17 Mayıs 2010 Pazartesi

aslında kimbilir, belki de bu bi post değildir.

iç şişirip gidicem, pek bi seviyorum ablası.
zonguldak. maden. 32 işçi orda bir yerde. 540 metre yerin altında. 7 kat eder heralde.
30 gün çeken bir ayda 25 kadın bizlere ömür. lütfen detaylı bi okuyun da içiniz şişsin.
166 validen de hiçi kadınmış bu arada. annemin konsolos bi arkadaşına "konsolos bey hanım" diyolardı, onun gibi bi şi olurdu heralde. valibey hanım.

neyse bir de iyi haber: KAOS GL alın. sol ve LGBTT dosyası bence merak etmeye değer. hatta ek olarak, butler burdaydı, salon dolmuş taşmış. bürokrasi kravatı salonda yokmuş, zaten biliyor idik.
ve bir dip not: ulusalarası vicdani retçiler günüymüş 15 mayıs.

evet her şey bianetten linko. onlar yazdı, ben sundum.
açınca fener-bursa geyiği olmayan tek yer çünkü. 32 işçinin göçük altında kalması, 22 adamın top peşinde koşması kadar gündemde kalmıyor ya ifrit oluyorum.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

gençliğe hitabe -2

yorumlara gelenleri derliyorum, en bi kes-yapıştır. söz verdiğim üzere. oricınıl yazı burda.

- hangi dil olduğu hiç önemli değil, en az bir yabancı dili iyi derecede öğrenin. okuyup yazabilme becerisini gösterin. hadi bunu yapamadınız, sokakta dilini bilmediğiniz insanlara yüksek sesle mastar fiiller kullanarak bir şey anlatmaya çalışmayın, komik olmayın.

- erkekler, herhangi bir yerde güzel bir kadın görünce yiyecekmiş gibi bakmayın. güzel kadınlar güzeldir, fakat meyve değildir. bir sanat eserine bakıyormuş gibi bakın yeter. özellikle anlamadığınız bir tabloyu aklınıza getirin mesela.

- Röfle ancak orta yaş üstü ve kısa saçlı ve zaten en azından açık kumral kadınlara yakışabilir belki, bir nebze. Ama gençler, ah gençler, kuzum niye yaptırırsınız, saçınıza yazık değil mi?!

-  mesela senden önce biri kahveyi orta istiyorsa ısrarla şekerli dememek. bi kere 'orta'dan hiçbi şey olmaz diebilmek gibi.

- Kravat takmaya, takım elbiselerle dolaşmaya, döpiyesler almaya özenmeyin. Modern zamanların bir tasması kravatsa, diğeri de bilekberidir. Onlara da özenmeyin. Şık olun ama, artık dizi götü çıkmış eşofman ve fönlü saçların çirkinliğini hepimiz kabul ediyoruz. Şık olmak başkadır, spor şıklığından da bahsetmiyorum, o da ne garip bişi zaten.

- Kızlar nooolur çok ince almayın aldırmayın kaşlarınızı. Bak sonra elli yaşında kaşım kalmadı derken, yirmilerinizi hatırlayıp tek sıra kaşlarınıza üzülürsünüz. Çalı gibi dolaşın demiyorum ama düzeltmekle yeniden yaratırken yok etmek arasındaki farkı bilin.

- Erkekler, nooooolur çok ince almayın kaşlarınızı. Hadi ortasını biçiyorsunuz, tamam bişi demedik. Ama o kaşlarınız siz fark etmeden hilal halini alınca çok kötü görünüyor.

- Reklamcılığa özenmeyin. Tamam memur olmak hevesiniz olmasın, kravatlardan uzak durun dedim diye en rahatı reklamcılık yalanına sığınıp stokholm sendromu yaşamayın. Böyle yazabiliyor, bi de yazarların aksine yazdığımdan para kazanabiliyorum da ı-ıh çok güzel bi arguman değil.

-Ugg mudur nedir, o ayı patisi bot/çizmelerin güzel olmadığının farkındaysak bunların yazlık versiyonlarının da geçen yıl türeyen Amazon kadını havası veren garip sandaletler olduğu konusunda hemfikir olabiliriz. Ayağınızla yetinmeyip ayak bileklerinize de uzanan, birbirine paralel şerit şerit deriler, evet, bundan bahsediyorum! (Gugıl onların gladyatör sandalet diye adlandırıldığını söyledi, her neyse) Sakınınız.

-üniversiteye başlar başlamaz kızlar saçlarını boyatmasın, erkekler saç ve sakallarını uzatmasın. erkek dediğin saçı sakalı kısa, temiz yüzlü olur.

-her ikisi de, tırnaklar yenmesin.

-bir spor dalına hakim olunsun ve mümkünse futbol ya da basketbol dışında olsun. mesela yüzmedir, tenistir, aikidodur, bunlar olsun.

- kişilerin jestlerini farkında olun, görevmiş gibi beklentiye girmeyin. aynı şekilde, jestleriniz görev sanılmasın, gerekirse hatırlatın.

-  dişe sürtülen kaşık & çatal boşanma sebebidir.

- 25 yaşına gelip de hâlâ yemek yerken ağzına yüzüne bulaştıranlar var. salatayı ağzına atar atmaz gülümseyenler mesela!.. dudakların kenarında yağ birikintisi, yoğurt kalıntısı, vs.

- bir de sifon var. lütfen herkes sifonu çeksin artık! peçeteleri de sağa sola değil, çöp kutusuna atsınlar. o kadar zor mu çöpü tutturmak?

-mm, bir de başkasının yemeğine için gitse bile önce nezaket icabı sor, sonra tat. tabağıma küt diye bir çatal indi mi sırf oradaki nezaketsizlik geriyor beni, oburluk ve paylaşamamazlıktan değil yani!

evveeet, bence gayet güzide bir hal aldı, tamamdır. tepe tepe kullan yeni nesil.

tört

yuh bana. blogum 4. yılını 25 nisan gecesi kutladı ve ben yine kaçırdım. niyeyse, özür dileyemiyorum diye heralde, dert oluyo. hadi bakalım ilkten bi sonraki yazıyı  yeniden. bu ara sıkça aklıma geliyo.
anılaarrr anılaaarr.

11 Mayıs 2010 Salı

on numero

sabah 7de ofisteydim, o yüzden şu an gözlerimi açık tutamıyorum.bunları da tahminen sayıklıyorum. 2 adet bileti, hem de oğuzcuğuma, yaktım, yaktık, yandı. tuhaf ama bence değdi. hani kadife sokağın hayaleti gibi gitmek zaten iyi olmayacaktı ama onun dışında da, ferah hissediyorum. iyi geldi. bazen durmak, sadece, öylece durmak ve bakmak, çok iyi geliyor. dinlemek. duymak. yarın kesin hava güzel olacak. evkaftaki memuriyetimden de belki, istifa ederim hem.

bi de bana iş teklif edenler mini faşolar olmasa keşke, di mi? yani hakikaten, güleyim mi, ağlayayım mı, bilemiyorum. kesin ense kökümde bi mıknatısım olmalı, başka açıklama zor. tuhaf bi şekilde, resmen faşist telden la minör iş teklifleri  (-ler diyorsam, iki tane. birden fazla olunca ler oluyor, havalı bi şi) geliyor. hani pozisyon filan da o kıvam. böyle yazınca tetikçi adayıyım gibi durdu ama yok işte. kağıt işleri de mümkün. eh, faşo mu liboş mu, liboş madem. hiç olmazsa, bari. zaten şu yaşımdan sonra, şikayet ettiğim bi zihniyetin parasını yeme ihtimali, koca/baba parası yemekten beter geliyor.

öyle işte. şimdilik, evkafım canım. en azından annem yüzüme tükürmüyor mevcut durumda.

hüz

böyle bu ara, kampüse gittikçe ya da, bir hüzün çöküyor üstüme. "artık lisans öğrencileri gibi takılmayı bırakmalıyız" ve sahiden, galiba uyanmalıyım ben. mezun oldum ding dong. okul, kampüs ve öğrencilikle ilgili tüm güneşli, güzel şeyler, yuh ama 4 yıl önce hayatımdan çıktı. bi üniversite daha okunurdu yani. hollandaya gittim, ankaraya gittim, geri geldim. baya bi hareket oldu yani. ama bi idrak sorunu, her daim inkar.

öyle bi şi ki blog, yokuştan inerken önce erguvan, sonra leylak sonra çam kokuyor. ben napiym sahiden, buna elden ne gelir? her çiçeğin, ağacın, isim tabelası var. salkımları mavi çama sardıran bahçevanlar yaşıyor. sahiden yani, elden ne gelir? sera var, manzara var, çay 50 kuruş. her zaman dediğim gibi, kampüs benim sayfiye yerim. haftasonu şöyle bi içinden geçip gitme mutluluğu için neme mahkum bir evde yaşıyorum. hiç sorun değil. şuncacık iktisat bana anca pozitif dışsallık öğretti.

ama aslında tüm bu hüzün, bana şu an burda olmak, bu işi yapmak istemediğimden başka bir şey anlatmıyor. 2006 yılının deryik'i (ki ben blogu o zaman açmıştım) ve tüm o umutları, en olmaz denileni oldurabilmeye olan inancıyla, "peki ya olursa" ihtimaliyle içimde fısıldıyor. romantik hallerdeydi, biliyodum; ama bundan gocunmadım ki hiç. o hala inatla zıplıyor, kulağımda bağırıyor. "saçmalıyosun bella, kendine gel gülüm, ne diyodun naptın, ne diyodun naptın, günler geçiyo, yaş alıyosun, her şeyin bi zamanı var, ne diyodun ne oldu" kıvamı. tam benim gibi bikbikliyor. ben de böyle, sırf sussun diye, onu çimlere götürüyorum. nefes alsın diye. böyle içimdeki deryik, erguvanlar koklasın da ferahlasın, umut etsin diye. o da garibim, aa kediye bak, aa kuş, aa kestaneler çiçeklenmiş filan... hemen kanıyor.

insana kendi yardım eder ancak ve ben galiba kendime çok ayıp ediyorum. saplantılı bir şekilde o dönüş uçağındaki korkularım geliyor aklıma. bin kez yazdım sanırım, bi kez daha tekrar edeyim: hollandadan dönerken, o her şeyin mümkün olduğu hissinin kaybolmaması için, türkiyeye geldim diye bahanelerce "ama"yla dolmiym diye, belki de ilk kez dua ettim ben. kendime yalvarmış da olabilirim. uçaktaki sıkıntım oydu, unutmamak için söz verdim kendime.

insan kendi kendiyle konuşmaktan kaçınca kitap okur. bana olur yani. sonra bi bakarım, kendimi duymaktan kitabı duyamıyorum, aahh yine bağırıyor o kız, iki kelam not ederim kenara, sonra okunmak üzere. maksat kafamdan çıksın. dönüp okumam, dönüp okumam, korkarım kaçarım.

canım kampüs, yok ben senden uzaklaşamam. çimlere yatarım, ağaçlar arasından güneşe bakarım, güneşli günler dolar içime. güneşli günler hep umutlu günlerdir. rüzgar çıkar, kedi mırrlar, kargalar doluşur filan. aptal aptal sığırcıkları dinlerim. serçelere gülerim, pıt pıt seken, çöp bacaklı baloncuklar. aylaklık maaşı bağlanır kampüste, terfi bile ederim. tonton teyzeler gibi öğrencilere bakarım, ah ne de taze yürürler, hafiftirler. banklar çardaklar gizlidir etrafta, hala ve hala yeni çardaklar ve banklar bulabilir insan.

bi doz yeni mezun umudu alırım damardan, tüm hafta idare eder beni.

kendime yardım eli, o kadar zormuş ki. insan kendiyle tokalaşamıyor bile. kendime küsücem, korkuyorum. ben ve kendim, iyi geçinip gideriz genelde. yine her şeyi bırakıp işaret bekleme hallerine geçtim. dur ve dinle, belki bir dal hışırdar.

oturduğum yerden 3 tane iş teklifi bile aldım blog, napsın garibim tesadüfler artık? her şeyi denediler gibi geliyo. ama yok, cık, başka türlü bir şey benim istediğim. görüşmeye bile gittim blog. dünyanın sırrına vakıf, antipatik ve benparamabakarımcı adamın suratına üfleyip "şimdi ölüp yeniden doğsan yine senden bi cacık olmaz" demedim, ona bile tenezzül edemedim. hıı dedim haklısınız, böyleyken böyle. hı hı evet siz ve tespitleriniz için yaklaşık 2 saat harcadım, kafama gül takayım. sıkıcısın be adam, burada, bu 80x 150'lik meşe kaplama masada çürümüş için, kenarlarından akıyor küf kokusu.

halbuki iş sahibiyken iş görüşmesine gitmek zevkli bile denebilir. halbuki böyle adamlar "madem çok biliyosun ne istediğini, bi kıpraş" derler insana ve bazen, haklıdır. neyse, annem mi gelecek, ne olacaksa olsun. en gürültülü işaret fişekleri patlasın, yüzüme gözüme.

dövmeme o kadar karar verdim ki, nereye ve kim tarafından, bi tek o kaldı.

bu havalarda sonbahar hüznü, iklime ters. silkinmeliyim.
işaret bekliyorum hala kuş gibi, şaşkın bir kukumav gibi. oysa kampüs ispinoz dolu hep. ispinoz dediğin, renkli, pırpır bir sevinçtir el kadar. bahar bahar uçar ispinozlar.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

domtis

ayh her şey sessiz. ev arkadaşımla o kadar çok geçişiyoruz ki demin koridorda hasret giderdik resmen. farklı iki zaman dilimi hakim eve.

bu arada, twitter'ı bi türk hacklemiş, perez hilton dedi. sizi izlemeyenlere zorla izletebiliyomuşsunuz, filanmış. çok güldüm, gülmiym geçer. türkün gücü kendini izletebilmektedir.

televizyonsuz yaşadığıma şükrettiğim anlar bol. bugün de mesela onlardan biri. onun yerine, muhtemelen haberlere çıkmamış olan bir haber vereyim: fikret otyam, akdeniz üniversitesinin "çevre" ödülünü reddetti. alay eder gibi çevre bakanına da verdikleri için. işte böyle şeyler daha bir işime geliyor.

neyse, size, yıldırım türker gözüyle sevgi soysal güzellemesi sunuyorum. döne döne okunan bal bir yazı. hele ki rosa. bu da böyle bir kıyağımdır.

ha bi de baykal istifası filan. değinmem gerekmez heralde. nasıl olsa yorum bol. böyle olmasaydı evet, daha önce olsaydı evet, nokta. tv yok, yorum okumuyorum, karısı olmadığıma göre videoyu da izlemedim. bu bile fazla geldi.

hem ne yalan söyleyeyim, ben kendimce başka şeyleri takipteyim. arada bir gözüm çalınıyor detaylara ama alakasız şeyler. misal, yarsav başkanının gözlük çerçevesinin şekli bence çok zarif. bir de galiba kızılay, yakışana yakışmayana kemik gözlük dağıtmaya başlamış. cipsten filan da çıkıyor olabilir. alternatif moda: hepimiz alternatifiz. ay çok eğleniyorum kendi kendime.

şahsen el kadar suratım var, hiç yakışmaz bana. silik soluk bi şeyim, kemik gözlük takınca daha ziyade "insan suratı takmış gözlük" gibi oluyorum. bence koyu renk saçlılara yakışıyo bi tek. neyse işte, ince çerçeveden de aşama yapıcam, çerçevesiz gözlük arıyorum. zaten benimki bile ağır geliyor burnuma, şu yaşımda kıkırdak eğrilmesiyle uğraşamam. çerçevesiz ama sapları egzantrik olsun bana yeter. ankaradayken bi tane beğendim, ah ne güzeldi. yeşim taşı gibiydi sapları, mat yeşil, buzlu buzlu. bi aylık maaşım kadardı, pahalı zevklerime yetmeyen maaşıma ağlayarak orayı terk ettim. adam da zaten "yani tabii alabilirsiniz bi lafım yok; ama onun yerine 3 tane alın bence" diyerek bana harçlığıyla macera arayan liseli muamelesi yaptı.

gündemim gözlük yani. bi de işte üstteki bal yazı.hatırlamışken paylaşiym dedim.
fotodaki de yeni çiçeğim. domatesli arapsaçımsı bi şi, avcumla pıt pıt yapıyorum, çok zevkli. çiçekleri solan menekşeme hormon takviyesi yapsam yine coşar ama yazık, kendi takılsın.

9 Mayıs 2010 Pazar

sen ah bir bilsen, sana ne iş verdiler

odtü yakınlarından geçerken, annemin ve arkadaşlarının refleks olarak mırıldandığı tek bi nakarat var ve hayır, annem odtülü bile değil. annem rahmi saltuk taklidi de yapar hem. benim uzun süre türkü muamelesi yaptığım bu şiirimsi marşı bana annem öğretti.
nazım'ın soyadını da.

"keşke yalnız bunun için sevseydim onu" diye bitmeye uygun oldu bi an.
neyse işte. tüm o marşlar, sloganlar içinde, ben niyeyse en çok bunu severim. onu diycektim.

demografinin A-B ve hatta C'si

tay.yip beyin beyanları bende kaşıntı yapıyor. ortalama üretkenliği koruması gereken bir tavşan çiftliğinde yaşıyomuş gibi hissediyorum. onun için en baştan alıcam.

Nüfus artış hızı dediğiniz şey, dünya genelinde, 1.1 civarı seyreden bir yüzde değer. doğum oranı ile ölüm arasındaki fark. Türkiye'de bugün bu oran uzun yıllar 1.5 düzeyinde seyretti. 2010 için beklenen değer yüzde 1.11 imiş. yani başbakan haksız değil, doğum hızımız düşüyor. nereye? bence olması gereken seviyeye. tavşanlıktan insanlığa geçiş. bence.

peki bu orancık ne anlama gelir, bana ne doğurmalardan, derseniz,  en bi bazal bilgiler, gugıldan:

a. Nüfus artışının olumlu sonuçları
  • Üretim artar.
  • Vergi gelirleri artar.
  • Mal ve hizmetlere talep artar.
  • Yeni endüstri dalları doğar.
  • İşçi ücretleri ucuzlar.
  • İhracatta rekabet kolaylaşır.

tabii bu "olumlu" şeylerin varsayımı yeni doğan nüfusun bi 20 yıl içinde ortalama eğitim, sağlık vb hizmetlerden eşit şekilde faydalandığı ve kendisini geliştirerek "üretici" konumuna geçebildiğidir. ki böylece yeni endüstri dalları doğsun, bi katmadeğer olsun. ihracatta rekabet dediği de ucuz emekten kaynaklanır, misal çin, hindistan ve bütün o burun kıvırdığınız ama sırtınızdaki pamuklu bluzun üretildiği ülkeler. ki işsizliğin %14,5 olduğu ülkemde emek zaten pahalı bir şey değil. bu işsizlik de 2008 yılının ilk çeyreğinden beri artıyor, "kriz öncesi" yani.

b. Nüfus artışının olumsuz sonuçları
  • İşsizlik artar.
  • Kalkınma hızı düşer.
  • Kişi başına düşen milli gelir azalır.
  • Tasarruflar azalır.
  • Tüketim artar.
  • İç ve dış göçler artar.
  • İnsanların temel ihtiyaçlarının karşılanması zorlaşır.
  • Demoğrafik (nüfusa bağlı) yatırımlar artar.
  • Çevre kirlenmesi artar.
  • Belediye hizmetleri zorlaşır. 

olumsuz sonuçları için bi de ben ekleyeyim, "dependency rate" denen, yani bir ailede gelir kazanan kişinin kaç kişiye bakmakla yükümlü olduğunu gösteren oran, kısa vadede artar. 4 kişilik bir ailede bir tek baba çalışarak diğer üç kişiye daha bakarken, bebek doğunca bu 4 olur. sonra kendi babası emekli olunca, bu 5'e çıkar. çünkü bu ülkede sosyal güvenlik sistemi bir bilgisayar oyunu kadar yabancı bir kavram. haliyle, ihtiyaç sahiplerine,o "doğur" dediklerine devlet destek olmaz, en yakın maaşlı akrabası destek olur. dependency rate (muhtaçlık oranı?) bu ülkede çok yüksek.  yani olumsuz yanlardaki "iç tüketimi karşılayamazsınız" kalemi, olumlu yanlardaki "ihracat için üretim" kalemini, bence ezip geçiyor ama siz bilirsiniz.

daha temelden gidelim. nüfusa kayıtlı olmayan bir nüfus var ortada. haliyle "71,5 milyon kişinin aslında 75 veya 80 milyon olması" ihtimali kimseye tuhaf gelmiyor. yani kayıtlı doğumlarda açık var. haliyle ben bu 1,11'i de gerçekçi bulmuyorum. 3 çocuk doğururken de kusura bakmasın da "elin bilmemnereli işi adamı yedek parçasını üretirken emek maliyetlerini kısmak isterse ay nolur nolur beni seçsin pikaçu" kıstasıyla doğurmam sanırım. o 3 çocuğa "ucuz emek, yavrum, gel kahvaltın hazır" mı desin anneler?

bu ülkeye "çok" değil, "kalifiye" iş gücü gerek. bu da herkes mühendis doktor çıksın demek değil, tekniker, hemşire de aldığı maaşla geçinebilsin demek. 2038'i dert etmeleri beni benden alan bir vizyon; ama hadi başka bi sayıya bakalım: bu ülkede nisan sonu itibariyle kayıp çocuk sayısı 1479. ocakta 1016'ymış. "o çocuklar nerede" deyince hep bi "ay onların çoğu sevdiceğine kaçan genç kız" bahanesi var.  yani seda sayan bulsun onları, polis değil.
e peki bu kızın niye kaçması gerekiyor diyen yok. kız kaçsa nolur ki yani? biz makroekonomik hedefler için çocuklarını yiyen bi sistem kurmaktan niye çekinelim ki? mikro, mini mini şeyler neticede onlar. çocuklar hapiste, sokakta, kayıp. bir sürü soru var, cevabının olmadığını bildiğimiz için sormuyoruz. tavşan gibi üreyin, aman diym makinelerimizin dişlileri paslanmasın. acil durum, breyk breyk, peki ya avrupalı yatırımcı artık bizi sevmezse, eskimiş oyuncaklarını artık bize vermezse? sonra yok efendim, bu çocuklar ölüyomuş aslında, tecavüz mü aa o da ne, falan filan.çocuğun nerde olduğunu takip edemeyen bir ülke, ne halde olduğunu nasıl takip etsin?

üreten türkiye değil işte bu, tüketen türkiye. üreten bir kişiye, tüketen dört kişi düşüyor; ama üreten 4 kişilik üretmiyor veya kazanmıyor. görünmez bir nüfus, yaşayıp gidiyor, kayıtların tamamen dışında. ayrıca, çalışıyor olmak, aldığınız maaşın değil 4 kişiye, 1 kişiye bile yeter düzeyde olduğu anlamına gelmiyor. asgari maaş komik bir düzeyde, kaç ekmek ettiği hesaplanıyor. haliyle "çalışan yoksullar", iyice görünmezleşiyorlar, devlet onları "aa iş bulmuşun bi de geçindirenini mi istiyosun" diye ayıplıyor.

ekmek bulamıyorlarsa bebek doğursunlar. hatta biz serfler, devlete vergimizi ödemek için toprağı işleyecek çocuk doğuralım bence, 5 yaşında vururuz koşumları, tarla sürer, nostalji olur. modern zamanlarda da birini dilenci, birini mendilci yapar, diğerini de tekstil atölyesine köle sokarız, üç beş kazanırlar, her akşam haşlanmış taş çorbası içmekten yeğdir. çokşükürcüler tarikatına abonman bileti sonra. milli galeyanlarla "höt diym, türk milletinin doğum hızı düşmeeeyzz! nüfusu yaşlanmaayyzz!" çekene kadar, o nüfus nerde napıyor, keyfi yerinde mi, karnı aç mı açıkta mı filan, insan bi sorar. yok yok soramayız, cevabını bilmiyoruz.

anneler günü öncesinde başbakanın "yürü ya kulum, cennet ayakların altında" nutku çekmesi, benim de köpürmem galiba yeni bir geleneğimiz, bilmiyorum. anneler günü kutlu olsun tamam ama o anneleri anne yapan çocukların da hakkı verilsin. "başarmamız lazım" demiş başbakan. neyi, onu bi anlasam.

illa bir oranda hedefi tutturmak istiyorsa, okula devamlılık, bebek ölümleri, suça karışan çocuk, işsizlik, kişi başına milli gelir, öğretmen başına düşen öğrenci, doktor başına düşen hasta, hane başına düşen sosyal güvenlik desteği, toplanan vergi gelirleri, alt yapı yatırımları, bölgesel katmadeğer, illere göre nüfus yoğunluğu, illere göre göç dengesi, iş gücüne katılan kadın nüfus gibi tonla oran var, her birinde bu ülkenin bi hedefi de var, onlar üzerine çalışsın derim.

*

içime sinmedi, çenem durmadı. tek bir örnek vericem, en sonuncuya örneğin. sayılara boğucam sizi. devletim milletim istatistik kurumu kurmuş, açıp bakıyoruz. sayılardan korkan sayı olsun. içi şişen son paragrafa insin.

işgücüne katılan kadın nüfus oranı türkiye'de %25-26 civarı. anlamı şu: çalışabilir yaş aralığında olan 4 kadından sadece 1'i "iş olsa çalışırım" diyor. Türkiye ortalaması ise %47,5. eh bu %25 katılımın da %85'i iş bulabiliyor doğal olarak; ama bunu söylemek biraz utanç verici olmalı. lise ve altı eğitimde işgücüne katılma oranı kadınlarda %25'ten %21'e geriliyor. Türkiye'de 18 yaş üstü kadınların örgün eğitime katılma oranı %4,8. kentlerde de %6'ya çıkıyor. haliyle çoğunluk "lise ve altı" grubuna giriyor. o yüzden ben bu %21'i kullanmayı tercih ederim.

özetlersek; 100 adet "lise ve lisenin altında eğitim almış ve çalışabilir yaşta olan kadın"dan, 21'ı çalışmaya niyetli, yaklaşık 18'i de çalışıyor. yani 100'de 18. evet. "kadında istihdam yaratma oranımız %85!" nutukları atılırken aklınızda olsun diye bu kadar anlattım.  istihdam oranı, işgücüne dahil olanlar üzerinden ölçülür. diğerlerinin niye dahil olmadığı sayıların değil sosyal politikaların işidir.

parantez içi bilgi: işgücüne dahil olmayanların %72'si kadın, yani erkeklerde böyle bi durum yok. hani bezmiş de iş aramayı bırakmış filan değiller, o bezginlik olsa olsa erkeklerde olur çünkü işgücüne dahiller en azından.

bu çalışabilir olduğu halde çalışmayan kadınların %63'ünün sebebi "ev işleriyle meşgul olmak". ikinci sırada %11'le "çalışamaz durumda olmak" geliyor, yani ağırlıklı olarak engellilik. kadınlar askerlik yapmadığından, gazi olma ihtimalleri de yok ki bu oran erkeklerde %16'ya çıkıyor. bunu da ayrıca bi kenara koyalım. o çalışmayan %75'in, %11'i engelli. hani dependency rate denen nane bunu da kapsıyor, o açıdan. Ben demiyorum, TÜİK diyor.

Devam ediym, çalışan kadınlara gelelim, mutlu azınlık. bu kadınların %42'si tarım sektöründe çalışıyor. tarım sektöründe kayıtdışı istihdam oranı: %85. %58'in çalıştığı tarımdışında ise kayıtdışılık %29 oranında. yani hani demin 18 kadınımız çalışıyordu ya, bunun kabaca 8'i tarımda, 10'u ise tarımdışında çalışıyormuş. tarımdaki 8 kadından 1'inin sosyal güvencesi var, diğerlerinin çoğu "aile işçisi". tarımdışındaki 10 kadından ise 6'sının sigortası mevcut. yani o çalışan 18 kadından da 7'sinin sosyal güvencesi var.

demek ki, çalışabilir yaşta olan; ama yüksek okul mezunu olmayan (yani çoğunluğu temsil eden) kadın nüfusunu 100 alırsak, öncelikle "çalışırım" diyebilen, sonra iş bulabilmiş olan ve en son olarak da çalıştığı işte sosyal güvenlik hakkından faydalanabilen kadın sayısı 7. yazıyla: yedi (mini bir hesap editi yaptım, yes.).

haliyle bu ülkede, "olması gerektiği gibi"  koşullarda çalışan kadınların, çalışabilecek yaştaki kadınlara oranı %7. sayılar içinden çekip çıkarınca.

geri kalan %93'e birileri bakıyor. çalışıyorsa hastalanınca, çalışmıyorsa bir ömür boyu. o çalışan 7 kişi kaç kişiye bakıyor, o ayrı bir mesele. erkekler için de tüm bunları yapabilirsiniz, çıkan tablo kötünün iyisi olacaktır.

tavşan çiftliği derken neyi kastettiğim umarım anlaşılmıştır.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

günah çıkarma

nasıl utandım, çok utandım.

ses düzeni kurulmuş, abidik şeyler çalıyor. has klarinetle darbukalar resmen seyyar turda.insan denizi, oksijensiz itişmeler, kuyruk halde ilerlerken bilmediği ritmlere gerdan kıran bir "sürü". müzik yürüyordu allahtan, organize işleri takmıyor. iki çıkıçık, fareli köyün kavalcısı, sonra başka bir hedef noktaya. ben utandım. göbeciğimi attım ama yarımından. ateşten 3 kez atladım; ama ateş değil tütsü gibiydi. çaputumu bağladım; ama fazla sağlamcıydı. ben hep eğreti hissettim; ama millet "efes pilsen roman havası love festival" ateşiyle coşuyodu. sanki her şey bir dekor, maksat şov.

ne bileyim, şehir işgal etmiş sanki ahırkapıyı. "ay sulukule varmış, yıkılmaması gerekirmiş, örtmenim söyledi; ben de karşıyım"cılar basmış.damardan bi doz "ille de roman olsun", üstüne bahar tomurcuğu.

gidelim gidelim, terk edelim, oralar yalnız kalmalı. bulaşmak bu resmen. böyle bi etkinlikler silsilesi olmasa, misal bir 5-10 yıl önceki gibi, bilmeyecektim. belki her boku bilmemiz, bulaşmamız gerekmiyordur. "ah çok bozulmuş" dediğimize göre, herkes dediğine göre, belki sahiden bizzat bensiz olması, o şeyi kendine has kılıyodur. bozmuşumdur. antropoloji mesela, der ki, sen etkileşicem diye merakla seyrederken, bil ki, o etkileştiklerini değiştireceksin. uzak kabilelerle ilgili değil bu. "rağmen" kıstası.

sahnelerden utandım, sokaksızlıktan, 3 şişenin 10 lira oluşundan, ben mi utanıcak yer arıyorum? niye bi tek "osman aga"yı bildiği halde, yeni sezondan aldığı çiçekli eteğiyle, accessorize çiçekli tokasıyla "çingene konseptli" üniversite kızları coşkusu yaşayamadım? kostümlü partilerde de en kolayı espanyol çingenesi zaten; balkan esintili latin kokulu, gizli seksapel. zorlasam genlerimde var bile derim, atarım tutar, bulgaristan sayılmaz mı hocam? o zaman girit veririm, üstü kalır. niye utandım ben, her yer çöp içindeydi, o çöpleri toplayan amca hiç gülemedi, ben kendime yük mü arıyorum hocam? oryantal çingenelikler kadar mütemadiyen dışarıdan bakan entelromantizmi de kötüdür belki? biri civelek biri gamlı baykuş, terazi nerde dengeyi buluyo mirim pirim, ben çözemedim.

herkes sarhoş antropolog, oralara ait olmadığı halde 365 günde 1 defa mış gibi yapıyor, analiz tahlil çıkarım, böyle olsun istemezdiniz. ben istemezdim. ama insan düşünmeli: ben biliyosam, duyduysam, ilk kez de duymuyosam, kesin orda olmamalıyım aslında. hani sorumluluk, farkındalık sakızı filan var ya, balon yapıp şişriyoruz, o işte orda olunca patlıyor sanki. benim terazimin kantarı entel içlenmelerden yana. maydonoz hissettim, kıyılmam gerekiyordu. topuzum kaymış. profilo küçük ev aletleri vardı, çok üzüldüm. klarinetler kaçıştı tüm gece. tüm şehrin kıyafet ütüleyenleri onları kovaladı. ben mi kabus gördüm, modern zamanlarda diyetini ödemeyen varolamaz mı? onların eğlencesi değil, onların bize tertiplediği müsamere. çok özür dilerim ahırkapı, bu kadarını düşünmeliydim.

yalan değil; eğlendim ama dostlarla, canımla. simgecimle gittim, mermaid hanımları deniz feneri altında buluverdim, en güzel erikten yedik. pınar yalnız değilmiş, sonra gecenin sonuna doğru kavalyelendim. tanıdıklar gördük filan. içtim, güldüm ve hop, gittim. ama orda olmamız şart mıydı, hayır. özür dilerim, ben tam oturtamadım; olmayan şeyler mi görüyorum, yoksa hakikaten, canımın acıması boşa değil mi? bir gösterinin daha sonuna geldik. perdemiz kapanırken tüm anlamlar boşaldı.

bira sonrası mütemadiyen işenmesiyle patlayan tuvaletin bokunu da göbek atması gerekenler temizledi.
hadi dağılın şimdi.


not: bi alttaki posta gelen yorumları ikinci tur için derliycem, sözüm söz.

2 Mayıs 2010 Pazar

gençliğe hitabe

şimdi... ne zamandır aklımda. isteyen kendi maddelerini de eklesin. kardeşime, kardeşimin yaşına (ki lise mezunu olacaklar) ve diğer "gençliğe" hitabem aşağıdadır. ki kendileri 90 ve sonrasında doğdular. şu hayatta öğrendiğim tek tük şeyler. diğerleri için beni işe almanız ve maaş bağlamanız gerekiyo, kapitalist dünya, naparsın. ay uzun olacak bu hitabe, hissediyorum.

ipek ongun başlayıp devam edicem, kısmet. bazen kendimi bin yaşında hissediyorum, saplantılarım var, çirkef teyzeyim. olsun. ben söyliym, duyan duysun.

1.kızlar, bakamadığınız tırnağı uzatmayın. hele ki at tımarlama gibi bi niyetiniz yoksa. erkekler, genel olarak tırnak uzatmayın. gitar çalıyosanız da bi zahmet bakımını yapın. serçe parmak tırnağınızı uzattığınızı size hatırlatacak sınıf arkadaşlarınız her zaman olacak. kısa tırnak candır. hem oje daha güzel duruyo (tam ipek abla). bakamadığınız saçı da uzatmayın gerçi.

2. eşitlik istemekle kibarlık beklemek farklı şeyler. centilmenlikten taviz veren adamla eşit olmanız gerek yok zaten. kibarlık zul değil, hayata karşı bir tavırdır, kendine saygıdır, karşındakini düşünmektir. kapıyı açmaktan, içki ısmarlamaktan, tuvalete eşlik etmekten bahsetmiyorum. onlara gerek yok pek zaten, işemek için asistana hiç ihtiyaç duymadım çok şükür. daha temelde, gecenin köründe eve bıraktığınız kız arkadaşınız apartman kapısında anahtarla boğuşurken, binadan içeri girene kadar beklemekten bahsediyorum. gerektiği için değil belki; ama yapmayan adama da eksiyi basarım, taksi şoförü dahil. kadına da basarım, taraf tutmuyorum; eşitlikten kastım da aynen bu. ve kızlar, inanın, pms is so last century. her boka bahane etmeyin. defnenin dediği gibi, "koca ömrümde en fazla 2 kere doğurucam diye bu çile çekilir mi?" biliyorum. ama üzülmeyin, milenyumlardır çekiliyor. ilk defa sizin hormonunuz olmuyor. söylenmeyin, doktora gidin.

3. çay içerken serçe parmağınızı havaya kaldırmayın. hayır, kraliyet ailesi de öyle yapmıyor ve kibarlık bu değil. anneannem bu sebeple evlenme teklifi reddetmiş bir kadın. saplantılar genetiktir.

4. türkçe bilin. okuyun, anlayın. telaffuzu dert edin. sözlüğe bakmayı öğrenin. ama asla kimseyi şivesi yüzünden filan ayıplamayın. ve rica edicem kimseye "ay senin türkçen niye böyle? ay ay demin ne dedin ahahah ne komik kelime oo!" filan gibi vasatın altı laflar etmeyin. kültürlere karşı merak ile karşısındakinin sınırını ihlal farklı şeyler. bu dil kadar, din,ırk, cinsel kimlik vb konular için de geçerli. haddinizi bilin.

5. bi şi çiğnerken ağzınızı kapatın. sakız dahil, hele ki sakız. kendinizden geçerek balon içinde balon yapmak için yaşınız en fazla 6 olabilir. benzer şekilde, çatalı veya kaşığı ısırmayın. çorba içerken dişiniz kaşığa vurmasın. hem yani diş minelerinize yazık, hem de fiziğe aykırı. zaten hüplediğiniz için, dudaklarınızla içiyosunuz çorbayı, dişe gerek yok. yemek yiyorsunuz biliyorum; ama bunu duyurmanız gerekmiyor. ağzınızı kapamak gerçekten mühim şey. sinemada da hışırtılı gıcırtılı şeyler yemeyin. zaten neden orada satıldığını hiç anlamadığım bir şey patlamış mısır. müzede de havuç dişleyelim bari.

6. toplantılarda vs, şeker attığınız çayınızı deve kervanı geçiyomuş gibi karıştırmayın. sıcak su o, 10 sn sonra zaten çözünür şeker, kaşığa da bardağa vurmadan iki tur attırmanız yeterli (saplantı listesi gibi gidiyo, imdat).

7. sevgili hocam karakışla'dan alıntıyla: "üniversite mezunu olmakla iş bitmez. aydın insan, branşı dışında 2 konuda daha bilgi sahibi olmalı, kendini yetiştirmeli. öbürüne sadece mezun diyoruz, tonla var zaten". balıkadam mı olursunuz, sinemaya mı sararsınız bilemem. ama özellikle pozitif bilim insanları için söylüyorum, hayır, "politikayla ilgilenmiyorum, onun yerine uçurtma yapıyorum" filan, bahane değil. bazal bilgi şartı aranıyor. insan hayatının en esnek ve en renkli 4 yılı üniversitede geçiveriyor. bilgisayar oyunu da kantin dedikodusu da pek matah şeyler değiller. kafanızı kullanmaktan korkmayın. dünyanız genişlesin, yemişim diploma notunu. bunun için üniversite de gerekmiyor ayrıca.

8.kızlar, allahınız aşkına, eve tek başınıza dönebilecek kadar için ve kendiniz taşıyabileceğiniz kadar doldurun bavulunuzu. ben geç öğrendim, sizin yanmayın. sonradan fazla gurur yapıyo insan. hadi tamam, bi kere saçmalayın ama trend haline gelmesin. biliyosunuz, 1 hata, 2 tesadüf, 3 trend.

9.eve tek başına kadar dönebilecek kadar içmiş olana ve bavulunu kendisi de taşıyabilecek olana yardım teklif edin beyler. sınırını bilmeyip sırtınıza binmeye güvenene değil. anneniz dahil. ağır da konuşurum.

10. ot gelip ot gitmeyin. hayata dair atıp tutarken günlük hayattan kopmayın. çiçek, ağaç ve balık isimlerini bilin. esen rüzgardan da anlıyosanız on numero. doğa denen şey şehir dışında kurtarılmış alanlar değil. belediyenizin websitesine bi girip bakın. muhtarınızla konuşun. politika demek de hükümetten ibaret bir şey değil.

11. kızlar, topuklu ayakkabıyla yürümeyi öğrenin. çünkü şimdi burun kıvırıyosunuz ama giymenizin gerektiği o meşum gün geldiğinde minik bir midilli gibi debelenmek hiç hoşunuza gitmeyecek. ipucu: dizlerinizi kırmayın, dizinizi geriye doğru iterek dik yürüyün. yoksa tesbihböceği midillisi filan oluyo. en iyi yöntem latin danslarıdır, hadi bu da benim kıyağım olsun. ay bi de lütfen: ayakkabı tabanındaki etiketleri çıkarın. sexandthecity havasıyla çivi topuklar üstünde bukle sallarken, ayakkabı etiketinin orda durması... olmuyor bella.

12. geçmiş ilişkileriniz geçmişindir. kavgalar, aşklar, hatalar, hepsi geçmişe ve birden fazla kişiye aittir. anılar en az 2 kişiliktir. iyi veya kötü, o anının tarafları arasında gizli bir sözleşme olur, adına "saygı" denir. ihlal etmeyin. hayatınızın önceki dönemlerini hayatınıza yeni girenlerle paylaşmak istemeniz tabii ki çok doğal, hem modern zamanlarda insanlar kıskanç oluyor meri, ama karşınızdakine "ulen bi zamanlar kıymet verdiği şeyleri şimdi en dandik rakılara meze yapan kişi, yarın öbür gün beni kimlere anlatmaz ki" hissi vermeyin. sizin hayatınız da zaten dedikodu sütunu değil, kevgire çevirmeyin. o kadar anlatmak istiyosanız kitap yazın. sınırlarınızı çizmezseniz sınırlar sizi delip geçer. güven verin ki güvenilir olun. ciddiyim.

13. cevabını bildiğiniz ama duymak istediğiniz soruları ısrarla sormaktan vazgeçin. bazen bilmek sadece acı verir. gerçek özgürlük, "sen ne kadar anlatmak istersen" diyebilmekten geçiyor.  bunu sadece aşk hayatınız için söylediğimi sanıyosanız beni hiç tanımamışsınız. sizi net ol ciğerimi ye manifestosuna aktarıyorum.

14. latin dansı demişken, beyler sözüm size.. anladım kıç sallamak istemiyosunuz; ama biz de bir odunla sallanmak istemiyoruz. kadınlara dansöz muamelesi yapmak çok out şekerim. müziği takip edebilmek, ritm duygusu filan, önemli şeyler. vücudunuza söz geçirebilmeniz, müziğe göre hareket ettirebilmeniz de on numero. inanın 35 yaşınıza geldiğinizde buna vah vah çekmek istemeyeceksiniz, kelleşme filan başlayacak, onunla uğraşmanız gerekecek. bar kenarından bakarak kız tavlanmıyor. müzik aleti çalın, ritm duygunuz gelişsin, spor yapın, vücudunuza hakimiyetiniz gelişsin. sonra bu ikisini birleştirin - aferin, umut var. şart değil tabii ama olsa fena olmaz coni.

15. genel olarak: asla oturduğunuz yerden dans etmeyin. özellikle kızlar. tamam hangimiz zaman zaman bunu yapmadık ki ama dans edeceksen ayağa kalk. ha yok oturacaksan, masanla ilgilen, bu seni zavallı yapmaz. öbür türlüsüne "taze gelin cilvesi" deniyor. "üst gövdem göbek atıyor ama ayakta olmadığım için namussuz görünmüyorum" hallerinden hazzetmem, hazzedeni sevmem. aynı şekilde, "aa oturmaya mı geldik" çekiştirmesi de sevmem, dans ederken çantasına yapışıp bırakmayanı da sevmem. bi gevşeyin. bunlar hep nasıl davranacağını bilmemekten oluyor, o zaman öğrenin doğrusunu. atla deve değil.

16. bok gibi içebilmek marifet değil, maksat düzgün içebilmek. eğer alkolle yeni yeni tanışıyosanız, sınırınız 2 kadeh şarap olsun ve yavaş için. içtiğiniz şey ne olursa olsun, aynı bardak sayısında su için, asla aç karnına içmeyin. eşik değerinizi bilin, düzenli içince yükseleceğini de bilin. yoğurt ve zeytinyağlılar candır, altlık yapın. baktığınız yiyecek bi şi yok, bi kaşık zeytinyağı bile iş görebilir. iyi içenleri izleyin, bilir onlar. bi de karıştırmayın, karıştırmayın. bunu hala deniyorum misal. bi de rica edicem, sarhoş olmadığınız halde sarhoşmuş gibi davranmayın, tersinden bile komik görünüyo. sarhoş olmakta bi sorun yok, kusarsınız geçer. kendinize yetebilin, millete baş ağrısı olmayın yeter ki.

17. rakı içerken, rakı-su-buz sırasında konur bardağa, su bardağına da daha çok buz atılır. bu konuda çok hassasım. rakıya direkt buz atılınca içimden et kopar. ha bi de, meze adlarını bilin, bilmiyosanız sorun. bi yandan "şu yoğurtlu şey, şu patlıcanlı şey" deyip bi yandan da "annemden rakı emmişim" tablosu çizmeye çalışmak acıklı oluyor. çelişmeyin.

18. madem içkiden gidiyoruz, "kız dediğin az içer, şimdi adım çıkmasın" kafasıyla, içmeye gidildiğini bile bile (ör. fasıl) kola içenler, bi de yetmiyomuş gibi etraftakileri ayıplayanlar... evet daha erken evleneceksiniz belki ama cehennemde yanacaksınız. beyler, siz de şunlara "ah hanım hanımcık, tam evlenilecek kız" gazı vermeyin. içmeyen içmez, şart değil; ama bundan fal tutup diğerlerine burun kıvırmak tahammülfersah.

19. sofrada din, politika ve futbol konuşmayın. öyle derler. sofra dışı sizin. yemek yemek bi zevk, bi tören, böyle oh mis mis bi zaman olmalı. ne bileyim, enginar mevsiminden konuşun, erguvanlardan bahsedin, pilakiyi övün filan. nefes alın, nefes aldırın. üç günlük dünya. hükümete sövmenin veya şampiyon kavgası yapmanın da bi yeri olsun. ben bunu hala deniyorum.

20. erkekler, yemek yapmayı bilin. yani en azından 2-3 tane "anneye bile yapılabilecek" tarifiniz olsun becerdiğiniz. kızlarda "doğurmadan bebek mi bakıcam" paniği yaratmayın. zaten mutfak kolay bi yer, tarifi aynen yapınca sonuç da hep aynı çıkıyo. bu özel menünüz makarnaysa nolur, domates/kıyma soslu olmasın. makarna değilse, artı puan. iyi omlet yapıyosanız, artı yüzbin. kızlar da bilsin, "beklendiği" için değil, kendinize pişirmek için. ha bi de mutfağı temiz tutmayı da bilin. en kolay temizlenen tencere, hemen temizlenen tenceredir. bi de şu temizlik süngerini lavabonun içinde, hele hele su dolu lavabonun içinde asla bırakmayın. iyyy yani, iyy.

21. çok gezin. fotoğraf çekin. sonra da fotoğraflarınızı bastırın.

22. mini etek giyiyorsanız çekiştirmeyin. dekolteniz varsa kapamak için çırpınmayın. gerçekten eğreti duruyor. açık vermekten korkuyosanız, muhtemelen bluz/etek her ne ise tam bedeninize oturmuyodur, ufak bir tadilatla terzi onu cuk hale getirecektir. ha bi de erkekler, nolur pantolon paçalarınızı bacak boyunuza uygun şekilde tadil ettirin, on katlı düğün pastası gibi paçalarla gezinmeyin. ifrit oluyorum.

23. dik durun, dik oturun. silüet mühim şey. üst maddeye ek: terziden korkmayın ve üşenmeyin. standart bedenli seri üretim giysileri emanet durmaktan kurtarıp üstünüze uygun hale getiren kişi kendisi.

24. erkekler, otobüste evde işte okulda, bacaklarınızı 90 derece açarak oturmayın. tamam evet, selvi boyunuzla sıralara sığmıyorsunuz ama sizi ben doğurmadım, koltukları da ben tasarlamadım. boşuna "oturmayı kalkmayı bilen adam" diye bi laf yok. yayılmayın rica edicem. hele ki toplu taşıma araçlarında.

25. kızlar, şeffaf sütyen askısı kullanmayın. isilik yapar valla. hele ki böyle fiyonklu çiçekli filan oluyor, oy oy.

26. yurtta kalıyorsanız, ev de olur fark etmez, rica edicem, üst katınızda 90lık hasta teyze, alt katınızda da 9 günlük bebek yaşıyomuş gibi yaşayın. çok ciddiyim. etrafınızdakileri düşünmek zul gelmesin. yoksa  ben üst kata çıkıp "özgürlük, tüm pazar günü sesi sonuna kadar açık god of war oynamak ve oynarken kişnemek değildir" konulu 101 dersi vermek zorunda kalıyorum. ne bileyim, siz göbek atacaksınız diye ayrılık acısı çekenin ağlamasına limon sıkmayın vb. binanın ses yalıtımı iyi değil diye ben sizi çekmek zorunda değilim ve teknoloji gelişti, kulaklık denen bi şi var.

27. bununla ilişkili olarak, sabah 10-akşam 10 sınırınız olsun. telefon etmek için de, zil çalmak için de. mesaj atın coniler, ölmezsiniz. giderek anneme dönüşüyorum.

28. kızlar, gece sokakta yalnız yürümekten korkmayın. korkuyorsanız, gitmeyin. ama bence yine de genel olarak, geceden ve sokaktan korkmayın.

29. ısrar, çok sevimsiz olabilir. daha sevimsiz bir şey varsa o da kız tavliycam diye yanındaki arkadaşını aşağılayan erkektir. buna gülen kızı da artık allah affetsin.

30. düzgün mail atmayı, dilekçe yazmayı bilin. şuncacık özeni gösterin.insanla muhatap olurken insan yerine koyun. misal bana iki günde bir "mrb ben xx üniversitesi 4. sınıf öğrencisiyim yarına ödevim var bi şi sorsam cevaplar mısınız çok acil yoksa mezun olamiycam annem acısından kurdeşen dökecek sorum şu bikbikbik? tşk" tipi mailler geliyor ve ben o çocuğun mezuniyetinin yaklaşması fikriyle hüzünleniyorum. yani adını bile yazmıyo düşünün, cevap vericem, ne diycem? "sayın öğrenci" mi? mrb ne, tşk kim hem? online forumlarla büyüdünüz, tamam; ama yetmez. "ben napıyorum ya, bunu insan okiycak" filan deyin bari. "e anlaşılıyo ya" gibi salak saçması cevaplar da vermeyin. karşınızdaki sizin yerinize düşünmek zorunda değil. hele ben, hiç değilim. bu yüzden genelde "sayın xx üniversitesi 4. sınıf öğrencisi, lütfen mailinizi okunaklı  ve hitap, imza gibi standart detayları barındıran bir şekilde yeniden gönderin. sorularınızı daha net belirtirseniz, daha rahat dönebilirim; ancak benim google veya arkadaşınız osman olmadığım çok açık. saygılarımla" diye cevap atıyorum. uyuzum ama lazım.ben yapmasam patronu filan yapacak ileride, yazık.

31. kin tutmak yerine size iyilik edenleri unutmayın. o daha mühim. yediğiniz kazıklar zaten dönem dönem sızlayacaktır, dert etmeyin. kıymet bilin. küsmek kolay şey, küstürmemek mesele.

32. ağzınız kokmasın. çorabınız da. saçınız da. anladığınızı umarak deodorant detayına girmedim.

33. vereceğiniz hediyeleri her zaman kendiniz seçin.

34. erkekler, kızları alınlarından öpüp "şövalye ilan ediyorum" havalarına girmeyin. kim başlattı şu furyayı bi bilsem, hemen öpüştürücem ki rahatlasınlar.

35. erkekler, klozet kapağını kaldırın... ve sonra indirin. çok zor olmasa gerek. kızlar, hijyenik pedmiş, tamponmuş hiç fark etmez, insan gibi bertaraf edin rica edicem. bi de 'çöp nasıl atılır'ı öğretmeyelim bu yaştan sonra. her ikiniz de, duşu ve lavaboyu temiz bırakın. siz banyo yaptınız diye ortalığı sel almasın. çöp demişken, çöp torbasından pis su sızdığını bile bile o haliyle evden atmak bence suç olmalı. belediye temizlik işletmeleri de kapıcınız da köleniz değil.

ay işte şablonlarım ve ben. daha bi "hayat felsefesi" düzeyinde olsun isterdim ;ama bunlar da zorlayınca ona çıkıyor, şekilcilik değil mesele. isteyen ekleme yapsın. daha da uzatabilirim gerçi. 35 madde ama iç içe yazdım, 50 eder rahat. eklemeniz varsa yorum bırakın, bir sonraki posta taşiyciim. yeni nesle bi katkımız olsun.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

gnothi seauton

dedem demişti ki : "delphoi tapınağı kapısında yazdığı gibi: kendini bil."
böyle de akademik bir aileyiz, kahretsin.

neyse, o zaman çok sinirlenmiştim, konu bu değildi. yine olsa yine sinirlenebilirim. ama mesele şu ki bağlamından çıkartıldığında (bağlam dedim ohmaygad), tam şimdi şu an, evet: çok haklısınız hocam, kendini bilmek lazım. hoptirilay şarkı sözü diil bu. insanın kendini bilmesi için istediği sürenin hesabı kitabı olmaz.

ilim ilim bilmektir,
ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsen,

ya nice okumaktir

versiyonu da var tabii.

ille de sokak

konuyu çok uzatıcam, baştan söyliym.

şehir yaşayan bir şey. meydanlar, toplaşmak için. yani hakikaten, meydansızlaştırılan ankara bunu çok iyi bilir. ankaranın sokakları meydana çıkmaz, birbirine çıkar. çıktığı meydanımsı yerler, meydan değil, dört yol ağzı filandır. meydan düzenlemesi yoktur. haliyle insanlar birbirinin yanından geçip gider. kızılay meydanı, garibim, bunca yıldan sonra otobana çevrildi. nehirler denize döker balıkları, sokaklar da meydanlara dökmeli. bence. işte o yüzden, meydanlara karşı saplantıya yakın bir merakım var. "sokak kültürü" denen şey, bence meydanlarla başlıyor. her gün yanında yürüdüğünüz, "şehir" denen o kalabalık aynı yerde "durmayı" seçtiğinde bir kültür başlıyor. durabilmek. dans etmek için, protesto için, ağıt için, maç sevinci için - hepsi bunu besliyor. kollektif hareketin ara sokakta başlaması meydana ulaşmak için. ben öyle görüyorum hatta size meydansızlaştırılmanın politikalarını da uzun uzun anlatırım bence. komplo teorilerim var. gece geç saatlere kadar sokakta olmanın tehlikeli/ayıp/ yanlış olduğu bir kültürde, meydanlar ancak insanları birbirine yaklaştırır. hani "işlevi" yüzünden, merkez caminin yanında diye, köy kahvesi var diye meydan olmaktan bahsetmiyorum. neyse. şehir planlamacıların siyasal gücü. meydanlar ve sokaklar asla belediyelere bırakılamaz.

taksim ve 1 mayıs, tam da bu sebepten, en iyi örnek meydan- insan aşkına. ha bunu mu anladım 1 mayıstan, hayır tabii ki. ama 77 baharının kırmızı gölgesini tanıyorsak, o meydan hala orda olduğu için, bu şehrin hafızasına kazındığı için. o meydanın yeniden fethinden çok, yeniden insanlara verilmesi gerektiği için. bilmem, belki bu ilk iyi gelir. taksime, 1 mayısta, insanca, polisin etrafta olduğu ama içinde olmadığı bir grupla çıkabilmek, belki de nelere ihtiyacımız olduğunu hatırlatır. belki de durmak, meziyettir işte. o kalabalıkta, gitmeden, 1 mayıs için, diğerleri ile birlikte durunca, insan dünyayı yerinden sarsabilecekmiş gibi hissedince, farklı her şey. şehir planlamacılar bu hissi çizemezler işte. hayır, orda değildim. bundan önce de gitmedim hiç. düşünmedim değil ama annemin ısrarı etkili oldu. annem ki 78'de meydandaymış, 2010'da çözemediğim bir panik yaşadı. komik geliyor. neyse, zaten olamazdım, akşamdan kalma, böğh bir halde uyandım. hani, gitmiş gibi yapabilirdim ama sevmem öyle şeyleri. sonra da divad bey ile üsküdar filan.

ama konu bu değil. konu, o meydanda olmanın, şehirle insan arasındaki gizli sözleşmenin siyasi haklarıyla ilgisi olması. ben her boku istanbula bağlayan, hayaller alemi prensesi değilim. "aman canım, çıkmayıversinler"cileri anlamıyorum, o kadar. mesele, büyük. olması gereken oldu diye coşkuyla dans edemiycem ama bana verdiği umut başka. yani ne bileyim, festival kültürümüz yok mesela. düğün veya cenazeler dışında pek toplaşmayız, evlerini "dışardan görünmeden dışarıyı izleyecek şekilde" inşa eden bir kültürümüz var. birbiriyle tanışmak, birbirine karışmak, o yüzden önemli bence. "birlik ruhu" denen şey, anca linçte oluşmamalı. belki biraz eksik, öğrenmek gerekiyor. şehirlerin de bunu öğrenileceği alanları sunması önemli. bak ankaraya, insanları birbirinden izole etmenin şiirini yazıyor. sonra gençlik parkını süslese kaç yazar ki.

korkutulmuşluk bambaşka bir yanı. höt deyince kimlik gösteren, kendinde hiçbir itiraz hakkı görmeyen, fişlemeyi doğal gören bir çoğunluk var. izini belli etmeden yaşa ve öl. onun için, yani işçi bayramı olmasının benim yazamayacağım kadar uzun haklı sebepleri dışında, bir de böyle detay bir kareden, kıymeti var bugünün. yoksa bu yıl, zaten tersanesinden tekeline, azap dolu bir yıldı. yani malumu anlatmayayım dedim, o açıdan. gerçi meydana giden tüm yolları tutarak gösteri izni vermek bana hala tuhaf geliyor, "ulaşabilirsen kutlarsın" gibi bir anlayış. neyse. çoluk çocuk gidilebilmiş ya, ne bileyim, taksim meydanı sevinmiştir.

ah,bi de tekelciler sendika başkanını konuşturmamış ya, içimin yağları eridi. tamam saldırmasalardı keşke; ama konuşma yapsa daha da tuhaf olacaktı.

inat, gerekliyse zaten mağrur bir hal alıyor. onun haklılığı, bordo bir pelerinle sarılı. hayalimde öyle.

29 Nisan 2010 Perşembe

--__--

bir perşembe klasiği olma yolunda: narsis hanımcım. önceden aldığı biletlerle, inceden üsküdar. sahne bi güzelmiş. oyun da işte- cık. hadi iki buçuktan üç olsun. ben mi anlamadım diyodum ama galiba yok öyle değil, biz anlamışız diğerleri anlamamış. sonra romlu caipirinhaya bağlı ufak bi pöf. kendisiyle yakınen tanışıklığım türkiye dönüşüyle dağıldı; ama çay demlemek gibi sıradan bir şey idi den haag'da, hele ki son 6 ay. neyse işte, kulak çınlatmalar. esmer şeker, hele ki romla olmayacağını bilsem de, maksat muhabbet. yanımdaki fıstığa da bir mojito.

bugün bir öğle tatilini 2 saate uzatarak işlediğimiz beşiktaş günahı, turkuazdı. içimizi çeke çeke ofis karanlığına sonra. gündüz saatinde deniz kenarında çay içen siz ölümlüler, hele ki öğrenciler, kıymet bilin.

güzel şeyler olacak blog. güveniyorum. mayıs güneşine yakışan cinsten üstelik.

ps.

ulusal basında nefret suçları: 10 yıl, 10 örnek.

ibret-i alem için okuyun. hatta editlegelen, buyrun:  rapor.

28 Nisan 2010 Çarşamba

ben malımı bilirim.

münferit dediler mi? evet.
şaşırdık mı, hayır.

ama bakın bu haber, vahşettir. cinayet filan değil, esas o tecavüz mağdurunu intiharın eşiğine getirecek bir cinayet girişimdir. hukuk gukuktur çünkü. vicdanmış. bu kadar ahlaksızlıktan ben utanıyorum. nasıl bir acı, niye ki yani? kimsin sen be adam? hukuk bilmeyen hukukçu birilerinin hayatında tanrıcılık oynuyor.

17inde kadın olma bu ülkede. kaç, kurtul.
kürtaj, erkeğin üreme hakkından çalmak değil, kadının ürememe hakkıdır. tecavüzde de evlilikte de bu böyle. yasal sınırları da vardır, kimse 7 aylık bebeğe göz dikmiyor. sınırları, standartları belli bir işlem. tabii ki önlemek de bir yol ama bazen de önlenemiyor. hem bakınız burda bir zor kullanma var. zaten kadınlar da "ah ben hamile kalayım sonra aldırırım nolcek ki" demiyo, o kadar da ameliyat masası meraklısı değiliz, diş çektirme olmadığını da biliyoruz. yasal olması yasa dışı olduğunda kanamadan ölecek kadın sayısını azaltmaya yarıyor en azından. en azından. ona yazık buna yazık, ama kadına yazık değil. böyle bir ahlak-vicdan terazisi olmaz olsun. kazık kadar hakim o teraziyi tahterevalliye çevirmiş. terbiyesiz ahlaksızlar. cübbenizden utanın. sinir harbi.

neyse. kilit araladım sinirimden. buza oturucam şimdi.

26 Nisan 2010 Pazartesi

özelcipskola










üstünün kalması ile ilgili bi durum.

kamufl

zeycan şenlikleri kapsamında her gün bi tuhaf yoğundu. bugüne bugün, şehre iner inmez elinde valiziyle falcıya giden bi arkadaşımdan bahsediyoruz. kampüse filan da uğradık galiba. günler o kadar yoğundu ki tek bi gün olduğunu idrak edemedim çoğu zaman. yani arada gözde hanımcımı bile misafir ettik, devasa enginar yaprakları eşliğinde. ben ne kadar özlemişim, ne kadar iyi geldi! cumartesi gününü de ben sosladım, kabul. ah mis gibi geldi işte. arkadaşlar iyidir.

velakin, en yoğun program dündü: deniz kenarı, tamam. vapur, tamam. kup griye, tamam. vatoz bile tamam sen ne diyosun. üstüne beyoğlu çikolatası tamam. özet:

ortaköy-kadıköy-turkuazoo-taksim.

son durak hariç hepsi toplu taşıma araçlarıyla. arada güzergah hatalarını belirtmiyorum bile.

galiba ben dün öldüm, bugün hayaletim ofisi lanetliyo. böyle bir yorgunluk yaşamadım, tam performans. canım çok acıyo. uyuşuk bi hal. ama 1 yıllık kalkınma planı hazırladık, bu da bir şey. güzel de vakit geçirdik, hani o sebeple ölürken farkına varamadım. sabah 9 toplantısı  taze bitti. birazdan karşıya geçicem yeni bi tanesi için. hissiz haldeyim. olmayan hislerimle new york belediyesi atık yönetim sistemi araştırıyorum. böyk. mesela demin olmayan fransızcamla da bi şiler araştırdım. iş arıyorum ama içimden, içimden.

okulum, mis kokulum. çam ağacından salkımların sarktığı güzel okul. hala da benim okulum işte. hıh. bir kedi, bir güneş, bir ağaç, bir bank. sonra otur, etraftaki salkımlar nerelere sarmışlar, iz sür. en güzeli.

25 Nisan 2010 Pazar

breyk

olmak istediğin saatte olmak istediğin yerde olmak güzel. ucundan da olsa, koşarak. metroda koşmak da güzel hem. aa arkadaşlara rastlamak, o da güzel.benzer durumlarda yoklama alır gibi karşılaşmak, tuhaf, güzel.  mevcut durumda yanında olan arkadaşlara "ben bi yürüyüp gelicem" dediğinde anlaşılmak da güzel, yürüyüp gelip birada buluşmak da. güzel işte. komik olan, kameramanlarla iki ileri bi geri mehter takımı temposu, olsun varsın.

ışıklı kürem oldu çünkü güzel.

23 Nisan 2010 Cuma

fiyonk

zeycanım canım geliyor. sivasspor-beşiktaş maçı için gelen ahaliye hem de 23 nisan hava trafiğiyle birlikte eşlik edecek, umarım delirmeden gelir. zeycan benim ablam olur. benim ablalıklarımın yanında, oh ne iyi gelir. bugün yine istanbul benimle konuşmak istiyo gibi, tenhalardan denizini, morunu, yeşilini gözüme sokacak gibi. dinlerim ben. en güzel, en sakin. plan program aksiyon kahkaha.

narsis hanımcımla şaraplar. oyun biletini yaktık ama napalım, rövanşı olur. beyaz üstü kırmızı üstü- kediler. sebze ve sebzenin yazık komşusu. sebze parmak kadar, sıcaklık arayıp sokulan bir şey. yani termostat refleksi dışında, henüz doğmamış da bir iki günü daha varmış gibi. komşusu, başına gelenlerin aksine vıyıl vıyıl hareketli, sev beni sev beni bi kedi. bi de bonustan bir osmanufağı bulut da uğradı yanımıza. sebze o yumuk haliyle örtünün içine girdi ya kendi kendine, çok çok güçlü bi ufaklık kendisi. altı bağlı karbonlarımla orada, ne güzel hissettim.

yuvarlakçay'da güzel şeyler oluyor. uzaktan ama yakından takip etmeye çalıştığım yuvarlakçay. ağaç nöbetindeki inat yeni açan bahar dalı gibi bir şey. iyi bi haber midir bilmem ama, mevcut HESlerden can suyu bırakılması konusunda bakanlık uyarı vermiş.ona bile göz dikildiğini yeni idrak ediyolar galiba.

akbank, "bi daha yapmiycaz" dedi hasankeyf için. bu sefer yapacak ama. bi seferlik hevesini alsın ablası, içinde kalmasın çocuğun. aa tabi tabi yapsın, bi tarafı şişer sonra. cıs olur. zarar eder filan. ah akbank, keşke hayat kıytırık bir firma içi sürdürülebilirlik raporu çıkarmak kadar yüzeysel olsaydı. keşke inansaydım GRI raporlarınıza. şimdi bu saatten sonra, sahiden bu aptalca hareketinin o raporlarına giremeyecek etkilerini hiç mi hesaba katmadın yahu? hiç mi aklı başında biri çıkıp da "akbank kırmızısı diye reklam yaptık ama birileri bunda hasankeyfin kanını görüyor" demedi ekibinizden, binalarlarlarınızdan? demez. diyemez. çünkü insanlar yıllar boyunca hiç soru sormadan durur. tahammül edemiyorum.

yaban hayatı geliştirme sahalarında maden arama faslı başlayacak şimdi de. hani sinirden ülser olun diye. koruma altına alınması gereken onca yerden zaten azıcığı korunuyor, orada da maden arayacakmış. anlam kayması, kavram kargaşası. gözünü kulağınızı açık tutun. 

meteor yağmuru varmış bu 1-2 gün. ankaradakiler rasathaneden izlemiş. istanbulda şehir ışıkları el verirse görürüm belki. ne kadar fazla ışık var di mi? zaten iki gıdım sahil yolu, park filan olursa da otoban floresanından lamba dikiyolar. bebek parkı, emirgana kadar olan yol filan, beyaz ötesi parlak. sevmiyorum. loş ve sarı olsaydı da yakışsaydı sahile.

daldan dala. ağustos böceği dediler bana ofiste, dün böyle güneşi görüp de uyanmış gibiydim. tabii o güneşte ofiste olmak ayrı bir kahır bela, ama işte doğumgünü kutladık filan, happy hour tadında bitti ilk kez ofis günü.

hindistanın kuzeyindeki bir küçük dağ kasabasındaki arkadaşım, 2 yılın sonunda doktoraya karar verdi. google earth'de görülmeyen noktaların birindeydi. minicik mibinin yaptıklarını düşününce, doktorada sıkılmasından korkuyorum. neyse, bu vesileyle fark ettim ki kocaaa master sonrası elimde tek bir makale yok. tezim için olanlar duruyo; ama derste okutulanlar yok. tamam laptop yaktım, doğaldır. ama sonuç sıfır. acilen topliycam etraftan. "bulunsun teyze"yim çünkü.

bi de benim eteklerim olucak. dikemiyosam da dikebilenler yardım eder. uçuş uçuş bir yaz olucak sonra.

21 Nisan 2010 Çarşamba

dolay

tadilat tamirat hallerim sürüyor. canım hala çok acıyor. ferahlık da var ama sana yalan borcum mu var blog, 7/24 canım acıyor. hani denizler yüzeyden buz tutmaya başlar ya, aynen öyleyim. buzlanmıyorum da işte sen anla. kabuk da dışardan tutar hem, içerisi geç iyileşir. evet, aynen böyleyim. iyileşince de kabuk düşer. kaşımazsan da çabuk iyileşir. evet evet.

o yüzden bana ben lazım. evet tshirt yapıp giymeliyim. dışardan müdahale istemiyorum, kabuğumu bilmeyenler görmeyenler bana bulaşmasınlar. halimi anlamayan gık demesin. bakınca görülmediğini biliyorum ama bi "hal"deyim ben. bilmeyen görmeyen bana değmesin. duymaya katlanabildiğim 3-5 ses var. olmasını istediğimse bir tek şey var. geri kalan herkese ve her şeye 10 vaşak gücündeyim. istemeden. ama öyleyim.

neyse, beatles'ın her duruma bir şarkısı vardır malum- buna da var. bu şarkı benim çok sevdiğim, hem mesajını net veren hem de dolaylı yoldan bayaa bayaa bi aşk şarkısı olan, sevimli ve zeki bi şarkıdır. arka fonda çalsa fena olmaz hani. günlük hayatıma soundtrack istiyorum.
karşınızda: dont bother me.



geriye kalan zamanlarda ise... hiç. hiç var. zaman her yerde, her şeyi sardı. battaniye gibi üstüme çektim zamanı, kabuk gibi sarsın diye. bi gülümsediysem bu şarkıya gülümsedim. 
aslında zor değil ve umut ferah bi şi.

siyah

jelatin hanımdan naşi, şu haberi gördüm.

hepsini okuyun. hepsini.
sonra düşünün, aidiyet nedir, önce insan mıyız, hemşeri mi? erkek miyiz, insan mı? toplu suçları gizlemek ne kolay şeydir, suç yayıldıkça normalleşir, sorumluluk hemen kayboluverir ve mağdur artık hakedene dönüşür. vatan millet sakarya ne güzel maskemizdin sen. özellikle de ev-mahalle-kasaba-şehir-vatan diye giden kahramanlıklar, mükemmellikler, değerler, hayde bre pehlevan - işte bireyde böyle fire veriyor. bireye dair suçlar tam da bu katmanlarda ince ince işlenerek hasıraltı ediliyor. çünkü adımıza leke gelmesin. çünkü adımıza, "şuncacık şey için" leke gelmemeli. suç bile görmediğimiz bir şeye şimdi başkaları suç der, çamur atar, lekelenir güzel şehrim. şehrimin bok kokuyor olması önemli değil, burnumu tıkarım.

ah o kızların rüyaları, en güzel uykuları yok artık. kimse bilmez, kimse görmez işte. o kızlar birer hayalet artık, siirtin tepesinde karabulutlar gibi gezecekler. ruhları ince ince ağlayacak. bu adamlar ve pek tabii sesi çıkmayan kadınlar, her gece onların seslerini dinlemekten uykusuz kalacak.

hayır - bunlar olmayacak. bunlar için, vicdan gerekir, ne yaptığını bilmek gerekir. o el kadar çocuklara bakınca girilecek delikten fazlasını görmek gerekir. kahvede sırıtarak dinledikten sonra kendi payını almak için aç kurtlar gibi salya akıtmamak gerekir. salya akıtanlar arasında okul müdürü, polis, askerin olmaması gerekir. ne tuhaf şey şu testesteron. şiddetle, güçle ve doğal olarak rütbeyle ilişkisi ne kadar tuhaf. kadınların sessizliği hele, bütün şehir ve korku. korkarak suçtan zevk almak aslında.

o kadar acı bir karanlık ki bu olaya bakıp hala "münferit" diyecek bir bakanlar ordumuz olması içimi acıtmıyor bile. sadece, yunan mitolojisindeki cehennemi istiyorum ben. bence ona kaldı bu durum. hani en basit haliyle, günahına denk suçlarla seni kuşatan hades'i. günahının aynası olan en akıllıca acıları nakış gibi işleyen hades. canım hades. bana da bunu dedirttiler işte.

20 Nisan 2010 Salı

vörç

aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaay.
ay yani.
ay. yazık bana.

bi kere sabah 1 saat rötar. hayır efendim, kül değil. özel bi uçak pistten çıkmış, girene dek bekledik. zaten sis var. zaten yağmurda beyaz çoraplı tek aptal benim. öylece dur uçakta. 20. sırada havalandık. sonra toplaş toplaş. iki gram mesleki kısmetim varsa da ankarada açılıyo resmen. neyse. öyk gelene kadar toplaş. koştur koştur. sonra dönüşte bi yarım saat rötar daha. geliş ve gidişlerde bur.ak ku.tla aynı uçakta olmak da tuhaftı yeterince zaten. neyse, istanbula gel, kağıthane yollarında kaybol, sefil ol, sonra acıdıkları için eve dön.

45 dakika önce ben bi cesettim. hala yatay haldeyim. ayağa kalkınca türbülans zıplaması yaşıyorum. hani böyle tekneden, sandaldan inince ölü dalga devam eder ya, insan sallanıyorum sanır, uçağımız o minvaldi. hop hop, yemek servisi bile tamamlanamadı. korkmuyorum ama midem bulanıyo. resmen uçak tuttu. ay sonra da araba. öy öy öy. çok yorgunum. vörç dediğim de üstüne basılmış kurbağa efekti.

*

ya narsis yazıcakmış ama hadi ben de tutamiym...
vedat beyin talihsiz beyanlarının bi rakı sofrasından çıktığını umuyorum: boğaziçi özelleştirilmeliymiş.

güzelim vedatım, boğaziçi ancak erguvanlar açınca mesela, güzelleşebilir. özelleşemez. eşyanın tabiatına aykırı. "harvardımız bizim" dediğin şey devlet devlet öyle oldu. hem kıyasladığın itü de iü de mis gibi okullar. hayatında itülü mühendis veya ne bileyim iülü avukat görmemiş galiba vedat bey? kalp krizi geçirse," yandım civanım cerrahpaşalı doktor" demeyecek mi? o zaman bir ki üç- tıp vedatçım. biri teknik üniversite, diğerinin hukuk ve tıp gibi boğaziçinde olmayan bölümleri var. elmalar ve armutlar kıyaslanmazdı hani? ha boğaziçi harvard mıdır, o bambaşka mesele. mesela dedik. çünkü konu bu değil. konu parasız eğitim hakkı. "iyi eğitimse demek ki paralı olmalı" söğüşçülüğüne höt demek.

neyse, boğaziçine bakıp emlak parseli, öğrenciye bakıp akbil sesi duyanlar filan zaten halihazırda yönetimde vardı. kulüplerin masa açamadığı,  kulüp üyelerinin öğrenci işlerine resmen rehin bırakıldığı saçmalıklar gördü bu okul. ne bileyim, çimlerde film izleme zevkini bilmeyen onbinlerce öğrenci var. benden sonra oldu bunlar diye sevinmiyo değilim; ama yani: bu bile saçmayken vedat beycim, sana sıra gelmez, inan. kulüpler diye debelenmek, aptal reklam panoları kalksın diye debelenmek.. okul habire debeleniyo.

bak misal, 2004ten bu yana sanat bayramı olmamış. 6 yıl eder, yani 3 dönem mezun oldu hiç bayram görmeden. terbiyesizlik değil de ne bu? özel olsa bayram olacak mı? yoo. gelirler ve giderler dengenizde, belki "prestij" kontenjanından yer ayırırsınız, o çok sevgili garanti sahnesinde, öğrencisiz bir bayram olur. özel üniversitelilere selam eder, boğaziçinin devşirelemeyeceğini artık napiym, söylerim bari. haykırmak komik geliyo da. özel lisemden bildiğim şudur: her boka bilet kesilir. her şey faturadır. bak onu da biliyorum yani, eğitime para vermişliğim de var. burada o olmaz efem, yemezler. hem burası lise de değil. hem boğaziçi sahiden, hahah komik durur ya. eğreti kalır.

bi de iktisatım ilmim alet edilmiyo mu, ah ah. vedat beye bence ayşe hoca sosyal politika konusunda bikaç kitap hediye etsin, imzalı. o iktisat sayılmıyo gerçi spk nezdinde, fasulyeden iktisat ama olsun. türkiyenin harvardıymış. yesinler. bi kere bu laf bile aşağılama. harvard kadar değilsen özelleşerek "kurtarılman" gerekmiyor. buna değmezsin bebeğim. misal marmara üniversitesi vedat beye göre adil rekabet çerçevesinde pazardan elenmesi gereken bi oyuncu sanırım? veya odtü neci oluyo bu denklemde? mülkiye? yaa yaa. ekmek bulamıyolarsa pastacı olsunlar.

hem, boğaziçi hocalarını parasal açıdan tatmin edemiyosa, çok affedersiniz ama, devlete ve yöke laf etsin vedat bey. aynen de böyle- bu bir bahane değil. lab yetersizse, yettiremeyenler düşünsün. işine gelmeyen sebeplere bahane, fantezi düzeyindeki hayallere piyasa gerçeği demek ayıptır. öncelikler hiyerarşisi, okulun hocasının alenen "maaşım yetmiyo, daha çokunu veremiyosan okulunu sat" demesine güler. bu okulun öğrencileri her yıl dorm'a kayıt sırasında yeterince söğüşleniyor. açıklanan fiyatın 2 katını ödüyolar "işletme gideri" adı altında. yani konu piyasaysa, kendi piyasasını zaten kurdu boun. kaynak yaratmada üstüne yok.

öğrenci kulüplerinin kapısını arşınlayan tonla işadamı kulübü, "ah canlarım, en manzaralı salonlarınızda ücretsiz toplantı yapmak istiyoruz, size 3-5 kuruş atsak bizi cilalar mısınız" diye vikviklendiğinde bile öğrenciler tamah etmedi o rüşvete. höt dendi. "burası üniversite" dendi. "o salonlar öğrencinin" dendi. tamam en kokoş devlet üniversitesi olabilir ama o kadar da demedik, yavaş gel, topla gel. boğaziçili hoca kalitesi düşüyorsa, bi zahmet mantar gibi özel üniversite açan hükümetini öp. bir hocanın emekliliğinde geçinemeyeceği için 1 yıllık üniversiteye dekan gitmesi, okulun özelleşmesiyle ilgisiz bir konu. hem alt kadroları ben biliyorum, canavar gibi geliyolar. di mi alt kadro? hiç işte.

o manzarayı, o çimleri ve kedileri, cık, nakte çeviremezsin. parasallaştıramadıklarımızdan. o yüzden.

zavallı iktisat da işte, böyle böyle rezil oluyo. neyse, okul dergimizi ciddiye aldığımı söyleyemeyeceğim.
benden böyle... manen hala mezun olmadım, hala sinir basıyo. söz sende narsis. tutamadım.

19 Nisan 2010 Pazartesi

fır pır

ben yarın:

06.00 evden çıkış
08.00 ankaraya gidiş
10.00 bi toplantı
11.30 başka bi toplantı
15.00 istanbula dönüş
17.00 bambaşka bi toplantı

bence bana çok yazık blog.
uyuyim bari, napiym. kös kös. döndüğümde dünya kurtulmuş olmayacak, ona yanıyorum.

18 Nisan 2010 Pazar

pazaraporu

emek sineması için, bütün o güzelim bina için, inci pastanesi için yürüdüm ben de bugün.

konunun aslında sadece emek'ten ibaret olmadığını anlatan tek bir pankart vardı: "5366'ya hayır de!". çünkü mesele, 5366. kentsel dönüşüm.en çok bunun için yürüdüm ben. 2005 tarihli yasacık. tabii ki adı kentsel dönüşüm yasası filan değil. adı başka, kendi bambaşka. mesela adı çok şiirsel:

Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun

etkilendiniz biliyorum: yenilenerek korunmak, yaşatılarak kullanılmak.
güldürürken düşündürüyor da aynı zamanda. neyse, hadi sıkılmayın,okuyun, yönetmeliğin amacı:

Bu yönetmeliğin amacı, yıpranan ve özelliğini kaybetmeye yüz tutmuş; kültür ve tabiat varlıklarını koruma kurullarınca sit alanı olarak tescil ve ilan edilen bölgeler ve bu bölgelere ait koruma alanlarının, bölgenin gelişimine uygun olarak, yeniden inşa ve restore edilerek, bu bölgelerde konut, ticaret, kültür, turizm ve sosyal donatı alanları oluşturulması, tabii afet risklerine karşı tedbirler alınması, tarihi ve kültürel taşınmaz varlıkların yenilenerek korunması ve yaşatılarak kullanılması ile ilgili esas ve usulleri düzenlemektir.

ben size tercüme edeyim mi?
sulukule. tarlabaşı. fener-balat. ve evet, emek sineması.

5366'yla tanışın. bilin. hiiiiç sevmeyin. en ufak yönetmelikte bile olduğu gibi, bundaki tanımlar da pek tabii ki diğer kanunlarla çelişiyor, uydurmasyon tarifler var, "aynı dili konuşamamak" gibi temel bir sorun, sorun dahi görülmüyor. tanımlar kimsenin umrunda değil. ne bileyim, ben hukukçuların tanımları çok sevdiğini düşünürdüm hep. ama anlaşılan teknik bir detaydan ibaret kendisi, böyle benim gibi dışardan anlamaya çalışanlar dert ediyo anca. maksat elimiz oyalansın. oysa bakınız, kentsel sit alanı neymiş:

“Kentsel sitler mimari, mahalli, tarihsel, estetik ve sanat özelliği bulunan ve bir arada bulunmaları sebebiyle teker teker taşıdıkları kıymetten daha fazla kıymeti olan kültürel ve tabi çevre elemanlarının birlikte bulundukları alanlardır.”

neyse, ben size daha kronik bir durumu anlatıcam: yeni sevdası.

tarihe aç bir ülke olmadığımız açık. toprağı sıksan mermer sütun fışkırıyor. hiç ilgilenmediğimiz de açık. ilgilenseydik, bir zahmet, çalınanların peşinde olurduk. neyse, eskiye doymuş durumdayız. bizim derdimiz yeniyle. yeni otomatikman iyi oluyor. yeni güzel, yeni rahat, yeni en iyisi, yeni cici. eskiyene kadar tabii. olsun. yeni, pek bi ışıl ışıl. tozsuz, cilalı, parlak ve en önemlisi, refah sinyali. olmak istediğimiz avrupada en yeniler var. amerika zaten, kendi yeni kıta. eennnn yenisini  alabilmek, yapabilmek, zenginlik meselesi. ülkece çok zengin olduğumuzu yenilerimizden, bayramlıklarımızdan anlıyoruz. tü kaka tarlabaşından yeni yepyeni, kendisinin taklidi bi mahalle yaratırken, hep aynı şeyler söylendi: o eski, köhne, dökülen, öğğ binalar, cici, parlak, şık ve badanalı olacak. emek için de dediler. pismiş, tozluymuş, iyy ne iğrençmiş. emek'e hiç gitmediğini anca bu kadar belli edebilirdi bir kültür bakanı. 


neyse, demek istediğim, konu çok temel bir konu. bu ülke büyüyor, genişliyor ama inatla gelişemiyor. baktığı yöne karar veremiyor. kalkınmaysa kalkınma, nasıl olacağını düşünmüyor. hala bu üniteye geçemediğinden, habire ötelediğinden, artık kendisine bile yetişemiyor. konu, sinefil bikaç yüz kişinin "vah benim kocaman salonum" diye ağlaşması değil. konu inanın, benim profiterol aşkım da değil. konu dönüşemeyerek arafta çakılı kalacak bir koca şehir. son 40 yıldır, istanbulun tek başına direnme gücü, insanı ağlatacak kadar büyük. garibim, üstünde tepiniyoruz, gık demedi. ama bence artık çok yaşlandı. konu, "kanunen" yapılan işlerde kanundan şüphe etmek. konu bizim salak olmamamızla ilgili, hatta bundan ibaret.


bazı şeyler var ki bekleyemiyor. bak yuvarlakçay nöbette. deliller kararmasın diye nöbet tutuyor yuvarlakçaylılar, kesilen ağaçların başındalar. alakasız gelmesin. emek sineması için veya birilerinin "pis, eksik ve eski" göstermeye çalıştığı diğer her şey için onda biri kadar çaba göstermek, çok değil. o su da bizim. "damn the dam!" diye bağırışmak lazım icabında, yapmıştık. bi buralar için de değil hem bak, brezilyadaki belo monte barajı da mesele- çünkü mesele bir bütündür. 
 daldan dala olmasın: bu bina da bizim. çok affedersiniz ama, yemeyin malını yiyolar. yedirmeyin. madem öyle, işte böyle. höt demek lazım arada. buncacık höt höt müdür, höttür bi yerde. en azındandır. yetmese de.


çok sinirliyim. 5366 kere. 5366'ya hayır deyin. 
ki sonra evet denecek bi şiler kalsın elinizde. aynaya bakmalarda.

17 Nisan 2010 Cumartesi

filan

düğümlü babayla tanıştım. aşkından eline geçen her şeye düğüm atan düğümlü baba. yok daha güzel bi tarifini buldum: ilahi meczub. bence bu harika bi tanımlama. kalbimde ayrı bir yeri var, anlatsam bozulacak, onun için işte işaretler listeme ekledim. sonra, divad beyin öğrettiği gibi, sıcak çikolata içtim ben. âlâsından. hatta portakallı. ve hatta galiba ben artık hep bunu yapıcam. hem  yan masadaki kız "pardon, adınız umut mu?" dedi. yok değil; ama hadi bunu da işaret listeme ekleyelim eflatunlu kız: adımın umut olma ihtimali.

yürüdüm yoruldum, lidyalılara uğradım, fonda su sesi olan sergi gezmek ne güzel şeymiş. alışveriş yaptım, yoruldum yoruldum. ama ferah içim. sokaklar ferah. evde durmak artık o kadar zul değil, duvarlar daralıyomuş gibi hissetmiyorum. şimdi aylar yıllar sonra, özhakiki boğaziçi gecesi. gerçi nergiz, hulusi, özge yok. ayşe yok, demet yok. olsun. biz işte ucundan kıyısından. ben hele, en kıyısından. geldiğim gibi dışarı. düğümlü baba, sen iyi ki varmışsın bir zamanlar. kahveci çırağı da.

üniversitelerde soruşturmalar giderek artıyo. salı günü küller geliyomuş, asit yağmuru bekleniyomuş. abantla dertleri otelmiş. artık yakalamak yetmiyor, polis itinayla öldürüyor. adli tıp, eski özel harekatçı ibrahim şahin'i aklıyor; "akli ehliyeti yok" diyerek. yarın emek sineması için yürüyüş var. bu kalp seni unutur mu dizisine, kıyısından "diyarbakır cezaevi" dendi diye dava açılmış. yok yok, işkenceci cezaevi müdürünün çocukları, "kişinin hatırasına hakaret" davası açmışlar. kendisi 1988'de otobüste kafasına sıkılan kurşunla ölmüş.

daha da var birer cümlelik şeyler ama işte, öyle.

16 Nisan 2010 Cuma

ferah

leydiler ve centilmenler,

işaretim oldu. her şey ferah. tamam pek çok şey iyi veya kolay olmayabilir ama aslında zor değil.
iyiyim. iyi olacağım. iyi olacak. iyi olabilirlik ihtimali. ferah ışıklar. insan kendini bilmeli, dinlemeli. boğazı dinlemeli. derin suları, ışıkları ve serin havayı hissetmeli. düşünmeli, konuşmalı. rahat nefeslerle.
kendime not.


kendimi utandırmayacağımı umarak, uzun bi süredir en güzel uykumu uyumak üzere, iyi geceler.

blog, canım, haklısın. aslında zor değil. kolay da demedik ama aslında, zor da değil. şunu hissederek yazmanın tadı çok başka. barışık, güzel; ama zor günler olacak. olsun varsın. küçükken de dalgalar üstümden aşarken boğulacak gibi hissetmeyi severdim; çünkü neticede dalga asla uzaktan seyretmelik bir şey değildir.
yeniaydı dün. böyle saçma hallerdeyim işte, yok kırlangıçlar geldi, medler cezirdedi filan, takipteyim. sanki doğa bana işaret çakacak, göz kırpacak. tohumlar topraktan gürültüyle çıkarmış ya hani, ilk sabah ayazında kimse duymazmış, öyle bir büyüyeceğim. bir şey bekliyorum, bir ışık, bir şey. yeniaydı ya dün, belki onu bekliyorumdur, olmuştur. yani belki hop hop, etraf işaret doludur.

hiç öyle secret vs insanı da olmadım ki "aldım verdim ben seni yendim" diyeyim ruhsal alemlere. yok valla dalga geçmiyorum. niyet etmek, dua etmek, ummak filan... kelime olarak dilimdeler ama zikrimde yoklar. alışkanlık. ben daha temel, kulağımı toprağa dayamak filan gibi şeyler yapabiliyorum. illa görmem gerek yani. misal, hilal mi var, hemen altına bakılır. o mevsimin ilk meyvesi yendiğinde, ilk erik, ilk çilek misal, "içeçe niçeçe niçe yıllaraaa" denir. denir ki uğur getirsin, mis gibi olsun o mevsim. kuş pisledi diye piyango bileti almak gibi bir şey benimki. x oldu ki y. di mi? x ise y. öyle işte. o yüzden işaret lazım. "işaret içinizde, evrene aktarın" filan, hiiiç benim becerebileceğim bir şey değil. misal, açık pembe çiçekli ağacın üstünde kopkoyu pembe bir tek çiçek görmek daha benim anlayabileceğim bi işaret. ki gördüm. of nasıl da mutlu oldum.

14 Nisan 2010 Çarşamba

pır

ben bugün farkettim ki o gün kırlangıç fırtınasıymış.

benim hep beklediğim, en sevdiğim zamanmış. zaman bana kazık attı, takvim resmen nanik yaptı blog. her şey tamam da kırlangıç fırtınasından bunu hiç beklemezdim. kanatlarında rüzgarla güneşi getirip sonbahara kadar kalıcaktı kuşlar. ne ara ben borçlu çıktım kırlangıçlara da tahsilata geldiler? benden aldıkları şeyi kanatlarında taşımaları mümkün değil üstelik.

kırlangıçlar beni çok üzdü blog, bunu onlara hiç yakıştıramadım. kuşa küsülmez; ama fırtınaya küstüm. bu sefer çok küstüm ama. kırlangıç fırtınasından bunu hiç beklemezdim, sahiden. noel babaya da diş perisine de inanmadım ben; ama kırlangıç fırtınasına inanmıştım ben blog. ayıp etti. şiirsel dursun diye gevelemiyorum. yaş zaten 25, bu saatten sonra inanabileceğim şey kısıtlı, kırlangıç fırtınası da gitti işte. bunu farkettiğim an rüzgar esti desem ona da inanmazsınız şimdi. esti ve üşüdüm.

12 Nisan 2010 Pazartesi

under construction

saçımı kestirdim, iyi geldi. tansu çiller eşiğinden döndüm hem, tehlike geçti.
gerçi ofise şöyle gidiyodum, havam oluyodu ama olsun. bu daha hafif.
listeler yapıyorum.
old habits die hard - arada bir buraya uğruyorum. kapamayı düşünüyorum, yok, kıyamıyorum. bak yine yazıyorum. belki de iyi geliyodur. aslında geveliyorum, esas her şeyi defterime yazıyorum. yaa yaa. şimdi ofisteyim, ondan böyle. yoksa yani, hiç.
rüyamda dövmem vardı. tam da istediğim gibiydi. ilk kez görüyorum böyle bir rüya.
eski listelerimi buluyorum, anlaşılan hiç değişmiyorum. belki de iyi bir şeydir. hey yıllar.

çantamda bi kitap, bi de kocaman bi defter taşıyorum. okursam ne ala. okuyamazsam, demek ki kafam dolu, hop ne varsa yazıyorum, bende kalmasın diye. kafam dolu demişken, beynim kulağımdan akıyo gibi bu ara. fıskiye gibiyim hatta: kulağımdan beyin, gözümden günler akıyor.

canım çok acıyor. daimi çarpıntım var, geri geldi. hoşgeldin çarpıntı, naber nassısın? iyisin iyi. turp gibisin lanet olsun, tam performans. neyse, açık havaya atıyorum kendimi o yüzden, anca rüzgar eserse nefes alabiliyomuşum gibi. sürekli cam açık, içime doluyor kömür ve is. o da güzel. "darlanan teyze" oldum. yabancısı değilim, çaresini biliyorum, defter kitap işte. canım o kadar çok acıyor ki blog, sanki ömürlük. merdaneden geçiyormuşum gibi. posa posa posa. belki geriye bi şi kalır.

haftaiçi iyice can sıkıcı olmaya başladı, düşündükçe içim şişiyor. üslupsuzluk çok sinir bir şey. artık ne gele, gele. hoş, haftasonu daha da fena. defter kitap haller. bir şeyler yapmalıyım ama takatim yok. zaten tembeldim, bahane etmiym. durulmak istedikçe bir şey oluyor, orada biri zorla kabuğumu kaşıyıp kanatıyor. birey birey gelin.

kendime çok şaşıyorum. aslında çok da değil, ben yine beni anlıyorum; ama anlamak daha da fena. ne yapmam gerektiğini biliyorum ama yapmıyorum. belki de yapamıyorumdur; ama bunu size veya kendime itiraf edecek değilim. hem, kendime acımaya başlarsam diye korkuyorum. aslında güzel şeyler oluyor, güzel haberler, oh mis mis gelişmeler duyuyorum. mutumut çiçekleri, erguvanlarla. ama ben kendime sarılıp, kendi kucağımda uyumayı her şeyden çok istiyorum bu ara.

üst katımdaki gerzeğin gece 11de başlayan müzik seçkisinden nefret ediyorum. evin önünde havlayan köpek vardı ya hani, hala havlıyor. sabaha karşı saatlerde. hep aynı saat. ben hep kulağıma tıkaç takıyorum uykumun arasında. yazık köpeğe, bence çok yalnız, aç olmadığını biliyorum. ufka bakıp havlıyo resmen. sabah da ilk gördüğünü insana kuyruk sallıyo. tıfıl, kılkuyruk bi şi. havlamazsa da "niye havlamıyo" diye uyanıyorum.

geçen yaz, annemin arkadaşının beyninden tümör alındı. başarılı ameliyat sonrası, beyni hala bilmediğimizi gösterir bir komplikasyon ve - artık tepki vermiyor. bir yıl oldu, düşün. misal ben sık sık düşünüyorum. yani duyuyor, görüyor; ama tek bir duygu veya mimik yok. annemin kocaman gülüşlü arkadaşı şimdi kortizonlu bir duvar gibi. orda; ama değil. yakın geçmiş, kısa dönem hafıza hak getire. eskilerde yaşıyor. on yıl önceki anları yeniden yaşıyor. orda bir yerde; ama kimse ona ulaşamıyor. sanki kendi içine açılan bir girdapta saplanıp kaldı. gülümsemek istiyor sanki bazen, ama tepki yok, sanki acı çekiyor. hiçbir duygu hissetmiyor mu, yoksa hissettiğini mi belli edemiyor bilmiyorum. ne kadar kırılganız di mi? böyle incecik, pamukçuklarla bağlıyız da kendimizden haberimiz yok. beyninizde toplu iğne başından bile minik bir düğmeniz var, pıt, kapanıveriyor. ordasınız ama değilsiniz, geçmiştesiniz. istemdışı zaman makinesi gibi. inşallah beyin hep güzel zamanlara götürüyodur insanı. bu ara en çok bunu düşünüyorum.

bugün ve bu anlar var ya, ileride bir hastalık sonrası veya en iyi ihtimalle yaşlılıkta, hatırlayabileceğimiz yegane zamanlar olacak. insan beyni ilk 20-25 yılı çok iyi kaydedermiş, "ilk"leri yaşadığı dönem olduğu için. ilk arkadaş, ilk sevgili, ilk ölüm, ilk doğum, ilk mezuniyet, ilk ayrılık, ilk iş filan. ondan sonrası kayıt üstü kayıt olurmuş, çok bi etkisi olmazmış yani. yaşlanınca da o ilkleri döne döne yeniden yaşarmış insan. ilkler mühim şeyler o yüzden. sizin hiç farkında bile olmadığınız; ama ileride döne döne yaşayacağınız bir sürü ilkiniz olmuş olabilir. o yüzden işte, iyi şeyler olduğundan emin olun. sonra bir anda pıt diye düğmeniz kapandığında mesela, yanınızdakiler "iyi günleri mi anıyor acep, yoksa düşündükçe acı mı çekiyor?" diye endişelenmez.

çok canım acıyor. nefes aldıkça. sonra annemin arkadaşını düşünüyorum, utanıyorum.
daha da fena oluyorum. belki kabuk değiştiriyorumdur? o da kesin acıyodur, çekirgeden iyi mi bilicem. daha sert, daha boyuma göre, daha sağlam bir kabuğa geçiyorumdur. hissiyatımın karadelikleri.
sonra işte kitap defter.yeşil çay uykusu.

bak yine yazdım. yazmiycaktım güya. bunu bile beceremiyorum; ama üstüme gelmeyin.
hadi eve gideyim artık.

8 Nisan 2010 Perşembe

for those who wonder / tavanlar sözüm size

1) evet evet ben blogdan bakınca tam bi didaktik teyzeyim bence. halbuki hayatım, canım hayatım, o kadar çok saçmalama, hata, kavga, gürültü, kalp sancısı  ve kırıklıkla dolu ki, anca arıza hanım olabilirim. hiç sakin, munis, garfield biri değilim ben, olmadım. yani dışardan öyle görünmediğine eminim ama kimseden mükemmellik beklemedim ben şimdiye kadar. hatta bence arıza iyidir, yeğdir, dozunda. normal insanlar sıkıcı oluyor. pişman da değilim hiçbir şey için, böyleyken böyle, amor fati. bu konuda on yıldan fazla mesaim var. hani ben beni okusam hemen tahmin ederdim. en bi doğrucubaşı, mükemmel, carcar, dırdır bi havam var- kıçımın kenarı yani, belli ki bi şiler bi yerde ters gitmiş. bugün için söylemiyorum da şunca yıla bakınca, havam batsın, çok aptalca. bence bi havam da yok ya, öyle görünüyosa diye dedim. görünüyo kesin. ilkokul 1'de ve üniversite 4'te lakabım aynıydı: buzlar kraliçesi. kıçımın kenarı, bir kez daha. ne alakam var demiycem de yani, o kadar da yok be. ukala dümbelekleri sizi.

2) şu ara, az önce aldığı balon iki adım sonra elinden uçmuş veletler gibiyim. keşke biri patlatsaydı. yani patladı belki de bana uçmuş gibi geliyor. bilmiyorum. balonum yok neticede. balonumu isterim, balonumu isterim. ama o balonu, aynısını. benzerini değil, başkasını değil. uçup gideni. patladı demeyin sakın. baloncuya küserim baloncuya küserim (şiir gibi okuyup kitap olarak basıcam).

3) prison break'i deli gibi izliyodum. sebebini anladım: kaçmak, kaçma fikri en sevdiğim şey. kaçma planları en kolayı. kaç git ve her şey arkanda kalsın. artık tersi: kal ve gör. gözlerini kapa ve koş. ağaca toslarsan ağaç utansın.

4) kendime kan kusturmak istiyorum, sonra içimdeki didaktik teyze mrs.spock olarak bana listelerlerler yapıyo. dün yediğim hurmalar bugün bi tarafımı tırmalıyo. ay olur mu hiç öyle değil böyle. bıdıbıdı, sen de biliyosun. p ise q. kan yok kusmak yok. halbuki meri, anlamıyosun derdimi. seninle hiç ilgisi yok, sen her gün çiçeğine su verdin. her pazar meri, her pazar.

5) kendimi sadece benzetmelerle ifade edebiliyorum. neyin ne olduğunu sahiden söylersem ipler elimden kaçacak. kontrolsüz güç, güç değildir malum.

6) dişlerimi sıkarak uyanıyorum. bunu asla yapmamalıyım, dişlerimi sıkmamalıyım. dişçim söyledi. benim dişçimin kaplama ve hepsi birbirine benzer 32 dişi var, ve beyaz ötesi gülümser. kötü duruyo ama söylemedim; çok iyi dişçidir. terzi kendi söküğünü dikemez. zurnanın deliği de en çok didaktik teyzelere zortlar mesela. sakınan göze çöp batar ve siz muhtemelen gün aşırı salyangozlara basarsınız sırf yere bakmadığınız için, o kabuklar çıtırdar ve içi sümük sümüktür. utanmadan iğrenirsiniz, halbuki az önce o yaptığınız şey tam bir vahşetti.

7)halden anlamaz bi halim var bence. halbuki, benim halimi kimse bilmiyor (az önce ironi gibi bi şi oldu blog).

8) çok saçmalayabilirim. bıraksam kelimeler yuvarlanır, oynaşır, türer, ürer, birikiüçebelikgüç filan, bi şiler olur. yok ama. kontrolsüz güç bızrtzırtzort.

9) ben benden öyle şeyler bekledim ve yaptım ki başka hiç kimse beklememiş, herkes şaşmış. beni benim dışımda kalan onca insan nasıl görüyordu acep? bence ben bana en doğru geleni yaptım, çelişkisi yoktu. ağız tadıyla saçmaladım. halbuki öyle gibiymiş profilden. bence o kadar doğaldı ki hep, step by step. hep yani, yoksa şimdi acıdan delirmek üzereyim diye böyle söylemiyorum.ve yine bazı şeyler o kadar normal geliyor ki, gelebilir her an, kendime dışardan bakmam gerek. iki kere iki zört. dört değil zört, evet , nolcak ki? jim morrison kesin bununla ilgili bi şi demiştir, bakmak gerek.

10) bloguma o kadar çok sığınıyordum ki eskiden, şimdi kendimi bu sığınaktan mahrum bırakmak, uyanış gibi. hala tam ağlayamadım. kasılıp kalmak. şarkılar çalıyorum, şarkılar beni buluyor. öyle bir playlistim var ki, biri damarlarımı kesip birbirine düğümlüyor gibi, kirli kan, temiz kan, hepsi birbirine karışıyor.

11) nilü.fer turizmin biletleri.bazılarını biriktirdim ben kendime bile söylemeden. mesela 2009du, ocak ayının son günleriydi ve biletim tek yöndü. o bilete baka baka, gülümseyerek uyuyakalmıştım ben otobüste. şimdi yine bi bilet, nisandan. nisan ayından ölüm gibi korkarım ben, sevsem bile. barışmıştık, sonra yağdı nisan. çift yön biletlere bakmak çok fena. bi kişilik bilet dediğin anca tek yön olmalı blog.

12) bugün (dün) bi adama yalan söylemeyi öğrettim. acayip çirkin bi şilere bakıyodu mangoda, belli ki sevgilisine alacak. satıcıdan değiştirme kartı istedi hediyesine, "tarih yazıyo musunuz karta" diye sordu. evet yazıyolar. karalar bağladı, o hediyenin ctesi alınmış olması gerekiyomuş, öyle söylemiş, hayatta ÇARŞAMBA yazamazmış üstünde. ne yapsak ki, nolcak ki. "5 gün geçmiş hayvan herif" dedim içimden. satıcı da bi salak kız. bakışıp duruyolar. ay napsak nasıl yapsak. "'ctesi almıştım ama içime sinmedi, değiştirdim' dersiniz" dedim sakin sakin. hatta "senle tartıştıktan sonra" diye ekleyecektim de nerden bildiniz filan diycekler, o kadar bariz olduğunu anlatamiycam vs vs.  ikisinin de gözleri aydınlandı, satıcı defalarca teşekkür etti, "çok akıllıca! evet bakın işte bu çok masum, yalan bile sayılmaz!" dedi, adam da teşekkür etti. "merak etmeyin kadınlara söylenecek bi yalan illa ki bulunur" dedim. gülmedim. böyle tuna kirem.itçi lafı gibi geldi kulağıma, "ah azizim" diye bitmiş gibi sonu, sinir oldum kendime. yani bana habire yalanlar söylenmiş gibi bi hüzün çöktü, aksine, söylenmedi. canımı acıtan tam da bu. bu kadar kolay bir şeyi yapmamayı seçmek bi emektir bence, salaklık değil. ki bu adam salaktı ama işte, neyse, uzun hikaye. farklı vakalar. durumlar, neyse. kolaycı salak.
sonra aslında adamın battığı boku düşündüm. "almıştım bi hediye, değiştirdim" dediği an olacaklar. idare de edemez, başlar artık kız: niye? ne almıştın? o aldığın bana göre değil miydi? madem öyle niye almıştın? e madem aldın, niye değiştirdin? bana göre sence nedir?  kot gömlek ve şort muyum yani senin gözünde? niye değiştirdin ve neyle? önceki neydi? hmm bu muydu? güzelmiş bu, daha güzelmiş. yok bu da iyi ama yani. hmm ben bu değil öbürüyüm yani sence? niye ama peki niçün? bunu ilk seferde görmüş müydün yoksa sonradan mı gördün? hmm demek görmedin, görsen bunu mu alırdın yani ilk? hmm..
ne bilsin salak. "şunun yerine aldım demek için bi şi seçin ama çok da çirkin olmasın, yine patlar" diycektim, demedim. sürünsün yalancı eşşek. bi de aptal. kendi yalanını bile söylemiyo. bi de korkak.

13) sonra bi kız beğendiği şeyleri sevgilisine gösterdi, onay bekledi. taytın üstüne 80ler bol bulamaç kazaklarını giymenin sebeplerini saydı. hani taytım var ya, hani uzun çizmem var ya, işte kısa olmaz yaaaniii. çocuk ikna olmadı. çocuk istiyo ki kız çiçekli, hanım kız hırkası giysin, üste düzgün oturan, mülakat hırkalarından, çok dar da demedik. kız ağlamaklı bi şekilde "ne beğensem burun kıvırdın inanmıyorum ya! hiçbirini beğenmiyosun e ben ne alcaam! zevklerimiz bu kadar mı farklı yaa!" dedi. ilişki analizi eşiğinden döndü. çok üzüldüm. yanındaki moron, kızın bu çabasını anlamayıp "iyk inanmıyorum bu mu!" filan diyodu. göt lalesi. kız ondan "ne giysen gülümsün, a güzel" demesini bekliyo, adam "hmm ama beli büzgülü tunikler sence de orantı yanılgısı yaratmıyo mu" kıvamı rıfatözbeklikler yapıyo. hadi ordan. kız aferin değil sevgi istiyo.

14)şimdi bi tarafta o adam (no12), bi tarafta bu kız (no13), ikisi de "ya sevgilim beğenmezse" diyodu ya hani, bence o ikisi yemeğe gitsin. niyeyse sanki, öyle gibi. çünkü ben didaktik teyzeyim (no1).

15) ben sandviç yemeyi çok severim. her öğün yiyebilirim. artık yiyemiyorum. çok acı geldi başta, sonra çözüm bulunabilir gibi geldi, bakıcam. ekmeği yumuşak olsun.

16) bugün iki adam önümde yürüyodu, sonra ışıklar, karşıdan karşıya geçme filan, geçişip durduk. tabii ki üstlerine alındılar. yolda yürüyen ikili adamlar böyledir, duble galeyan. ben yürüyosam onlar içindir. kafam yerde değilse, öyle boş boş bakıyosam, onları görmek içindir. nebakıyonlan bakışım davettir. suratım mahkeme duvarı gibi, gözlerim şiş, dudaklarım çatlak ve saçlarım diken dikense, bu tamamen cilvedendir. sonra aksi yönde yürüdüler. gittiler ve ben müzik dinledim, müzik beni dinledi, sohbet ettik. sonra bi anda biri dibimde: "kulaklığı varmış lan!" dedi. zıplayarak döndüm, faltaşı gözlerle, kafalarına çanta indirebilirdim. insan böyle uyanmamalı gündüz düşlerinden. dibimden hızlı hızlı gittiler. "kulaklıklıymış olm" dedi yine moron, sanki kuyruğum var. yanındaki diğer moron "lan olm ama bak bizi duydu da zıpladı" diycek gibi oldu, sonra üşendi heralde, vazgeçti. bi hamle yaptı havada kaldı. sonra böyle haldır haldır basıp gittiler. onlara bile acıdım, düşün blog. nefret dolu bi acımayla.

17) hayaletim var artık. kulağıma bi şiler fısıldıyo, kendi kendime gülümsüyorum, bi şiler eriyip akıyo üstümden, bi şiler yapışıp kalıyo. ben hayaletmişim gibi. benden çıkmış bi bulut, buharlaşmış bi kısmım. düzenli aralıklarla arkadaşlarım yokluyo beni, yoklama alıyolar. kendi kendimle konuşiym diye arıyolar, biliyorum. göt beatles'ın her şeye bir şarkısı olduğu gibi, atilla atalayın da her şeye bir hikayesi var. insan 15inde neyse, 25, 45,105, öyle gider bence, hep aynı. kendimi teslim ettim, sırayla dövüyolar. boş bulursam biraz da ben girişiyorum. içim kıyılmış durumda. kıymak. kı. bi kelime seçiyorum, suyu çıkana, suyu gözümden akana dek.

18) hayatımdaki en tuhaf telefon konuşmalarından birini yaptım bugün (dün). bakalım ne çıkacak. güvenlik taramasından bile geçmişim, haberim yok. istemiyorum ki aslında. iş arıyorum ben bi de galiba artık resmen. net üzerinden brüt üzerinden, neyse ne- o kadar 4 işlem biliyorum, ucuzculuğa sinir oluyorum. salak değilim, değiliz. enayi hiç değilim. bunun kavgasını edicem, daha dur. hayaleti olan kişiye kimse bulaşmamalı.

19) i've got you under my skin ne güzel bi şarkıdır. ah ella, ma bella.

20) yine defnenin doğumgünü zamanı festival var, en güneşlisinden. halbuki defne bu doğumgününde mezun oluyor, gelemez. hem de 18 oluyor. ben de gidemem artık, hayaletim korkar. defneye bakınca içimde güneş doğuyor, ezelden beri. kardeş güzel şey, başka şey. oysa ben yürürken üstümden bi şiler dökülüyo gibi yere. sanki kurumuş kalmış bi ağaç, yaprakları bitmiş de kabuklarını döküyo. onun gibi. ya da yanmışım, derim eriyo, soyuluyo. çok tuhaf be blog. "görünmez bi şi, bu bi his" diycem yemin ederim, her adımımda görüyorum.

bunların hepsi 3 günde anca yazıldı. durursam düşücekmişim ve hatta daha da fenası, düşünecekmişim gibi geliyor. bugünler dün. dün dündür, bugün bim bam bom. klavye terapisi denedim, cık, bu da olmuyor. kafam dağılsın istiyorum, dağılmıyor ki. gerçekten, yazmamalıyım ben. bakınız, denedim, gördünüz. şimdi size verecek 3-5 link bile mevcut elimde ama içim istemiyo. içim kıyık.

portakal sularını posalı için, o posalara çok yazık. portakalın canı orda.

buraya kadar okuduysanız aklınıza şaşarım; ben bile okumadım. gidip kitap okuyun.

4 Nisan 2010 Pazar

meali

tepede eşşek kadar (iki ş ile, evet) "ASLINDA ZOR DEĞİL" yazarken ve bence şu an her şey, hiç olmadığı kadar zorken, şunca yıllık hukukumuza ihanet edip size yalan söyleyecek halim yok. ondan bu haller.
yürümeyi öğrenir gibi, ah bir bilseniz. ayaklarına bakarak yürür ya 1 yaşındaki veletler, öyleyim. ki ben o hallerine çok gülerim. pat pat pat, en gururlu; ama en sarsak. "ayağım yürüyo anne, çok tuhaf!" diye bağırasım var.

bi alt posttaki cümleyi nasıl bi çarpıda yazmışım bilmiyorum; ama hakikaten, tam de öyle. daha iyi anlatamazdım. bu ara böyle hissediyorum: çiçekten yusufçuk çıkması.

peki annemin bana hemen o yazının ertesi gününde, serçe parmağımın boğumu kadar minicik, telkari bir yusufçuk yaka iğnesi hediye etmesi? blogumu bile okumazken? durup dururken? "bence bu iyi gelecek" demesi? anneler bilir, di mi blog? çok tuhaf.

işte arada böyle tuhaf şeyler de oluyor. görmek isteyene etraf işaret dolu, di mi pollyanna? garabet gudubet kız.
o yüzden bana şimdilik müsaade. bir gece ansızın gelebilirim tabii, koşmaya başladığımda. yapabilirsem. bence ayaklarımı seyrederek pat pat-  öyle kalıcakmışım gibi hep.

yumuşakçaların kabuğunun olmasına şaşmak gibi şeylerle geçiyo zaman. ne kadar sert kabuk, içi ne yumuşak ama kabuk ne de güzel bir şey. hangisi hangisindendir, di mi? belki de kabuğa güvenip yumuşadı. bilemezsiniz. evrim abi de bilemez. sonra kontrbaslara ağlıyorum. bir şeylere gözüm dalıyo ve artık eskisi gibi ıslık çalamıyorum. yeniden ıslık öğreniyorum. gözüm çok sık dalıyor. öğüt, öneri, atasözü ve deyim de istemiyorum. her zaman baki olan saçmalama hakkım ve ben, yanlışlıklar partisi vericez. yaşım tutuyor buna. gözüm o kadar çok dalıyor ki, bir ömürlük gibi.

1 Nisan 2010 Perşembe

bye bye love , bye bye happiness

blog, seninle o kadar mutluydum ki kokladığın çiçekten yusufçuk çıkması gibi bir şeydi. güle güle.

all that is solid melts into air

tamam, başlığımızın araklandığı yer tam da bunu kastetmiyor, biliyorum.

bir önceki yazımın başlığını atarken düşünmemiştim çok; ama şu aralar aldığım haberlerden sonra bloguma girince bi anda çarptı. felek kesin "kahpe". hani "amor fati" dedim diye lafıma uyan olduysa ve bana sövdüyse diye diyorum. elinde zilleriyle dans eden çingene kızı esmeralda gibi resmedilir ya hani felek- o derece klişe bir şey ama: kimine kavun, kimine kelek.

everything melts, everything melts.

dün gece vakti coşkuyla zıpzıp dans ederken sevinçten, sonra bu sabah donakaldım ekranda. bileşik kaplar kanunuyla ilgilidir belki, felek "kıt kaynak"tır belki, gerçekten. ne bileyim, "bi haberim var" deyince hayır olsun deyip ışığa bakmak - niye lazımmış, niye yapılırmış, hepsi o kadar net ki şu an. tabii ki, ışığa bakacaksın.

herkese istediği kadar güç, metanet ve sabır; çünkü anka kuşu bile kendi küllerinden.

ve tüm çiçekli, güzel haberler de en ferah haliyle havaya dolsun, çünkü çok lazım o gülümsemeler. değişsin, dönüşsün, tamamlansın diye. nisan nisan nisan diye.

the end:  madem hatırladık, tamamlayalım (yaşasın gugıl):

...All that is solid melts into air, all that is holy is profaned, and man is at last compelled to face with sober senses, his real conditions of life, and his relations with his kind.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker