oğuz müftüoğlu, ntv'deydi. birgün de bi güzel dökümünü almış.
buyrun. fazlası linkte, özeti aşağıda:
*12 Eylül darbesine karşı mücadele eden topluluğun bir bireyi olarak kendimi 12 Eylül mağduru olarak görmüyorum. Türkiye'nin o günkü mevcut düzenine karşı, o faşist diktatörlüğe karşı mücadele ettik, onun bir bedeli varsa bunu ödedik. Ölenlerimiz de ödedi canlarıyla, cezaevlerinde işkencelerle ödedik. Burda bir mağduriyet söz konusu değildir. Biz 12 Eylül'ün muhatabıyız.
*Evet 12 Eylül'ün mağdurları vardır. MHP'liler kendilerini mağdur olarak hissetmişlerdir. Çünkü 12 Eylül'ü yapan güçlerle aynı saftaydılar. O yüzden yöneticileri 'fikrimiz iktidarda biz içerdeyiz' demiş ve kendilerini mağdur görmüşlerdir. Öyledir, ihtilaller bazen kendi evlatlarını yer.
*AKP'nin neoliberal politikalarını desteklemek için darbecilik konusunda ortaya çıkan arkadaşlar burjuvazinin, sınıfların, sömürü düzeninin ve emperyalizmin bu olayla ilişkisini gizlemek için büyük çaba sarfediyorlar. Bu doğrusu sosyalist olma iddiasındaki birisi için çok büyük ayıptır.
*Şimdi anayasada bir takım değişiklikler var. Bunlar ifade ettiğim gibi yeni düzenin ihtiyacı olan kimi değişikliklerdir. Şunu söylüyorlar yetersiz ama yine de evet diyen arkadaşlar: "Ne de olsa 12 Eylül'de ufak tefek değişiklikler var". bu bildik ölümü gösterip sıtmaya razı etme anlayışıdır. Biz buna karşı çıktığımız, razı olmadığımız için devrimciyiz.
*Anayasa değişikliği 12 Eylül'ün esasına, özüne dokunmuyor. Bir bina düşünün temeli duruyor, çatısı duruyor, yapısı duruyor, içinde oturanlar duruyor. Biraz dışını boyuyorlar, kapısının tokmağının rengini değiştiriyorlar; buna razı olmazsan "sen eskiyi savunmuş oluyorsun" diyorlar. Böyle bir saçmalık olabilir mi?
~~~
içiniz daraldıysa, hazır başlamışken bi başka konu:
Dün Birleşmis Milletler Genel Kurulu suya (ve suya dayali sağlığa) erişimi insan hakkı olarak tanımış. su zaten insan hakkıdır da, "erişim" de hak olarak tanındı böylece.
bu sebeple, musluktan akan suyun içilebilir olması, gelişmişlik kriteridir ve ayrıca bizim de uymaya çalıştığımız bir AB kriteridir. sırf musluktan temizi akıtılamıyor diye şişe suya para vermememiz gerekir. normalde. teoride. şu an öyle değil. musluktan akanı içmiyoruz, eğer paramız varsa. yoksa içiyoruz. dolayısıyla bu hakkımız kısmen gasp ediliyor.
istanbulun hakkıyla tanışın.
bulanık suların dibini görmek gerçek hedef olmalı bence. "bulanık ama nolcek yahu" demekle olmuyor. hakikaten bu iş, sıtmayla, azla yetinmekle, kötünün iyisiyle, o beyaz birikintiye kafamızı çevirmekle olmuyor.
hakkın azı çoğu yok çünkü.
29 Temmuz 2010 Perşembe
28 Temmuz 2010 Çarşamba
çıtıçıtı-tüü!
dün akşam çöp kutusunun dibinde olmalarına rağmen, papağan azmiyle 2 paket çekirdeği bitirip her birini itinayla yere atan kazık kadar 2 üniversite öğrencisi gördüm ben. "kim temizleyecek pisliğinizi?" deyince de tuzlu tuzlu tükürerek "anonim" dediler. çünkü yeri geldiğinde emekçinin dibinden ayrılmayan bu gencolar için "emek", sürekli arkalarını toplayan anonim bir buluttur; anneleri gibi. hani o yiyip kalktıkları sofralar kendi kendine ortadan kayboluyor ya, kustukları leğenler temizleniyor, çarşafları değişiyor ya. onun gibi bir bulut. biz emeği uzaktan, önemli gün ve haftalarda çok seviyoruz, 1 mayısta havalara atıp atıp tutuyoruz, ama kılımızı kıpırdatıp yardım etmiyoruz.
anonim bir sopayla bi temiz dövmek istiyor insan. dövmüyoruz tabii - olgunuz filan. çekirdek nefretim ayrı bir hikaye. sokakta çıtı çıtı gezen ekipler, o tükürüklü kabuğu yere atıp salyangoz gibi bi iz bırakarak aheste aheste dolanıyosa bence bi ömür kuş yemi yemeliler.ke.nando.ğulu izmir konseri öncesi etrafta satılan tüm çekirdekleri satın almış. adamcağızı çok iyi anlıyorum.
işin komik yanı, bira şişelerini çöpe atmalarıydı. komikti işte etraflarında hilal şeklinde bir çekirdek haresi varken 2 şişeyi uzanıp atmaları. "kolay olanı ben yapayım, gerisini anonim toplar". aslında o da değil. ellerinde bira şişesiyle kampüste yakalanma korkusu, 15 yaş telaşıyla hala omuriliklerinden süzüldüğü için (ki aslında kimsenin taktığı yok), aslında o şişeyi çöpe sakladılar - böyle de basit. onun için komikti işte. ergen ergen "anonim" cevabı vermenin gururunu yaşarken, ergenlikleri 33 cl bira şişesinden bile parlıyordu.
benim de "hah, tam bir boun öğrencisi davranışı!" cevabı vermem, emeklilik başvurum için yaşımın geldiğini gösteriyor sanırım. olsun, sinirrr oluyorum sinirr bu densizliklere. bounu, üniversiteyi de geçtim, kazık kadar adamsın, gül gibi kampüstesin. demek ki adamın hiçbir estetik filtresi yok. güzeli çirkini, bozmayı korumayı filan idrak edemiyor. özensiz bir hödük bildiğin. özenmeye tembel insandan ne hayır gelir? yani 1 ADIM ÖTESİ çöp yahu! protest vandal diycem; ama bu durumda bu bir vandallık şovu değil, sadece saf pislik. tükürük kabukları. 60 yaş üstü amcalar sabah gün ışığında söve söve temizleyecek ve benim söylediğim şeyi tekrar edecek.
şimdi bu iki adam 20 küsur yaşında, hala yontulacak da belki bir ihtimal insan olacak.
"çöpünü çöpe at" filan. ohoo yani.
politik dehlizleri yemişim, benim ümidimi esas böyle şeyler kurutuyor.tarifi zor.
"ülkenin çivisi çıktı, derdin bu mu?" derseniz, "aradaki bağlantıyı örümcekler görüyor" derim.
anonim bir sopayla bi temiz dövmek istiyor insan. dövmüyoruz tabii - olgunuz filan. çekirdek nefretim ayrı bir hikaye. sokakta çıtı çıtı gezen ekipler, o tükürüklü kabuğu yere atıp salyangoz gibi bi iz bırakarak aheste aheste dolanıyosa bence bi ömür kuş yemi yemeliler.ke.nando.ğulu izmir konseri öncesi etrafta satılan tüm çekirdekleri satın almış. adamcağızı çok iyi anlıyorum.
işin komik yanı, bira şişelerini çöpe atmalarıydı. komikti işte etraflarında hilal şeklinde bir çekirdek haresi varken 2 şişeyi uzanıp atmaları. "kolay olanı ben yapayım, gerisini anonim toplar". aslında o da değil. ellerinde bira şişesiyle kampüste yakalanma korkusu, 15 yaş telaşıyla hala omuriliklerinden süzüldüğü için (ki aslında kimsenin taktığı yok), aslında o şişeyi çöpe sakladılar - böyle de basit. onun için komikti işte. ergen ergen "anonim" cevabı vermenin gururunu yaşarken, ergenlikleri 33 cl bira şişesinden bile parlıyordu.
benim de "hah, tam bir boun öğrencisi davranışı!" cevabı vermem, emeklilik başvurum için yaşımın geldiğini gösteriyor sanırım. olsun, sinirrr oluyorum sinirr bu densizliklere. bounu, üniversiteyi de geçtim, kazık kadar adamsın, gül gibi kampüstesin. demek ki adamın hiçbir estetik filtresi yok. güzeli çirkini, bozmayı korumayı filan idrak edemiyor. özensiz bir hödük bildiğin. özenmeye tembel insandan ne hayır gelir? yani 1 ADIM ÖTESİ çöp yahu! protest vandal diycem; ama bu durumda bu bir vandallık şovu değil, sadece saf pislik. tükürük kabukları. 60 yaş üstü amcalar sabah gün ışığında söve söve temizleyecek ve benim söylediğim şeyi tekrar edecek.
şimdi bu iki adam 20 küsur yaşında, hala yontulacak da belki bir ihtimal insan olacak.
"çöpünü çöpe at" filan. ohoo yani.
politik dehlizleri yemişim, benim ümidimi esas böyle şeyler kurutuyor.tarifi zor.
"ülkenin çivisi çıktı, derdin bu mu?" derseniz, "aradaki bağlantıyı örümcekler görüyor" derim.
27 Temmuz 2010 Salı
26 Temmuz 2010 Pazartesi
Facts, not memories. That's how you investigate.*
"Suçlar unutulmamalı, belgelerini, kayıtlarını muhafaza etmeliyiz. Çünkü suçluların ilk işi bunları yok etmektir. Bu efendiler yalnızca masumları katletmekle kalmaz, hafızayı da yok ederler. Yeni dünya tiranlığına karşı yükselen muhalefete ilham vermesi için bu kayıtların tutulması şarttır. Silahlarla donanmış bu zorbalar askeri ya da ekonomik bütün savaşları kazanabilirler, ama adına iletişim savaşı dedikleri savaşı kaybettiler. Dünya kamuoyunun desteğini kazanamadılar. Gitgide daha çok insan HAYIR diyor. Bu yenilgileri zorbalıklarının sonu olacak, ama bu son kim bilir daha kaç trajedi, kaç istila ve felaketten sonra gelecek. Daha ne kadar yoksullaştıracaklar bizi? İşte kayda geçirmenin, delilleri muhafaza etmenin, hatırlamanın aciliyeti bundandır. İşledikleri suçlar unutulmayacak, her kıtada ağızdan ağza dolaşacak. Her geçen gün daha çok insan HAYIR diyecek. Bugün sevdiğimiz ve korumak istediğimiz şeylere EVET demenin önkoşulu budur."
iki yerde karşıma çıktı bu veya bu:
"The records have to be kept and, by definition, the perpetrators, far from keeping records, try to destroy them. They are killers of the innocent and of memory. The records are required to inspire still further the mounting opposition to the new global tyranny.The new tyrants, incomparably over-armed, can win every war, both military and economic. Yet they are losing the war (this is how they call it) of communication. They are not winning the support of world public opinion. More and more people are saying no. Finally this will be the tyranny's undoing. But after how many more tragedies, invasions and collateral disasters? After how much more of the new poverty the tyranny engenders? Hence the urgency of keeping records, of remembering, of assembling the evidence, so that the accusations become unforgettable, and proverbial on every continent. More and more people are going to say NO, for this is the precondition today for saying YES to all we are determined to save and everything we love."
john berger. 2009. irak mahkemesi'ne destek mesajı.
hatırlamamız gerektiğini hatırlatmak için.
bi kenara not edin her şeyi. çünkü basit bir unutmama savaşı bu aslında.
küresel bir memento filmi (başlıktaki *); gerekirse dövme yaptırın. yeter ki unutmayın. hatırlamak yetmiyor, unutmama zamanı geldi artık. madem artık gazeteler baskıya girene kadar bile eskiyor haberler, madem hızdan midemiz bulanıyor ama kusamıyoruz, buyrun sancho panzalar: kılıcınız kayıtlarınızdır; yel değirmenleri az ileride.
bilgiye erişim girdabındaysak, tek akan musluk onlarınki olmayacak; "onlar" ne kadar çeşitli olsa da aslında bir çünkü. bilmiyorum ki, sanki tutulan bu kayıtların orda bir yerde erişilebilir olması, erişilen bilgideki tekeli silmek için bir alan gibi geliyor bana. sanki sularını bulandırmak için sabırla tek tek tükürmemiz bir işe yarar gibi.
iki yerde karşıma çıktı bu veya bu:
"The records have to be kept and, by definition, the perpetrators, far from keeping records, try to destroy them. They are killers of the innocent and of memory. The records are required to inspire still further the mounting opposition to the new global tyranny.The new tyrants, incomparably over-armed, can win every war, both military and economic. Yet they are losing the war (this is how they call it) of communication. They are not winning the support of world public opinion. More and more people are saying no. Finally this will be the tyranny's undoing. But after how many more tragedies, invasions and collateral disasters? After how much more of the new poverty the tyranny engenders? Hence the urgency of keeping records, of remembering, of assembling the evidence, so that the accusations become unforgettable, and proverbial on every continent. More and more people are going to say NO, for this is the precondition today for saying YES to all we are determined to save and everything we love."
john berger. 2009. irak mahkemesi'ne destek mesajı.
hatırlamamız gerektiğini hatırlatmak için.
bi kenara not edin her şeyi. çünkü basit bir unutmama savaşı bu aslında.
küresel bir memento filmi (başlıktaki *); gerekirse dövme yaptırın. yeter ki unutmayın. hatırlamak yetmiyor, unutmama zamanı geldi artık. madem artık gazeteler baskıya girene kadar bile eskiyor haberler, madem hızdan midemiz bulanıyor ama kusamıyoruz, buyrun sancho panzalar: kılıcınız kayıtlarınızdır; yel değirmenleri az ileride.
bilgiye erişim girdabındaysak, tek akan musluk onlarınki olmayacak; "onlar" ne kadar çeşitli olsa da aslında bir çünkü. bilmiyorum ki, sanki tutulan bu kayıtların orda bir yerde erişilebilir olması, erişilen bilgideki tekeli silmek için bir alan gibi geliyor bana. sanki sularını bulandırmak için sabırla tek tek tükürmemiz bir işe yarar gibi.
25 Temmuz 2010 Pazar
sekizgen
bugün öğrendiklerimiz:
ileride havuzlu bi evimiz olursa, evin terasını mermer yapmiycaz arkadaşlar. çünkü ıslak mermerde düşmeyeni dövüyolar. tabii ki ben de, ıslak yere basıp kaydım, elimde de bardak vardı, pankreas güreşçileri hani dirseklerini yerdeki rakibin karın boşluğuna gömüyolar ya, istem dışı o yöntemi uyguladım mermere. bardak tuzla buz, parmak ve bacak kesik. omuz ve dirsek ise hayret verici şekilde sağlam; belki de yerine oturdu. sol elimin işaret parmağını pek kıpırdatamıyorum, 6 saat filan geçti, yara yeni kapanıyo. üstelik, havuzla hiçbir temasım olmamıştı. hazin yanı bu sanırım - yüzmedim bile. neyse, illa mermer yapıcam diyosanız, bari bardak taşımayın.
niye derseniz (ki demiyosanız bu paragrafı geçin bence), çünkü üniversite başvurusu için portfolyo hazırlayan genç kızlar yardım isteyince akan sular durur. sabahın körü çanta hazırlanır, tuzlaya gidilir, havuz ödünç alınır. dikişten anlamıyosam da, bazı kıyafetler üstüme dikildiği için modellik yaptım.ondan da çok anlarım ya. olsun, kaç gecelik mesaim var, bari sonuna kadar gidelim. iş de "giy ve sabit bak" kadardı zaten, makine güzel olunca pek bi şi gerekmiyor anladığım. güneşin altında 6 saat geçirdikten sonra, kısmi amele yanığı, bol makyaj, tutuk bi parmak ve kutu kutu zerzevatla eve döndüm. eğer o okul bu kızı kabul etmezse basarım. yalnız da olmam, ordu gibiydik.
yorgunum, yanığım ve parmağım kanca şeklinde. saçımsa evlere şenlik.
eylülü bekliyorum, gün sayıyorum. patronum yine abes bi itiraz sebebi bulacaktı ki vazgeçti, böylece biletim yanmadan, eylülde lyon. eşeğimi kaybedip bulmaktan beynim dönüyor. iki kere kiki. defnenin evini okulunu halledelim, işleri tamamlansın, sıra benim işlerime gelsin. eylülden ekime geçerken güvercin takla.
onun dışında, bebek baylan: o güzel baylan tarihi kitapçığı için teşkür. şehir hafızası böyle şeylerle korunuyor. kısa ve öz, çok da zarif. her masaya bi tane koymuşlar, araklayabilirdim, utandım. tek sitemimse: taşdelen kaynak sularının cam şişe zerafetinden bodur plastik şişeye geçmeseydiniz keşke. bi tek bu. çünkü su istedikten sonra, "plastik şişe gelir şimdi" diye korkarken geldi. hani bi şi değişmişse, o kesin su şişesidir. anlatabildim mi ki? belki.
*
bir de size bir hikaye: arakhne.
bir sürü versiyonundan biri. biri de şöyle devam eder: aslında athena arakhneyi lanetleyerek örümcek yapar. insanlar bundan sonra, o ince el emeğinden iğrenecek ve nerede görse ağını bozacaktır. alkışlanmayacaktır.
bu yüzdendir ki örümcek, yüzyıllardır, güzel sanatların, el emeğinin sembolüdür. aslında insanlarda tanrılardan öte olan yaratıcılık gücünün, azmin, ince ince işleyerek, emeğiyle başarabileceklerinin sembolü olan bir zarif hayvandır. asla böcek değildir; çünkü 8 bacaklıdır.
bazen cehalet, bilmemenin ötesine geçiyor ya, ona yapacak bir şey yok. üstelik o kadar da bağırıyor ki duymamak imkansız. oysa örümcek, sessiz sedasız yapar sanatını. duyulmak, ona zarar verir.
gelip bozarlar çünkü. ince çalışmak gerekir o yüzden. kıymetini bilen gözlerse zaten bozmadan geçer.
ileride havuzlu bi evimiz olursa, evin terasını mermer yapmiycaz arkadaşlar. çünkü ıslak mermerde düşmeyeni dövüyolar. tabii ki ben de, ıslak yere basıp kaydım, elimde de bardak vardı, pankreas güreşçileri hani dirseklerini yerdeki rakibin karın boşluğuna gömüyolar ya, istem dışı o yöntemi uyguladım mermere. bardak tuzla buz, parmak ve bacak kesik. omuz ve dirsek ise hayret verici şekilde sağlam; belki de yerine oturdu. sol elimin işaret parmağını pek kıpırdatamıyorum, 6 saat filan geçti, yara yeni kapanıyo. üstelik, havuzla hiçbir temasım olmamıştı. hazin yanı bu sanırım - yüzmedim bile. neyse, illa mermer yapıcam diyosanız, bari bardak taşımayın.
niye derseniz (ki demiyosanız bu paragrafı geçin bence), çünkü üniversite başvurusu için portfolyo hazırlayan genç kızlar yardım isteyince akan sular durur. sabahın körü çanta hazırlanır, tuzlaya gidilir, havuz ödünç alınır. dikişten anlamıyosam da, bazı kıyafetler üstüme dikildiği için modellik yaptım.ondan da çok anlarım ya. olsun, kaç gecelik mesaim var, bari sonuna kadar gidelim. iş de "giy ve sabit bak" kadardı zaten, makine güzel olunca pek bi şi gerekmiyor anladığım. güneşin altında 6 saat geçirdikten sonra, kısmi amele yanığı, bol makyaj, tutuk bi parmak ve kutu kutu zerzevatla eve döndüm. eğer o okul bu kızı kabul etmezse basarım. yalnız da olmam, ordu gibiydik.
yorgunum, yanığım ve parmağım kanca şeklinde. saçımsa evlere şenlik.
eylülü bekliyorum, gün sayıyorum. patronum yine abes bi itiraz sebebi bulacaktı ki vazgeçti, böylece biletim yanmadan, eylülde lyon. eşeğimi kaybedip bulmaktan beynim dönüyor. iki kere kiki. defnenin evini okulunu halledelim, işleri tamamlansın, sıra benim işlerime gelsin. eylülden ekime geçerken güvercin takla.
onun dışında, bebek baylan: o güzel baylan tarihi kitapçığı için teşkür. şehir hafızası böyle şeylerle korunuyor. kısa ve öz, çok da zarif. her masaya bi tane koymuşlar, araklayabilirdim, utandım. tek sitemimse: taşdelen kaynak sularının cam şişe zerafetinden bodur plastik şişeye geçmeseydiniz keşke. bi tek bu. çünkü su istedikten sonra, "plastik şişe gelir şimdi" diye korkarken geldi. hani bi şi değişmişse, o kesin su şişesidir. anlatabildim mi ki? belki.
*
bir de size bir hikaye: arakhne.
bir sürü versiyonundan biri. biri de şöyle devam eder: aslında athena arakhneyi lanetleyerek örümcek yapar. insanlar bundan sonra, o ince el emeğinden iğrenecek ve nerede görse ağını bozacaktır. alkışlanmayacaktır.
bu yüzdendir ki örümcek, yüzyıllardır, güzel sanatların, el emeğinin sembolüdür. aslında insanlarda tanrılardan öte olan yaratıcılık gücünün, azmin, ince ince işleyerek, emeğiyle başarabileceklerinin sembolü olan bir zarif hayvandır. asla böcek değildir; çünkü 8 bacaklıdır.
bazen cehalet, bilmemenin ötesine geçiyor ya, ona yapacak bir şey yok. üstelik o kadar da bağırıyor ki duymamak imkansız. oysa örümcek, sessiz sedasız yapar sanatını. duyulmak, ona zarar verir.
gelip bozarlar çünkü. ince çalışmak gerekir o yüzden. kıymetini bilen gözlerse zaten bozmadan geçer.
22 Temmuz 2010 Perşembe
vapur okumaları
son zamanlarda ara ara Fenerbahçe'de misafirdim, ilkokulumun yan sokağında. ertesi gün işe gidişte hep çok uykusuz olsam da, vapurda ayılmak başka bir nimet-miş. fazla despot bi hava esebilir ama, vapur konusunda (da) hassasım.
vapurun kenar kısmında, avrupa yakasının tüm o tarihi yarımada manzarasını görecek tarafa oturmuşken (çünkü anadolu bir şantiyeye döndü), gözünü kırpmadan kitap, dergi, gazete okuyandan hazzetmem. çünkü o satırları 20 dakika sonra okusalar, dünyaları kayacakmış gibi bir haldeler.
misal, bugün. yemin ederim etrafımdaki 5 kişi bu şekilde içine kapanmış birer kabuktu. sonra, artık deniz dayanamadı heralde bu ilgisizliğe, dalga güvertede patladı, baştan aşağı ıslandılar. gülüp geçmek yerine, olmamış gibi, azimle gazete okumaya devam. kiminde ayrıca kulakta müzik. vapurla etkileşmemek için zorlu bir çaba. yani tamam ben de bi şiler okuyorum, dinliyorum arada; ama insan bi kafayı kaldırır, şöyle bi "oh be!" der.
vapur dediğin ortalama 20 dakika süren bir sefa benim için. Bindiğiniz taşıt pis kokan otobüs, kalabalık metro filan değil. o bi vapur, o bir nimet. o bir istanbul, o bir güzellik. ne bileyim, denizin üstündesin; saygı duymalı insan. bi yere kadar, motor, feribot ve deniz otobüsüne de uygulanabilir bu söylediğim.
Anneannem ortaokulu deniz dibindeki bir binada okuyacak kadar şanslıymış. Fransızca öğretmenleri her sabah önce "günaydın!" der, sonra derse başlamadan önce 5 dakika, ayakta, Boğaz'ı izlemelerini istermiş; nerde olduklarının, İstanbul'un, okulun, o güzel anlarının kıymetini bilsinler diye. Anneannem 82 yaşında, en net okul anısı bu. Bu yüzden anneannem için Boğaziçi, öncelikle 5 dakikalık saygı duruşudur. onun için her gün denizin rengini sorar. çocuklarını da, torunlarını da böyle büyüttü. değil vapura bu muameleyi yapmak, lacivert gören yerden öyle bakmadan, dinlemeden, içine derin bir nefes çekmeden geçilmez.
istanbulun mürekkep yalamış dostları, size önerim, kafanızı kaldırın. belki gün bitiyodur, belki martı geçiyodur. ayıp oluyor. hem tüm bunların haber olması için bir gün beklemeniz gerek. günceli yakalamış olursunuz.
vapurun kenar kısmında, avrupa yakasının tüm o tarihi yarımada manzarasını görecek tarafa oturmuşken (çünkü anadolu bir şantiyeye döndü), gözünü kırpmadan kitap, dergi, gazete okuyandan hazzetmem. çünkü o satırları 20 dakika sonra okusalar, dünyaları kayacakmış gibi bir haldeler.
misal, bugün. yemin ederim etrafımdaki 5 kişi bu şekilde içine kapanmış birer kabuktu. sonra, artık deniz dayanamadı heralde bu ilgisizliğe, dalga güvertede patladı, baştan aşağı ıslandılar. gülüp geçmek yerine, olmamış gibi, azimle gazete okumaya devam. kiminde ayrıca kulakta müzik. vapurla etkileşmemek için zorlu bir çaba. yani tamam ben de bi şiler okuyorum, dinliyorum arada; ama insan bi kafayı kaldırır, şöyle bi "oh be!" der.
vapur dediğin ortalama 20 dakika süren bir sefa benim için. Bindiğiniz taşıt pis kokan otobüs, kalabalık metro filan değil. o bi vapur, o bir nimet. o bir istanbul, o bir güzellik. ne bileyim, denizin üstündesin; saygı duymalı insan. bi yere kadar, motor, feribot ve deniz otobüsüne de uygulanabilir bu söylediğim.
Anneannem ortaokulu deniz dibindeki bir binada okuyacak kadar şanslıymış. Fransızca öğretmenleri her sabah önce "günaydın!" der, sonra derse başlamadan önce 5 dakika, ayakta, Boğaz'ı izlemelerini istermiş; nerde olduklarının, İstanbul'un, okulun, o güzel anlarının kıymetini bilsinler diye. Anneannem 82 yaşında, en net okul anısı bu. Bu yüzden anneannem için Boğaziçi, öncelikle 5 dakikalık saygı duruşudur. onun için her gün denizin rengini sorar. çocuklarını da, torunlarını da böyle büyüttü. değil vapura bu muameleyi yapmak, lacivert gören yerden öyle bakmadan, dinlemeden, içine derin bir nefes çekmeden geçilmez.
istanbulun mürekkep yalamış dostları, size önerim, kafanızı kaldırın. belki gün bitiyodur, belki martı geçiyodur. ayıp oluyor. hem tüm bunların haber olması için bir gün beklemeniz gerek. günceli yakalamış olursunuz.
19 Temmuz 2010 Pazartesi
bence ben..
1. yemek pişirebildiğime göre ve yani "yenebilir" olduğuna göre ve hatta ben aslında yemek pişirmeyi sevebildiğime göre, belki arada bi pişirmeliyimdir? ama önce bkz. madde 3.
2. odamı, delirme eşiğine gelmeden önce toplamalıyım. evet evet. daha doğrusu, gerçekten toplamalıyım. dağınıklığı gizleyerek tertipliymiş gibi yapma yaşım bi 10 yıl önce geçti, kendim bile kanmıyorum. mesela çekmeceler, dağınık insanın en büyük dostu. sonra gerçekten toplamak iyice zorlaşıyor. üstelik artık toplamadan temizlemeyi bile beceriyorum. yaş 26, oda toplamak 2. maddem. utanç verici.
3. mutfak alışverişimi az buçuk düzenli yapıp, "ekmek varken peynir yok, peynir varken ekmek yok" gibi saçma çıkmazlar yüzünden kahvaltıyı ofise, ana öğünü de yemeksepetine ertelememeliyim. salak bi kısırdöngü çünkü. bakınız yaş 26 ve ben 5 yıl yurtta kalmış deneyimli bir öğhhh. daha da utanç.
4. Fikirlerim var ya hani benim dosyalarca biriktirdiğim, hah işte. ertelemiym artık. yapiym ve bu fikirler rica edicem kolye olmasın - gına geldi kendimden. kolye yapıp yapıp kenarda biriktiriyorum, karıncayla fare arası bi depolama halindeyim. savaş çıkarsa sığınakta şıngırdatırım artık. yerimiz belli olur ama napalım, süs.
5.kuru temizleme ve ütü diye 2 şey var. ilkini ben yapmıyorum; ama ona rağmen bi iş tabii, git gel filan. bence ben o ikisine de üşenmemeliyim.
6. ipod'umdaki şarkıları artık değiştirmeliyim. sahiden.
7.dibimde kapalı yüzme havuzu var, az uzağımda da açığı. bence gitmeliyim. ayıp. haha, gittim dün. editos!
itiraflarım şimdilik bu kadar.
2. odamı, delirme eşiğine gelmeden önce toplamalıyım. evet evet. daha doğrusu, gerçekten toplamalıyım. dağınıklığı gizleyerek tertipliymiş gibi yapma yaşım bi 10 yıl önce geçti, kendim bile kanmıyorum. mesela çekmeceler, dağınık insanın en büyük dostu. sonra gerçekten toplamak iyice zorlaşıyor. üstelik artık toplamadan temizlemeyi bile beceriyorum. yaş 26, oda toplamak 2. maddem. utanç verici.
3. mutfak alışverişimi az buçuk düzenli yapıp, "ekmek varken peynir yok, peynir varken ekmek yok" gibi saçma çıkmazlar yüzünden kahvaltıyı ofise, ana öğünü de yemeksepetine ertelememeliyim. salak bi kısırdöngü çünkü. bakınız yaş 26 ve ben 5 yıl yurtta kalmış deneyimli bir öğhhh. daha da utanç.
4. Fikirlerim var ya hani benim dosyalarca biriktirdiğim, hah işte. ertelemiym artık. yapiym ve bu fikirler rica edicem kolye olmasın - gına geldi kendimden. kolye yapıp yapıp kenarda biriktiriyorum, karıncayla fare arası bi depolama halindeyim. savaş çıkarsa sığınakta şıngırdatırım artık. yerimiz belli olur ama napalım, süs.
5.kuru temizleme ve ütü diye 2 şey var. ilkini ben yapmıyorum; ama ona rağmen bi iş tabii, git gel filan. bence ben o ikisine de üşenmemeliyim.
6. ipod'umdaki şarkıları artık değiştirmeliyim. sahiden.
7.
itiraflarım şimdilik bu kadar.
18 Temmuz 2010 Pazar
bitmeyen temmuz
kardeşcağızım uzaktan kontratı imzaladı, anahtar alındı, her şey tamam. biz devasa bi oh çektik. annemi tahmin bile edemiyorum, ben kuş gibi hafifledim. bu arada ev sahibine bi araba dolusu sövmemize yol açan emlakçı kadın, tamamen kafasından faşizan bi yorum yapmış. adamın karısı cezayirli çıktı. emlakçı yüzünden uzaktan adama sövdük, sinir bi his, kötü hissettiriyo.
ben de malum, 2-3 ay içinde taşınıcam. taklalanmalar. bayrak teslim yapacağım ev arkadaşlarım ufak ufak yerleşiyolar eve. biri bu cuma gelecekmiş. miş diyorum, görmedim henüz ikisini de. yurtta kalmış insanın hali her yerde aynı: tanışırız, görüşürüz. fazla kaynaşma gibi bi derdimiz yok. yani mevcut ev arkadaşımla da fazla kaynaşık değiliz; olmayalım mümkünse, ayrılabilen ve kendi alanı olabilen parçalar bütünüyüz biz. lego gibi adeta, evet. benim yeni ev arkadaşım da annem olacak. bi takla da ona. düşündükçe düğüm oluyorum, nasıl olacak, nerde ve ne zaman filan; ama bakınız defnenin işi bile ne güzel çözüldükten sonra, gani gani hallolur.
onun dışında, bu haftasonu güzeldi. bolca denizliydi. dün yarım ay vardı, rakı-balık vardı, canlı canlı "latin ezgileri" bile vardı, boğaz akıp geçti yanımızdan. önce anadolu, sonra avrupa. iyi bi fırsat yakaladık ve datçadaki "tekne turu" faciasının rövanşını söke söke aldık. çok güzeldi işte.
2 gündür istanbulda cehennem hava aldığından, dün deniz üstünde, bugün de denizin içindeydik. kilyos, yolun yarısında bulutlanıveren, "ay acaba yağıcak mı" dedirten bi yer. mis gibi. zaten orası artık istanbul değil. dalgalar ve bulutlar iyiydi. hava ama, çatlayacak gibi basık. çatlamıyor.
ağaçlarlarlarlar dolusu yolda insan "şimdi bunların 2 milyon tanesi 3. köprü için kesilecek mi yani" diye düşününce.. çok acı. çünkü orman asla ağaçlar toplamı değildir. yaşam vardır ormanda, endüstriyel bi ağaç ordusu değil. paralel uzanmazlar, dalları birbirine geçer. toprak vardır bi kere, canlıdır. canlı toprağı, o yüzyıllar boyu bi zahmet oluşan, incecik tapınağı asfaltla boğarsanız ve sonra ne bileyim, belki bir gün sizi bir arı sokar, bi kuş üstünüze pislerse, çıktığınız tatilde yengeç kıstırıverirse ayağınızı, doğanın o ince öç alma çabasını düşünüp utanın bari! terbiyesizler ordusu. su kemerini de yıkalım bence, 3. köprünün harcına katarız. sinir oluyorum, sinir!
bu arada, muhitime sürekli bir devlet erkanı akını var. en son nimet çubukçu geldi. hepiniz seçkincisiniz dediği mahallelilerin çöpü bile doğru düzgün toplanmıyor, evlerin çoğunda doğalgaz yok, sokaklar genelde pis ve binaların sıvası, boyası nanay. yani burası ancak seçkin bir gecekondu semti olabilir. buna rağmen seçkinci olmaya da stockholm sendromu deniyor. az buçuk buraları bilse, ne bileyim sokaktaki afişlere baksa mesela, mahallenin sokak sokak bölünmüş hemşeri dernekleri gibi olduğunu bilir. gümüşhaneliler, sivaslılar, çeşit çeşit. yani seçkinci değiller; ama evet, solcu olabilirler mesela. 1 mayısı, 2 temmuzu bilenler, unutmayanlar oturuyor burda. bir kısmı en azından. sağcısı da çok; ama tek ortak noktaları size gıcık olmak da olabilir, naparsınız.
en güzeli, nimet hanımın kişi başına gelir açıklaması olmuş. akp hükümeti geliri artırmadı, gelirin hesaplanma yöntemini değiştirdi. doğru da yaptı, 4 bin dolar filan değildi çünkü. "düzeltme" yapıldı yani. Eurostat'a uyum için yapıldı; hoş hala uyum sağlanamadığından iki günde bir revizyon duyurusu yapıyo tüik. neyse, geriye dönük olarak bu düzeltme yapılırsa düşüş bile görülebilir nimet hanım. iktisat bilmeden 3-4 kat gelir artışı laflarına şaşırmıyoruz, atış serbest. çiller profesördü de noldu, o da 2 anahtar sözü vermişti misal. benim şaşırdığım, hızını alamayıp mahalle derneğiyle kapışması ve hatta karakolluk etmesi. doğatepedeki halk konserlerini de basabilirsiniz bence. ayrıca bunlar sokaktaki kedileri besler, erdoğanı kedi olarak çizmişti karikatüristler, kesin ilişkilidir.
*
bunun dışında, bir kitap okuyorum, her satırına kafa sallıyorum. yeni başladım ama bunları duymaya, okumaya ihtiyacım varmış. kaç sene önce kol saati takmayı bıraktım bilmiyorum; ama yemin ederim kelepçe gibi bi his veriyodu. üstelik öncesinde ben saatsizleri anlayamazdım, en elzem şeydi, solak halimle sol bileğime takardım hem de. sonra işte, bi şi oldu. arada kendime saat aldım tekrar alışayım diye, yok olmuyor. bileklere özgürlük.
sonra yine bi şi oldu, ben mevsimleri de, ayları da, çiçekler ve meyvelere göre tutmaya karar verdim. annem çok iyi bilir, ben de öğrenecektim. bu cahilliğimden utandım. annem balıkları da bilir, o eksik bende hala. ama işte, öyle. artık meyveleri, çiçekleri bekliyorum. hiç aksatmıyolar. bi kenara not ediyorum o yüzden: ortancalar açtı ve yerde incirler var. çünkü jay griffiths haklı, sezyum atomuyla olacak gibi değil bu iş. üstelik ben hızdan hoşlanmam. hız korkusu bile denebilir; ama "hız", tanımı muamma bir panik hissi benim için; kardeşi de "geç kalmak".
ben mi işime gelen bi şi buldum da üstüne atlıyorum, yoksa sahiden ışığı mı gördüm, bitirince anlarım artık.
ve evet, temmuz bitmiyor. sadece giderek ısınıyor.
ben de malum, 2-3 ay içinde taşınıcam. taklalanmalar. bayrak teslim yapacağım ev arkadaşlarım ufak ufak yerleşiyolar eve. biri bu cuma gelecekmiş. miş diyorum, görmedim henüz ikisini de. yurtta kalmış insanın hali her yerde aynı: tanışırız, görüşürüz. fazla kaynaşma gibi bi derdimiz yok. yani mevcut ev arkadaşımla da fazla kaynaşık değiliz; olmayalım mümkünse, ayrılabilen ve kendi alanı olabilen parçalar bütünüyüz biz. lego gibi adeta, evet. benim yeni ev arkadaşım da annem olacak. bi takla da ona. düşündükçe düğüm oluyorum, nasıl olacak, nerde ve ne zaman filan; ama bakınız defnenin işi bile ne güzel çözüldükten sonra, gani gani hallolur.
onun dışında, bu haftasonu güzeldi. bolca denizliydi. dün yarım ay vardı, rakı-balık vardı, canlı canlı "latin ezgileri" bile vardı, boğaz akıp geçti yanımızdan. önce anadolu, sonra avrupa. iyi bi fırsat yakaladık ve datçadaki "tekne turu" faciasının rövanşını söke söke aldık. çok güzeldi işte.
2 gündür istanbulda cehennem hava aldığından, dün deniz üstünde, bugün de denizin içindeydik. kilyos, yolun yarısında bulutlanıveren, "ay acaba yağıcak mı" dedirten bi yer. mis gibi. zaten orası artık istanbul değil. dalgalar ve bulutlar iyiydi. hava ama, çatlayacak gibi basık. çatlamıyor.
ağaçlarlarlarlar dolusu yolda insan "şimdi bunların 2 milyon tanesi 3. köprü için kesilecek mi yani" diye düşününce.. çok acı. çünkü orman asla ağaçlar toplamı değildir. yaşam vardır ormanda, endüstriyel bi ağaç ordusu değil. paralel uzanmazlar, dalları birbirine geçer. toprak vardır bi kere, canlıdır. canlı toprağı, o yüzyıllar boyu bi zahmet oluşan, incecik tapınağı asfaltla boğarsanız ve sonra ne bileyim, belki bir gün sizi bir arı sokar, bi kuş üstünüze pislerse, çıktığınız tatilde yengeç kıstırıverirse ayağınızı, doğanın o ince öç alma çabasını düşünüp utanın bari! terbiyesizler ordusu. su kemerini de yıkalım bence, 3. köprünün harcına katarız. sinir oluyorum, sinir!
bu arada, muhitime sürekli bir devlet erkanı akını var. en son nimet çubukçu geldi. hepiniz seçkincisiniz dediği mahallelilerin çöpü bile doğru düzgün toplanmıyor, evlerin çoğunda doğalgaz yok, sokaklar genelde pis ve binaların sıvası, boyası nanay. yani burası ancak seçkin bir gecekondu semti olabilir. buna rağmen seçkinci olmaya da stockholm sendromu deniyor. az buçuk buraları bilse, ne bileyim sokaktaki afişlere baksa mesela, mahallenin sokak sokak bölünmüş hemşeri dernekleri gibi olduğunu bilir. gümüşhaneliler, sivaslılar, çeşit çeşit. yani seçkinci değiller; ama evet, solcu olabilirler mesela. 1 mayısı, 2 temmuzu bilenler, unutmayanlar oturuyor burda. bir kısmı en azından. sağcısı da çok; ama tek ortak noktaları size gıcık olmak da olabilir, naparsınız.
en güzeli, nimet hanımın kişi başına gelir açıklaması olmuş. akp hükümeti geliri artırmadı, gelirin hesaplanma yöntemini değiştirdi. doğru da yaptı, 4 bin dolar filan değildi çünkü. "düzeltme" yapıldı yani. Eurostat'a uyum için yapıldı; hoş hala uyum sağlanamadığından iki günde bir revizyon duyurusu yapıyo tüik. neyse, geriye dönük olarak bu düzeltme yapılırsa düşüş bile görülebilir nimet hanım. iktisat bilmeden 3-4 kat gelir artışı laflarına şaşırmıyoruz, atış serbest. çiller profesördü de noldu, o da 2 anahtar sözü vermişti misal. benim şaşırdığım, hızını alamayıp mahalle derneğiyle kapışması ve hatta karakolluk etmesi. doğatepedeki halk konserlerini de basabilirsiniz bence. ayrıca bunlar sokaktaki kedileri besler, erdoğanı kedi olarak çizmişti karikatüristler, kesin ilişkilidir.
*
bunun dışında, bir kitap okuyorum, her satırına kafa sallıyorum. yeni başladım ama bunları duymaya, okumaya ihtiyacım varmış. kaç sene önce kol saati takmayı bıraktım bilmiyorum; ama yemin ederim kelepçe gibi bi his veriyodu. üstelik öncesinde ben saatsizleri anlayamazdım, en elzem şeydi, solak halimle sol bileğime takardım hem de. sonra işte, bi şi oldu. arada kendime saat aldım tekrar alışayım diye, yok olmuyor. bileklere özgürlük.
sonra yine bi şi oldu, ben mevsimleri de, ayları da, çiçekler ve meyvelere göre tutmaya karar verdim. annem çok iyi bilir, ben de öğrenecektim. bu cahilliğimden utandım. annem balıkları da bilir, o eksik bende hala. ama işte, öyle. artık meyveleri, çiçekleri bekliyorum. hiç aksatmıyolar. bi kenara not ediyorum o yüzden: ortancalar açtı ve yerde incirler var. çünkü jay griffiths haklı, sezyum atomuyla olacak gibi değil bu iş. üstelik ben hızdan hoşlanmam. hız korkusu bile denebilir; ama "hız", tanımı muamma bir panik hissi benim için; kardeşi de "geç kalmak".
ben mi işime gelen bi şi buldum da üstüne atlıyorum, yoksa sahiden ışığı mı gördüm, bitirince anlarım artık.
ve evet, temmuz bitmiyor. sadece giderek ısınıyor.
16 Temmuz 2010 Cuma
lacivert turkuazı
karşınızda:
knidos. ucunun ucu. kızı buldunuz sanırım. evet, o ben. defneye fransa öncesi el kitapçığı hazırlıyorum. ilk sayfaya ne yaziym diye düşünüp duruyodum, orda yazdım işte. çok da bi netti ne yazacağım. dilim dışarda tepelerce dolanıp, her bir noktaya şaşıp, knidosun bitmeyişine, limanlarına vuruldum, bi de oksijen çarpmasıyla filan, bi yere çöktüm işte. ilk fotoda deniz kenarındaymışım gibi bi göz yanılgısı oluyo sanki, sağdakiler benim bulunduğum yüksekliği anlatması için. tepedeyim yani ben. yes.
bu da knidos'un meydanı. knidos'ta bi atatürk caddesi olsa burdan geçerdi yani. arkamızda tiyatro, yukarıda tapınaklar, caddeler yollar filan var. şehrin genişliğini anlatmak zor. sağdan tepelere aşıp yukardaki manzara kavuşuyosunuz. pes ettiğinizde kavalyeniz tırmanmaya devam edip en yukardan fotoğrafınızı çekiyo. sonra yollar limana iniyo.
3 limanlı knidos: 1, 2 ve az uzakta 3.
afroditinin kayıp olduğu, bulunamadığı söylense de, azra erhat, bizans imparatorlarından birinin (hadi atalım: teodosius) heykeli başkente getirip yaktırdığını yazıyodu. aslında iki tane yapılmış heykellerden. giyinik olan afrodit kos'ta, çıplak olan knidos'taymış. giyinik afrodit zaten fikren bi tuhaf; ama knidostaki çok çok güzelmiş. adalardan modalardan ziyarete gelirmiş insanlar bu tapınağa, heykeli görmeye. apollon tapınağı filan da var ama işte knidos, afroditinmiş. sonra işte, heykeli yakmak, mermeri yok etmek. knidosun aslanları da olmalıydı, aslanlı yolda. yol var ama aslan yok. ingilteredelermiş, başka kazı alanlarındaki aslanlarla beraber, serin serin british museum'da takılıyolar sanırım. knidos'tan bize kalmaya değer görülen ıvır zıvır(!) parçalar da marmaris müzesindeymiş. knidostan sonrası ise, keşif turu. el değmemiş, turkuaz, buz sular.
böyleyken böyle. daha çok foto foto mevcut.
*
ırkçılık o kadar tuhaf bir şey ki, ben şimdi fransadaki bi manyağın ev kiralamak için bile kafatası seçiyo olması sebebiyle kardeşimi önce sevindirip sonra üzmesine bir şey yapamıyorum. emlakçı evi gezdirdi, gösterdi, anlattı da anlattı. sonra ev sahibi: bi türkle bi araba ev kiralamak istemezmiş. evet, biri tıp okuyacak, okul birincisi bir arap kızı. diğeri uluslararası ilişkiler okuyacak, sınıf birincisi bir türk kızı. başarılı olmaları da gerekmezdi; neticede tıkır tıkır kira ödeyecekler. yaşları 18, edebiyle oturacak 2 kız. okumaya geliyolar, adamın evinde parti vermeye değil. üstelik en az 4 yıl ordalar. fransız eğitim sisteminde büyüdüler, buralar için fazla fransızlar, orda da maalesef "karakafa" oldular. bekliyoduk; ama yani, bu kadar damardan, bu kadar bodoslama değil. defne biraz küskün şimdi, annem sinirden zona filan olmak üzere. "ev bulduk" haberi sonrasında birayla yaptıkları kutlama, köpüğü gibi sönüverdi.
ben işte knidosta, ona o kitapçığa, ipuçları yazıyodum. rahat etsin diye. ilk adımını atmadan önce altından zemini çekecek bi faşistle karşılacağını hesaba katamadım. ama o adım atılacak. faşiste doğru da olmasın zaten. rüya gibi bi evdi oysa. içi, yeri, her şeyi, hayal ettiğinden de iyiydi. sonra işte, faşistin tekine aitmiş meğer. şimdi insan ister istemez, "kalp krizi geçirdiğinde de doktor seçiyo musun yoksa yandım civanım mı diyosun len, yolun sokağın temizlenirken de has fransız temizlesin diye tutturuyo musun densiz" deyip kafa göz dalmak istiyo; ama yok hayır, medeniyiz, yapmıyoruz. ben anca kaptan hadok'a dönüşüp sürekli sövdüm.
neyse, kitapçıkta boş sayfa mevcut. onu da yazarım nolcak.
editos: ay ben bu satırları yazarken, o ev olmuş. ev sahibi tam da öyle dememişmiş, bi daha düşünmüşmüş, kendi kızı da tıp okumuşmuş, öğrenciye ev zormuş, at kaçmış torba düşmüş, eşeğimizi kaybedip bulmuşuz. bi daha kaybedebiliriz, ahıra kitliycem. gidince de bık bık ederiz bi.
knidos. ucunun ucu. kızı buldunuz sanırım. evet, o ben. defneye fransa öncesi el kitapçığı hazırlıyorum. ilk sayfaya ne yaziym diye düşünüp duruyodum, orda yazdım işte. çok da bi netti ne yazacağım. dilim dışarda tepelerce dolanıp, her bir noktaya şaşıp, knidosun bitmeyişine, limanlarına vuruldum, bi de oksijen çarpmasıyla filan, bi yere çöktüm işte. ilk fotoda deniz kenarındaymışım gibi bi göz yanılgısı oluyo sanki, sağdakiler benim bulunduğum yüksekliği anlatması için. tepedeyim yani ben. yes.
bu da knidos'un meydanı. knidos'ta bi atatürk caddesi olsa burdan geçerdi yani. arkamızda tiyatro, yukarıda tapınaklar, caddeler yollar filan var. şehrin genişliğini anlatmak zor. sağdan tepelere aşıp yukardaki manzara kavuşuyosunuz. pes ettiğinizde kavalyeniz tırmanmaya devam edip en yukardan fotoğrafınızı çekiyo. sonra yollar limana iniyo.
3 limanlı knidos: 1, 2 ve az uzakta 3.
afroditinin kayıp olduğu, bulunamadığı söylense de, azra erhat, bizans imparatorlarından birinin (hadi atalım: teodosius) heykeli başkente getirip yaktırdığını yazıyodu. aslında iki tane yapılmış heykellerden. giyinik olan afrodit kos'ta, çıplak olan knidos'taymış. giyinik afrodit zaten fikren bi tuhaf; ama knidostaki çok çok güzelmiş. adalardan modalardan ziyarete gelirmiş insanlar bu tapınağa, heykeli görmeye. apollon tapınağı filan da var ama işte knidos, afroditinmiş. sonra işte, heykeli yakmak, mermeri yok etmek. knidosun aslanları da olmalıydı, aslanlı yolda. yol var ama aslan yok. ingilteredelermiş, başka kazı alanlarındaki aslanlarla beraber, serin serin british museum'da takılıyolar sanırım. knidos'tan bize kalmaya değer görülen ıvır zıvır(!) parçalar da marmaris müzesindeymiş. knidostan sonrası ise, keşif turu. el değmemiş, turkuaz, buz sular.
böyleyken böyle. daha çok foto foto mevcut.
*
ırkçılık o kadar tuhaf bir şey ki, ben şimdi fransadaki bi manyağın ev kiralamak için bile kafatası seçiyo olması sebebiyle kardeşimi önce sevindirip sonra üzmesine bir şey yapamıyorum. emlakçı evi gezdirdi, gösterdi, anlattı da anlattı. sonra ev sahibi: bi türkle bi araba ev kiralamak istemezmiş. evet, biri tıp okuyacak, okul birincisi bir arap kızı. diğeri uluslararası ilişkiler okuyacak, sınıf birincisi bir türk kızı. başarılı olmaları da gerekmezdi; neticede tıkır tıkır kira ödeyecekler. yaşları 18, edebiyle oturacak 2 kız. okumaya geliyolar, adamın evinde parti vermeye değil. üstelik en az 4 yıl ordalar. fransız eğitim sisteminde büyüdüler, buralar için fazla fransızlar, orda da maalesef "karakafa" oldular. bekliyoduk; ama yani, bu kadar damardan, bu kadar bodoslama değil. defne biraz küskün şimdi, annem sinirden zona filan olmak üzere. "ev bulduk" haberi sonrasında birayla yaptıkları kutlama, köpüğü gibi sönüverdi.
ben işte knidosta, ona o kitapçığa, ipuçları yazıyodum. rahat etsin diye. ilk adımını atmadan önce altından zemini çekecek bi faşistle karşılacağını hesaba katamadım. ama o adım atılacak. faşiste doğru da olmasın zaten. rüya gibi bi evdi oysa. içi, yeri, her şeyi, hayal ettiğinden de iyiydi. sonra işte, faşistin tekine aitmiş meğer. şimdi insan ister istemez, "kalp krizi geçirdiğinde de doktor seçiyo musun yoksa yandım civanım mı diyosun len, yolun sokağın temizlenirken de has fransız temizlesin diye tutturuyo musun densiz" deyip kafa göz dalmak istiyo; ama yok hayır, medeniyiz, yapmıyoruz. ben anca kaptan hadok'a dönüşüp sürekli sövdüm.
neyse, kitapçıkta boş sayfa mevcut. onu da yazarım nolcak.
13 Temmuz 2010 Salı
ilimon
allahım ofisi hiç özlememişim. klima haftasonu açık kalmış, buzhane gibiydi dün. hiç özlemedim ya. güneş olsaydı keşke şimdi. pişip denize girseydik. hatta ben güneşten mayışıp, güneş çarpması pahasına biraz daha yatsaydım filan. çok iş yok ama. bu vesileyle tatlı-tuzlu tadımı yapıyoruz. evet, ikram konusunda hassasız. komşu fırın sen çok yaşa, o katı limonata tadındaki limonlu- naneli minik mucizeye bayıldım. yine de ofisi çok özlememişim, naparsın. takvim çarpılamaca.
saçlarımın rengi acıcık açılmış blog. o kadar şapkaya bu bile şaşırtıcı. eskiden ohoo, bir aylığına platin olurdu. kaşım da olmazdı. çok eskiden ama, 20 yıldan fazladır olmuyo sanırım. ay sus, yaşım çıkıcak. zaten hangimiz bebekken sarışın değildik, sorarım. bu yaşta platin olsam yaşlı gösterir, almiym, kalsın. 50 faktörlendim, yine de azıcık yanık, çilimsiler filan. benler ve çiller bir arada biraz fazla olabilir; ama ofise fazla tabii, deniz kenarında olsa oh mis.
insan bolca yüzmeli. ofis masamın yan duvarlarında, (yani hazneciğimin duvarları oluyo, atgözlüğüm de denebilir), 3 şey yazıyo: "meyve ye. denize açıl. yüz." aynen böyle evet. parlak bir güneş çizimi var, gülümseyen, altında "feel better" yazıyo, onun üstünde de bunlar. tatil ofisi gibi bi şi burası yani. tüm yıl buna bakarak çalıştım ben. meyve yiyip yüzdüm nihayet, dönünce de aptal oldum tabii. karaya vurmuşum gibi.
dün Sâbuş'un doğumgünüydü. her doğumgününde olduğu gibi, dün de onsekiz küsur oldu kendisi. çünkü Sâbuş'un yaşı hep budur. kutlamaların temelinde de boncuklar, kolyeler, fularlar, parıltılar olur. birazcık da tatlı. dondurma olacaksa, tabii ki sakız, karadut ve çikolata. kahkahası kristal bir anneannemdir kendisi. kınalı yapıncaktır, arnavut çileğidir, üniversitede fiyat bahsinin 10 kitap oluşundan çok çekmiştir, buzdolabına "faydalı yiyecekler" haberleri kesip asar, beni özler, istanbulu özler, en çok da denizi özler. öyle bir güzelliktir kendisi. hep güler bi şekilde. gülünmedi mi içi sıkılır, gülmek lazımdır. "amaaan neyse ne canım"dır. gülmelidir, hava dağılmalıdır. kavga, tartışma, sıkıntı olmasındır. iki kişi biraz çatışacak olsa, "gelin çay için, aa bak kek yaptım, aaa kuşlara bakın" filan der, dağıtmak için. dağılmazsa o iki kişinin ikisine de küsüverir. öyle bir Sâbuşluk durumudur ve hatta kurumudur bu kısacası. kutlaştık. "ay bu sene nasıl unutmuşuuuum!" diye kendine şaştı.
ben dün, görev büyük, karşılara gittim. ne ara 18 olduğuna hala şaştığım bir hanfendinin üniversite başvurusuna yardım ettim. mişim-miş. fulyacığımın alt kat komşusu, annemin en yakın arkadaşının kızı. moda tasarım bölümü için yetenek sınavına hazırlık koçluğu. gibi bi şi. çok anlarım ya, bakıcaz artık. en azından başvuru işlerinden anlıyorum gibi, içerik değişse de. el emeği konusunda da atmasyon tesislerimiz itinayla uçar. dikişi geçtim, düğme bile dikemeyen biri olduğumu da hatırlattım ama, kendi bilir. en azından fikir fikir, e kendisi de makinede tıkır tıkır, olabülü bi şiler. benim "çok laf, sıfır icraat" hallerim işe yaradı biraz. gece 1'e kadar. en son tül yerine tel, şifon yerine siyah filan diyodum. kısmet.
bi de insanın severek kullandığı tükenmez kaleme onlarca denemeden sonra kavuşması, o kalemle mutlu mutlu notlar tutması, sonra derken bir gün, bi anda o kalemin meçhule giden yolda kaybolması ne kadar hazin, hüzünlü bi hikaye, di mi? bence kalem önemli bi şi. benimki kayıp, ordan biliyorum.
saçlarımın rengi acıcık açılmış blog. o kadar şapkaya bu bile şaşırtıcı. eskiden ohoo, bir aylığına platin olurdu. kaşım da olmazdı. çok eskiden ama, 20 yıldan fazladır olmuyo sanırım. ay sus, yaşım çıkıcak. zaten hangimiz bebekken sarışın değildik, sorarım. bu yaşta platin olsam yaşlı gösterir, almiym, kalsın. 50 faktörlendim, yine de azıcık yanık, çilimsiler filan. benler ve çiller bir arada biraz fazla olabilir; ama ofise fazla tabii, deniz kenarında olsa oh mis.
insan bolca yüzmeli. ofis masamın yan duvarlarında, (yani hazneciğimin duvarları oluyo, atgözlüğüm de denebilir), 3 şey yazıyo: "meyve ye. denize açıl. yüz." aynen böyle evet. parlak bir güneş çizimi var, gülümseyen, altında "feel better" yazıyo, onun üstünde de bunlar. tatil ofisi gibi bi şi burası yani. tüm yıl buna bakarak çalıştım ben. meyve yiyip yüzdüm nihayet, dönünce de aptal oldum tabii. karaya vurmuşum gibi.
dün Sâbuş'un doğumgünüydü. her doğumgününde olduğu gibi, dün de onsekiz küsur oldu kendisi. çünkü Sâbuş'un yaşı hep budur. kutlamaların temelinde de boncuklar, kolyeler, fularlar, parıltılar olur. birazcık da tatlı. dondurma olacaksa, tabii ki sakız, karadut ve çikolata. kahkahası kristal bir anneannemdir kendisi. kınalı yapıncaktır, arnavut çileğidir, üniversitede fiyat bahsinin 10 kitap oluşundan çok çekmiştir, buzdolabına "faydalı yiyecekler" haberleri kesip asar, beni özler, istanbulu özler, en çok da denizi özler. öyle bir güzelliktir kendisi. hep güler bi şekilde. gülünmedi mi içi sıkılır, gülmek lazımdır. "amaaan neyse ne canım"dır. gülmelidir, hava dağılmalıdır. kavga, tartışma, sıkıntı olmasındır. iki kişi biraz çatışacak olsa, "gelin çay için, aa bak kek yaptım, aaa kuşlara bakın" filan der, dağıtmak için. dağılmazsa o iki kişinin ikisine de küsüverir. öyle bir Sâbuşluk durumudur ve hatta kurumudur bu kısacası. kutlaştık. "ay bu sene nasıl unutmuşuuuum!" diye kendine şaştı.
ben dün, görev büyük, karşılara gittim. ne ara 18 olduğuna hala şaştığım bir hanfendinin üniversite başvurusuna yardım ettim. mişim-miş. fulyacığımın alt kat komşusu, annemin en yakın arkadaşının kızı. moda tasarım bölümü için yetenek sınavına hazırlık koçluğu. gibi bi şi. çok anlarım ya, bakıcaz artık. en azından başvuru işlerinden anlıyorum gibi, içerik değişse de. el emeği konusunda da atmasyon tesislerimiz itinayla uçar. dikişi geçtim, düğme bile dikemeyen biri olduğumu da hatırlattım ama, kendi bilir. en azından fikir fikir, e kendisi de makinede tıkır tıkır, olabülü bi şiler. benim "çok laf, sıfır icraat" hallerim işe yaradı biraz. gece 1'e kadar. en son tül yerine tel, şifon yerine siyah filan diyodum. kısmet.
bi de insanın severek kullandığı tükenmez kaleme onlarca denemeden sonra kavuşması, o kalemle mutlu mutlu notlar tutması, sonra derken bir gün, bi anda o kalemin meçhule giden yolda kaybolması ne kadar hazin, hüzünlü bi hikaye, di mi? bence kalem önemli bi şi. benimki kayıp, ordan biliyorum.
11 Temmuz 2010 Pazar
tatil
tatil. tek diyebildiğim bu. bi senedir hasretini çektiğim güzel şey. kavuştuk.
datçaya ve sonradan da adet yerini bulsun diye, tabii ki torbaya gittik biz. gidişimiz metro turizmin değersiz yolcularından biri olmamızdan kelli bir azaptı. neymiş, ne olursa olsun, uçakmış. yok yani, yol uzun, o ayrı mesele. ben 13 saat otobüs yolculuğundan tınmam genelde. gerçi 15 saati geçti bu. tahammül sınırlarımızı zorlayan bir sürü saçmalık. ama kararlıyım, buna söylenmiycem. en azından şimdi söylenmiycem yani. başlarsam bitmez.
tatillerde araba kiralamak, bir şekilde arabalı olmak, bence en iyi seçim. datçanın da altını üstüne getirdik. evet toplu taşıma güzide bi tercihimiz; ama bazı yerlere de toplu taşımıyolar maalesef. araba bi esneklik sağlıyor. boydan boya dolandık, hatta hızımızı alamayıp bozburuna gittik. çam ormanlı tepelerde, en keskin virajlarda, aşağıdaki turkuaza baktık. "lacivertle yeşilin buluştuğu" klişesi ne kadar doğru ve zevkli bir şey. çam ağacı, hem karadeniz tepelerinde, hem ege büklerinde, her yerde olan bi güzellik. çam kokusu iyotla karışıyor, datça zaten oksijen merkezi bi yer, akciğer bayramı. bolca zeytin ağacı bi de.
eski datçada kaldık, can babayla komşuculuk. ev sahiplerimizden melissa (ki kendisi 8 yaşında) şöyle yazmıştı bi tahtaya: "eski datça. eski ama ölçüsünü bilen mahalle ('kıymetini bilen' demek istemiş ama ne çıkar?). beğendiyseniz, gezin, eğlenin, tadını çıkarın!". öyle bi yer işte. kıvrımsokak mahallesi, taş ev güzelliği. datçanın "köy ekmeği" denen, her yerde ikram edilen ekmeği tarçınlı. bildiğiniz tarçın. datça balıyla harika bi ikili olsa da, konu balık olunca iş biraz değişti. yine de tarçın, bundan sonra biraz datça bir şey olacak.
şu an sersem gibiyim; ama kabaca bi düşüniym bakiym... ovabükü, palamutbükü, mesudiye, pek tabii ki knidos, yakaköy, kargı, hayıtbükü, domuz çukuru, hisarönü, söğüt, bozburun, selimiye, aktur falan feşmekan, dolandık durduk. her yere bi uğradık.
tekne turu hatası yaptık bi de. hata değil de işte... dersimizi aldık diyelim. tekne turumuz, içindekilerin bi kısmı hariç, güzeldi. biz mesela, güzeldik. egede denizi turkuaz her koya dendiği gibi adı akvaryum olan koyda yüzmek de öyle. dalıyosun, metrelerce ötesi berrak. ürkütücü derecede cam gibi.
ama benim nazarımda kaptan, şapkası olan, tahminen beyaz bıyıklı/ sakallı, tonton ama otoriter, hulusi kentmen gibi biridir. bunun sebebi de torba'daki anter kaptandır. anter kaptan eski süngercidir, teknesini sever, teknesinin kuralları vardır, öyle her zibidi istediğini yapamaz para verdi diye, höt der, durursun. çok yaşlıdır ama hala karabatak gibi dalar. bizse, kılkuyruk 2-3 tipin kullandığı ve tur sırasında resmen çilingir sofrası kurup kafayı bulduğu bi teknedeydik. teknede ayrıca 20 yaşlarında, sabah 11de tekila mı ne içmeye başlayan bi 7-8 kişilik grup vardı ki, kaptan ve arkadaşları olacak gencolar çok bi kaynaştı bu ekiple. hepsini denize atıp, teknedeki yaşlılar ve çocuklu aileler adına ihtilal yapmayı planlıyodum. üslupsuz densiz terbiyesizler. neyse, sinirlenmiyorum.
sonra feribotla bodrum, ordan torba. semtimiz torba, betona yenik düşmüş az buçuk. 2 yılda bu kadar mı çimento dolar bi yer? her yer bir villacık, bir sitecik, apartkondu, private-suite-taştı halini almış. voyage, zaten torbayı "voyage köyü"ne çevirmek üzere. oysa, güzelim torbada hala kanalizasyon yok. ya şaştınız di mi, sayamadığım kadar çok bina bitivermiş, ama içindeki hiç kimse tuvaleti kullanmıyor. elfler diyarı. tez diye debelenirken, yıl 2007'yken de yoktu. borular döşendi oysa; ama binalara ve arıtma tesisine bağlantı yok. yani boruları gömdük, çürümelerini bekliyoruz, bu sırada bütün koy çişini tutuyor.
torba kavşağına da bi tür melih gökçek anıtı dikiliyo, fuzuli bi alt geçitli, çiçek böcek meydanı. ama kanalizasyon yapılamıyor ısrarla. sahile kaç kaç, demire kaç kaç. sarnıçlı yerleri güzel. sonra kale. canım kale. bodrum kalesine kaç kez gittim bilmiyorum; ama ben onu hala çok seviyorum. beraberce de misti işte. gümüşlük de büyümüş; ama kötüleşmemiş henüz mesela. sakin, güzel, dalgalı, rüzgarlıydı. cadı vardı, şirin bi butikti, o biraz işi büyütüp tekdüzeleşmiş. olsun varsın.
bodruma sanki 20 yıldır gitmiyomuşum gibi bir şaşkınlıkla, her yere, her şeye "aaa..aaa"ladım. torba-gölköy yolunda değil sokak ışığı, kedigözü bile bulunmaması geleneği değişmemiş gerçi. göltürkbükü oldu di mi adı artık? uydurmasyon isimler. dibekli han'a eşlik etmece bir de. ali gonca. torba güzel yine de işte, misafirlik de öyle.
neyse, datça, esas sen pek bi güzelmişsin. knidos, sen en güzelmişsin. gökovanın 66 bükünün bi kısmıyla tanıştık. bük neden koy değildir, anladık. kavalyem ve ben, en güzel gizli koylara gitmişiz, yolu bile olmayan yerlerde yüzmüşüz. o öyle yerlere gire çıka gezmeyi severmiş, beni de dürtermiş. gire çıka, bata çıka. oh mis. yol boyu önce kavafis, sonra azra erhat'tan mavi anadolu'yu okudum. içim dışım, her şey ege oldu. akdenizin suyu daha sıcak sahiden, ben egeciyim o yüzden; ama sınırında dolaşmak çok iyi geldi. nerdeyse hiç gazete okumadık. dergi, kitap. dalga, rüzgar. habersiz, uzak, tatildeydik işte. sonra da bu sabahın köründe uçak.
bir sürü fotoğraf. hepsinde de mavilik.
bunun dışında, yarın ofis. böyk. tüm gün bu parça çalacak.
klibi, tatilden dönüp pazartesilere söven herkese gelsin.
(şarkı da klipten ayrı olarak, tabii ki burcuk hanımla piinat hanıma. çünkü "helping hand you lend" meselesi.)
valizimi de açmasam keşke. sonra tekrar gidicekmişiz gibi olsa filan.
daha bikaç posta yazarım bence ben bunu.
datçaya ve sonradan da adet yerini bulsun diye, tabii ki torbaya gittik biz. gidişimiz metro turizmin değersiz yolcularından biri olmamızdan kelli bir azaptı. neymiş, ne olursa olsun, uçakmış. yok yani, yol uzun, o ayrı mesele. ben 13 saat otobüs yolculuğundan tınmam genelde. gerçi 15 saati geçti bu. tahammül sınırlarımızı zorlayan bir sürü saçmalık. ama kararlıyım, buna söylenmiycem. en azından şimdi söylenmiycem yani. başlarsam bitmez.
tatillerde araba kiralamak, bir şekilde arabalı olmak, bence en iyi seçim. datçanın da altını üstüne getirdik. evet toplu taşıma güzide bi tercihimiz; ama bazı yerlere de toplu taşımıyolar maalesef. araba bi esneklik sağlıyor. boydan boya dolandık, hatta hızımızı alamayıp bozburuna gittik. çam ormanlı tepelerde, en keskin virajlarda, aşağıdaki turkuaza baktık. "lacivertle yeşilin buluştuğu" klişesi ne kadar doğru ve zevkli bir şey. çam ağacı, hem karadeniz tepelerinde, hem ege büklerinde, her yerde olan bi güzellik. çam kokusu iyotla karışıyor, datça zaten oksijen merkezi bi yer, akciğer bayramı. bolca zeytin ağacı bi de.
eski datçada kaldık, can babayla komşuculuk. ev sahiplerimizden melissa (ki kendisi 8 yaşında) şöyle yazmıştı bi tahtaya: "eski datça. eski ama ölçüsünü bilen mahalle ('kıymetini bilen' demek istemiş ama ne çıkar?). beğendiyseniz, gezin, eğlenin, tadını çıkarın!". öyle bi yer işte. kıvrımsokak mahallesi, taş ev güzelliği. datçanın "köy ekmeği" denen, her yerde ikram edilen ekmeği tarçınlı. bildiğiniz tarçın. datça balıyla harika bi ikili olsa da, konu balık olunca iş biraz değişti. yine de tarçın, bundan sonra biraz datça bir şey olacak.
tekne turu hatası yaptık bi de. hata değil de işte... dersimizi aldık diyelim. tekne turumuz, içindekilerin bi kısmı hariç, güzeldi. biz mesela, güzeldik. egede denizi turkuaz her koya dendiği gibi adı akvaryum olan koyda yüzmek de öyle. dalıyosun, metrelerce ötesi berrak. ürkütücü derecede cam gibi.
ama benim nazarımda kaptan, şapkası olan, tahminen beyaz bıyıklı/ sakallı, tonton ama otoriter, hulusi kentmen gibi biridir. bunun sebebi de torba'daki anter kaptandır. anter kaptan eski süngercidir, teknesini sever, teknesinin kuralları vardır, öyle her zibidi istediğini yapamaz para verdi diye, höt der, durursun. çok yaşlıdır ama hala karabatak gibi dalar. bizse, kılkuyruk 2-3 tipin kullandığı ve tur sırasında resmen çilingir sofrası kurup kafayı bulduğu bi teknedeydik. teknede ayrıca 20 yaşlarında, sabah 11de tekila mı ne içmeye başlayan bi 7-8 kişilik grup vardı ki, kaptan ve arkadaşları olacak gencolar çok bi kaynaştı bu ekiple. hepsini denize atıp, teknedeki yaşlılar ve çocuklu aileler adına ihtilal yapmayı planlıyodum. üslupsuz densiz terbiyesizler. neyse, sinirlenmiyorum.
sonra feribotla bodrum, ordan torba. semtimiz torba, betona yenik düşmüş az buçuk. 2 yılda bu kadar mı çimento dolar bi yer? her yer bir villacık, bir sitecik, apartkondu, private-suite-taştı halini almış. voyage, zaten torbayı "voyage köyü"ne çevirmek üzere. oysa, güzelim torbada hala kanalizasyon yok. ya şaştınız di mi, sayamadığım kadar çok bina bitivermiş, ama içindeki hiç kimse tuvaleti kullanmıyor. elfler diyarı. tez diye debelenirken, yıl 2007'yken de yoktu. borular döşendi oysa; ama binalara ve arıtma tesisine bağlantı yok. yani boruları gömdük, çürümelerini bekliyoruz, bu sırada bütün koy çişini tutuyor.
torba kavşağına da bi tür melih gökçek anıtı dikiliyo, fuzuli bi alt geçitli, çiçek böcek meydanı. ama kanalizasyon yapılamıyor ısrarla. sahile kaç kaç, demire kaç kaç. sarnıçlı yerleri güzel. sonra kale. canım kale. bodrum kalesine kaç kez gittim bilmiyorum; ama ben onu hala çok seviyorum. beraberce de misti işte. gümüşlük de büyümüş; ama kötüleşmemiş henüz mesela. sakin, güzel, dalgalı, rüzgarlıydı. cadı vardı, şirin bi butikti, o biraz işi büyütüp tekdüzeleşmiş. olsun varsın.
bodruma sanki 20 yıldır gitmiyomuşum gibi bir şaşkınlıkla, her yere, her şeye "aaa..aaa"ladım. torba-gölköy yolunda değil sokak ışığı, kedigözü bile bulunmaması geleneği değişmemiş gerçi. göltürkbükü oldu di mi adı artık? uydurmasyon isimler. dibekli han'a eşlik etmece bir de. ali gonca. torba güzel yine de işte, misafirlik de öyle.
neyse, datça, esas sen pek bi güzelmişsin. knidos, sen en güzelmişsin. gökovanın 66 bükünün bi kısmıyla tanıştık. bük neden koy değildir, anladık. kavalyem ve ben, en güzel gizli koylara gitmişiz, yolu bile olmayan yerlerde yüzmüşüz. o öyle yerlere gire çıka gezmeyi severmiş, beni de dürtermiş. gire çıka, bata çıka. oh mis. yol boyu önce kavafis, sonra azra erhat'tan mavi anadolu'yu okudum. içim dışım, her şey ege oldu. akdenizin suyu daha sıcak sahiden, ben egeciyim o yüzden; ama sınırında dolaşmak çok iyi geldi. nerdeyse hiç gazete okumadık. dergi, kitap. dalga, rüzgar. habersiz, uzak, tatildeydik işte. sonra da bu sabahın köründe uçak.
bir sürü fotoğraf. hepsinde de mavilik.
bunun dışında, yarın ofis. böyk. tüm gün bu parça çalacak.
klibi, tatilden dönüp pazartesilere söven herkese gelsin.
(şarkı da klipten ayrı olarak, tabii ki burcuk hanımla piinat hanıma. çünkü "helping hand you lend" meselesi.)
valizimi de açmasam keşke. sonra tekrar gidicekmişiz gibi olsa filan.
daha bikaç posta yazarım bence ben bunu.
2 Temmuz 2010 Cuma
raiden
dün biz rakı-meze. topluca. marine levrek ne güzel mezemizmişsin sen, perşembe ne kadar rakılık bi günmüş. yeni rakının yeni serisi de baldan tatlıymış. deniz börülcesi aşerir haldeyken sofraya geldi, o da böyle bir mis. her şey için tek sıfat yeter: güzel. hatta tam zamanında müzeyyen ve hem de o şarkı. alacakaranlıkken. denizle gök yekpare, gri-maviyken.
bu gece 15 saatlik otobüs yolculuğu ve, yarın nihayet, deniz. biraz kol bacak tutulması olacak ama olsun, ısınırız, çözülür. koylarca gökova. bir hafta boyunca ruhumuza deniz tuzu kaçana kadar. bi tek denizden ulaşımı olan lacivert deliklere, kovuklara, çukurlara. taş evlere, çakıllara. sürprizli yollara, ağaçlara.
ofiste çalışanlar nihayet 1- yönetim 0. veya beraberedir bunca çileden sonra, bilemiyorum. ama en azından iyi haber. en azından, giderayak, yol öncesi.
özetle: 1 hafta yokum ben. bulut ve köpük olucam. dokunmayın.
*
bugün, 93 temmuzundan seçmece acılardan. ben 93 yılından, özelde de 93 temmuzundan nefret ederim.
Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi, hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından, Sivas işi.
Aziz NESiN
kısa ve öz, evet.
şu röportajı bir okuyun, lütfen. zanlıların iadesi konusu yılan hikayesi malum, avrupalarda yaşıyolar. o ülkeler iade de etmiyor. biz de bunu anlayamıyoruz bi türlü. tam da bu sebeple, "Olayın vahameti aktarılmıyor mu?" sorusu çok basit ve güzel, cevabı da gayet net:
hadi ağlayın. aklınızdan çıkmasın ama. çünkü hiç kimse ölmeseydi bile, bu olay vahimdi. o nefret, o kan açlığı, olanlar ve olabilecekler, o bilinç kopuşu, toplu hezeyan, körlük, korkutucu olan bunlar. ki öldü, öldü.
5 Temmuz’da Ankara Barosu Eğitim ve Kültür Merkezi’nde Alaz belgeselinin gösterimi varmış. sivas avukatlarının gözünden, olaylara, bugünlere dair belgesel. oralarda olacak varsa, benim için de izlesin.
kimbilir belki bir gün, iklim değişir, barış olur. di mi sezen? olur. gülümseyelim biz yine de.
enseyi karartmamakla ilgili bir inat meselesi bu çünkü. aslında zor olmasın diye. ne bileyim.
bu gece 15 saatlik otobüs yolculuğu ve, yarın nihayet, deniz. biraz kol bacak tutulması olacak ama olsun, ısınırız, çözülür. koylarca gökova. bir hafta boyunca ruhumuza deniz tuzu kaçana kadar. bi tek denizden ulaşımı olan lacivert deliklere, kovuklara, çukurlara. taş evlere, çakıllara. sürprizli yollara, ağaçlara.
ofiste çalışanlar nihayet 1- yönetim 0. veya beraberedir bunca çileden sonra, bilemiyorum. ama en azından iyi haber. en azından, giderayak, yol öncesi.
özetle: 1 hafta yokum ben. bulut ve köpük olucam. dokunmayın.
*
bugün, 93 temmuzundan seçmece acılardan. ben 93 yılından, özelde de 93 temmuzundan nefret ederim.
Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi, hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından, Sivas işi.
Aziz NESiN
kısa ve öz, evet.
şu röportajı bir okuyun, lütfen. zanlıların iadesi konusu yılan hikayesi malum, avrupalarda yaşıyolar. o ülkeler iade de etmiyor. biz de bunu anlayamıyoruz bi türlü. tam da bu sebeple, "Olayın vahameti aktarılmıyor mu?" sorusu çok basit ve güzel, cevabı da gayet net:
"Bunlar Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet ettikleri ve o nedenle hüküm giydiklerini bildiriyor muhatap ülkelere. O muhatap ülkeler açısından böyle bir suç iadeyi gerektirecek bir suç değil. (...)İnsanlığa karşı suç olduğu ve işin vehametini aktarmamakla kalmıyorlar, suç maddeleri ve hüküm giydikleri maddeleri de muhatap ülkeleri yanıltarak yazıyorlar."
hadi ağlayın. aklınızdan çıkmasın ama. çünkü hiç kimse ölmeseydi bile, bu olay vahimdi. o nefret, o kan açlığı, olanlar ve olabilecekler, o bilinç kopuşu, toplu hezeyan, körlük, korkutucu olan bunlar. ki öldü, öldü.
5 Temmuz’da Ankara Barosu Eğitim ve Kültür Merkezi’nde Alaz belgeselinin gösterimi varmış. sivas avukatlarının gözünden, olaylara, bugünlere dair belgesel. oralarda olacak varsa, benim için de izlesin.
kimbilir belki bir gün, iklim değişir, barış olur. di mi sezen? olur. gülümseyelim biz yine de.
enseyi karartmamakla ilgili bir inat meselesi bu çünkü. aslında zor olmasın diye. ne bileyim.
30 Haziran 2010 Çarşamba
özür ve kabahat
elbet görmüşsünüzdür, bugünün saçma haberi rize belediye başkanından geldi.
neresinden tutsanız elinizde kalır bir öneriyle, nifak tohumlarının "bertarafını" ikinci eş almakta, ikinci eşi zaten buna alışık olan kürtlerden seçmekte, böylelikle kürtler ve kürt olmayanlar arasında hısımlık kurmakta görmüş kendisi. bu derin sosyolojik tespit için kendisine teşekkür ediyoruz. hiç aklımıza gelmemişti. aynı anda hem cinsiyetçi hem de etnik ayrımcı olabilmek böyle bir kombo bombo. bir başkası için bakınız rojini dağa kaldıran serdar dıgıdık.
velakin yetmiyor, bitmiyor. bir kereyle yetinmiyor. "kompleci basın"ı suçlayarak özür diliyor belediye başkanımız. ah o yanlış anlaşıldı. konuyu acaba "bugüne bugüüüün kürt kızı hül.ya avşaaar, türkiyenin en güzel kadınıdıııır"a vardırır mı diye düşündüm okurken. düğünde terör meselelerini değerlendirmiş. kim? rize belediye başkanı. niye? çünkü evlenenler maraşa taşınıyor. ondan yani. "doğuyu terörle anmayallıııııım"cıların kulağı çınlasın.eşiyle van'a da gitmiş mesela kendisi.
başbakanımız da eşiyle etiyopya'ya gitmişti ve hatta kendisinin etiyopyalı bebekleri çok seveceğini düşünen sevgili eşi, "götürsek ya şunlardan 2 tane başbakana" diyerek pet shoptaki 18lik taze genç kız gibi neşelenmişti. niye her şey birbirini çağrıştırıyor bilmiyorum. beynime böyle bi dizi sahne doluşuyo. "hımm elma güzelmiş, sarın, alıyorum" gibi bi şi bu tavır. barış aracı olarak kürt kadınları.
yeni mi? değil. biz bugüne bugün, tüüüüm bir "osmanlı beyliğinin imparatorluğa geçiş dönemi"ni "evlilik yoluyla hede hödö beyliği osmanlıya katılmış oldu" diye okuduk. evlen evlen bitiremediler. çeyiz diye beylik verilmesi de gencecik yaşta tuhaf beklentilere soktu hepimizi. germiyanoğulları filan, diyelim ki sınavda atıcaz, iki şık vardı: ya kutlu zafer, ya mutlu evlilik. öyle yani. tarihten bugüne nikahta keramet var. bi tek çinli gelin alınca iyi etmedik, onlar yağlı şeylerle besleyip bizim tığ gibi atlılarımızın göt göbek bağlamasına sebep oldular, at taşıyamadı, sonrası işte malum. ya bi dakka çin yemeğiyle göbeklenmek mümkün mü? türk mutfağıyla kıyaslayınca yani. len... biri bizi kandırmış.
"türk, kürt,laz ve diğer unsurlar" diyo ya başkan bey, ay nasıl sinir oluyorum ben. dillendirmeye tenezzül ettiklerimizin müslümanlığında kesişiyor kümemiz. diğer unsurlar zaten, iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılan nifaklar. onlardan kız almak ikinci bir çin sendromu yaratabilir. hem derdimiz barışmak. yani. hiç. en baştan.
akrabasızlıktan 25-30 yıldır kan dökülüyo yani, aklınızda olsun. yüzyıllardır hiiiiç evlenmeden, kan karışmadan, birbiriyle tanışmadan yaşayıp giden bu ari ırklar, bir gün uyanıp savaşa tutuşmuş. evlenseler geçecek. gerçi başkanla bi yerde aynı düşünüyoruz, ben de sıkça "bi sevişin geçer" diyorum mesela. tabii ben böyle dar sınırlara takılmıyorum, farkımız o. ama yani "savaşma, yasal çerçevede seviş" dedi diye adama kızmamalıyız. bakın kendisi nihayet bu topraklarda yaşayan milletleri düğünde dernekte buluşturuyor, cenazede değil. böyle de hayırlı bir belediye başkanı kendisi. bence toki hemen rizeye bi düğün salonu yapsın. alırız veririz, aile kurumuna can veririz. nolcek yani.
sosyoloji, politika gibi sosyal bilimler mezunları... bunu düşünememiştiniz işte. o diplomalarınızdan uçak yapın hadi. aile kurumu bu, boru değil. toplumun çimentosu. yaa yaa. böyle japon yapıştırıcısı gibi döküyoruz saçıyoruz etrafa, nuh desen de ayrılamıyorlar. misal, o kürt kadınlar 2. eş olacakmış. birinci kat'a surette olmaz, bırakmayız. ikinci dediysek, kocası hepsini eşit sevecek ve dövecektir eminim, "birini diğerinden üstün tutamam, ikisi de benim malım" gibi bi şi yani. ay yok, başkanımız özür diledi. 2. eşliği kastetmemiş. evet evet, bunun için özür diledi. en birinci lig sözü veriyor yani. geri kalanı her şey için mastercard heralde. sonra da gidip etiyopyadan bebek alırız. başbakan rizeliydi di mi?
bölgeler arası ticaretse beni benden aldı. başlık parası, çeyiz, kına ve düğün filan. alın, verin, ekonomiye de can verin eliniz değmişken. kız alıyosak, oohoo beşibiyerde takıcan, yüz görümlüğü var, yatak odası yemek odası filan, eh, müteahhit de çok karadenizde, sektör gelişir.
neyse, birileri dürter, başkanımız yarın da montaj der, makas der. küçük çocuklar gece altına kaçırınca utanıp "ben yapmadım miki işedi" derler ya, bu da öyle. ama utançtan değil. maalesef ki utançtan değil.
neresinden tutsanız elinizde kalır bir öneriyle, nifak tohumlarının "bertarafını" ikinci eş almakta, ikinci eşi zaten buna alışık olan kürtlerden seçmekte, böylelikle kürtler ve kürt olmayanlar arasında hısımlık kurmakta görmüş kendisi. bu derin sosyolojik tespit için kendisine teşekkür ediyoruz. hiç aklımıza gelmemişti. aynı anda hem cinsiyetçi hem de etnik ayrımcı olabilmek böyle bir kombo bombo. bir başkası için bakınız rojini dağa kaldıran serdar dıgıdık.
velakin yetmiyor, bitmiyor. bir kereyle yetinmiyor. "kompleci basın"ı suçlayarak özür diliyor belediye başkanımız. ah o yanlış anlaşıldı. konuyu acaba "bugüne bugüüüün kürt kızı hül.ya avşaaar, türkiyenin en güzel kadınıdıııır"a vardırır mı diye düşündüm okurken. düğünde terör meselelerini değerlendirmiş. kim? rize belediye başkanı. niye? çünkü evlenenler maraşa taşınıyor. ondan yani. "doğuyu terörle anmayallıııııım"cıların kulağı çınlasın.eşiyle van'a da gitmiş mesela kendisi.
başbakanımız da eşiyle etiyopya'ya gitmişti ve hatta kendisinin etiyopyalı bebekleri çok seveceğini düşünen sevgili eşi, "götürsek ya şunlardan 2 tane başbakana" diyerek pet shoptaki 18lik taze genç kız gibi neşelenmişti. niye her şey birbirini çağrıştırıyor bilmiyorum. beynime böyle bi dizi sahne doluşuyo. "hımm elma güzelmiş, sarın, alıyorum" gibi bi şi bu tavır. barış aracı olarak kürt kadınları.
yeni mi? değil. biz bugüne bugün, tüüüüm bir "osmanlı beyliğinin imparatorluğa geçiş dönemi"ni "evlilik yoluyla hede hödö beyliği osmanlıya katılmış oldu" diye okuduk. evlen evlen bitiremediler. çeyiz diye beylik verilmesi de gencecik yaşta tuhaf beklentilere soktu hepimizi. germiyanoğulları filan, diyelim ki sınavda atıcaz, iki şık vardı: ya kutlu zafer, ya mutlu evlilik. öyle yani. tarihten bugüne nikahta keramet var. bi tek çinli gelin alınca iyi etmedik, onlar yağlı şeylerle besleyip bizim tığ gibi atlılarımızın göt göbek bağlamasına sebep oldular, at taşıyamadı, sonrası işte malum. ya bi dakka çin yemeğiyle göbeklenmek mümkün mü? türk mutfağıyla kıyaslayınca yani. len... biri bizi kandırmış.
"türk, kürt,laz ve diğer unsurlar" diyo ya başkan bey, ay nasıl sinir oluyorum ben. dillendirmeye tenezzül ettiklerimizin müslümanlığında kesişiyor kümemiz. diğer unsurlar zaten, iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılan nifaklar. onlardan kız almak ikinci bir çin sendromu yaratabilir. hem derdimiz barışmak. yani. hiç. en baştan.
akrabasızlıktan 25-30 yıldır kan dökülüyo yani, aklınızda olsun. yüzyıllardır hiiiiç evlenmeden, kan karışmadan, birbiriyle tanışmadan yaşayıp giden bu ari ırklar, bir gün uyanıp savaşa tutuşmuş. evlenseler geçecek. gerçi başkanla bi yerde aynı düşünüyoruz, ben de sıkça "bi sevişin geçer" diyorum mesela. tabii ben böyle dar sınırlara takılmıyorum, farkımız o. ama yani "savaşma, yasal çerçevede seviş" dedi diye adama kızmamalıyız. bakın kendisi nihayet bu topraklarda yaşayan milletleri düğünde dernekte buluşturuyor, cenazede değil. böyle de hayırlı bir belediye başkanı kendisi. bence toki hemen rizeye bi düğün salonu yapsın. alırız veririz, aile kurumuna can veririz. nolcek yani.
sosyoloji, politika gibi sosyal bilimler mezunları... bunu düşünememiştiniz işte. o diplomalarınızdan uçak yapın hadi. aile kurumu bu, boru değil. toplumun çimentosu. yaa yaa. böyle japon yapıştırıcısı gibi döküyoruz saçıyoruz etrafa, nuh desen de ayrılamıyorlar. misal, o kürt kadınlar 2. eş olacakmış. birinci kat'a surette olmaz, bırakmayız. ikinci dediysek, kocası hepsini eşit sevecek ve dövecektir eminim, "birini diğerinden üstün tutamam, ikisi de benim malım" gibi bi şi yani. ay yok, başkanımız özür diledi. 2. eşliği kastetmemiş. evet evet, bunun için özür diledi. en birinci lig sözü veriyor yani. geri kalanı her şey için mastercard heralde. sonra da gidip etiyopyadan bebek alırız. başbakan rizeliydi di mi?
bölgeler arası ticaretse beni benden aldı. başlık parası, çeyiz, kına ve düğün filan. alın, verin, ekonomiye de can verin eliniz değmişken. kız alıyosak, oohoo beşibiyerde takıcan, yüz görümlüğü var, yatak odası yemek odası filan, eh, müteahhit de çok karadenizde, sektör gelişir.
neyse, birileri dürter, başkanımız yarın da montaj der, makas der. küçük çocuklar gece altına kaçırınca utanıp "ben yapmadım miki işedi" derler ya, bu da öyle. ama utançtan değil. maalesef ki utançtan değil.
29 Haziran 2010 Salı
gıpgri
elbiselerden vazgeçtim. el uzatan herkese bin teşkür; ama anladım ki elbiseyle boğuşmaya mecalim yok. küsüverdim. 2 günde yetişmez hem sanki. hem o parayla kumsalda mojito içicem. sonra sakin sakin buluveririm bi çözüm.
hava öyle gri ki, ruh halime öyle uyuyo ki, ben de kocaman bulutlandım. yüzüm bence kesin simsiyah. kömürcü çırağı gibi is vuruyo içimden dışıma. ofisten, işimden nefret ediyorum. üslupsuzluklar dehlizi. gitmek istiyorum. zaten kaynayarak patlayarak akıcaz duvarlardan, deliklerden.
şimdi tam şu an bi tek sana kaçabiliyorum blog. o yüzden iyi ki blogum var benim. ama nasıl gitmek istiyorum, bu kadar olur. bağıra bağıra aaaaa! dışarda yağmur yiyip, sıçana dönüp, bulutlarla kavga ediym istiyorum. onlar kesin beni döver zaten, hıncımı atarım. kıç üstü otururum. elbisesiz, sinirli, ıslak bi şi olurum.
hani küçükken insan doğumgününde her şeyin taaaam istediği gibi olmasını bekler de işte ne bileyim, saçının ayrığı az solda olunca dünya başına yıkılır ya. öyle bi haldeyim. yaşım 6, en sevdiğim renk mor, köftemi ketçaplı severim, büyüyünce akrobat olucam. öyle işte. tatilim öncesi güzel haber istedikçe, olmadı ve ben küstüm işte. bulut bulutum. öfke kümülüsü.
tatile hemen gitmeliyim o yüzden. kaçarak. iyi gelsin diye. yoksa yorganın altından çıkmiycam.
hava öyle gri ki, ruh halime öyle uyuyo ki, ben de kocaman bulutlandım. yüzüm bence kesin simsiyah. kömürcü çırağı gibi is vuruyo içimden dışıma. ofisten, işimden nefret ediyorum. üslupsuzluklar dehlizi. gitmek istiyorum. zaten kaynayarak patlayarak akıcaz duvarlardan, deliklerden.
şimdi tam şu an bi tek sana kaçabiliyorum blog. o yüzden iyi ki blogum var benim. ama nasıl gitmek istiyorum, bu kadar olur. bağıra bağıra aaaaa! dışarda yağmur yiyip, sıçana dönüp, bulutlarla kavga ediym istiyorum. onlar kesin beni döver zaten, hıncımı atarım. kıç üstü otururum. elbisesiz, sinirli, ıslak bi şi olurum.
hani küçükken insan doğumgününde her şeyin taaaam istediği gibi olmasını bekler de işte ne bileyim, saçının ayrığı az solda olunca dünya başına yıkılır ya. öyle bi haldeyim. yaşım 6, en sevdiğim renk mor, köftemi ketçaplı severim, büyüyünce akrobat olucam. öyle işte. tatilim öncesi güzel haber istedikçe, olmadı ve ben küstüm işte. bulut bulutum. öfke kümülüsü.
tatile hemen gitmeliyim o yüzden. kaçarak. iyi gelsin diye. yoksa yorganın altından çıkmiycam.
28 Haziran 2010 Pazartesi
çalışan kadının tatil düşleri
terzimle kavga ettim. keyifsizim. esnaf kapışmalarında esnafın bi kaybı olmaz, biliyorum.
ayın 12sinde dünyanın en basit dikişini yapacağı iki parça kumaş verdim, bi de 3. çetrefilli bi şey var ki acelesi yok dedim. 1 haftaya biter mi dedim, on gün istedi. kumaş, astar, model olarak kullanacağı elbise filan, hepsi benden. on gün sonra gittim, yapmamıştı. kız istemişler. başlamamış bile. kalfası 2 güne olur, ararız dedi. 2 gün geçti, aramadı. bugün yine gittim. yani ayın 28inde. bakınız 16 gün. "hı evet elbise. 30una anca" dedi ters ters. ben de yuh dedim. çünkü tatile gidicem ve hakikaten, tuvalet diktirmiyorum. telefon bıraktım, lütfedip söylemiyo.
düzenli müşteri olarak böyle zamanlarda anlayış göstermeliymişim. evet. böyle cümleler beni benden alıyor. "düzenli müşteri olarak, özür bekliyorum" dedim. telefon bırakmışım, 2 kez uğramışım, binbir rica etmişim. cık yetmiyor. fazladan 1 hafta daha öylece bekledim; nişanı varmış. nişanı bana takmadığından, mel mel suratına baktım. yola çıkıcam, 2 tane dümdüz, pamuklu kumaşa hakikaten yine dümdüz dikiş çekecek, üçüncüden vazgeçtim. pareo elbise gibi bi şi, tepede deliği var, kafamı sokuyorum. öyle basit. becersem kendim yapıcam. 18 gün süren bi macera olmamalı.
bi de üstüne ben nişan vakti arıza çıkaran "düzenli" mendebur oldum. "bana bunlar ne zamana lazım, çarşamba uygun mu, tatile mi gidicem, burda mıyım, sormuyosunuz bile" dedim. yaz bitecek ben elbise sayıklıyorum. "ütüm bozuk bugün" dedi. yani gerçekten aptal oluyorum böyle geçişlerde. ara dikiş için ütü lazımmış meğer. son dakikaya bırakılan işler böyle lanetlenir işte; ama niyeyse ben azarlanıyorum.
bıkkın bi şekilde "anlaşıldı, aliym kumaşları, kalsın" dedim. "siz zaten geçen hafta kalfama ustaya güvenmiyorum demişsiniz" dedi. "e neyinize güvenicem pardon, hep gecikme, telafi derdiniz yok, özür bile dilemiyosunuz" dedim. "böyle iş yapamayız" dedi. allahım 45 dakika boyunca tekerlekli bi saunadan çıkmışım, tek istediğim dandik iki elbiseyi giyeceğim o tatili hayal etmek. kumaşı satın alırken bile "deniz kenarında ne güzel olur ifil ifil" diye hayallenmiştim. elbiseleri evde deneyip saf saf gün saymak filan niyetindeyim. o iki elbiseyle bavula başka bi şi koymam gerekmiycek, öyle yazlık ve tiriller. gayet basit bi kadınım ben yani, bununla günlerce mutlu olucaktım. karşımdakiyse böyle diken diken etti beni.
film koptu. "son 3 seferdir, iş her seferinde gecikse de laf etmeyecek kadar; ama kendim söz verdim diye seller gittiğinde bile saatinde burda olacak kadar düzenli bir gerzekliğim var. yetmiyor, yine de gelip iş bırakıyorum, 1 hafta gecikiyor ve niye 2 gün daha beklemiyorum diye azar işitiyorum. anlayış bekliyosanız, kalfanıza iş öğretirsiniz, sabahlarsınız veya en baştan 'yetişmez' dersiniz, ben de başımın çaresine bakarım. cümlealem nişanlanıyor ama zaten ustalık özel durumlarda işi aksatmamakla oluyor. bana mı nişanlandınız? ya ben bu elbiseyi nişanımda giyeceksem? o zaman nolucak?" dedim. başka şeyler de saymış olabilirim. dırdır düğmeme bastı. iş yapamazmışız. breh breh. elime kumaşlarımı tutuşturdu, ben de "18 günde istanbul alınırdı" dedim son laf olarak niyeyse. saçma oldu evet.
sonra bi parçayı orda unuttuğumu farkettim. az önce aradı kendisi. "burda kalmış bi şi" dedi. evet dedim çarşamba gelip alıcam. "özür dileriz" dedi. kumaşları eksik poşetlediği için ama! hırrr. ben yarın yeni terzi bulmazsam, bu işi bi çabuk halletmezsem noliym. o elbiseler dikilecek ve giyilecek.
tatil hayalimin bi parçası. yoksa banane. deniz kenarı ifili olucak işte. yapıcam. saplantıysa da öyle.
tatile hasret bırakanlar utansın.
levent- etiler tarafında makul fiyatlı, iyi bi terzi bilen? mutsuzum abidin.
not: belediye otobüslerinde 2 durakta bir içeriye köpüklü su sıkılmalı. hatta muavin tellaklık da yaparsa bence nihayet o ter kokusu geçebilir.
ayın 12sinde dünyanın en basit dikişini yapacağı iki parça kumaş verdim, bi de 3. çetrefilli bi şey var ki acelesi yok dedim. 1 haftaya biter mi dedim, on gün istedi. kumaş, astar, model olarak kullanacağı elbise filan, hepsi benden. on gün sonra gittim, yapmamıştı. kız istemişler. başlamamış bile. kalfası 2 güne olur, ararız dedi. 2 gün geçti, aramadı. bugün yine gittim. yani ayın 28inde. bakınız 16 gün. "hı evet elbise. 30una anca" dedi ters ters. ben de yuh dedim. çünkü tatile gidicem ve hakikaten, tuvalet diktirmiyorum. telefon bıraktım, lütfedip söylemiyo.
düzenli müşteri olarak böyle zamanlarda anlayış göstermeliymişim. evet. böyle cümleler beni benden alıyor. "düzenli müşteri olarak, özür bekliyorum" dedim. telefon bırakmışım, 2 kez uğramışım, binbir rica etmişim. cık yetmiyor. fazladan 1 hafta daha öylece bekledim; nişanı varmış. nişanı bana takmadığından, mel mel suratına baktım. yola çıkıcam, 2 tane dümdüz, pamuklu kumaşa hakikaten yine dümdüz dikiş çekecek, üçüncüden vazgeçtim. pareo elbise gibi bi şi, tepede deliği var, kafamı sokuyorum. öyle basit. becersem kendim yapıcam. 18 gün süren bi macera olmamalı.
bi de üstüne ben nişan vakti arıza çıkaran "düzenli" mendebur oldum. "bana bunlar ne zamana lazım, çarşamba uygun mu, tatile mi gidicem, burda mıyım, sormuyosunuz bile" dedim. yaz bitecek ben elbise sayıklıyorum. "ütüm bozuk bugün" dedi. yani gerçekten aptal oluyorum böyle geçişlerde. ara dikiş için ütü lazımmış meğer. son dakikaya bırakılan işler böyle lanetlenir işte; ama niyeyse ben azarlanıyorum.
bıkkın bi şekilde "anlaşıldı, aliym kumaşları, kalsın" dedim. "siz zaten geçen hafta kalfama ustaya güvenmiyorum demişsiniz" dedi. "e neyinize güvenicem pardon, hep gecikme, telafi derdiniz yok, özür bile dilemiyosunuz" dedim. "böyle iş yapamayız" dedi. allahım 45 dakika boyunca tekerlekli bi saunadan çıkmışım, tek istediğim dandik iki elbiseyi giyeceğim o tatili hayal etmek. kumaşı satın alırken bile "deniz kenarında ne güzel olur ifil ifil" diye hayallenmiştim. elbiseleri evde deneyip saf saf gün saymak filan niyetindeyim. o iki elbiseyle bavula başka bi şi koymam gerekmiycek, öyle yazlık ve tiriller. gayet basit bi kadınım ben yani, bununla günlerce mutlu olucaktım. karşımdakiyse böyle diken diken etti beni.
film koptu. "son 3 seferdir, iş her seferinde gecikse de laf etmeyecek kadar; ama kendim söz verdim diye seller gittiğinde bile saatinde burda olacak kadar düzenli bir gerzekliğim var. yetmiyor, yine de gelip iş bırakıyorum, 1 hafta gecikiyor ve niye 2 gün daha beklemiyorum diye azar işitiyorum. anlayış bekliyosanız, kalfanıza iş öğretirsiniz, sabahlarsınız veya en baştan 'yetişmez' dersiniz, ben de başımın çaresine bakarım. cümlealem nişanlanıyor ama zaten ustalık özel durumlarda işi aksatmamakla oluyor. bana mı nişanlandınız? ya ben bu elbiseyi nişanımda giyeceksem? o zaman nolucak?" dedim. başka şeyler de saymış olabilirim. dırdır düğmeme bastı. iş yapamazmışız. breh breh. elime kumaşlarımı tutuşturdu, ben de "18 günde istanbul alınırdı" dedim son laf olarak niyeyse. saçma oldu evet.
sonra bi parçayı orda unuttuğumu farkettim. az önce aradı kendisi. "burda kalmış bi şi" dedi. evet dedim çarşamba gelip alıcam. "özür dileriz" dedi. kumaşları eksik poşetlediği için ama! hırrr. ben yarın yeni terzi bulmazsam, bu işi bi çabuk halletmezsem noliym. o elbiseler dikilecek ve giyilecek.
tatil hayalimin bi parçası. yoksa banane. deniz kenarı ifili olucak işte. yapıcam. saplantıysa da öyle.
tatile hasret bırakanlar utansın.
levent- etiler tarafında makul fiyatlı, iyi bi terzi bilen? mutsuzum abidin.
not: belediye otobüslerinde 2 durakta bir içeriye köpüklü su sıkılmalı. hatta muavin tellaklık da yaparsa bence nihayet o ter kokusu geçebilir.
26 Haziran 2010 Cumartesi
tarihte dün
yazmam lazım. çok kişisel, sıkıcı olabili, geçilebili. ama benim yazmam lazım.
hep söylediğim üzere, fabrika tipi bi liseden mezunum ben. mezuniyet törenimizde, 19 mayıs gösterisi gibi, elimizde renkli kartonlarla türkiye haritası, yaşasın atatürk filan gibi şekiller yapıp, bir stadyum dolusu veliye görsel şölen yaşatmıştık. gerçi uzaktan çoğu anlaşılmamış ama bozuntuya vermediler. yaz sıcağında cüppeli olarak yaptığımız bu sovyet tipi gösterinin hazırlık aşamasındaki provalarda mütemadiyen azar yemiş, "atatürkün burnu eksik, adam gibi tutun kartonu", "okulunuzun adını yazamıyosunuz bre densizler, kartonu kırmızı 2 yönünde kaldırın" gibi, hani hala arada bi beynimde yankılanan seslerle dolu 2 gün geçirmiştik. kepli, cüppeli ve terli 600 adet ergen mezun oluyodu, kolay değil. okulumuz da sağolsun, disiplin konusunda az buçuk hassas olduğundan, yemin ederim terbiye edilmiş vahşi hayvan şovu gibi bi şiydi halimiz. "bakınız ebeveynler, işte şimdiiii, doğanın en vahşi yaratıklarından berk ve alper, bize marş okuyacak" filan gibi. ay uzattım çok.
kardeşiminkiyse... bambaşka oldu. ufak bir salondaydı bi kere. avizeler, heykeller ve piyano vardı mesela. solumda, ilyada'dan "aşil'in ölümü" sahnesi resmedilmiş devasa bir duvar halısı vardı ki baya bi dikkatimi dağıttı. sandalyelerde adımız yazıyodu ve çocuklar çok süslü ve güzellerdi. sefir bey ellerini sıktı, adet yerini bulsun diye hocalarının beylik laflarını söyleyip dalga geçti çocuklar, müdür hepsini tebrik etti filan. ben fransızca anladım hem. diplomalarını alıp, kocaman bi bahçede şarap içtiler. kokteyl havasında. cüppesiz. 30 kişi. törensiz, marşsız ve ayyy o iğrenç panolardan eksik kalarak. hocalarıyla, aileleriyle, arkadaşlarıyla birlikte. acelesiz. ben galiba her türlü töreni kokteyl tadında seviyorum. hem o minik ikramlar çok zevkli. Sâbuş da vardı hem, en güzeli veli de oydu. sonra okullarına gittik, akşam yemeği, bahçede mezunlar için dikilmiş ağacın "açılış" töreni, havaifişekler ve ta-taa. biz döndük, onların gecesiyse sabaha sürdü.
ben de işte böyle, aralıksız çektiğim 150 fotoğraf, defne kıyafetine ve saçına yaptığım süsü beğendi diye içim rahat, belki bir iki gözyaşıyla, ortada dolandım. ne hüzünlü; ama mutlu, saçma bir hismiş o "büyüdü işte" gururu. takdir alan 5 öğrenciden biriydi, çok şık ve güzel bir inekti kendisi. kelebek gibi bi şi. resmen duygu karmaşası, ben böyle saçma hissetmemiştim. o büyüdü, ben ağlamaklıyım, e ben de büyümüşüm. tuhaf bi uyanış hali. el kadar bıraktıklarım 18, "yeni doğdu" denenler 12 yaşına erişmiş. ben hepsine "sayılı gün çabuk geçer, 4 yılınız var iyi kullanın" tadında bi şiler geveledim işte. dinlediler de. o garip zaten. dinliyolar ve anlıyolar, çünkü artık 8 yaş farkın verdiği aynı dili konuşamama uçurumu kapandı. dehşetengiz. ve gidecek. 2 ay sonra, uzakta. bininci kez idrak ediyorum.
ankara dün o gri bulutlara rağmen çişini tutan çocuk gibi azmetti ve anca bugün yağmur yağdı. arada böyle hoşlukları oluyor hınzırın. bugün ve yarın, dolanmaca, düzenli olarak sıçana dönmece. anne yemeği. bi huzur ki çok güneşli. kendi hayatım da düzene girse, daha ne isterim.
onun dışında, herrr dergiyi getirdiği için boğaziçi etiler kapının ordaki büfeyi seviyorum.
şu yaz güzel geçsin olur mu. bi de tatilime bir hafta kaldı, çabuk bitsin.
anneannemin nişan fotoğrafını buldum. yani o bulmuş, ben gördüm. siyah beyaz ve gencecik, dedemin elini tutmuş gülümsüyor. yemin ederim marilyn monroe gibi, az koyu saçlısı. bi fotoğraf daha var, Sabuş abisiyle bisiklet turunda, sahilde mola vermişler. fotoğraflar silah gibi bazen. bakınca hatırlamak hüzünlü olmalı. dijital bırakmayın fotoğrafları, bastırın.
10 kaplan gücünde bi duygu topuyum. az önce de minik bi pıtırtı haberi aldım ki, ona da pıt pıt.
hep söylediğim üzere, fabrika tipi bi liseden mezunum ben. mezuniyet törenimizde, 19 mayıs gösterisi gibi, elimizde renkli kartonlarla türkiye haritası, yaşasın atatürk filan gibi şekiller yapıp, bir stadyum dolusu veliye görsel şölen yaşatmıştık. gerçi uzaktan çoğu anlaşılmamış ama bozuntuya vermediler. yaz sıcağında cüppeli olarak yaptığımız bu sovyet tipi gösterinin hazırlık aşamasındaki provalarda mütemadiyen azar yemiş, "atatürkün burnu eksik, adam gibi tutun kartonu", "okulunuzun adını yazamıyosunuz bre densizler, kartonu kırmızı 2 yönünde kaldırın" gibi, hani hala arada bi beynimde yankılanan seslerle dolu 2 gün geçirmiştik. kepli, cüppeli ve terli 600 adet ergen mezun oluyodu, kolay değil. okulumuz da sağolsun, disiplin konusunda az buçuk hassas olduğundan, yemin ederim terbiye edilmiş vahşi hayvan şovu gibi bi şiydi halimiz. "bakınız ebeveynler, işte şimdiiii, doğanın en vahşi yaratıklarından berk ve alper, bize marş okuyacak" filan gibi. ay uzattım çok.
kardeşiminkiyse... bambaşka oldu. ufak bir salondaydı bi kere. avizeler, heykeller ve piyano vardı mesela. solumda, ilyada'dan "aşil'in ölümü" sahnesi resmedilmiş devasa bir duvar halısı vardı ki baya bi dikkatimi dağıttı. sandalyelerde adımız yazıyodu ve çocuklar çok süslü ve güzellerdi. sefir bey ellerini sıktı, adet yerini bulsun diye hocalarının beylik laflarını söyleyip dalga geçti çocuklar, müdür hepsini tebrik etti filan. ben fransızca anladım hem. diplomalarını alıp, kocaman bi bahçede şarap içtiler. kokteyl havasında. cüppesiz. 30 kişi. törensiz, marşsız ve ayyy o iğrenç panolardan eksik kalarak. hocalarıyla, aileleriyle, arkadaşlarıyla birlikte. acelesiz. ben galiba her türlü töreni kokteyl tadında seviyorum. hem o minik ikramlar çok zevkli. Sâbuş da vardı hem, en güzeli veli de oydu. sonra okullarına gittik, akşam yemeği, bahçede mezunlar için dikilmiş ağacın "açılış" töreni, havaifişekler ve ta-taa. biz döndük, onların gecesiyse sabaha sürdü.
ben de işte böyle, aralıksız çektiğim 150 fotoğraf, defne kıyafetine ve saçına yaptığım süsü beğendi diye içim rahat, belki bir iki gözyaşıyla, ortada dolandım. ne hüzünlü; ama mutlu, saçma bir hismiş o "büyüdü işte" gururu. takdir alan 5 öğrenciden biriydi, çok şık ve güzel bir inekti kendisi. kelebek gibi bi şi. resmen duygu karmaşası, ben böyle saçma hissetmemiştim. o büyüdü, ben ağlamaklıyım, e ben de büyümüşüm. tuhaf bi uyanış hali. el kadar bıraktıklarım 18, "yeni doğdu" denenler 12 yaşına erişmiş. ben hepsine "sayılı gün çabuk geçer, 4 yılınız var iyi kullanın" tadında bi şiler geveledim işte. dinlediler de. o garip zaten. dinliyolar ve anlıyolar, çünkü artık 8 yaş farkın verdiği aynı dili konuşamama uçurumu kapandı. dehşetengiz. ve gidecek. 2 ay sonra, uzakta. bininci kez idrak ediyorum.
ankara dün o gri bulutlara rağmen çişini tutan çocuk gibi azmetti ve anca bugün yağmur yağdı. arada böyle hoşlukları oluyor hınzırın. bugün ve yarın, dolanmaca, düzenli olarak sıçana dönmece. anne yemeği. bi huzur ki çok güneşli. kendi hayatım da düzene girse, daha ne isterim.
onun dışında, herrr dergiyi getirdiği için boğaziçi etiler kapının ordaki büfeyi seviyorum.
şu yaz güzel geçsin olur mu. bi de tatilime bir hafta kaldı, çabuk bitsin.
anneannemin nişan fotoğrafını buldum. yani o bulmuş, ben gördüm. siyah beyaz ve gencecik, dedemin elini tutmuş gülümsüyor. yemin ederim marilyn monroe gibi, az koyu saçlısı. bi fotoğraf daha var, Sabuş abisiyle bisiklet turunda, sahilde mola vermişler. fotoğraflar silah gibi bazen. bakınca hatırlamak hüzünlü olmalı. dijital bırakmayın fotoğrafları, bastırın.
10 kaplan gücünde bi duygu topuyum. az önce de minik bi pıtırtı haberi aldım ki, ona da pıt pıt.
24 Haziran 2010 Perşembe
sonbisaat
nefes. pek güzel nefes. az yorgun ben ve az hasta o, yine de en güzel nefes. nedensiz gülümsemek çok zor iş çünkü, dişleri göstermeden. pina sen ne güzel kadınsın. -dın değil, -sın, hala. keşke akm açık olsaydı, istediğin yerde, o kocaman sahnede alınıp verilseydi o nefes. olsun varsın. bazen olur böyle, küsmemek gerek.
aynı bizdeki gibi.ne kadar aklımdaydı da ne güzel oldu. ah birazcık daha takatim olsaydı keşke.
isner ve mahut gibi uyumak diye bi deyim türeticem ben, maç hele bi bitsin.
ofisten not:
herkes kendi işini yapsın, benim olmayan işin stresini çekmek kadar bela bi şi yok. sıkıldım artık, devretmem gereken kişi üstüne alınmıyor niyeyse. çünkü ben herkesin eşeğini benimkiymiş gibi telaşla arıyorum, türkü çığıramıyorum. yardım etmek için debeleniyorum; ama galiba karşı taraf bunu görevim sanıyor. ahtopot gibiyim, her işe bi şekilde teğetim. yavaşlığa, uyuşukluğa tahammülüm yok; çünkü birikip sel oluyor. telefonda her aloya 15 dakika harcamayı da, kibarlıktan taviz vermeyi de, tepeden bakmayı da anlamıyorum. herkes çalışan neticede, havan kime yani. bu sayede, işim düştüğünde insanlar çok yardımcı oluyor bana. hem paniklediğimde de iş bitirici biri olabiliyorum, evet. işe yaradığımı biliyorum. iyi bi özelliğini "ah sanırım tek zaafım bu" diye kötüleyenlerden değilim. "fazla çalışkanım, ondan kaybediyorum" filan. çok gülerim öyle şeylere.
neyse, if it's good, then it's good. bu sayede çok kıç kurtarmışlığım da var, kendiminki dahil. ama işe yeni başlamış biri, yüz kere sözlü, 10 kere de yazılı anlattığım bir iş için, beni salak yerine koyup "ay her ofise senden lazım valla, bak sen ne çabuk yapıveriyosun, bi daha yapsana" dediğinde, böyle pışpışlamayla karışık gerzek gazı, atıyor atıyor çiviler tahtalar, gelsin kaptan hadok.
ortancalar açtı. kocaman ve köpük köpükler.
pembeden maviye dönerken mora uğruyolar filan, harikalar.
annemler 3 gündür istanbuldaki bütün sergileri gezdi resmen. defne tek başına cihangirde kayboldu, annem kuzenini gördü, bolca ıslandılar ve denize doydular. bensiz de güzeldi yani. hıh.
öyle yerlere gideceğim ki dönmeyebilirim blog. az kaldı.
~
ölene üzülünce, üzülür insan. ölmesin ister bok yoluna. gebzede sele kapılmasın, kör kurşunla vurulmasın, mayına basmasın veya manyağın teki domuz düğümü atmasın ister. ölmesin ecelsiz. çünkü önlenebilir ölüm vardır. önlensindir o zaman. öle öle ölüm engellenmez ki. şehit haberlerinde bağrı yananların aşkla asker uğurlaması, "tanrılar kurban istiyor" izlenimi yaratıyor bende. bunu söyleyince de kutsal değerlere saldırmış oluyorum. oysa mesela, 15inde bakire kızın yanardağa atlayarak kurban edilmesini isteyen tanrılar da kutsaldır birileri için. haliyle kutsallar ortak olmasa da, ölmek çok ortak bir şey. "az ölmek" veya "çok ölmek" diye bir şey yok. sürünerek ölmek, işkenceyle ölmek, bir anda ölüvermek var; ama az-çok değil. belediye çukuruna düşerek ölmek kadar saçma, 30 yıldır bitmeyen bir kana eklenmek.
ah ama canım polanyi ne güzel de anlatmıştı, ekonomik sebeplerle kendi içinde barışı nihayi kılmaya karar veren savaş ihracatçılarını. savaşı meşru kılmak için yüz bin sebep sayabilenlerin barışa tembellikleri beni düşündürüyor.çünkü illallah demek, intikamdan vazgeçmek değildir ki. barış, bunu demeden, baltaları gömebilmek kadar zor bir şey işte. acı tesbihini uzatmamak ama ölenleri de unutmamak. her iki taraftan da, evet. yani üzülürken niye seçici olmamız gerek anlamıyorum. gözyaşı kıt kaynak filan galiba, israfa gelmiyor.
kuşaklar boyu kan davası sürdürmek, doğal bile gelebilir insana. bıksa bile. nefret etse bile, başka bir varoluş bilmemenin yüküdür o. alışkanlığı savaştır, kandır. insan savaşa da alışabilir evet. o çok istediği barışın ne olduğunu artık bilmiyor olmak, korkutabilir. koşmaktan yorulursunuz da yine de duramazsınız ya, nefessiz kalmak korkutur, o kıvam. intikam kara bir sinek gibi kafanızda vızıldayabilir.
o yüzden barış zor. o yüzden ölenlere iyi ki öldüler demek ayıp ve o yüzden daha da ölsünler demek insafsızca. kimse ölmesin. bunu diyebilmek mi zor? kimse ölmesin artık. sahiden yeter. yapılabilecek onlarca şey varken, ağzı köpüklüler bildik şiirleriyle sömürmesinler ölüleri. çünkü o savaş ölülerinin bildirisi önceden yazıldı.
aynı bizdeki gibi.ne kadar aklımdaydı da ne güzel oldu. ah birazcık daha takatim olsaydı keşke.
isner ve mahut gibi uyumak diye bi deyim türeticem ben, maç hele bi bitsin.
ofisten not:
herkes kendi işini yapsın, benim olmayan işin stresini çekmek kadar bela bi şi yok. sıkıldım artık, devretmem gereken kişi üstüne alınmıyor niyeyse. çünkü ben herkesin eşeğini benimkiymiş gibi telaşla arıyorum, türkü çığıramıyorum. yardım etmek için debeleniyorum; ama galiba karşı taraf bunu görevim sanıyor. ahtopot gibiyim, her işe bi şekilde teğetim. yavaşlığa, uyuşukluğa tahammülüm yok; çünkü birikip sel oluyor. telefonda her aloya 15 dakika harcamayı da, kibarlıktan taviz vermeyi de, tepeden bakmayı da anlamıyorum. herkes çalışan neticede, havan kime yani. bu sayede, işim düştüğünde insanlar çok yardımcı oluyor bana. hem paniklediğimde de iş bitirici biri olabiliyorum, evet. işe yaradığımı biliyorum. iyi bi özelliğini "ah sanırım tek zaafım bu" diye kötüleyenlerden değilim. "fazla çalışkanım, ondan kaybediyorum" filan. çok gülerim öyle şeylere.
neyse, if it's good, then it's good. bu sayede çok kıç kurtarmışlığım da var, kendiminki dahil. ama işe yeni başlamış biri, yüz kere sözlü, 10 kere de yazılı anlattığım bir iş için, beni salak yerine koyup "ay her ofise senden lazım valla, bak sen ne çabuk yapıveriyosun, bi daha yapsana" dediğinde, böyle pışpışlamayla karışık gerzek gazı, atıyor atıyor çiviler tahtalar, gelsin kaptan hadok.
ortancalar açtı. kocaman ve köpük köpükler.
pembeden maviye dönerken mora uğruyolar filan, harikalar.
annemler 3 gündür istanbuldaki bütün sergileri gezdi resmen. defne tek başına cihangirde kayboldu, annem kuzenini gördü, bolca ıslandılar ve denize doydular. bensiz de güzeldi yani. hıh.
öyle yerlere gideceğim ki dönmeyebilirim blog. az kaldı.
~
ölene üzülünce, üzülür insan. ölmesin ister bok yoluna. gebzede sele kapılmasın, kör kurşunla vurulmasın, mayına basmasın veya manyağın teki domuz düğümü atmasın ister. ölmesin ecelsiz. çünkü önlenebilir ölüm vardır. önlensindir o zaman. öle öle ölüm engellenmez ki. şehit haberlerinde bağrı yananların aşkla asker uğurlaması, "tanrılar kurban istiyor" izlenimi yaratıyor bende. bunu söyleyince de kutsal değerlere saldırmış oluyorum. oysa mesela, 15inde bakire kızın yanardağa atlayarak kurban edilmesini isteyen tanrılar da kutsaldır birileri için. haliyle kutsallar ortak olmasa da, ölmek çok ortak bir şey. "az ölmek" veya "çok ölmek" diye bir şey yok. sürünerek ölmek, işkenceyle ölmek, bir anda ölüvermek var; ama az-çok değil. belediye çukuruna düşerek ölmek kadar saçma, 30 yıldır bitmeyen bir kana eklenmek.
ah ama canım polanyi ne güzel de anlatmıştı, ekonomik sebeplerle kendi içinde barışı nihayi kılmaya karar veren savaş ihracatçılarını. savaşı meşru kılmak için yüz bin sebep sayabilenlerin barışa tembellikleri beni düşündürüyor.çünkü illallah demek, intikamdan vazgeçmek değildir ki. barış, bunu demeden, baltaları gömebilmek kadar zor bir şey işte. acı tesbihini uzatmamak ama ölenleri de unutmamak. her iki taraftan da, evet. yani üzülürken niye seçici olmamız gerek anlamıyorum. gözyaşı kıt kaynak filan galiba, israfa gelmiyor.
kuşaklar boyu kan davası sürdürmek, doğal bile gelebilir insana. bıksa bile. nefret etse bile, başka bir varoluş bilmemenin yüküdür o. alışkanlığı savaştır, kandır. insan savaşa da alışabilir evet. o çok istediği barışın ne olduğunu artık bilmiyor olmak, korkutabilir. koşmaktan yorulursunuz da yine de duramazsınız ya, nefessiz kalmak korkutur, o kıvam. intikam kara bir sinek gibi kafanızda vızıldayabilir.
o yüzden barış zor. o yüzden ölenlere iyi ki öldüler demek ayıp ve o yüzden daha da ölsünler demek insafsızca. kimse ölmesin. bunu diyebilmek mi zor? kimse ölmesin artık. sahiden yeter. yapılabilecek onlarca şey varken, ağzı köpüklüler bildik şiirleriyle sömürmesinler ölüleri. çünkü o savaş ölülerinin bildirisi önceden yazıldı.
22 Haziran 2010 Salı
şemsiyesiz
ne güzel şehir ve hava ne sıcak. yapış yapış ama olsun, güzel. yağıyomuş hatta şimdi. istanbula ne kadar aşk mektubu yazdım di mi bu blogda? hala devam ediyor. hani evlendik ama aşkımız ölmedi. yolda minicik de olsa denizi görüyorum her gün ve Sâbuş'un dediği gibi, sahiden deniz her gün başka renk. kendi kendime "bugün lacivert" diyorum, "bugün turkuaz", "bugün gri", "bak bugün tam gök rengi". boğaza bakıyorum o köşeyi dönerken. her seferinde sanki bıraktığım yerde bulamayacakmışım gibi bi heyecan, sonra bi rahatlama. kampüse gitmek, kampüs ışığı, kampüs kokusu. o başka bi yoklama.
odamdan öyle kızıl batıyo ki gün, ankaranın yegane güzel yanını da özlememe gerek kalmıyor. aylarlar geçecek. defne gidecek, annem gelecek, bakalım biz annemle nasıl napıcaz. ben nerde olucam. eveet geleneksel deryik taklaları şenlikleri. fırfır düşünmeceler. istanbul o kadar güzel ki oysa, bi şi yapmak bile gerekmiyor. misal, evinizde oturup kitap okumak bile istanbulda güzeldir. martı gaklar, yok efendim akşamüstü serinliği, pencere çarpar, kediler azar filan, hepsi burada güzeldir. martıyı geçtim, erguvan diye bi şi var bi kere. salkım biter hanımeli açar, oo sonra yaseminler filan. üstelik, benim kimselerin beğenmediği sokağım hepsinden kokar sırayla. öyle saygılıdır çiçeklere ve ağaçlara.
(şu çizime bakıp bakıp gülüyorum bu ara. her ikisi de benim galiba)
benim sokağımdan hala "pattissoan"cılar geçiyo. haftasonları tuhaf kampanyalar dinliyorum. "halı temizletene 5li bıçak seti bedava" filan. hani cinayet mi işleyeceksiniz, bıçak bizden, sonra cesedi sardığınız halıyı temizleyip delil de karartıyoruz. aynı bıçakla karpuzunuzu da dilimliyosunuz üstüne. öyle bi hizmet.
fransız kahvaltısı tam bi deli işi. kan şekerim fırlıyo, bayılacak gibi oluyorum. aç karnına şeker şeker yüklenilmez ki. üstelik yağlı. ben akdeniz usulü, peynirimi zeytinimi katık eder, taşfırın ekmeğiyle yerim. domates biber kuru meyve reçel filan işte. ah yumurta bi de. en şenlik şey.
üstüne basılma sezonu açılan ve hatta geçmek üzere olan bi diğer meyve: dut. dutdutdut. vişneler de düşer. dutlara basarsınız, iyk o ne öyle vıcık vıcık, aa bi bakarsınız, dut. dut bile çıkmış. nazik narin dut. yerde dut, havada dut, çok mutlu bir şey bence. sinek arı filan yapıyo ama olsun. o da lazım. bizim sokaktakini sallamadılar, çürüdü gitti. sallanması gereken şeylerden bir şey dut ağacı.
şu yukardaki şeyin fon rengi değişik olsa, alıp en görünen yerlere asıcam. i do work hard, i do have fun zira. drama konusunda da fena değilim. misal geçenlerde bir salı gecesi gözlerim akana kadar sayılarla boğuştum, işim için değildi ve çok güzeldi. ama işte, dubakali.
iş demişken, ki genelde diyorum, hani böyle bi "geri geliciim" demiştim ya. söküğümü diktim gibi. yaptım o konuşmayı. sinirlerim alınmış bir sakinlikle, aferin bana, gözler dolmadan ama sabır taşarak. sonuç? nutuk tutuk, kalakal. ah böyle, en güzelinden donakal. ama ama ama. insan kendi etkisine şaşıyor. fakat tabii olağan şüpheli, hiç üstüne alınmadı. komplo teorileri, "bu kız niye böyle durdu durdu kudurdu" hikayeleri filan çoğaltmış arkamdan. yahu nedenini net söyledim ben, "bekledim de gelmedin, hiç mi beni sevmedin" üstüne, "gidiyorum bütün aşklar yüreğimde" tadında bir şeydi. hatta bi grafiklerle çizmediğim kaldı, onu da el hareketlerimle anlattım. bir kelime bir işlem. hiç dolandırmadan dümdüz, huşu içinde 2 cümlede özetledim, kendim de şaştım. neyse, mini bir tsunami yarattım; ama tabii ki şimdi deniz sakin. hiçbi şi olmamış gibi. olsun, etkim 2-3 gün sürdü ki aslında uzun. yaa yaa. en siniri de bana hukuki zırvalarla sahte rahatlatmalar sunulması, en zevklisi de sakin bi şekilde püskürtüp "yooğ ciğerim, o ööle deel" demek.
hava ne kadar basık, çatlayacak gibi güzeldi. ölümüne sıcak. çatladı rahatladı. sıçana döndüm hatta arada. istanbul sahiden muson iklimine geçiyo ufaktan. yapış yapış nefessiz, sonra yağ yağ yağmur.
dergilerim var, başucumda dergi sepetim duruyor, kat kat tat oldu, sığmıyor. insanın elinin altında dergi olması hep güzel şey. eskilerini atmazsınız, dönüp bakarsınız filan. şimdi evde olsam gömülürdüm. okuyamadıklarımdan özür dilerdim.
yapmak istediğim şeyler var, erteleye erteleye sonunda kendi kendilerini yapacaklar. nasıl bıkıyorum kendimden böyle zamanlarda. hani çekirgeler kabuk değiştirir de eski kabuğu zar halde, öylece çimlerde bulursunuz ya günün en erken saatinde, öyle bi şi lazım bana. tatil tatlısı ya da. pek yakında, en mis.
galata kulesine kancayı taktım, boynuma taktım. galata kolyesi artık o. en güzelinden.
bir anda bir sürü seçenek... ki ben iki tanesiyle bile daralıyorum. basıp kaç basıp git.
ablalık zor zanaat. böyle işte hafif gözleri dolu dolu "neden ama" diyo ya, insan birilerini sarsmakla katil olmak arasında gidip geliyor. ah ben şiddeti sevmezdim ama cinneti anlıyorum. onun yerine dertleşmece. öyle olgun ve makul bir şekilde konuşuyo ki kesinlikle 15 yıl önce makarnasını avuçlayıp neşe içinde salona saçan, oyuncak ayısını almaya giderken koridorda uyuyakalan kız bu olamaz. ne bileyim, 2-3 yaşında, kafasını sallayarak zıplarken popo üstü oturup kısa bi şaşkınlıktan sonra gülüp, ayağını ağzına sokmaya çalışmak ve bu sefer de sırtüstü düşmek gibi bi dizi saçma hareketini biliyorum. cidden enteresan şey büyümek.
bi de seçmen listeleri askıya çıkmış, bu hafta iniyomuş. referandum öncesi, buyrun bi bakın.
odamdan öyle kızıl batıyo ki gün, ankaranın yegane güzel yanını da özlememe gerek kalmıyor. aylarlar geçecek. defne gidecek, annem gelecek, bakalım biz annemle nasıl napıcaz. ben nerde olucam. eveet geleneksel deryik taklaları şenlikleri. fırfır düşünmeceler. istanbul o kadar güzel ki oysa, bi şi yapmak bile gerekmiyor. misal, evinizde oturup kitap okumak bile istanbulda güzeldir. martı gaklar, yok efendim akşamüstü serinliği, pencere çarpar, kediler azar filan, hepsi burada güzeldir. martıyı geçtim, erguvan diye bi şi var bi kere. salkım biter hanımeli açar, oo sonra yaseminler filan. üstelik, benim kimselerin beğenmediği sokağım hepsinden kokar sırayla. öyle saygılıdır çiçeklere ve ağaçlara.(şu çizime bakıp bakıp gülüyorum bu ara. her ikisi de benim galiba)
benim sokağımdan hala "pattissoan"cılar geçiyo. haftasonları tuhaf kampanyalar dinliyorum. "halı temizletene 5li bıçak seti bedava" filan. hani cinayet mi işleyeceksiniz, bıçak bizden, sonra cesedi sardığınız halıyı temizleyip delil de karartıyoruz. aynı bıçakla karpuzunuzu da dilimliyosunuz üstüne. öyle bi hizmet.
fransız kahvaltısı tam bi deli işi. kan şekerim fırlıyo, bayılacak gibi oluyorum. aç karnına şeker şeker yüklenilmez ki. üstelik yağlı. ben akdeniz usulü, peynirimi zeytinimi katık eder, taşfırın ekmeğiyle yerim. domates biber kuru meyve reçel filan işte. ah yumurta bi de. en şenlik şey.
üstüne basılma sezonu açılan ve hatta geçmek üzere olan bi diğer meyve: dut. dutdutdut. vişneler de düşer. dutlara basarsınız, iyk o ne öyle vıcık vıcık, aa bi bakarsınız, dut. dut bile çıkmış. nazik narin dut. yerde dut, havada dut, çok mutlu bir şey bence. sinek arı filan yapıyo ama olsun. o da lazım. bizim sokaktakini sallamadılar, çürüdü gitti. sallanması gereken şeylerden bir şey dut ağacı.
şu yukardaki şeyin fon rengi değişik olsa, alıp en görünen yerlere asıcam. i do work hard, i do have fun zira. drama konusunda da fena değilim. misal geçenlerde bir salı gecesi gözlerim akana kadar sayılarla boğuştum, işim için değildi ve çok güzeldi. ama işte, dubakali.
iş demişken, ki genelde diyorum, hani böyle bi "geri geliciim" demiştim ya. söküğümü diktim gibi. yaptım o konuşmayı. sinirlerim alınmış bir sakinlikle, aferin bana, gözler dolmadan ama sabır taşarak. sonuç? nutuk tutuk, kalakal. ah böyle, en güzelinden donakal. ama ama ama. insan kendi etkisine şaşıyor. fakat tabii olağan şüpheli, hiç üstüne alınmadı. komplo teorileri, "bu kız niye böyle durdu durdu kudurdu" hikayeleri filan çoğaltmış arkamdan. yahu nedenini net söyledim ben, "bekledim de gelmedin, hiç mi beni sevmedin" üstüne, "gidiyorum bütün aşklar yüreğimde" tadında bir şeydi. hatta bi grafiklerle çizmediğim kaldı, onu da el hareketlerimle anlattım. bir kelime bir işlem. hiç dolandırmadan dümdüz, huşu içinde 2 cümlede özetledim, kendim de şaştım. neyse, mini bir tsunami yarattım; ama tabii ki şimdi deniz sakin. hiçbi şi olmamış gibi. olsun, etkim 2-3 gün sürdü ki aslında uzun. yaa yaa. en siniri de bana hukuki zırvalarla sahte rahatlatmalar sunulması, en zevklisi de sakin bi şekilde püskürtüp "yooğ ciğerim, o ööle deel" demek.
hava ne kadar basık, çatlayacak gibi güzeldi. ölümüne sıcak. çatladı rahatladı. sıçana döndüm hatta arada. istanbul sahiden muson iklimine geçiyo ufaktan. yapış yapış nefessiz, sonra yağ yağ yağmur.
dergilerim var, başucumda dergi sepetim duruyor, kat kat tat oldu, sığmıyor. insanın elinin altında dergi olması hep güzel şey. eskilerini atmazsınız, dönüp bakarsınız filan. şimdi evde olsam gömülürdüm. okuyamadıklarımdan özür dilerdim.
yapmak istediğim şeyler var, erteleye erteleye sonunda kendi kendilerini yapacaklar. nasıl bıkıyorum kendimden böyle zamanlarda. hani çekirgeler kabuk değiştirir de eski kabuğu zar halde, öylece çimlerde bulursunuz ya günün en erken saatinde, öyle bi şi lazım bana. tatil tatlısı ya da. pek yakında, en mis.
galata kulesine kancayı taktım, boynuma taktım. galata kolyesi artık o. en güzelinden.
bir anda bir sürü seçenek... ki ben iki tanesiyle bile daralıyorum. basıp kaç basıp git.
ablalık zor zanaat. böyle işte hafif gözleri dolu dolu "neden ama" diyo ya, insan birilerini sarsmakla katil olmak arasında gidip geliyor. ah ben şiddeti sevmezdim ama cinneti anlıyorum. onun yerine dertleşmece. öyle olgun ve makul bir şekilde konuşuyo ki kesinlikle 15 yıl önce makarnasını avuçlayıp neşe içinde salona saçan, oyuncak ayısını almaya giderken koridorda uyuyakalan kız bu olamaz. ne bileyim, 2-3 yaşında, kafasını sallayarak zıplarken popo üstü oturup kısa bi şaşkınlıktan sonra gülüp, ayağını ağzına sokmaya çalışmak ve bu sefer de sırtüstü düşmek gibi bi dizi saçma hareketini biliyorum. cidden enteresan şey büyümek.
bi de seçmen listeleri askıya çıkmış, bu hafta iniyomuş. referandum öncesi, buyrun bi bakın.
20 Haziran 2010 Pazar
tatl
çevre bakanı doğa derneğine dava açmış. ah nasıl da hassas. doğa derneği sitesini bi inceleyin nolur ya.
annem burda, kardeşim burda. dün böyle kokteyl havalı bi düğündeydik, tarabyada, sakin. püfür püfür lacivertli. ankaradaki projelerlerler boyu çalıştığım kişinin oğlunun düğünü. herkesin ayakta sohbet ettiği, masalar ve limonatalar ve kuru pastalar olmadan geçen, ifil ifil bir düğün. zaten uzun zamandır birlikte yaşadıklarından, oğlan bizim kız bizim gibi bi durum yoktu, sakince tebrik edildiler. buldumcuk olmamışlar, o güzeldi. hani iki ilerdeki düğünle kıyaslanınca, dostlar partisi gibiydi. tesadüf kategorisinden ecciciim de ordaydı, oh mis. sonra defneyle ben, 18 yaş şenlikleri kapsamında tünele gittik. o planlar yapıyor, günler tasarlıyor kendine. "biri kimlik sorsa keşke" diye diye dolandı ama ona değil bana soruyolar genelde. sevgili ev arkadaşım defnenin pastasıyla süplisss diye çıkıverdi mutfaktan, kup griye üstüne tam çikolatalı pasta denizinde dalgalandık. ya isilik ya çürük diş.
bugün kale kahvaltısı, emirgana doğru güneşli voltalar. birazdan hazırlanıp eşek şakası festivaline gidicez sanırım, gençlere velilik yapıcam. annemler haftaiçi de burda, sonra beraber kep törenine gidicez. kepi takan taraf olmadığım ilk tören. ağlayabilirim üstelik.
şu ara o kadar alakasız yerlerden o kadar şaşkınlık verici seçenekler çıkıyo ki düşünemiyorum bile.
pasaport ücretleri yarı yarıya inmiş 7 haziranda. bendeniz 19 mayısta 1 yıllık paramı bayılmıştım. acaba emniyete gidip "öncekinin üstüne üç otuz ekleyip 4 yıla uzatsam olur mu ağabeyyy" desem, kabul ederler mi?
mezunlar günü şenliklerle güneyi işgal etmiş durumda. takatim yok aşağı inecek. ilk kez gitmiyorum, üstelik bu kadar yakında otururken. napalım, benim yerime imza atar birileri artık.
pof. sıcak.
annem burda, kardeşim burda. dün böyle kokteyl havalı bi düğündeydik, tarabyada, sakin. püfür püfür lacivertli. ankaradaki projelerlerler boyu çalıştığım kişinin oğlunun düğünü. herkesin ayakta sohbet ettiği, masalar ve limonatalar ve kuru pastalar olmadan geçen, ifil ifil bir düğün. zaten uzun zamandır birlikte yaşadıklarından, oğlan bizim kız bizim gibi bi durum yoktu, sakince tebrik edildiler. buldumcuk olmamışlar, o güzeldi. hani iki ilerdeki düğünle kıyaslanınca, dostlar partisi gibiydi. tesadüf kategorisinden ecciciim de ordaydı, oh mis. sonra defneyle ben, 18 yaş şenlikleri kapsamında tünele gittik. o planlar yapıyor, günler tasarlıyor kendine. "biri kimlik sorsa keşke" diye diye dolandı ama ona değil bana soruyolar genelde. sevgili ev arkadaşım defnenin pastasıyla süplisss diye çıkıverdi mutfaktan, kup griye üstüne tam çikolatalı pasta denizinde dalgalandık. ya isilik ya çürük diş.
bugün kale kahvaltısı, emirgana doğru güneşli voltalar. birazdan hazırlanıp eşek şakası festivaline gidicez sanırım, gençlere velilik yapıcam. annemler haftaiçi de burda, sonra beraber kep törenine gidicez. kepi takan taraf olmadığım ilk tören. ağlayabilirim üstelik.
şu ara o kadar alakasız yerlerden o kadar şaşkınlık verici seçenekler çıkıyo ki düşünemiyorum bile.
pasaport ücretleri yarı yarıya inmiş 7 haziranda. bendeniz 19 mayısta 1 yıllık paramı bayılmıştım. acaba emniyete gidip "öncekinin üstüne üç otuz ekleyip 4 yıla uzatsam olur mu ağabeyyy" desem, kabul ederler mi?
mezunlar günü şenliklerle güneyi işgal etmiş durumda. takatim yok aşağı inecek. ilk kez gitmiyorum, üstelik bu kadar yakında otururken. napalım, benim yerime imza atar birileri artık.
pof. sıcak.
17 Haziran 2010 Perşembe
meleb ev
yorgunum.
salı günü 3 saatlik uykuyla, saat 7de güne başladım. saat 10da toplantıdan çıktım. 11de de yola. 13.45 paris uçağı charles de gaulle'deki grev yüzünden 1,5 saat rötarla kalktı. yolda ağzım açık uyumasaydım kendime gelemezdim. yemek dağıtımı sırasında thy'de bir ilk yaşandı ve bize yemek kalmadı. evet resmen bize yemek veremiyolardı ki bana bi yerden tavuk, müdürüme de hint mutfağı seçkisi yarattılar. bahtsızlığımız bizimle aynı fuar için yola çıkmış olan hanfendiyle devam etti. 3 yaşında çocukla yola çıksam daha kolay olurdu sanırım. sürrreekli ama sürekli tek başına nasıl gideceğini bilmediğini söyledi, anlattım. şu yani: "bizden 2 durak sonra inip, 9. hatta binin. son durakta inin." alim değilim ve bu zor değil. gerçekten değil. o kadar çok sordu ve tekrar etti ki artık ben de bilmiyodum yani.
neyse, elimizdeki valizler varillere döndü, tonlarca ağırlığa dönüştü yorgunluktan. o la la paris metrosunda yürüyen merdiven tabii ki yok. biz ve amorf şekilli gurbetçi bavullarımız, otele nasıl gittik bilmiyorum ama saat 8 idi. 10 dakika dinlenme, ordan fuar alanına kadar yine bi hamallık. ama fuar alanı louvre müzesindeydi, oh mis tabii. müzenin içinde az biraz marangozluk filan. çıktığımızda saat 10du ve hava aydınlıktı ve biz buna aldanıp yürüyelim azıcık bari dedik. sonra soğudu hava. bi yer bulup oturduğumuzda 11'e geliyodu ve akşam yemeğimizin önümüze gelmesi 11.45'te gerçekleşti. gece evet. gece yarısında da kalktık zaten.
parise dair pek bi şi görmedim. fuar alanı spotları baş ağrısı yapıyor, dikilmekten ayaklarım şişti, iğrenç saçma bi yorgunluk. resmen durarak yorulmak. bi ara rivolide volta atıp geri geldim, o kadar. sonra akşam görev bilinciyle trocadero meydanı. gecesi güzel işte. ama çok yorgunluk, hop geri dön, hop uyu. bu arada kargoya verilmiş, postane ulaşmış ama yaklaşık 400 m ötedeki fuar alanına bi türlü gelemeyen 75 kiloluk kolilerin izini sürdük. çok tatlı caroline çözdü allahtan, en azından 25 kilosuna kavuştuk. diğer 50 hiçbir zaman varolmadı. yine bu arada, gece yarısına kadar ofisten aradılar desem, bence bize acırsınız.
trocaderoya gelince eyfeli göreceksin, sakın şaşırma diye bi versiyonu olabilirdi köşebaşı-bodrumun.
vittel denen su ne fena ne çirkin bir şeydir. galon galon su içicem şimdi. evian da dandik. tatsız tutsuz şeyler. bi tane bulduk, tadı erikli gibiydi, ağlıyoduk sevinçten. şu avrupanın suları krizini hala aşamadım. hollandada musluk suyu içiliyodu ama hani ola ki dışardan almak gerekir filan, aman aman çirkin sular. hem tatsızlar hem de misal, müdürüme dokundu. su yani, kaçış yok, içiyosun.
paris metrosunda turist bakınması değil de "üf çekilin, işim var, geç kaldım" koşturmacası yaptım, pek havalı.
bu sefer quick'e uğrayamadım, o kaldı içimde.
caddelerin, kaldırımların ne geniş, ne ferah senin paris. ihtişamın ondan zaten. binalar da tabii ki güzel ama sokak dediğiniz şey öyle boylu boyunca 3 şerit yaya, 4 şerit araç ve bi 3 şerit daha yaya olmak üzere serilince, kudretine şapka çıkıyor şehrin. sonra parklar... gezemedim bu sefer, çok içimde kaldı. uzaktan bakması bile güzel parklara. sonra tabelasızlık. o kadar güzel ki binaların ilk 3 katını da görebilmek. hani biz istanbulda tabeladan boş kalan yerlerini görüyoruz ya anca.. hoş gördüğümüz binalar aynı değil; ama olsun. planlamasına hayran kala kala paris işte.
birbirine çok yakın olan 4 tane "restaurant istanbul" saydık, eminim daha vardır. ya müthiş bi zincirleşme ya da yaratıcılık sınırlı. bi tanesinde, bi amca yoldan geçenlere eşeeek eşeeek diye bağırıyodu.
h&m isveç markası ya, kesinlikle yaz kreasyonu çalışamıyo. bunu da ben söylemiyorum, kendi itirafları. amerikada 4 mevsim yaz olan şehirlerde mağaza açmıyolar. ha bi de istanbula eylül- ekim gibi geliyomuş, forum istan.bul'a. yığma mala doyarız. kışın fena değil; ama yazın bence açmayabilirler kepenkleri.
parisliler bu sefer çok kibarlardı. hani daha önceden odunluklarını görmüştüm ama yok bu sefer şehir olarak kibarlardı, o yorgunluğa iyi geldi. en kibarı da resepsiyondaki yaşlı amcaydı.
fransızca anlıyorum ben! valla anlıyorum. yani oturup descartes tartışmadığımız için tabii ki ama olsun. takip edebiliyorum, sevindim ve şaşırdım. hatta konuştum bile, derdimi anlattım filan. can havliyle açıldı valla.
hava değişikliği iyi gelebilirdi eğer bu kadar yorgun olmasaydım, fare deliğine tıkılmayıp temiz hava alsaydım falan filan. olsun. iyidir heralde yine de. elbet.
salı günü 3 saatlik uykuyla, saat 7de güne başladım. saat 10da toplantıdan çıktım. 11de de yola. 13.45 paris uçağı charles de gaulle'deki grev yüzünden 1,5 saat rötarla kalktı. yolda ağzım açık uyumasaydım kendime gelemezdim. yemek dağıtımı sırasında thy'de bir ilk yaşandı ve bize yemek kalmadı. evet resmen bize yemek veremiyolardı ki bana bi yerden tavuk, müdürüme de hint mutfağı seçkisi yarattılar. bahtsızlığımız bizimle aynı fuar için yola çıkmış olan hanfendiyle devam etti. 3 yaşında çocukla yola çıksam daha kolay olurdu sanırım. sürrreekli ama sürekli tek başına nasıl gideceğini bilmediğini söyledi, anlattım. şu yani: "bizden 2 durak sonra inip, 9. hatta binin. son durakta inin." alim değilim ve bu zor değil. gerçekten değil. o kadar çok sordu ve tekrar etti ki artık ben de bilmiyodum yani.
neyse, elimizdeki valizler varillere döndü, tonlarca ağırlığa dönüştü yorgunluktan. o la la paris metrosunda yürüyen merdiven tabii ki yok. biz ve amorf şekilli gurbetçi bavullarımız, otele nasıl gittik bilmiyorum ama saat 8 idi. 10 dakika dinlenme, ordan fuar alanına kadar yine bi hamallık. ama fuar alanı louvre müzesindeydi, oh mis tabii. müzenin içinde az biraz marangozluk filan. çıktığımızda saat 10du ve hava aydınlıktı ve biz buna aldanıp yürüyelim azıcık bari dedik. sonra soğudu hava. bi yer bulup oturduğumuzda 11'e geliyodu ve akşam yemeğimizin önümüze gelmesi 11.45'te gerçekleşti. gece evet. gece yarısında da kalktık zaten.
parise dair pek bi şi görmedim. fuar alanı spotları baş ağrısı yapıyor, dikilmekten ayaklarım şişti, iğrenç saçma bi yorgunluk. resmen durarak yorulmak. bi ara rivolide volta atıp geri geldim, o kadar. sonra akşam görev bilinciyle trocadero meydanı. gecesi güzel işte. ama çok yorgunluk, hop geri dön, hop uyu. bu arada kargoya verilmiş, postane ulaşmış ama yaklaşık 400 m ötedeki fuar alanına bi türlü gelemeyen 75 kiloluk kolilerin izini sürdük. çok tatlı caroline çözdü allahtan, en azından 25 kilosuna kavuştuk. diğer 50 hiçbir zaman varolmadı. yine bu arada, gece yarısına kadar ofisten aradılar desem, bence bize acırsınız.
trocaderoya gelince eyfeli göreceksin, sakın şaşırma diye bi versiyonu olabilirdi köşebaşı-bodrumun.
vittel denen su ne fena ne çirkin bir şeydir. galon galon su içicem şimdi. evian da dandik. tatsız tutsuz şeyler. bi tane bulduk, tadı erikli gibiydi, ağlıyoduk sevinçten. şu avrupanın suları krizini hala aşamadım. hollandada musluk suyu içiliyodu ama hani ola ki dışardan almak gerekir filan, aman aman çirkin sular. hem tatsızlar hem de misal, müdürüme dokundu. su yani, kaçış yok, içiyosun.
paris metrosunda turist bakınması değil de "üf çekilin, işim var, geç kaldım" koşturmacası yaptım, pek havalı.
bu sefer quick'e uğrayamadım, o kaldı içimde.
caddelerin, kaldırımların ne geniş, ne ferah senin paris. ihtişamın ondan zaten. binalar da tabii ki güzel ama sokak dediğiniz şey öyle boylu boyunca 3 şerit yaya, 4 şerit araç ve bi 3 şerit daha yaya olmak üzere serilince, kudretine şapka çıkıyor şehrin. sonra parklar... gezemedim bu sefer, çok içimde kaldı. uzaktan bakması bile güzel parklara. sonra tabelasızlık. o kadar güzel ki binaların ilk 3 katını da görebilmek. hani biz istanbulda tabeladan boş kalan yerlerini görüyoruz ya anca.. hoş gördüğümüz binalar aynı değil; ama olsun. planlamasına hayran kala kala paris işte.
birbirine çok yakın olan 4 tane "restaurant istanbul" saydık, eminim daha vardır. ya müthiş bi zincirleşme ya da yaratıcılık sınırlı. bi tanesinde, bi amca yoldan geçenlere eşeeek eşeeek diye bağırıyodu.
h&m isveç markası ya, kesinlikle yaz kreasyonu çalışamıyo. bunu da ben söylemiyorum, kendi itirafları. amerikada 4 mevsim yaz olan şehirlerde mağaza açmıyolar. ha bi de istanbula eylül- ekim gibi geliyomuş, forum istan.bul'a. yığma mala doyarız. kışın fena değil; ama yazın bence açmayabilirler kepenkleri.
parisliler bu sefer çok kibarlardı. hani daha önceden odunluklarını görmüştüm ama yok bu sefer şehir olarak kibarlardı, o yorgunluğa iyi geldi. en kibarı da resepsiyondaki yaşlı amcaydı.
fransızca anlıyorum ben! valla anlıyorum. yani oturup descartes tartışmadığımız için tabii ki ama olsun. takip edebiliyorum, sevindim ve şaşırdım. hatta konuştum bile, derdimi anlattım filan. can havliyle açıldı valla.
hava değişikliği iyi gelebilirdi eğer bu kadar yorgun olmasaydım, fare deliğine tıkılmayıp temiz hava alsaydım falan filan. olsun. iyidir heralde yine de. elbet.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








