27 Eylül 2013 Cuma

apdeyt

O mülakata gittiğim iş oluyo gibi blogcuğum. Belki de olmaz gerçi de işte, gayet iyi geçti mülakat. Kısmet. Tabii ben olursa ihtimaline çok yapıştım; çünkü olması lazımdır artıktır. Haliyle 1,5 senedir aylaklık ve pineklikle geçirdiğim zamanlar, evden çıkmadan geçip giden günler (hafta ve ay da olabilir) şimdi tam bir panik sebebi. Sünnet öncesi istanbul turu attırırlar ya çocuklara, o ruh halindeyim. hava güneşliydi bugün mesela. Niye evdeyim, bilmiyorum. biliyorum da yani saçma işte. ayh.

*

peru'ya gidiyoruz malum. plan daha yeni netleşti sayılır, 2 çift ve 2 ayrı ülke olunca, anca. toplam 2 hafta gezi süresi ama bir güncük daha olsa tam olacaktı, öyle bi hal. neyse, hallettik. Farklı râkımlar farklı iklimler, o bir mesele. sıcaklık 3 dereceye kadar inip sonra 30 dereceye kadar çıkıyor. Bir de bi sorun olmaz da amazonlara gidebilirsek diye yine bana bana bana sıtma hapları. hapları daha almadık. râkım farkından rahatsızlanmamak için de hap yedeklemek lazım. ay bi rahatlık var üstümüzde, hakkımızda hayırlısı.

10 kilo ve hatta daha da az eşyayla gitmek şart, ideali o. kalın da giyinmek de gerekiyo bi yandan, herhalde bi teyzeden panço filan kapıcam. bi de "balıkçı botunuz olsun mutlaka" gibi abuk subuk notlar var, birilerini dövebilirim bunun için. ben alacağım çorap sayısını düşünüyorum, adamlar bi de plastik çizme taşımamı bekliyor. işportayı da mı ben öğreteceğim? tabii ki taşımayacağım. olmadı poşet bağlarım artık.

Bi diğer sorun da mesafeler. Peru büyük. Yani hem sahiden büyük, bi de dağlık. otobüse biniyosunuz bolca; ama saatler sınırlı, zaten "öyle gidip gardan ilk bulduğunuza da binmeyin" diyolar. biz varan-ulusoy konforu aradık çünkü en kısa yol 6 saat, 10 saate kadar çıkıyor. habire otobüsteyiz.

Neyse, (nihayet) belirlenen 13 günlük rotamız aşağıda (geçişler heeep otobüs):
  • Lima: varış, jetlag ve şehir gezisi (2 gün)
  • Nazca: kasaba turu ve Nazca Lines'ı görmek için planör uçak turu (1 gün)
  • Arequipa: bir gün Arequipa şehir turu, bir gün colca canyon (2 gün)
  • Puno: bir gün kasaba turu, bir gün lake titicaca (2 gün)
  • Cuzco: tüm günü yolda yiyip akşam yarı baygın varmaca. (1 gün)
  • Manu Milli Parkı: Amazonlar burası işte. biyosfer rezervi, çılgınca bir tür çeşitliliği filan. bitince cusco'ya dönüş. (3 gün)
  • Kutsal Vadi (Urubamba): Cuzco yakınlarında, günübirlik tur. (1 gün)
  • Machu Picchu: bir gece önce Aguas Calientes'te kalıp gün doğumunu yakalamaca.(1/2 gün)
yerel uçakla Lima ve ertesi sabah dönüş.

Daha önce okyanus aşırı uçmadığım için ciddi bir jet lag korkum var. zaten normalde çok ve düzenli uyuyan biriyim, uykusuzlukta hulk'a dönüşmem mümkün. ilk gün lima'da dinlenmek ve dönüşte de bütün pazar günü dinlenmek yeter umarım. bel ağrısı filan da olmazsa yırttık.

Biz bu yerleri çok basit bir şekilde "peru top 10" listelerinden belirledik. Hepsi Güney Peru'da. Birini elemem gerekse Nazca Lines'ı eleyebilirdim; ama o da Lima-Arequipa arası uzuuun otobüs yolculuğunda bir mola, bir rahatlama olsun diye var temelde. Beni en çok heyecanlandıran Manu, bir de Machu Picchu tabii. Nazca Lines turunu oradaki yerel havaalanından halledeceğiz, zaten yarım saat sürüyormuş. Arequipa ve Puno kısımlarındaki turları buradan almaya gerek yok gibi, çünkü öncesinde bir gün var, şehirde hallederiz. Manu Milli Parkı için çadırda kalmalı filan bi tur alıyoruz, onu buradan rezerve edeceğiz. Machu Picchu'ya giriş biletlerini Cuzco'ya ilk gittiğimiz gün halletmek istiyorum, eğer oluyosa. Sabah 4'te kuyruğa girmemek için, bakalım. Bu arada ortalama yükseklik 2500 metre, göl gezisi 3800 metre ile en yüksek kısım. Arada Manu'da deniz seviyesine inip tekrar çıkma gibi bir şey var ama 3 günden bi şi olmaz herhalde. Çok kötü olursak koka çayı artık. bakalım.

"Ne yapmak isterdik de yapamıyoruz" kısmını da yazayım: Huaraz'a gitmiyoruz mesela. Lima'nın kuzeyinde kalıyor, rotamız dışı biraz. Colca yerine gidilebilirdi sanırım, harika bir vadiymiş; ama Colca bize yetecek bence. Inca Trail yapmıyoruz; çünkü eskiden 2 günlük turlar da park alanında çadırda kalırken şimdi minimum 4 gün şartı var. Hani okuyup da yapmak isteyen olursa parka giriş izinlerini önceden almayı unutmasın, max 400 kişi mi neydi, bi kişi sınırı var.

Şimdi ilaç, otobüs bileti, tur rezervasyonu, konaklama vb işler kaldı. "onlar kolay yea" diyoruz, öyledir umarım.

Special thanks to dünyayı gezip bitirmiş arkadaşım murat ve blogu.

18 Eylül 2013 Çarşamba

tefadüs

Bir zamanlar burada demiştim; ama şimdi bulamıyorum (pazar yerine döndü iyice blog zaten), benim hayatım hep "ne gele gele" kararlarla şekillendi. en fazla bir seçenekle, iki oldu mu delirerek. hep de güzel şekillendiğinden, sanırım onun verdiği bir rahatlık, bir ölü toprağı var. ne zaman ki böyle şekillenemedi, ben aptala döndüm. mesela son 1-1,5 yıldır aptal haldeyim. bir tek seçenek çıksın, o da iyi çıksın istiyorum. böyle şanslı olmayı bekliyorum. salakça ama öyle işte. "şansını sen yarat" diyenlere cevabım yok.

cuma günü mülakatım var. o işe başvurdum, hani fazla tanıdık olan. maaş > zevkler ve renkler. randevu için telefon ettiklerinde ölü balık sakinliğiyle "hı hı evet. hııı. evet teşekkürler" diye konuştum. güvenli suların heyecansızlığı. şimdi fark ettim ki sandığımdan daha da tanıdık, çok daha fazla. o kadar ki ben dönüp dolaşıp aynı kişilerle çalışacak bile olabilirim. tamam daha ilk mülakattan havalara girmeyeyim; ama hayat çok, çok acayip. çok garip hayat. zaten tesadüflerin üzerimde mıknatıs gibi bir etkisi var, "aa her işte bir hayır vaar!" diye koşarak atlıyorum. işi o zaman sevmemiştim; ama bir sebebi de iş tanımı dışında, önüme gelen her şeye bulaşmak zorunda kalmamdı. belki şimdi sevebilirim. en azından insanları sevmiştim. demek ki delirmeden bir süre devam edebilir. iyi ki havaya girmiyorum bu arada.

neyse, bu işi de alamazsam eğer, bu posta bakar bakar güleriz artık. çaylar benden.

17 Eylül 2013 Salı

dehşet

Bazı sesler, görüntüler var aklımda, küçükken izlediğim haberlerden kalma. o zaman yok tabii "dikkat bilmemkaç yaş altı burayı görmesin" filtreleri. zaten olsa bile gafil avlıyordu o sahneler genelde. annem mi bana "bakma" diyecek babam mı, ikisi de dehşetle izlerken? neyse, hepsini yazmiym tabii de seçmece olanlar şunlar:

biri, ben ilkokul 4'te mi neyim, kızılay meydanındaki o kameraman. feci dövdüler, öyle böyle değil. kaldırımda, yüzü gözü kan içinde. kamerasının üstüne kapanmıştı; çocuğunu korur gibi. "kamerama vurmayın" diyordu sadece, ağzı kanla dolu, mırıltı halinde. öyle dedikçe kamerasına vurdular, o da vurdurtmadı. bi de ben kızılay koluydum o zaman, oksijenli su ve tentürdiyotlu pamuğun kendimi sınır tanımayan doktor gibi hissetmeye yettiği zamanlar. onu oradan çekip alsınlar, yaralarına pansuman yapsınlar, kamerası da hep yanında olsun istedim. "kamerama vurmayın, kameram kameram". ben öyle ekrana baktım, kaldım.

bir diğeri manisa davası. belli ki liselilere çok kötü şeyler olmuş ve ben ortaokuldayım. dava bitmiş, yine o ufak pencereli nakil arabasına binmiş götürülüyorlar. arkadan incecik, solmuş bir ses, "o daha çocuk, götürmeyin, o daha çok küçük" diye ağlıyor. annelerden biri, yere yığılmak üzere. ben yine ekrana baktım, kaldım. nasıl bir yere götürdüklerini, ne yaşadıklarını hayal dahi edemeyeceğimi, öyle bir kötülüğü hiç bilmediğimi anladım.

bir de işte, en çok da belki "Arkadaşlar! ben bir anayım benim sesimi duymak zorundasınız, beni dinlemek zorundasınız" sesi. Berfo Ana. çığlık değil, bir gerçek. Öyle çıplak, olduğu gibi, olduğu kadar net bir gerçek.

*

Bu yılki Hrant Dink ödüllerini Cumartesi Anneleri almış. Benim için ilk yıldan, ilk günden beri onlar alıyor sadece. Berfo Ana göremedi. Biz onları duymak zorundayız, duymadık. Yürüyüş yaparken, parkta koşarken "benim annem cumartesi" çalıveriyor kulağımda. o şarkı listesinde olması bile ayıp belki, öyle rastgele çalabilmesi... neyse, politeknik direnişinin melodisi. bi bankta soluklanıp dinliyorum. havaya, suya bakıyorum, gözlerim yaşarmasın diye. sonra işte "beni dinlemek zorundasınız" diyor ya sonunda, işte o an cemil, manisalı çocuklar, o kameraman, diğerleri... hepsi birden diziliyor bankta yanıma. ben katıla katıla ağlıyorum. nasıl iyi geliyor. 

ben şarkıya ağlasam ne ki zaten. kimse de "n'oluyo" demiyo bu arada, demezler. birey birey. kimse "nen var kuzum" demez. iyi aslında. sorsalar ne diyeceğim? sanki anlayacaklar, sanki cümlemi sonuna kadar dinleyecekler. biri demişti bana, "o zamanlar çocuktun. kürt bile değilsin. e yani, neyin acısı bu?". di mi ya. "dehşetin acısı" demiştim. öyle çünkü. yaşadığımdan, bildiğimden değil; tam tersi. yaşamadığım, bilmediğim için hissettiğim dehşet.

*

2007'ydi. eylül mü ne. canım perulum, biricik Marisol gecenin bi körü kapımı çaldı. o öyleydi zaten, gece kuşu. benim 5. uykumda olmamın hiç önemi yok. sabahın 3'ünde uyandırıp kahve falı baktırır, "yahu bu ülkede niye hiç taş yok?" dedim diye benim için tüm şehri dolaşıp taş toplar, berbat günlerim bitsin diye uğurlu leprechaunlarını bana ödünç verir filan. bu alemden değil marisol ve onun alemi çok güzel.

neyse, kapımı çaldı. gözleri ağlamaktan şiş; ama gülüyor, zıplıyor, fujimori diyor, yarısını da ispanyolca söylüyor, ben tabii ki bi halt anlamıyorum. tane tane "Fujimori'yi yargılayacağız! Şili iade ediyor!" diyor bana. Fujimori'nin baskı ve insan kaybetmelerle dolu yönetimi çok eski değil; onun çocukluk, gençlik yılları. Oooo büyük haber! çığlık çığlığa zıplıyoruz. Bana ne oluyor, bilmiyorum. Bir diktatörün daha yargılanması, yargıdan kaçan bütün insan müsveddelerinin sonunun geleceğine dair yeni bir umut. Bu güzel haberin şerefine kahve yapıyoruz, tabii ki. O aralıksız anlatıyor, nefessiz. Sonra, biz ayrı ülkelerde ayrı yollara gitmişken, 2009'da kararı okuyorum: 25 yıl. Bir oh çekiyorum. o gece yıllar sonra tamama eriyor.

*

Şimdi gördüm Seyhan Doğan haberini. 1995'te, 14 yaşındayken kaybedildi Seyhan. Anne babası acıyla, onun izini, kemiklerini arayarak, daha doğru düzgün yaşlanamadan öldü. Bu yıl bulundu Seyhan, bir kazıda kemikleri çıktı ortaya. Ailesinin yanına gömülecekmiş. Çığlık çığlığa koşmak istiyorum, başka şey gelmiyor içimden. 

Hollanda'dayken şu iyiydi bak: etrafımdaki herkes böyleydi. herkesin toprağından kemikler çıkıyordu, bi anormal olan hollandalılardı. marisol'ün fujimori'si vardı, tanya miloseviç'i anlatırdı. Noira'dan suharto'yu dinledik hep. acı yarıştırmak değil, birbirinin yarasını yalamak resmen. delirmemek için anlatırdık. değiş tokuş yapardık acıları, bildiğimiz, bilmediğimiz, niye bilmediğimize yandığımız acıları. sonra bir sürü içkiler, bir sürü şarkılar. hissetmeye vaktimiz olurdu doya doya, daha iyi bir işimiz yoktu yapacak. olmuşu, bitmişi, gördüğümüzü, duyduğumuzu her şeyi tane tane hissederdik. acıysa acırdı. komikse kahkaha atardık. bol vakitler işte.

*

Bu ay DVDsi çıkmış diyarbakır cezaevi belgeselinin. tam adı "5 No'lu Cezaevi: 1980-1984", Çayan Demirel'in işi. Belgesel aslında 2009 yapımı, festival gösterimleri, ödülleri var. Ben birkaç gün önce, internetten izledim. Daha önce de izlerdim de işte çok erteledim, çok kaçtım. "Tarihin şen çocukları"ndan kaçtım. Sonra tanıştık. Dişlerimi kenetlemişim izlerken, tırnaklarımı da avcuma batırmışım, bitince fark ettim. "burası cezaevi değil, bir okul" - bu lafın varacağı işkencesiyi tahmin edebilir misiniz? hiç sanmam. düşünebilirsiniz; ama asla o kadar karanlık olamazsınız. 

Siz de tanışmak isterseniz, belgesel için link burda. DVD de olur tabii. Bir de bi zaman bi televizyon programı olmuş belgesel ve cezaevi hakkında, o da burda. Dehşet bazen insana iyi geliyor. Ertelemeyin.

10 Eylül 2013 Salı

22

Son postuma boş boş baktım demin. Derdimi seveyim. Çok şükür ki böyle dünyevi meselelere dertlenecek olduğumuz an daha büyük dertler veren bir ülkenin vatandaşlarıyız.

Ahmet Atakan dün öldürüldü. Kaçarken, polis 5 metreden gaz fişeği atmış kafasına. Bizim salona bakıyorum, boydan boya 5 metre. Burdaymış Atakan, şurdaymış polis. Altında akrep. Boş vitese alsa 5 saniyede yakalarmış Ahmet'i; ama gaz atmak daha isabetli tabii. Bizim salon cinayet mahalli. Binbir açıdan düşünüyorum. Kafasına nişan alış, yaralayış. Ahmet düştükten sonra etrafına gaz atmış polis, yanına yaklaşılmasın diye. Sonra ambulans gelemediği için vatandaşlar götürmüş hastaneye. Kalbi durmuş, çalıştırmışlar.

Ben dün gece uyurken "hayır ölmedi, yoğun bakımda" haberleri vardı, "akbabalık etmeyin" deniyordu. Nasıl inandım buna. Tabii ki ölmeyecekti. Oysa daha o haberler gelirken ölmüş Ahmet, 22 yaşında. Olay çıkmasın diye vaktinde söylememişler. Polis hastanede yoğun bakıma gaz atarken, olay çıkmasın istemişler. O çoktan ölmüşken, hızla soğurken, annesi kapıda dua ediyordu yani. Bu yaşatıldı insanlara. Abdullah Cömert de Antakyalıydı, o da 22 yaşındaydı. Abdocan için sokaktaydı Ahmet, kanı yerde kalmasın diye. Komşusu Suriye'de kan akmasın diye. ODTÜ'deki hukuksuz yol çalışması için yaşıtları yine şiddet görmesin diye. Kendi başına gelen her şeye karşı sokaktaydı.

Polis vurdu ya, "çatıdan düştü" dediler. Hep bir açıklama vardır ve hiç geciktirmeden yapılır. Mesela Metin Lokumcu için"bana taş attı" demişti Başbakan. İstese de atamazdı, başbakan gelmeden çok önce hastanedeydi zaten. Elindeki taş değil, limondu; ama önemi yok. Kronolojinin, kanıtın, belgenin bir önemi yoktur böyle durumlarda, ölürken kalkıp taşını atıp tekrar ölmüştür o deyyus, bilir onlar. Metin Göktepe de kendini balkondan atmıştı. Festus Okey arbedede seken kurşunların hizasında durdu. Uğur'un terlikleri rüyanıza giriyorsa terörist olduğu için. Roboski'de ölüp giden çocuklar kaçakçıydı zaten. Ceylan, o ceylan gözlü minik Ceylan, bombayla oynadığı için parçalandı. 18 aylık bebek bile gaz kapsülüyle başından yaralanarak ölmüş olabilir, biz ona taş diyeceğiz. Mumcu arabasına binmeseydi, Dink kapı önüne çıkmasaydı. Bunlar böyle işte hep; bu ülkenin daimi bir tom&jerry çizgi filmlerindeki hassas düzeneklerle dolu olduğunu bilmezmiş gibi, orada burada dikilip, tesadüfen ölüp, bir de hak isterler. Ölmek sanki zor bir şeymiş gibi, hesap sorarlar utanmadan. Unutun efendim, unutun. ben mi dedim aklınıza mıh gibi kazıyın diye?

Senaryoyu merakla bekliyordum; çünkü an be an görüntülenmiş bir olay ile ilgili yalan söylemek de bir mesai. Sonra düşündüm: yoo, değil? inandırıcı olmak gibi bir kaygı yok ki? Efendim çatıdan 30 kiloluk kaya atıyormuş Ahmet. Ahmet bir tür Seyit Ali onbaşı olarak, top mermisi sırtlamıştı herhalde. hmm, abarttık mı? o zaman enerji paneli atıyor olsun. Evet, çatıdaymış Ahmet, polise enerji paneli atarken düşmüş. O zaman ölebilir. O zaman polis hastane basıp yoğun bakıma gaz atabilir. Tamam, anlaştık. Ne demek "otopsi raporu aksini söylüyor"? ne zamandır otopsi doktorları biz yüce yetkililerden iyi bilir oldu bu işleri? Geçelim lütfen. Sıradaki!

*

Bu dünyada adalet olmadığını onbinlerce yıl önce idrak etti insan ve kendine "ilahi adalet" diye bir kavram yarattı. Kendine bir gün bir şeylerin değişeceğini müjdeledi ki hiçbir şeyin değişmeyişiyle yaşayabilsin. Kötüleri sonraya, hatta ölümden bile sonraya öteledi ki her sabah aynaya bakabilsin. Kendine her işte bir hayır olduğunu, kendi bilmese, anlamasa bile oralarda bir yerde ulvi bir açıklama olduğunu tembihledi ki "neden?" diye kendini yiyerek delirmesin. Kendine kaskatı kurallar koydu ki kötüler olmasın artık; madem sonradan ceza veremiyor, baştan alsın önünü. Tanrılar yarattı kendine, kendine hiç benzemeyen. Adalet ölümlüden, kendi gibi olandan gelmezdi, bildiği için. Adalet gerçekten geldiğinde bütün tapınaklar kendi kendine yıkılacak, göreceksiniz. Vicdanımız bir koca "oh" çekecek, hepimiz daha mutlu olacağız adaleti kendi gözlerimizle görünce. Şükretmek aklımıza bile gelmeyecek, sevinçle yanımızdakine sarılacağız.

Dinsizim, inanmıyorum. Hayır, bir yaratıcı olduğuna "bile" inanmıyorum. Benim bu dünyada, hem de acil tarafından adalete ihtiyacım var; insan elinden çıkma adalete. Öbür taraflara, öte diyarlara, ilahi güçlere devredemiyorum. Denemedim değil. Aklım aslında çoktan hazır da vicdanım almıyor. Bir alışkanlıkla "allah belanızı versin" diye ağlarken dahi almıyor. Ben o kan yerde kalmasın diye hemen, şimdi istiyorum adaleti. Yani inanmıyorsam da sırf bizim iyiliğimiz için, gerçekten.

*

Berkin uyansın. Uçurtma uçuran bir fotoğrafını gördüm, görmez olaydım. Daracık bir sokak, her yer araba. Elindeki uçurtma avcum kadar. havalanmamış bile, peşinden sürükleniyor. O uçurtmanın havalanma ihtimali sıfır, akıl var fizik var. Oysa Berkin öyle bir koşuyor ki sanki dünyayı havalandıracak. O inanmış ya uçurtmasına, uçurtma çoktan uçuyor; dönüp bakmasına bile gerek yok. Ben de Berkin'i öyle bekliyorum işte. Uyanacak, hayat aynı olmayacak, belki bir daha koşamayacak; ama uyanacak.

9 Eylül 2013 Pazartesi

acep

Kaçınılmaz olarak karşıma çıkıyor: istanbul'daki işim gibi işler. hatta o iş, öyle diyeyim. Başvururken değil heyecanlanmak, saç telimin bile oynamayacağı. İlla ki alınırım diye değil; ama güvenli sularım olduğundan. Güvenli ve zevksiz. Güvenli ve istemediğim. Kulaç kulaç yüzmek isterken çocuk havuzunda oturmak gibi.

Sonra diyor ki şeytan, benim sevgili şeytanım: bok var. kısacık temaslar dışında, istediğin işi HÂLÂ bulabilmiş değilsin. Yeni mezun gibisin; ama yeni filan değil hiçbir şey. Bir ara pes ettin, sonra toparladın. Söz konusu istediğin iş olunca değil heyecanlanmak, ilkokul 1'deki ilk günündesin. O kadar bile değil; çünkü sen okumayı, yazmayı biliyordun okula başladığında, şimdi hiçbir şey bilmiyormuşsun gibi. Şimdi kolluksuz yüzmek gibi, bisikletten düşmemek gibi. 30 mumlu pastayı üflemeden önce, sanki sen bunları çoktan yapıp bitirmeliymişsin, ziyadesiyle geç kalmışsın gibi. Arkadaşlarına bak. Herkes en sevdiği işi yapmıyor; hatta çoğu yapmıyor, evet. Hayalleri var hepsinin; kimi unuttu, kimi erteliyor, kimi kavuşmak üzere. Yorgun ve sinirliler; ama hem de mutlu ve memnunlar. İş hayatındalar. Bir işe yarıyorlar. Delirecek gibi olsalar bile, günün sonunda onların seçeneği daha çok.  Onlar istifa edecekleri günün hayalini kurup belki de en dokunaklı istifa mektupları provaları yaparken (sen de yapmıştın. duruyor taslaklarda. yollamadın), senin gördüğün şey anne-babalarının gördüğüyle aynı: "en azından istifa edeceği bir işi var". Eşekler ve kazıklar. Güvenli sular diye burun kıvırdığın her şeyin sonunda, senin suyun dahi yok. Onlar yüzüyor, kulaç atamasalar da yüzüyorlar. Sense bir arkanda bıraktığın kolluklara, bir de önündeki derin havuza bakıp "su soğuk gibi duruyo? pis gibi de hem?" filan diyosun. Atlama fikri güzel geldiği için çıktın tramplenin tepesine; ama sen yüksekten korkuyorsun ve bunu kendine bile söylemiyorsun. Madem yüzeceğin yok, daha fazla oyalanma artık. Pişman olmak değil bu; neysen osun. İn aşağı, kolluklarını tak; en azından suya girmiş olursun. Yüzmek oysa, o kadar güzel ki. İki yudum su yutacağım diye mahrum kaldığın zevki bir bilsen. Kolluk sana mübah, en azından sudasın.

Şeytanım çok şeytandır, en ufak alevi harlamayı, beni de ortasına koymayı iyi bilir. Odun ateşinde kendimi yerim, dumanım üstümde.

*

Bugün, kuzenimin fıtık ameliyatı sonrasında iki omuruna platin takıldı. Benden 2 yaş küçük. Genç yani, çok genç. Bildiği ama ertelediği, "yahut vakit olmadı" rahatsızlığı onu bu kez tatilde yakaladığında sonuç bu oldu. Şimdi hayatını yeniden şekillendirecek; olması gerektiği gibi, kendine vakit ayırarak. Yapabilirse, izin verirlerse. Kendine bakacak; dünyayı kurtardığı o ofis, biraz da kendisini kurtarmasına tahammül ederse. Haliyle, milyonuncu defa, tanıdığım herkese "kaldır o koca kıçını ve derhal spor yap adamım!" diye bağırmak istiyorum. kıpırda. Eğil, kalk, zıpla, yürü, mekik çek - ne haltsa. kıpırda azıcık. Motivasyon amacıyla, sevgili NHS'in 10 bin adım videosunu buyrun. Ha işim gücüm yokken ben yapıyo muyum bunu? Hayır. Niye? Beni ev yuttu. Siz yapın ama.

*

Ne kadar oldu bilmiyorum, 2 hafta belki? Sabah çok erken kalkıyorum, hep aynı saat civarında, hep aynı şeyi düşünerek. Hiçbir şey yapamadığım, el uzatmak veya dinlemek fark etmez; pek bir halta yaramadığım durumlarda ben manyak gibi düşünürüm. Düşünerek bir şey olacakmış gibi. Sanki olmayan kapılar açılacakmış gibi. Sanki pelerinim çıkacak, süper güçlerim nihayet kendini gösterecek gibi. Bazen mesafe denen meret sizi alır, yere atar, üzerinizde tepinir, soluksuz bırakır ve sonra sabahın 6sında zombi gibi ayağa dikip beyninizi yer. Yakında olsanız da eliniz kolunuz bağlanacaktır, bilirsiniz; ama uzaktayken her şey daha beterdir. Dev bir acaba böceği, her yerinizi kemirir. Günlerce başınız ağrır, düşünmekten değil, düşüncelerin bir yere varmayışından. Çıkışsızlıktan. Kulağa su kaçınca tek ayak üstünde zıplanır ya hani, öyle zıplayıp beyninizde ne varsa akıtmak istersiniz, olmaz. Acaba böceği işte, ne yapacağını, nereye asılıp kalacağını çok iyi bilir.

*

Görüldüğü üzere, kendime sardığım milyonuncu seferle karşı karşıyayız. Eylül geldi, bu güzel. Hava 18 derece, bu eh işte. Londra geçen yılki gibi, batı cephesinde yeni bir şey yok. En iyisi biraz da aynaya bakayım, bi muhatabı olsun bu halimin.

5 Eylül 2013 Perşembe

"Manolya kokusuna karışan yanık et kokusu"

Her zamanki didişmeler beni yoruyor. O dedi ki - bu dedi ki. ODTÜ'de stand kavgası olmuş, bu sefer kamera var ya, tamam. Oynat uğurcum; artık birkaç günlük kavgamız bundan olur. Doğuştan mıknatıs kazanına filan düştük herhalde, en ufak olayla kutuplaşmaya harcadığımız enerji inanılmaz. Bana çok saçma gelen bir şey bu "kovaladık onları" tavrı; kale muhafızı hali. hak savunmasıyla alan savunması arasında bence büyük bir fark var. Başkası da seni kovaladığında ve hatta kovalamak için kendine uygun gelen herhangi bir yöntemi seçtiğinde sesin çıkmayacak madem? Bana saçma geliyor ya, bir yandan da videodakilere bakıyorum; çok küçükler. Heyecanları da tatminleri de çok günlük duruyor; bunu küçümsemek için söylemiyorum veya "mini mini çaylaklar" da değil. Aksine, en son ne zaman bu kadar inanarak bir şey yaptım, onu düşündüm; her iki taraf için de.

"Kimlik göster!" derken müthiş bir nokta yakaladığını sanan, "kimliğin yoksa gideceksin arkadaşım!!" diyen kız mesela. Ben olsam "sen kimsin, ne sıfatla kimlik soruyorsun, asıl sen kimlik göster!" derim. Cevap veren "göstermiyorum" demiş sadece. Bence mesele, sol-sağ hiç fark etmez, bir üniversite öğrencisinin bu polislik refleksi. "kimlik göster!" - yok ya? Bu nasıl bir heves, nasıl bir otorite sevdasıdır? Yolda bin kere üstün aransa niye itiraz ediyorsun ki o zaman? Kimse de buna takılmıyor, çünkü komşusu bile sorsa kimliğini kuzu kuzu gösterecek bir milletiz. Kimlik bizi aklar, kimlik bizim zırhımız. Ferhan Şensoy'un 90larda, İstiklal caddesinde Nazi üniforması giymiş halde 100 kişiye kimlik sorması ve 99 kişinin hiç sorgulamadan göstermesi, sadece bir öğrencinin üniformayı tanıyıp itiraz etmesi gibi. Bizim okulun girişinde kimlik kontrolü olmadığı için herhalde, iyice anormal geliyor. bu ne arzu ah, bu ne ihtiras. Evet, ben en çok o ana takıldım o videoda.

Ha nedir, gazi üniversitesinde oruç tutmadığı için dövülen, küpe taktığı için kulağı yırtılan öğrenciler, marmara'da erkek modelle çalıştığı için saldırıya uğrayıp öğrencilerle birlikte kendini stüdyoya kitlemek zorunda kalan güzel sanatlar hocası veya akdeniz üniversitesi'nde silah çeken manyak bu kadar gündem olmamıştı. Bu saydıklarım fiziki saldırılar bu arada; yani kusura bakmayın ama stand açtırılmamasıyla, dibinde posterle dikilmeyle kıyas kabul etmez. Yine de bu saydıklarım olay olmaz; çünkü solun dayak yemesi normal zaten, adi vaka. Gazi'de filan stand açan TKPli de tahayyül edemiyorum; standı veya siyasi partiyi geçtim, mesela akdeniz'de açıkça "ben solcuyum" diyeni de pek düşünemiyorum. Bunlar "normal" hep; çünkü sol hep marjinal nifak, tabii ki vatan millet ve din aşkına, asla ona geçit vermiyoruz. Bugünkü olayda liberaller ODTÜlülere cıkcıkladı, tamam. Peki biraz geri saralım. Bir kez olsun da sağdan destek gördü mü ya şu dayak yiyen, canından olan solcular? bir kez yahu, bir kez de biri çıkıp "hayır, din adına adam dövemezsiniz; hayır millet adına kulak yırtamazsınız" yürüyüşü yapsa ya? öyle sessiz, sadece sorulunca yarımağızla söylenen "ben de tasvip etmiyorum"lardan bahsetmiyorum. Bir duruştan bahsediyorum.

Ha nedir, ODTÜlülerin standçıları kovalamasını da şundan farklı göremiyorum: bu saçma didişmeyi besliyor işte. kendini anlatma aracı filan değil, el jimnastiği. yoruldum ben görmekten, ondan belki de. Açtır o standı, bir kişi bile gitmesin, tavırsa tavır almış ol. Stand izinsiz mi? yönetime şikayet et. İzinli mi? o zaman yönetime derdini anlat önce, sıkıyorsa. Benimki mi boğaziçi liboşluğu bilmiyorum, sahiden. O stand izinliyse eğer, kişileri kampüse sokmamanın o ulvi amaca hiçbir hizmeti yok (amacın anlamlı olup olmadığını da geçtim bu arada).

Bir de ODTÜ'de tesettüre yaklaşım açıktır, kimsenin taciz edildiğini filan duymadım. Zaten YÖK'e ezelden gıcık olan bir okulda biraz zor. Haliyle burada hedef aktarılmaya çalışıldığı gibi din veya dindarlık değil, cemaat yurtları, propagande ve daha da önemlisi, ODTÜ yurtlarına iftira atılarak ailelere yalan söylenmesi; ama olayın sonucunda görülen ve söylenen "solcu dinsizler, müminleri kovuldu". Herhangi bir protesto hakaret veya şiddete varmadıkça bir sıkıntı yok bence ve evet, pankartla yanınızda durulmasından ibaret bir protestoya da alışacaksınız bir zahmet, hiçbir görüş dokunulmaz değil. Zaten olayı yaşayan kişiler gayet sakindi benim gördüğüm, şikayetçi olmaya gittiler. İçinde din unsuru var diye, "cemaat yurduna hayır demek = dine hayır demek" olamaz, az yavaş gelmek lazım; ama bu tür genelleyip büyütmeleri iktidar çok seviyor ve iktidarı sevenler daha da çok seviyor, o da malum.Prensipler değil, olaylar önemli. hele ki kamera varsa.

Yine de diyorum ya, sonuç ortada. Ne yaptın da ne oldu da ne olacaktı zaten? Bu haliyle de bir yere vardığı yok. Sadece bir "hayır!" görülüyor, bir de tabii "başörtüsü = cemaat" genellemesi. İşin komiği, işine gelince cemaatle arasına mesafe koyan /koyduğunu söyleyen birçok müslüman, bu olayda açıkça ve sadece "odtü'de cemaat istemiyoruz" denmiş olmasına rağmen "konu cemaat değil, benim dinim!" diyor. Evet, tabii ki bu "komik" değil; bu refleksin sebebi de türkiye tarihinde gizli, biliyoruz. Yaşanmış, hala taze olan olaylar var, tamam. Peki ben bunları bilip anlıyorum da, karşı taraf solu ne kadar biliyor? Nil. Zero. Hiç. Neden "cemaate hayır" denmesi bu kadar büyük bir aşkla "solcular dinime küfretti" halini alıyor da, "belki hakikaten sadece hayır diyordur" olamıyor?

Böyle derin bir of çekiyorum sadece. Yeni şeyler yapmak lazım; ama yapılamıyor. Ben bana Şişli'de saldıran sakallı, takkeli amcayı anlatınca "ama bunu her müslümana genelleştiremezsin, onlar marjinal!" deniyor. Gazi'deki faşist saldırıları anlatınca "bunu her milliyetçiye genelleyemezsin, onlar marjinal!" oluyor. Ha çok şükür o kadar odun kafalı değilim, genellemiyorum zaten; ama bir tek canına yandığım solun marjinalleri yok, solu hep genel genel sarıp paketliyoruz. 5 kişinin yaptığı iş, bütün ODTÜ, sonra da bütün sol oluyor. Her müslüman, her milliyetçi kendi bacağından asılıyor da bir tek solcular hep komün. Ne komünü? voltran; birleşip tekvücut olmadan bir şey ifade etmiyor bile.

Türkiye'de sol (ki herhalde 94 partinin 70'i filan eder en az) haddinden fazla parçalı bir yapı olmasına rağmen, en ufak gıkta genelleştiriliyor. Bıraksan kendi kendini imha edecek kadar fikir birliğinden uzak insanlardan bahsediyoruz. Türk Solu denen ne idüğü belirsiz faşizan grup, CHP, DSP, SHP, ÖDP, TKP... hepsi aynı pakette, hep aynı havuzda. Sağ bunu böyle güzel paketleyip adına da "işte sol bu!" deyince, birbirinden alakasız (hatta bir kısmı sol filan da olmayan) bütün bu gruplar namus meselesi gibi birbirini savunmaya geçiyor, bunu da kakofonik bir şekilde yapıyor. Bunun da "mesele cemaat değil, din!" refleksinden bir farkı yok; "mesele bir olay değil, sol!". liberaller de bir o yana bir bu yana gülümseyip ne akıyor, ne kokuyor. Sol ve sağ bu açıdan ne kadar aynı olduklarını görse ben sahiden çok rahatlayacağım.

Herkes miras reflekslerle, aynı şeyleri yaşayıp duruyor. Ay yazdıkça daralıyorum, çok bazal şeyler olmalı bunlar. Kuyu dibi kurbağalığından ibaret bir genelleme hevesi, maksat kutuplaşma. Sonra saldırıya uğrayan grup da büyük bir aşkla yeni bir savaş ilan ediyor: "bunlar temizlenmeli, bunların sonu gelmeli, zaten bunlar gezici, zaten bunlar darbeci". TDK görmeyeli kelime haznemizi 100'e indirmiş, ülkece kocaman bir atlıkarınca üzerinde dönüp dönüp aynı nakaratla dans ediyoruz. Gözünüzün önüne getirin bi, hah işte tam ondan.

Neyse, bilincim kulağımdan aktı resmen. Çok uzadı.

*

Bu arada gerçek dünyada olan: barış süreci durdu. "zaten neydi, ne olacaktı?" değil; bir ihtimaldi ve artık o da yok. boğaz'dan savaş gemileri geçti. ölüm kapımızda bekliyor, kandan birbirimizi göremeyeceğiz. şunca gündemin ortasında tavuk didikler gibi birbirini yiyen bir sürü insan. Çok daha mühim meseleleri konuşmalıyız, çok daha mühim oldukları için. Bu yüzden Twitter'dan ölümüne sıkılıyorum, tarifi yok. Al ben de yazıyorum, bok var sanki.

sağ ve solun ortak noktası belli aslında: dedikodunun o güvenli ana kucağı. bireylerin münferit hareketlerini saatlerce konuşma aşkı. o buna tükürmüş, bu bunun saçını çekmiş, biz de akşam bisiklet tekerini patlatalım madem. meraksız, bilgisiz; ama nefret dolu olmanın kaçınılmaz sonucu. savaş baltalarını sakın gömme küçük tüy, bileyciye gönder; çok güzel parlıyor.

*

yarın 6 eylül. bir kez daha 6-7 eylül. İç mihrakları gururla kovalayıp, dükkanlarını talan etmişti o zamanki güruh. nefret o zaman da çok meşruydu. Bir ailenin dükkanını yağmalamak, bir din adamını pantolonunu indirerek aşağılamak, ev basmak, insan linç etmek o zaman da vatan kurtarıyordu, şimdi olsa yine kurtarır. Bir arpa boyu yol almış değiliz. Eteğimizde on yılların acıları var, giderek birikiyor. Biz bu topraklardan insan kovmuş bir milletiz; üstelik bir kez değil, bir iki kişi değil. Biz defalarca, yüzlerce, binlerce insanı kovaladık kendi evlerinden. Bunun yükünü idrak edemedik henüz. Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Kürtleri, Süryanileri, Alevileri kovduk, öldürdük veya kaldığına pişman ettik. Bunun yüküyle yüzleşmiş değiliz. O irini atabilmiş değiliz. Durdukça daha da beter bir hale gelen,  büyüyen, her yerimizi saran, korkunç bir irin bu. Refleks haline gelmiş nefretlerimizin hepsinin kökünde bu irin var.

İrini temizlemiyoruz, niyetimiz yok. Biz o irini, gizliden gizliye seviyoruz. 6-7 Eylül benim için hep aynı şey: sıradan insanın galeyan ve linç şehveti. Hiç sorgulamadan, nerdeyse aşkla inanması bu linç fırsatına. O gün dükkan yağmalayanlar, Maraş'ta kapı çarpıladı daha sonra. Bizde de var onun parçaları. Eritmiyoruz, bir gün kendimize göre haklı bulacağımız, çok ulvi bir amaç için gerekirse diye küllendirdik sadece. acil durumda camı kıracağız. Beni en çok bu korkutuyor: birlikte yaşamaya niyetimiz yok. daha da fenası, galiba hiç olmamış. Hani umut pandora'nın kutusunun en dibinde ya, onun orada kalmasına benim çok ihtiyacım var. her 6-7 eylülde, sanki o kutu çoktan açılmış da umudu yitirmişiz gibi geliyor veya o kutu zaten hep boşmuş, en fenası.

*

bu ara bolca çay içip çay okuyorum. çay, dünyada sudan sonra en çok tüketilen ikinci içecekmiş. binyıllardır, insanlar sıcak suyun içine birkaç yaprak atıp mutlu oluyor. Ne garip aynılıklar bunlar.

Nina Simone dinliyorum, Strange Fruit. Acıyı damıtıp şarkı yapsalar bu olurmuş herhalde. Ben şarkıdan önce şiir haliyle tanıştım (şair: Abel Meeropol imiş, meraklısına). Bize bu şiiri okutan ingilizce hocamı düşünüyorum; bunu yapması gerekmiyordu. Böyle damıtılıp kelime olmuş acıyı bize göstermesi gerekmiyordu. Biz dünyayı çok mutlu bir gezegen sanabilirdik. 15-16 yaşında, "ağaçtan sarkan tuhaf meyve"nin ne olduğunu düşünmemiz gerekmiyordu; ama yaptı. Okuttu bize o şiiri. Güneşli bir gündü, çok iyi hatırlıyorum. Kısacık şiir. Kafama balyozla vursanız öyle aptallaşırdım herhalde. "Manolya kokusuna karışan yanık et kokusu"... İyi ki okuttu, iyi ki okuduk. Çok iyi geldi. İyi ki ben damıtılmış acıyla o yaşta tanıştım. İyi ki sonra bir de Nina'dan dinledim, bir de söylerken ağlayışını izledim de iyice haddimi bildim.

Her ağaçta sadece kendi meyvesinin sallandığı günler umuduyla efendim, esen kalınız.

30 Ağustos 2013 Cuma

Alkım

Buraya kırk yılda bir, o da seyahat notu tutmak için yazınca haymana pancar geziyomuşum gibi oluyor. yani evet, tatiller biraz uzun sahiden; ama sebebi ingilizler. yıllık tatil 5 hafta. bunu duyunca "aa ooo vuuu" diyor insan; ama Türkiye'deki bayram tatilleri burada yok ki onlar da çekiştirerek uzatarak birer hafta eder. yani 2 hafta bayram + 12 gün resmi izin, yaklaşık aynı hesap oluyor. aman neyse. yok aslında pek bir farkımız, demek istediğim o.

Cihangir - Fındıklı arasındaki merdivenler gökkuşağı renklerine boyanmıştı birkaç gün önce. Boya firması virali veya LGBT derneği işi olsa belki anlaşılırdı da hayır, esnaf boyamıştı. 64 yaşında bir amcanın "güzelleştirelim buraları" demesi, kıymetlidir. Elinde bir fidan olsa ölmeden önce diker onu, öyle biri işte, belli. Daha da kıymetlisi, diğer esnafın, gençlerin destek vermesi. hiçbir şey olmasa, 2-3 günlük çalışmayla onların hayatlarında açılan bir pencere, bize gururla gösterdikleri bir imece eser. incelik bunlar, güzel şey.  Bana zaten merdiven boyayan amca, kapı önüne tebeşirle resim çizen çocuk filan verin, içimde Björk'ün "Oh, So Quiet"ı çalmaya başlar, şemsiyemle sokaklara dökülürüm. Nedir, sabaha karşı belediye boyamış koşa koşa. Tabii ki griye, hep griye. Klein mavisi gibi, Misbah grisi.  Misbah değilmiş, Topbaş grisi. Fark yok. Jelatin hanımcığım "uçurtmayı vurmasınlar"ı hatırlattı, öyle bir his işte. Buralara gök, renk ve nefes yasak. nefes mühim şey oysa.

Ben o merdivenleri görünce aklıma ilk Holi Festivali geldi, LGBT aktivistleri alınmasın. Holi'yle Hollanda'da tanıştım. Genelde çok sessiz sakin insanlar olan Hindu arkadaşlarımın gözleri parlayarak "haftaya Holi kutluyoruz, gelir misin?" diye soruşuyla. Zaten 72 milletten insanız, "bizde adettir, duvara bakarız" deseler bakacağım, öyle bir hal. "Peki" dedim, tam ne olduğunu bilmeden; ama bilmem gerektiğini hissederek. Boya almak için azıcık para toplandı aramızda, koşarak kendi pazarlarına gittiler. Uzun uzun anlattılar, şehirlerde günlerce süren boya savaşlarını; kuru boyaları, sulu boyaları, boyalı su dolu balonları, renk renk sokakları. Holi bir bahar festivali, Newroz gibi, Hıdırellez gibi, Paskalya gibi. Doğanın uyanışını en doğru şekilde, renklerle kutluyorlar. Dedim ya, genelde ciddi, pek bir bürokrat (çoğu devlet bursuyla gelmiş bürokrattı sahiden) ve yetişkin insanlardı okuldaki Hindular. Holi yaklaşırken resmen gözlerinin içi parlıyordu, muzır gülüşler.

O gün geldi. Yurdun alt katındaki salon bize ayrıldı; ama sığmadık, sokağa taştık. bir kenara tabak tabak boya yığılmıştı, sağlığa uygun, toz, özel Holi boyaları; kendinden parfümlü üstelik. "Happy Holiii!" diyerek boyalarla etrafa saldırdık. Başta su savaşı, yumurta savaşı gibiydi halimiz. Hindu arkadaşlar uyardı: "öyle değil, bu silah değil; bu bir ödül". Boyadan kaçsan da aslında boyanmak için kaçıyorsun, bu bir oyun. Boyarken derdin puan kazanmak veya yenmek değil, daha ziyade renk vaftizi. Anlatması zor. Avcun boya dolu, arkadaşının yanaklarını okşuyorsun; o da renge bulansın, iyice doysun, renksiz yanı kalmasın diye. Bahar bulaşsın her yerine. Günün sonunda, saç diplerime kadar mavi - yeşil - kırmızıydım, kulağımdan sarı, burnumdan pembe çıkıyordu. O pek ciddi ve "gri" görünen arkadaşlarım, "hadi görüşürüz, ben gidiyorum artık" dediğim an 5 koldan birden son bir saldırıyla boyamışlardı beni. Sonra bir duş, duşta renk renk sular, tertemizlik. Renklerin şifalı olduğunu ben o gün öğrendim.

*

Boğaziçi'nin güney yokuşunda bir ara dev reklam panoları belirmişti. Devlet üniversitesinde başa gelen her yeni rektörün parasızlıktan ne yapacağını şaşırdığı o ilk dönemlerin eseri olarak, özel sektörden reklam parası kazanacaktı okul, pek lazımdı. Bilenler bilir, o yokuşun kaldırımı daracıktır, bir yanı yol, bir yanı da Bebek'e doğru yuvarlanmanıza yol açacak bir yamaçtır. Dar kaldırımlara panolar dizilince öğrenciler yoldan yürümeye başladı. görme engelliler için iyice zorluk oldu iki adımda bir beliren panolar. Neyse, sevilmedi bu çirkinlik, alışılmadı da. Kimse istemiyordu okulun en güzel yolunu panolara bırakmayı. Derken, Karahisar Anarşistleri diye ufak bir grup duruma el attı. reklam panolarına kırmızı boyalar attılar, kan kırmızısı. "sermayenin elleri kanlı!" demek için yaptılar bunu. Bu kadar mı korkunç görünür, sanki sahiden panodan yokuş boyunca kan akıyordu. Önce bir temizleme girişimi, başa çıkılamayınca kaldırıldı o kazulet reklam panoları. Gittiler. O güzelim yokuşun kaldırımlarını boyalarla geri kazandık.

*

Bir gazete haberi vardı, sıkça aklıma gelir. Gugıl bulamadı niyeyse. Neyse, haber şu: 12 Eylül işkencelerinde mahkumlara defalarca dinletilen "bir başkadır benim memleketim" şarkısının tüm haklarını bir işkence mağduru satın almış. Dev editos: tabii bulamam gugılda, yanlış şarkı çünkü! iyi ki yorum geldi de düzeltiyorum: doğrusu "Türkiyem". O ay-yıldızlı elbiseyi filan nasıl unuttum da karıştırdım, bilmiyorum. Şarkı haklarını alan da Cem Yılmaz (hayır o değil). Haberi de buldum, burda. Almış ki öyle uluorta, aklına esen biri tarafından çalınmasın, ilk notasını duyduğu an o karanlığına savrulup travma yaşayan yoldaşları (ve kendisi) artık acı çekmesin. birileri bu şarkının bir işkence aleti olduğunu artık fark etsin. onca marş vs dururken, en çok bu şarkı yormuş onu. bu şarkının insanlara neler ettiğini bilmeden, önemli gün ve haftalarda, genç yaşlı bir sürü insan tarafından "lay lay lay lay lalalalayy la-la-laayy" tabii bu kısım da "türkiyeeem türkiyeeem cennetiiiim" olacak diye sallana sallana söylenmesi canına tak etmiş. "hiç duyulmasın" diye alıp sessizliğe hapsetmiş bu suç aletini.

*
Bunları böyle peş peşe yazdım, aynen bu sırayla aklıma geldikleri için. renklerden bahar da yaratabilirsiniz, isyan veya otorite de. müzikten sevinç de yaratabilirsiniz, işkence veya kurtuluş da. günün sonunda, hepsi araç. niyetlerin aracı. 64 yaşındaki amcanın elindeki de boya fırçası, sabaha karşı merdivene giden zabıtanınki de, bir darbe zamanı afişe de çıkan gencinki de. Bize iyi niyetler, güzel bakmalar, iyiyi görmeler lazım; yoksa merdiven grisinden bi zarar gelmez. insanız nihayetinde, her şeye rağmen basamak kenarında büyüyen mine çiçeklerine sevinmeyi de biliriz. Sevgi Soysal kitapları alır okuruz, içimiz açılır. bunların hepsini yapabiliriz de işte, maksat niyet. hayatı güzelleştirme niyeti lazım, nasıl dar ederim çabası değil.

Şimdi o merdivenler yeniden boyanacakmış. El verip destek olanlar alınmasın; ama aynı şey değil. bu iş inat işi değil. ha bence merdiveni geçtim, belediyeyi renk renk boyamak lazım tepki gösterilecekse, o ayrı. yine de işte, kırmışsın daldaki çiçeği, bantlıyorsun. inadını gösteriyorsun da sorun çözülmüyor; adam griden vazgeçmeye niyetli değil, daha da silah belliyor kendine. bütün grilerin hakkını satın alıp dolaba kitleyemiyorsun.

içimi acıtan bir hunharlık bunların hepsi. sen griye sordun mu bakalım, "gökkuşağını seninle kapatacağım, gönlün var mı?" diye? sormadın. oysa sorsan, gri bile haddini bilir, kenara çekilirdi.

13 Ağustos 2013 Salı

bilet

Evde  bir köşede "en harika tatillerin seyahat rehberleri" duruyor. Dünyayı gezme hayallerimizin kitapları, en iyi yol arkadaşıma hediye seçmiştim. İşte biletim o rehberlerin gülü olan kitapçığın ülkesine. 2006'dan beri yegane hayalime. Adaşım olan bir küçük hanfendinin, canım arkadaşımın memleketine. Şu blogun kuşlarının anavatanına. Günlerce okuyup, özet çıkarıp yutmaya çalıştığım ayrıntıların diyarına.

Peru'ya gidiyoruz. Biletler alındı. Ekim ayında 2 hafta. Biletimiz var.
Peru.
Gitmek.
Biz.
2 ay sonra.

Bunlar dönüp duruyor kafamın içinde.
Heyecandan bir şeyler ıskalamaktan korkuyorum, öyle diyeyim halimi.
kuşlardan buyrun. gerisini siz düşünün.

9 Ağustos 2013 Cuma

Portekiz Günlüğü - 3: Lizbon veya buralar eskiden hep zenginlikti.

Efendiiiiim.... ve kapanış: Lizbon'da geçen son iki gün.

Öncelikle: çok sıcaktı. Sıcak hava dalgasına denk gelmişiz, hava gündüz 40 derece, gece de anca 30'a iniyordu. Çok sıcaktı yani, sıcaktı. Öyle böyle değil, fena sıcaktı. Haliyle çok yavaş ve bol molalı gezdik. Bulduğum her çeşmeye kafamı sokup, yetmeyince yarı-abdest yöntemiyle yıkanıp genellikle sırılsıklam gezdim. Yine de yetmedi.

Sintra'dan Lizbon'a gelince ilk iş otele yerleştik. Restauradores bölgesinde, merkezi bir yerde kalıyorduk; ama 4 yıldızlı olduğunu iddia eden otelin birkaç yıldızı kayıp düşmüştü sanırım, alakası yoktu. Neyse, zaten 2 gece.

Biraz dinlenip kendimize geldikten sonra, akşam yemeği için çıktık. Hedef bir fado evine gitmek. Rehberde önerilen, Praça do Comercio yakınlarındaki yere gittik; ama kapanmıştı. Hemen yanına başka bir yer açılmış. Saat 9 gibi, tam sahne önüne yerleştik. Öyle büyük bir fado hayranı değilim, yani kim olsa zevkle dinlerdim tahminen; ama güzeldi sahiden. Genç, erkek bir gitarist, orta yaşlı, erke bir udi ( aslı "guitarra portuguesa", udumsu bir şey) ve orta yaşlı bir kadın vokalist. arada udi beyfendi de şarkı söyledi. Şarkılar sırasında fısıltı yok, mutlak sessizlikte müzik var, birazcık da porto şarabı ve yemek. 2-3 şarkıda bir ara verildiğinde garsonlar koşturarak tabak değiştirme, sipariş alma işlerini hallediyor. Bir ara müzisyenler kendi CDlerini satmak için masa gezdiler, biz de hanfendininkini aldık. Adımıza imzaladı. Yol yorgunluğu veya sıcaktan eser kalmadı, mis gibi olduk. Biraz yürüyüş, geri dönüş.
ilk gece fadosu

Sabah önce arabayı teslim ettik; çünkü Lizbon ufak, yürümelik ve iyi bir ulaşım ağı olan bir şehir. Görülecek semtleri kabaca listelersem: İstanbul'un Tophane - Tarlabaşı civarına fazlasıyla benzeyen  (her yeri İstanbul'a benzetmem kronik) dar sokaklı, Mağrip Kalesi'ne yakın Alfama bölgesi, yine dar sokaklı, Asmalımescit- Tünel havalı Bairro Alto, Lizbon'un o muhteşem okyanus aşırı keşifler tarihinin merkezi Belém başlıca bölgeler. Bir de tabii, binilmesi şart olan tramvaylar, fünikülerler var. Şehir eskiden çok gösterişliymiş, belli. Zaten hala o şanlı günleriyle ilgi çeken, biraz hasret ve biraz da "bir zamanlar fırtınalar estirirdim" havası veren bir şehir. Bizim "şanlı Osmanlı" takıntımız gibi, Portekizlilerin de coğrafi keşifler ve Altın Çağ takıntısı var; "avrupa'yı biz avrupa yaptık, ne güzeldik eskiden" hali. Lizbon da o günler için harika bir film dekoru; ama film çoktan bitmiş, hissediliyor.


Neyse, arabayı bıraktıktan sonra sahile doğru yürüyerek Figuira Meydanı'na geldik. Burada Lizbon'un en eski pastanelerinden Confeitaria Nacional var. Portekiz, Brezilya etkisi sebebiyle bol kahve içilen, hamur işi tatlı menüsü zengin, ye ye kilo al bir ülke. Biz de menüdeki soğuk kahvelerden ikisini seçtik, yanına da tabii ki meşhur tatlısı pastais de nata (muhallebili turta) alıp sokaktaki masaya kurulduk. Biraz serinledikten sonra yine sahile indik, postaneye uğramak için. Kapalıydı. Yakınlarda Elevador de Santa Justa var; ama yüz vermedik niyeyse. Eski bir asansör, çıkıp şehir manzarası izleniyor. Onun yerine meşhur 28 numaralı tramvaya binmek için durağa yürüdük.

Confeitaria Nacional, Tramvay 28, Miradouro das Portas do Sol ve Alfama

Tramvay sahilden başlayıp şehrin en eski bölgelerini dolaşarak tepeye tırmanıyor ve daha sonra Alfama civarında inişe geçiyor. Kalabalıktı ama oturacak yer bulduk bi şekilde. Manzara ve yolculuk sahiden zevkli. Lizbon'un bir güzelliği, "miradouro" denen seyir terasları. Biz de  tramvayla tepeye çıkıp, Miradouro das Portas do Sol yakınında indik. Buradan geriye doğru yürüyüp Sé Katedrali'ni gezdik (sıcaktan sığındık diyelim). Sonra eski bir Mağrip Kalesi olan Sao Jorge'ye çıkalım dedik. Aslında kaleye ulaştık da; ama o sıcakta, hele ki Sintra'da zaten bir kale gördükten sonra gözümüz yemedi. Sıcağa yenilip geri indik, istikamet Alfama. Yoksul bir semt; ama "yoksul ve renkli hayat turizmi" tarafından bozulmamış henüz. Elinizdeki haritayı boşverin, zaten küçük bir bölge ve sahiden kaybolarak geziliyor. Apartman avlusu diyorsunuz, sokaklar arası geçit çıkıyor, yol bitti derken ucunda bir çeşme var (çeşme = vaha). Şansımıza, birkaç gündür bir festival sürüyormuş bölgede, rengarenkti etraf. Kıvrıla kıvrıla sahile doğru indik. Alfamalı kadın balıkçıların tutup pişirdiği sardalyalar meşhur. Zaten balık dendi mi sardalya kızarma anlaşılıyor. Fado Müzesi yakınlarındaki balıkçılardan birine oturup bira eşliğinde balığımızı yedik. Sonra St. Apolonia durağından metroyla postane, otel ve sıcaktan kaçıp azıcık dinlenme.

Akşam Bairro Alto'ya gittik, elbette. Tramvaya binmişken Fünikülerin hatrı kalmasın diye, Gloria'dan bindik. Kısa bir yolculuk; ama dik bir yokuş çıkıldığı için iş görüyor. Yol boyu çok güzel graffitiler yapılmış, onlara bakarken bitiveriyor zaten. İndikten sonra hemen yanı başında "Miradouro de São Pedro de Alcantara" var, parkın içinde, kaleye bakan bir manzara terası. Burada biraz oyalanıp Bairro Alto sokaklarına daldık.

Birbirine paralel sokaklarda genelde ufak şarapçılar ve tavernamsı restoranlar var. Şehrin en meşhur gece kulüpleri de burada, mesela John Malkovich'in işlettiği Lux. Biz bir tane tabelasız, gizli kulübün yerini saptadık; ama gitmedik sonra. Neyse, güzel bir tapas - porto peşindeydik. O cehennem sıcağında dar sokaklara rüzgar girmiyor, feci. Bir mucize eseri, sokakları dik kesen merdivenlere kurulmuş ifil ifil esen Tapas 28'i bulduk. iç mekanı geniş olsa da dışarısı daracık; merdivenlere atılmış birkaç minder ve 4-5 masası var en fazla (temsili foto); ama menüsü zengin, yemekler çok lezzetli, şarap güzel, fiyat uygun. daha ne?

Gloria Füniküleri, Miradouro de São Pedro de Alcantara, Bairro Alto ve Brasileria

Yemekten sonra yeniden yürüyüş, bu sefer Baixa / Chiado istikametine. Bir diğer meşhur pastane olan Brasileria'nın önünden geçip sahile indik. Plaça do Comercio'ya kermes kurulmuş, uğultulu bir müzik var. Ona aldırmadan deniz kenarına yürüdük. Ufukta çakma Manhattan Köprüsü, ışıklandırılınca Boğaziçi'ne dönüşmüş, biz de sanki Arnavutköy sahildeyiz gibi oldu bi an. Güzel de oldu. Sokaklarda volta ata ata döndük otele. Ginjinha denen vişne likörü pek meşhur, shot halde ikram eden mekanlar var bolca. Geceye başlarken ağız tatlandırıp devam etmek için ideal; ama biz denemedik, şarap vurgunuyduk.

İkinci gün, yani dönüş günümüz, müze günü. Sabah metroya atlayıp Calouste Gulbenkian Müzesi'ne gittik. Türkiye'den göç etmiş, ikinci kuşak br petrol zenginiymiş Gulbenkian. Sanat ve tarih koleksiyonerliği öyle bir boyuta ulaşmış ki sonunda müze açmış. Dünyanın en büyük kişisel koleksiyonlarından. İran halılarından İznik çinilerine, Rubens'ten Turner'a bir sürü eser var. Tüm bunların içinde, René Lalique tasarımı, art nouveau takılar bambaşkaydı. Özellikle de yaka iğnesi olan meşhur Dragonfly Lady. Müze turunu restoranındaki öğle yemeğiyle taçlandırıp Parque Eduardo üzerinden sahile indik ve tramvaya atladık: İstikamet Belém.

Jéronimos Manastırı'nın dışı, içi ve kilisesinin azıcığı.






Belém de yapacak çok şey var; ama kesinlikle öncelik, Vasco de Gama'nın keşiflerini taçlandırmak için yapılmış muazzam Jerónimos Manastırı'nın. Manastıra doğru yürürken onlarca polis, kamera dikkatimizi çekti; ama üstünde durmadık. Avluyu dolaşırken, beyazlar içinde, yüze yakın rahip ve rahip adayı olduğu belli heyecanlı gençler görünce de niyeyse normal geldi. Bu arada avluda da bir ekran kurulu. Tam manastırın meşhur kilisesine doğru yöneldik ki tüm girişleri izciler tutmuş, sokmuyolar. "hayırdır, olay ne?" dedim tüm turistliğimle. beni baştan aşağı süzüp "olay? hiiiiç, Portekiz'in yeni kardinali bugün göreve başlıyor da!" dedi. Onca pazar günü içinden, bu pazara denk getirmişiz; yani kilise büyük tören için kapalı. Neyse, şansımıza küsüp çıkarken bir baktık, ayine halk da girebiliyor, kapıları açmışlar. Yeni kardinalin fotoğrafının olduğu bir kartpostalı elimize tutuşturdular ve öylece içeri girdik, maksat bir göz atmak. Kalabalık çok artıyordu, sonra istesek de çıkamayız diye çekinip yol yakınken geri dönüp çıktık. Bir sürü yaşlı kadın ve erkek hevesle kardinali görmek için bekliyordu, çok enteresan geliyor bana şu ruhban işi. neyse.

Keşifler Anıtı ve Belém Kulesi

Belém, pastel de nata'sı ile meşhur. Manastırlar bolca yumurta üretirmiş orta çağda, yumurtanın akını kumaş kolalama ve porto yapımında kullanırlarmış, kalan sarılardan da bu tatlı üretilmiş. Ülkedeki tatlı çeşitliliği de bu gelenekten geliyor. Yani "pastel de nata" aslında "pastel de Belém" denebilir. En meşhur mekan da Casa Pastéis de Belém. Burada yemeden olmazdı; ama işte sıcak. Pastanenin yanından geçip devam ettik. Manastırdan sonra Belém Kalesi'ne yönlendik. Sahilde karşınıza Keşifler Anıtı çıkıyor; dev bir gemiye kaptanlık eden Vasco de Gama. Anıtın içinde bir de ufak sergi vardı. Çok oyalanmadan Belém Kulesi'ne gittik. Kule ufak; ama gezmesi zevkli. Eski bir tarihi var, katlar arası ilerledikçe manzara güzelleşiyor. Kız Kulesi'ne iç güveysi alabiliriz.

ve kapanış: kavun suyunda çilekli dondurma iyi bi fikir ve pastel de nata ve porto.
Tur tamamlanınca uzun uzun tramvay bekleyip yeniden Plaça do Comerçio'ya döndük. İlk bulduğumuz yere girip biraz serinledik, Ministerium diye tatlı bi caféydi. Sonrası bavulları sırtlanıp havaalanı, rötarlı uçak ve nihayet Londra. Duty Free'den ne alalım derseniz, biz bir şişe porto, bir de bir şişe ginjinha ve ona özel üretilen, çikolatan yapılmış shot bardaklarından aldık. likörlü çikolata gibi bir kombinasyon oluyor ki o da gayet mutlu bir şey zaten.

Hamiş: Portekiz güzel. Gidebilen gidip doya doya gezsin.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Portekiz Günlüğü - 2: ve Sintra ve saray ve gösteriş.

Gündem her gün başka bir takla atılıyor ve ben Portekiz yazmaya devam ediyorum. Sanırım iyice uzaklaşıp yörüngeye oturmayı becerdim artık. Ya da bunlar hep twitter, buraya takatim kalmıyor. Neyse, devam.

Efendim, ikinci bölüm: Sintra. Önceki bölümden hatırlayacağınız üzere, denize doyduktan sonra son 3 günü şehir turuna ayırmıştık. Önce Lizbon'un batısındaki tarihi kasaba Sintra'ya günübirlik gezi, sonra Lizbon'da 2 gün. Ben ikisini de tek posta sığdırırım diye düşünüyordum; ama olmayacak. Lizbon üçüncü bölüm olsun.


Lizbon kitapçığımızda "Lizbon'da sadece 1 gününüz varsa, Sintra'ya gidin" yazıyor. Koskaca Lizbon kitapçığının yazarının amacından sapıp da insanları başka yere göndermesi abes geldiği için, çeviri hatasına yormuştum. Yok, haklıymış. tek bir gününüz varsa, Lizbon'u boşverip Sintra'ya gidin.



Portekiz kraliyetinin bütün ihtişamlı yapıları Sintra'da. Milli Saray, Pena Sarayı, Monserrate Sarayı, Mağrip Kalesi gibi. Ayrıca bir 10-15 dakika araba yolculuğu mesafesinde efsanevi Capuchos (Mantar) Manastırı var. Biz Milli Saray, Mağrip Kalesi ve Capuchos'u seçtik, diğerlerinde aklımız kalarak. Detaya girmeden önce gitmediklerimizi özet geçeyim: Monserrate aslında bir yazlık villa, kocaman bahçeli filan. Fazlasıyla eklektik tarzıyla "Sintra Romantizmi" denen mimari akımın (Pena'yla birlikte) temsilcisi(ymiş). Pena Sarayı'nınsa yerinde eskiden bir manastır varmış; ama 19.yy'da kraliyetin yazlık sarayı inşa edilmiş. Binayı yapan kişinin Alman olması, kralın çeşitli süsleme talepleri ve kralın eşinin renkli badana aşkı gibi sebeplerle fazlasıyla eklektik, biraz oyuncakvari bir yapı. neo-gotik, neo-manuelin, neo- islami, neo-rönesans, bildiğiniz tüm neoların harman olduğu yer. Vakit olsa giderdik; ama yoktu.

Sintra merkez ("akıllı olsun herkes" diyenlere benden bi limonata)
Eveeet, başlayalım. Girişten itibaren Sintra güzel bir yer. Yemyeşil ve zarif. Milli Saray'la başladık tura. Hiç dışardan fotoğrafını çekmemişiz ne hikmetse, güzeli için buyrun. O iki dev şey, mutfak bacası. Mağrip Kalesi'yle kombine bilet aldık. Tüm sarayı gezmek 1-1,5 saat sürüyor, çok büyük değil. Saray en hafif tabirle süslü. Meşhur Portekiz kralı Manuel seramikleri biraz seviyormuş. Sarayı için onyüzbinlerce özel çini fayans yaptırmış.

ortaya karışık
Bir diğer takıntı da tavan süslemeleri. İlk bölümde en soldaki kuğulu salonu görüyorsunuz, şu an oda konserleri için kullanılıyor. İkincisi Saksağanlı Oda. Kral eşini hizmetçilerden biriyle aldatmış. Sarayda dedikodular büyüyünce karısının kulağına gitmiş. Kral da hıncını tavana saraydaki kadınların sayısı kadar saksağan çizdirerek almış. Saksağanlar "por bem" diyor, "iyilik/ onur için". Üçüncü tavan sarayın en üst katındaki kabul odası. Çok ihtişamlı. duvarlar Hollanda stili mavi-beyaz çinilerle kaplı, tavanda ise altın çerçeve içinde av sahneleri resmedilmiş.

tavaning
soğuk oda. yazlık sarayıma yaptıracağım bundan.
Benim saraydaki favorimse avludaki "cold room"du. Tabii ki yine çeşitli çiniler ve duvar resimleriyle bezeli bir oda. tavanın dört köşesinde dört mevsim resmedilmiş, ortada yaratılış betimlemesi, kenarlarda da çeşitli yunan tanrıları. duvarlarında dikkatli bakarsanız görülen bir sürü delik var, rastgele su fışkırıyormuş eskiden. hava çok sıcak olduğu için de olabilir; ama fikir sahiden dahiyane geldi. Çalışmaması üzücü tabii.

Tur bittikten sonra, yakındaki bir pastanede su ve pastais de nata molası verip yola çıktık. Mağrip Kalesi ve Pena Sarayı şehrin karşılıklı iki tepesinde yer alıyor, aynı yol üstündeler. Her dakika işleyen bir otobüs hattı var, bizim gibi arabalılar için kapıda otopark alanı da mevcut. O yokuşu yaya çıkanlar vardı ama o sıcakta why so kendini denemeler, bilemedim.

Kale girişi, sur neşesi, ufukta okyanus ve yanda pena sarayı.
Pena Sarayı'nı geçip Mağrip Kalesi'ne çıktık. Ufak bir kapıdan geçip yemyeşil bir yola sapıyorsunuz. 10 dakikaya yakın yürüyüş sonrasında kale duvarları. Yükseklik korkuma çok da takılmadan fıldır fıldır gezdim. Kalenin ilk yapılış tarihi 8. yy. Manzara harika, okyanusa kadar uzanıyor. Meşhur Cascais sahiline yakın en büyük kale. Sintra merkez aşağıda, etraf sahiden zümrüt yeşili ve yan tarafta legodan yapılmış gibi duran Pena Sarayı görünüyor. Yine 1 - 1,5 saatlik bir tur.

Üçüncü durak: mantar manastır anlamına gelen Convento dos Capuchos. Elimizdeki Lizbon kitapçığında görmesek kaçırırdık ve bence yazık olurdu. Kaleden çıktıktan sonra tabelayı takiben arabayla 5-10 dakika gittik. Toplu ulaşım yok. 1560'ta yapılan bu manastırda 8 rahip kalıyormuş. 1834'te dergahların kapanması sonucu uzun yıllar kimsesiz kalmış, birçok kez yağmalanmış; 2001'de de müze haline getirilmiş.

Manastır girişi, avlusu ve çevresi.
Girişini normal şartlarda görmek çok zor, kocaman bir ağacın arkasındaki dev kayanın yanından giriliyor. Temel felsefesi minimal yaşam, rahiplerin kaldığı odalar 2-3 metrekare, kapı yüksekliği 70 cm, kaplama için kullanılan tek malzeme ağaç kabuğu (yani mantar), süsleme -bezeme yok denecek kadar az. Yemek masası olarak kullanılan kesme granit, kralın bağışıymış. Mutfaktaki lavabonun üstünde duran 2-3 tane silik mavi çini bile inanılmaz gösterişli kalıyor.


Manastırın içi ve meşhur mantarlar.
Odalar arasında 8er basamak var, zaten toplam oda (hücre demek daha doğru) sayısı da 8; sonsuzluk sembolü. LED lambalarla aydınlatılan hücrelerin içini ve mutfağı gezdikten sonra avluya çıkıp bahçesini gezdik. Ağaçların arasında ufak bir şapel, daha da ufak bir banyo, bir - iki sunak var. O kadar. Geri kalan her yer ağaç.

Aynı gün içinde dünyevi ihtişama doyup, sonra tamamen uzaklaşıp arınmak için Sintra ideal. Akşamüstü olunca Lizbon'a doğru yola çıktık. O da tahmin ettiğiniz üzere, arkası yarın.

1 Ağustos 2013 Perşembe

Portekiz Günlüğü - 1: denizinde köpük olaydım da orada kalaydım.

Gündemde çok olay var da ben yazamadığım Portekiz'i dert ettiğim için, oradan başlıyorum. Uzakta olma lüksü diyelim. iki bölüm halinde yazacağım; çünkü Portekiz buna değer.

En başından beri "bol deniz ve azıcık şehir turu" olarak düşündük Portekiz'i. Faro'da başlayıp, Lizbon'da bitirmelik. başta çadırları alır kamp kurarız dedik; ama gerçekçi olalım, bilmemkaç kilometre öteye uçakla çadır taşımak biraz saçma. onun yerine  pansiyon + apart otel formülüyle yer değiştirerek gezmeye karar verdik. Bu yazı da (başlıktan anlaşıldğı üzere) ilk kısım olan "bol deniz"in yazısı. başka işim olmadığı için yaptığım haritayla anlatayım rotayı:

Güney Portekiz a.k.a Algarve
Yani: uçakla Faro'ya indikten sonra önce Tavira'da, sonra da Lagos'ta kaldık. Araba kiraladık, her gün civardaki farklı bir koya gittik ki bence az zamanda çok ve güzel yerler görmek için şart. Tavsiyem, yanınıza tomtom denen mucizevi aletten almayı unutmayın. İyi bir ko-pilot olsam da bir tomtom  değilim ve tabela, yol sorunu olabilecek yerlerde çok iş görüyor.

Faro ve Olhao tam bir Kuşadası. Bir zamanlar sahip olduğu tüm güzeliği betona gömmüş, arabayla geçerken bile üzüyor insanı. Faro- Londra uçuşları çok sık, zaten Algarve bir nevi Alanya. Onun için Algarve'ın neresinde kalacağınız çok önemli; tatlı bir Portekiz kasabası beklerken şirin bir İngiliz beldesi bulmak mümkün. Bir diğer kıstas da okyanus. Mesele dalgalar, yüzebilmek ve yine dalgalar. Haliyle "nereye gidilecek, nasıl bir plaj istiyoruz" ödevi önemli. Biz "az doğu, çok batı" seçtik mesela.

Tavira'da iki gün kaldık, güzel bir seçimdi bence. Bir kere sahiden sahil kasabası. Tabii ki turist var (biz dahil, hehe) ama suni bir kurtarılmış bölge değil. Arap etkisi taşıyan evler renkli, bir akşam denk geldiğimiz, "sahnede canlı müzik + parkta dans eden orta yaşlı çiftler" eğlencesi pek bir tatlı, yemekler harika. daha ne olsun? Coğrafyası da bir enteresan. Tavira sahilde değil, biraz içerde, okyanusa bağlanan bir akarsuyun kenarında. O nehircik üzerinde işleyen feribotlarla İlha de Tavira'ya gidiliyor, ince uzun bir adacık ki aynı zamanda Ria Formosa Milli Parkı'nı içine alan, bol lagünlü, pek güzel bir yer.
 
Tavira

Neyse, motora atlayıp adaya gittik. Restoranı, tuvaleti olan; ama otel, site vb başka yapılaşma bulunmayan, uzun, upuzun bir kumsal. Sonu yok gibi. Algarve'daki hemen her plajda olduğu gibi burda da düzenli bir şemsiye- şezlong hizmeti var. 2 şezlong 1 şemsiye gün boyu fiyatı koyuna göre 10-15 euro arasında değişiyor. Yarım günlük alıp, eşyaları bırakıp koştuk ki - dalgalar. Dalga, kıyıdan 20-30 m ötede durup zıplamak, kendini bırakıp sürüklenmek için güzel bir oyuncak, zaten bütün sahil boyunca binlerce insan bunu yapıyordu. Bizse yüzmeye, kulaç kulaç yüzmeye programlandığımız için, kesmedi. Biraz açılalım dedik ki kıyıda kıyamet koptu: bir cankurtaran deli gibi düdük çalıp bize el sallıyordu dönelim diye. Okyanus garip şey. Dalganın patladığı noktayı aşsan, dümdüz, sakince görünüyor; tabii akıntı hariç. Akıntı da öyle güçlü ki yüzüyorum sansan da tek yaptığın mevcut noktanı korumak. Neyse, "ne var ki ya?!" diye oflayarak çıktık. Kırmızı bayrak varmış: akıntı güçlü, sular ya geliyor ya gidiyor - özetle, dalgayla oynayacaksan oyna; ama o kadar. Sarı veya yeşil bayrak bekleyiniz. Neyse, o kadar dalga güreşi insanı tepe sersemi ediyor zaten. son motora atlayıp kasabaya döndük, biraz dinlenip akşam yemeğiyle günü kapadık.
 
Ilha de Tavira

İkinci gün yine adaya gittik; ancak bu sefer batı ucuna, Praia do Barril'e gittik. Arabayla 15 dakikada Luz'a gidip sonra mini bir tren yolculuğu. Tren dediysem, çocukların bindiği oyuncak trenler gibi bir şeydi. Bütün gün miskinlikle geçti işte, ne yapılır sahilde? Yüzmek için daha uygundu plaj, sarı bayraklı. En hoşuma giden şey, plaj şemsiyesi yerine genellikle tente kullanmaları. iki şezlongun üstüne dikdörtgen bir tente geriliyor. gölge kaybın yok, sürekli yer değiştirme yok. Güneşte en fazla 15 dakika durduğum için sonsuz gölge imkanına bayıldım. Neyse, bizim Şile sahili gibi, hemen geride tuvalet, yemek vs tesisleri var; ama farklı olarak adam kazıklamıyolar, gayet makul fiyatlı. akşam da biraz tavira turu, biraz yemek, biraz köprü fotoğrafı. Tamamını dolaşmadan vedalaştık Tavira'yla; ama kilisesi de güzelmiş diyolar.

Arabaya atlayıp 1,5-2 saatte Lagos'a gittik, bkz. haritadaki ikinci konaklama mekanı. Apart bir otelde 4 gün kaldık, Praia do Mos'un dibindeydi. Konaklama seçenekleri pek öyle şık ve butik ve küçük ve özel değil, daha ziyade "bi zamanlar buralar hep turizm teşviğiydi, biz de yüklendik" şeklinde. Yine de apart iyidir, güzeldir. Moş plaıj da yine ucu bucağı olmadan uzanıyor. Algarve'ın batı tarafı daha kayalık bu arada. Mos plajı içerlek bir koyda olduğu için deniz sakindi, her türlü yüzme hevesimizi aldık. 
Praia do Mos ve gelgit.

Kocam diye demiyorum, tam bir "şimdi nereye gidelim?" araştırmacısı. Ben 3-5 yere baktıktan sonra sıkılırım; ama o sıkılmaz, okur, eler, süzer filan. Harika yani. Yine ödevini yaptı ve biz Praia Dona Ana ve Ponta da Piedade'a gitmeye karar verdik (evet, praia = plaj). Swanage - Old Harry Rocks bölgesinin bol kumsallı, kolay erişilebilir ve haliyle çok daha harika versiyonu. deniz-güneş-yemek üçlüsünden sonra kaya tepesi yürüyüşümüzü de yaptık ve manzara harikaydı. Dona Ana'yı merkez aldık, Piedade'a yürüdük, bir de orada yüzdük.

Praia Dona Ana. Ben daha ne diym.

Plajlarda şezlong kiralamak şart değil, isterseniz havlu - hasır serebiliyorsunuz, kendi şemsiyenizi açabiliyorsunuz. çoğu portekizli öyle yapıyor, haliyle. İniş çıkışlar bol merdivenli; ama genelde aşağıda da ufak bi tesis var, yemek, tuvalet vs için yukarı çıkmak gerekmiyor. çocuklu aileler de pıtır pıtır sahildeydi yani. Çok korunaklı olduğu için dalga filan yok, daha  bir Akdeniz. Hatta nerdeyse havuz.


Üçüncü gün: Meia Praia. Lagos merkeze yakın, erişimi daha kolay (düzayak diyelim), yine uçsuz bir kumsal. Plaj bayrağı da yeşildi, döne döne yüzmelik. Tüm günü geçirdikten sonra akşamüstü için Lagos merkeze gittik. Bu aşamada tomtom sağolsun, bizi en olmayacak, en ters ve dar sokaklara sokup delirtti; ama bi park yeri bulup rahatladık. Lagos, limanın arka tarafında, bizim ortalama bir Ege kasabasına benzeyen bir merkeze sahip. Hep aynı ürünlerin satıldığı çarşısını geçersek, kilisesi, kolonyel binaları filan sevimli. İngiliz turist bol olduğu için, pub, italyan veya hint restoranı vb portekizle ilgisi olmayan seçenekler de bulmak mümkün. 
 
Meia Praia ve mini mini Lagos merkez.

Arayıp tarayıp yerli bir deniz ürünleri lokantasına oturduk. Ben bir ömür yesem bıkmayacağım deniz ürünlü pilavdan (arroz de marisco) istedim, yine. Paellayı çağrıştırsa da aslında farklı; çünkü içinde sucuk / tavuk filan yok. Kalamar, karides, istakoz, ahtopot, midye vs ile dolu, domates soslu bir pilav geliyor, derin bir güveçte. Yanında mini çekiç ve ameliyat aletlerine benzeyen bir sürü edevat. Kırıp parçalayarak, genellikle beceremeyip sıçratarak yeniyor. Deniz ürünlerini çok severim, o yüzden her seferinde "yenebilir cennet" gibiydi. Haliyle "ispanya ve portekiz'in deniz ürünleri tüketimiyle okyanuslarda yarattığı tahribat" üzerine saatlerce konuşan bendeniz bu kez sustum; çünkü ağzım doluydu. Şaraplar güzel, ızgara balıklar da harika. Deniz ürünü sevmeyenler için, kızarmış tavuk ve kırmızı et konusunda da iyiler (denemedim gerçi). Et yemeyenler için sebze seçenekleri genelde kısıtlı; ama "her şeyli salata" gayet doyurucu oluyor. birkaç yerde sebzeli güveç de gördüm.
 
Praia do Beliche veya cenneti gördüm.

 Dördüncü ve son gün, koy koy gezme günüydü. Bu sefer iyice batıya, gerçek dalgalara, açık okyanusa gidelim dedik (hayır, o dedi, ben de "tamam" dedim). İstikamet Sagres. Yolda Ingrina yakınlarında ufak bir koyda deniz molası verdik, etrafta tesis filan yoktu. Sonraki duraklar: Praia do Beliche ve Praia da Arrifana. Beliche'de arabayı park edip kumsala baktığım an sahiden çok güzeldi. Fotoğraflar birbirine benzese de aslında koylar çok farklı, anlatması zor. Merdiven her zamankinden çoktu, plaj her zamankinden ufak görünüyordu; ama harikaydı. Aşağıda ufak bir tesis var, tek sıkıntısı tuvaletin yol kenarında olması; yani tüm merdiven yeniden çıkılıyor (sidik kesemin kapasitesini sürekli tuvaletten bahsetmemden anladınız zaten). Hiç mühim değil, pek harikaydı. Günün çoğu burada geçti.
 
Praia da Arrifana veya aklımı nerde bıraktım.

 Devamında Aljezur üzerinden Arrifana'ya gittik  (haritada bakıyosunuz hep, di mi? onun için o. mersiiii.) ve sanırım daha iyi bir kapanış olamazdı. Hemen yakınında minik bir restoran olan, kayaların ortasında, dalgalı bir koy. Biz gittiğimizde akşamüstüydü, sörfçüler yeni yeni geliyordu dalgalara. Yine dalgalarla oynayıp, iyice sersemleşip, gün batımına doğru koyun en ucuna yürüdük. Güneşi okyanusta batırdık ki harika bir turkuazın, harika bir pembeye dönmesinden bahsediyorum. Sonra öyle mutlu ve mest halde döndük. Bi ara gece karanlığında yolda beliren atlar heyecanı yaşadık, o kadar.

Denize doymalar böyle efendim. sonra: Sintra üzerinden Lizbon. arkası yarın.  

18 Temmuz 2013 Perşembe

meyveler ve sebzeler.

Bazı bazı, kaldırımlarda bordo-mor lekeler olur. basınca biraz ayağın kayar. Bakarsın, dut veya vişne. "Mevsimi gelsin de meyvesini toplayalım" diye ağaç gözleyen de pek kalmadığı için ağaç kendi saçmış meyvelerini, yoldan geçenler ezmiş. Şehirde ve pek de doğru düzgün bahçesi olmadan büyüyen bir çocuk olduğum için herhalde, meyve ağaçları hep çok büyülü geldi bana. Ankara'da vali konağının dev vişne ağacı mesela. Ben o ağacın o kaldırımı bordo-mor yaptığını bildiğim sürece, dünya dönüyor. Öyle ulvi bir görevi var onun, annem her gördüğünde "aaa meyve vermiş yine!" diye sevinsin diye. O ağaç parmaklıkları aşıp da sarkar, sanki "bu adamlar çok sıkıcı, bari siz bilin kıymetimi" der hep. İstanbul'dan sonra Ankara'ya taşınınca, bana tanıdık gelen az şeyden biriydi o ağaç.

Bir de ben iyice küçükken, İstanbul'dayken, yan evin bahçesindeki bir beyaz bir de kara dut ağacı olduğunu, çoluk çocuk kocaman bir kumaşı gerip dut topladığımızı hatırlıyorum; artık biri mi salladı ağacı, yoksa tırmanıp mı kopardılar, orası yok. Başka bir ev, bu sefer de evin bahçesindeki erik ve elma ağaçlarını hatırlıyorum: Annem gayet sakin hepsini tek tek gösterip anlatıyor, ben de "benim annem büyücü! tüm ağaçları biliyo!" hayretiyle (ve gururuyla) izliyorum; ama asla onun kadar iyi öğrenemiyorum. Sonra Şarköy. annemin teyzesinin bahçesindeki kayısı ağaçları da harikaydı mesela. Rauf Enişte bize kayısıları gösterir de toplatmaz, birkaç gün seyrettirirdi. Onca ufak çocuk, o ağaçların kayısı dolup taşmasını izlerdik iştahla, sanki dünyada en sevdiğimiz yiyecek kayısıymış gibi. Sonra bir an gelir, kayısıların toplanmasına izin verilirdi. Enişte onları toplayıp birazını bize dağıtır, birazıyla reçel yapardı. Öylece, günlerce kayısı yerdik veya bana öyle gelirdi. Duvara dizilip biricik ganimetimiz kayısıyı yedikten sonra da özenle çekirdeğini kurutur, yine aynı özenle kırıp bademini yerdik. Anneannem yediği her meyvenin çekirdeğini illa ki bahçeye atar, "toprak tutmasa bile kuşa kurda gider" derdi. Sahiden de giderdi bence.

İstanbul'da işe giderken yürüdüğüm yolda da dut, vişne ağaçlarına denk geliyodum. pek severim aynı ağacın mevsimlerini izlemeyi; çiçeğini açar büyük bir gösterişle, sonra yaprağa keser ve tam sıcaklardan gözün ağaç filan görmez olunca "hişt!" der sana, "buraya bak bi, bak yukarda ne var!". kafayı kaldırıp dalların arasını gözetlersin, o dutların, vişnelerin, eriklerin devamını görmek için. Öyle ağaçlara tırmanan bir çocuk olmadığımdan hiç (ben daha ziyade "düşeceksiniz!" diyendim), kendime yakın dalları tararım hâlâ, bi el uzatmalık mesafede bir şeyler kapabilir miyim diye.

Neyse, şurdan geldi aklıma tüm bunlar: geçen gün parka giderken, yolda yine o lekelerden gördüm. eski bir tanıdığa rastlamak gibi her seferinde. kafamı kaldırdım, kiraz ağacı. Kocaman, dalları da dev kirazlarla dolu. uzanılacak gibi değil; ama içim gitti, pek de sevindim. Sokağın diğer kiraz ağaçlarında pek icraat yok çünkü. Sonra bugün şu yazıya denk geldim, "mecidiyeköy dutu"nu okurken, aklıma geldi o lekeler yine. sokaklar lekesiz olunca pek tatsız.

*

Hepsi bi kenara: tarihi yedikule bostanları'na dozerlerle girdiler. özel statü filan, takan yok. bostanların üçte birinden fazlası moloz altında. oradan geçimini sağlayan ailelerin ekinlerini toplamasına bile izin vermeden bastılar molozu. bu arada sur içinde özel, tapulu araziler de varmış, onların itirazlarını da duyan yok. bostancı teyzenin sözü kapanış olsun: "park iyi hoş da, bir bostan değil; ekilmiyor, karın doyurmuyor".

12 Temmuz 2013 Cuma

Es geçileni iş edinene Tarzan denir.*

Ben küçükken, Manisa Tarzanı filmini izlemiştim / izlemişim. yıl 94müş çekildiğinde, demek ki çok da küçük değildim. TRT'de filan denk geldim herhalde, hatta izlediğimin o olduğunu bile sonradan eşleştirdim. tek hatırladığım, bir adamın ağaçlara olan aşkıydı. öyle normal bir şey değil, kara sevda gibi; hep ağaçlarda, hep ağaçlarla, her bir yaprak, her bir dal için. çok mutluydu. sanki onun dışındaki herkes zırdeliydi ağaçlardan uzak kaldıkları için.

Bir güzel adam işte. hikayesini bilmedim, öğrenmedim uzun süre. sonra belgeselini yaptılar, bölük pörçük izledim. Kerküklü bir Kürt olarak Manisa'ya adamış kendini. Manisa Hapishanesi'nin mahkumlarını ağaç sulamaya, budamaya yardım için dışarı çıkartan (müdüriyeti ikna edebilen), "seni giydirmek için soyunuyorum Manisa" diyen, bir şehri tek başına ağaçlandıran, hep iyi, hep gönlü zengin, karşılıksız verilen hiçbir şeyi kabul etmeyen, istiklal madalyası sahibi bir adam. "Ölünce, ağaç sevgisi sembolü olacak, hangi idareci, ağaç kestirirse rüyasına girecek, boğazına sarılacağım." diyen adam. kalp büyümesinden öldüğünde 6-7 kmlik insan seli tarafından elden ele taşınarak defnedilen adam. sanki kalp büyümesinden başka bir sebepten ölemezmiş zaten, öyle biri.

bu ara her yerde, her köşede kötü şeyler var. yani tabii ki var; çünkü berbat şeyler oluyor. iyi şeylere yer kalmıyor işte. bir sürü şey yazmıştım, yayımlayacaktım, tuttum. bi de benden okumanız değiştirmeyecek.
 biraz yer açmak lazım iyi şeylere. unutmayın diye, belgeseli burda. izleyin, iyi geliyor. bir kişinin neler yapabildiğini izlemek her zaman iyidir. çipetpet amcalara şaşmak yetmez, daha neler, kimler var. deli değil, hacı değil, sadece iyi bir insandı Ahmet Bedevi. "Çevre dervişi" demişler ona, belki öyledir. belki ağaçlara bakınca çocuklarını görüyordu sahiden.

31 Mayıs'mış ölüm yıldönümü. 31 Mayıs, Gezi olayları için de önemli bir tarih, kalabalıklar asıl o gün çıktı sokağa, o gün sahiden "yeter" dendi. Sadece bir park için, sadece ağaçlar için değil, çok daha fazlası için çıktılar sokağa, evet. Yine de hayal ediyorum: Belki ağaç kesenlerin değil; ama tıpkı onun gibi "dur" diyebileceklerin rüyalarına girmiştir Manisa Tarzanı. "Hadi" demiştir ufaktan. Ak sakallı nur yüzlü dede değil, kara sakallı, çıplak bir adam olarak. Öyle düşünmek istiyorum. 

Beni zaten bu romantiklik öldürecek. berbat şeyler oldukça ağlayarak günlüğüme yazma huyum hiç değişmiyor.

* Manisa Tarzanı Ahmed Bedevi İlköğretim Okulu'nun yaptığı tanım, çocuklar da es geçileni iş edinsin, yeni tarzanlar yetişsin diye.

21 Haziran 2013 Cuma

"There will be no highlights on the eleven o'clock news"

yine yazıp yazıp taslaklar biriktiriyorum.
siz neler yaşarken orada, ben ziyadesiyle seyirci, hafızama güveniyorum. "hiçbirini unutmayacağım" diye okuyorum, "her şeyin hesabını soracağım" diye dinliyorum.
o kadar video ve şarkı içinden, bunu çok sevdim, kaybolmasın diye koyuyorum:


keşke bi de kapanışı kendi isimleriyle yapmasalardı.

12 Haziran 2013 Çarşamba

yürümek

yazıp yazıp siliyorum. silmediklerim taslak olarak yığılıyor. 2 hafta oldu. uzaktayım. annemden yıllarca 80 olaylarını dinledim ve o zaman hep "inşallah siz görmezsiniz böyle şeyler" dedi bana. eksik söylemiş, olaylar yaşanıyor; ama ben görmüyorum. bu hal çok fena. o yüzden ben daha iyi tartarak ediyorum duamı: n'olur bu adamların cezalandırıldığını görecek ömrüm olsun ve o ömrün sonuna kadar zihnim yerinde olsun, bunamadan göreyim. bunu söylerken de aklımda hep berfo ana var, içim yanıyor.

Orada olamadan yaşamaya çalışıyorum, uzaktan. 2 haftadır ben twitter oldum, elim, parmaklarım, gözlerim. kardeşimin yanına gittim, evini haber merkezi yaptık. burada yerimden kıpırdamadan saatler geçiriyorum. ailem, arkadaşlarım, tanıdıklar. kaç fotoğraf gördüm, kaç video izledim, kaç yazı okudum, ne kadar küfür ettim, kaç kez beddua ederek uyudum, sinirden kaç talcid yuttum bilmiyorum. bildiğim tek şey, türkiye'ye iki haftadır reva görülen polis şiddetinin yanında solda sıfır olduğu. öyle sokaktan geçen adamın attığı adi dayak değil bu, güya canınızı emanet ettiğiniz kolluk kuvveti. ben zaten sevmem, o ayrı; ama koyuyor, çok koyuyor.

arkadaşlarım bana sordu başta, "neymiş bu gezi işi, sen bilirsin?" diye. çok da bildiğimden değil de işte, geçen yıl şubatta gittim ben gezi parkı protestosuna. yalan olmasın, 50-60 kişi filandık herhalde, taksim platformu'yla orada tanıştım. şimdi o günü düşünüyorum. biz o azıcık kişi nasıl umutsuz, nasıl tükenmiş; ama nasıl da haklıydık. orada olmak pek bir şey değiştirmeyebilirdi; ama olmak icap ederdi. "burası park kalmalı, bu yıkımın yasal zemini yok, proje yanlış" diyenlerdik ve uzaktan bakınca eminim, pek bir beyaz türk, pek bir ütülü, pek bir elitzadelerdik, aydıncılık oynuyorduk. o günü nasıl bu kadar detaylı hatırladığıma da şaşıyorum aslında. orada olan herkes, gezi'de dururken binlerce başka şey düşünüyordu: hasankeyf diyordu biri. artvin. sinop, mersin. dersim. kaz dağları. sulukule. tarlabaşı. karadeniz sahil yolu, toroslar, sarıkeçililer. büyük anadolu yürüyüşü'nü konuşuyordu insanlar ve vermeyoz hareketini. biz orada gülümseyerek ağaçlara bakıp, "bir şeyler olacak, bir gün elbet olacak" diyen saf "çevreciler"dik. ağaçlara sarıldık, ağaçlarla yazılar asıldı.

pek çok insan "ağaç olsa neyse ama bu ağaç değil artık, siyaset!!!" diyor. ikisini nasıl ayırdıklarını anlamaya çalışıyorum, olmuyor. iktisat der ki "kıt kaynakların etkin kullanımı". oradaki kıt "kaynak" genellikle doğal kaynaktır, doğadır. sudur, ağaçtır, tarım arazisidir, verimli topraktır. iktisat, çevreye göbeğinden bağlıdır (demişken, divad'dan gelen bilgiyi de meraklısına şuraya koyayım). siyaset de iktisada göbeğinden bağlıdır. bu durumda evet: siyaset çevreden ayrılamaz. artık klişe haline gelen, sakız ettiğim örnek: "bir şehrin çöplüğünü zengin doldurur; ama çöplüğün yakınında zenginler değil, fakirler oturur". o fakirler de sadece sınıfsal zulüm görmez, birçoğu zaten başka kimlikleri yüzünden yaşadığı dezavantajlarla fakir kalmış / bırakılmıştır. kürttür, alevidir, travestidir veya neyse. zenginin parası nasıl her türlü kimliğin üstüne geçip onu steril ve ütülü mekanlara taşıyorsa, fakirin de parasızlığı buluşturur onu.

ha çevre zengin-fakir işi midir, bu kadar mıdır, bunca insan odaklı bakış reva mıdır? hayır tabii ki. ben şimdilik sadece insana etkisi kısmındayım: her sınıfın farklı boyutlarda çevre derdi olur. misal, fakirin yaşam alanındaki olası bir çevresel yıkım, onun varlığını toptan etkileyebilir, zaten dar olan manevra alanını sıfırlayabilir. zenginin yaşam alanına dokunan çevresel zararların hayatına etkisi daha dolaylı olacaktır, eşyanın tabiatı gereği. gayet basitleştirerek geçiyorum tabii; ama bir örnek vereyim: geçen yıl gezi parkı'nda bizim sadece 60 kişi olmamız, ikinci gruba girer. ülke çapındaki HES protestolarında dövünen teyzelerin isyanıysa ilk gruba.

bütün bunları niye anlatıyorum? "ağaçlar güzeldi de ve fekat siyaset niçün?!" diye şaşan saflar varsa aramızda diye. polis müdahalesini geçtim, keşke çok daha önceden, çok daha güçlü bir şekilde birleşebilseydi tüm bu direnişler. sen gezi parkı diye üzülürsün, yanına "hıdır'ın evine baraj yapıyolar" diyen dersimli alevi de gelir. gelme diyecek cüretinin olmadığını umarım, keşke daha önce gelse. hayır, yanlış oldu: keşke sen daha önce onun yanına gitseydin! gelir, gelmelidir ve senden çok bağırma hakkı vardır. gelmişken, "3. köprünün adı yavuz sultan selim olamaz!" da der. der, çünkü ziyaretini yok etmekle, alevi kıyımı yapan bir padişahı yüceltmek paraleldir. buna isyan da siyasidir; ama aynı zamanda ziyadesiyle çevreyle ilişkilidir.

bu ülkede, tüm itirazlara ve hukuki kazanımlara rağmen kelaynakların tek üreme alanına havaalanı yapılıyorsa; ama sonra o havaalanı atıl vaziyette kalıyorsa, kelaynak siyasileşir; rantın karşısında çevrenin sembolü olur. bu ülkede koskoca bir nehir yine havaalanı yapılacak diye kurutuluyorsa ama her yıl doğa sellerle o dere yatağını geri alıyorsa, bu da rantın, açgözlülüğün yarattığı bir kıyım ve hasardır. Daha ileri gideyim mi? yıllarca "her yıl kıbrıs adası kadar toprağı erozyonla kaybediyoruz" diyen, çevre bilincine kendince çok da katkı yaptığını kabul ettiğim bir STK'ya "doğuda askerler orman yakıyor, sadece turistik yerlerden değil, kürt şehirlerindeki kıyımdan da bahsedin" dendiğinde başkanı "o başka! ona karışmayız!!!" diye azarlayabildi insanları. özetle, çevre politiktir. alışın. çevre politik olduğu için öldürüldü Metin Lokumcu. Çünkü muktedir çok iyi biliyor, yaşam alanını gasp ettiği insanlar birleşip "yeter!" derse, onu orada tutacak hiçbir şey kalmaz. siz hala şaşıyorsunuz, adamlar ilk günden beri farkında. uyanın.

*

ay neyse. Türkiye'de olmayan biri için yine fazla uzun yazıyodum /yazdım , ucunda durdum.
koşan insanların, kafeye sığınanların videolarında tanıdıklar, arkadaşlar gördüm. saniyelik görüntüleri başa sarıp sarıp izledim, iyiler mi anlamak için. bunca nefreti, düşmanlığı anlamaya çalışarak geçiyor günler. onlar herkese şunca düşman ya, biz yine barışmayı biliriz, bir tek barışmayı bilir, barışı bekleriz. insanlar hala yıkılanı, yakılanı değil, neyi inşa edebileceğini, neyi yeniden yaratabileceğini düşünüyor. bunca umut varken, umutsuzluk ayıp kaçar.

gerisi nazım'dan:

Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
                              yürümek!..
Yürümek;
dost omuzbaşlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
                               yürümek!..
Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
                            bilerek
                            yürümek...
Yürümek;
yürekten
gülerekten
          yürümek...

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker