9 Şubat 2014 Pazar

Peru günlüğü - 4: Puno

Eveet devam. hatırladıklarım giderek siliniyor, ucundan yakalıyorum.

Arequipa- Puno arasındaki yol Peru'nun en manzaralı yollardan demişlerdi, öyle de çıktı. parası ve vakti olana tren öneririm, biz otobüse bindik. İlk saatimiz vikunya koruma bölgesinin içinde geçti. Puno 3800 metrede olduğu için, kıvrıla kıvrıla dağlara tırmandık. Otobüs yolculuğunun en güzel kısmı taze meyve seansıydı sanırım, meyveler hep bir harika. 6 saatlik bir yolculukla puno'ya vardık.

yol üstü: vikunya uyarısı, ölenler için dikilen mini anıt mezarlar ve fonda her daim bi volkanik dağ.
 
Her şehir bir tür merkez demiştim daha önce, puno da peru'nun "folklor" merkezi, en eski etnik gruplardan bazıları burada yaşıyor. Şehrin en önemli yeri de meşhur Titicaca Gölü ki üzerinden aylar geçti ama hâlâ rüyama giriyor, öyle güzeldi. otele yerleştikten sonra biraz şehir turu için kendimizi sokağa attık. kolonyel kilisesi ve binalarıyla çok bir sürprizi yok şehrin; ama yine de cep güzeli.

Puno'nun çok bi özelliği olmasa da kendince deniyor işte: meydanı, kilisesi ve teyzeleri.
 Lonely planet'ın peru rehberine binbirinci kez teşekkür edeyim: balcones de puno isimli, dans gösterisi olan bir restoranda rezervasyon yaptık akşam için. evet, çok turistik; ama hem diğer seçeneklere göre daha sakin, kendi halinde bir yer, hem de başka türlü dans izleme şansımız olmayabilirdi. sonuçta harika yemekler (quinoalı dondurma!), en az 1 saat süren, canlı müzikli dans gösterisi ile geceyi kapadık. dansçılar güleryüzlü, müzisyenler neşeliydi, pek sevdik hepsini. sonuçta asık suratlı bir dansçı kadar mutsuz bir şey pek azdır.

türlü çeşitli danslar. tabii bi video değil; ama kostümlere dikiz. öncesinde hikayelerini anlatmaları iyi oldu. fotoğraf çeken ön masa türk bu arada. bi o beyfendi, bi ben zaten.
 Puno'da yükseklik etkisini gösterdi ve ben ilk gün, daha önce hiç yaşamadığım bir baş ağrısıyla kıvrandım. ben diyeyim darbeli matkap, siz diyin çin işkencesi. akşam yemeği üstüne koka çayı içtik, o biraz iyi geldi. koka çayı sahiden sihir gibi, ilaç gibi bir şey. yüksekliğe alışana kadar acı çekmemek için en iyi önlem bol su içmek ve hiç içki içmemek ki zaten tadımlık içiyor insan onca yorgunlukta. yine de ertesi gün için ilaç aldım, yepyeni bir insan olarak başladım güne. iyi oldu. bu ilaç günde 2 kez alınıyor, ben sadece 2 gün kullandım, bir yan etkisi de yoktu. peru'da adım başı satılıyor.

sabah hedef belli: göl turu.

Titicaca Gölü, kıtanın en büyüğü; çoğu Peru'ya, bir kısmı da Bolivya'ya ait. Uros adaları meşhur. Bu adalar sazdan yapılma; adalar, adadaki evler, tekneler sazdan, yemekler bile sazdan! inkalardan savunmak amacıyla yüzer halde inşa edilmiş yüzyıllar önce, ipi kesildi mi sürüklenerek bolivya'dan karaya çıkmak bile mümkün. gölde ayrıca sabit (gerçek?) adalar da var, Taquile gibi. günübirlik turlar Puno limandan kalkan teknelerle saat 9'da başlıyor, gün boyu başka tekne yok. sonra aynı tekneyle akşam dönüyorsunuz. taquile halkı ada turizminde söz sahibi olmak, geliri Puno anakaraya bırakmamak için bir turizm kooperatifi kurmuş, bileti onlar kesiyor, tekneleri onlar işletiyor. neyse, baştan başlayayım, taquile enteresan bir yer, sırayla.


 tabii ki hava yine sabah ayaz - öğlen yakıcı güneş - gece titreme döngüsündeydi. polarlarla çıktık yola, koşturarak teknelerden birine bindik. istikamet irili ufaklı uros adalarından biri. şansımıza pachamama çıktı, bizi adadaki 4 ailenin reisi karşıladı, çok neşeli, esprili bir amcaydı sağolsun. sazlıktan ada yapımını anlattı. tabii ki ispanyolca anlattı, o yüzden arkadaşlar iyidir. ada çok acayip: her adımınızda zemin biraz batıyor, e çünkü saz! 2-3 ayda bir sazlar çürüyormuş, yenilemek gerekiyormuş. turistlerden fırsat bulurlarsa adaların bakımını yapıyolarmış. her evin bi güneş paneli var, bazı turistler 1-2 gece adalarda konaklıyor veya saz teknelerle kısa bir tur atıyor. bizim vaktimiz yoktu, günübirlik turla yetindik. tur teknesi bunlardan değil bu arada, bildiğiniz boğaz motoru.


Uros adaları: meşhur saz tekneler, köy şefinden maket eşliğinde sazdan ada yapma eğitimi ve mini mini köy.






























Bir saatlik turdan sonra tekneye döndük. göl çok büyük. taquile'ye gitmemiz bir saate yakın sürdü ki gölün ortasında bile değil! bu arada güneş yükseldi, tshirtle terleten bir sıcak başladı. güneş kremini ben unuttum, siz unutmayın. adada yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle köy meydanına doğru tırmandık. öğle yemeğini adanın yegane restoranında yedik, tabii ki kooperatif işletiyordu. az ama öz bir yemek, çorba ilaç gibi geldi. sonra yürüyüşe devam edip adanın arka tarafından diğer limana indik ve tekneyle dönüş yoluna geçtik. adadaki manzara inanılmaz, tarifi zor. biraz fazla turistik görünse de adalılar pek bu tür işgallere pabuç bırakacak gibi değil, olaylara hakimler, o iyi.

en güzel manzaraların adası Taquile ve nihayet tam kadro fotoğraf.
 Taquile komün sisteminde yaşıyor, üç inka kanunu geçerli: hırsızlık, tembellik ve yalan söylemek yasak. Adadaki tekstil sanatlari UNESCO koruması altında. Kadınlar pamukluda usta, yün örme ise sadece erkek işi, 8 yastan itibaren. Gerçi yünü kadınlar eğiriyor; ama öremiyolar. Neden? Çünkü adada sıcaklık gündüz 20-25, gece 2-3 derece. cinsiyetler, hiyerarşiler efendim; gölün ortasındaki komünist adada bile bizi bırakmıyor. 3 katlı bir satış yeri vardı; ama bir şey almadan çıktık.

Titicaca Gölü'nün güneşin doğduğu yer olduğuna, kendilerinin de bu gölden doğduğuna inanan bir halk Taquileliler. O gölü bir kere gören başka bir şeye inanmaz zaten, sonsuza gidiyor gibi. dönüşte biraz kitap okumaca, biraz gün batımıyla mest olmayla Puno'ya vardık. Önceden gözümüze kestirdiğimiz, sömürge valisinden kalma evinin içinde yer alan kafeye gittik. yemekler eh işte, ama ortam ve müzik güzeldi. belki sahibi liseyi ankara'da okumuştur, sakarya'daki rock barlara takılmıştır. bence mümkün.

yan teknedeki uroslu çocuk, taquile'ye nazır gün batımı ve puno'da akşam cafe'si.

puno gezisi görece sakin; ama benim için oldukça etkileyiciydi. bir sonraki hayatımda deniz, güneş ve sazlıktan başka bir şeyle ilgilenmeyen uroslu bir çocuk olarak geleceğim dünyaya. tekneden turistlere bakıp sazların arasına saklanacağım. daha fazlası gerekmez.


arkası yarın: cuzco, amazon ve tabii ki machu picchu. valla az kaldı.

8 Şubat 2014 Cumartesi

granola

peru günlüğü sakız oldu. ofisten yazabilirim aslında; ama türkçe klavye olmadığı için erteliyorum, sonra hiç yazmıyorum. evet, klavye ayarları değişebilen şeyler, ama üşeniyorum. üşenmiym belki de.

neyse, herhalde hiç yapmadığım bir şey yaparak bugün blogda bi tarif vereyim dedim; çünkü öyle. tarif de dünya kolayı granola tarifi; çünkü öyle.

granola denen şey aslında bildiğimiz müsli a.k.a. yulaf ezmesinin yağ ve balla fırınlanmışı. çocukluğumdan beri süt konduğu an müslinin yumuşayıp lapa olmasını hiç sevmediğim için granolayı tercih ediyorum. ediyomuşum yani, burada fark ettim. neyse, paket paket almalar da bir seçenek olabileceği gibi, evde de yapabilirsiniz. hatta paket fiyatına kilolarca yapabilirsiniz, ondan bu tarif. tabii hazır alınabilecek bir şeyi evde yapmanın benim için yegane sebebi daha sağlıklı olabilmesi. haliyle içindekileri de ona göre seçiyorum.

toplam süre: 1 saat (uzuuun beklemeler yüzünden)
miktar:  yaklaşık 1 kilo

malzemeler:

4 çorba kaşığı / 1 bardak organik hindistancevizi yağı (burda bulması kolay ve fiyatı makul; ama türkiye'de fındık yağı tercih edilebilir. zeytinyağı filan olmazmış çünkü kokusu çok ağırmış, denemedim.)

4 çorba kaşığı / 1 bardak organik, işlenmemiş bal (genelde yağ ve bal 1:1 ölçüyle veriliyor. bal yerine pekmez, akçaağaç şurubu da olur. balın tattan öte fonksiyonu, yulaf tanelerini birbirine yapıştırması. birbirine yapışmış, iri parçalı seviyorsanız miktarı artırın. ayrıca yarım bardak esmer şeker ekleyen de var; ama ben kuru meyveli yaptığım için koymuyorum.)

500 gr iri taneli yulaf (jumbo oatmeal diye satılıyor burda)
100er gr kuruyemiş (ceviz, badem, fındık, şam fıstığı içi, ayçekirdeği içi vs, 2-3 çeşit)
100er gr kuru meyve (üzüm, dut, ince kesilmiş kayısı veya incir, yabanmersini vs, 2-3 çeşit)
1 çay kaşığı aroma (vanilya, fındık, tarçın olabilir, şart değil)
bir tutam tuz (şart değil, ben koymuyorum)

hazırlanışı:

Eveet. önce kocaman (tercihen cam) bi kap lazım; her şey burada karışacak. granolanın kuralı basit: yulaf ve kuruyemişleri karıştır, üzerine ısıtılmış yağ ve bal karışımını ekleyip karıştır, fırınla, soğuyunca kuru meyveleri ekleyip yine karıştır, kocaman kavonozlara boşalt, mutlu son.

taaaam genç kız granolası.
 ay galiba tarif bitti?! hiç bana göre değil, uzatabilirim bence. şöyle:

kuruyemişleri irice dövdünüz, yulafla karıştırdınız. hindistancevizi yağı oda sıcaklığında katı oluyor. düşük ısıda eritip balla karıştırırken tek amaç sıvılaştırmak, pişirmek değil. zaten balın o kadar da ısınması iyi değil. aromayı bu aşamada ekleyebilirsiniz, ben vanilyacıyım. bir de balın işlenmemiş olması tercih sebebi; çünkü sağlık yolundayız. neyse, maksat bu karışımın tüm yulafı kaplaması, gözünüze az gelirse ekleyiverirsiniz. bu arada fırını 150 derecede açın, ısınmaya başlasın. yağlı ballı karışımı yulafa boşaltıp tahta kaşıkla bi güzel karıştırdınız, mutfak zaten harika koktu. büyük fırın tepsisine yağlı kağıt serin (maksat kolay temizlemek), yağlı ballı yulaf karışımını güzeeeelce yayın, mümkün olduğunca eşit dağılsın. ısınmış fırının orta katına koyun, 15 dakika bekleyin.

yegane dikkat isteyen kısım yulafları yakmamak. patlamış mısır kokusu alıyorsanız kötü haber: yanıyor. ilk 15 dakika sonrası fırını açıp bir tahta kaşıkla tepsidekilerin altını üstüne getirin ki eşit pişsin (sonra yine eşit yaymak şartıyla). bu minval bi 10-15 dakika daha, ara ara karıştırarak bekleyin (çok pişmiş tercihiniz yoksa fırını kapatabilirsiniz, genelde kendi sıcaklığı yetiyor). piştikçe zaten rengi dönecek, fark edersiniz. sarılar kahverengiye yaklaşıyosa alarm. bir de piştikçe hacmen azalıyor biraz, ilk baştaki tepeleme tepsi gözünüzü korkutmasın.

yarım saatin sonunda tepsiyi çıkardınız, soğuyor yavrucak. o birbirine yapışmış, kıtır kıtır, koca taneli granolalar için bu kısım önemli, sakın karıştırmayın. bi 15-20 dakikanızı da bu alır rahat. sonra, o ilk karıştırma kabınıza (arada temizlediniz, çünkü titiz mutfak, sağlıklı yarınlar) geri boşaltıyosunuz tepsidekileri. balı / şekeri bol tutup iyice yapıştırmışsanız bir iki kez vurup parçaları ayırmanız gerekebilir. üzerine kuru meyveleri ekleyip bikaç tur daha karıştırdınız. büyük boy 2 kavanoza koydunuz.

ta taaa: yaklaşık bir kilo granolanız var, raf ömrü 2-3 hafta. güneş ışığından uzak, serin ve kuru yerde saklayınız!


bence en pahalı malzemesi yağ ve bal, kuruyemiş kısmı evdekilerle bile halledilebilir. yulafa ek olarak quinoa kullananlar da varmış, denemedim. ben bugün şam fıstığı, ceviz, ayçekirdeği içi ile yabanmersini, dut, üzüm kurularıyla yaptım, bir de goji berry ekledim. kıyılmış badem, iri rende hindistancevizi, kuru muz filan da yakışıyor. "şekeri az olsun ama tatlı olsun" derseniz toz tarçın eklenebilir. baharatlı sevenler toz muskat, karanfil de deneyebilir. çikolata tanesi de eklenebilir tabii, muzurluk derecenize bağlı. ben böyle şeylerde "az tuz, az şeker"ciyim. granola bence sütten çok yoğurt ve az reçelle güzel, nasıl yiyeceğinizi düşünerek de şekerini ayarlayabilirsiniz.

sonuç: bir pazar kahvaltısı değil; ama iş /okul aşkına güne kahvaltısız başlamamak için iyi bir seçenek.

bir de not: organik malzeme fiyatı türkiye'de saçma derecede pahalı olabiliyor, onu "piyasadaki standart üründen daha sağlıklı olan" diye okuyun siz.



...VEYA:

hazır aldığınız yulaf ezmesini (kuru meyvesiz olmasına dikkat) yağ ve balla karıştırıp fırına verin. kuru meyveleri sonra eklersiniz. tembel işi rocks.

30 Aralık 2013 Pazartesi

Peru günlüğü -3: Arequipa

Yine uçak koltuğu kıvamında rahat; ama gürültülü bir otobüs yolculuğu sonrası Arequipa'ya vardık. Hostele yerleştikten sonra kahvaltı için dışarı attık kendimizi. Turist info deskleri her şehirde gayet güzel çalışıyor, mini broşür, harita veriyorlar. yani eldeki rehberle boğuşmaya üşendiğinizde, o da bir seçenek. Neyse, yine kocaman meyve suları ve kahvaltı aşkıyla tavsiye edilen bir yere gittik, kendimize geldik. Arequipa'da 2 gece kaldık ki aynı şehirde en uzun kaldığımız seferlerden biriydi.

Arequipa = tatlı

 Arequipa güzel bir şehir, mimarisiyle meşhur. "ülke içinde ülke" denecek kadar kendine has bir tarihi, kültürü ve doğası var. Bir de tatlıları meşhur, her köşe başında kurabiye, şekerleme vitrini var. Etrafındaki 3 volkanik dağ tüm ihtişamıyla şehri sarmış, binalar bembeyaz taştan. Arequipa'yı pek sevdim, anlaşılmadıysa. Şehrin en önemli turistik faaliyeti yakındaki Colca Kanyonu'na yapılan geziler. 2-3 günlük turlarla kanyonda trekking yapılıyor, bolca da meşhur akbaba türü olan condor kuşları gözleniyor; ama bizim 1 günümüz vardı. İlk günü şehir turuna ayırıp ikinci gün arabayla hızlıca kanyon civarını gezdiren bir tur aldık, arkadaşlarımızsa yine şehrin yakınındaki derede rafting yapmayı tercih etti.

tatlı bir avlu içi kahvaltısı ve şehir meydanı
İlk günün yarısı tur ayarlamakla geçti, bir de günübirlik turdaki kaplıca için mayo aramakla. sonra şehrin gözbebeği manastırını gezmekle başladık tura. sadece zengin ailelerin kızlarının para karşılığında eğitime kabul edildiği, zamanında gayet lüks ve ihtişam içinde olan, hizmetçi çalıştıran bir manastırmış, hatta çekidüzen vermesi için roma'dan rahibe gönderilmiş ve bu parayla rahibe olma faslı bitmiş. kırmızı ve lacivert renkleri herhalde bu binayı renklendirsinler diye var yeryüzünde, öyle güzel bulmuşlar yerlerini. Kırmızı duvarın arkasında lacivert oda çıkıyor, onun yanında yine kırmızı pencere ve her köşede bir kaktüs veya çiçek var. tabii ispanyollardaki mağrib etkisi sebebiyle peru'nun göbeğinde tanıdık bir şeyler bulmak da bi garip his; ama dünya ufak veya koloniciler iyi çalışmış, neyse. rehberimiz manastırın az kalan rahibelerinden biriydi.

Santa Catalina Manastırı ve kırmızı ve lacivert.
Gördüğümüz Plaza de Armaslar arasında ben en çok Arequipa'nınkini beğendim. Katedral zaten pek şık, hemen köşede daha eski, ince ince işlenmiş bir kilise daha var. Katedralin arka tarafı ise resmen sultanahmet'teki halıcıların olduğu o sokakçık. bir restoranı gözümüze kestirip deniz ürünü siparişlerimizi verdik. arequipa volkanların ortasında bir şehir olsa da yakınındaki dereler yüzünden ülkenin en iyi karidesleri buradaymış. bir de çok meşhur bir biber dolması yemeği var, acılı. bucak bucak peru lezzetleri denedik, keyfimiz yerine geldi. pisco sour üzerine şarapla. bu arada şehir taksi dolu, her yer taksi, sadece taksi. bir de fotokopiciler. peru'nun meselesi nedir bilmiyorum ama bütün şehirler fotokopici - printercı istilası altında.

Manastırın meşhur çam ağacı & misti dağı, San Francisco kilisesi, Katedral ve yemek

ertesi gün sabah 4 gibi rehber bizi aldı, yola çıktık. peru = lahana gibi giyinmek. sabah ayazında ve geceleri kazak üstü polarla gezip öğlen 12de tshirt & güneş kremiyle yandık. nasıl hastalanmadık ben de bilmiyorum. neyse, o 1-2 saatlik yolda dondum. battaniye altındaki rehberimiz de işte, "soğuk ya" filan diyodu. he soğuk! nihayet güneş doğdu, iliklerimiz ısındı ve yol üstü köylere uğrayarak yolumuza devam ettik. bu köyler gayet suni pazar yerleri aslında. bir kilisecik, yanında turistler için kurulmuş tezgahlar, fotoğraf çektirmek isteyenler için bir lama, bir de folklorik teyze. bu kadar. ürünlerin aynılığı, satıcıların bezmiş çaresizliği ve sonsuz gülümsemesi, lamanın bıkkınlığı derken bastı her şey beni. çok rahatsız edici, insanı kendinden utandıran, "ne işim var lan benim elalemin köyünde bu saatte" dedirten bir şey. her zaman yaptığımı yaparak havalara baktım ve arabaya geri dönüş saatini bekledim.

colca kanyonu ve condor kuşu. yine fotoğraf mı yetmiyor, ben mi çekemiyorum, öyle bi şi.

sonra, vadi. vadi kenarı ve condorlar. şansımıza, saatlerdir orada bekleyip göremeyenlere inat, gittikten 5 dakika sonra 4 tanesi üstümüzde daireler çiziyordu ve sonra 7-8 tane olup uzaklaştılar. o kuşların tanrılar ve insanlar arasında elçi olduğuna inanmak gayet doğal, ben bizzat tanrı olduklarına bile inanabilirim. o kadar ihtişamlı ki. biz minik noktacıklara bakıp gülüyorlar herhalde. normalde yol, turizm derken kuş filan kalmaması lazım ama soyları tükenmesin, bölgeyi terk etmesinler diye vadiye yemek atıyormuş yetkililer. evcil condor? öyle gibi ama değil gibi.

meşhur inka setleri, ufukta kaplıca, asma köprü ve havuz sefası

Birkaç seyir terasında mola verip meşhur inka mühendislik harikası olan tarım setlerini takdir ettikten sonra, tambo- puye kaplıcasına doğru yola çıktık. asma köprüyü geç, üstünü değiştir ve sıcacık su. küçük havuzlar; ama suyun geldiği nehir aşağıda akarken, sabahtan beri arabada tıngır mıngır gitmekten bezmişken harika oldu. bir sonraki durak: volkan seyir terası. bu arada Arequipa 2500 m civarında, volkan terası 4000 m. henüz yükseklikten etkilenmiş değiliz, ama bi sersemlik yapıyor tabii fark etmeden. yerli halk taşları üst üste dizip dilek tutarmış volkanlara karşı, şimdi de turistler yapıyormuş bir heves. volkanları inceleyip sonra vikunya yuvası olan milli parktan şehre dönüşe başladık.
volkanlar, dilek taşları, vikunya tatlılığı ve verilmiş sadaka

Derken araç yalpaladı, korna ve acı frenlerle aniden durduk. minibüsün tekeri fırlamış! bir değil, iki tane hatta. arka tarafta duble teker oluyormuş, cıvatalar gevşeyince tekerler fırlamış ve yedek teker tabii ki yok! şoför ve rehber büyük bir sakinlikle "biz bi etrafa bakalım" diyerek geri yürüdüler ve tamamen aksi yöne fırlamış iki tekeri bir mucize eseri buldular. mucize, çünkü kanyon kenarından aşağıya veya suya filan uçabilirdi, parçalanabilirdi. olmadı. diğer tekerlerden birer cıvata alıp idare edecek bir çözüm bulmaya karar verdiler. biz de nasıl oldu da çift yön ağır vasıta trafiği varken hiç kimseye çarpmadık, bi kamyon altına girmedik diye düşündük durduk. 8-10 kişilik ekibimize bi sakinlik çöktü. eğreti tamirat sonrası düşük hızla sallana sallana şehre döndük.

sakin bir yemek, güzel bir uyku ve ertesi gün sabahtan yola çıkış: istikamet Puno. kıvrıla kıvrıla dağlara çıkan yol peru'da yapılabilecek en güzel otobüs yolculuklarından biri.

27 Aralık 2013 Cuma

Peru günlüğü - 2: Nazca

Kaldığım yerden devam.

Lima'da gece otobüsünü ucundan yakaladık. parmak izi, fotoğraf çektirme, otobüste kameraya alınma gibi binbir güvenlik önlemi ertesi 170 derece yatan koltuklara serildik. peru otobüsleri çok rahat ama şu merkezi tv yayını ve berbat film tercihlerinden vazgeçmeleri lazım, en azından gece otobüslerinde. en kısa yolculuğumuz bu. lima- nazca arası, 6 saat.

sabah 4'te terminal. yürür müyüz, burası neresi filan derken bi taksiye bindik. taksiye binmeden önce anlaşıldığı için kazıklanma derdi yok, canım peru. 4 soles, otele varış. yürürmüşüz, olsun. kapı duvar. otel sahibi uykulu ama gülümseyerek (gülümsemeyen fazla vergi filan ödüyo galiba ülkede. HERKES gülümsüyor) bizi odamıza yerleştirdi. burada yine yaşasın ispanyolca bilen arkadaşlar, tabii. 3-4 saat uyuyup kahvaltı etmeden yine bir taksiye atladık: hedef Nazca Lines. planör bir uçak kiralayıp havada 45 dakika tur atarak 10'a yakın figür göreceğiz. uçak daireler çizdiği için midesi hassas olanlar aç gelsin diyolar, bence harika bir tavsiyeydi, boş mide önemli. daha da hassassanız bi ilaç yutuverirsiniz, o ayrı.

havaalanına varış. önceki yıllarda çok kaza olduğu için yeni düzenleme getirilmiş, uçuşlar kişi başı minimum 80 dolar, böylece bakım yapıldığından, ikinci pilot bulunduğundan emin oluyorsunuz. 1-2 firma var ki tur acenteleriyle çalışmanın haklı gururuyla pek bi "buralar bizden sorulur" havasındalar, gururla "işte şunlar şööööylece benim için bekliyor" diyerek tedirgin, orta yaşlı turistleri gösteriyolar. biz başka bi firma seçtik, aynı fiyata 4 kişi özel tur yapan. neyse, pilot önce kısa bi bilgilendirme yaptı: rotamız, sırasıyla görülecek şekiller, uçağın kanadını takip etme şekli vs. hazırız.

ben ki yükseklik, hız ve kapalı alan korkusu, bi de yol tutması gibi ne varsa çeken nazenin bi kadınım, planör uçakları seviyorum. sanki düşmez, süzülür. kanatlı kutu. neyse, dizildik koltuklara. koltuk ceplerinde harita ve plastik poşet var. herkes bir cam kenarında, havalandık.

sonra ilk işaret geldi: "sağ kanat! kanadın ucuna bakın! balina! dönüyorum!" kanat.. kanadın ucu... tahtadaki yazıyı gösteren öğretmen cetveli gibi, pilot resmen işaret ediyor ve pergel gibi tur atıyor etrafında. o bi balina! zafer çığlıklarıyla fotoğraf çekiyoruz, sonradan hiçbir şeye benzetemesek de. onun için lingo lingo tıklamalar size.

harita, pırpır, uçuş ekibi son hazırlıkları yaparken ve ah o tepeler
Balina, örümcek, maymun, üçgen, adam, arı kuşu, kondor... tombala oynar gibi, sırayla gördük hepsini. sonlara doğru gözüm hiçbir şey görmeyip koltuk cebindeki poşete yapıştım, bi yere kadar tabii. olsun. çok güzel. otele dönüş, mis gibi kahvaltı ödülü. sadece günübirlik Nazca'dayız, gecelemeyeceğiz; ama sabah erken saatte boş kalınca ne yapsak diye tırım tırım şehir merkezine (köy meydanına) gittik.

Nazca'da yapılacak şey az; ama bi yandan da öz. bir günümüz daha olsaydı okyanus tarafına, Paracas'a gidebilirdik, onun yerine çöle gitmeyi seçtik. Kum sörfü, iki bin yıllık mezarlar, antik nazcalıların çöl boyunca tarım yapılabilsin diye açtığı, hala kullanımda olan su kanalları. rehberle pazarlık ve bi esnaf lokantası yemeği sonrası arazi aracına atladık.

çöl ne güzel şeyse, vaha daha da güzel. "nasıl oluyo da oluyo" diye seyretmelik. nazca'dan bir nehir geçiyor aslında; ama yazın kuruyormuş. Antik Nazca halkı (yıldız zamanları MÖ 100 - MS 500 arası imiş) dağdan inen suyun daha düzenli olması, tarım yapılabilmesi için 36 rezervuar ve ince ince su kanalları yapmış (gezdikten aylar sonra blog yazarsan işte böyle yüzeysel yüzeysel. her neyse).

vaha (fotoğraf yetmiyor), piramitler, rehberimiz ve sevgili çöl
sonraki durak Nazca mezarları. Chaucilla en meşhurlarından, ama bizim vaktimiz yoktu. onun yerine yakınlardaki üç piramidin olduğu bölgeye gittik, aslında daha çok ziggurat. kazı çalışmaları hala sürüyormuş, içeri giremedik. fon yok, ziyaretçi hevesli, rehber anca "tören, sunak ve mezar yeri" olduğunu söyleyebildi. yola devam. boyu o kayalık çöl yavaş yavaş kuma döndü. bir ara aniden durduk, mezar ziyareti için. mezar dediysem, kum üstünde kemikler. öylece açıkta. o kadar iyi bir mumyalama tekniği kullanılmış ki açıkta olmasına rağmen, bin yıllardır onca rüzgar ve erozyona rağmen kumaşlar, saçlar filan duruyordu. etrafında hiçbir güvenlik önlemi yok. alıp cebe atsan atılır, inanılmaz! rehberimiz "bunlar benim atalarım işte" dedi sakince. çok acayip, gerçeküstü bir an. kemik yığınının ortasına bi adım atıp bi kayayı aldı, silinen yazıyı yeniledi: DON'T TOUCH. "burası böylece, böyle mi kalacak" dedik şaşkınlıkla. "zaten yeterince yağmalandı" dedi. ötedeki tepeler, aslında birer mini höyükmüş. oralar da mezar doluymuş, ama yağmacılar tembel, devlet ilgisiz olduğundan şimdilik dokunan yokmuş.


yola devam. artık tamamen kum tepelerindeyiz ve yani, kum muazzam (merhaba ben derya, yaş 3, dünyayla tanışıyorum, her şey harika). rehber bi ara inip lastikleri indirdi, arabaya iyice tutunmamızı söyledi. ben "niye ki neden ki" diye aval aval bakınırken, rehberimiz "aa şuna bakın" diye hepimizi yan tarafa baktırıp kum tepesinden aşağı son hız daldı! son hız tepeler aşıp, o incecik kenarlardan 90 derece kuma atladık defalarca. ilk şoku atlattıktan sonrası müthiş eğlenceli. sonsuz kum her tür manevrayı şefkatle kucaklıyor, biz ne kadar çıldırsak da düşmeyiz. dalıp çıkmaya devam ettik, sonra bi tepede park ettik, sörf vakti.
ekip, hazırlık, fetih (uzaktaki noktalara tikkat).

Rehberimiz mum dağıttı hepimize, sörf tahtalarımızı cilaladık. önce oturarak, sonra yüz üstü yatarak, en son da ayakta kaydık. üç beş yedi kere. kaydıkça her yerimiz, ağız, göz kum içinde. kum güzel demiş miydim? güzel.

saat 5 civarı, dönüş vakti. çöl güneşi yakıcı; ama gecesi buz. polar kazakları giyip gün batımını seyrederek 1 saat sonra Nazca'ya vardık. güzel bir yemek ve yine yeniden gece otobüsü: bu sefer hedef, 8 saatlik yol sonrası Arequipa.

8 Aralık 2013 Pazar

Peru günlüğü -1 : Lima

Eveeet, nihayet peru yazısı. artık kaç post olur bilemiyorum, en az altı. kısmet. Başlayayım.

Gün 1-2: Lima

ABD vizesi almadan gitmek için Londra'dan Madrid aktarmalı uçtuk. Arada 3-4 saat bekledik ama hiç şikayetçi değildik, insan bol bol yürüyüp ayak - bacak dinlendiriyor. Bu rota tercihi sebebiyle de Air Europa ile uçtuk. Ben hiç bu kadar kötü yorum okumamıştım, kanatlı cehennem bekliyodum. Çok daha iyi çıktı, mesela koltuk araları filan iyi. Hosteslerle bi temasımız olmadı, onu bilemem. Yemekler kötüydü ama çantaya bi sandviç atarak çözülüyor işte.

Neyse, uçtuk konduk ve sabahın kör vakti Lima'ya vardık. Otelimiz her tarafı dökülen eski bir kolonyel konak. Mihrap yerinde, ama çok dokunursanız devrilebilir, öyle bir hava. Biraz dinlendik, sonra kendimizi sokaklara vurduk. İstanbul'dan bize katılacak arkadaşlarımızın uçağı akşam inecek, onları bekliyoruz. Otelimiz şehrin kuzeyinde, şehir merkezinde kaldık, ama bu aslında kültürel / tarihi merkez, modern lima güneydeki Miraflores'te akıyor. Lima çok şey sunan bir şehir değil, en fazla 2 gün geçirmelik, biz de öyle yaptık zaten.

Lima ve sarı: San Francisco Manastırı, yol üstü duvar, meşhur Fotografia Central binası ve manastır bahçesi
Peru'da her şehrin bir Plaza de Armas'ı var, bizdeki Cumhuriyet Meydanı misali. Neyse, Lima'nınki dibimizdeydi. Jiron de la Union caddesi boyunca yürüdük, meydanda volta attık. San Francisco Manastırı'na girdik ki yeraltı mezarları, kütüphanesiyle tarihi çok eskiye dayanan bir yer. Başta mırın kırın ettik; ama güzeldi, her tura bir rehber eşlik ettiği için bilgi alabiliyorsunuz, ingilizce sorun değil. İçerde fotoğraf çekilmiyordu, fotoğraf için: tıkır tıkır tık . Bu tur üstüne katedrali dışından incelemekle yetinip yürüyüşe devam ettik. Caddede karşıdan karşıya geçmek için beklerken bir anda - ve müzik ve dans!

teyzeler

ve tabii ki amcalar!
Olay neymiş öğrenemedik; ama arada oluyomuş böyle şeyler. Şansına denk geldik, güzel bir ilk gün sürprizi oldu. Otele dönüp dinlenirken ben bir yandan da Marisol'le buluşmaya çalışıyordum ki bu her durumda çok zor bir şeydir. Neyse, Miraflores yakınlarında bir restorana rezervasyon yapmışlar, hedef oraya gitmek. Şehirde toplu ulaşım yok gibi bir şey. El Metropolitano, metrobüs gibi çalışan yeni bir otobüs, kuzey-güney işliyor. central- miraflores gittiği için ve kendi yolu olduğu için ona atladık. Şansıma sevgili adaşım Darya hasta olduğu için gelemedi (üzülmeyiniz okuyucu, ertesi gün buluştuk. oralara gitmişim, kaçırmam), belki iyi de oldu, biraz yetişkin yetişkin takıldık.

Lima'ya kıtanın gastronomi merkezi diyolar ve bunda ciddiler.

Marisoller bizi deniz ürünlerine doyalım, hem de yerel şeyler tadalım diye "Embarcadero 41 Fusion" adlı, zincir bir restorana götürdü. Bu tür fusion restoranların atası Astrid y Gaston imiş, çok tutunca benzerleri zincirleşip yayılmış. Bir Astrid olmasa da, çok lezzetliydi. Fotoğraf tamamen eğitici bilgilendirici amaçlı, küfretmeyiniz. Sol baştan başlıyorum: içkiler pisco sour çeşitleri. Peru'nun üzümden yapılan, düşük alkollü, meşhur içkisinin koka, passion fruit, mor mısır ve sade çeşitlerini denedik. Pisco sour mis gibi bir içki, hem hafif, hem aromatik, bira niyetine tüketiliyor. yumurta akından yapılan köpükle servis ediliyor. Çeşitlendirmeye uygun, sütlü- tarçınlı bir versiyonu vardı ki nerdeyse alkollü salep. Güzel şey. Efendim, hemen yanında yine bir peru klasiği olan ceviche'nin farklı soslu versiyonları. Cevichenin sosu ayrıca soğuk bir çorba gibi, yemek öncesi içecek olarak da tüketiliyor. son kare de mısırın boyu için orada. bildiğiniz mısır tanesinin 3-5 katı filan. Ve sahiden mısır Peru'da yenirmiş, biz zavallı şeyler yemişiz hep, bunlar bambaşkaymış. Kızartmalık olan başka, baharatla kavrulan başka, on yüz çeşit mısır var. Keza patates. Kolomb bu kıtaya ilk geldiğinde sevinçten çıldırmış olmalı.
Miraflores: uçurum, park, paraşüt, okyanus.
Sonra sindirim turuna çıktık tabii. Miraflores, yalıyar kenarına dizili parklardan oluşuyor, hemen arkası da siteler. Aslında çirkin bir yer; ama okyanus ve parasailing her şeyi güzelleştiriyor. Manzarası ve yeşil alan bolluğu sebebiyle yamaç paraşütü için ideal, zaten sahiden pek popüler, her an gökte 8-10 kişi var. Birkaç yıl öncesine kadar, Miraflores'e gece adım atılmazmış, belediye mutenalaştırmış. Şimdi kocaman ışıkları, düzenlenmiş parkları ve o parkların alt kısmına yapılmış bir açık hava AVMsi var. AVM beni dehşete düşürse de okyanusa bakan kafe ve restoranları olduğu için pek tutulmuş; çünkü sahiden parklar dışında, oturacak bir yer yok. Gün batımında okyanusa karşı (yine) pisco sour içiyorsun, tepende vızır vızır paraşütlüler dolanıyor - Lima o an çok güzel.

Bunun dışında Lima, duvarlarla, dev kapılarla çevrili sitelerin şehri. Görüp görebileceğiniz en iğrenç trafiğin şehri, İstanbul halt etmiş. Nadir birkaç lüks mağazanın her yerinde güvenlik görevlisi, kamera çevrili olan, halkın balık istif minibüslere doluştuğu, sadece beyaz, ispanyol kökenlilerin şık restoranlarda görüldüğü bir şehir. Bu kısımları geçiyorum.


Efendiiim, ilk gün böyle laylaylom geçti, sonra arkadaşlarımızla buluştuk, biraz jetlag, biraz uyku. Sabah kahvaltı için yine zincir restoranlardan birine gittik. Peru'da en bol bulacağınız ve en lezzetli şey kesinlikle meyve suyu. 3-4 meyveli, karışık meyve suyunuzu söylüyorsunuz ve kişi başına 1 sürahi düşecek şekilde geliyor! Haliyle ziyadesiyle doyurucuydu. Chirimoyadır, maracuyadır, ilk denemelerimizi yaptık.

Santo Domingo Kilisesi tam bir içi dolu turşucuk.

Sonra bizim merkezin en önemli yapılarından olan Santo Domingo Kilisesi'ne gittik. İspanyollar zamanında şehri birbirine denk, kare bölgelere ayırıp her bir bölgeyi bir manastıra / mezhebe teslim etmişler, böylece idaresi de kolay olmuş (kabaca bu). Bu çeşitliliğin üstüne yerli halkın inanışları da eklenince yer gök aziz dolu. aziz olmak için 3 mucize şartı aranıyor, henüz 2.de olup öldükten sonra mucize göstermesi beklenenler var; hastalara şifa verebiliyormuş gömüldükleri toprak. Zaten dinle alakam yok, sahiden masal gibi geliyordu; ama candan inanan insanlar var, azizler ciddi mesele. Kilise pek güzel, Avrupa'dan çiniler, yağlı boya tablolar taşınmış. Buranın da meşhur bir kütüphanesi var, kıtadaki en eski kitaplar buradaymış.

 
Museo Larco'yla cehaleti dindirme keyfi.

 Burdan sonra hedef Museo Larco. Ne kadar okusak da Latin Amerika tarihi cahiliydik, o yüzden müzedeki karşılaştırmalı, haritalı uygarlık tablosu pek iyi geldi. Sonra kendimizi Peru’nun binbir bölgesinden seramiklere, uzun tarihine bıraktık, Chimu, Nazca, Moche öğrendik. Bu kısım zaten yeterince doluydu, kapanışta da meşhur erotizm müzesi var. Aynı müzenin ayrı bir bölümü, restoranın yanında.


Erotizm müzesi, adının hakkını veriyor.
 Ölüm konusunda takıntılı bir mitolojinin yaşam veren cinselliğe de düşkün olması normal herhalde. Vazolar gayet grafik, bir yandan da nerdeyse sevimli canlandırmalarla donatılmış. Tabii ölülerle sevişme kısmı hariç – orda bi durup düşündük dostum.  

Sonra sonra sonra... muhteşem final: Darya’yla buluşma!

Darya hanımla ben, pek de iyi geçinirken
Buluşma mekanımız tabii ki bir dondurmacıydı. Tanıştık, oynadık, vedalaştık. Az oldu; ama güzel oldu. Hem ingilizce bildiği için birinci elden anlaştık ki ben daha ne isterim.

Sonra akşamki Nazca otobüsüne doğru yola çıktık, otelden bavullar alınacak. Bu arada Marisol "trafik çok kötü; ama yani öyle böyle kötü değil, of yani berbat kötü" dedikçe, "ya nolecak yeaa biz istanbul biliriz" havalarındaydık. Büyük hata. trafik ÇOK kötü. arada hâlâ rüyama giriyor, öyle kötü. Taksiye bindik, 15 dakikalık yol 1,5 saat oldu. Otele ulaşamayışımız bi süre sonra otobüs kaçırma paniğine döndü. El metropolitano olmasa kaçırırdık zaten ve 2 haftalık plan tamamen kayardı. Neyse - ucundan ve koşarak da olsa yakaladık. 

Gece otobüsü, istikamet Nazca. Arkası yarın.

1 Aralık 2013 Pazar

dutluk

Kendi rekorumu kırdım - 2 aydan uzun zaman olmuş. bu arada postladığımı sandığım saçma yazı da taslak olmuş, iyi aslında. çok saçmaydı çünkü. postlamadığımı şimdi fark etmem de işte, "çocuk büyüdü kendi kendine oynuyodur" rahatlığına kapılan ebeveyn hali: çocuk evden kaçmış.

ben işe başladım, 1 ay bile oldu (ilk maaş yemelerdeyim). her zamanki gibi bu günlük tempo değişikliği çok travmatik oldu, ya gece zebanisi gibi kör saatlere kadar oturuyodum ya da saat 21.40 civarı esneyerek sızıyodum ve sabah uyanamıyodum. biyolojik saat değil kuyumcu terazisi, hassas kantar. ilk ay bitti, insana döndüm.

Yokluğum dünyayı kurtardığımdan yani. yine de sanırım hala aklımdan post yazmak geçiyorsa bu blog henüz miyadını doldurmamıştır. tam da böyle "evlendi, çalışıyor ve burda da blog bitmiiiiiş" olur yoksa. istemem öyle olsun; o kadar sıkıcı olmiym n'olur. sıkıcı mı bu? eh yani, vakitsizlik sıkıcı, sebebinden bağımsız. vakitsizlik değil, vakit yaratamamak. ben günlük tutmayı da azaltarak bırakmış, sonra da büyümeme vermiştim; ama belki sadece günlük tempo değişikliğiydi o da.

Gündem o kadar saçmalaştı ki bu kalabalıkta gündemi takip edemiyorum, etmiyorum da. çok acıtıyor bu saçmalığı, anlatamam. hep kötü, acıtıcı, zalimceydi haberler; ama artık saçma ve bence saçmalık çok ağır bir ceza. sisifos gibiyiz, o haberler üzerimize dökülüyor, bize ite kaka bi yere taşıyoruz onları, ertesi gün yine aynı garabetlikler yağıyor üstümüze. sisifos yılmazdı da ben yıldım. doz aşımı oldu. belki de ben sahiden uzak oldum. bir haller oldu. o dedi ki - bu dedi ki saçmalıkları iyice garabetleşti. "her şey topluca dibe vursun ki yüzeye çıkalım, nefes alalım" ruh halime gömüldüm, o batışı bekliyorum. gazete websitelerine ucundan bile bakmadan günler geçiyor. böyle değildi. fena olmadı gerçi. twitter yüzünden bi de tabii. hızlı hızlı yazmalar. gerçi orayı da azalttım. aman iyi ki bi mesaim oldu, sanki bilmediğimiz şey.

şimdi peru yazacağımdır. ekim başı gittiğimiz peru. vakit dediğin kuş misali. ya da evden kaçan çocuk. böyle de bağlarım konuyu.

27 Eylül 2013 Cuma

apdeyt

O mülakata gittiğim iş oluyo gibi blogcuğum. Belki de olmaz gerçi de işte, gayet iyi geçti mülakat. Kısmet. Tabii ben olursa ihtimaline çok yapıştım; çünkü olması lazımdır artıktır. Haliyle 1,5 senedir aylaklık ve pineklikle geçirdiğim zamanlar, evden çıkmadan geçip giden günler (hafta ve ay da olabilir) şimdi tam bir panik sebebi. Sünnet öncesi istanbul turu attırırlar ya çocuklara, o ruh halindeyim. hava güneşliydi bugün mesela. Niye evdeyim, bilmiyorum. biliyorum da yani saçma işte. ayh.

*

peru'ya gidiyoruz malum. plan daha yeni netleşti sayılır, 2 çift ve 2 ayrı ülke olunca, anca. toplam 2 hafta gezi süresi ama bir güncük daha olsa tam olacaktı, öyle bi hal. neyse, hallettik. Farklı râkımlar farklı iklimler, o bir mesele. sıcaklık 3 dereceye kadar inip sonra 30 dereceye kadar çıkıyor. Bir de bi sorun olmaz da amazonlara gidebilirsek diye yine bana bana bana sıtma hapları. hapları daha almadık. râkım farkından rahatsızlanmamak için de hap yedeklemek lazım. ay bi rahatlık var üstümüzde, hakkımızda hayırlısı.

10 kilo ve hatta daha da az eşyayla gitmek şart, ideali o. kalın da giyinmek de gerekiyo bi yandan, herhalde bi teyzeden panço filan kapıcam. bi de "balıkçı botunuz olsun mutlaka" gibi abuk subuk notlar var, birilerini dövebilirim bunun için. ben alacağım çorap sayısını düşünüyorum, adamlar bi de plastik çizme taşımamı bekliyor. işportayı da mı ben öğreteceğim? tabii ki taşımayacağım. olmadı poşet bağlarım artık.

Bi diğer sorun da mesafeler. Peru büyük. Yani hem sahiden büyük, bi de dağlık. otobüse biniyosunuz bolca; ama saatler sınırlı, zaten "öyle gidip gardan ilk bulduğunuza da binmeyin" diyolar. biz varan-ulusoy konforu aradık çünkü en kısa yol 6 saat, 10 saate kadar çıkıyor. habire otobüsteyiz.

Neyse, (nihayet) belirlenen 13 günlük rotamız aşağıda (geçişler heeep otobüs):
  • Lima: varış, jetlag ve şehir gezisi (2 gün)
  • Nazca: kasaba turu ve Nazca Lines'ı görmek için planör uçak turu (1 gün)
  • Arequipa: bir gün Arequipa şehir turu, bir gün colca canyon (2 gün)
  • Puno: bir gün kasaba turu, bir gün lake titicaca (2 gün)
  • Cuzco: tüm günü yolda yiyip akşam yarı baygın varmaca. (1 gün)
  • Manu Milli Parkı: Amazonlar burası işte. biyosfer rezervi, çılgınca bir tür çeşitliliği filan. bitince cusco'ya dönüş. (3 gün)
  • Kutsal Vadi (Urubamba): Cuzco yakınlarında, günübirlik tur. (1 gün)
  • Machu Picchu: bir gece önce Aguas Calientes'te kalıp gün doğumunu yakalamaca.(1/2 gün)
yerel uçakla Lima ve ertesi sabah dönüş.

Daha önce okyanus aşırı uçmadığım için ciddi bir jet lag korkum var. zaten normalde çok ve düzenli uyuyan biriyim, uykusuzlukta hulk'a dönüşmem mümkün. ilk gün lima'da dinlenmek ve dönüşte de bütün pazar günü dinlenmek yeter umarım. bel ağrısı filan da olmazsa yırttık.

Biz bu yerleri çok basit bir şekilde "peru top 10" listelerinden belirledik. Hepsi Güney Peru'da. Birini elemem gerekse Nazca Lines'ı eleyebilirdim; ama o da Lima-Arequipa arası uzuuun otobüs yolculuğunda bir mola, bir rahatlama olsun diye var temelde. Beni en çok heyecanlandıran Manu, bir de Machu Picchu tabii. Nazca Lines turunu oradaki yerel havaalanından halledeceğiz, zaten yarım saat sürüyormuş. Arequipa ve Puno kısımlarındaki turları buradan almaya gerek yok gibi, çünkü öncesinde bir gün var, şehirde hallederiz. Manu Milli Parkı için çadırda kalmalı filan bi tur alıyoruz, onu buradan rezerve edeceğiz. Machu Picchu'ya giriş biletlerini Cuzco'ya ilk gittiğimiz gün halletmek istiyorum, eğer oluyosa. Sabah 4'te kuyruğa girmemek için, bakalım. Bu arada ortalama yükseklik 2500 metre, göl gezisi 3800 metre ile en yüksek kısım. Arada Manu'da deniz seviyesine inip tekrar çıkma gibi bir şey var ama 3 günden bi şi olmaz herhalde. Çok kötü olursak koka çayı artık. bakalım.

"Ne yapmak isterdik de yapamıyoruz" kısmını da yazayım: Huaraz'a gitmiyoruz mesela. Lima'nın kuzeyinde kalıyor, rotamız dışı biraz. Colca yerine gidilebilirdi sanırım, harika bir vadiymiş; ama Colca bize yetecek bence. Inca Trail yapmıyoruz; çünkü eskiden 2 günlük turlar da park alanında çadırda kalırken şimdi minimum 4 gün şartı var. Hani okuyup da yapmak isteyen olursa parka giriş izinlerini önceden almayı unutmasın, max 400 kişi mi neydi, bi kişi sınırı var.

Şimdi ilaç, otobüs bileti, tur rezervasyonu, konaklama vb işler kaldı. "onlar kolay yea" diyoruz, öyledir umarım.

Special thanks to dünyayı gezip bitirmiş arkadaşım murat ve blogu.

18 Eylül 2013 Çarşamba

tefadüs

Bir zamanlar burada demiştim; ama şimdi bulamıyorum (pazar yerine döndü iyice blog zaten), benim hayatım hep "ne gele gele" kararlarla şekillendi. en fazla bir seçenekle, iki oldu mu delirerek. hep de güzel şekillendiğinden, sanırım onun verdiği bir rahatlık, bir ölü toprağı var. ne zaman ki böyle şekillenemedi, ben aptala döndüm. mesela son 1-1,5 yıldır aptal haldeyim. bir tek seçenek çıksın, o da iyi çıksın istiyorum. böyle şanslı olmayı bekliyorum. salakça ama öyle işte. "şansını sen yarat" diyenlere cevabım yok.

cuma günü mülakatım var. o işe başvurdum, hani fazla tanıdık olan. maaş > zevkler ve renkler. randevu için telefon ettiklerinde ölü balık sakinliğiyle "hı hı evet. hııı. evet teşekkürler" diye konuştum. güvenli suların heyecansızlığı. şimdi fark ettim ki sandığımdan daha da tanıdık, çok daha fazla. o kadar ki ben dönüp dolaşıp aynı kişilerle çalışacak bile olabilirim. tamam daha ilk mülakattan havalara girmeyeyim; ama hayat çok, çok acayip. çok garip hayat. zaten tesadüflerin üzerimde mıknatıs gibi bir etkisi var, "aa her işte bir hayır vaar!" diye koşarak atlıyorum. işi o zaman sevmemiştim; ama bir sebebi de iş tanımı dışında, önüme gelen her şeye bulaşmak zorunda kalmamdı. belki şimdi sevebilirim. en azından insanları sevmiştim. demek ki delirmeden bir süre devam edebilir. iyi ki havaya girmiyorum bu arada.

neyse, bu işi de alamazsam eğer, bu posta bakar bakar güleriz artık. çaylar benden.

17 Eylül 2013 Salı

dehşet

Bazı sesler, görüntüler var aklımda, küçükken izlediğim haberlerden kalma. o zaman yok tabii "dikkat bilmemkaç yaş altı burayı görmesin" filtreleri. zaten olsa bile gafil avlıyordu o sahneler genelde. annem mi bana "bakma" diyecek babam mı, ikisi de dehşetle izlerken? neyse, hepsini yazmiym tabii de seçmece olanlar şunlar:

biri, ben ilkokul 4'te mi neyim, kızılay meydanındaki o kameraman. feci dövdüler, öyle böyle değil. kaldırımda, yüzü gözü kan içinde. kamerasının üstüne kapanmıştı; çocuğunu korur gibi. "kamerama vurmayın" diyordu sadece, ağzı kanla dolu, mırıltı halinde. öyle dedikçe kamerasına vurdular, o da vurdurtmadı. bi de ben kızılay koluydum o zaman, oksijenli su ve tentürdiyotlu pamuğun kendimi sınır tanımayan doktor gibi hissetmeye yettiği zamanlar. onu oradan çekip alsınlar, yaralarına pansuman yapsınlar, kamerası da hep yanında olsun istedim. "kamerama vurmayın, kameram kameram". ben öyle ekrana baktım, kaldım.

bir diğeri manisa davası. belli ki liselilere çok kötü şeyler olmuş ve ben ortaokuldayım. dava bitmiş, yine o ufak pencereli nakil arabasına binmiş götürülüyorlar. arkadan incecik, solmuş bir ses, "o daha çocuk, götürmeyin, o daha çok küçük" diye ağlıyor. annelerden biri, yere yığılmak üzere. ben yine ekrana baktım, kaldım. nasıl bir yere götürdüklerini, ne yaşadıklarını hayal dahi edemeyeceğimi, öyle bir kötülüğü hiç bilmediğimi anladım.

bir de işte, en çok da belki "Arkadaşlar! ben bir anayım benim sesimi duymak zorundasınız, beni dinlemek zorundasınız" sesi. Berfo Ana. çığlık değil, bir gerçek. Öyle çıplak, olduğu gibi, olduğu kadar net bir gerçek.

*

Bu yılki Hrant Dink ödüllerini Cumartesi Anneleri almış. Benim için ilk yıldan, ilk günden beri onlar alıyor sadece. Berfo Ana göremedi. Biz onları duymak zorundayız, duymadık. Yürüyüş yaparken, parkta koşarken "benim annem cumartesi" çalıveriyor kulağımda. o şarkı listesinde olması bile ayıp belki, öyle rastgele çalabilmesi... neyse, politeknik direnişinin melodisi. bi bankta soluklanıp dinliyorum. havaya, suya bakıyorum, gözlerim yaşarmasın diye. sonra işte "beni dinlemek zorundasınız" diyor ya sonunda, işte o an cemil, manisalı çocuklar, o kameraman, diğerleri... hepsi birden diziliyor bankta yanıma. ben katıla katıla ağlıyorum. nasıl iyi geliyor. 

ben şarkıya ağlasam ne ki zaten. kimse de "n'oluyo" demiyo bu arada, demezler. birey birey. kimse "nen var kuzum" demez. iyi aslında. sorsalar ne diyeceğim? sanki anlayacaklar, sanki cümlemi sonuna kadar dinleyecekler. biri demişti bana, "o zamanlar çocuktun. kürt bile değilsin. e yani, neyin acısı bu?". di mi ya. "dehşetin acısı" demiştim. öyle çünkü. yaşadığımdan, bildiğimden değil; tam tersi. yaşamadığım, bilmediğim için hissettiğim dehşet.

*

2007'ydi. eylül mü ne. canım perulum, biricik Marisol gecenin bi körü kapımı çaldı. o öyleydi zaten, gece kuşu. benim 5. uykumda olmamın hiç önemi yok. sabahın 3'ünde uyandırıp kahve falı baktırır, "yahu bu ülkede niye hiç taş yok?" dedim diye benim için tüm şehri dolaşıp taş toplar, berbat günlerim bitsin diye uğurlu leprechaunlarını bana ödünç verir filan. bu alemden değil marisol ve onun alemi çok güzel.

neyse, kapımı çaldı. gözleri ağlamaktan şiş; ama gülüyor, zıplıyor, fujimori diyor, yarısını da ispanyolca söylüyor, ben tabii ki bi halt anlamıyorum. tane tane "Fujimori'yi yargılayacağız! Şili iade ediyor!" diyor bana. Fujimori'nin baskı ve insan kaybetmelerle dolu yönetimi çok eski değil; onun çocukluk, gençlik yılları. Oooo büyük haber! çığlık çığlığa zıplıyoruz. Bana ne oluyor, bilmiyorum. Bir diktatörün daha yargılanması, yargıdan kaçan bütün insan müsveddelerinin sonunun geleceğine dair yeni bir umut. Bu güzel haberin şerefine kahve yapıyoruz, tabii ki. O aralıksız anlatıyor, nefessiz. Sonra, biz ayrı ülkelerde ayrı yollara gitmişken, 2009'da kararı okuyorum: 25 yıl. Bir oh çekiyorum. o gece yıllar sonra tamama eriyor.

*

Şimdi gördüm Seyhan Doğan haberini. 1995'te, 14 yaşındayken kaybedildi Seyhan. Anne babası acıyla, onun izini, kemiklerini arayarak, daha doğru düzgün yaşlanamadan öldü. Bu yıl bulundu Seyhan, bir kazıda kemikleri çıktı ortaya. Ailesinin yanına gömülecekmiş. Çığlık çığlığa koşmak istiyorum, başka şey gelmiyor içimden. 

Hollanda'dayken şu iyiydi bak: etrafımdaki herkes böyleydi. herkesin toprağından kemikler çıkıyordu, bi anormal olan hollandalılardı. marisol'ün fujimori'si vardı, tanya miloseviç'i anlatırdı. Noira'dan suharto'yu dinledik hep. acı yarıştırmak değil, birbirinin yarasını yalamak resmen. delirmemek için anlatırdık. değiş tokuş yapardık acıları, bildiğimiz, bilmediğimiz, niye bilmediğimize yandığımız acıları. sonra bir sürü içkiler, bir sürü şarkılar. hissetmeye vaktimiz olurdu doya doya, daha iyi bir işimiz yoktu yapacak. olmuşu, bitmişi, gördüğümüzü, duyduğumuzu her şeyi tane tane hissederdik. acıysa acırdı. komikse kahkaha atardık. bol vakitler işte.

*

Bu ay DVDsi çıkmış diyarbakır cezaevi belgeselinin. tam adı "5 No'lu Cezaevi: 1980-1984", Çayan Demirel'in işi. Belgesel aslında 2009 yapımı, festival gösterimleri, ödülleri var. Ben birkaç gün önce, internetten izledim. Daha önce de izlerdim de işte çok erteledim, çok kaçtım. "Tarihin şen çocukları"ndan kaçtım. Sonra tanıştık. Dişlerimi kenetlemişim izlerken, tırnaklarımı da avcuma batırmışım, bitince fark ettim. "burası cezaevi değil, bir okul" - bu lafın varacağı işkencesiyi tahmin edebilir misiniz? hiç sanmam. düşünebilirsiniz; ama asla o kadar karanlık olamazsınız. 

Siz de tanışmak isterseniz, belgesel için link burda. DVD de olur tabii. Bir de bi zaman bi televizyon programı olmuş belgesel ve cezaevi hakkında, o da burda. Dehşet bazen insana iyi geliyor. Ertelemeyin.

10 Eylül 2013 Salı

22

Son postuma boş boş baktım demin. Derdimi seveyim. Çok şükür ki böyle dünyevi meselelere dertlenecek olduğumuz an daha büyük dertler veren bir ülkenin vatandaşlarıyız.

Ahmet Atakan dün öldürüldü. Kaçarken, polis 5 metreden gaz fişeği atmış kafasına. Bizim salona bakıyorum, boydan boya 5 metre. Burdaymış Atakan, şurdaymış polis. Altında akrep. Boş vitese alsa 5 saniyede yakalarmış Ahmet'i; ama gaz atmak daha isabetli tabii. Bizim salon cinayet mahalli. Binbir açıdan düşünüyorum. Kafasına nişan alış, yaralayış. Ahmet düştükten sonra etrafına gaz atmış polis, yanına yaklaşılmasın diye. Sonra ambulans gelemediği için vatandaşlar götürmüş hastaneye. Kalbi durmuş, çalıştırmışlar.

Ben dün gece uyurken "hayır ölmedi, yoğun bakımda" haberleri vardı, "akbabalık etmeyin" deniyordu. Nasıl inandım buna. Tabii ki ölmeyecekti. Oysa daha o haberler gelirken ölmüş Ahmet, 22 yaşında. Olay çıkmasın diye vaktinde söylememişler. Polis hastanede yoğun bakıma gaz atarken, olay çıkmasın istemişler. O çoktan ölmüşken, hızla soğurken, annesi kapıda dua ediyordu yani. Bu yaşatıldı insanlara. Abdullah Cömert de Antakyalıydı, o da 22 yaşındaydı. Abdocan için sokaktaydı Ahmet, kanı yerde kalmasın diye. Komşusu Suriye'de kan akmasın diye. ODTÜ'deki hukuksuz yol çalışması için yaşıtları yine şiddet görmesin diye. Kendi başına gelen her şeye karşı sokaktaydı.

Polis vurdu ya, "çatıdan düştü" dediler. Hep bir açıklama vardır ve hiç geciktirmeden yapılır. Mesela Metin Lokumcu için"bana taş attı" demişti Başbakan. İstese de atamazdı, başbakan gelmeden çok önce hastanedeydi zaten. Elindeki taş değil, limondu; ama önemi yok. Kronolojinin, kanıtın, belgenin bir önemi yoktur böyle durumlarda, ölürken kalkıp taşını atıp tekrar ölmüştür o deyyus, bilir onlar. Metin Göktepe de kendini balkondan atmıştı. Festus Okey arbedede seken kurşunların hizasında durdu. Uğur'un terlikleri rüyanıza giriyorsa terörist olduğu için. Roboski'de ölüp giden çocuklar kaçakçıydı zaten. Ceylan, o ceylan gözlü minik Ceylan, bombayla oynadığı için parçalandı. 18 aylık bebek bile gaz kapsülüyle başından yaralanarak ölmüş olabilir, biz ona taş diyeceğiz. Mumcu arabasına binmeseydi, Dink kapı önüne çıkmasaydı. Bunlar böyle işte hep; bu ülkenin daimi bir tom&jerry çizgi filmlerindeki hassas düzeneklerle dolu olduğunu bilmezmiş gibi, orada burada dikilip, tesadüfen ölüp, bir de hak isterler. Ölmek sanki zor bir şeymiş gibi, hesap sorarlar utanmadan. Unutun efendim, unutun. ben mi dedim aklınıza mıh gibi kazıyın diye?

Senaryoyu merakla bekliyordum; çünkü an be an görüntülenmiş bir olay ile ilgili yalan söylemek de bir mesai. Sonra düşündüm: yoo, değil? inandırıcı olmak gibi bir kaygı yok ki? Efendim çatıdan 30 kiloluk kaya atıyormuş Ahmet. Ahmet bir tür Seyit Ali onbaşı olarak, top mermisi sırtlamıştı herhalde. hmm, abarttık mı? o zaman enerji paneli atıyor olsun. Evet, çatıdaymış Ahmet, polise enerji paneli atarken düşmüş. O zaman ölebilir. O zaman polis hastane basıp yoğun bakıma gaz atabilir. Tamam, anlaştık. Ne demek "otopsi raporu aksini söylüyor"? ne zamandır otopsi doktorları biz yüce yetkililerden iyi bilir oldu bu işleri? Geçelim lütfen. Sıradaki!

*

Bu dünyada adalet olmadığını onbinlerce yıl önce idrak etti insan ve kendine "ilahi adalet" diye bir kavram yarattı. Kendine bir gün bir şeylerin değişeceğini müjdeledi ki hiçbir şeyin değişmeyişiyle yaşayabilsin. Kötüleri sonraya, hatta ölümden bile sonraya öteledi ki her sabah aynaya bakabilsin. Kendine her işte bir hayır olduğunu, kendi bilmese, anlamasa bile oralarda bir yerde ulvi bir açıklama olduğunu tembihledi ki "neden?" diye kendini yiyerek delirmesin. Kendine kaskatı kurallar koydu ki kötüler olmasın artık; madem sonradan ceza veremiyor, baştan alsın önünü. Tanrılar yarattı kendine, kendine hiç benzemeyen. Adalet ölümlüden, kendi gibi olandan gelmezdi, bildiği için. Adalet gerçekten geldiğinde bütün tapınaklar kendi kendine yıkılacak, göreceksiniz. Vicdanımız bir koca "oh" çekecek, hepimiz daha mutlu olacağız adaleti kendi gözlerimizle görünce. Şükretmek aklımıza bile gelmeyecek, sevinçle yanımızdakine sarılacağız.

Dinsizim, inanmıyorum. Hayır, bir yaratıcı olduğuna "bile" inanmıyorum. Benim bu dünyada, hem de acil tarafından adalete ihtiyacım var; insan elinden çıkma adalete. Öbür taraflara, öte diyarlara, ilahi güçlere devredemiyorum. Denemedim değil. Aklım aslında çoktan hazır da vicdanım almıyor. Bir alışkanlıkla "allah belanızı versin" diye ağlarken dahi almıyor. Ben o kan yerde kalmasın diye hemen, şimdi istiyorum adaleti. Yani inanmıyorsam da sırf bizim iyiliğimiz için, gerçekten.

*

Berkin uyansın. Uçurtma uçuran bir fotoğrafını gördüm, görmez olaydım. Daracık bir sokak, her yer araba. Elindeki uçurtma avcum kadar. havalanmamış bile, peşinden sürükleniyor. O uçurtmanın havalanma ihtimali sıfır, akıl var fizik var. Oysa Berkin öyle bir koşuyor ki sanki dünyayı havalandıracak. O inanmış ya uçurtmasına, uçurtma çoktan uçuyor; dönüp bakmasına bile gerek yok. Ben de Berkin'i öyle bekliyorum işte. Uyanacak, hayat aynı olmayacak, belki bir daha koşamayacak; ama uyanacak.

9 Eylül 2013 Pazartesi

acep

Kaçınılmaz olarak karşıma çıkıyor: istanbul'daki işim gibi işler. hatta o iş, öyle diyeyim. Başvururken değil heyecanlanmak, saç telimin bile oynamayacağı. İlla ki alınırım diye değil; ama güvenli sularım olduğundan. Güvenli ve zevksiz. Güvenli ve istemediğim. Kulaç kulaç yüzmek isterken çocuk havuzunda oturmak gibi.

Sonra diyor ki şeytan, benim sevgili şeytanım: bok var. kısacık temaslar dışında, istediğin işi HÂLÂ bulabilmiş değilsin. Yeni mezun gibisin; ama yeni filan değil hiçbir şey. Bir ara pes ettin, sonra toparladın. Söz konusu istediğin iş olunca değil heyecanlanmak, ilkokul 1'deki ilk günündesin. O kadar bile değil; çünkü sen okumayı, yazmayı biliyordun okula başladığında, şimdi hiçbir şey bilmiyormuşsun gibi. Şimdi kolluksuz yüzmek gibi, bisikletten düşmemek gibi. 30 mumlu pastayı üflemeden önce, sanki sen bunları çoktan yapıp bitirmeliymişsin, ziyadesiyle geç kalmışsın gibi. Arkadaşlarına bak. Herkes en sevdiği işi yapmıyor; hatta çoğu yapmıyor, evet. Hayalleri var hepsinin; kimi unuttu, kimi erteliyor, kimi kavuşmak üzere. Yorgun ve sinirliler; ama hem de mutlu ve memnunlar. İş hayatındalar. Bir işe yarıyorlar. Delirecek gibi olsalar bile, günün sonunda onların seçeneği daha çok.  Onlar istifa edecekleri günün hayalini kurup belki de en dokunaklı istifa mektupları provaları yaparken (sen de yapmıştın. duruyor taslaklarda. yollamadın), senin gördüğün şey anne-babalarının gördüğüyle aynı: "en azından istifa edeceği bir işi var". Eşekler ve kazıklar. Güvenli sular diye burun kıvırdığın her şeyin sonunda, senin suyun dahi yok. Onlar yüzüyor, kulaç atamasalar da yüzüyorlar. Sense bir arkanda bıraktığın kolluklara, bir de önündeki derin havuza bakıp "su soğuk gibi duruyo? pis gibi de hem?" filan diyosun. Atlama fikri güzel geldiği için çıktın tramplenin tepesine; ama sen yüksekten korkuyorsun ve bunu kendine bile söylemiyorsun. Madem yüzeceğin yok, daha fazla oyalanma artık. Pişman olmak değil bu; neysen osun. İn aşağı, kolluklarını tak; en azından suya girmiş olursun. Yüzmek oysa, o kadar güzel ki. İki yudum su yutacağım diye mahrum kaldığın zevki bir bilsen. Kolluk sana mübah, en azından sudasın.

Şeytanım çok şeytandır, en ufak alevi harlamayı, beni de ortasına koymayı iyi bilir. Odun ateşinde kendimi yerim, dumanım üstümde.

*

Bugün, kuzenimin fıtık ameliyatı sonrasında iki omuruna platin takıldı. Benden 2 yaş küçük. Genç yani, çok genç. Bildiği ama ertelediği, "yahut vakit olmadı" rahatsızlığı onu bu kez tatilde yakaladığında sonuç bu oldu. Şimdi hayatını yeniden şekillendirecek; olması gerektiği gibi, kendine vakit ayırarak. Yapabilirse, izin verirlerse. Kendine bakacak; dünyayı kurtardığı o ofis, biraz da kendisini kurtarmasına tahammül ederse. Haliyle, milyonuncu defa, tanıdığım herkese "kaldır o koca kıçını ve derhal spor yap adamım!" diye bağırmak istiyorum. kıpırda. Eğil, kalk, zıpla, yürü, mekik çek - ne haltsa. kıpırda azıcık. Motivasyon amacıyla, sevgili NHS'in 10 bin adım videosunu buyrun. Ha işim gücüm yokken ben yapıyo muyum bunu? Hayır. Niye? Beni ev yuttu. Siz yapın ama.

*

Ne kadar oldu bilmiyorum, 2 hafta belki? Sabah çok erken kalkıyorum, hep aynı saat civarında, hep aynı şeyi düşünerek. Hiçbir şey yapamadığım, el uzatmak veya dinlemek fark etmez; pek bir halta yaramadığım durumlarda ben manyak gibi düşünürüm. Düşünerek bir şey olacakmış gibi. Sanki olmayan kapılar açılacakmış gibi. Sanki pelerinim çıkacak, süper güçlerim nihayet kendini gösterecek gibi. Bazen mesafe denen meret sizi alır, yere atar, üzerinizde tepinir, soluksuz bırakır ve sonra sabahın 6sında zombi gibi ayağa dikip beyninizi yer. Yakında olsanız da eliniz kolunuz bağlanacaktır, bilirsiniz; ama uzaktayken her şey daha beterdir. Dev bir acaba böceği, her yerinizi kemirir. Günlerce başınız ağrır, düşünmekten değil, düşüncelerin bir yere varmayışından. Çıkışsızlıktan. Kulağa su kaçınca tek ayak üstünde zıplanır ya hani, öyle zıplayıp beyninizde ne varsa akıtmak istersiniz, olmaz. Acaba böceği işte, ne yapacağını, nereye asılıp kalacağını çok iyi bilir.

*

Görüldüğü üzere, kendime sardığım milyonuncu seferle karşı karşıyayız. Eylül geldi, bu güzel. Hava 18 derece, bu eh işte. Londra geçen yılki gibi, batı cephesinde yeni bir şey yok. En iyisi biraz da aynaya bakayım, bi muhatabı olsun bu halimin.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker