30 Ağustos 2009 Pazar

kırpık

saçım kısaldı. 8 parmak filan gitti, hadi ölçün. her zamanki gibi hafif ve mutluyum. kuaför keserken "daha daha" diyecektim ki saçımın fönsüz halini hatırladım son anda. koyun gibi kırkıldım. 2,5 kedi kalktı omzumdan. dünya varmış. düz saçlı olsam ben bilirdim yapacağım alengiri.

2 kolye, bi bilezik bi de yelek. kolye 1 bu.





mermaid'den açık özür. bi dahaki sefere ucu açık bi randevu sözüm olsun.
bi parmak bal çalmak gibi olmasın diye şeetmiştim ben aslında.
iyi niyetten yahu.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

rap

evet, becerdim: eminöndüm. çok hızlı ve kısa sürede, becerdim. verimli.
yeni oyuncaklarım ve ben bakışıyoruz. kuru temizleyici bile uğradım ki nefret bi iş bu.

ayrıca çalıştım çalıştım çalıştım. beynim sünger oldu. dişim ufaktan yine ilaç ilaç diye miyavlamaya başlıyor. tüm arkadaşlarım ya evde ya da yorgunluktan eve dönüyor, öyle bir zamanlamam var. gidip bi dvd alsam... yokuş insanı tembelleştiriyor be blog. otoban üstü gün batımı manzaram çok güzel ama. kendimi dışarı atıcam ben galiba. sıkıntıdan yine çalışmaya başlamaktan korkuyorum.



--
mesele şu:

barınak gönüllüleri ve hayvanlara yaşam hakkı derneği.
sokak hayvanları için acil ambulansları var. ayrıca sitedeki ödüllü videoyu izlemenizi artık rica mı, tavsiye mi, bi şiler ediyorum ortaya. "çevrecileri sevmiyorum, aç insanlar varken kedi köpek derdindeler" gibi bazal itirazlamalara karşı. bu da nasıl bir mantık ben anlamıyorum, illa seçicen yani. sanki hayvanlara yaşam hakkı vermek için insanlardan çalmak lazım. sınırlı vicdanlamalar.

neyse ambulans diyoduk, e bu da bir masraf tabii. 20 tl'lik bağış karşılığında, seçtiğiniz bir hediye adresinize gönderiliyor. hediye seçenekleriniz:

poster, kupa ve tshirt.
websitesine girince, "bağışlarınızı karşılıksız bırakmıyoruz" yazısını tıklıyosunuz.
bağışın karşılığı olur mu derseniz, oluyor işte. özellikle posteri sevdim ben.

az zamandaaaa

saat 9.52, günlerden cumartesi. beklediğimden geç kalktım. olsun. çok ve büyük işler başarıcam. ben ve boynuzumsu 20 yaş dişim çılgınca çalışıcaz. ağrıdan duvar kemiriyodum dün, ilaç temin eden kavalyem sağolsun, iyiyim şimdi. o da yolcu zaten. bekle beni haftasonu.
yapmaya niyetlendiklerim yapacaklarımın teminatı olsun. millet 10 saniyenin altında dünya rekoru kırıyo coni. mümkün iş çok.

bu arada, bi kez daha anlaşıldı ki, abartılı parodimsi hallerini bi yana koyarsak, "namuslu" hakikaten süper bir film.

28 Ağustos 2009 Cuma

fülün

basının bu "münevver yollu muydu? teğmenle 8 kez mesajlaştı, cemin sabrı taştı" açlığına anlam veremiyorum. yani, öldürülen kadınlara dair klişe cümlelerle yazılmış haberlerin, hep de böyle alttan alta "sbamkk!! münevver kendi mi kaşındı?? sbamkk!! kuyruğunu sallayan dişi kedinin hazin sonu!!" spotlarıyla verilmesi kaşındırıyo beni. 178 gün sonra nihayet bi brezilya dizisi türettiler.

aylin aslım'ın bi şarkısı vardı, 4 gün 4 gece diye. ne çok severdim. kasedi vardı bende. yağmur gibi bi şarkıydı. aklıma geldi niyeyse.

gimme hope joanna ile göbek atmak ne tuhaf. apartheid rejimine karşı yazılmış bir şarkı oysa, ordaki joanna da silikonlu bi dansöz değil, johannesburg şehri aslında. neyse işte, ortaya karışık. acı sözlere tatlı müzik seven bi millet olduğumuz için çok da ters değil sanırım.

haftasonu gelsin gelsin. 20 yaş dişim hala ağrıyo, ağrıyabiliyo, o bi geçsin.
2 günlük vahama da iş taşiycam ama olsun.

gerisi fırfır.

gazze

hollandadan japon bir arkadaşım, insani yardım görevi için şu an gazzede çalışıyor, yeni başladı işe. benimle yaşıt. tokyodaki gökdelenlerden nasıl da bıktığını anlatıyordu, şimdi istediği gibi bir işte. "başkalarının kutsal toprakları" dediği yere, japon başına bir şeylere alışmaya çalışıyor, nadiren bununla ilgili toplu mail atıyor bize. bir de fotoğraf çekiyor. onun resim altı yazılarıyla, size de gösteriyorum. çünkü sanki yapmazsam bir şeyler eksik kalacak.


A girl with disabilities. She cannot move her arms, she cannot move her legs, she cannot say anything, but she can smile.








A normal living room in Northern Gaza.
It is hot. It is humid. I hope he is sleeping on a bed in his dream at least.








This is one of the least shocking scenes in Gaza
.









This beach looks the same as the ones in Japan, except for the existence of UNICEF tents.







A restaurant.
Gaza could be compared with Hawaii, if you used so many "if"s.









It is said that 6-month is the maximum duration you can live under a tent. Now it's 7th.








birkaç fotoğraf daha var, bina kalıntıları. onları gazeteciler de çekiyor diye koymadım.
böyle arkadaşlarım var, kamboçyada, nijeryada, kolombiyada, hindistanda. oralı değiller, zengin ülkelerden gelmiş "sefalet fetişistleri" de değiller. "vatana millete hayırlı olma"nın ötesinde, dünyanın bi diğer ucundakiler için de çalışabilecek kadar insanlar. kimi kafayı anne-çocuk sağlığına takmış, kimi çevreye, kimi mültecilere. o yüzden işte, hepsinin nerde ne yaptığını takip etmek insana huzur veriyor.

ve yine aynı sebepten, ben her gün ofise girerken aynadaki yansımama dik dik bakıyorum.

27 Ağustos 2009 Perşembe

bulutumsu

üslup öyle bir şey ki nerden, nasıl edinilir bilmiyorum. küçükken kitap okumakla mı olur, büyürken iyi bi azar işitmekle mi, onu da bilmiyorum. dedeniz anneannemiz mi kulağınıza üfler, öğretmen mi şiir okur, neyse nasılsa. üslupsuzluk kolay. yani aslında üslupsuzluk daha yaygın. bir şeyin eksik olması hali değil, bir şeyin fazla olması hali üslup. olmamasını yadırgamıyoruz artık, olunca alkış. ne bileyim işte, yoruyo insanı. kırıyo, buruyo, buruşturuyo. halı altı süprüntüleri.

yol yordam bilmekle, üslup ortada bi yerde buluşuyor.
en fazlasını görmüşken azına tamam demek zor geliyor bazen. tarifi zor.
aşırı bi düşüncelilik beklemiyorum, en temelden bahsediyorum.

yine bana gidelim burdan buhranları. aklımda fikirler var, kanat kırgın.
rüyalarımda bu ara hep aynı sahne, ileri geri ileri geri:
ben mavi çerçeveli kapılardan kapılardan. hızlı hızlı, yeni baştan.

dedemi düşündüm bu sabah. küçücüktüm, "bu kız bu çeneyle spiker olsun, rahatlar" demişti.
güldüm. öyle işte. susuyorum da bu ara ben. kısmet.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

erdem

en büyük erdem dilini ısırabilmekmiş.
gözünüzün önüne gelen ally mcbeal sahnelerinin hepsini bir dil ısırığıyla uzaklaştırmakmış.

bilmiyorum aslında salaklık da olabilir.

25 Ağustos 2009 Salı

oyuncak

yeni dekoratif oyuncak: led lambalar. yılbaşımsı, yıldızımsı. ışıklarla oynamayı seven sevgili ve küçük parlak şeyleri seven ben bir karaköy cumartesisi avdaydık. led lamba sektörü. böyle bazen bi kelime seçip onun peşinde gider gibi, bu da zevkli. devreler filan beni yoruyo ama o seviyo. bissürü bissürü gizli ve ışıklı şeyleri var, fosforlu tozları bile vardı hatta. adı gibi bi adam aslında. şimdi düşüne taşına, oyuncakları keşfederken ortak bir projemiz oldu, içimiz pır pır planlama halindeyiz. onun evine ama ikimize. projelenmelerimin en büyüğü. onun ama biraz da benim olsun nolur ki. renkler, kordonlar, devreler. ışıklara dolanıp yıldız kız olmak da zevkli bi şiymiş, karanlıkta dans da. led lambalar canmış, bu kadar işte.

sabah müziği

sabahları iki şarkı:

nina simone- (aint got no) i got life
mfö- ali desidero

ilkinde tuhaf bi şi var, tüylerimi diken diken yapıyo. bi insanın ellerinde alışveriş poşetleriyle bi tankın önünde durup öylece dikilmesini mümkün kılan bi ruh hali o şarkıya sinmiş. yani romantik, değişik, cesur filan değil, mümkün. "i got my smile" dediğinde, bir de " i got my freedooom" dediğinde, en sıcak yaz günü bile, her defasında bi ürperti ve yaşamak güzel şey be kardeşim. i've got the life. hayda bre. çin seddini bile yıkar sanki.

ikincisi ise kalbimde ilk türkçe rap şarkısı olarak yer etmiş, ne bileyim işte, türkçe konuşabilmediği için insanı mutlu eden, kendi kendine gülümseyerek yürümeye sebep bi şarkı. hem idiotloji lafı için bile yeter.

yol uzunsa radyo. başka şarkılar da var tabii ama işte bunlar başka. merdiven inerken de arjantin iyi gidiyo. çok merdiven iniyorum, ona göre.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

garabet

istanbul resmen bize rağmen varolan bir şehir.
bu bir.
bu da iki.

hani diyo ya şarkı, "istanbulu sevmezse gönül, aşkı ne anlar" diye.
işte bu adamlarınki mantık evliliği.

hatta bence, tecavüzcüyle evlendirme. aşk filan yok, mantık dahi yok. istanbulu intihara sürüklüyolar, sonra o ölmüş olacak ama onlar öldürmüş sayılmayacaklar.

hayatında 50 bin meşeyi bi arada görmeyi geçtim, tek bir çiçek sulamamışların bana ihtiyaçlarımı anlatmasına dayanamıyorum. damarlarım şişiyor. gerçekten tahammül edemediğim şeylerin başında "ama napalım, böyle olması gerek"ciler geliyor. hele hele bi de "çünkü daha ulvi amaçlar için kurban edildiler" havası yaratılınca çeneme vuruyor. çatlasalar beni ikna edemezler. öyle olması gerekmiyor ve ben bunu biliyorum. bilge kadın olduğum için değil, bilmeyi istediğim için. çevreci kaltaklık bunu gerektiriyor.

katı atık tesisi nedir, nasıl olmalıdır, yeraltı suyu nedir, neden korunmalıdır, 50 bin çınarı kesenin cehennemde cezası ne olur, hepsine vakıfım çok şükür. yutmayın, inanmayın, kanmayın. şu garabet politikalamaların hiçbiri 50 bin çınarın biri kadar bile değerli değil. 1,5 milyon dikmiş, 50 bin ağaç ertesi gün dikilirmiş. mum dikiyo sanki arsız.

içinde "çevre" kelimesi geçen bir yere yakışmayan bir sürü insan. meşeyi korunmaya değer görmüyor. çevre mühendisliği böyle bir şey değil. değil değil değil işte. ya insan evindeki menekşe solsa içleniyor, bu nasıl bir vicdan ben anlamıyorum. böyle olması gerekmiyor, böyle olmasını seçiyorlar. çünkü herkes tembel ve çünkü bu şehirde kolaycılığı seçenlerle çene yarıştıramazsınız. ama orda bi yerde, böyle olması gerekmediğini bilmeniz bile bir şeydir. hani göstersin bi rapor, bir araştırma, bir analiz, ikna etsin beni. gerçi bilimin tarafsız olduğunu sandığım ilkokul günleri geride kaldı; ama yine de yani, bunu dahi yapmadıklarından eminim.

böylelerini o ağacın kabuğuna muhtaç bırakasım var. açlıktan kemirsin. anlar o zaman.
istanbulun da öcü alınmış olur.

23 Ağustos 2009 Pazar

lazım

gidilmesi yapılması şart:

1. dişçi ziyareti. kanal tedavisi sonrasında yapılan kaplama dişin yarısı yerinde değil. bugün kahvaltıda yuttum sanırım.
2. cilt doktoru. ensemdeki ben artık ben değil, biz olmuş vaziyette. törenlerle aldırıcam yoksa düşebilir. her yere her şeye takılıyo ve kuaförlerin rüyasına giriyo. ayrıca benek kontrolü zamanı.
3. kan tahlili. "önemli olan boyu değil işlevi" kapsamına giren tiroid bezim biraz büyükçe; ama en son işlevi düzgündü. en son dediğim bi 5-6 yıl oldu heralde. ayıp. ihmale gelmemeli.
4. göz doktoru. sanki numarası değişti gözlerimin ya da hepimiz bi akvaryum içindeyiz.


bunların hepsi tabii ki ankarada. burada en son doktora gittiğimde yaş 10'du. haliyle biraz sinir bi durum. özellikle ilk ikisinin aciliyetini düşününce.

ne hoş liste bu arada, di mi. yaş 25 bile değil henüz.

annemin halaları 90 yaşında dahi elmayı tutup bi seferde aksi yönlere çevirerek ikiye bölerdi.
ben denesem bileğime atel filan takarım, bi parmak da alçıya alınır.

onlara çekseydim keşke. ya da işte şu denizyıldızı/kertenkele işini bi an önce tamamlar belki tıp alemi, onu da bekleyebilirim. daha doğrusu ben böyle erteler ve beklerken tamamlanır zaten, çok mümkün.

qwx

ve ayrıca: qwx.
:P

9'a 5

ben lise 1'deki genetik projesinde insanlara denizyıldızı geni aktarılmasını ve böylece çabucak iyileşmelerini önerirken çok ciddiydim. hocam bunu sevimli bi jetgiller fantezisi olarak gördü ve "hmm ilginç tabii eveat" diyerek geçiştirdi; ama gerçekten, bu konuda hala çok ciddiyim. isviçreli bilimadamlarının bi kısmı da kesin benimle aynı fikirdedir, üzerinde çalışıyolardır. orda bi yerde. halının altına süpürdüğünüz kırıklar bir gecede tamir olsa sizin de işinize gelirdi bence.

vagotoni:Vagusun vücut fonksiyonlarına hakim olduğu hal

vagotonia: Overactivity or irritability of the vagus nerve, adversely affecting function of the blood vessels, stomach, and muscles. Also called sympathetic imbalance.


cümle içinde geçen vagus siniri ne derseniz, kurbağayı kesmek için bahaneniz olan şey derim.

ben lisede hiç kurbağa kesmedim bu arada. okuduklarımdan ve grafiklerden anlayabiliyodum, bi de bunun labına ihtiyacım yoktu. öyle lab zihniyeti olmaz olsun zaten. ondan sonra "hayvanlar üstünde test edilmemiş bik bik bik".

duşta doğru açıyı tutturursam sıçrayan sular ve günışığı buluşuyo, gökkuşağı doluyo etrafa.

hala çarpıntım var, hay bin kunduz. uyandığımda üstümde bir fil oturuyodu zaten. böyle uyanmak da ne fena. el yordamıyla armut, yaban mersini, kuru dut, kuru incir, kuru ve şifalı her şey, müsli, yoğurt ve mucize beklentisi. yeşil çay bi de. o işe yarıyo bak.


*
sempatik parasempatik. adeta: otomatik saybırsonik elektronik.



deniz yıldızı gücü adına.

21 Ağustos 2009 Cuma

bir iki üç, ebelik güç

2006 yılında AB'deki en yüksek atık geri kazanım oranı: %70 ile norveç'te; yakma hariç oran.
bütün iskandinavlar elf zaten, doğal sayabiliriz.

aklınızda bulunsun bu sayı, lazım olacak birazdan

Türkiye için konan hedef %33 idi.

TÜRKİYE- 2006:
piyasaya sürülen ambalaj miktarı (ton): 1.174.452
geri kazanılan ambalaj atığı miktarı (ton): 1.341.435
atık geri kazanım oranı: %114

dikkatinizi çekerim yani, piyasaya sürülme miktarının üzerinde bi geridönüşüm kudretine sahibiz. haberiniz olmayabilir, iyi niyetli minik cüceler yapıyo bunu. bu sayıları da minik cüceler hesaplıyo zaten. aynı minik cüceler tarafından yönetiliyo bile olabiliriz.

böyle bizim dışımızda geri dönüşüm manyağı olmuş bi Türkiye var, farkında değilseniz sizin ayıbınız. ben de durmuş, "sokağımda çöp kutusu yok" filan diyorum. gerek yok ki. %114 yani. peh bana. elflik ne kelime, hepimiz birer süper mario olmuşuz, geri dönüşümün kitabını yazmışız. bink bink her atıktan puan toplamışız filan.

onda sonra, deryik niye rüyanda TÜİK görüyosun, niye sürekli sövüyosun, genç kız dediğin beyfendilere ambalaj atığı yedirmek ister mi hiç, falan filan.

ben delireyim diye böyle bunlar. istatistik dediğin şeyin okulu var 4 yıllık. ayıptır.
114müş... 114 kere öpsün sizi o cüceler.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

bum bap şaralop

çok yaziym hadi nolur, sıkılıyorum. nefesler dar geliyor.
başım dönüyo bi kere fıldır fıldır. işe de geç gittim. çarpıntım var. her zamanki terane olduğu için üstünde durmuyorum. üniversite 1'in sonundaki halimi düşününce, buna da şükür hatta. fahri hemşire olmuş insanlar baktı bana resmen 1-2 yıl. ama sevimsiz tabii yine de, şimdi daha iyiyim, teğet geçti. hahah içimdeki başbakan konuştu. öyle işte, çarpıntı kötü. kafamı toplayamıyorum, odaklanamıyorum, yoruyo.

"bozkır rüzgarı siyah kalem" dün afiyetle okundu, bitti. ne zamandır istiyodum, doymuş gibi hissediyorum, o yüzden güzel. şimdi sıra çatalhöyükte.

feci şekilde "gidelim burdan" günleri yaşıyorum. tatil filan değil. başka türlü bir şey benim istediğim. tatil, neticede bitebilen bir şeydir. daraldım ben biraz. burdan gitmesek de olur, ofise gitmeyelim bari. ne bileyim. bilmiyorum hakikaten.

hollanda tayfasında bi bereket var bu ara, 3 ayrı kişi "istanbula geliyorum oleeey" maili attı. ikisinde derin sessizlik var, üçüncüden ümitliyim. kendisi taş bebek bi şidir, minik ve kıvırcık saçlıdır ve hep dans eder. haliyle gelişi eğlenceli olacak, gelebilirse.

kolajlar da dondu kaldı. ayrıca malzeme almam lazım, eminönüne gitmeye üşendiğim için ikincil kaynaklara başvuruciim. ayrıca ben hala bi gıdım bi şi dikemediğim için bana gülmeden istediklerimi hayata geçirecek mahalle terzisi arayışım başladı. 1 tane var; ama o kesin güler. bana "niye yapıyoruz bunu şimdi" diye sormasa bile yeter aslında. yap amca, zanaat konuştur o kadar.

anlatmayı erteleyip duruyorum ama aslında hayatımda güzel şeyler de oluyor. "haberlere küfrederken bayılma eşiğine gelen bi işkolik" değilim henüz. yani ya da her zaman değilim.

geçen cuma akşamı görev bilinciyle: evde oturulamaz. taksime gidilebilir. taksim dediğin asmalımescit, geceyarısı. dolana dolana parantez. kapa parantez hatta. nihayet tatile gitmiş istanbullular, biraz sakinceydi. içki iksirleri. çok erken dışarı çıkmanın bi anlamı yok. 11-12'den öncesi "vakit geçsin hadi" birası sanki.

cumartesi, ben nihayet fenerbahçe parkı. romantika'daki kuş kafeslerini kaldırmışlar. muhabbet kuşları, papağanlar yok! oysa o sağ tarafta kalan odamsı yer, boydan boya kuş kafesiydi ben küçükken. girişe temsili 3-5 kuş atmışlar o kadar. neyse. şarap, beyaz. gün batımı, parkın kendisi, ben yine alice oldum, her şey hatırladığımdan daha ufak. çocukluk anılarımı kavalyeme anlattım ve hoşuna gittiği için fenerbahçe parkına yıldızlı pekiyi verdim. az ve öz ziyaretler bunlar. sonra kadife sokak, bira, köşe kapmaca, dolmuş, ev.

pazar: ev ofisi. evde çalışmaca. eve iş getirmece.
ama en müthişi: zeycan istanbulda. yıllar oldu ki nihayet, zeycan burda. geç buluşmaların erken geleni gözde hanım, gelemeyeni özden hanım. yimek ve üstüne: şarap. roze roze. biz askerlik anısı anlatan amcalar gibi saatlerce güldük galiba. daha ne ister insan gerçi. güzeldi işte, özleşmişiz fazla fazla. yurt güzel şey yahu. şişlinin dar binalarını en çok biz sevdik gibi hep. bu kızlar kızların yanında bi de dorm kızlarım var benim. 2 ayrı yurt kadrom. mis.
--
......perşembe, cumaaa. olsun artık.

her pazartesi derin bi nefes alıp bütün hafta azar azar veriyorum ve cumaya bi şi kalmıyo. söylemiş miydim bunu? müze kartımın kullanımı eyül ayında bitecek ve ben henüz 1 kez dahi kullanmadım. başta ankara yüzündendi, sadece 4 müzesi olan ve biri kapalı duran bir şehirden bahsediyoruz, diğerlerini zaten gezmiştim. istanbula gelince... bahanem yok, hayır. tü bana haliyle. püü püü tüü.

My Life According to The Beatles

facebook mimi gibi bi şi.
bu aralar yaptığım yegane yaratıcı iş olduğu için manasız bi gururla sunuyorum.


--

Pick Your Artist:
The Beatles

Are you a male or female?
Girl

Describe yourself:
I am the Walrus

How do you feel:
Lucy in the Sky with Diamonds

Describe where you currently live:
Octopus’ Garden

If you could go anywhere, where would you go?
Strawberry Fields Forever

Your favourite form of transportation:
Yellow Submarine

Your best friend is:
She’s a Woman

Your favourite colour is:
Norwegian Wood

What's the weather like:
Here Comes the Sun

Favourite time of day:
Hard Day’s Night

If your life was a TV show, what would it be called:
Eight Times a Week

What is life to you:
Ticket to Ride

Your current relationship:
Real Love

Breaking up:
Hello, Goodbye

Looking for:
Twist and Shout

Wouldn’t mind:
Revolution

Your fear:
A World Without Love

What is the best advice you have to give:
Give Peace a Chance

If you could change your name, you would change it to:
Julia

Thought for the Day:
Ob-la-di Ob-la-da

How I would like to die:
when i’m 64 / While My Guitar Gently Weeps

My motto:
We Can Work It Out

ince eledim sık dokudum. her duruma uygun bi beatles şarkısı vardır derken de ciddiydim.

18 Ağustos 2009 Salı

yeşilimtrakımsı

Yok olmuyor. ben her sabah iyi bi haber arıyorum şu gazeteler dolusu, elimde değil.
bulamıyorum.

ofisin ortasında sinirimden ağlasam yeri.
Macahel'e 8 tane hidroelektrik santrali kuruluyormuş. siz macahel'i bilir misiniz? macahel/ camili bu ülkenin doğasının ne derece değerli olduğunun kanıtıdır. göz bebeğimiz olması gereken yer orası işte. burda yazmıştım. Dünya'da UNESCO biyosfer rezervi listesindeki 23 yerden biri. ben bunu okuduğumda hollandada sevinçten pırpırlanırken, içimde hep bi "burayı turizm cenneti yapmasınlar, ortalığı asfaltlamasınlar" kaygısı vardı. asfalt ne, adamlar santral yapıyor!

ve bu adamlar ülkesini seven, en bi vatanperver kalın enseliler olarak alkışlanıyor da ben işte, o adamın dediği gibi, çevreci kaltak oluyorum. öyle çünkü. çevreyle ilgili en ufak endişenizde bütün hükümet ve bakanlar kurulu sizi çiçek tozu yutmuş manyaklar olarak lanse ediyor. diğerleri içinse "anne ben tiyatrocu olucam, parasız yaşiycam" diyen çocuk kadar saf ve sevimlisiniz. bakınca "yazık" diyor: yazık, ne de iyi niyetli, ne şirin! alıp evinde besleyebilir. oysa ikisi de sıradışı bile değil.

hem iktisat dediğin şey kıt kaynaklarla ilgiliyse, kaynaklar da doğalsa, e yani? denklem tutuyor. ben yanlış bilmiyorum üzgünüm, birileri ısrarla yanlış yönlendiriyor; çünkü çevre politik bir şeydir.

EPDK'nın izniyleymiş. zaten her şey izinli, kanunen doğru, tasdikli ve belgeli. en sevdiğimizden yani. yarın da ÇED alırlar. çünkü baraj değil mübarek, çiçek püskürtme makinesi.

mühendis taraf haklı olarak projeyi savunuyor. normal şartlarda, rezervli sulama barajı yapmaya kalkmadıkları için teşekkürü hakediyolar tabii, neticede yukardan su iniyor, aşağıda fırfır pervanelerden geçip enerji oluyor filan. HES bu. bir hasankeyf'ten, ılısu barajından farkı da bu. neyse. izinliymiş, UNESCO da destekliyormuş. UNESCO'nun HESleri biyosfer rezervinde desteklediğinden emin değilim. genel olarak bir tercih olabilir, baraj gölü yerine HES istemek tabii ki mantıklı. ayrıca bir baraj değil, SEKİZ barajdan bahsediyoruz. yemediniz içmediniz, burayı mı seçtiniz yani?

ve tabii ki en komiği "600 ağaç gidicek, parasını vericez" mantığı. bakanlık da ağaçlandırma yapacak o parayla- teoride. işe yaracağından eminler, aynı işi göreceğinden. çünkü "orman, rezerv ve ekosistem 1+1+1...... sayıda ağaç demektir" hala.. öyle bi ağaçlar topluluğu, o kadar. hayatları boyunca 200 yıllık çınar görmemişlerden çıkıyor bu görüşler bence. aynı kafa, "bugün 10 kişiyi katlettik ama parasını verdik, yarın 20 çocuk doğurucaklar" da diyebilir gibi geliyor bana.

yok hayır otkafalı değilim, yeşil bürümedi gözümü. insanla ağaç bir mi aa tabii ki diil. biz toprakta yetişmiyoruz, gerçi bunu da herkesin bildiğinden emin değilim.

sadece saçmalığını söylüyorum: olay sayılar, eşitlikler ve 4 işlem değil maalesef. olay siyaset. olay HES belgesi de değil. olay bu ülkenin çevre bakanından utanmakla ilgili. sürdürülebilir politikalardan sadece tekerlememsi laflar anlaşılmasıyla ilgili. parasallaşmış çevre kalıplarıyla iktisat yapılmıyor, yanlış işte. kalkınmanızı sevsinler, insanı eğitiminden soğutuyor. "yok o kalınma değil benim okuduğum, harbi kalkınma yani, cici olan" açıklaması. ben "parayı verdim, 600 ağaç kestim, bunu da dünyadaki 23 yerden birinde yaptım" lüksünü anlamıyorum.


biri bile yapılsın, kahrolurum acımdan.

---
organik pazar teyzeleri ile "yeni zelandadan gelen böcek kanadı tozu o kadar organik ki tek tercihim" ablaları da gık derler umarım. hani ekolojik, organik, doğal... yenmiyor ya da yüze sürülmüyor gerçi, sayılmaz mı?

organik ürün aşkına okyanuslar aşılarak kozmetiklenilmesine de ayrıca gıcığım. sonra uzun uzun yazabilirim ama başlamışken püsküreyim: ne yani, sen kırışmiycan diye karbon sala sala geldi o doğal mucize. neresi ekolojik bunun? yerel olmadan ekolojik olunur mu? aktara git, eczaneye git, en doğalından bul. bakınız kokusuz sarımsak şampuanı bile var yani, neyi aradın da bulamadın. bilmemne firması etiketiyle piyasaya sürülmese yetmiyor organikliği sanki. ekolojik ama hem de havalı, bir statü sembolü olmalı. çok çok sinir oluyorum bu "çevreciyim, dibine kadar faydalanıyorum nimetlerinden" kafasından. organik ya, ona organik. onun cildini beslesin diye var o kadar ot çiçek. okyanuslar aşsa da önemli değil, maksat bebek poposu yumuşaklığını cilde zarar vermeden sağlamak. gwyneth paltrow hepsi yarabbim.

aynı ekol faydalı diye mango, avokado, lychee filan yiyerek ölümsüz olmaya çalışırken şeftaliye burun kıvırıyor: yeterince egzotik değil, organik de olamaz. organik her zaman faydalı demek değil hanfendi. bildiğiniz üzere, böcekler de organik şeyler. elmanızdan çıkınca tiksiniyosunuz oysa. ayrıca madem organik, hindistanda inek boku sürüyolar yüze, sivilceleri önlemek için. hani bi yaşam şekli ya organiklik, ondan diyorum.

hııırr kere gırrr. ne olduğunu bilmeden işine geldiği kadarıyla çevreciliğe tilt oluyorum, tilt!
bi yandan adamlar çevreciyim diye içine tükürür, barajlarla kucaklar doğacığını, diğer taraftan yeşil tercihler statü belirler, nemlendirir, gözenekleri temizler. ne güzelmiş.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

bir şeyler olması ve dikkat çekmek

ayasofyada bir şeyler oluyormuş. ona aslında restorasyon deniyor, korkacak bir şey değil. kaldı ki ayasofya şu an cami-müze de değil, müze. cami-müze derseniz, aslında o "kilise-cami-müze"dir. tarih öyle diyo, yapıcak bi şi yok. aynı şekilde, kilise-müze de olamaz, arada cami olmuşluğu var. kronoloji zor bi şi diil aslında. ne var yani, o da böyle olduğu gibi güzel kalsın. şablonunuzdan taşsın. ne var ki bunda?

ayrıca 6 kanatlı melek figürüne gelene kadar beyfendi.. allah başka dert vermesin, sahiden. hep bi yerler bi şiler elden gidiyor. ata demirerin otlayan ceylan taklidi biziz aslında. mütemadiyen enseyi kollamaca. fethettiklerimizi kaybedip bulmaca oynuyoruz, maksat hareket olsun. 1453'te nasıl bir travma yaşamışız bilmiyorum; ama bence artık kabullenmek lazım. 550 yıldan fazla oldu, istanbul bizim. yeri geldi ingiliz donanması filan işgal etti; ama netice: bizde kaldı. yani böyle her fırsatta palabıyıklar ve davullarla yeniden fethedilmesi gerekmiyor. fetih işareti de ayasofya mıdır yoksa topkapı, sultanahmet midir, o konu da ayrı. neyse yani kabullenelim artık, bu şehir bizim. sakin olabiliriz. gollum gollum hallere gerek yok. kıymetlimis, bizim, bizimle. ha biz kimiz, o konuda beyfendiyle bayaa farklı düşünüyo olmam da "biz"liğimize gölge etmiyodur diye umucam; ama ediyor, biliyorum. "atlılar şehri aldı, şehirdekiler hemen kaçtı, biz bomboş şehre yerleştik" sanıyolar, onu da biliyorum. halbuki civilization'da bile öyle değil. bi de hikayenin bi yerinde "yüce insafımızla onları öldürmedik, besledik" var, o kısım arada bi hikayeye eklenip çıkıyor, muhabbetin gidişatına göre.

bildiğim bir diğer detay, bunlar konuşulurken divan başkanı olan kişi: şevket kazan. şevket bey 1993 yılı 2 temmuz'undaki olaylar sırasında adalet bakanı olarak, sonrasında madımak'ı yakanlara avukatlık yapmıştı. hapiste ziyaretlerine gitti, temiz atlet götürmüş olabilir. adama sorarlar tabii, "o da mı dış mihrak işiydi kardeşim" diye. bir adalet ve vicdan meselesi bu. sen çıkacaksın, bilmemkaç yüzyıllık melek figürüne laf edeceksin, divan başkanın da şeytanın önde gideni. ben mi romantiğim kafam basmıyor, bi şileri çok yanlış anlamışım belli ki. ben de buna dikkat çekiyorum madem: madımakta bi şiler olmuştu.

yüzü kızarmayanlar yerine utanmak ne fena.

ben bunlrı yazarken hep defneyi düşünüyorum aslında. anlatmaya çalışıp da anlatamayacağım çok şey var, hep de artıyor. göndericem defneyi, açsın gözlerini kocaman, "nası yani" desin şu adamlara. onlar versinler kendi cevaplarını.



*
dün akşam yurt kızlarıyla büyük buluşma gerçekleşti; ama o daha sonra, ballandıra ballandıra.

16 Ağustos 2009 Pazar

hatırlatma notu

1999 Depremi'yle ilgili ufak bir bilgi:

Yapım hatalarından çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2100 dava açıldı. Bu davalardan 1800'ü kamuoyunda Rahşan Affı olarak bilinen Şartlı Salıverme Yasası ve başka hukuki boşluklardan dolayı cezasız sonuçlanmıştır. Geriye kalan 300 davanın 110 kadarında ceza verilse de çoğu ertelenmiştir. Bunun dışında kalan davalar ise 16 Şubat 2007 Cuma günü 7.5 yıllık zaman aşımı sürelerini doldurarak zaman aşımına uğradılar ve düştüler.

Örnek davalar ve sonuçları

  • Düzce Ersoy Apartmanı: 36 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
  • Düzce Ömür Hastanesi: 11 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
  • Yalova Ceylankent Sitesi: 98 kişi öldü, 2 sanığa verilen hapis cezaları ertelendi.
  • Kocaeli Ubay Apartmanı: 58 kişi öldü, müteahhit hakkında verilen ceza ertelendi.
  • Yüksel Sitesi: 316 kişi öldü, 5 sanığa verilen çeşitli cezalar ertelendi.
  • Can Göçer ve Zafer Çoşkun: Veli Göçer'in oğluyla ortağı yakalanamadığı için haklarındaki dava zaman aşımına girdi.
  • Sakarya: 695 davadan sadece 5 kişiye ceza çıktı.
  • Kocaeli: 600 dava açıldı, 12 kişi 10'ar ay hapis cezası aldı. 6'sının cezası infaz edildi, 6'sı için süre istendi.
  • Yalova: 173 dava açıldı, hemen hemen tamamı sonuçlandı. Ceza aldığı bilinen tek isim Veli Göçer 18 yıl 9 ay hapse mahkum edildi.
  • Düzce: Yaklaşık 220 dava açıldığı sanılıyor. Yargılamalar sonucu hiçkimse cezaevine girmedi.

aklınızda bulunsun.

hani bi gün içinde tarif edilemeyen bir hınçla "sesimi duyan var mı" diye bağırmak isterseniz, bütün bunlardan olabilir.

kurtarma hikayelerine içlenmeye, fotoğraflara gözyaşı dökmeye hakkımız yok bizim.

çok utanç verici, çok. hani biliyordum ama şöyle bi arada okuyunca...

AKUT'u düşünüyorum. adamların onca çabasıyla alay eder gibi. günlerce ekranda bir sayaç, ince ince emekle, sesini duyan biri olsun nolur diye dualarla, biz beklemedik sanki. aylarca acıdan kasılan biz değildik.yardım etmek için akın akın deprem bölgesine giden insanlarla, yardım gönderenlerle, kan verenlerle alay etmek hepsi. deprem yardımlarını cebine atanları da unuttuk.

bir tanıdığımız caterpillar kepçe kiralayıp gitmişti yalova'ya, kendi çocuğunu kurtarmak için. kurtaramadı. işte o müteahhidin de cezası ertelenmiş; çünkü firma sahibi zaten milletvekiliydi ya da akrabası mı neydi. neyse. biliyoruz bunları.

hadi zaman, bunları da aşındırsa ya. zaman bunları da aşsa ya.
o adam nasıl delirmedi, biri bize anlatsa ya.

veli göçer de salak gibi hissediyodur heralde.
onun dışında vermeye kıyabildikleri ceza şu: 10 ay.

insanlar delirip birilerini parçalamıyor ya şu dava sonuçları açıklanınca, ben en çok ona şaşıyorum.

-----------------------

edit:
el insaf.
ne diyeyim ki ben? utançtan ölmemiz için bi sebep daha.
sinirden böyle taş gibi, kaskatı, gözlerim acıyo. niye niye niye.


bazı ülkeler lanet etmeyi, bela okumayı bilmiyor. oysa bizde şiir gibi lanet edilebilir. çünkü gerekiyor. bize lazım. ben mesela, uykusunda ölmüşlerin acısının üstüne o evlerde rahat rahat uyuyanlarla ilgili çok kötü şeyler -- neyse, söylemiyorum. kelimeler bana kalsın.

14 Ağustos 2009 Cuma

okuma köşesi

küçüklükten beri en kıymetli kitabım: dedeme ait olan aziz nesin- namus gazı.
parçalanmış kapağı, kapağındaki yeşil şişeler, içindekiler sayfası, sayfalarının içindekiler. hepsi hepsi, istanbul'a da geldiler geçen seferimde. ganimetim. kitaplığımın tacı. hikayelerin ötesinde, bizzat o kitapla aramdaki bağ bambaşka. küçükken aşırdığım kitap, ilk okuduğumda takip dahi edemeden zevk aldığım kitap, kızınca kaçıp saklandığım kitap.

kıymetlim, öyle de denebilir.

işte ben bu kıymetlimi ilk kez birine gösterdim, paylaşıyorum, okuyacak. içim pır pır. yeşil renkli namus gazının önemiyle ilgili de olabilir, benim için özel bi şi bu. nesnelerden dilek tutanlar anlar. içip içip ağlama romansı, aleksandra, atlıkarıncadaki 6 bekçi ve en önemlisi de tabalahura ile ilgili bi konu bu. bir gece ansızın.

bazı uykular insana koza hissi veriyo. tanıdık, sıcak, güvenli. sabahlar esas o zaman olmasın.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker