ben! çok güzel bir cumartesi gününü, çok sevdiğim insanlarla geçirdim. damat pek bir yakışıklıydı, ben de fena bi gelin olmadım sanırım. canımın içi adamın elini sımsıkı tuttum, gözünün içine baktım. insan kendi nikahını anlatamıyomuş, ne garip. herkes bana bir sürü soru soruyor, anca sorulunca anlatabiliyorum. öyle bi haldeyim. mesela, aile cüzdanım var. bence en büyük değişiklik bu. işin resmiyeti kırmızı üzerine dore yazılardan anlaşılıyomuş. resmen anayasa gibi baş köşede duruyor evde.

ankara, elbisem kadar beyaz olmak için, bol bol karlıydı. camdan bakınca kar yağışı görmek, çok güzeldi. sevgili baharımın ilhamıyla, koyu yeşil ayakkabılı, koyu yeşil kravatlı, bol tavuskuşu tüylü bir çifttik. en çok el buketimi sevdim ben, canım çiçekçi. onlarca kişinin adını ayakkabımın altına yazdım, hepsi silindi. hatta ilk silinen kişi kuzenimdi, aynı akşam evlenme teklifi almış. gelin telim niyeyse kopmayan cinstendi, keserek dağıttım. dans ettik, birbirimize pasta bile yedirdik efendim. sonra da bizim gençler tayfasını toplayıp, zıpzıpzıp.

ilkokul kompozisyonu cümlelerimle, ne kadar da akıcı bir anlatım!

ne yalan söyleyeyim blog, elimdeki yüzüğe bakıp hülyalara, rüyalara dalmıyorum - ona bakınca gördüğüm tek şey şu: "bir an önce. hemen. acele". şimdi beni kavuşmalar bekliyor. neylersin ki damadın yanında olmak, öyle kolay değil bazen. olsun. yeter ki olsun. ondan sonrası o kadar çok, o kadar renkli, o kadar güzel, o kadar bizim ki. pamuklara sarmaladığım bir geleceğim var, insan daha ne ister?

öyle işte. şimdiye kadar yazdığım en kişisel post da bu olsun madem. evet dedik biz.

19 Ocak 2012 Perşembe

bugün: 40 bin.

Bugün ne güzel bir kalabalık varmış istanbul'da. Benim yerime Agos'a onbinler gitmiş. Öyle güzel, tazeleyici bir şey ki bu insanları görmek. O güçlü vicdanlarıyla susar halleri bile her nefretten güçlü. Ankara'da da benzer bir kalabalık olmuş, dolu dolu, kızgın ama inatçı. bir bardak su içmiş gibi ferahlatıyor insanı.

Evet: "ankara" ve "-muş". Taksim'de, Agos'ta olamadım ya, onun için akşam saat 6'da Birgün'den Sakarya'ya yürüyecektim. Yapmadım; daha doğrusu yapamadım. Annem sağlık şerhi koydu. Bu hafta Ankara'da gece hava  eksi 12 derece ve geldiğimden beri burnum akıyor, öksürüyorum filan. annem "polis coplarsa görürsün!" demedi, "hasta olma" dedi. yoksa önceki yıllarda doktor bahanesiyle işten kaçmıştım, annemden de kaçabilirdim, biliyor. Yani annemin sağlık endişesine inanıyorum.

Normal şartlarda bu da beni pek durdurmaz. Ne var yani al antibiyotiğini, olmadı bikaç gün sürün. Hiç mi hasta olmadık? ama bu cumartesi günü gözünün içine bakıp, bir ömür boyu mutlu olmak için "evet" diyeceğim, dolu dolu aşık olduğum bir adam var blog. durum bu yani: ben 2 gün sonra evleniyorum. tam da bu sebeple, "evet" diyebilecek kadar sesim çıksın istiyorum..

işte bugün söz dinlediysem, böyle bir sebepten. bence sayılır.
şimdi portakal, ilaç, vudu büyüsü - ne varsa yükleneceğim. lanet ankara, gözlerim bile üşüyor.

17 Ocak 2012 Salı

cinayet saati

karar çıktı bugün. bize değil. ne yazayım bilmiyorum, bizle ilgisi yok. birileri ezberden okudu yine. acı iğneler batırdılar yüreğimize, acı acı, kanatsın diye. ellerine sağlık, kopkoyu kanadı

yürüyüş duyuruldu. onlar beşiktaştan nişantaşına çıkana kadar ben leventten metroyla yetişirdim, atladım gittim. azdık, çok azdık. olmamız gereken sayıyı düşününce azdık. belki herkes perşembeye saklıyor kendini, bilemem. ama vardık. ordaydık. orayı, o binayı, o afişi, o insanları, o güzel insanı sahipsiz bırakmadık. bu saatten sonra iş buna kaldı bence. sahipsiz değiller. o kadar da değil. yutmuyoruz. 

her seferinde sinirden kasılıyorum, ağlıyorum. hep bir ağızdan bağırarak ağlayan bir sürü yetişkin insan. örgüt bulamamışlar, yokmuş örgüt. nedim şener boşuna, hep boşuna. bir suçluyu, suçunu itiraf eden bir suçluyu ona rağmen koruyup, mağduru mahkum etmek, adalet oldu. kantarın topuzu yine fıldır fıldır dönüyor. devlet erhan tuncel'e 1 yıl borçlu çıktı, farkında mısınız? artık verirler bir memuriyet, çaycılıktan bilmem ne şube müdürlüğüne filan yükselir, bu ülke neler gördü.

nedim şener'i düşünüyorum. canı nasıl da yanıyordur bugün. kendini feda ettiği bir dava görülürken, o utanmaz arlanmazlar kendi savunmalarında "dokunan yanar" dedi, biliyor musunuz? bilin. öğrenin. unutmayın. başka işiniz yok, daha önemli bir şey yok. her harfi, her imalı gülüşü, her küfrü, her tepeden bakışı, her manasız özgüveni ezberleyin. unutmayın, göreviniz. her şey, her şey o kırıntılarda saklı. yüz bin parçaya böldükleri o büyük resim, tuzla buz ettikleri o adalet, parça parça toplanacak.

bilmem, belki de birkaç yüz kişiyle birlikte ağlamak insana iyi geliyordur. ince ince akıyor, içimize değil, bari dışımıza. belki bu sahiden insana iyi geliyordur. midem çok bulanıyor. tarifi olmayan bir şekilde, düşündükçe bulanıyor. başım zonkluyor, sanki içinden bi yaratık çıkacak da hepsini yiyecek. yapabileceklerini bildiğimiz bir şeyi, yine tahmin ettiğimiz bir yüzsüzlükle yaptılar ve biz yine, şaşırdık, yıkıldık. zonklamalar, ağrılar bize. zafer sarhoşluğu onlara.

ve lakin sevgili blog, o inatsa bu da inat. faşizme inat, kardeşimsin hrant. aslında zor değil diyorsam, agos'un binasının adı sebat olduğu içindir. Sebat Apartmanı. bakakaldığım yazı. kelimeler ne kadar isabetli, ne kadar da doğru yerdeler di mi blog? o yüzden işte, biz böyle ayaklı hafıza anıtları olarak, öğrendikçe unutmadıkça, inatsa inat. ben bir arkadaşımı aradığımda "benim için de git" diyorsa, budur işte blog. bu kadar sade ve bu kadar çoktur.

fethiye çetin, ne güzel dedi: dava daha yeni başlıyor. çünkü biz bitti demeden, bitmeyecek.
çok üzgünüm, kızgınım, küskünüm. bizim çocukluğumuzu değil, iyi niyetimizi ahmak ayaklar eziyor blog; ama en azından bi alttaki postun cevabını biliyorum: b seçeneği. onlar bebekten katil yaratabiliyorlarsa, ahdım var, bu kızgınlıktan, bu inattan da adalet yaratılacak.

gülten kaya bugün hatırlattı ya, atilla ilhan'ın ahmet kaya'ya çok yakıştığını hepimiz biliyoruz.
onların anısına gelsin:

16 Ocak 2012 Pazartesi

19.01


bu sefer, ankara'da olacağım için taksim'den agos'a yürüyemeyeceğim. benim için siz yürüyün. ankara'da bir anma var mı, onu bulmaya çalışıyorum, var gibi sanki. orada olacağım.

belki de en büyük küskünlüklerimden olduğu içindir, her 19 ocak'ta canım yanıyor. 5 yıl oldu ve ben hala ilk günkü gibi, o mesajı okuduğum andaki gibi, kulaklarımın uğuldamasını hissediyorum. hani insan gençtir, genceciktir ve bu dünyayı daha güzel bir yer yapacağına inancı tamdır da, sonra bir olay yaşar ve aslında her şey zorlaşır. kırılma anı. artık o kadar genç, o kadar taze, o kadar umutlu değilsinizdir. benimki 19 ocak'mış sanırım. bireysel ölümlerin toplumsal etkileriyle yaratılan kişisel milatlar.

bazen çok şey anlatmak, laf anlatmak, dert anlatmak istiyorum. anlatırdım da. öyle koyu faşist haller var ki sahiden insanın aklı almıyor. çadırda yanarak ölen el kadar çocuğa bakıp terörist görebilenin o kopkoyu at gözlükleri mesela, azıcık inatla didişmeyi hak ediyor. sonra işte, o kırılmadan beri belki de - yapmıyorum. daha doğrusu, fark ediyorum ki azalıyor. fark ediyorum ki, yavaş yavaş, beziyorum. bezginlik, suskunluktan da beter. "hepimiz ermeniyiz" diyemeyişleri hatırlıyorum, "ama"lar, "çünkü"ler, 2 kelime yerine paragraflarca açıklamalar, makaleler; ama işte o 2 kelimeyi beceremeyişler. komik. ne var sanki, bir anlasam. bir şeyler olmadan, düşünmeden, korkmamayı anlamıyoruz. işte bunları anlatmak, yoruyor. böyle loop'a alınmış, hep aynı şarkı. hep duvar, hep toslamalar. en sinek haller. ezberden, düşünmeden sallamalar. sanki böyle bir tombala çuvalı var faşizmin, elimizi atıp bi şiler çekiyoruz, hepsi birbirinden klişe ezberler çıkıyor falımızda. bezdiriyor.

oysa ne ayıp değil mi? bak elinde ekmeğiyle, gülümsüyor cennet papağanlarına. fotoğrafa baktıkça gözlerim doluyor. ne ayıp bu bezginlikler, bu yılgınlıklar. ne haddime, bi kere? çok utanıyorum. fotoğrafa baktıkça, oradaki papağanlardan bile utanıyorum. adam öldürülene kadar bezmemiş, bıkmamış da ben, oturduğum yerden... diyorum ya, ne haddime? çok saygısızca geliyor bu halim.

belki de yanlış anlıyorum o kırılma anını, bilmiyorum. belki de bezdikçe, yıldıkça kendimden utanayım diye bir miladım oldu benim. belki de 19 ocak, utanabilmemdir, inadımdır. azıcık kendimi saldığımda batacak o dev iğnedir. nedim şenerdir sonra, 5 yıldır hiç yılmadan "intikam değil adalet" diyebilme inadından öğrendiklerimdir. n'olur, öyle olsundur.

not: fotoğrafı nerden bulduğumu hatırlamıyorum; ama çağrı videosu için buyrun.

12 Ocak 2012 Perşembe

burada keşfedilmişi var

neredeyse 6 yıl oluyor, ben hiç başka bi yerde misafir post yazmadım. yazıp hatırlamadığım varsa, utanırım; ama sahiden hatırlamıyorum. belki de kimse sormadığı içindir, malum çok uzun yazıyorum.

neyse, bir cengaver bu işe kalkıştı. kendisi benim taaaaa liselerden ankaralardan arkadaşım olup, çok gezen ve çok bilendir. bu kadar gezmesini de nihayet "yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüklerini anlat" temalı bir bloga taşıdı: exploredforyou.com .adı üstünde, "burada keşfedilmişi var". artık küba mı istersiniz, italya mı, size kalmış. daha da güzeli, yani bence bir gezi blogundan yegane farkı, o ince müzik zevki. bir yolculuğa çıkmadan önce müzik stoklayanlar için, en güzel hizmet. yani her yeri görmüş olsanız bile, her şarkıyı dinlemediğinize eminim.  taze bir blog ama geleni gideni benden çok, imrenerek izliyorum.

neyse işte efendim, exploredforyou.com için benden istanbul yazısı istedi bu cengaverimiz. bu o kadar kapsamlı ve iddialı bir iş ki tabii ki ben mümkün olduğunca geciktirdim ve kaçtım. sonra bunun sadece bir "keşif" yazısı olması gerektiğinden hareketle, gayet 101 bir yazı yazdım. tabii yine uzun oldu, ikiye böldük filan.

birinci  yazı burda. metin benden, fotoğraflar, videolar ve o uzuuun yazıyı okutan tüm ince rötuşlar ondan.
bilmediğiniz bir şeymiş gibi okumanızı rica ederim.

editos: aa iki yazı olmuuş! 

9 Ocak 2012 Pazartesi

12.

kar, fırtına, tipi filan bekleniyormuş. her yere, yollara. ben bu ocak ayını sevmeye karar verdim ya, o yine de beni deniyor. olsun varsın, bana tıss. ankara zaten ne zaman bembeyaz olacağını, o imelih griliğini örtüp güzelleşeceğini iyi bilir.

şu hayatta ganimetlerim hep anneanneme çıkıyor, bir şekilde. ya ondan ya onunla ilgili.

sıradaki parçamız, anneannemin nikahında taktığı şapka/ başlık. böyle bir şey olduğunu bilmiyodum bile, anneannem bulmuş, getirsin diye anneme vermiş. gördüğüm andaki heyecanımın tarifi yok. annem de mini bir törenle takdim etti zaten. hatta deneyip fotoğraf da çektim ama pek bi dağınık haldeyim, bu güzelim şeye haksızlık etmiym diye tabii ki buraya koymuyorum.
hayal gücünüzü kullanınız:


fotoğraf makinem de çok iyi değil ki tam çekebileyim; ama anladınız siz. bu güzide şeyi başınızın arkasına oturtuyorsunuz, başın tam o "?" şeklindeki kıvrım yerine yani. yüzünüze de o incecik, örümcek ağı gibi zarif dantel düşüyor. başınızın iki yanında da deniz kabuğu gibi bi şiler var işte, bence keçi boynuzuna benziyor ama takınca öyle değil. daha ziyade prenses leia-vari bi şi.

anneannemin 1950'lerde olan nikahında siyah tül takması fikri bile bence yeterince garip. beyoğlu'nda bir şapkacıyla birlikte modele karar vermişler. nasıl karar vermiş filan diye çok sordum; ama "gidip anlatırdın, onlar senin için tasarlardı" diye özetledi. altında da bir lastik var, çenenizin altına geçiriveriyosunuz; ama ben Sabuş'un öyle şeyler kullanmayacağından eminim. tokalamıştır. krem rengi, hafif bir sandık lekesi var. keşke çıksa ama o kadar narin bir şey ki, herhangi bir temizlik işlemine sokulamaz. takmaya bile kıyamam, çerçeveletip asmak istiyorum.

krem rengi, sade bi elbiseye eşlik etmiş. dedemle birlikte kahkahalarla güldüğü, küpelerinin sallandığı bir fotoğrafı var o günden kalan, dedem de ona bakıyor gülümseyerek. sonra Sabuş o sonbahar soğuğunda elbisenin üstüne giymek için, (sırf gözlerine uysun diye) turkuaz rengi bir palto diktirmiş. o palto ortada yok ama annemin çocukluğundan hatırladığı şey, geniş yakalı, uzun ve fazlasıyla turkuaz olduğu. o palto, bu şapka, renk kuyusu.

anılarımın en renkli simasının siyah tüllü, turkuaz paltolu hallerini düşündüm uzun uzun. o fotoğraftaki kahkahayı her bakışımda duyabiliyorum. ben oldum 27, anneannemse 84. şunca yıl farkla, yine şaşıran benim, şaşırtan o. bunun hiç değişmeyeceğini bilmek güzel.

5 Ocak 2012 Perşembe

"kalemini kır ama satma"

sinirden kasıldım. dışardaydım, arkadaşlarımlaydım. eve gelince, güzel haberi görecektim. tahliye olacaktı. bir şey olacaktı işte, vaktiydi. artıktı, yeterdi.

bugün ahmet'le nedim, o adliyenin o kürsünün o salonun üstünden ilkbaharda gürleyen nehirler gibi coşkuyla, saf, tertemiz, duru bir şekilde aktılar. denizlere çıkar sokaklar ve tüm akarsular. akacaklardı, çıkacaklardı. çenem, yumruklarım kaskatı. sinirden ağlıyorum. çok da iyi geliyor. katıla katıla ağlayacak başka bir şey yok hayatımda çok şükür. bu bitmeyen, bitemeyen hallere katılıyorum. gencecik insanların, sırf dürüstler diye, iyiler diye, cesurlar diye, o en mağrur ve güçlü alçakgönüllülükleriyle, bunca ay süründürülmelerine ağlıyorum. yetmez mi?


artık twitter var. biz her cümlelerini bitirdikleri an okuyoruz. nedim şener'in, ustası sedat simavi'nin ona "kalemini kır ama satma" dediğini söyledikten sonra duygulanıp fenalaştığını, yüzünü yıkamak için dışarı çıkışını, kızına karşı o güzel mahçubiyetini, ahmet şık'ın meydan okuyan dürüstlüğünü hepsini bir masal gibi, bir destan gibi okuyoruz. saklayamıyorlar.

onlar kalemini kırar, ama satmaz. onlar ve biz, bunu bilen binlerce insan, "bugünlerin yarını da var" diyerek bekliyoruz. ama çağlayanda, ama evde, ama yolda. bekliyoruz. bu ülkede herkes tesbih nedir, ne işe yarar iyi bilir. sabırla çekiyoruz içimizden dev boncuklu, kocaman imameli tesbihleri. sabrediyoruz. onlar o kalemi satmaz ya, kırmaları da gerekmeyecek. çıkıp yine yazacaklar, biliyoruz. bilmek, sabra kuvvet verir. yıldırmayı deneyeceklerini bilirken, yılmamak icap eder.

bu devlet, bu yargı, bu hükümet, bu insanlara karşı borcunu asla ödeyemeyecek. dreyfuslar varsa zolalar da var, tarih unutmaz. zaten bir şey söyleyeyim mi, omzunuzun üstündeki o yuvarlak en büyük silahtır. muktedirlerin tek korkusu, o kafanızın içindekiler, oraya sakladıklarınız, biriktirdikleriniz. biriktirin, unutmayın, hep hatırlatın. şimdi zinhar unutmama vaktidir. deve kini, fil hafızası : bize gereken tek şey, unutmamak. yazılanlar, düşünülenler, söylenenler: hepsi hatırlananlardan doğuyor.

bugün tahliye isteyenler olarak o kadar çokuz ki. o kadar çok kişi unutmuyor ki. hani denir ya "tükürüğümüzle boğarız", öyle çokuz. tükürmüyorsak efendiliğimizdendir. şükür ki, ahmet de, nedim de biliyor bunu. azmışsın, bir avuçmuşsun gibi hissettirdiklerinde, ki bunda o kadar ustadır ki muktedirler, bir düşün. iyi düşün. az olamayacak kadar çokuz. unutmamakla kuşatılmış binlerce insan, hafıza anıtı olarak her gün bu ülkenin sokaklarını karışladıkça, azim kazanacak. azimle inat arasındaki yegane fark budur çünkü. ben buna gönülden inanıyorum. umutsuzluk yalnız hissetmekle başlıyor ve biliyorum ki yalnız kalamayacak kadar çokuz.

bugün 5 ocak 2012. bugün okunması gereken tek şey, ahmet ve nedimin savunmaları. bugün hissedilmesi gereken tek şey, böylesi onurlu duruşa karşı saygı ve bir de haklı bir gurur: onları anlayabildiğimiz için.

bugün olmaz, yarın olur.
ne de olsa tesbih çekildikçe eskimiyor. elimiz kehribar kokuyor, o kadar.

4 Ocak 2012 Çarşamba

fos

günlerden 2012 olmuş be blog. bence 2010'dan sonra günlere 2011 yazan şu eller, 2012'ye büyük bi hızla alıştı. yanlış tarih atma ihtimalim yok gibi bi şi.

kardeşim ve annemi 4 günlüğüne eve atmıştım. kardeşim evi daha ziyade otel gibi kullanarak istanbulu gezdi. Bazen sanki orada değil de burada olsa daha mutlu olurdu gibi geliyor, bana da, anneme de. Belki olurdu evet; ama başka işte. başka şeyler. elmalar ve armutlar. o da iyi, o da güzel, ama bu daha dolu. neyse işte, uçtular bugün.

başka alemlerdeyim. mesela 2-3 saat süreyle sadece kuş tüyü düşünmek istiyorum. durayım ve düşüneyim: kuş. tüy. kuş tüyü. tüylü kuş. falan filan. böyle. bi konu verin, kompozisyon yazayım. ama saçma bi konu olsun rica ederim.

hayatım kökten değişiyor. cumburlop! umarım öyle olacak. pıt diye. şimdilik her şey tıkırında gidiyor. bu aradaki  değişimleri hasar, dert tasa yaratmadan, minimum etkiyle halledebilsem, ne mutlu bana. herkes aynı şeyi söylüyor: "bu kadar düşünme!". haklılar da olmuyor ki. bence aslında söylemek istedikleri: "düşün ama sus!". çünkü sahiden çeneme vuruyor, sesli düşünme bile değil, bilinç akışı. öyle zamanlarda ben sahiden çekilmez olurum. yavan yavan postlar sonra. yoksa beynimde on bin tilki, gündemde yine türlü çeşitli garabet haller, sinirden buz kesmelik bir tavır ve üslup var.

windows'un şu yapışkan notlar zımbırtısını nihayet kullanmaya başladım. başım ağrımıyor. ceteris paribus olduğunu varsaydım tabii; ama bence sahiden etkisi var. manyağa dönmemek güzel şey. niye bunu daha önce yapmadığımı bilmiyorum. bu kadar da basit bir şey yani.

bundan başka, efendim havaifişek filan sevmem malum; ama şu sydney yılbaşı gösterisi bi manyaklık, bir çılgınlık. aynı anda 6 noktadan atıp 13 dakikada 7 ton fişek bitirmek filan - yuh! izlemesi sahiden güzel. yani o senkronizasyon güzel. kitleniyor insan. onların girdiği 2012'ye mi girdik, emin olamıyorum. bizimki ihraç fazlası mal gibi kaldı yanında.

*

bugünler, yine mağdurun bir numaralı zanlı ve hatta suçlu ilan edildiği, olağan günler. 35 gencecik insan mı ölmüş, aileleri sonu gelmeyen bir çukura mı düşmüş, olsun varsın. bok yoluna ölebilirlik dünya şampiyonlarıyız. ama o güzide hanfendinin dediği gibi, sahiden, 20 yıl sonra filmi çekilince izleyip de ağlamayın. ne yapıyorsanız, yani bir şey yapacaksanız, buyrun, şimdi yapın. "ama ama"lamaktan sesiniz çıkamıyorsa, susun. daha evladır.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker