20 Nisan 2012 Cuma

mate

batı yakasında yeni bir şey yok; ama kaydetmeyince de olmuyor, niyeyse.

Internet bağlantısı için geri sayışım sürerken, nihayet banka hesabı açtırabildim. Tabii council tax amcalarının adres beyanı için kullanacağım evrakta adımı Derryya şeklinde yazması biraz gerdi beni. Sonuçta “Derryya” bir isimden çok kedi miyavlaması gibi, hangi banka memuru inanır? Neyse, “ah şu şakacı council tax amcaları” diye gülerek atlattık o işi.

Banka memurunun yanında stajyer bir kızımız oturuyordu. Gülümse demişler, yazık, sonsuza dek gülümsedi. Her göz temasında hem de. Sonra İstanbul enteresan geldi tabii. Niyeyse, yıl 2012, İstanbul hala çok enteresan. “Londra İstanbul’dan çok farklıdır heralde?” dedi kızımız, “burası bir şehir filan ya hani”. Ah bilse, kemiğimin içindeki ilik büzülüyor böyle lafları duyunca. Önünde sırıta sırıta oturduğu ekrana kafasını dayayıp “yaz: Google! Yaz: İstanbul!” filan demek istiyorum. Neyse, “İstanbul da şehir?” dedim en salak ifademle. Kızımız kekeleyerek “yani gökdelenler filan” dedi, “evet maalesef İstanbul’da da var, artıyor” dedim. “Hani finans, iş hayatı, şehir” filan diyordu ki “hepsi var; ama bir tek oryantal resimlerdeki hali kalmadı artık, harem filan” dedim, güldü. “Tabii, doğru” filan dedi. Hahhhşşöööleeee.

Ev sahiplerimizle tanıştım. Oxford yakınlarında yaşayan, 40larında 2 kız kardeş. Ev sahibi açısından gün yüzü görmediğimden, Oxford’dan buraya (2 gün arayla, 2 kez) 1,5-2 saatte arabayla gelmeleri, üzerine de tam 4,5 saat evde türlü çeşitli tamirat işleri yapmaları ve bol trafikle geri dönmeleri beni dehşete düşürdü. Üstelik işlerin arasında kesinlikle onlarla ilgili olmayan şeyler de vardı, hatta çoktu. Ev eski olduğu için bir şey yapmadan önce akıl danıştığımız ufak tefek şeylere bile “elimiz değişmişken yaparız yaa” diye atladılar. Pek bir Viktoryan ve eski evimize, yani evlerine, elbette özeniyorlar; ona şüphe yok, ama başka bir hal bu. Kendilerini pek bir seviyorum, lokumlarla besliyorum.

Bunun dışında efendim, güneşsiziz. N’olacaktı zaten? Soğuk, gri ve “maymun çişi” yağışlı. Direnmiyorum, itaat ediyorum. Yağıyorsa, güneş açsın diye; birkaç saat sonra utangaç utangaç gülümsüyor – o kadar. Keşke o havada yürüyüş yapmayı da becersem; ama evde oturup yürüyüş yaptığımı düşünüyorum. Ayrıca bakınız bugün güneşliydi mesela, olmuyor değil; oluveriyor. E tabii ben de yürüyüşümü yaptım, aferin bana. Katlanıp cebe girebilen bir yağmurluk buldum kendime, açınca pek bir şık; ama hem de pratik. Belki bu vesileyle yağmur çamur dinlemeden yürürüm. Yürümeyi halledersem, sırada koşmak var. Siyatik, koşmak, bel, bacak, nasıl olacaksa?

Londra’nın tamamı “KURAKLIK VAR!” afişleriyle kaplı. Şehirde bahçe sulamak yakında yasaklanacakmış. 2 yıldır çok az yağış olduğu için ciddi bir su sıkıntısı varmış, bir de üstüne Olimpiyatlar geldiği için panikteler. Londra pek bir kasvetli olabilir; ama sonuçta muson iklimi değil. Hatta, Londra’ya Roma’dan daha az yağmur yağıyormuş efendim, yaa yaa.

Hyde Park turu yaptım nihayet, havalar yüzünden pek içimden gelmiyordu. Yorulup oturduğum bankın arkasındaki çite, hemen dibime bir mavi baştankara kondu. Büyük bir şaşkınlık ve sevgiyle onu seyrederken bir şey ayağımı dürttü: sincap! Kıpırdamadan durunca aynı sincap önce banka çıktı, oradan da kucağıma! Kıpırdadığım an, dev bir karahindiba yığınına benzeyen kuyruğunu savurarak gitti. Ben zaten sincapların varlığına henüz alışabilmiş değilim, bir de böylesi yakın temas inanılmaz geldi. Bizim parkın sincapları yabani yaratıklar, Hyde Park’takilerse evcilleşmiş resmen. Semtimizin sembolü sevgili tilkileri de görürsem bu iş tamam. 2007’de Galler’de gördüğüm tilki karaltısı dışında henüz denk gelebilmiş değilim.

Hayatımda hiç olmadığı kadar düzenli yemek pişiriyorum. Alışveriş arabası denen dikdörtgen teyze arabasından bende de var, pek havalıyım. “Renklere göre yemek” fikri bana doğru geliyor niyeyse. Aslında sebebi belli: “elma mor değil de kırmızıysa, vardır bir hikmeti” basitliğim. C vitamini tableti yutmak, 4-5 çeşit meyve-sebze yemek anlamına gelmiyor, meyve sadece vitamin değil. Belki anlaması, ayarlaması daha kolay geldiği içindir; ama renkli şeyler yemeye çalışıyorum. Çok sevgili hibiskus çayım (hibiskus, zencefil, ıhlamur & limon= saadet) ve yaban mersinli yoğurt “mor” öğün mesela. Renkler çeşitlendikçe, fayda da çeşitleniyor, tabii pek sevgili “3 beyaz” hariç. Beyaz istiyorsan, zencefil var, sarımsak var, yoğurt da sayılır sanırım. Ayrıca, minik rende ve muskat aldığım günden beri, ben de adeta bir şefim.

Bu arada, “beyaz peynirle reçeli birlikte yemek” bize has bir tuhaflık sanırdım ki “ yaban mersini soslu hindili sandviç” yedim. Böyle bir şey var efendim, fena da değildi. Yine de et- reçel ikilisi, tercihen ayrı gayrı olsunlar.

Kasım ayındaki Londra turumda tesadüfen pek bir güzel, pek bir butik, pek bir sade bir kahveciye denk gelmiştik (Kaffeine). Kahvelerimizi alıp eve dönmüştük. Meğer şehrin “ilk 10” butik kahve dükkânı arasındaymış ve hatta geçen yıl Avrupa’nın en iyi bağımsız kahve dükkânı seçilmiş filan. Bu güzel tesadüfün verdiği gazla, diğer 9 kahveciyi de bulup deneyeceğimdir.

Sundance Film Festivali bu yıl bir çılgınlık yapıp yeni dünya’dan çıkmış ve hatta Londra’ya gelmiş. Bu tür şeylerden ucu ucuna haberim olduğu için bilet bulabilecek miyiz, emin değilim. Olsun, yine de iyi ki gelmiş. Tiyatro seçenekleri öyle çok ki ve yine de bilet bulamama ihtimali o kadar yüksek ki ayrı bir mesai gerektiriyor. O da olacak; en azından önceliklileri belirledik.

Onlarca köpeğin tasmasız dolaşıp koşturduğu parkımızda henüz “bu hayvan orta boy bir çocuğu YER!” huzursuzluğu yaşamadım. Köpekten korkmam; ama eğitilmeden, sadece saldırganlaştırılıp ortaya salınmaları beni üzüyor. Seğmenler Parkı’nda bakıcılara emanet edilen köpeklerin saatlerce karşılıklı havlatıldığını, boğazlarının kanadığını, hayvanların agresif birer yaratığa dönüştüğünü, birkaçının gırtlak kanseri olduğunu gördüm ben. Buradaysa köpek koşan, oynayan, bir ıslıkta zınk diye duran bir evcil hayvan. Eğitimli bir kere; cüssesi hiç fark etmez, korkutması mümkün değil zaten. Şehrin göbeğinde tazı filan besleyip de eğitmeyen insanları zalim buluyorum açıkçası. Ya bırak ava çıksın, “özü”nü yaşasın ya da yardım et, burada yaşamayı öğrensin. Dobermanların kulağını kesme manyaklığı da yok çok şükür. En güzeli de minik, demir kutular: “lütfen sadece köpek pisliği atınız” yazıyor. Ayrı çöp kutusu! Bu çöp kutularının kullanımda olması da iyi bir şey tabii, süs değil.

Yine de en güzel, en medeni şey şu: engelliler için yapılan düzenlemeler. Sadece tekerlekli sandalye rampasından bahsetmiyorum. Gerçi o kısım ayrı bir konu. Mesela Bath’daki parkta şöyle bir tabela vardı: “Parkın bu kısmından sonrası maalesef tekerlekli sandalyeye uygun değil; ama geliştireceğiz. O zamana kadar lütfen soldan gidiniz.”. Yani her yer uygun da, bundan sonrası değil! Blenheim Sarayı’nın üst katındaki minik audio-visual tura merdivenle çıkılıyordu. Hemen yanında bir not: “üst kata tekerlekli sandalye erişimimiz maalesef yok. Burayı görme imkanı sağlayamadığımız ziyaretçilerimizden özür dileriz. Dilerseniz uygulamanın filmini yandaki sinema salonunda izleyebilirsiniz”. İncelik burada işte. Özür dilemekle başlıyor; ama yerine bir alternatif geliştirmekle, ne bileyim, müzeye giriş parasının karşılığını eşit şekilde alması için hizmet vermeye çalışmakla devam ediyor. Müzelerde ayrıca breille alfabesiyle açıklamalar ve “dokunulabilir” eserler, yaşlılar için yürüteçler, çok büyük puntolu açıklama kitapçıkları, özel kulaklıklar filan var.

Ev sahiplerimiz yeni bir uygulamayı anlattı bize: “vulnerable person” ayrımı varmış. Genel olarak çok küçük çocuklar, yaşlılar ve engelliler bu kategoride. Bu kişilere her türlü hizmette (örneğin doğalgaz, tesisat bakımı, sağlık kontrolü vb) öncelik sağlanıyor. Bir yandan çok iyi bir düzenleme tabii; ama uygulamada daha ziyade “bu kategoriye girmiyorsan/ evde giren biri yoksa, haftalarca bekle” halini almış. Yani evin kombisi bozulduğunda bile ilk soru “vulnerable kimse var mı?” oluyormuş veya yaşını filan soruyorlarmış; yoksa kış ayazı olmasına bakmadan, birkaç yüzyıl sonra gelecekler. “Önceliklendirme” daha ziyade “sadece onların işini görme” halini almış. Bu da böyle bir İngiliz derdi efendim.

Bir diğer dert de polisin ırkçılığı ve ırkçılıkla mücadele filan- bugün türkiye gazetelerine de çıkmış birkaç haber. Londra Emniyet Müdürü koltuğunda kısa sürede 2 istifa oldu, artık bu üçüncünün halletmesi umuluyor.

Son olarak: on bin tane güzellik ürünü filan tavsiye ediyorlar ya, bebe yağı kadar güzel vücut nemlendiricisi yok. Deneyin, teşekkür edeceksiniz.

Not: Ankara’nın dün bi ara 23 derece olduğunu öğrendim.
Kıskandım mı? Hayır. Kucağımda sincap vardı. Yıh yıh yıh.

14 Nisan 2012 Cumartesi

pazar sefası

Victoria Park, sandığım (daha doğrusu görebildiğim) kadardan ibaret değil, hatta 3 katı filanmış. Victoria, park yapiym deyince kamyonla göndermiş resmen. Aynı anda 2 futbol, 1 rugby maçı vardı, bunun dışında 3 göl var, ayrıca 4-5 ayrı konser verebilirsiniz rahatlıkla; devasa bir yer.  İçindeki çocuk oyun alanlarının ebatlarını da tahmin edebilirsiniz. Ben bugün işte o çocuk parklarından birini gezdim. Tahterevalli sistemiyle yaylanan salıncaklar, tırmanılan ipler, kaykay-bisiklet parkurları, dev kaydıraklar, otlardan yapılmış tüneller, binbir şey. Tüm oyuncaklar ahşaptan. Zemin ya kum ya da yumuşak beton. Akşam saatlerinde girip hepsini denemek istiyorum. 12 aydan küçükler için bile özel salıncak vardı, geniş bir uzay gemisi gibi, yatak formunda. Çocuklar için işte. parkın kocamanlığı bi yana, çocuk parkı kısmı sahiden güzeldi. neyse, bir pazar günü parka gitmek, çok pazar bir şey.

efendim hava durumumuz genelde şöyle: sabahları, taylandlıların dediği gibi, maymun çişi şeklinde yağan saçma bir yağmur oluyor. Çiseleyip geçiyor. Sonra, 3-4 saat süren parçalı bulutlu, arada bir sımsıcak güneşli bir hava. Güneşi yakalarsanız harika. Sonra güneş çekiliyor, rüzgar filan derken, akşam serinliği. bence hiç fena değil. bizim mart kapıdan baktırır'ımız gibi, ingilizlerin de "nisana aldanma, yağmura yakalanma" minvalinde değişleri varmış. mayısta gün yüzü göreceğiz.

Civarda kasap ve balıkçı olması, semtimizin güzelliği. burayı sahiden seviyorum. Park var, balıkçı var, kasap var - daha ne? neyse, buralarda deniz levreği mevsimiymiş. Dün balıkçıya gittim ve "allahım, balık cinsleri ne ki ingilizce?" filan diye düşünürken, kapıda bu güzel yazı vardı. Deniz levreği denen şey, rahatlıkla 3 kişilik bir şey. Neyse, 2 kişilik akşam yemeği oldu. Ben ilk kez meze bile yaptım! Ayrıca, tekirdağ altın seri rakı, çok çok güzel bi rakı. müzeyyen varsa, rembetika varsa, buralar biraz oralar.

Bundan sonrası, sergi, tiyatro vesaire günleri. Özellikle de yayoi kusama sergisinin devam ettiği haberini aldığım için, çalsın sazlar, oynasın kızlar!

12 Nisan 2012 Perşembe

bir batında iki

Hâlâ nezleyim, hatta bu bir yaşam şekli gibi. Böhür böhür öksürmek kötü, ama geçer. İşin tuhafı, günlük hayatımı pek etkilemiyor, yani fonda bir hastalık. Pek şikayetçi değilim.

Efendim, İngilizleri oldum olası pek bir sevdim de, şu Londra sahiden kendine has bir memleket. Yolda yürüyorsunuz, o güzel, kırmızı otobüslerden. üzerinde kocaman bir cümle var: "SOME PEOPLE ARE GAY. GET OVER IT.". O kadar basit, o kadar net ve güzel ki. Tek diyebileceğiniz şey: evet öyle. Bu bir kampanya sloganı tabii. Öyle işte, yollar sokaklar, böyle net. İnsanlar net ve bence o netlik yüzünden, güleryüzlüler aslında. Sonra metroda şöyle bir pano var: "The newspaper you read is rubbish". Bu yazıyor; çünkü birçok insan metro girişinde bedava dağıtılan the evening standard'ı okuduktan sonra metroda bırakıyor, bir zahmet yanında götürmüyor veya çöpe atmıyor. Bu yazı, onun için. "Lütfen okuduktan sonra gazetenizi çöpe atınız veya yanınızda götürünüz" kadar bıyıklı-üniformalı-asık suratlı amca değil. o yüzden işe yarıyor. Görenler gülümsüyor işte, nasıl anlatılır? Ne zararı olabilir ki gülümseterek uyarmanın? birileri sürekli parmak sallayıp "YASSAH!" diye bağırmayınca işler daha düzgün ve temiz yürüyor aslında.

Efendim, bir de şu metro vatmanları enteresan kişilikler. Bu olimpiyatlarda sırf işe geldikleri için bile ekstra maaş alacaklar, Londra biraz karışmış vaziyette onun için. Temizlik personeli almıyor mesela, ama niyeyse metro vatmanları alıyor. Dün iş çıkışı saatinde bindiğim metroda, vatmanın aslında sahne sanatlarıyla ilgilenmesi gerektiğine karar verdik bütün yolcular olarak. Yolculuğun başındaki "arkada başka araç var. hem zaten bu araç da cennete gitmiyor", "keşke bugün cuma olsaydı" ve  "bak yine birinin paltosu sıkıştı! bari çekiştirmeyin yırtılmasın, gidiyoruuz!" masumiyetindeki anonsları, "orası çok kalabalık, biliyorum. kapıların üstündeki camı açarsanız eve ulaşana kadar yaşamanızı sağlayabilirim" ve hatta "aslında bu aracı ben kullanmıyorum, otopilot var. tabii arada kullanıyorum, mesela anons yapıyorum. aslında hemen evime gitmek istiyorum" halini aldı. Sevimli ve komik bir amcaydı, bol bol güldük. O insanı boğan kalabalık ve uzun yol, bitiverdi. Tabii öpüşen çifti otobüsten atan veya döven bir İETT şoförü kadar babacan değil, kabul ediyorum.

Oxford Street ve Regent Street ikilisi, kocaman, uçsuz bucaksız alışveriş caddeleri. Alışveriş caddesi derken, her bir parselde 4-5 katlı, DEVASA department store'lar olduğunu, yani hem yatay hem de dikey caddeden bahsettiğimizi hatırlatırım. Nişantaşı, Bağdat caddesi filan sahiden minicik ara sokaklar gibi kalıyor. Neyse efendim, ben aval aval dolanırken, etrafta bir sürü genç ve bavullu kadın gördüm. Alışveriş aşkına uçaklarını kaçırma riskini göze alan çılgın turistler olduklarını düşünüyordum ki - yo dostum yo! bir kere hepsi gayet ingiliz. londrada alışverişin yeni modası buymuş efendim. Bavullar, resmen alışveriş çantası olarak kullanılıyor. Birkaç tanesi farklı yer ve zamanlarda yol kenarında açtığında fark ettim ki, o bavullar, az önce alınmış onlarca eşyayla dolu! Dehşetimi anlatmam mümkün değil, utanmasam "siz gerçek misiniz?" diyecektim; ama bir yandan da o kadar mantıklı ki bir şey diyemiyor insan. Yani o kadar paketi nasıl taşısın, di mi ama?

Efendim, department store gezimize Liberty'den sonra John Lewis ile devam ediyoruz. Standart bir mağaza alanı kadar bir "oda kokusu ve tütsü" reyonu olduğunu söylersem, oranlamanız için sanırım yardımcı olur.  Ayrıca kokuların çeşitliliği, şişelerin şıklığı, ambalajlarının güzelliği filan - pek bir seyirlik. Grafik tasarım konusunda pek bir özenli olan ingilizlerin kutu üstü logo yerleştirmesi bile estetik efendim. Neyse işte, kokluyoruz, okşuyoruz, yolumuza devam ediyoruz. Aroma çılgınlığı. Ayrıca yastık çılgınlığı, bardak çılgınlığı, kumaş çılgınlığı filan. Evet tüketim toplumu çok kötü bir şey; ama yaratıcı insanlar güzel insanlar.

Onun dışında,  yaklaşık 3 haftadır ev kadını günlerdeyim. Sahiden, akşama ne pişireceğimi filan düşünüyorum, Hatta sonra pişiriyorum onu, güzel de oluyor. Derinlemesine temizlik ve bir çırpıda ütü filan. Saatler sürmüyor, oluyor bitiyor. Oturtması biraz zahmetli bir tempoydu başta, çünkü ben ev işinden nefret ederim; ama şimdi bir Martha Stewart tavsiyesine uyuyorum ve günler daha güzel: "biriktirmeden bitir".  Neyse, geridönüşüm işini de oturttum sayılır. Ambalaj atıklarını gördükçe içim acıyor. Civardaki pazarları öğrenebilirsem, büyük fark olacak. Bir sonraki hedefim compost için atıkları ayırmak, belediye de bunun için kutu bıraktı zaten.

 Başka? düzenli egzersiz yapmak güzel şey, günlerin uzaması daha da güzel şey. Bir de var gücümle hapşurmak var ki, o bile güzel bir şey blogcuğum. Böyle işte. İnternet bağlantısını hala halledememiş olmak sıkıntılı. Telefondaki İrlandalı beyfendi bana onlarca saçma hatayı açıkladıktan sonra, "ama paskalya tatili vardı" deyince kendimi kaybedip "iki bin yıldır var, yeni bir şey değil!" demiş olabilirim; ama o güldü ve "haklısınız, sebep olamaz. telafi etmeliyiz" dedi. Hizmet sektörü berbat, ama ağızları iş yapıyor adamların, kızamıyorsunuz. Her şey biraz gelip-duru, Bodrum usulü sanki. Sinir basıyor, sonra da "amaaaaan n'olacak ki?" diyorum. Bir şey olmuyor.

Hava bir yağmurlu, bir güneşli. Bazen ikisi aynı anda. Sokağımızdaki sokak kedisi sayısı iki. Biri dev bir tekir, diğeri benekli bir inek gibi, siyah-beyaz. Çelimsiz ağacımız çiçeklendi ve yapraklandı, ben de inip yapraklarını okşadım. Pencere kenarı maydonozum ölümden döndü, hediye olarak kekik de aldım yanına. Komşularımızın hepsinin bahçesinde lavanta var, çok güzel kokuyor.

Böyle yani blog. Bu arada, Londra'da occupy hareketi tüm hızıyla devam ediyor, şu an Olimpiyatlar için süren inşaatları ve dönüşümü durdurmak için büyük bir hareket devam ediyor, daha da büyütmek için hazırlık var. Dert her yerde aynı dert ya, metro vatmanları filan, insanı gülümseten, insan olduğunu hatırlatan şeyler. Ne de olsa otopilotlar espri yapamaz.

easter ne denir, neye denir?


Biliyorum, Türkiye gündemi ağır. Ne zaman bu kadar saçma bir şekilde ağırlaşsa Martin Luther’in kilise kapısına çaktığı o uzuuuun metin geliyor aklıma. Neyse, Türkiye’den uzaktayım; onu da geçtim, Amish gibi yaşıyorum. Haliyle, oradaymış gibi yapacak değilim efendim. Niyeyse, ben “light” yazılar yazınca “ama bugün şöyle böyle oldu” diye hatırlatma yorumları bırakanlar olabiliyor arada bir, bu not onun için. Evet, olmuştur; ama büyük ihtimalle benim haberim olmadı ve evet, pek de ilgilenmiyorum, başka âlemlerdeyim. Kafam çok daha rahat, hafiflemiş hissediyorum; ama içip içip ağlayabiliyorsak, Türkiye bizim Aleksandra’mız olduğu içindir.
*
“Yaz güneşi geçici” dediler, ben de biliyordum ama işte insan yine de sürmesini istiyor. Bir heves başladığım spor girişimleri ve o güneş yüzünden geçen hafta azıcık şifayı kaptım; ama dert değil.  Bir heves dolabın ücra köşelerine attığım palto, bu hafta sonu ikinci derim oldu. Palto ve atkı ve bot. Ne güzel, ne bitmek bilmeyen şeylersiniz bazen.

Sevgili İngiltere Schengen’e dahil olmadığı için vize başvurusu olmadan İrlanda’ya bile gidememek diye temel bir engel var dostlar. Easter tatilinin ne zaman olduğunu bile 1 hafta önce fark edince vize yalan oldu tabii. 6-9 nisan tatili için bir heves tırım tırım arandık; bir yandan accuweather, bir yandan tren biletleri, sonuç: 2 gün Bath, 1,5 gün Oxford.
Sizler için geliyor:

Bath, adı üstünde, resmen bir kaplıca şehri. Krallık’ın tek doğal termal suyu buradan çıktığı için zamanında Romalılar kocaman bir kaplıca yapmışlar. Eski kaplıcanın olduğu yer müzeleştirilmiş, ayrıca bir de yeni, kocaman kaplıca işletmesi var. Şehir, minik minik mimari hoşlukları sebebiyle ayrıca bir de UNESCO Dünya Mirası şehri ilan edilmiş. 

İlk gün müzeden başladık, pek keyifliydi. İngilizler komik millet. Romalılardan kalan havuzun etrafına “Romalı gibi” heykeller yapmışlar 19..yy’ın sonunda. Bu bilgiyi edinene kadar hevesle heykellerin fotoğrafını çekti herkes. Neyse, güzel olan şey, “augemented reality” denen teknolojinin, müzenin tamamında kullanılması. Mesela eski hamam odalarına giriyorsunuz, karanlıkta bir takunya takırtısı, bir anda yanınızdaki duvardan Romalı bir hanımefendi ve hizmetçisi geçiyorlar. Bir su sesi, bir adam başını yıkıyor, falan. Orası bir anda capcanlı oluyor. Duvarda şöyle yazılar var: “1. Yüzyılda Roma Hamamı’ndaki insanlar da bizim gibiydi: koşup havuza atlayanlar, bir türlü yıkanması bitmeyenler ve tabii kendini müthiş bir şarkıcı sananlar”. Ayrıca bu termal “tesis”in orijinaline dair dev maketler, suyun sirkülasyonunu gösteren animasyonlar vs vardı. Bergama’da silinip gitmiş tabelalarda ne yazdığını bize soran Koreli teyzeleri düşündüm, bir de işte böyle, normalde ilgini bile çekmeyecek şeyleri (kuyu kovasının metal kancası?) bile allayıp pullayıp anlatan İngilizleri.

Adamlar ülkedeki tek bir kaynaktan heralde Ankara’nın tamamından fazla turizm geliri elde ediyor. Kızılcahamam, Bursa ve Pamukkale konuşup durduk. Allianoi konuşamadık, boğazımız düğümlendi. Allianoi’da Avrupa’nın en büyük ve en sağlam durumdaki Roma kaplıcaları vardı. Bu gezdiğimiz şey, Allianoi’da ancak bir “odacık” filan ederdi. 

Neyse, Bath’ta Venedik köprüsünden esinlenerek yaptıkları bir Pulteney köprüsü var, üstünde dükkânlar olan. Avon nehrini aşıveriyorsunuz. Güzel birkaç kafe ve pastane var ki şehrin en güzel manzaralı yeri olduğunu kesin. Buradan geçerek otelimize döndük. 

Ertesi gün kaplıcadan başladık. Ankara’da onca yıl yaşayıp bir Kızılcahamam deneyimi bile yaşamamış bendeniz kaplıca konusunda fazlasıyla cahilim. Tek bildiğim, karı-koca olarak o sıcak sulara, buhara, dinlenmeye ihtiyacımız olduğuydu. Neyse efendim, bu konuda benim kadar cahil olmayan kavalyem “aslında Türkiye’de çok daha iyileri var” dese de, pek bir güzel vakit geçirdik. 16 yaş altındakileri kabul etmeyen işletme zaten en baştan kalbimi kazandı. Bina 4 katlıydı. Aromatik buhar odaları, çatıdaki açık ve sıcak havuz, güzel manzara derken 2 saat fazlasıyla yetti. Çıktığımda pembe ve mutluydum. Dolayısıyla diyebileceğim tek şey: gitmediyseniz, ilk fırsatta, en yakındaki kaplıcaya gidin.

Küçük şehirlerin güzel yanı, bir uçtan bir uca yürüme kolaylığı. Otelimize uğrayıp sonra tekrar yola düştük. Efendim bu Bath denen şehirde her yerde karşınıza çıkan bir Sally Lunn meselesi var. 1150’den beri mevcut bir fırında 1680’de çalışmaya başlayan bu Fransız göçmeni hanfendi, ööööyylleee güzel ekmekler yapmış ki namı yürümüş gitmiş, herkes bir “Sally Lunn Bunn” yemek ister olmuş, falan filan. O kadar ki mekan artık onun adıyla anılıyor. Pub yemeği bir yere kadar yenebildiği için hevesle gittik. Kuyruk yeni başlıyordu, çok beklemeden oturduk. Sally Lunn Bunn denen şey, Sally kızımızın bu cahillere Fransız ekmeği yapmasından ibaretmiş. bildiğiniz paskalya çöreği hamuru! Neyse efendim, tabak yerine kullanılan kocaman ekmeklerde öğlen yemeğimizi yedik, fena değildi. Fiyatları porsiyona göre uygun, ortamı da güzel.

Sonra efendim, doğruca the Circus ve the Crescent isimli meydan/ binalara gittik. Georgian tarza yapılmış bu güzide yapıları size ben anlatacak değilim, üstlerine tıklayın, vikipedi anlatsın. Pek bir haşmetliler. Crescent’taki evlerden biri müzeleştirilmişti, içini gezdik. Çok büyük değildi; ama her bir odada en az 65-70 yaşındaki teyzeler her bir nesneyle ilgili ayrıntıları anlatıyordu, susup dinliyorsunuz zaten. Yaşlı nüfus için istihdam yaratma aracı olarak müze. Çoğu esprili tipler oluyor, iyi vakit geçirtiyorlar. Georgian evlerin simetri takıntısı ayrı bir hikaye (odaya kapıyla giriliyor malum; ama tek kapı simetriyi bozmasın diye hemen yanına hiçbir yere açılmayan bir kapı yapmak??). 

Mutfaktaki “köpek tekerleri”ni de burda gördük.Bizim emektar Anadolu kadını nerde, tembel İngilizler nerde? Saatlerce et mi pişirmek gerek veya un mu öğütülecek, kuyudan su mu çekilecek? Mekanizmayı kurmuşlar: yapılacak işe bağlı bir küçük teker, tekerin içine kısa bacaklı hiperaktif bir köpek, koştur babam koştur! Hayvan koşsun diye de tekerin içine kızgın kömür atıyorlarmış.

Dev kilisesi, belediye binası filan da var şehrin, içleri de ihtişamlıdır diye tahmin ediyorum. Biz giremedik maalesef, vakit yetmedi. Akşam yemeği için de şehrin en bir kuzey noktasındaki, pek bir ödüllü pub’da pek bir güzel şişe şarabımızı açtık, bize peynir de getirdiler, saatlerce oturduk bir güzel. Sonra şehrin en güney ucuna döndük yürüyerek. Bu arada nezlem zatürreye dönmediyse, aşktan efendim, aşktan.

Ertesi gün öğle saatlerinde Oxford’a vardık. Paskalya Pazarı olduğu için ortalık pek bir sakindi. Turist info’nun 1,5 saatlik yürüyüş turuyla civarı gezdik, civar dediysem, tabii ki üniversite binalarını. Bir vakitler İngilizler Paris’e gidermiş efendim eğitime, sonra kral krala küsünce iş başa düşmüş, üniversite açmaları gerekmiş, Oxford’u seçmişler. Kocaman bir “kompleks” inşa edilmiş (kocaman derken, tüm şehir. Üniversite şehri değil, üniversite-şehir resmen- kolejlerlerler); ama şehir halkı bu mürekkep yalamış, aksanlı züppelere pek bir gıcık olduğundan, öğrencilere saldırılar olmuş. Hop, okul binalarının etrafına kale duvarları çekilmiş. Yüzyıllar boyunca, dönem dönem çıkan ayaklanmalarda dövülen/ öldürülen öğrenciler olmuş böyle. Kral- kilise- üniversite ilişkisi ortadayken neden dayak yediklerini çözmek zor değil. Neyse efendim, ben diyeyim Tolkien, siz diyin Wilde ve hatta L.Carroll, hepsi Oxfordlu.  Pek bir ihtişamlı binalar, sonuçları gazetelerde açıklanan sınavlar, sanki oku oku bitmez yıllar. Kütüphanesi özellikle hoşuma gitti. Pazar günümüz şehri boydan boya yürüyerek geçti. “Dünyanın metrekare başına en yüksek IQ düşen pub’ı”nda bira içerek ortalamaya gerekli katkıyı yaptık. Bir günümüz daha olsaydı Tolkien’in ağacına uğramak isterdim.

Ertesi sabah, erkenden yola düşüp otobüsle Oxfordshire âleminin gözdesi, İngiltere’nin en büyüğü olduğu iddia edilen Blenheim Sarayı’na gittik. Bu arada hava sahiden berbattı, tüküren yağmur, şemsiye uçuran rüzgar filan. 1. Marlborough Dükü’ne ödül olarak verilen bu ev, kendisinin çabasıyla hakikaten koca bir saray olmuş. Şu an 11.dük ve düşes burada yaşıyorlar ve bu sahiden şaka gibi. Devasa bir bahçe, 2 tane göl, ayrıca yine devasa bi park, fıskiyeler falan filan var. Bu kadar gösterişin ortasında “sarayda geri dönüşüm başladı! Lütfen kartonlarınızı sarı kutuya atın!” tabelası filan var, o da şaka gibi. Sarayın halka açık kısmını gezmek 2 saat sürüyor, park ve bahçe hariç. Onları da katarsanız en az 1,5 saat daha eklenir. Winston Churchill de burada doğmuş, ailedenmiş efendim. Ayrıca bu ailenin esas soyadı Spencer- Churchill, yani bir şekilde Prenses Diana’nın da akrabası oluyorlar. Sevgili Jelatin’in kulağını bol bol çınlatarak Çin porselenleri ve ipek örtüler arasında turladık. Saray ressamı Piper’ın (ki kendisini Coventry Katedrali’nin vitraylarından hatırlayabilirsiniz!) sergisi de bonus oldu. Yorgun argın Oxford’a döndük, oradan da trenle şehr-i Londra’ya.

Bu arada yollar şöyle: Trenle Londra- Bath 1 saat, Bath- Oxford 40 dakika, Oxford- Londra 1 saat. Haliyle gayet zevkli ve uzamayan tren yolculukları yaptık. Bath’a gidişimizde metro çalışmaları yüzünden 5 dakikayla trenimizi kaçırsak da info’daki şeker kadın bize bir sonraki trenden biletimizi ücretsiz, üstelik 1.sınıf kompartmana yükselterek verdi. Fark nedir derseniz, pek bir fark yok; ama havalıydı efendim.

Özet: Oxford pek bir gotik, pek bir edebi, pek bir pusluydu. Oxford turunun sonunda “bizim kampüsteki Boğaz manzarası şu binaların tamamına on basar” dediysem, üşüdüğüm için olabilir. Belki havanın da etkisindendir, beğenmekle beraber, benim için “bir Bath değil”. Bath’sa minik, güzel dükkanları, pek tabii ki o harika kaplıcasıyla kesinlikle iyi bir deneyimdi. Önceden Bath hakkında “yani.. evet.. var öyle bi şehir tabii” filan diyerek burun kıvırmıştım, hepsini geri alıyorum. Haftasonu tatili olarak mis gibi bir tercih oldu. Havalar ısınsın, o çatıdaki açık havuzda bir “twilight tour” yapmazsam gözüm açık giderim.

Türkiye’de olduğum süre boyunca gidemediğim; ama burnumun dibinde olan onca yeri düşündüm. Ben her gezi sonrası görmediklerimi düşünüyorum zaten. Galiba rövanşı İngiltere’de alacağım. Hem tren öyle büyük bir kolaylık ki, her fırsatta gitmeyeni dövebilirler.

Kapanış: easter budur efendim, tatil. Alt kat komşumuz Leeds'e gitmiş, babaannesini ziyarete. onunki sayılmaz.

Hazır internete girmişken, galiba bir post daha geliyor... ta taaa.

4 Nisan 2012 Çarşamba

alışma meselesi


Evimizin önündeki bahçecik, aşırı derecede bakımsız. Resmen kuru bir dal öbeği olan ağacımızın dallarının ucunda gördüğümü sandığım tomurcukları sayıyorum. Bence geç de olsa yeşerecek ve hepsinden güzel çiçek açacak; ama budanması fena olmazdı. Ağaç budayıcı nereden bulunur ve maliyeti nedir, hiçbir fikrim yok. Bu yüzden ağaca bakıyorum işte. Evin karşısında mercanlara ve hatta tek hücreli canlılara benzeyen 2 tane komik ağaç var, henüz yeşermediler. Onlar sağlıklı olduğuna göre, belki bizimki de iyidir? Sadece vaktini kolluyordur? Falan filan. Ağaç yapraklandığında, çocuğunun karnesini gören gururlu bir anne gibi koşup sarılıcam sanırım. Evet: konumuz ağaç.

Arka bahçemiz de aynı şekilde, pek parlak durumda değil. Maalesef oraya erişimim yok, tepeden bakıyorum anca. Alt kattaki genç ve dinamik çiftimiz, bir Pazar günü neşeyle etrafı düzenleyecek bence, güveniyorum. Arka bahçenin güzel yanı, çılgınca öten kuşlarla dolu olması.   Sabah pusuya yattım ve kendi kadar bir yaprağı hevesle yuvasına götüren ispinozu gördüm!  İspinozlar, küçük ama şahane yaratıklar bence. Alt katımızın kullanılmayan havalandırma deliğine yuva yapmış, yaprağı koyduktan sonra uzun uzun soluklandı, sonra beni gördü, “cik” dedi filan – bu o, eminim. Resmen bıcır bıcır öten, bordo-kahve bir minik ispinoz. El yapımı kuş yuvası aldım, yağmura dayanıklı kartondan. Onu yapıcam, asıcam ve sevgili blog, o ispinoz beni sevecek.

Ah şu kuş kitabım da yanımda olsaydı! Benim küçükken, süper bir kuş kitabım vardı. Mavi renkliydi, üstünde kocaman KUŞLAR yazıyordu, galiba 5. sınıftayken filan giderken babam almıştı. Tamamen resimli bir kitap, her kuş cinsinin dişisini ve erkeğini gösteriyordu. Fotoğraflı değil bakınız, resimliydi. El çizimi. Hatta ötüşlerini bile tarif ediyordu; ama “cirrrii-bikbik-ciii diye öter” cümlesini okumak pek bir şey ifade etmiyor tabii. Bir hevesle açtığım kitapta anca martı ve serçe türlerini işaretleyebilmiştim. Bir de adını kırmızıyla daire içine aldıklarım vardı. Kitabın başına da ufak bi lejant anahtarı hazırlayıp kırmızı dairenin açıklamasını yazmıştım: “güzel bir kuş”. İlkokul 5’te el kadar çocukları 1.8 milyon yaşıtıyla sınava sokarsanız sonuç bu oluyor işte: lejant.

Dün sonunda yağmur tüm haşmetiyle yağdı. Fazla ıslanmadan atlattım, bugün yine güneşli. Bugün hava güzel dedi adam, bugün hava güzel dedi çocuk. Şu memlekette yaşadığım yegâne sıkıntı, ete erişim. Evet, hafta içi et yemiyorum; ama artık evli bir kadınım ben – öhöm öhöm.  Haliyle değişebiliyor. Ayrıca hafta sonu zaten et yiyorum. Hazır/dondurulmuş et almak zaten berbat bir fikir; onların hepsi de domuz eti. Salam filan neyse de yani, bir tencere yemeği olarak domuz – cık. Nihayet civarda 2-3 kasap saptadım, bugün sırayla hepsine gideceğim. 

Ne kaddar iç açıcı ve ilgi çekici konular, di mi blog?

*
Sonra efendim, ben Liberty’e gittim. Ben Liberty gördüm. 4 katlı mağaza, lüks bir department store. “hazır giyim”den anladığı şey Vivenne Westwood, Prada, Gucci filan. Sevgili Elizabeth bile arada bir buradan alışveriş yaparmış. Ayrıca ev, kumaş, kırtasiye bölümleri de vardı ki, ah ah. Kırtasiye bölümünde kendimden geçtim. İyi ki öğrenci değilim ve hatta iyi ki işsizim. Kap kağıtları, kalemler, ajandalar, defterler – hepsi son derece zevkli, ince tasarımlar. Yaş 27 olduğu için, hepsini bir arada inceleyeceğim bir müze gibi gezme fikri daha normal geldi; yine de ufak tefek bir şeyler almış olabilirim. 

Ev bölümü de keza, fazlasıyla renkliydi. Neyse, bu müthiş gezinin sonunda anca kurulama havlusu aldım iki tane. Havlunun üstünde kocaman bir tablo var: “hangi beyaz şarap hangi yemeğe uyar?”. Soldaki lejantta da (lejant!) uyum derecesi, üzüm grubu filan yazıyor. Diğer havlu da aynı şekilde; bir kırmızı şarap uyum tablosu. Yemekler kırmızı et, tavuk-hindi, balık, makarna-pizza, sebze vs diye gruplanmış. O kadar büyük ve detaylı ki oturup çalışmak gerekebilir. Ayrıca havan ve sürahi de aldım. Liberty ve benim bütçem az daha uyumlu olsalardı, kocamaaan masalar, güzel lambalar, yüz bin çeşit kumaş, örtüleerr, ıvırr ve zıvırrrr da alabilirdim. Aksesuar da bir şeydir.

Böyle yani. Liberty. Çok güzel. Ben Liberty gördüm.

Sonra efendiiim, V&A. Yani Victoria & Albert Museum. Dün öğleden sonra gidebildiğim için anca giriş katının yarısını gezebildim, 3 katlı. Haliyle birkaç posta daha gideceğim. 7 düvelin tarihi sanat eserlerini toplamışlar; British Museum’la aynı hissi veriyor bana. Yine de güzel, pek güzel.

Ayrıca süreli 2 sergi mevcut. Bu sene malum, Londra 3. kez olimpiyatlara ev sahipliği yapıyor ve Elizabeth’in 60. taht yılı. İlk sergi: 1948-2012 İngiliz Tasarımı. 1948, ilk olimpiyatların tarihi. İngiliz tasarım tarihinin hızlı bir turu, harika bir şey. Minik minik ayrıntılar, insanı öğrendiği için mutlu ediyor. 

Mesela İngiliz demiryolunun geçirdiği dönüşüme baktıkça, aklıma TCDD için kurumsal kimlik çalışması hazırlayan Eskişehir Üniversitesi grafik bölümü öğrencisinin o güzel işi geldi. Pera Müzesi’ndeydi (bu haziranda da olur aynı mezuniyet sergisi, kaçırmayın). Tahminen TCDD o işi duymadı bile. İngiltere’nin devlet kurumları, hep önemli tasarım yarışmaları açmış, önemli yeteneklerle çalışmış ve sahiden iz bırakan işler çıkarmışlar. Logo tasarımından bilinçlendirme kampanyalarına kadar vurucu, esprili ve ciddi. Asla asık suratlı değil; ama resmi. İster istemez kıyaslıyor insan; hüzünleniveriyor. Hep diyorum ya, ben devletle böyle anlayışlı bir iletişim kurabilmek isterdim, "höt zöt hmmm!” yerine. 

Coventry Katedrali 2. Dünya Savaşı sonrasında resmen yerle bir olduğunda, “yeniden yapalım, yenileyerek yapalım” ruhuna girmişler. Yine bir sürü tasarım ihalesi/ yarışması. Mesela harika bir vitray duvar hazırlanmış, 2 tane cam sanatçısı tarafından. Her zaman İncilden sahneler olur ya, bu gökkuşağı renklerinde, soyut bir pano. Bir sürü kareye bölünmüş. Renkli cam kareler sonuçta; ama hala aynı ilahi etki var. Picassovari bir İsa resmi sonra. Gidip göreceğimdir.

İkinci sergi Elizabeth’in hayatı, gençliği, güzelliği üzerine. Ona girmedim. Bu gezdiğim tasarım sergisinde Elizabeth’in taç giyişinin videosu vardı. O kadar genç ki, insan şaşırıyor. Tahta çıkışı için şehir genelinde ayrıntılı bir süsleme planlaması yapılmış, mimarların eskizleri vardı. O lüks ve şaşaa bir yana, bu planlı, disiplinli hal beni etkiliyor; her bir mağaza vitrinine kadar düşünmüşler. Ayrıca Fransa’ya gittiğinde Fransız dantelleriyle kaplı elbise giymek gibi jestleri de varmış efendim Elizabeth’in. 

Bir de tabii: müzenin hediyelik eşya mağazası. Elindeki 3 kitaba bakakalan Amerikalı bir teyzenin dediği gibi: “ama bu haksızlık”. Kitaplar, özellikle kitaplar harika. 7 düvelin eserlerini topladıkları için, mesela bardak altlığı, mutfak önlüğü, defter, vb “desen” gerektiren ürünlerde çeşitlilik kendinden geçmiş vaziyette. Ayrıca tuhaf, komik ürün de bol. Ivır zıvır kuyusu.

Güzel şey şu galiba: İngilizler, İngiliz olanla gerçekten gurur duyuyor, İngiliz olanı iyi biliyor ve çok iyi satıyor. Milliyetçilik midir, pragmatist bir pazarlama mı, bilemem. Ev yapımı kurabiye veya kamp çadırı olması hiç fark etmez, gurur duyduğu bir ürün, tasarım varsa, üretimini kesmiyor. Mesela ilk döner-alçalır ofis koltuğu İngiliz işiymiş, “ofis hiyerarşisine son, herkes rahat koltuğu hak eder” gibi bir sloganla, seri üretim. Hala aynı model üretimde; çünkü rahat işte. Rahat ve o bir klasik. Yenilik açlığıyla boğulmuş değiller. Eğer üzümlü kurabiye en iyi o fırın tarafından yapılıyorsa, öyledir. Biz de gider onun üzümlü kurabiyesini yeriz ve bu başlı başına bir deneyim, bir güzellik olur. Tutup da o fırının olduğu binayı satmaya, adamı yerinden etmeye, yerine en yeni ve en dandik şeyi koymaya filan kalkışmayız. Şehir kültürü, anca 3 kuşak aynı yerde yaşayınca oluşur, derler. Adamlar iddialıysa, bu yüzden.

Neyse, devam: Çocuk kitapları büyüleyici. Hollanda’dayken de büyük bir zevkle bakardım; ama sahiden bu adamlar işi biliyor. Çizimler çok yalın, hikaye çok renkli ve karakterlerin hepsi o çocuksu yaratıcılıkta. Yalan söylüyorlar, abartıyorlar, yaramazlık yapıyorlar. Roald Dahl’ın en güzel yanı didaktik karakterlerin hep “kötü”lerden olması bence. Bu da o hesap: çocukların güzel şeyler yapması için, çocuk olmayı bırakmaları gerekmiyor. Üzmek, üzülmek, sevmek, sevindirmek, saygı duymak nedir, öğrenmeleri yetiyor işte.

 Mesela Willams diye bir adamın yazdığı Masquerade diye bir çocuk kitabı varmış 1979'da. Çocuklar kadar büyükler de sevmiş, bir ormanda gizlenen hazineyi anlatıyormuş. Sanırım 1982’de, kitabın hayranlarından biri, (sahte bi yolla da olsa) sahiden ormandaki hazineyi bulmuş: Willams tarafından elle yapılmış, değerli taşlarla süslü altın bir kolye. Tavşan, kurbağa filan var üstünde! Kolye tüm ihtişamıyla sergideydi. Bunu yapacak kadar çocukları seven yazarların olması bence büyüleyici. 

Bu arada: Ankara’daki Flamingo Pastanesi’nden satsumalı lokum almıştım. Bence dahiyane bir buluş. Bodrum’da üretiliyormuş. O kadar yakışmışlar ki içim titriyor yedikçe. Mandalinalısı da vardı; ama bu başka. Ankara’da olanlar bir denesin. Başka yerde var mı, bilmiyorum.

Bundan başka, bu hafta sonu Paskalya tatili. 4 günlük gezimizi planladık, cumayı bekliyoruz. Bath ve Oxford turu. Civar illerin hepsi gayet güzel ve yakın görünüyor bu ara gözüme, açılışı yapalım, devamı gelecek elbet.

Londra’da 3 Mayıs’ta belediye başkanlığı seçimleri varmış efendim. Şu anki başkan ve yeniden aday olan eski başkan birbirlerinin gözünü oyacak bir ağız dalaşına kapılmış vaziyette. Gazeteler de dalga geçiyor. Onun dışında, şehirde hamur işi vergisi gibi bir şey koymuşlar, ayaküstü yenen poğaçaların fiyatı arttı. Bir de olimpiyatlar öncesinde şehrin merkezine “sarhoş çadırı” gibi bir şey kuruyorlar. Aç karnına pub’a gidip saatlerce içmeyi ben zaten hiç anlamıyorum ve 2 bira bile olsa beni tarumar ediyor. Evine dönemeyecek halde olan, özellikle kadınlara hizmet verecek bir belediye çadırı olacakmış. Hırsızlık, taciz olayları azalsın diyeymiş. Çay, kahve filan veriyor, isteyeni taksiye bindiriyor. Bildiğiniz işkembeci formatı; ama henüz çorbayı akıl edebilmiş değiller. 

Yani saçma olay derseniz, burada da gani gani var. Üstelik gün aşırı sokak ortasında vurularak ölenler, çete savaşındaki kör kurşun yüzünden felçli kalan 5 yaşındaki kız, mahalle barlarına bırakılan “cesedi kanalda bulunan kadını tanıyor musunuz?” ilanları da var. Yani cennet değil, hiç değil. Zaten cenneti büyük şehirlerde aramak hata olurdu, biz güzeli arasak yeterli. 

gerisi de işte, alışmaya çalışmak.
bugün büyük yargılama günüymüş, şimdi gördüm.
 evde internetim olmadığı için çok mutluyum.

29 Mart 2012 Perşembe

geldim.

Hadi: upuzuuuun.

Ev. Bugünlerim hep ev. Şu an eve baktıkça, ev kiralanmadan önce gelen “ya ben diğer evi tutmuyorum, süper bi şi buldum!” telefonunu daha iyi anlıyorum. O kadar iki kişilik, o kadar güzel ve ışıklı ki! Sanırım herkese kendi evi bir küçük koza, bir küçük yuva. Dolayısıyla, ben anca ev anlatabilirim şu ara. Diğerleri, sonra.

Ben “evli hayaller” kuran biri olmadım hiç; ama 1) annem sürekli Maison Française alan bir kadın 2) ben 5,5 yıl yurtta kaldım. Haliyle, “ev hayalleri”m vardı bolca. İstanbul’daki evim mesela, büyük oranda tutturuyordu bu hayalleri; ama şimdi yeni, sıfır, uzun bir hayat ve hayal kurarken, insan biraz çekiniyor. Ne bileyim, hayal bu: kurması kolay, bulması zor. Onun için hiçbir beklentim yoktu, duyduklarım dışında. Şimdiyse ağzım kulaklarımda.

Güneş alan bir mutfak isterdim hep. Yemek pişirmeyi beceren;  ama mutfağa girmeye üşenen biri olduğum için, beni cezbetsin isterdim. Mutfak güneş alıyor, hem de pencere önünde tam 3 saksılık pervazıyla. Dolayısıyla, nihayet o düşünüp de yapamadım şey olacak: kekik, nane, ne bulursam yetiştireceğim; maydonoz yerini aldı bile. Dizdiğim cam şişeleri seyredip duruyorum, kırmızı ve mor ve ışık ışık. Açık mavi duvarları var, güneşin düştüğü her yer sapsarı. Havanın 17-20 derece aralığında parıl parıl gitmesi de benim hoşgeldinim olsun.

Mutfak bir anaokulunun bahçesine bakıyor, çocukların 7 saat aralıksız çığlık atıp koşma ve gülme kapasitesi inanılmaz. Camı kapadığım an ses gelmediği için rahatım; ama öğretmenlerden biri en son “HEPİNİZ KONUŞMAYI ÖĞRENDİNİZ! BAĞIRMAYIN, KONUŞUN!” diye bağırdı. Sonra çocuklar da “Miss bilmeeem kiiiim, siz de bağırdınıııııız!” diye neşeyle bağırıp, çığlık atmaya ve koşmaya devam ettiler. Ben de o sırada, inanmazsınız; ama yemek yapıyodum. Ya ben galiba sürekli mutfakta olacağım, hiçbi şi yapamasam çay içerim. Lady Grey aldım bir heves, yaşasın portakal, yaşasın bergamut. Kocaman sütlü kahve kupam da geldi. Bir de tabure ayarlarsam, tamam.

Ayrıca güneş alan banyo da isterdim ben abartıp, o da aynı şekilde: pencere önünde 3 saksılık pervazıyla güneş alıyor. Banyoya da artık, kaktüsmüş, mummuş, bir sürü bir şey. minik minik. Güneş alan pencere pervazı kadar hayatı güzelleştiren şey az bence. Pervazsız pencere, eksik bir şey.  

Neyse, Sabuş evi kocaman ve basamaklıdır. Basamağın bir tarafı herkese, diğer tarafı sadece en yakınlarına açıktır. Basamağın ucunda, Hindistan’dan, Çin’den gelmiş çay kutularına gizlenen boncuklar vardır, Sabuş’un şapkaları, elbiseleri vardır. Belki o yüzden, kocaman olmasa da basamaklı bir ev isterdim; onlar da hazır ve nazırlar. Öyle tuhaf bir şekilde her şey bir araya gelmiş ki! Katlanabilir kocaman bir ahşap masa mesela: genelde 2 kişilik, istedin mi 6 kişilik; çok sevdiğim, çok pratik bir şey ve şu an önümde duruyor!   Öyle kaplama filan değil, bildiğin, tüm ağırlığıyla ahşap masa. Yukarı doğru kaldırılan, ahşap çerçeveli pencereler var mesela ve çok zarif pencere kilitleri, kepenk kilitleri. Anneme pencere detaylarına düşkünlüğü dedemden geçmiş, onlardan da bana. Bir evde “akıllı çözüm”ün benim için karşılığı rüzgârda çarpmayacak, aşamalı açılabilecek pencere ve kepenk ayrıntılarını yapabilmek.  O yüzden işte pencereyi her açışım: Turşu Nejat.

En büyüğü ve en güzeli, bizim salonumuz bir adet sinema salonu. Yaklaşık 9 m2’lik, bembeyaz bir duvar ve tam karşısında projektör ve ses sistemi ( ki adı Tosuncuk. Adını hak ediyor). Annemle babam slayt makinesini kurup, çektikleri fotoğrafları gösterirlerdi. O makine hep ısınırdı, tar tar tar dönerdi. Fotoğraf gibi değil, slayt başka bir zevk; mesela koca bir duvar dolusu gökyüzü ve martılar. O yüzden işte, Tosuncuk benim için “çocukluk anıları reloaded”. 

İşte böyle bir sürü bir şey. Bir yandan da yerleşiyorum. “Buralar hep seni bekledi” diyen bir adam var üstelik; ama yine de elimden geldiğince işgal etmemeye çalışıyorum. Gerçi minik kuşlarım koridordaki rafımsı şeyi işgal etmiş olabilir; ama onlar çok eğlenceli şeylerdir, yol üstü müze rafı gibi bir şey. En büyük korkum, “kadın hancı, adam yolcu” gibi duran evler: hani tüm ortak alanları kadının zevkine göre ayrıntılarla dolu, adama da sadece elektronik alet seçimini bırakan ev tipi. Bu ev iki kişilik ve iki kişiye ait. Yolcu yok, hancı çok.

 Hemen sokağın sonunda, sevgili Victoria’nın daha sağlıklı olalım diye 19.yy’da yaptırdığı park var. Bu parka giden sokak şu an çiçek açmış kiraz ve elma ağaçlarıyla kaplı. Yürürken etrafa aval aval bakan, “sakuraaa” diye sevinen uzaylı da benim. Kiraz Ağacı Çıkmazı’na yakın yaşıyorum ben, daha n’olsun? Etrafta henüz yeterli güneş almadığı için tomurcukları patlamamış ağaçları saptıyorum, onların da sırası gelecek. Yağmur yağmadan açsalar keşke. Ayrıca, bu İngilizlerin manolya düşkünlüğü baş döndürücü! Yan yana, mor, beyaz, pembe: ma-nol-ya. Deeevvv manolyalarlarlar! Evin yakınında 2 park, 1 çiçek pazarı ve 1 “şehir çiftliği” var. Çıldıracağım.

Bizim binada 2 daire var: biz ve diğer evli çift. Bavullara yardım ederken “tüm dünya buraya sığmış” dedi adam. Çok güldüm bu lafa sonra; benim bavullara sığan dünyam. Neyse, en azından gülümseyen, selam veren, selam alan insanlar. Üstelik bunları öncesinde sizi baştan aşağı süzmeden yapıyorlar. ne bileyim, yol veriyosunuz ve teşekkür ediliyor.

Geri dönüşüm kutularımız bile sevimli görünüyor gözüme, o haldeyim. Bir de “d) hiçbiri” kutusu koyarlarsa tam olacak. Ne bileyim, mutfak çekmecesini açıyorum: “haftalık tüm sebzeleriniz, 10 pound karşılığında, organik tarlamızdan, sizin kapınıza” yazılı bir ilan var. Truman Show gibi resmen: aklımdan geçen karşıma çıkıyor.

Kocaman bir tabloyu göndermiştim PTT kargoyla, 11-14 gün demişlerdi. Benden önce, 6 günde gelmiş! Diğer koli de 10 günde geldi. Üzerinde şöyle bir not vardı: “Üzülerek bildiririz ki koliniz bize geldiğinde hasarlıydı. Çok üzgünüz. Maalesef koli bize geldiğinde çoktan hasarlıydı, yoksa biz ilgilenirdik; ama çıkış yapılan ülkeden tazminat talep edebilirsiniz . Önemli bir hasar olduysa, kaybınız için üzgünüz.” Evet biliyorum, bir Oscar Wilde mektubu değil, otomatik metin; ama orada işte. Orada ve sahiden, biri çok üzülmüş gibi. Biri bir zahmet bu metni hazırlamış, kurum olarak onaylamışlar, her hasarlı koli için çıktısını alıp üstüne yapıştırmışlar. Hasar dedikleri şey de bir tane kırık cam vazo, hiç dert değil. Öyle bir not yazmışlar ki ben onları teselli edeceğim nerdeyse. Daha sağlam paketlesem o da ulaşırdı. Kolinin Türkiye çıkışında ağırlık sebebiyle parçalandığı düşünülecek olursa, aslında her şey sağlam geldi – on günde! PTT’yi seviyorum. 

Neyse işte, bu civardaki 4. günüm. Semtimiz resmen Cihangir, aynı mutenalaştırma ve aynı bohem burjuvazi. Gayet renkli ve güzel ve bobo. Dükkanlar iki tip: a) göçmen bakkalı/ manavı b) organikçi.  A grubu genelde Türk, baldo pirinç deposu. B grubuna her şey giriyor, annenizin bile daha organiğini bulmanız mümkün. Semttekilerin çoğu öğrenci veya sancılı yaratım süreçlerinde toplumsal baskılara isyan eden gençler – ki biz onlara yeni mezun olduğu için istese de istemese de “freelance” çalışmak zorunda olan; ama şu an onu da bulamadığı halde, bu işsizlik tamamen kendi tercihiymiş gibi gösteren yetenekli sanat insanları diyoruz. Mesela “yan sokaktaki yoksul evde küften çürümüş perde vardı oh my god!” filan diyolar, çok uzaylı ama bi yandan da şirin. Yani en azından yan sokakta yoksul bir ev var, biliyor. Sonra bir anda enseyi karartıyolar: fak dı sistım filan. Kraliçenin tacını satıp yan sokaktaki eve atlas kumaştan perde dikmek istiyolar sanki. Aklıma hep John Lennon'ın kraliyet ahalisine verdiği konser geliyor: “Bir sonraki şarkı için sizden bir ricam var. Ucuz koltuklarda oturanlar lütfen ellerinizi çırpın. Ve diğerleri, siz mücevherlerinizi şıkırdatsanız yeter!”. 

Neyse işte, hepsi özünde iyi insanlar, zaten tazecikler. Mesela kahve siparişleri geldiğinde öyle bir teşekkür ediyorlar ki vahiy inse de bu kadar müteşekkir olabilirlerdi zaten. Gözler kocaman açılıyor, 32 dişlik kocaman bir gülümseme, iki elimiz kalbimizde fısıldıyoruz: “thank you…” ve fade out. Bir de Fransız, İspanyol, Hollandalı filan çok; “cici” göçmen de var yani bölgede. Henüz dördüncü günüm tabii, yeterince yan masa dinlemiş değilim, ilk izlenim bunlar. tosaran insan yok, o güzel. herkes kıpır kıpır, pek bi genç. gerçi galiba bölgede hipster olmayan tek kişiyim, bir de bakkal amcalar tabii.

 Bazı şeyler çok İngiliz. Mesela “göçmen bürosu” demiyoruz, “deniz aşırı ziyaretçiler kayıt bürosu” diyoruz. “Politically correct” versiyon olduğu için öyleymiş gibi geliyor; ama aslında derdimiz başka: göç etmiyoruz, ziyaret ediyoruz. O kadar kalıcı değil yani. Sonra “resmi tatil” demiyoruz efendim, “banka tatili” diyoruz; yaşasın Adam Smith ve Isaac Newton. Neyse işte, böyle şeylerle uğraşıyorum bi yandan da. Geriye, internet bağlantısı, banka hesabı gibi diğer ölümlü ayrıntılar kalıyor. Olsun, onlar da olur. Bir de mesela 1 aylık ödeme yaptıktan sonra aynı gün içinde Oyster’ımı kaybetmeseydim, o da fena olmazdı sanırım. 

Göçmen bürosundaki kadın “işe girerseniz 1 hafta içinde bildirmeniz gerekir” dedi bana. “İşe girersem zaten sokakta dans edicem, oradan anlarsınız” demedim tabii, “evet, hı hı bi hafta” dedim. Henüz bir işimin olmadığı gerçeği bile daha az can sıkıcı şu an. Her şey olur; çünkü mutfak bir bahar sabahı lodosla yumuşamış, güneşle parlayan Boğaz renginde ve ışıl ışıl. 

Tüm bunlar olurken, internet bağlantım olmadığı için, etraftan ve özellikle Türkiye’deki haberlerden kopuktum. Merak etmedim; çünkü bir Brezilya dizisinde on bölüm kaçırsanız bile ilk açtığınız an, kaldığı yerden takip edebilirsiniz. Öyle bir eminim, merak ettiğim an yakalayabileceğimden.

Kapanış: Decameron’u okumadıysanız, alın ve okuyun. 
Shakespeare’miş, La Fontaine’miş, aslında hepsi on günde, Decameron’dan doğdu.
gözlerimi kocaman açmış seyrediyorum. keyfim o kadar yerinde ki tahtaya tık tık.

20 Mart 2012 Salı

artı kırkdört

eveeeet.
tek yaptığım bu: uzun bi eveeeeeet çekmek.
bir de sanırım son 6 gündür falan bu postu yazıp yazıp, sonra düzeltip düzeltip bi türlü bitirememek. içim şişti.
içim şişti; çünkü haberleri okuyorum. okuyorum ama yazmiycam. çünkü siz de okuyosunuz ve şu son haliyle, bence anca BMC. evet, buna erdim artık, son noktayı gördüm. ayrıca taklalarlarlarlar atmaktayım.

*
geçen hafta anne kuvvetleri eşliğinde koli yapmıyosam bavul, bavul yapmıyosam koli yaparak geçti. minik minik zerzevatımla kendi içinde bir küçük müze olan odacığımı toplarken yaptığım ayıklama çok sancılıydı. gönül dostları, bahar temizliği denen nane, sadece etrafı derinlemesine temizlemek değilmiş. atılacaklar, küçülenler, tamire gidecekler, falan filan - bir sürü iş varmış. 1,5 yıl kaldığım ev kendinden geçmiş haldeydi; ama hallettik. bolca ofladım pofladım, ama bitti. böyle zamanlarda ben sahiden çok oflarım poflarım.

annemle oraya buraya her yere gittik. sünnet çocuğu turu gibi bi şi yaptım yani. arada ben karaköy lokantasında minik bir veda yaptım. sonra yine koli, bavul, koli. bu işler sırasında nasıl becerdiğimi bilmiyorum ama tırnak dibime karton sapladım, dolama oldu galiba, yavaş yavaş geçiyor. sonra saçımı kestirdim bi ara, hafifledim. son gecemde de biricik ev arkadaşım, canım jellam bize tabii ki en klas şişelerden birini açtı, veda akşamı içkisi oldu.

dün sabah da efendim, attık tuttuk o bavulları - şimdi ankara. ankarada son hafta. keşke sıkıştırıp hap yapabilsek eşyalarımızı. vakumlu poşet filan değil yani, cebimize atabilmeliyiz bence. neyse, gitmeden önce yapılacaklar listesi var işte, höt zöt işler. resmen höt zöt.

bugün 2 tane ben aldırdım, şu an bandajlarım eşliğinde put gibi duruyorum. bi tanesi efendim, resmen fasulye kadar filanmış. biçok insanın midesi kaldırmıyor niyeyse, onun için kısa kesiyorum. aslında tırnaklarınızın uzaması gibi bi şi et beni. neyse, sustum. yarın sabah da dişçiye gidicem. ben ve minik morfin iğneleri pek bi ley leöy löyüz bu ara.

bu arada, rakı bardağı bir, türk kahvesi fincanı iki, şu diyarlardan londralara taşıyacağım kesin olan şeylerdi. memlekette ne ara ikisi de az bulunan şeyler haline geldi bilmiyorum, sahiden bi garip ülke olmuşuz. porselen türk kahvesi fincanı arıyosun, seramik espresso fincanı gösteriyolar. porselenle seramik arasındaki farkı bilmeyen "alanında uzman" satıcılar var. aynı satıcılar klasik türk kahvesi fincanı formlarını da bilmiyor. onların sattığı fincanda Sabuş'a kahve yapsam, içmez bile; çünkü kendisi "dudak fincanı hissetmemeli, köpüğü durmalı, kahve soğumamalı" vs on bin kural sayar. kahve delisi değilim; ama içeceksem de incecik, adabıyla ışığı geçiren bir porselende içeceğim.

aynı şekilde: rakı bardakları. ben dedemden bildiğim, kristal veya cam, dikine kesme bardak arıyorum; ama anca "bodur kalmış votka bardağı" buluyorum. dümdüz, kişiliksiz ve kaba. tamam, meyhane bardağı dediğin elbette öyle olur ama ev için öyle olmaz sanki, bence olmamalı. su bardağı gibi altı kalın cam yapılanlar bile vardı. bu kadar yenilikçi ve bu kadar modern tasarım arasında bir tane klasiğe yakın vardı, onu kaptım. anneannemin kahvesiyle dedemin rakısı.

*
neyse işte, bu aralar böyle eften püften, pek bi "şeerli beyaz türk" dertlerim var. beynimi durdurdum, haberleri okumaya başlasam da almıyor zaten. fena değil. bir süre böyle olucam ben, başka türlü olamıyor.

ay tutamıyorum, bir tek not:
21 mart her yıl bu tarihe en yakın pazar günü kutlandı; çünkü o kadar büyük bir kutlama hafta içi zaten olamaz. 2 yıl ayın 21'inin pazara denk gelmesi dışında kalan kutlama tarihleri: 20 mart, 23 mart falan ve hatta: okuyunuz bir, okunuz iki. bazal konuların kavgası, anca biber gazı alımlarını meşrulaştırıyor. neyse sustum. fincan, bardak vesaire.

13 Mart 2012 Salı

bez

sivas davasında zamanaşımı kararı çıktı. bugün. az önce.
bugün 13 mart. bugün, 1993 yılında 35 kişinin, şairlerin, çocukların, emekçilerin yakıldığı bir koca insanlık suçu için "hayat devam ediyor" dendi. madımak'ı kebapçı yapmak isteyenler, hazırlanan anıta saldırganların adını da ekleyenler ve tüm eli kanlı caniler bugünü unutacak. görün bakın, biz hatırlayacağız. metin altıok'un eline geçirdiği yer süpürgesiyle merdivenlere çökmüş, kendini savunabileceğini umar halde sonunu beklediği o fotoğraf sebebiyle, beni kesseler unutamam zaten.

ben 9 yaşımdaydım be o insanlar televizyonda canlı yayında, diri diri yakılırken. dokuz! hangi zamanaşımından bahsediyoruz, ben bunasam bile her ayrıntısını hatırlayacağım o görüntülerin! benim çocukluk anım oldu o duman, o çığlık, o acılar. o lanet 1993 senesi uğur mumcu'yla başlayıp madımak'la devam ederken, el kadardık biz be! kim neyi, nasıl unutsun? hangi soğuk suları içelim? biz 19 yıldır ağladık da sönmedi, bitmedi acısı. hangi zaman, nasıl bir zaman bu sizinki? al, yine ağlıyorum. ağlıyorum da n'oluyor sanki, bir bok değişmiyor.

ben bu kararı okurken kapım çaldı. kargo elemanı pasaportumu teslim etti. pasaportumda oturma izni var. o an öyle hafifledim ki blog, utandım kendimden. sevdiğim adama kavuşacağım için hafiflemek değil bu,  başka. en güzelinden bir "buradan kurtulma" hissi. bitecek, gidecek. çekmek zorunda değilim. arkamda bırakabileceğim. insanca yaşamak, en azından bazal bir insanlık seviyesini tutturmak mümkün.

oysa en sevdiğim şiirlerdendir, kavafis'in şehir şiiri , durumu güzel özetler: "Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın/ Bu şehir arkandan gelecektir." ben bilmez miyim, elbette öyle olacak. elimi cebime her atışımda, cebimdeki her bir diken ayrı kanatacak işte.


mahkemeden çıkanlara gaz ve panzerlerle saldırdılar. metin altıok'un kızına, babasının "dumandan boğularak ölme" hissini yaşatmak istediler heralde. zeynep hanım twitterda "kaçacak yer yok, imdat" yazıyor şu an. gazeteler, televizyonlarsa sonsuz bir güzellik uykusunda. durup dururken basın açıklaması okuyan insanlara saldıran bir polis, onları adliye binasına tıkıp yakmak da isteyebilir, şüphem yok.

12 Mart 2012 Pazartesi

uç uç uç

dublaj türkçesiyle: ayyy ne gün ama!

vizem çıktı. vize diyorsam, haşmetli bir oturma izni; elizabeth de beni seviyor. vedalar zor şeyler. ahmetle nedim çıkmış. bi mesaj aldım, şaşırdım, şaşkınlıktan gözlerim doldu. 375 günü düşündüm, en çok da ailelerini. evet daha 101 gazeteci daha içerde ve evet, anaakım medya ahmet-nedim ikilisini bile zar zor yazarken "öteki kürt"leri hiç yazmayacak. olsun. enseyi karartmamanın doğru olduğunu görmek, inadın sonucunu görmek iyi geliyor. 375 gün nefesini tutup beklemişlerin kocaman bir oh çekmesi bile yeter bence.

bi de işte oturma iznim var benim ve bir de uçak biletim. ben gidiyorum. yeni gözlük aldım londra, "seni daha iyi görebilmek içiiiiin". bir tur bavul ankaraya, bir tur bavul londraya. ankaraya olan kısım kolay, parça pinçiklerim yer değiştirecek. zor olan, parça pinçiklerimi ayıklamak ve azaltmak. elbet yapılacak. neyse işte. derdim bu olsun. kalbim midemde çarpıyor.

7 dükkan süprüntüm var benim. bana bunu verecek kadar beni bilen can bir arkadaşım var. veda zor.

bu aralar günlerim vapur, motor güvertelerinde geçiyor. hava ayaz, bense oturduğum yerden poyrazı hissediyorum. lodos ve poyraz bence ikiz kardeş. deniz gri, deniz mavi, deniz turkuaz. dün mesela, iki insan ve dokuz karga vapur güvertesinde poyrazı içimize çektik, kargalar ayrıca ekmek kırıntılarını yedi. ben de martıların aslında ne kadar salak olduğunu düşündüm: bakınız karga öyle dakikalarca çığlıklar atarak bir simit elde etmek yerine güvertede dolanıp parsayı toplayacak kadar mantıklı bi hayvan.

bugün 11 işçi, bir inşaatta, işverenleri bir prefabrik kulübeyi çok gördüğü  için ve buradan kıstığı masrafla "verimlilik" sağladığı için alkışlanan bir aklıevvel personel olduğu için, çadırda yanarak öldü. 70 kişi çadırda kalıyormuş. depremden sonra veya mesaiden önce çadırda yanmak normalleşmemeli. tabii bir koca devlet depremzedesine bunu reva görürken, bir şirketin işçisine bunu yapmasına şaşırmıyorum. devlet "baba" böyle evlatlar yetiştiriyorsa utanmamalı. en az 7-8 yıldır (belki daha çok?) bir türlü çıkmak bilmeyen "iş güvenliği ve işçi sağlığı" yasası mı, yönetmeliği mi neyse artık, ben o yasayı istiyorum. hani 3. dönemdir tek parti hükümeti olarak yaşayan memleketimde uzlaşı bu kadar zor olmamalıydı, tek parti hükümetinin avantajı hızlı mevzuat hazırlamaydı filan? ondan istiyorum. adil bir şekilde istiyorum ama; hani her yıl mayıs ayı ILO tarafından bize çekilen ayarları gizliyorlar ya, tam da o ayarlardaki gibi istiyorum.

bi de işte vizem var benim, biletim var. pırr pırr pırrr.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker