29 Eylül 2006 Cuma

ben Sabuş'u özledim.

27 Eylül 2006 Çarşamba

teşhis

-denemekten yılmıyoruz ama deryik, en azından bu çabamız için takdir edilmemiz lazım.
-sorma sorma, cama çarpan sinek azmi.





simgeciğimle konuşurken yaşadığım anlık aydınlanmanın ürünüdür.

se se sesss.. deneme me me me..

ballı çay geldi, sıkıntı bitti.
15 saat sustum, hırlama gitti.

sesim benimle. akor sorunu var ama olsun, teller geri geldi en azından :)

26 Eylül 2006 Salı

günün menüsü

hünkar beğendi ve cacık
üstüne güllaç


o kadar özledim ki, anca bu kadar olur. yemek tarifiyle olucak iş değil.



bi de şey... ilk postuma gittim, ilk ilk post. niye blog açtığımı düşündüm.
melankoli kolay bir şey, bunu düşündüm.

sesimi tamamen kaybetmiş bulunuyorum, iletişim yeteneğim dibe vurdu.
sesimi geri getirecek her türlü iksiri bekliyorum.Ciddiyim.


ses olmadığı için sıçar gibi bi kenara, kanlı ishal gibi bile yazabilirim ama kendimi tutuyorum.
iğrençleşmeden susuyorum.

ilahi adaletin tecellisi ve devamı

Her yıl sektirmeden yaşadığım "bu kızın susacağı yok nezlesi" yine benimle. Geveze bir insanın başına gelmesi pek muhtemel olan ses kısıklığıyla mücadele ediyorum. burnum akmıyo, öksürmüyorum; ama hırlıyorum. Dün bütün gün çay+tylol hot+ ballı çay şeklinde geçirip konuşmayı sürdürdüm. Bunların ortasında bi yerde "aslında belki susmak da iyi gelebilir boğazına" gibi bi laf bile duydum tabii ki :)

bu arada dün sabah güne imzamı attım. bi kalktıp ses yok, hırlıyorum. mutfağa gidip çay yapiym dedim, yerde bi not:

"please keep quiet..."

ah dedim, müzik. ya da skype... tüh dedim. derken devamı:

".. while playing sex in your room. hope to co-operate"

NE?!!!?!! sizi bilmem ama ben böyle uyanmıyorum sabahları normalde!! üstünde oda numaram var ama kimin yazdığı belli değil. şaka mı yapıyolar dedim, ciddi duruyodu. cevaben:

"your complaint is not technically possible in my room, it was somebody else, honestly"
yazdım kapıya, beklemeye geçtim.
sinir bozucu bi şi.

okula gidip önüme gelene soruyorum. derken Kara "ahaahah ay yanlış kapıya bırakmışım notuuuu" dedi. ööeeeh yani Kara. üstelik notu yere bırakmışın, bütün katım okumuş olabilir. neyse, en azından konu kapandı. üstelik hırladığımı görünce bana acıdılar. gerçi "bu gecenin nasıl geçtiği belli oldu bak ses gitmiş" diyen kendini bilmezler oldu ama "if the looks could kill" bakışımla çözdüm.


komik bi yer değil aslında burası. sadece bütün komik şeyler bana oluyo, ilahi adalet kapsamında galiba.

25 Eylül 2006 Pazartesi

--

faraş bile aldım, savaşa hazırım.

24 Eylül 2006 Pazar

tekrar yoluyla kelimeleri canlı tutma çabası

manzarada çay
bebek'e inmek
steplerde buluşmak
peteklerde soluklanmak
shuttle
çeyrek kala vapuru
jeton
akbil
simit
sosyete
incebelli
ali muhiddin hacı bekir
mabel
atlas
liman
tünelden karaköy
bal kaymak
dertleşmek
çimlerde tavla
BTS, MDS, İB, TB, BİM
aşure
559C, 43 R, 59 R
Sümbül
lavinia
üvercinka
Baylan
Kup griye
Fayton
Zakkum
cumaya gittim gelicem
Erguvan
Abbas waffle
Ezogelin
Bambi
Efkar
Victor Levi
üç vakte kadar
Vapur
.
.
.
.
.
.
.
gider bu böyle. alıştırmalar öbeğim.

to the beach

biiç'e gitmek diye bi kavram var burda. biiç ama yani, sahil değil. dalga yok, ufukta yunan adaları yok. ufukta hiçbi şi olmaması da erafta yokuş olmaması kadar aklına takılabiliyo insanın. batmayan bi güneş, yığınla kum, çook geniş, enine boyuna geniş bi kumsal. daralcan ruh hali için birebir. bütün kum deniz kabuğu kaplı, çizgili mizgili, göstermiş idim aşağıda bi yerlerde. güneş batmak bilmiyor ya kumsalda, bi huzur hali. eğil bi kabuk al, üç adım at. güneşe bak, sapsarı bebekleri seyret, eğil. böyle bi tempo.
bir kocaman plastik bardak dolusu kabuk topladım. ingilizceye çevrilemeyen kelimeler listesi yapmaya karar verdim. bu arada, karen ve carla ikilisi ben hırkayla üşürken denize girdiler. biri güney afrika diğeri kanadadan geliyo. gerçi yüzmediler ama ayak tırnaklarından fazlasını o suya soktukları için takdir edilebilirler.
sabahki daralcan halimi fark eden marisol tesadüfen duruma el koyup omlete çağırdı beni. spanish version. ne koymadık ki içine... perulular mutfağı seviyo. çook eski peru pembe dizilerinin jenerik müziği eşliğinde yaptık, sanırım eski türk filmleri müziklerinin verdiği hissiyatı veriyo onlara. "aa bu şarkı da mı vaarr" diyp durdular. ben gittiğimde saat 3tü, "2de başladık" dediler. 4te yiyebildik omleti, tam bi törendi. görüntüsü köpek mamasını andırsa da, tadı harikaydı. bu arada, burhan öçal çaldım onlara, takdir ettiler. heheyt ne sandınız dedim. iyi geldi.
sonra işte bi bakmışım kabuk topluyorum.

oda (2)

dillere destan bi oda krizim vardır, hatta sanırım ilk postlarımdan biri de bunun üzerineydi. Posta Özgeciğimin yaptığı yorum da (aldığım ilk yorumdur hatta :)) durumu desteklemekte. dağılıyo kardeşim, ben napiym? topliym di mi... öyle kolay değil işte. Şansıma, bu oda büyük, hatta dormla kıyaslayınca hipodrom gibi duruyo, dağınıklık hayatımı kısıtlamıyo. neyse işte... Oda dağıldıkça üstüme üstüme geliyo, toplamaya kalkınca bi sağa bi sola saldırıyorum salakça yorucu oluyo. daralıyorum.
ama ben sebebini biliyorum. ilk iki yıl askeri nizam gerektiren yurdumda dağınık olmasına göz yumulan tek yer masam olduğu için bi tek masa çıfıt çarşısı gibiydi, onun dışında "yatakta para zıplatma" sınırına yakındım. Denetim gerek bana. Hatta canım ciğerim Zeycan'cım "deryik askeri nizam da yetmiyo, evlendiricem seni, kaynana nizamı hizaya sokacak" derdi. Dorma geçtim sistem çöktü tabii, bölünerek çoğaldım ve dağıldım. Orda en azından temizliği benim yapmam gerekmiyodu. şimdi bi de temizlik var. Valla böyle gitmez bu. hem evde kalırım ben hem de o kaldığım ev belediye tarafından basılır.
ehehehehe... her seferinde büyük bi hevesle marc, scotchbride, renkli toz bezleri, kova vs vs alışverişi... "kullandığın eşyayı yerine koy" denemeleri... Beyhude geçti yıllar...
Bu son ama. Yoksa 15 ay sonunda deliririm. üstelik daha çalışmamı gerektirecek bir ders almıyorum, ama bunun research methodology'si de var. bırr. duruma el koyucam, hatta Hijyen Tijen olucam, Elif Şafak gurur duyucak benimle. Evet...
buna karar verişimin temel iki sebebi var:
1) yurt görevlilerinin tamirat gerektiğinde izinsiz odaya girdiğini ancak dün öğrendim.
2) Mesela Mibi ya da Marisol'ü ya da başka birini çağıramam bu odaya. ayıptır yani. cık cık cık.
gidip marc, kova falan aliym bari. kısır döngüyü beslemek gerek.

kendi halinde olanlar kolonisi

biri böyle aratmış beni gugılda. çok sevdim. böyle bi koloni kurma girişimim olacak. haberiniz olsun.

23 Eylül 2006 Cumartesi

daral

böyle bayır aşağı (burda bayır yok tabii)

YANGIN VAAAAAARRRR!!!!

diye koşmak istiyorum, hani sırf manasız bi çığlık olmasın diye.

"bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır" cümlesinin ingilizcesi üstünde çalışmaktayım. daraldım daraldım.. anlatamıyorum ki. sezon açılışı yağmuru da yağdı zaten.


bu arada, semt pazarımızdan (ahaha) ufak bi not:
"turkish maydonoz". yaa :)

never mind, love more

şimdi hayatınızda duyduğunuz en enteresan hikayelerden birine hazır olun.
yarışmaya zimbabwe'den katılan bi arkadaş var. adı? Lovemore. aynen- love more. herkes "ne güzel isim" diyo hep tabii. ama bitmedi. onun bi de abisi var -adı ne? Never. Bir de büyükanne var, torunlarına "never mind, love more" diyen, böyle seven. Ve şimdi lovemore "ne enteresan isim abicim" diyenlerden nefret ediyor. kendi adını seviyor; ama sırf aklına gelen anıları anlatmamak için "adımı sevmiyorum" diyp çıkıyo işin içinden.
bu kişinin abisi 2 sene önce ölüyor. yani artık never yok. ailedeki ilk kayıp, daha önce hiç vefat olmamış. bi sene sonra da bu iki adı tek cümlede birleştiren kadın (lovemore ona öyle dedi), büyükanne ölüyor. lovemore için adı o andan itibaren bu iki kişinin anısı haline geliyor. "ne kuul isim adamım" diyenlere anılarını anlatmıyor, onun yerine adımı sevmiyorum deyip çıkıyo işin içinden. bu zimbabweli kocaman adamı görseniz, bu kadar duygusal bir sebep beklemezsiniz. hani fazla maskülen değil dese, tamam. hayır. "abim ve büyükannem" diyor.
ve sırf türkçede her ismin bir anlamı olduğunu anlattığım için bu hikayeyi bana anlatıyor. Bir tek isminin anlamı olanların anlayacağı bir dert olduğu için. ben de ona Satılmış ve Yosma'yı anlatıyorum dilim döndükçe, gülüyor. bunu bu okulda tek bilen benim şu an. ve hep beraber tekrar ediyoruz gençler:
Never mind, love more...
şimdi bu anlatmaya değer bi anı mıdır? doğası gereği evet.

22 Eylül 2006 Cuma

büyük hala

annemin halası, Leman hala vefat etmiş. 94 yaşında. onları daha önce yazmıştım, tanımaktan mutluluk duyduğum, nasıl olup da her şeye karşı bu kadar hassas, her şeyin farkında olup yine de iç huzurlarını koruduklarına şaştığım iki çınar.

Leman hala benim için, tuhaf ama, içi boş, yeşil renkli, limon şeklinde ve ebatında bir oyuncaktır- şişe çalar gibi bu oyuncağı çalarsınız. Aşkın nur yengi şişelere dokunmamıştı o zamanlar daha, ilk kez görüyodum. o kadar güzel çalardı ki ben küçükken mosmor olurdum denerken. o da bunu bildiği için muzur muzur gülüp o limonu çıkarırdı dolaptan. Otoriter ve yaşlı, üstelik de eski bir öğretmen olan birinden korkan 5-6 yaşında bir çocuk için büyülü anlardandı.

bir de 10-11 yaşında Ankara'ya taşınırken resmen devraldığım o güzel cam balık biblosu. İçim giderdi elime alıp bakmak için, "kırılır deryik" derdi hep. Gidiyorum diye törenle bana hediye etmişti, hala sapasağlam duruyor. Nedense o bibloyu kırmadan tutacak kadar büyümek diye bir şey yerleşmişti kafama, belki Hala'nın güveninin sembolü. Hediye ettiğinde sadece ikimizin bildiği bir sevinçle almıştım.

o yazıda da dediğim gibi, 94 yaşını huzurla devirdi, zoru başardı. mutlu ve güzel anılarla yaşadı, o çok sevdiği küçük çocuklara hep çok yakındı. daha ne ister ki insan? Hem dedemi görecek işte şimdi bir kez daha.


Şükran Hala'yı aradım demin. "bana iki satır yaz, ses olur, oyalanırım artık" dedi. içim buruk burdan naşi, annemle teyzem yanlarındalar. Tuhaf bir huzur da var bir yandan; çünkü yaşla gelen sağlık sorunları zorluyordu onu. Acı da çekmedi.

neyse, öyle işte...

...ve deryik ırçılıkla tanıştı

malum bizim ülkemizde Afro-türk diye bi kavram yok. "beyaz türkler" lafı da metaforik bi şi. Hani okuduk, duyuyoruz ama ten rengine dayalı ayrımcılığı hiç yaşamadık bence birebir. "ordaydım" belgeseli tadında, buyrun (bu uzun ve harlı bi yazıdır):

Bi jazz bardan çıkıyosunuz. Grup şöyle: bi türk, bi yunan, bi tane afro saçlı ingiliz, bi tanzanyalı, bi-iki perulu, bi hollandalı, bi bangladeşli, sanırım bi tane daha latin vardı, bi de çilekli (iğrencim). neyse, hadi dediler gece uzasın, den haag'da sabah 5'e kadar açık olan tek yer'e gidelim. Gidelim madem. Herkes içeri girdi, birimizi almıyo adam. kimi? John'u, yani Tanzanyalıyı. niye? "that's our policy". hımm.. adam katran karası diye olmasın?

Şimdi siz orayı yıkmaz mısınız? Zaten içim şişmiş gazete haberlerinden. Bi de güzel içmişim çakırkeyifim... ayrıca yani kaçıncı yüzyıldayız! adamın başına dikildim, daha doğrusu omuz hizasına falan anca... "açıklama istiyorum" diye. "policy'ni yesinler" bile dedim türkçe. içince ingilizcenin akıcılaşması diye bi olay var. adama uzun uzun o kıçıkırık barın policy'sinin insan haklarını ihlal edemeyeceğini haykırdım. tabii ki takmadı beni. "deryik hadi gidelim bak pasif direniş 10'umuz da çıktık" dediler. çok üzüldü sanki adam! bu sefer de kapıda durup her yeni gelene "kapıda renginizi kontrol ettirin yeterince beyaz olmanız lazım" diye sesleniyodum. ne kadar yaptım bilmiyorum, bi 5-10 dakika galiba. en son Sid isimli sakin yaradılışlı insan "nereye kadar" dedi. dedim tamam siz gidin ben de geliyorum. John'a da "ingilizim desen alır adi herif" dedim. "dibine kadar tanzanyalıyım" dedi. bu da bi şi.

eve dönüş yolu, yani işte bi sokak geçicez. allahım allahım..

"biz buraya MA için geldik, biz ırkçı değiliz, kendimizi biliyoruz, boşver".
"Daha önce başka bi yerde daha oldu, okula şikayet ettik bi şi yapmıyolar"

ne manasız laflar bunlar? sen ırkçı değilsin gördüm de yani pek itiraz da etmiyosun!! ayrıca okul napsın allahın kafatasçı korumasına, bireycikler ülkesinde? biri de "policy diyosa napıcan, o da öyle bi yermiş demek ki, gitmeyiz. hem burası onların ülkesi biz yabancıyız" dedi. delirdim. "yaa bu adam kanuna tabii değil mi? evet. anayasaya? evet. bunlar avrupalıyık insan haklarına bağlıydık diye yırtınmıyo mu? evet. e yani? bunlar beni de sırf türke benzemiyorum diye içeri aldı belki, onu napıcaz?" diye saydım. "bi işe yaramazdı ama gecesini berbat ederdik en azından, aydınlanmasını beklemiyorum" dedim. "yiyosa ırkçıyım kardeşim dese ya, ne şirketin arkasına gizleniyo" dedim. "68 ruhu öldü mü" bile dedim galiba :) habire "haklısın ama..." duydum. muhtemelen fazla bağırıyodum gecenin köründe. hepsi dağıldı beni bi tane gönüllüyle önden yürüttüler. biri de çıkıp "deryik haklı yaa ne çabuk pes ettik" demedi. tırsık herifler.

sonra "sabah gidip şikayet edersin" dediler gülerek. ha bi de yani o kadar itiraz ettim diye köyün delisi oldum!!! pasif direniş dediğin şey herkesi organize edip orayı en az bi hafta bomboş bırakırsan olur, 10 kişi bi gece gitmemiş adama ne...

john bi teşekkür etti, takma sen dedi. komik bi tip. ayrıca sakin adammış, "oluyo arada" diyp bıraktı. yeni uyandım, blog yazıyorum. okula gidince ya "türk kızı sarhoş nutuk attı"yı duyucam ve bi daha hiçbir yere davet edilmem ya da günün kahramanıyım. arası yok burda çünkü. her durumda çekinerek bakıcaklar bana.aralarında insan hakları master'ı yapanlar vardı, YUH çektim hepsine.

Daraldım daraldım.ooof.

21 Eylül 2006 Perşembe

ümmi de gitti işte... kaç etti?

Ben oturmuş ağlıyorum. daha da ağlarım. benim kardeşim de 14 yaşında.

ümmi gülsüm 15 yaşında canına kıyıyor; çünkü

tecavüz sonrası polise değil imama giden bir ailesi var.
tecavüzden sonra doğurduğu 3 aylık bebeği var.
tecavüzcüsü olduğu halde evlendirildiği ve habire dayak atan bir kocası var.
"Arkadaşlarım okula gidiyor, ben ise anne oldum. Bunlar olmamalıydı" demişliği var.



tecavüze uğramış.
o bebeği doğurmuş ve ona annelik yapmaya, onu sevmeye çalışıyor.
15 yaşında!
sürekli dayak yiyor.
her gece tecavüzcüsüne yemek hazırlayıp aynı yastığa baş koyuyor, bulaşığını çamaşırını yıkıyor, ne bileyim, elmasını soyuyor.

Ve bu kızın normal olmasını mı bekliyorlar?

Ben bu kızın anasını babasını, ordaki polis memurlarını, imamı ah hele o imamı, çocuk esirgeme kurumu yetkililerini falan, parçalara ayırırım, elimden alamazsınız.

"kızının sürekli şiddet görüp terk edilmesine dayanmayan baba damadını polise teslim etti".
tabii.. Çünkü o baba için tecavüz bir şiddet türü değil ki, bozulan namus. Onun için şiddet mor göz, kırık kol demek, onu yaşadığı için. 14ünde tecavüze uğrayıp çocuk doğurmadı ya, bilemez onu. O imam da kıymış ya imam nikahını, "bu sizin yavrunuzdur napıyosunuz" dememiş ya, allahından bulsun.


Ya peki bu kızın annesi babası,imam falan cezasız mı kalacak? Geri kalan 6 çocuk allaha mı emanet? Suçu ört bas etmek de suç değil mi? Peki bütün bu olaylarda en namuslu, en masum, en sımsıkı sarılıp öpülecek olan yine Ümmi değil mi?

hadi ağlamayın kolaysa.


kaç koyun ediyordu Ünzileler? sayamadım.

20 Eylül 2006 Çarşamba

distorted for beautification



ahaha iyi bozmuşum ama di mi fotoyu?
başka türlü olmuyo ablası, n'apalım oynuyoruz işte:)

panik yok!!

hayattayım. endişe etmeyiniz. bi baktım tam 2 gün olmuş ben bi şi yazmamışım. hemmmen dedim telafi ediciim. dersim vardı... bugün okullu oldum ben:)

politika 101 dersinin kitabının ilk chapter'ı elime ders notu olarak verilince bi an için "ah mazi" dedim. ademler ve havvalar seviyesine inmeden bi "politika ve güç dengeleri" dersi yapıldı allahtan. afrika kökenli olduğunu ingilizcesinden anladığımız hocamız fazladan 20 dakika ders yapıp beni kitledi ilk günden.

bi "population and the poor" dersim var (nüfus ve yoksul diye çevirmek abes geldi de). hocası çok tonton bi adam, iyi geçicek umarım. "rembrandt dediiniz adamın maaşını köle tüccarları veriyodu bi kere" vb isyanlarda sürekli. yani nedir, adamı kötü bi ressam mı yapıyo bu? yoo.. ama resimlerine bakarken düşünmeliymişiz. peki :) böyle bi sosyal sorumluluk halinin dibine durmak işte. O da malthusla başladı derse. ah dedim gençliğimi ömrümü çürüttü benim bu herif, yıkılsın karşımdan.

dün amsterdam gece hayatına akıp (zanzara'nın okulunun düzenlediği spanish night) sabah sürünerek den haag'a döndüm. tren istasyonundan bilet alırken gişedeki o nur yüzlü hanfendilerin her seferinde "den haag? oh, you mean den haaaggkkhhh" çekmesinden gına geldi, olsun ama... iyi niyetliler.

çok bi "sevgili günlük" tadında oldu di mi.. fark ettim ben de. olsun varsın. bu ara hep böyle zaten... ne olsa cevap belli:

olsun varsın.

olsun madem. ne diym.

bu arada, "dutch plate" diye önümüze sunulan yemekte lezzetli olan tek şey, dutch olmayan "köri soslu tavuk" idi. bi pilav bu kadar mı tuzsuz yapılır? caaanım sebzeler bu kadar mı üstünkörü haşlanır? adamlar yemek konusunda bile fonksiyonel. "keyif de neymiş işte, ölmemek için besleniyoruz" hali. ters bana. acı falan ama hint mufağıyla devam edicem. yoksa tadı olsun diye tuz tuz nereye kadar.

18 Eylül 2006 Pazartesi

özgecimle okulu özledik

mezuniyet.. özge İCK'nın şapkasını kapmış, ben ona sarılmışım, ters ışıkta cep telefonuyla fotoğraf çektirmişiz. mutluyuz ama di mi? çimlerdeyiz bi kere. işte bu fotoları yolladım ona, o sırada okulu feciiii özledik. içlendik içlendik, iç geçirdik. o hep çalışıyo, ben binlerce km uzaktayım. ve kendi okuluma arada bi ziyaret için gidip de öğrenci olamamak zor.



bugün kayıt günü telaşı yaşayan herkese selam ola... 8 dönem boyunca sürecek ve hep söveceksiniz. ama o bi türlü açılmayan registration sayfasına yazıcak bi şifreniz ve öğrenci no'nuz olduğuna sevininiz. saygılar.

ruj- parti- parti parti ruj

ben ruj severim- koyu koyu. benim bi rujum var, görseniz, resmen çingene pembesi bi mor(aa foto- görüyosunuzz). koyuuu bi mor ama pembe bi mor; ölüyo gibi durmuyorum. sonra soğuk günlerde (çatlayan dudaklara rağmen) bordo rujj en şarap bordosuu... şimdi de efendim en bi ciyak kırmızı rujum oldu. bööle trafik ışığı gibi göz alıyo canım rujum. mor rujum hala favorim ama, üzülmesin diye burdan sesleniyorum kendisine. sevmeyen ölsün onu. insanı mutlu ediyo. sepya camlı gözlük gibi bi şi bi nevi.



bu arada, dün endonezyalılar partisi vardı. partiymiş yani, çay gibi görünüyodu burdan, allahım nasıl kibarlar... bi ara afrika partisi de yapılacak. e peki geriye kalanlar? ahaha "the rest party" önerildi. eziğiz biz evet :) hatta kız "adı western party olur, oecd ülkeleri olur, beni bağlamıyo, allah için parti olsun" demiş. zanzaracım yarın beni okulunda ağırlayacak... onlarınki düzenli, her salı.



farfara'yı müzeyyen senar'dan iyi söyleyen yok.

bir iki üç on yüz

hep aynı 2-3 şeyi düşünmekten
düşünürken hep aynı 5-10 şarkıyı dinlemekten
düşüne düşüne hep aynı 1-2 sonuca varmaktan
ama aslında hep "sıfıra sıfır elde var sıfır" durumunda olmaktan
ve yine o hep aynı 2-3 şeyi düşünmeye başlamaktan
.
.
.
fenalık geldi bu ara.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker