hayat bir enteresan şey blog. bir sürü önkabule rağmen hayatın gerçekleri size nanik yapıyor: "pek de öyle değil bir tanem".
mesela, filmlere bakalım. fabrika kızı tütün sararken, ustabaşı kötüdür hep. sinsidir, tacizcidir, sıkıştırır, yıldırır, bezdirir. ki evet, bunlar oluyor. "seni erkeklerin tacizinden korumak için başındayım" diyen erkekler, aynı şeyi başka kadınlara söyleyen başka erkeklerden koruyor birilerini. ikircikli haller. ama mesela bakalım o filmlere, kitaplara: sanki ustabaşı ve hanım kızımız üniversiteler bitirip kitaplar devirse, bunlar olmayacak. sanki o şoven ataerkil baskı, bir diplomayla kuş olup uçuyor. sanki ekonomik bağımsızlık, tek reçete.
oysa biz de biliyoruz, asistanını sıkıştıran üniversite profesörünü. ustabaşı kadar açık bir şekilde tenhalarda kıstırmıyor belki (ki o da var); ama hep yanı başında, nefesi kulağında oluyor mesela. ne bileyim, siz iş yerinizde ne zaman tuvalete gitseniz, aksi gibi yol üstündeki fotokopi makinasında işi oluveriyor, ofisin en yılışık adamının. ne tesadüftür ki hep size yapacak bir esprisi, savurması gereken çift anlamlı lafları, sorgulayıcı bakışları, çıplak gösteren gözlükleri filan var. yani usta başı "taciz" ediyor ya, diğerine de modern zamanlarda "bir tür mobbing" filan diyoruz, MBA'liler o dilden anlıyor.
daha geçenlerde çıktı, istanbuldaki belediyelerin, ki atıyorum 60 tane olsun, hepsinin sığınma evi açma zorunluluğu var. yani yasa var mı, var. ama sadece 4'ünün sığınma evi var. mesela beşiktaşın yok. manyak gibi sürekli aradığım belediyeyi bi de bunun için ariycam. 2011 yıl sonuna kadar, belli bir nüfusun üstündeki tüm belediyeler sığınma evi açmak zorunda. zaten zorundalardı; ama umarız 2011 sonunda "cezai işlem" de uygulanacak. hamiş: yasal zorunluluk, "zorlayan" olmazsa işlemiyor. basit, evet.
mesela bu ülkede mor çatı diye bir kuruluş var. çünkü sadece sığınma değil avukat da sağlıyor. yeni bir hayat imkanı sağlıyor. gönüllü avukatları var. ve devletim milletim, mor çatıya verdiği desteği kesti, birkaç yıl oluyor. sanıyorum ya taşındılar, ya da taşınmanın eşiğinden döndüler kira sebebiyle. aynı devletim milletim, sığınma evi zaten açmıyor da; diyelim ki açtı, onda da törenle açıyor. resmen "çelenk gönderimi için adres" filan bildirip gizli olması gereken sığınma evini afişe ediyor. ölü doğum.
yani niyet yok, beceri yok, bilgi yok. bunlara sahip kişilere de destek yok. cezalılar, niyeyse.
aile içi şiddet konusunda mesela, tonla çalışma yapılıyor. pedofili ve ensest mağduru sayısını bilmeyen bir ülke için bu çalışmalar nimet. bunlardan bir tanesi, ki ben 2002 yılında okuduğuma göre yenilenmiştir, çok basit bir şey söylüyordu: eğitim seviyesi arttıkça şiddet artıyor. özellikle de eğer çiftin her iki tarafının da eğitim seviyesi aynıysa. şaşırdınız mı? ama neden? o kadar mantıklı ki.
eğitim seviyesi arttıkça, şiddet sebepleri değişiyor ve çeşitleniyor. kaba dayak, yerini sözlü tacize, yıldırmaya, cinsel istismara, tehdide bırakıyor. size, sevdiklerinize, hayatınıza tehdit. kadın programlarına çıkan dehşet hikayeleri kadar "somut"laşmıyor belki; ama hep başınız üstünde dolaşan ve bir tek size yağan bir kara bulut gibi, yanınızda oluyor. bağımlılık, itibarsızlaştırma, günlük yaşamı kısıtlama, özgürlüğünü sınırlama haline dönüşüyor.
"yandım aman komşular!" diye koşsanız, neden yandığınızı anlatmanız bile zor. çünkü şiddet, henüz somutlaşmamış. bir olsa, bir gerçekleşse, neler olabileceğini bir siz biliyorsunuz. tehdidin ne kadar gerçek olduğunu bir siz biliyorsunuz. zaten şiddet, genelde dev bir tehdit. her anınızı paranoyaya hapseden bir korku dumanı: ama bir siz görüyorsunuz. hayatınızı zindana çeviren mahluk, dış cilası yerinde, façası cakalı bir yaratık. o şık kostümün içindeki ruh hastasını, saplantılarını, şiddetin boyutunu bir siz biliyorsunuz. çünkü en seçmece şarapların tadımı için uçağına atlayıp bağları gezen, yok efendim işte teknesiyle mavi tura çıkan veya evinde şirin bir köpek besleyen bu adam, yüzünüzü morartmadan, topuğunuza sıkmadan şiddet uygulamanın da en zarif yolunu bulmuş, çaktırmıyor.
burada devreye, güvenlik güçleri, şiddeti önleme mekanizmaları giriyor. çünkü bu sevgili ülkemiz hariç neredeyse tüm dünyada tehdit de bir şiddet türü. "önleyici hekimlik" gibi bir şey. gerçekleşmiş, fiziki şiddete bile "kol kırılır yen içinde kalır" diyen bir kolluk kuvveti, tehdide ancak "aman canım, korkutmak için diyodur, yapmaz öyle şey" demez mi? "yapsa şimdiye kadar yapardı canım" gibi bir sevgi pıtırlığı göstermez mi? şüpheniz mi var? yok. gözaltına alır, bırakır. belki madalya da takar? sonuçta bir bakmışsınız, şikayetçi olarak siz "abartıyor" olmuşsunuz. aman canım, meşgul etme bizi. bi şi yok işte, kadın dırdırı. çünkü mağdur, ilk şüphelidir böyle durumlarda.
kolluk kuvvetlerinin tavrı hep aynı. nitekim, "aylardır tehdit edildiği için koruma ve sığınma talep eden X.Y. sahipsiz kaldı, mağdur/ kurban oldu" haberleri de gayet bol ve işin acısı şaşırmıyoruz. şiddet somutlaşıp kadın hastanede can çekişirken bile başına polis konmadığı için, hastanede
güldünya oluveriyor kadınlar. güldünyayı da hatırlamıyor ki kimse. hadi diyelim güldünya ve siz, fani ve sıradan ve kadın ölümlülersiniz. Hrant Dink açık tehditle gündüz vakti şişli'nin göbeğinde ensesinden 3 kurşunla öldürüldü. hani size özel bir gözden çıkarmışlık değil, reca ederim, biz bunu hep yapıyoruz. özel muamele yok. ama bakınız ibrahim tatlıses vakası, aylardır gazetelerin en baş köşesinde an be an, saniye saniye raporlanıyor. ziyaretçisi en bol mağdur. sonra insan sinirinden şiddeti şiddetle kıyaslamaya başlıyor.
eğitime bu kadar inançsızlığım, eğitimin kalitesi ve içeriğiyle de ilgili. yani ne bileyim, okumuş etmiş, hatta her İK yetkilisinin gönlünden geçen odtüboğaziçiitü mezunu bir insan, "ibnee hakeem" diye zıplıyor maç izlerken. hakem ibne, ee orda bitiyor mu? hakem yeterince erkek değilken, karısı mı yeteri kadar erkek? erkekliğe bu kadar kafayı takmış bir adam, en gündelik haliyle bile dilinden düşürmezken, hayatından nasıl çıkarır? bugün çok sevdiği karısı, yarın "beceriksiz karı" olmaz mı sahiden? nedir garantisi? falan filan derken işte - hep aynı sulardayız, başka şehir bulamazsın. hep aynı hep aynı. bu yüzden, evet ben pis feminist entel dantel olarak, eşcinselliği hakaret/ alay olarak kullanan birine tahammül edemiyorum. erkekliğiyle bu kadar saplantılı bir erkeğin, kişilik sorunları bakidir. çözemediği davaları en derinlere kaçtığından, artık onları "prensip" sanması da çok mümkünüdr. haliyle bence, buzdağının görünen kısmı bu kadar parlakken koca gemiyi batırmanın anlamı yok. baktığını görmekten yanayım: çanlar kimin için çalıyor.
işin fenası, belki de en fenası ne biliyor musunuz? sevgi kapanları. bu adamların hepsi, bu kadınları çok seviyor. kocası karısını seviyor, "namusu" o. karşılıksız aşık "ya benimsin ya kara toprağın" diyor, ah: aşkından ölmüyor ama öldürüyor. hepsi sevgiden, sevgiden. oysa bu sevgi değil, sevemeyiş. sevgi değil, mülkiyet. bu, kadının geçirdiği her özgür güne, aldığı her rahat nefese bakıp kendine edilen bir hakaret görmek. öyle bir ego. içip içip döven işsiz koca da şiddet gösteriyor elbet ama, çok affedersiniz, boşandığı karısının tepesinde boza pişiren burjuva müdür beyler, başka bir şey mi? hepsi çok seviyor, ellerinde sevgi kapanları. kadınlar, boş ümitlerin kucağında, kapandaki bala kitlenip bacağını kaptıran ayı gibi, acısından inlese de ne çare. gidiyor, kanıyor. zayıflık mı, stockholm sendromu mu, salaklık mı? bilemem; ama kapan. ayı kapanı evet, fare değil. o kadar çabuk değil ölüm. ayı kapanında yaralı ayıyı bulunca kendi öldürür avcı. oysa fare kapanı, genelde kendi halletmiştir zaten fareyi. ayı kapanına daha yakın o yüzden bu sevgi çarkı.
sonra - alo 183, kadına şiddet yardım hattı. sahiden, alo 183 çözüm mü? olabilir mi? iyi ki var; o başka. ama düşünün, damlaya damlaya göl olmuş, o bulut sağanak gibi yağıyor üstünüze ve 183?
ne bileyim, eğitim dedim mesela. sevmeyi mi öğretmemiz lazım sahiden? saygıyı mı, sevgiyi mi, insan olmayı mı? uğur mumcu vakfının çok güzel bir vatandaşlık dersi kitabı vardı, ortaokullar için. ben ortaokuldayken. belki de artık MEB'in zorunlu kitabı o olmalıdır? orada vergiler ve trafik ışıkları değil, mesela bağırmadan, kafa göz dalmadan tartışabilmek, münazara, konuşmak, uzlaşmak filan öğretiliyor. ne kadar basit şeyler ama bize belki de bu lazım. vatandaş olabilmek. kadınlar, gazeteciler, yoksullar, işçiler, bizler ve onlar: önce vatandaş olabilmek. polisin keyfine kalmadan bir koruma sağladığı, ibrahim tatlısesin güldünyadan daha kıymetli olmadığı bir ülke için. işin kanun yapmakla bitmediği, uygulamanın, denetim ve yaptırımın da olduğu bir ülke için. yoksa bakınız, her uluslararası antlaşmaya ilk imza atan birinç! birinç! bir ülkeyiz biz. imza atmakla olmuyor, mürekkebimize zeval gelmesin; icraat lazım.
bilmem, belki de artık bir zahmet feminizm nedir anlatmaktan ve kendi çalıp kendi oynamaktan bıkmış kadınları anlayan erkeklerin zamanıdır. belki artık erkekler, feminist olmayı ibnelikle bir görmemelidir. feministler de bir zahmet, sdece kadınları değil, tüm "cinsel kimlik ve yönelim"lerin eşitliği peşinde olduklarını ifade etmelidir. belki erkekler çıkıp da ataerkil sistemle mücadelenin, direnişin, eşitliğin ne olduğunu düşünmelidir. belki feminist kadınların büyük çoğunluğunun aynı zamanda anti-militer oluşunu bir zahmet düşünmelidirler.
bugün meydanlarda aş ve iş isteyen en solcu tayfa bile, sendikalarda kadın olmayışını düşünmelidir belki, artık. o koca sendikaların, iş gücünün yarısını oluşturan kadınların emeklerini, emzirme iznini, kreş hakkını savunmayışı bir düşünülmelidir. sağcı erkekler ve solcu erkekler, artık kadına bakıp sadece "türban sorunu" görmemelidir. artık erkekler kadına bakınca "genç kız-taze cıvır- çıtır piliç-hanım abla- bizim yenge-evimin namusu-hacı nine" filan da görmemelidir belki. hani en entel dantel adam bile, belki, en ufak sohbette dahi bir zahmet "acaba kıçı mı açık, memesi mi?" diye elbiselerimizi taramak yerine gözümüzün içine bakmalıdır? bir zahmet.
azıcık zahmet. belki bunlar olunca, neden bu ülkede her gün bir kadının öldüğünü, neden bu terörün bitemediğini, neden bu milletin yarısının, diğer yarısından korkmaya mahkum edildiğini de konuşabiliriz. hani şiddet deyince akla bu ülkenin asla vazgeçmeden, en kavgacı haliyle ve aşkla sürdürdüğü 30 yıllık bir meseleyi anlamak, tabii ki daha kolay olabilir. bu kolaylığın sebebi, bu meselenin her daim sıcak ve gündemde olmasıdır. her gün bir asker ölüyor evet ve her gün birileri kör kurşunla "ah pardon" vuruluyor. her gün bir sürü de kadın ölüyor. ama kadınlar bekler. onlar ölmeye daha alışık. çünkü katili o kadar belli ki, aramak bile gerekmiyor.
benim iş çıkışı evime yürürken başıma gelebilecekler veya sokakların gece gündüz erkeklere ait olması, yok maalesef, bu ülkenin gündemi değildir. niye olsun ki, hepsi "münferit". gazetede dün vardı, gördünüz mü bilmiyorum. akşam saat 21:00 civarı işinden çıkıp evine yürüyor bir kadın. bir sokak köpeği saldırıyor, bir adam da uzaklaştırıyor köpeği. kadın teşekkür edip yoluna devam ediyor. "kurtarıcı" adam, bisikletiyle kadının peşinden gelip yumrukla yere deviriyor. önce, kadını bayılana kadar dövüyor, sonra tecavüze yelteniyor. o kovduğu köpek saldırıyor adama, kadın kurtuluyor. gözünü açtığında, soyulmuş yol ortasında yatıyor, yanında da bir köpek. toparlanıyor, gidip yardım arıyor. burası izmir. hani "medeni" izmir. münferitler, medeni- değil ayrımı yapmıyor. bu cüret, bu gözüdönmüşlük, ülkedeki pipili vatandaşların kendinde hak görebildiği bir özellik. kullanıp kullanmamak onun vicdanına kalmış. ha pipisiz vatandaşlar arasında bu hakkı doğal gören, hatta bu hakka saygı duyanlar da olabilir - ki var. yardım ve yataklık, var. ama mesele, pipili ve pipisizlere konuyu bırakmadan, devlet eliyle, yargı organlarıyla bir hak-hukuk düzeni kurabilmek. daha ne kadar basit anlatabilirim bilmiyorum.
"kendini öldür" diye kapısına zehir bırakılan yaşıtlarım da, benim yaşımı göremeden öldürülen ve katili "haksız tahrik" indirimi alan kadınlar da derdimiz değil. bu ülkede, 30 yıldır bitmeyen bir şiddet sürüyor ama kimse bu şiddetin tecavüz mağdurlarını konuşmuyor. karakolda/ askerde işkenceden ceza alanlar var; ama kimse henüz tecavüzden ceza almadı. şiddeti normalleştiren şey, şiddet türleri arasında "varsayılan" bir hiyerarşinin kabulü aslında. sokaktaki laf atılmasını normal sanan kafa, bir kadının rahmi kocası tarafından kızgın demirle yakıldığında şaşırmasın, rica ederim. mülkiyet hallerinin dereceleri, o kadar.
kana susamışlığımız toplu bir histeri olabilir, hayatın her aşamasında, her kimlikte karşımıza çıkabilir. ama kadın kanı olunca, hukukçuların bile ağzının suyu akıyor ya, o açlık bir anda "sevgi, aile" kılıfına gömülüyor ya, ben en çok ona dayanamıyorum. o kılıfların hepsi, buradan bakınca, "giren ve girilen" ayrımı kadar sığ işte. topunun köküne kibrit suyu.
bu yazıyı okuyan kadınların birçoğu başka kadınları hatırlayıp, onlar için üzülüp "bana olmaz, uğramaz" diyor ya, onlara da allah akıl fikir versin. bir de şans versin; inşallah uğramaz.
neyse, bir hışım, sinirle yazdım. dönüp okumaya üşeniyorum. umarım siz okumuşsunuzdur.