yanında olmayı çok isterdim zor zamanlarında
demiş biri gugıla, cevap beklemiş, bi şekilde benim bloguma gelmiş.
bana denmiş kadar sevindim yahu.
böyle limon yalamış gibi bi gülümseme.
19 Mart 2007 Pazartesi
gün güneş gitti bittii
dün öyle bi şi yağdı ki burda...
akşamüstü şekerlemesi yapanlar yataktan fırladı. yemek yiyenler boğulayazdı. sevişenler birbirine bakıp "hayırdır" dedi. bebekler annelerine sarıldılar. köpekler havlamaya başladı. camlar titredi. kanaldaki ördekler bi anda havalandı. yanlışlıkla açan bütün çiçekler pişman oldu. bisikletli teyzeler irkilip trafiği kitledi. dükkanlar kepenk indirdi. tramvay vatmanı ateş ediliyo sandı. koşuya çıkanlar bi ağacın altına sığındı. çin marketindeki tezgahtar para üstü olarak fazladan 5 euro verdi. ot saran yeniyetme yarısını düşürüp ziyan edince küfrü bastı. garson çayı döktü. pencere önü kedileri ilk defa perdeyi tırmaladı. ilkokul çocukları, koşup cama yapıştıkları için azar işitti. açıkta kalan bisikletlerin hepsi paslandı. hatta, yaşlı bi amca ilk defa kelini şapkasıyla korumadığına pişman oldu. yüksek ökçeli kadın bileğini burktu; ama düşmedi, ilk yaptığı topuğu kırılmış mı diye bakmaktı.
bi anda dolu indi. doludoludoludolu.
şu ansa sulu kar yağıyor.
ama benim beklediğim yağmur nerde kaldı, bilmiyorum.
akşamüstü şekerlemesi yapanlar yataktan fırladı. yemek yiyenler boğulayazdı. sevişenler birbirine bakıp "hayırdır" dedi. bebekler annelerine sarıldılar. köpekler havlamaya başladı. camlar titredi. kanaldaki ördekler bi anda havalandı. yanlışlıkla açan bütün çiçekler pişman oldu. bisikletli teyzeler irkilip trafiği kitledi. dükkanlar kepenk indirdi. tramvay vatmanı ateş ediliyo sandı. koşuya çıkanlar bi ağacın altına sığındı. çin marketindeki tezgahtar para üstü olarak fazladan 5 euro verdi. ot saran yeniyetme yarısını düşürüp ziyan edince küfrü bastı. garson çayı döktü. pencere önü kedileri ilk defa perdeyi tırmaladı. ilkokul çocukları, koşup cama yapıştıkları için azar işitti. açıkta kalan bisikletlerin hepsi paslandı. hatta, yaşlı bi amca ilk defa kelini şapkasıyla korumadığına pişman oldu. yüksek ökçeli kadın bileğini burktu; ama düşmedi, ilk yaptığı topuğu kırılmış mı diye bakmaktı.
bi anda dolu indi. doludoludoludolu.
şu ansa sulu kar yağıyor.
ama benim beklediğim yağmur nerde kaldı, bilmiyorum.
hatta inadına, yağmur hariç her şey yağıyor yahu.
müjde müjde size
efendim ben tekrar ebelenmişim. parizyenden müjde size.
tabii ki seve seve..:)
kendisini ilk nerden biliyorum diye düşündüm, hımmm... yorumlardan olabilir sanki. evet evet öyle bi şi. sonra bi baktık ki kendisi alumnimiz olurmuş efendim -- siz türkler ne diyo, mezun mezun. mezuniyeti inkar buhranlarıma candan destek veren, halden anlayan, blog adı- blog adresi- takma adı farklı olan enteresan bi kişilik. hatta itiraf ediym, başlarda adresini karışıtırıyodum ben. yaa :)
bloga gelelim efendim.
siyahüstübeyaz kardeşliğinden bir blog. siyah en güzel duyguların rengidir yahu. ben bu betonarme renge dayanamıyorum, belki el atarım yakında. neyse. konu dağıldı.
efendim blog blogırdan bağımsız değil. benim "ah keşke"lerime acilen "yapalım kuzum, bakarız ayarlarız" yorumu bırakan yüce parizyenden bahsediyoruz. bir marilyn sergisi meselesinde resmen inanamayıp "yok artık" demiştim yahu. hani uçanla kaçan kurtulur elinden bi imaja sahip gözümde.
ayrıca en bi samimi haliyle yorum bırakır, mutlu eder.
ayrıca yeşil elbisesinin hastayısız.
ayrıca şu an sayfanın sağında duran fotoğrafın da.
kendisi oje sürme fiilini bize mini bi paint animasyonuyla açıklayan, cashback'le beni en sıkıcı sabahtan kurtaran bi blog. o diil de, bazen feci halde paralel ruh halleri blogu. istanbul'u özleme hallerimde hele. evet evet, en çok o hallerde. hatta içten içe "kimseye söylemeyin, ben kampüsümü daha çok özledim" hallerinde. ani temizlik buhranlarında, dans topuklarında, dubrovnik yazılarında falan... ben de ben de!!!!
bizans'ı daha sık görmek istiyoruz bi de. biz kimiz? biz tam 7 cüceyiz.
hepsinden öte, o blogu görmek beni mutlu ediyo. hatta bazen biriktirip okuyorum. bazen sık sık sık sık sık yeniliyorum, cık hala kutuplardan gelen bi şapka duruyo oluyo :) ihmal etmeyiniz efendim :) bi de başlığın altındaki dalgalanan hanımları çok sevmekteyim yalnız ufak bir dokunuşla o resmi biraz küçültsek, sığdırsak pencereye? isimşehirbitki ne güzel bi oyundur bi de:)
özet: ben paris'e yolumu düşüreyim bangır bangır görüşüciiz hanfendi. söz verdim önceden zaten, di mi?
şimdi kimi ebelesek... yazı temposunu bayaaaa bi düşürmüş olmasa simiole derdim; ama ne zaman okur görür bilmiyorum ki (manidar cümle)... ve lakin zannımca bu sefer ebelemiyorum ben. hıh :P
tabii ki seve seve..:)
kendisini ilk nerden biliyorum diye düşündüm, hımmm... yorumlardan olabilir sanki. evet evet öyle bi şi. sonra bi baktık ki kendisi alumnimiz olurmuş efendim -- siz türkler ne diyo, mezun mezun. mezuniyeti inkar buhranlarıma candan destek veren, halden anlayan, blog adı- blog adresi- takma adı farklı olan enteresan bi kişilik. hatta itiraf ediym, başlarda adresini karışıtırıyodum ben. yaa :)
bloga gelelim efendim.
siyahüstübeyaz kardeşliğinden bir blog. siyah en güzel duyguların rengidir yahu. ben bu betonarme renge dayanamıyorum, belki el atarım yakında. neyse. konu dağıldı.
efendim blog blogırdan bağımsız değil. benim "ah keşke"lerime acilen "yapalım kuzum, bakarız ayarlarız" yorumu bırakan yüce parizyenden bahsediyoruz. bir marilyn sergisi meselesinde resmen inanamayıp "yok artık" demiştim yahu. hani uçanla kaçan kurtulur elinden bi imaja sahip gözümde.
ayrıca en bi samimi haliyle yorum bırakır, mutlu eder.
ayrıca yeşil elbisesinin hastayısız.
ayrıca şu an sayfanın sağında duran fotoğrafın da.
kendisi oje sürme fiilini bize mini bi paint animasyonuyla açıklayan, cashback'le beni en sıkıcı sabahtan kurtaran bi blog. o diil de, bazen feci halde paralel ruh halleri blogu. istanbul'u özleme hallerimde hele. evet evet, en çok o hallerde. hatta içten içe "kimseye söylemeyin, ben kampüsümü daha çok özledim" hallerinde. ani temizlik buhranlarında, dans topuklarında, dubrovnik yazılarında falan... ben de ben de!!!!
bizans'ı daha sık görmek istiyoruz bi de. biz kimiz? biz tam 7 cüceyiz.
hepsinden öte, o blogu görmek beni mutlu ediyo. hatta bazen biriktirip okuyorum. bazen sık sık sık sık sık yeniliyorum, cık hala kutuplardan gelen bi şapka duruyo oluyo :) ihmal etmeyiniz efendim :) bi de başlığın altındaki dalgalanan hanımları çok sevmekteyim yalnız ufak bir dokunuşla o resmi biraz küçültsek, sığdırsak pencereye? isimşehirbitki ne güzel bi oyundur bi de:)
özet: ben paris'e yolumu düşüreyim bangır bangır görüşüciiz hanfendi. söz verdim önceden zaten, di mi?
şimdi kimi ebelesek... yazı temposunu bayaaaa bi düşürmüş olmasa simiole derdim; ama ne zaman okur görür bilmiyorum ki (manidar cümle)... ve lakin zannımca bu sefer ebelemiyorum ben. hıh :P
16 Mart 2007 Cuma
zaman
ekonomi mezunu olmanın en komik yanı "kıt kaynakların dağıtımı/ paylaşımı" konusunda 4 yıl boyunca kaş göz yararak eğitim alırken bi allahın kulunun çıkıp da "kuzucuklarım, en kıt kaynağınız zaman, dağıtabilin, ciğerimi yiyin" demeyişi. nanik yani. 24 saatini ayarlayamayan bu insana "dolar mı aliym yuro mu, bono mu faiz mi" diye soran ruhen saf, kalben temiz insanlar var. bir avukat edasıyla "dosyayı görmem lazım" dediğimde inanıyolar hatta. hiç olmadı "riski dağıtın, hepsinden alın bulunsun" joker cevabıyla sıvışıyorum. mali danışmanların işi size bu cümleyi kurmaktır zaten.
bugün biri bana "sence benim en kötü yanım ne" dedi.
çok iyi biri dedi bunu. feci bozuldum. nasıl yaa? melaike statüsünde biri bu soruyo sormakta, bense bu sorunun varlığından habersizim. "yok bence, varsa da ben bilmiyorum" diye geveledim, cevaba bakınız... "kötü bi yanım varsa düzeltip kendimi geliştirmek istiyorum" dedi. heheyt yani: var böyle insanlar, gerçekler. "kötü bi yanın yok" deyince "tüh kendimi geliştiremiycem mi" diye üzülen... "fena mı işte iyiyi en iyi yaparsın, fenafillah olursun" dediğimde "sahi yahu.. doğru yaauuu" diyebilen...
bi çuval dolusu keçi boku gibi hissettim yahu. inanmayın siz.
yarın 10 km koşucak bi koreli tanıyorum. kendisi koşarken yanında bisikletle eşlik etmişim. pır pır bi insan. maraton var. ya ya ya şa şa şa... bi de hani benim çatlak balkan- latin melezi var ya, o da 1 km koşucak. şu an bira ve sigara tüketmekte. kısmet.
ayrıca futbol, voleybol, basketbol, badminton ve satranç takımımız da mevcut. uluslararası spor şeysi. eller havaya, takıma destek. delft yolları taştan. oysa bendeniz, biricik barımda sabah 11-sabah 4 sürecek olan stpatrick's day partisi yeşiline bulanma niyetindeydim. kısmet.
çok ödevim var doktor bey. baş ağrısı yapıyo.
yaş 22 halen ödev diyorum yahu. yetti be.
16 yıldır ne bu ya. emekliliğim gelmiş benim.
üniversitenin ilk yılını muzlar ve elmalarla geçiren bütün proflarıma saygılar. zamanımın üç bölü beşiyle uyumak istiyorum ben. geri kalanının iki bölü üçüyle de başka zamanlar alıcam. "suu soğuuk suuu" satıcısı çocuk gibi, bir koy beş al, köşeyi dönücem.
kara geçtikten sonraysa ilk işim yeni bi template olucak.
müjdemi isterim.
bugün biri bana "sence benim en kötü yanım ne" dedi.
çok iyi biri dedi bunu. feci bozuldum. nasıl yaa? melaike statüsünde biri bu soruyo sormakta, bense bu sorunun varlığından habersizim. "yok bence, varsa da ben bilmiyorum" diye geveledim, cevaba bakınız... "kötü bi yanım varsa düzeltip kendimi geliştirmek istiyorum" dedi. heheyt yani: var böyle insanlar, gerçekler. "kötü bi yanın yok" deyince "tüh kendimi geliştiremiycem mi" diye üzülen... "fena mı işte iyiyi en iyi yaparsın, fenafillah olursun" dediğimde "sahi yahu.. doğru yaauuu" diyebilen...
bi çuval dolusu keçi boku gibi hissettim yahu. inanmayın siz.
yarın 10 km koşucak bi koreli tanıyorum. kendisi koşarken yanında bisikletle eşlik etmişim. pır pır bi insan. maraton var. ya ya ya şa şa şa... bi de hani benim çatlak balkan- latin melezi var ya, o da 1 km koşucak. şu an bira ve sigara tüketmekte. kısmet.
ayrıca futbol, voleybol, basketbol, badminton ve satranç takımımız da mevcut. uluslararası spor şeysi. eller havaya, takıma destek. delft yolları taştan. oysa bendeniz, biricik barımda sabah 11-sabah 4 sürecek olan stpatrick's day partisi yeşiline bulanma niyetindeydim. kısmet.
çok ödevim var doktor bey. baş ağrısı yapıyo.
yaş 22 halen ödev diyorum yahu. yetti be.
16 yıldır ne bu ya. emekliliğim gelmiş benim.
üniversitenin ilk yılını muzlar ve elmalarla geçiren bütün proflarıma saygılar. zamanımın üç bölü beşiyle uyumak istiyorum ben. geri kalanının iki bölü üçüyle de başka zamanlar alıcam. "suu soğuuk suuu" satıcısı çocuk gibi, bir koy beş al, köşeyi dönücem.
kara geçtikten sonraysa ilk işim yeni bi template olucak.
müjdemi isterim.
14 Mart 2007 Çarşamba
ebegümeci
ayaküstü ebelenmişim yahu. ve tabii ki emir bey'den yine şık bi gol...
blog kritiği zannımca bu seferki hedef.. icabında yerden yere vurmaca, sonra başını okşamaca. sizi ebeleyeni üstelik. fiyuu..
efendim emir bey malumunuz kibar bir kişiliktir, kızınca en ağır küfrü "aptal"dır, bok bile demez, oto-biipler. takdir ederiz yani. bir TRT beyefendisi terbiyesindedir.
ve lakin paragraf başı, es vermek konusunda bi cimrilik söz konusu son zamanlarda; ama fotoğraflarla okuyucuyu sakinleştiriyo ( hakkımızda hayırlısı isimli postuyla bize de "hakkımızda hayırlısı yahu" dedirtti yani).
şu anki profil fotoğrafını çok beğendim, kalsın bu yahu. blogun en sevdiğim kısmı sanırım "galon galon sevgi". "bizim gençler"e terfi etmiş biri olarak bi şi diyemiyciim yani, insan hep iyi yanını mı görür :) benim blogumun da muzdarip olduğu "siyah fon üzerine beyaz yazacaksan bari uzun yazma" sendromunu es geçiyorum, bence o kadar da göz yormuyo. bu bi duruş efendim-- zamanı gelince bayrağı teslim edicem.
ayrıca kendisiyle ilk münasebetime sebebiyet veren "ulu orta güney kampüs fotosu koyma, olanı var olmayanı var"eleştirim dikkate alındı, daha temkinli yahu :) şaka bi yana, üstünde oynanmamış, şıpadanak o anı dondurmuş, "turist" ya da "arşiv" fotoğraflarını ayrıca seviyorum, sanat kaygısı denizinde o günün özeti anlar gibi.
aa bi de, "eskiden buralar dutluktu" lafına uzun uzun gülmüştüm ilk gördüğümde.
hem emir beyimiz aşkını ilanda da, sesini paylaşmada da bonkör bi kişilik... ayrıca, kendi kendine laf sokabilen bi yapısı var efendim... güldürmekte.. ve lakin bi politika öğrencisi olarak bazen teğet geçmek yerine cidden parmak basmasını beklediğim şeyler olabiliyo, ablalık kurumuna veriniz.
çocuklar için perde açıp jukebox'a destek olan bi insanın blogu zaten şık bi blog. ne diyim ben. ayrıca bi lavender olsun, bi elsa olsun, bu blog üzerinden keşfedilmiş isimler. linklerini seviyoruz emirbey'in... gerçi bazen liste hiç bitmiycekmiş gibi geliyo. giderek büyümekte efendim, durduramıyoruz.
hem kendisi yorumlara mümkün olduğunca cevap verir, bu da güzel bi şi.
falan filan.. 3 isim mi seçiyoduk?
lavender olsun bakalım, sonra jelatin, hımm bi de kaşınalım: karanlık.
hadi geliinn üstümeeeğğ korkmuyoruuuğğmm...
"o hoo ben neler sayardım da şansı var beni seçmemiş" diyenleri yorumlara/ maila davet ettim bile. meraktayım cidden, aklıma gelmemişti hiç sormak.
blog kritiği zannımca bu seferki hedef.. icabında yerden yere vurmaca, sonra başını okşamaca. sizi ebeleyeni üstelik. fiyuu..
efendim emir bey malumunuz kibar bir kişiliktir, kızınca en ağır küfrü "aptal"dır, bok bile demez, oto-biipler. takdir ederiz yani. bir TRT beyefendisi terbiyesindedir.
ve lakin paragraf başı, es vermek konusunda bi cimrilik söz konusu son zamanlarda; ama fotoğraflarla okuyucuyu sakinleştiriyo ( hakkımızda hayırlısı isimli postuyla bize de "hakkımızda hayırlısı yahu" dedirtti yani).
şu anki profil fotoğrafını çok beğendim, kalsın bu yahu. blogun en sevdiğim kısmı sanırım "galon galon sevgi". "bizim gençler"e terfi etmiş biri olarak bi şi diyemiyciim yani, insan hep iyi yanını mı görür :) benim blogumun da muzdarip olduğu "siyah fon üzerine beyaz yazacaksan bari uzun yazma" sendromunu es geçiyorum, bence o kadar da göz yormuyo. bu bi duruş efendim-- zamanı gelince bayrağı teslim edicem.
ayrıca kendisiyle ilk münasebetime sebebiyet veren "ulu orta güney kampüs fotosu koyma, olanı var olmayanı var"eleştirim dikkate alındı, daha temkinli yahu :) şaka bi yana, üstünde oynanmamış, şıpadanak o anı dondurmuş, "turist" ya da "arşiv" fotoğraflarını ayrıca seviyorum, sanat kaygısı denizinde o günün özeti anlar gibi.
aa bi de, "eskiden buralar dutluktu" lafına uzun uzun gülmüştüm ilk gördüğümde.
hem emir beyimiz aşkını ilanda da, sesini paylaşmada da bonkör bi kişilik... ayrıca, kendi kendine laf sokabilen bi yapısı var efendim... güldürmekte.. ve lakin bi politika öğrencisi olarak bazen teğet geçmek yerine cidden parmak basmasını beklediğim şeyler olabiliyo, ablalık kurumuna veriniz.
çocuklar için perde açıp jukebox'a destek olan bi insanın blogu zaten şık bi blog. ne diyim ben. ayrıca bi lavender olsun, bi elsa olsun, bu blog üzerinden keşfedilmiş isimler. linklerini seviyoruz emirbey'in... gerçi bazen liste hiç bitmiycekmiş gibi geliyo. giderek büyümekte efendim, durduramıyoruz.
hem kendisi yorumlara mümkün olduğunca cevap verir, bu da güzel bi şi.
falan filan.. 3 isim mi seçiyoduk?
lavender olsun bakalım, sonra jelatin, hımm bi de kaşınalım: karanlık.
hadi geliinn üstümeeeğğ korkmuyoruuuğğmm...
"o hoo ben neler sayardım da şansı var beni seçmemiş" diyenleri yorumlara/ maila davet ettim bile. meraktayım cidden, aklıma gelmemişti hiç sormak.
13 Mart 2007 Salı
portakallı pirzola
portakallı ördek gibi duran bu başlığı açiym size efendim... öğrenci işi cennet.
mısırlı bi arkadaşın özel ve kolay menüsü. türk-mısır işbirliğinde resmen bayram yaptık, buyrun tarif. bu günleri de gördüm ya ölsem de gam yemem yahu, tarif yayınlıyorum :) foodies burcuk duy sesimi :)
sayı- ölçü-ebat size kalmış. ayarlaması kolay, kaba bi tarif bu:
azıcık sirke
kuzu pirzola
4-5 soğan
2-3 diş sarımsak
2-3 portakal (yemelik diil sıkmalıııkk)
azıcık zeytinyağı
tuz karabiber kekik
butterscotch sos. türkçesi neyse artık bilemiycem. olmadı toz şeker de iş görür. müş yani. abartmayın ama, tadımlık.
yapılışı:
pirzolayı sirkeye batırın, sonra yıkayın. aptalca geliyo; ama diil, sirke yağı çözüp eti yumuşatıyomuş; ama etin kurumasını istemiyomuşuz.
karabiber ve tuzlayın. az ama.
payreks denen kabın (şeytan icadı) tabanını çubuk kesilmiş (yarım daire de olur, sizi mi kırıcam, iri olsun maksat) soğanla kaplayın. sonra 2-3 diş sarımsağı irice doğrayın. bu soğan-sarımsak yatağına kuzu pirzolalarınızı dizin, biz 8 kalem koyduk sığdı.
sonra 2 portakalın suyunu etin üstüne dökün, ellerinizle marine edin efendim. türkçesi: mıncık mıncık batırın yani. tuz karabiber ve butterscotch da eklensin, mıncığa devam. et iyice emsin bunları ama soğan yatağını bozmayın sakın. o yatak sayesinde eti yanmaktan kurtarıcaz. sonra o azıcık zeytinyağını şöyle bi gezdirin. abartmayın.
sonra üstüne folyo kapatıp önceden kimbilir kaç dereceye ısıttığınız fırına koyun. biz sanırım 230 derecede 20 -25 dakika falan tuttuk. bilemiycem, kontrol edersiniz işte.
bunun yanında acilen bi pilav ve salata yapın. 20 dakika yeter zaten. salataya siyah zeytin ve çarliston biber koyun, özlemişim. bi de balzamik sirke.
20 dakika sonunda fırından çıkarın cevherinizi.. pilavla beraber servis ederken kaptaki soğanlı portakallı sosu pilava ekleyin, ete değil. salata da ayrı tabakta olsun...
... yumulun.
mısırlı bi arkadaşın özel ve kolay menüsü. türk-mısır işbirliğinde resmen bayram yaptık, buyrun tarif. bu günleri de gördüm ya ölsem de gam yemem yahu, tarif yayınlıyorum :) foodies burcuk duy sesimi :)
sayı- ölçü-ebat size kalmış. ayarlaması kolay, kaba bi tarif bu:
azıcık sirke
kuzu pirzola
4-5 soğan
2-3 diş sarımsak
2-3 portakal (yemelik diil sıkmalıııkk)
azıcık zeytinyağı
tuz karabiber kekik
butterscotch sos. türkçesi neyse artık bilemiycem. olmadı toz şeker de iş görür. müş yani. abartmayın ama, tadımlık.
yapılışı:
pirzolayı sirkeye batırın, sonra yıkayın. aptalca geliyo; ama diil, sirke yağı çözüp eti yumuşatıyomuş; ama etin kurumasını istemiyomuşuz.
karabiber ve tuzlayın. az ama.
payreks denen kabın (şeytan icadı) tabanını çubuk kesilmiş (yarım daire de olur, sizi mi kırıcam, iri olsun maksat) soğanla kaplayın. sonra 2-3 diş sarımsağı irice doğrayın. bu soğan-sarımsak yatağına kuzu pirzolalarınızı dizin, biz 8 kalem koyduk sığdı.
sonra 2 portakalın suyunu etin üstüne dökün, ellerinizle marine edin efendim. türkçesi: mıncık mıncık batırın yani. tuz karabiber ve butterscotch da eklensin, mıncığa devam. et iyice emsin bunları ama soğan yatağını bozmayın sakın. o yatak sayesinde eti yanmaktan kurtarıcaz. sonra o azıcık zeytinyağını şöyle bi gezdirin. abartmayın.
sonra üstüne folyo kapatıp önceden kimbilir kaç dereceye ısıttığınız fırına koyun. biz sanırım 230 derecede 20 -25 dakika falan tuttuk. bilemiycem, kontrol edersiniz işte.
bunun yanında acilen bi pilav ve salata yapın. 20 dakika yeter zaten. salataya siyah zeytin ve çarliston biber koyun, özlemişim. bi de balzamik sirke.
20 dakika sonunda fırından çıkarın cevherinizi.. pilavla beraber servis ederken kaptaki soğanlı portakallı sosu pilava ekleyin, ete değil. salata da ayrı tabakta olsun...
... yumulun.
parmaklarını yemeyenin damak tadına şaşarım.
U DON'T GIVE A DAMN!
george galloway'i sevebilmek için 10 dakikalık sebep...
"oh please, have a slightly longer memory than 4 weeks! i'm talking about the thousands of prisoners taken during the 18-years of Israeli occupation, illegal occupation, of south lebanon! these are the prisoners that have to be released in exchange for the Israeli soldiers captured at the beginning of this wave of crisis". sonra mutlak sessizlik.. konuyu deiştiren spiker. o sessizlikteki cevapsızlık aslında her şeydi.
"what a silly question and what a silly person you are!!!"
NO JUSTICE, NO PEACE!!! .... maalesef.
"oh please, have a slightly longer memory than 4 weeks! i'm talking about the thousands of prisoners taken during the 18-years of Israeli occupation, illegal occupation, of south lebanon! these are the prisoners that have to be released in exchange for the Israeli soldiers captured at the beginning of this wave of crisis". sonra mutlak sessizlik.. konuyu deiştiren spiker. o sessizlikteki cevapsızlık aslında her şeydi.
"what a silly question and what a silly person you are!!!"
NO JUSTICE, NO PEACE!!! .... maalesef.
12 Mart 2007 Pazartesi
hanımteyze pisikleti
şimdi ben gönül yarasını iade edicem.
çok romantik, imalı bi laf olabilirdi ama konu bi DVD. üzgünüm leyla. aklımda bisikletle gitmek var; ama aniden trafiğin ortasında kalabilirim, yolumu pek ala kaybedebilirim, yürürken çok basit olan karşıdan karşıya geçme eylemi yüzünden sistem çökebilir. gerçi ben harita okuma konusunda fena diilimdir; kaybolmam ama trafikte küfür yerim yani. neylersin, bisiklet kısmı bi başka bahara.
3 gündür bisiklet aşermekteyim. benim bisikletim yeşil, çilekli bi sele kılıfı var, hediye. feci eski püskü olmasına rağmen kontrpedal frenli dutch bisikletleri arasında gidon freniyle parlıyo. ayrıca 3 (üç) vitesi olması kendisini "granny bike" kategorisinin yıldızı yapmakta. yeşil demiş miydim? lakin... en büyük eksiği aşağıda gördüğünüz cilveli kıvrım.

ama ama ah o hayallerimi süsleyen, bisikletlerin artık vosvosu mu diym, nesidir bilemediğim klasik siyah granny bike... hala içimde bir sızı. ilk günden beri hastasıyız. simsiyah, başlı başına bi karizma, üstelik müthiş rahat; koltukta oturur gibi... eğilip bükülmeden... hem buttock muscle'larım gelişmiyo ki böyle.. cık cık cık. amsterdam'a gelme hayalleri kuranlara en hollandalı şey hakkında mini bilgi notu: TDB.
not: sırf aşağıdaki yazıyı okuyun diye kısa yazma telaşındayım. bühü.
çok romantik, imalı bi laf olabilirdi ama konu bi DVD. üzgünüm leyla. aklımda bisikletle gitmek var; ama aniden trafiğin ortasında kalabilirim, yolumu pek ala kaybedebilirim, yürürken çok basit olan karşıdan karşıya geçme eylemi yüzünden sistem çökebilir. gerçi ben harita okuma konusunda fena diilimdir; kaybolmam ama trafikte küfür yerim yani. neylersin, bisiklet kısmı bi başka bahara.
3 gündür bisiklet aşermekteyim. benim bisikletim yeşil, çilekli bi sele kılıfı var, hediye. feci eski püskü olmasına rağmen kontrpedal frenli dutch bisikletleri arasında gidon freniyle parlıyo. ayrıca 3 (üç) vitesi olması kendisini "granny bike" kategorisinin yıldızı yapmakta. yeşil demiş miydim? lakin... en büyük eksiği aşağıda gördüğünüz cilveli kıvrım.

ama ama ah o hayallerimi süsleyen, bisikletlerin artık vosvosu mu diym, nesidir bilemediğim klasik siyah granny bike... hala içimde bir sızı. ilk günden beri hastasıyız. simsiyah, başlı başına bi karizma, üstelik müthiş rahat; koltukta oturur gibi... eğilip bükülmeden... hem buttock muscle'larım gelişmiyo ki böyle.. cık cık cık. amsterdam'a gelme hayalleri kuranlara en hollandalı şey hakkında mini bilgi notu: TDB.
not: sırf aşağıdaki yazıyı okuyun diye kısa yazma telaşındayım. bühü.
11 Mart 2007 Pazar
naylon lay lom
BU YAZIYI Bİ ZAHMET OKUYUN, NOLUR.
DİDAKTİK AMA GÜZELDİR KENDİSİ. GEREKLİDİR.
naylon torba bir, kağıt mendil iki. kullanırken vicdan azabı duyduğum iki şey. sabuş ki her peçete uzatışımda itinayla ikiye bölüp "bu kadarı yeter, israf etmeyelim, ağaç bu" der. her seferinde. ikiye bölüp versem bi daha böler ikiye. bi de hediye paketi atılmaz bizde, senelerce aynı kağıtlar kullanılır.
naylon torba kısmı sim hanım kaynaklıdır. evde bitmeyen bi naylon torba stoğu var. atılmaz. mümkünse yeniden kullanılır. naylon torba atmak ormana bi kamyon dolusu plastik boşaltmış gibi hissettirir. sim hanım arkadan cık cıklar, açıklama bekler.
naylon torba konusunda ufak notlar...
kendisi günlük hayatta sıkça kullanılan bi şi ama pek sevimsiz garibim. bazısı ince olur kopar, bazısı kalındır iş görür. falan filan. ama bi ekmek alsanız hop yanında poşet gelir. çok sevgili
migros "poşetlerimizin çöp torbası olarak kullanılması marka imajımızı zedeliyo" vurdumduymazlığıyla poşetlerin dibini deldiğinden beri türk orta sınıfı bi de "çöp torbası" alışverişi yapar oldu, onu da poşetleyerek getiriyo evine. yemekleri korumak için poşet, çöp poşetlerini topluca atmak için poşet. naylon evler!!! kabus.
ayrıca deniz kaplumbağaları her yıl denize karışan naylon poşetleri denizanası sanıp yiyo, mideleri şiştiği için ölüyolar. o çok sevgili CARETTA CARETTALAR DAHİL.
şimdiiii.....
1) efendim o poşetleri bi zahmet oturup katlayın, evinizin bi köşesinde biriktirin. poşet katlamak çok rahatlatan bi şiymiş burda keşfettim. hem böylece "yer kaplıyo" bahanesi elenmiş olur.
2) her gün çıkarken çantanıza bi iki tane minicik katlanmış poşet koyun. hatta bu haftaki amacınız "eve hiç yeni poşet getirmemek" olsun.
3) sırt çantası kullananlar, bavul misali çantalı kadınlar... size naylon torba yasak. çantanıza koyun. hani dökülecek sıvı vs varsa, zaten çantanızda taşıdığınız torbaya sardınız, di mi?
4) minicik tel tokayı bile poşetleyen "maksat müşteri yağlamak"satıcılarına bi zahmet "torbaya gerek yok" deyin. tek bi cümle kurun, cebinizde çantanızda taşıyın ama naylonlanmayın. hatta "ziyandır gerek yok" falan deyip bilinçlenmesi için bi adım bile atabilirsiniz. Yandaki foto KIBRIS.
5) hollandacım süper marketlerde naylon torbaya 40 cent fiyat biçmiş, tüketimi azalsın diye. migrostan torba araklayan, sebze naylonlarını cebine atanlara selam olsun. ülkece herkes süpermarket alışverişine kendi torbasını götürüyo haliyle. siz de bakkala ekmek ve yoğurt almaya giderken yanınıza poşetinizi alın. zaten poşet gerekeceği kesin yani.
6) sebze meyve alışverişini manavdan yaparken kesekağıdına elini atarsa, "benim poşetim var buraya koyun" deyin, kağıt israfını da engelleyin.
8) en güzeli, bi tane alışveriş çantası edinin. döne döne kullanın. burda çok güzelleri var, kocaman, içi kartonlu gibi, kalıplı yani ve üstü baskılı. bildiğin çanta gibi.
9) aslında en güzeli pazar filesi yahu. ya da pazar çantası... teyzelerin aklını seveyim, eski toprak gibisi yok.
10) aa daha da önemlisi... şimdi burda bi ufak şaşala 2 milyon verince anlıyo insan: pet şişeleri tekrar tekrar kullanın. suyu evde doldurup yanınızda taşıyın. tercihen cam şişede su için (misal, baylan halen cam şişede su veriyo), hem daha sağlıklı hem de tadı düzgün. yemek yediğiniz yerden ısrarla isteyin, uyarın. ortamın ukalası olun. o mekanların hepsi "depozitoyla kim uğraşacak yaau" arsızlığından plastiğe geçti. bi de nerden geldiğini bilmediğim bi "fransız kadını stili, suyu plastik tadıyla içmeyi reddetmektir" cümlesi var beynimde. isteyene.
11) bira tenekeden değil, şişeden. depozitosu da cabası. şişeyi geri götürün. keza süt de öyle.
12) ve tabii ki...
taksiye değil otobüse, metroya binin.
arabanızın hızına değil taban kuvvetine inanın.
arabaya mı bindiniz, asla tek kişi gitmeyin, 5 kişilik bi aracı mümkün olduğunca doldurup bireybaşı araba kullanımı düşürmeye çalışın.
bundan sonraki hedefiniz geridönüşüm olacak. özellikle BOĞAZİÇİ ÖĞRENCİLERİnin hiçbir mazareti olamaz, okul gayet güzel hizmet sağlıyo. pil çöpü bile var.
hem kendi vicdanınıza, hem doğaya, hem de ekonomiye katkınız olsun. ODTÜ kağıt ve kartonlardan elde edilen parayla öğrencilerine burs veriyo. yılda 10 öğrenci şimdilik.
ayrıştırın ve sakın poşetlemeyin.
kağıt cam pil kağıt pil cam. çöp kutunuzun üstüne yazın!!!!!
burdaki sevgili okulum şunu yaptı: her öğrencinin 300 euroluk baskı kotası var. çıktı mı alırsın fotokopi mi çekersin sana kalmış. ama fiyatlandırma kağıt başına. tek taraflı baskı 7 cent, çift taraflı baskı kağıt başına 10 cent. haliyle her 2 sayfa yazıda (14-10= 4), 4 cent karda oluyosunuz. şimdiye kadar en az 700 sayfa çıktım olduğuna göre, bayaa bi mühim kendisi. hatta ben hızımı alamayıp bi kağıda 4 sayfa bastırmaktayım, bunun için yazıcının zoom teknolojisiyle sayfayı büyütüp bi yüze 2 bastırıyorum, yazılar ufak kalıyo bahane değil yani.. cimrilik değil bu, her gün bi ormanla eve gelmekteyim, can acıtıyo düşünmek. hele çevre master'ı yapan biri olunca.
e siz de kendiniz yapın. az kağıt, az naylon, az cam. az pil.
mümkün yani. başta zorlansanız da, bundan şikayet etmenin bi lüks olduğunu artık anlamamız gerek. doğadan arsızca daha fazlasını istemek yerine taleplerimizi kısmak da bi yaşam şekli. en mühimi bizi sürekli uyaracak bi vicdan yaratmak. bi vicdan azabı duymak. hani isterseniz, bu vicdan ben olurum ama ağır konuşurum ona göre. ehehe.
bu hafta hiç yeni naylon poşet girmeyecek eve. hatırlatırım!!!
DİDAKTİK AMA GÜZELDİR KENDİSİ. GEREKLİDİR.
naylon torba bir, kağıt mendil iki. kullanırken vicdan azabı duyduğum iki şey. sabuş ki her peçete uzatışımda itinayla ikiye bölüp "bu kadarı yeter, israf etmeyelim, ağaç bu" der. her seferinde. ikiye bölüp versem bi daha böler ikiye. bi de hediye paketi atılmaz bizde, senelerce aynı kağıtlar kullanılır.naylon torba kısmı sim hanım kaynaklıdır. evde bitmeyen bi naylon torba stoğu var. atılmaz. mümkünse yeniden kullanılır. naylon torba atmak ormana bi kamyon dolusu plastik boşaltmış gibi hissettirir. sim hanım arkadan cık cıklar, açıklama bekler.
naylon torba konusunda ufak notlar...
kendisi günlük hayatta sıkça kullanılan bi şi ama pek sevimsiz garibim. bazısı ince olur kopar, bazısı kalındır iş görür. falan filan. ama bi ekmek alsanız hop yanında poşet gelir. çok sevgili
ayrıca deniz kaplumbağaları her yıl denize karışan naylon poşetleri denizanası sanıp yiyo, mideleri şiştiği için ölüyolar. o çok sevgili CARETTA CARETTALAR DAHİL.
şimdiiii.....
1) efendim o poşetleri bi zahmet oturup katlayın, evinizin bi köşesinde biriktirin. poşet katlamak çok rahatlatan bi şiymiş burda keşfettim. hem böylece "yer kaplıyo" bahanesi elenmiş olur.
2) her gün çıkarken çantanıza bi iki tane minicik katlanmış poşet koyun. hatta bu haftaki amacınız "eve hiç yeni poşet getirmemek" olsun.
3) sırt çantası kullananlar, bavul misali çantalı kadınlar... size naylon torba yasak. çantanıza koyun. hani dökülecek sıvı vs varsa, zaten çantanızda taşıdığınız torbaya sardınız, di mi?
4) minicik tel tokayı bile poşetleyen "maksat müşteri yağlamak"satıcılarına bi zahmet "torbaya gerek yok" deyin. tek bi cümle kurun, cebinizde çantanızda taşıyın ama naylonlanmayın. hatta "ziyandır gerek yok" falan deyip bilinçlenmesi için bi adım bile atabilirsiniz. Yandaki foto KIBRIS.5) hollandacım süper marketlerde naylon torbaya 40 cent fiyat biçmiş, tüketimi azalsın diye. migrostan torba araklayan, sebze naylonlarını cebine atanlara selam olsun. ülkece herkes süpermarket alışverişine kendi torbasını götürüyo haliyle. siz de bakkala ekmek ve yoğurt almaya giderken yanınıza poşetinizi alın. zaten poşet gerekeceği kesin yani.
6) sebze meyve alışverişini manavdan yaparken kesekağıdına elini atarsa, "benim poşetim var buraya koyun" deyin, kağıt israfını da engelleyin.
8) en güzeli, bi tane alışveriş çantası edinin. döne döne kullanın. burda çok güzelleri var, kocaman, içi kartonlu gibi, kalıplı yani ve üstü baskılı. bildiğin çanta gibi.
9) aslında en güzeli pazar filesi yahu. ya da pazar çantası... teyzelerin aklını seveyim, eski toprak gibisi yok.
10) aa daha da önemlisi... şimdi burda bi ufak şaşala 2 milyon verince anlıyo insan: pet şişeleri tekrar tekrar kullanın. suyu evde doldurup yanınızda taşıyın. tercihen cam şişede su için (misal, baylan halen cam şişede su veriyo), hem daha sağlıklı hem de tadı düzgün. yemek yediğiniz yerden ısrarla isteyin, uyarın. ortamın ukalası olun. o mekanların hepsi "depozitoyla kim uğraşacak yaau" arsızlığından plastiğe geçti. bi de nerden geldiğini bilmediğim bi "fransız kadını stili, suyu plastik tadıyla içmeyi reddetmektir" cümlesi var beynimde. isteyene.
11) bira tenekeden değil, şişeden. depozitosu da cabası. şişeyi geri götürün. keza süt de öyle.
12) ve tabii ki...
taksiye değil otobüse, metroya binin.
arabanızın hızına değil taban kuvvetine inanın.
arabaya mı bindiniz, asla tek kişi gitmeyin, 5 kişilik bi aracı mümkün olduğunca doldurup bireybaşı araba kullanımı düşürmeye çalışın.
bundan sonraki hedefiniz geridönüşüm olacak. özellikle BOĞAZİÇİ ÖĞRENCİLERİnin hiçbir mazareti olamaz, okul gayet güzel hizmet sağlıyo. pil çöpü bile var.
kağıt, pil, cam. kağıt, pil, cam.
ayırın. ayırın.
biriktirin ve atın. ayırın.
ayırın. ayırın.
biriktirin ve atın. ayırın.
hem kendi vicdanınıza, hem doğaya, hem de ekonomiye katkınız olsun. ODTÜ kağıt ve kartonlardan elde edilen parayla öğrencilerine burs veriyo. yılda 10 öğrenci şimdilik.
ayrıştırın ve sakın poşetlemeyin.
kağıt cam pil kağıt pil cam. çöp kutunuzun üstüne yazın!!!!!
burdaki sevgili okulum şunu yaptı: her öğrencinin 300 euroluk baskı kotası var. çıktı mı alırsın fotokopi mi çekersin sana kalmış. ama fiyatlandırma kağıt başına. tek taraflı baskı 7 cent, çift taraflı baskı kağıt başına 10 cent. haliyle her 2 sayfa yazıda (14-10= 4), 4 cent karda oluyosunuz. şimdiye kadar en az 700 sayfa çıktım olduğuna göre, bayaa bi mühim kendisi. hatta ben hızımı alamayıp bi kağıda 4 sayfa bastırmaktayım, bunun için yazıcının zoom teknolojisiyle sayfayı büyütüp bi yüze 2 bastırıyorum, yazılar ufak kalıyo bahane değil yani.. cimrilik değil bu, her gün bi ormanla eve gelmekteyim, can acıtıyo düşünmek. hele çevre master'ı yapan biri olunca.e siz de kendiniz yapın. az kağıt, az naylon, az cam. az pil.
mümkün yani. başta zorlansanız da, bundan şikayet etmenin bi lüks olduğunu artık anlamamız gerek. doğadan arsızca daha fazlasını istemek yerine taleplerimizi kısmak da bi yaşam şekli. en mühimi bizi sürekli uyaracak bi vicdan yaratmak. bi vicdan azabı duymak. hani isterseniz, bu vicdan ben olurum ama ağır konuşurum ona göre. ehehe.
bu hafta hiç yeni naylon poşet girmeyecek eve. hatırlatırım!!!
yıllarca şarkı
goo goo dolls- iris.
bi and hatırladığımda hiç bi şi için geç değildi. böyle bu gece çalsın diye 40 cent harcanan bi şarkı. toplamda 3 kez çaldı.
i dont want the world to see me
cos i dont think that they'd understand
when everything is made to be broken
bi and hatırladığımda hiç bi şi için geç değildi. böyle bu gece çalsın diye 40 cent harcanan bi şarkı. toplamda 3 kez çaldı.
i dont want the world to see me
cos i dont think that they'd understand
when everything is made to be broken
i just want you to know who i am...
10 Mart 2007 Cumartesi
geçerken geç ergen
saman alevi nedir? benimdir. ben sinirlenince saman alevi olurum. hatta daha çok kibrit olurum ben. muma batırılmış kibrit. bi anda parlar, hop o hızla bum. pişmanlığı kalır.
oysa ben bugün pazara gittim, ne sevinçliydi. gönül yarası'nı buldum ingilizce alt yazılı, sevinçle kiraladım kızlar için. bi siyah zeytin buldum, mmmhh, parmaklarını yirsin. "turkish pepper" buldum: çarliston. yahu makul boyutlarda salatalık bile buldum. daha önceki ziyaretlerimde ortaya çıkmayan güzellikleri pazarın. bööle hollanda dilinde "geel gelll marullara geell" diye bağırdığına yemin edeceğim şen bi pazardı.
yetmedi mesela, hava da günlük güneşlik... sabah 9da kalkabilmişim falan. müthiş bi gün yahu. oleyy oleyy yani, yürüyüş yaptık sonra, parklar marklar. insana "şu paketleri bırakiym bisiklete atliycam" dedirten bi gün.
ama nedir, bi şiye kafam bozuksa hıncını başka insanlardan tuhaf şekillerde çıkartma, "hallimden belli değil mi, dokunma kaşınma sen de aaa!!! hem insan bi sorar neyin var diye!!!" zeytinyağlığını yapma hallerim mevcut. evet biliyorum yıkıldınız, deryik de muhteşem değil... kalp kırdım, özür diledim. affedildim galiba, bekleme halindeyim.
film de bok oldu sayemde. izleyemedik.
halbuki çok pır pırlanmıştım.
annemin kızınca "geç ergenlik bu evladım" diye iyice damarıma basışı geliyo da...
vallahi yahu. üstelik geçmiyo da galiba.
falan filan.
günün tespiti:
çamaşır yıkamak lazım. oda da dağınık. ben de yıkansam keşke..
odaya hijyen lazım.
bütün gece yatakta takı yapıcam. fiyuu.
içine kapanmış tesbih böcee olucam bu gece.
oysa ben bugün pazara gittim, ne sevinçliydi. gönül yarası'nı buldum ingilizce alt yazılı, sevinçle kiraladım kızlar için. bi siyah zeytin buldum, mmmhh, parmaklarını yirsin. "turkish pepper" buldum: çarliston. yahu makul boyutlarda salatalık bile buldum. daha önceki ziyaretlerimde ortaya çıkmayan güzellikleri pazarın. bööle hollanda dilinde "geel gelll marullara geell" diye bağırdığına yemin edeceğim şen bi pazardı.
yetmedi mesela, hava da günlük güneşlik... sabah 9da kalkabilmişim falan. müthiş bi gün yahu. oleyy oleyy yani, yürüyüş yaptık sonra, parklar marklar. insana "şu paketleri bırakiym bisiklete atliycam" dedirten bi gün.
ama nedir, bi şiye kafam bozuksa hıncını başka insanlardan tuhaf şekillerde çıkartma, "hallimden belli değil mi, dokunma kaşınma sen de aaa!!! hem insan bi sorar neyin var diye!!!" zeytinyağlığını yapma hallerim mevcut. evet biliyorum yıkıldınız, deryik de muhteşem değil... kalp kırdım, özür diledim. affedildim galiba, bekleme halindeyim.
film de bok oldu sayemde. izleyemedik.
halbuki çok pır pırlanmıştım.
annemin kızınca "geç ergenlik bu evladım" diye iyice damarıma basışı geliyo da...
vallahi yahu. üstelik geçmiyo da galiba.
falan filan.
günün tespiti:
çamaşır yıkamak lazım. oda da dağınık. ben de yıkansam keşke..
odaya hijyen lazım.
bütün gece yatakta takı yapıcam. fiyuu.
içine kapanmış tesbih böcee olucam bu gece.
böööö...
ceeeee.....
ceeeee.....
demir al, yelken aç, denize açılalım
böbreklerim ağrıyo. hayır efendim, kas ağrısı bu. dans ağrısı. o özlediğim dans ağrısı. afro-peruvian bi şekilde uzun uzun dans ettik bugün. böbrekleriniz hizasında bi kas var, feci ağrıyo. marisol'e "ah mide spazmı geçiriyorum insaf" dediğimde "o diil de, böbrekler ağrıyo sonradan yaf" dedi. haklıymış. böbrek kası. nıhoha. hanım kızınız bellydancing classes kapsamında bi mısırlıyla ders vericek. mısırlı fazla havaya girdi, ben kas izolasyonu eğitimi seviyesinde bırakıcaktım; ama salliyciiz bu gidişle. kısmet.
bu arada, göbek atma dediğimiz şey bi kadının orgazm oluşudur diye bi yazı vardı.
bi diğeri "doğum anını, bereketi simgeler" demişti.
ilkini mantıklı, ikinciyi tutucu bulmaktayım.
zira doğururken saç savurup titreyen bi kadın canlanmıyo gözümde.
dans enteresan bi şekilde coğrafya ve iklimle uyumlu. göç yollarını danstan takip etmek mümkün. yazılı olmayan kültür bu. sevgili halikarnas balıkçımızın azra erhat'a yazdığı mektuplarda müthiş tespitleri vardı, "dansın kökeni" gibi bi araştırmadan bahsediyodu, temelde folklor adımlarının kıyasıyla kültürel takip... inanılmaz tespitler... mavi anadolu akımının doruk noktasına ulaştığı mektuplar bunlar. horon nedir, halay nedir bi kez daha düşünüyosunuz. resmen düşündükçe insana haz veren bi okuma seansıydı.
bi de, bu mektuplar dışında canım bi kitap: aganta burina burinata.
(anlamı başlıkta, hizmet odaklıyız efendim.)
burdan bi kitap öneriyosam yegane fantezim kitapçıya gidip sormanız.
ya da raflarınızı karıştırmanız. kısmet.
bu kitap cidden güzel yahu. bi kere aganta burina burinata diyebilen bi yazardan bahsediyoruz. tuz tadı teninizi yakıyo okudukça...
... denizleri görmedikçe rahat etmeyen, okyanustan pek hazzetmeyen, kendi denizlerinde kendi mavisini arayan gözler için.lacivert denizler için. mavi anadolu için. yunanmış mezopotamyaymış aldırmadan, sınırların olmadığı, her şeyin hep aynı şey olabildiği güzel anlar için. tarihteki o müthiş geçişkenliği fark etmek için. allah kelimesinin kökenini öğrenmek için. gecenin sonunda bi kadeh rakı ve bolca şarkı, bolca bahar için. efelerin başlığındaki iğne oyasının gizemini çözmek için.
sahi, siz alev ebuzziya seramiklerini gördünüz mü? kendi ürettiği, literatüre kattığı renkler var bu hanımın. tek bir noktadan yerçekimine temas eden, uçabilen, hafif; ama devasa eserler. müthişti. islam eserleri müzesinde bi sergisi vardı bikaç yıl önce... hani bu adı duyarsanız kaçırmayın diye diyorum. akışkan, sürekliliğini koruyan parçalar. tarifi zor...
türkiye'nin ilk kadın resssamlarından olup d grubu ressamı olarak anılan, ürdün prensesi sıfatı taşımış fahrunnisa/ fahrelnisa/ fahr el nisa* zeid eserlerinin verdiği tatmin de bu ailenin ürünü (cevat şakir'in kız kardeşi olur kendisi). daha önce yazmıştım blogun derinliklerinde. merak eden istanbul modern'de görebilir, saatlerce seyredebilir. cehennemim adlı eserine kitlenip kalabilir.
konunun başında afro-peruvian demiştim, itinayla hatırlatırım.
bu da böyle bi kendi kendine konuşma
bilinç akışı
olsun.
olsun varsın.
(olsun varsın deyince hemen "... ah çekinme/ sen yine yalanlar söyle/ yürek paramparça zateenn/ dert değil" gibi bir metin arolat çağrışımı yapmaktayım. BP ve güllerin içinden sendromu gibi aynen.)
* kendisi yazılışını sık sık değiştirmiş de...
bu arada, göbek atma dediğimiz şey bi kadının orgazm oluşudur diye bi yazı vardı.
bi diğeri "doğum anını, bereketi simgeler" demişti.
ilkini mantıklı, ikinciyi tutucu bulmaktayım.
zira doğururken saç savurup titreyen bi kadın canlanmıyo gözümde.
dans enteresan bi şekilde coğrafya ve iklimle uyumlu. göç yollarını danstan takip etmek mümkün. yazılı olmayan kültür bu. sevgili halikarnas balıkçımızın azra erhat'a yazdığı mektuplarda müthiş tespitleri vardı, "dansın kökeni" gibi bi araştırmadan bahsediyodu, temelde folklor adımlarının kıyasıyla kültürel takip... inanılmaz tespitler... mavi anadolu akımının doruk noktasına ulaştığı mektuplar bunlar. horon nedir, halay nedir bi kez daha düşünüyosunuz. resmen düşündükçe insana haz veren bi okuma seansıydı.
bi de, bu mektuplar dışında canım bi kitap: aganta burina burinata.
(anlamı başlıkta, hizmet odaklıyız efendim.)
burdan bi kitap öneriyosam yegane fantezim kitapçıya gidip sormanız.
ya da raflarınızı karıştırmanız. kısmet.
bu kitap cidden güzel yahu. bi kere aganta burina burinata diyebilen bi yazardan bahsediyoruz. tuz tadı teninizi yakıyo okudukça...
... denizleri görmedikçe rahat etmeyen, okyanustan pek hazzetmeyen, kendi denizlerinde kendi mavisini arayan gözler için.lacivert denizler için. mavi anadolu için. yunanmış mezopotamyaymış aldırmadan, sınırların olmadığı, her şeyin hep aynı şey olabildiği güzel anlar için. tarihteki o müthiş geçişkenliği fark etmek için. allah kelimesinin kökenini öğrenmek için. gecenin sonunda bi kadeh rakı ve bolca şarkı, bolca bahar için. efelerin başlığındaki iğne oyasının gizemini çözmek için.
manidar soru:
halikarnas balıkçısını okumayan yok zaten, di mi?
canım cevat şakirim. kabaağaçlım. ailenin öyküsü bi enteresan: niye bodrumda? çünkü karısına asılıyo diye babasını vurdu. bu işin basit yönü; aslı daha siyasi tabii ki. aile hala, şimdiki uzantılarıyla da bir fenomen. dünya çapında seramikçi alev ebuzziya ve cevat şakir bağlantısı, haz verici.halikarnas balıkçısını okumayan yok zaten, di mi?
sahi, siz alev ebuzziya seramiklerini gördünüz mü? kendi ürettiği, literatüre kattığı renkler var bu hanımın. tek bir noktadan yerçekimine temas eden, uçabilen, hafif; ama devasa eserler. müthişti. islam eserleri müzesinde bi sergisi vardı bikaç yıl önce... hani bu adı duyarsanız kaçırmayın diye diyorum. akışkan, sürekliliğini koruyan parçalar. tarifi zor...
türkiye'nin ilk kadın resssamlarından olup d grubu ressamı olarak anılan, ürdün prensesi sıfatı taşımış fahrunnisa/ fahrelnisa/ fahr el nisa* zeid eserlerinin verdiği tatmin de bu ailenin ürünü (cevat şakir'in kız kardeşi olur kendisi). daha önce yazmıştım blogun derinliklerinde. merak eden istanbul modern'de görebilir, saatlerce seyredebilir. cehennemim adlı eserine kitlenip kalabilir.
konunun başında afro-peruvian demiştim, itinayla hatırlatırım.
bu da böyle bi kendi kendine konuşma
bilinç akışı
olsun.
olsun varsın.
(olsun varsın deyince hemen "... ah çekinme/ sen yine yalanlar söyle/ yürek paramparça zateenn/ dert değil" gibi bir metin arolat çağrışımı yapmaktayım. BP ve güllerin içinden sendromu gibi aynen.)
* kendisi yazılışını sık sık değiştirmiş de...
9 Mart 2007 Cuma
8 Mart 2007 Perşembe
isp
şunca zamandır ispanyolca öğrenmek istiyosam eğer, yegane sebebi meramımı belki de bu dilde anlatabilme ihtimali. öğrenmek için bi şi yapmıyosam eğer, sebebi kendinden belli.
hönkürerek konuşulan bir hollanda dili (hollandaca demiycem hiç, üstelemeyin) ve fenalıklar bastıran bir ingilizce arasına sıkıştım. ilkini kesinlikle anlamıyorum ve duymaya bile dayanamıyorum; zamanında almanca hakkında yaptığım bütün o vasat "edebiyat falan tamam da kulağa kötü geliyor yaau"yorumlarını bi seferde yuttum. hasretlerdeyim.
ingilizce duymak istemiyorum. ingilizcemin amerikan aksanlı biritiş kelimelerden oluştuğunu fark ettiğimde nedense durumu kanadalı lise öğretmenime bağlamıştım, alakası yok galiba.
yetmiyo anacım, bildiğim mevcut diller yetmiyo.
bildiğim tattığım içkiler sarhoş etmiyo.
beni en güzel ben sarhoş ediyorum, susmak da ifade ediyo.
aa işbölümü yapmışız yahu.
bi de feci halde kadınlar gününe sinir olmaktayım. "364'ünü erkeklere bıraktık; ama hadi bugün dişiliğimizi kutlayalım"trak "ama en azından halkı bilinçlendiriyo ablası; iyi ki var" girişimlerini sevemiyorum. yani nasıl desem, hani utanmasa 8 mart diye bi günlüğüne koltuğunu bi kadına bırakıcak tayyip. böyle bi hava yok mu yahu? "kadın AMA başardı, kadın VE başardı" haberlerinden rahatsızım. engellilere de yapılıyo bu...:
"şu halinle senden beklemezdik ama vay be, bize rağmen ha.." haberleri...
"kadın tır şoförü 'göz makyajını seviyorum, mutfakta bi numarayım'dedi" haberleri var ya, geriliyorum.
yani dişiliği konuşmayan, sevişmeyen bi toplum 8 martı kutlasa nolucak ki kuzum? neyi kutluyo zaten, yasını tutsun daha evla... sevişmekten utanıyoruz yahu. kafa göz birbirimize girmemize şaşmamalı. böyle pıtırcık pıtırcık "kadın"lar gününü kutluyoruz; ama medyacım hala "bayanlar günü" kutlaması halinde: bekaret odaklı bi beynimiz var. kadın erkek demeden bekaret avıyla tahrik olmaktayız. genç kızlarımız var bizim, evlenmeden kadın olmayacaklar asla!

biz dans ederken mesela, ya göbek atarız kadın kadına ya da kılıç kalkan kuşanır erkekler... halay/ horon sayılmaz, grup seks ihtimali düşük olduğu için toplumumuz göz yummakta. ama eşli dans demek, ortaokulda bi kol boyu mesafeyle birbirinin omzunu ve belini tutmak demek. ayıp günah, bari hormon salgılamayın!
biz en çok kadına küfretmeyi seviyoruz mesela. erkekler kavga ederken küfrü yiyen yine anaları oluyo. bizde gizli eşcinsel travestiye yeğ tutulur, en azından imajı sağlam. zeki müren de bizi görebiliyosa diye.
zaten bizde kadın eşcinselliği var mı? ben daha adını duymadım. cinsellik girmek ve girilmek diye görüldüğü için kadın eşcinselliği fasulyeden sayılıyo sanki. hani giren yok girilen yok, sen sağ ben selamet bi psikopatlık.
yahu bizim meclimizde toplasan %4 oranında kadın var, onlar da meclisteki cinsiyet dengesine bi sorun görmüyo!!! biri kadından sorumlu devlet bakanım, bakmıyo görmüyo. üstlendiği rolden ezilmiş büzülmüş tuhaf, yamru bi şi olmuş. oryantal starda zorla takım elbise giydirilen tanyeli sendromunda.
kadın oldun diyelim, o zaman da dişi olunmuyo. kadın olarak anca anne oluyosun. bunun edebiyatı çok yapıldı. ama acı yanı şu: bi biz değiliz. yani bi türkiye olsa rahatlamaz mıydınız insanlık adına? ama değil. her yerde. ve bu konu hakkında bilinçlenmek için 8 mart şenlikleri düzenleyeme ihtiyacı duyuluyo. o derece vahim. yani kim neyi kutluyo o bile karışık.
bilmem ki anlatabildim mi...
yok işte, valla ispanyolca öğrenmem gerek.
kesin şimdi böyle cümlelerce anlattığım şeye denk gelen tek bi kelime vardır falan.
hem bu yazının ortasında niye bi 8 mart dellenmesi yaşadım bilmiyorum. başka bi şi diyecektim.. ispanyolca bilmiyorum diyedir belki. vaheeeeyy..
speşıl not: içimden feci halde arşivimdeki yazılardan seçmece yapıp link vermek geçiyo, zira aynen katılıyorum kendime, yerinde tespitler, anlamlı alıntılar... canım ben. konu yine defne olsun mesela: bok deryik.
bi de feci halde seramik çamuru özledim. hani icabında fırında patlasın el emeğim, yine de susar temizlerim. okuldaki seramik atölyesinden hala almadığım 3 parça eserim gelecek nesillere ibret olsun; ama o 3lü figür için çok uğraşmıştım yahu. diğer ikisini parçalasanız dönüp bakmam.
hönkürerek konuşulan bir hollanda dili (hollandaca demiycem hiç, üstelemeyin) ve fenalıklar bastıran bir ingilizce arasına sıkıştım. ilkini kesinlikle anlamıyorum ve duymaya bile dayanamıyorum; zamanında almanca hakkında yaptığım bütün o vasat "edebiyat falan tamam da kulağa kötü geliyor yaau"yorumlarını bi seferde yuttum. hasretlerdeyim.ingilizce duymak istemiyorum. ingilizcemin amerikan aksanlı biritiş kelimelerden oluştuğunu fark ettiğimde nedense durumu kanadalı lise öğretmenime bağlamıştım, alakası yok galiba.
yetmiyo anacım, bildiğim mevcut diller yetmiyo.
bildiğim tattığım içkiler sarhoş etmiyo.
beni en güzel ben sarhoş ediyorum, susmak da ifade ediyo.
aa işbölümü yapmışız yahu.
bi de feci halde kadınlar gününe sinir olmaktayım. "364'ünü erkeklere bıraktık; ama hadi bugün dişiliğimizi kutlayalım"trak "ama en azından halkı bilinçlendiriyo ablası; iyi ki var" girişimlerini sevemiyorum. yani nasıl desem, hani utanmasa 8 mart diye bi günlüğüne koltuğunu bi kadına bırakıcak tayyip. böyle bi hava yok mu yahu? "kadın AMA başardı, kadın VE başardı" haberlerinden rahatsızım. engellilere de yapılıyo bu...:
"şu halinle senden beklemezdik ama vay be, bize rağmen ha.." haberleri...
"kadın tır şoförü 'göz makyajını seviyorum, mutfakta bi numarayım'dedi" haberleri var ya, geriliyorum.
yani dişiliği konuşmayan, sevişmeyen bi toplum 8 martı kutlasa nolucak ki kuzum? neyi kutluyo zaten, yasını tutsun daha evla... sevişmekten utanıyoruz yahu. kafa göz birbirimize girmemize şaşmamalı. böyle pıtırcık pıtırcık "kadın"lar gününü kutluyoruz; ama medyacım hala "bayanlar günü" kutlaması halinde: bekaret odaklı bi beynimiz var. kadın erkek demeden bekaret avıyla tahrik olmaktayız. genç kızlarımız var bizim, evlenmeden kadın olmayacaklar asla!

biz dans ederken mesela, ya göbek atarız kadın kadına ya da kılıç kalkan kuşanır erkekler... halay/ horon sayılmaz, grup seks ihtimali düşük olduğu için toplumumuz göz yummakta. ama eşli dans demek, ortaokulda bi kol boyu mesafeyle birbirinin omzunu ve belini tutmak demek. ayıp günah, bari hormon salgılamayın!
biz en çok kadına küfretmeyi seviyoruz mesela. erkekler kavga ederken küfrü yiyen yine anaları oluyo. bizde gizli eşcinsel travestiye yeğ tutulur, en azından imajı sağlam. zeki müren de bizi görebiliyosa diye.
zaten bizde kadın eşcinselliği var mı? ben daha adını duymadım. cinsellik girmek ve girilmek diye görüldüğü için kadın eşcinselliği fasulyeden sayılıyo sanki. hani giren yok girilen yok, sen sağ ben selamet bi psikopatlık.
yahu bizim meclimizde toplasan %4 oranında kadın var, onlar da meclisteki cinsiyet dengesine bi sorun görmüyo!!! biri kadından sorumlu devlet bakanım, bakmıyo görmüyo. üstlendiği rolden ezilmiş büzülmüş tuhaf, yamru bi şi olmuş. oryantal starda zorla takım elbise giydirilen tanyeli sendromunda.
kadın oldun diyelim, o zaman da dişi olunmuyo. kadın olarak anca anne oluyosun. bunun edebiyatı çok yapıldı. ama acı yanı şu: bi biz değiliz. yani bi türkiye olsa rahatlamaz mıydınız insanlık adına? ama değil. her yerde. ve bu konu hakkında bilinçlenmek için 8 mart şenlikleri düzenleyeme ihtiyacı duyuluyo. o derece vahim. yani kim neyi kutluyo o bile karışık.
bilmem ki anlatabildim mi...
yok işte, valla ispanyolca öğrenmem gerek.
kesin şimdi böyle cümlelerce anlattığım şeye denk gelen tek bi kelime vardır falan.
hem bu yazının ortasında niye bi 8 mart dellenmesi yaşadım bilmiyorum. başka bi şi diyecektim.. ispanyolca bilmiyorum diyedir belki. vaheeeeyy..speşıl not: içimden feci halde arşivimdeki yazılardan seçmece yapıp link vermek geçiyo, zira aynen katılıyorum kendime, yerinde tespitler, anlamlı alıntılar... canım ben. konu yine defne olsun mesela: bok deryik.
bi de feci halde seramik çamuru özledim. hani icabında fırında patlasın el emeğim, yine de susar temizlerim. okuldaki seramik atölyesinden hala almadığım 3 parça eserim gelecek nesillere ibret olsun; ama o 3lü figür için çok uğraşmıştım yahu. diğer ikisini parçalasanız dönüp bakmam.
şu anımı anlamak için....
haritada el salvadoru bulun. buldunuz mu? el salvadorlu o kız bebekken amerikaya kaçak göçmen olarak girme hikayesine sahip hafif çatlak bi eleman olsun.
birlikte bira içip votka istediğinde garsona "azıcık ama votkası" işaretleri yapın. iki kelimenin başı "cep telefonunu masada bırakmaaağ"... "telefonunuu bıraktııığğnn" olsun. cevaben sarhoş bi "fak yu biç ben naaptıımı biliyorum kahkahası" gelsin.
1 saat sonra telefonumu gördünüz mü soruları başlasın. mekanda anons ettirin. numarayı çevirin birisi cevaplasın, "ah telefonu yerde buldum getiriyorum" desin.
allahtan yanınızda bi arkadaşınızın kocası ve arkadaşları olsun... bi çatlak ve 4 adamla yola düşün. yolda telefonu getirmesi gereken şahsiyetle karşılaşın. "street smart" sıfatını kazandıracak bir hamleyle sizinle aynı bardan çıkan 7 kişilik grubu durdurup "nolur kalabalık edin sorun var" deyin. telefonu getiren meleğimiz karşılığında 25 öööro ( 50 ytl) istesin. hanım kızımız çatlak ya, "köşede atm var çekip geliym" hamlesi yapsın.
siz artık "heeeeyteere beeaaa" diye bi nida savurun. kızı kolundan tutup gerisin geri ev yoluna düşün. hırsız efendi kalabalığın ortasında "ay ben yolda buldum amaağ" demeyi sürdürsün. sonra 4 centilmen koşarak gelsin "tamam geçti" desin...
çatlak kızımızın telefonu o centilmenlerden birine verdiğini fark edin. bitmiyo yani masal.
hadiii telefonu ve kızı alıp yurda dönün.
millet size bakıp "o kalabalık iyi ki durdu yoksa işimiz işti" desin. siz de "ben durdurdum" diyin. aklınızdan bu insanların aptal değil saf olabileceği geçerken mini bi kahraman ilan edilişinizi seyredin. gülsem mi ağlasam mı diye düşünmeyin.
hanım kızımız son cümle olarak "arap sevgilim olsa o bana çok iyi bakardı ama hemen çocuk yapmamı istemişti o yüzden ayrıldık" gibi manasız bi laf ettikten sonra "iyi ki varsın" diye sarılsın.
sonra gidip bunu bloga yazmaya koyulun. yazdıkça daha da komik gelsin kulağa.
el salvador sen bizim her şeyimizsin.
birlikte bira içip votka istediğinde garsona "azıcık ama votkası" işaretleri yapın. iki kelimenin başı "cep telefonunu masada bırakmaaağ"... "telefonunuu bıraktııığğnn" olsun. cevaben sarhoş bi "fak yu biç ben naaptıımı biliyorum kahkahası" gelsin.
1 saat sonra telefonumu gördünüz mü soruları başlasın. mekanda anons ettirin. numarayı çevirin birisi cevaplasın, "ah telefonu yerde buldum getiriyorum" desin.
allahtan yanınızda bi arkadaşınızın kocası ve arkadaşları olsun... bi çatlak ve 4 adamla yola düşün. yolda telefonu getirmesi gereken şahsiyetle karşılaşın. "street smart" sıfatını kazandıracak bir hamleyle sizinle aynı bardan çıkan 7 kişilik grubu durdurup "nolur kalabalık edin sorun var" deyin. telefonu getiren meleğimiz karşılığında 25 öööro ( 50 ytl) istesin. hanım kızımız çatlak ya, "köşede atm var çekip geliym" hamlesi yapsın.
siz artık "heeeeyteere beeaaa" diye bi nida savurun. kızı kolundan tutup gerisin geri ev yoluna düşün. hırsız efendi kalabalığın ortasında "ay ben yolda buldum amaağ" demeyi sürdürsün. sonra 4 centilmen koşarak gelsin "tamam geçti" desin...
çatlak kızımızın telefonu o centilmenlerden birine verdiğini fark edin. bitmiyo yani masal.
hadiii telefonu ve kızı alıp yurda dönün.
millet size bakıp "o kalabalık iyi ki durdu yoksa işimiz işti" desin. siz de "ben durdurdum" diyin. aklınızdan bu insanların aptal değil saf olabileceği geçerken mini bi kahraman ilan edilişinizi seyredin. gülsem mi ağlasam mı diye düşünmeyin.
hanım kızımız son cümle olarak "arap sevgilim olsa o bana çok iyi bakardı ama hemen çocuk yapmamı istemişti o yüzden ayrıldık" gibi manasız bi laf ettikten sonra "iyi ki varsın" diye sarılsın.
sonra gidip bunu bloga yazmaya koyulun. yazdıkça daha da komik gelsin kulağa.
el salvador sen bizim her şeyimizsin.
6 Mart 2007 Salı
sus
derse 15 dakika geç kalmış olma bahanesiyle kantine gidiş. kantin dediysem, saat 11.15'te sadece 3 kişinin olduğu bir "coffee lounge" şeker, içecek ve abur cubur ihityacınızı otomatla karşılıyosunuz, kaşarlı açma veren o teyze yok. bi mesaj atış "marisol ders arası olunca haber ver". bekleyiş.
sonra defter açış. 4-5-6.... sayfalarca yazış. sigara yakmayı düşünüp kapalı mekanda olmaya sövüş. ah şeker sen gündüz sigara içmezsin ki. hoş, sigara da içmezdin sen. gök gri ve yağışlı. kantinde dam yok, tavan cam. tavanı izleyiş. deftere yaz yaz yaz. ders ortalarında, bar köşelerinde, daraldığımda türkçe yaz. kimsenin bilmediği bir dile sahip olmayı istediğim ergen bunalımları çağından sonra ilk kez o dile sahibim. istersen duvara kazı, koca binada anlayacak 1 tek kişi var.
yazdıklarına bak. hep aynı şeyi yazdığını düşün... kimbilir kaç aydır, hep aynı cümleleri evirip çevirdiğini... hatta bu cümlelere artık inanmasan da, o cümleler geçerliliğini çoktan yitirse de, sırf verdikleri güven duygusunu yitirmemek için o anki gri bulutlu halini yine aynı cümlelerle açıkla. başka cümleler korkutsun seni. insan bunalımın bile biraz tanıdık olanını seviyo canım.
sonra bi anda kalem kendine söylememeye karar verdiğin şeyleri yazsın. bakakal. yazınca, dillendirmediğin şeyi gör. gül geç sonra. hani o yeni bi cümle ya, onun huzursuzluğu. bastırılmış bir cümle oluşuna, aslında bilmemkaç aydır her gün aklına gelişine aldırma. ne demişti baar: kapıyı kapa, açıp bakma. canım baar. kapı aralansın, koşarak kapa.
tavanı izle. yağmur damlaları. 17 yaşına ulaşmış her genç gibi "ah bi gün cam tavanlı evim olsuuunn" dediğin zamanları düşün. şimdi sadece "yalıtımı zor olur yaaauu" haline gelmiş hayaline gül.
ders aralarında deli gibi yazdığın sayfaları sonradan görmek ne korkutucu. bu kantin sayfaları da öyle. 3-4 gün çantada dolaşıp sonra bi defter arasına tıkılacak. bunları söylediğimi görmek istemiyorum. o bi anlık trans halinde yazdığım şeyleri görmek istemiyorum sonra. o anlık satırlar onlar. icabında karton bardak altlıklarına yazılan tespit fışkırmaları.
"ara vermiycez galiba derya.. bekleme sen"
ders arası olmasın... dersi kaçırdın işte yine, orada öyle kal. o çizgili A4 kağıtlarda yaptığın tespitleri seyret, can acısından çarpıntın tutsun, nefes al.. verr.... espressochoco lazım. makina kartlı, kartın yanında değil, 2 kat in, bozukluklarla al. söv. ana avrat söv.. içinde biriken ekşi suratlı huysuzluğu anlayamamak ne komik; yine de sevmek o hali. kızgınlık değil hırçınlık hali. sebepsiz. söve söve iç, çarpıntın iyice azsın.
öflemek hep uzun uzun.
muppet show'daki yargıçlar gibi yine... öfffflemek.
açlık ve çarpıntı. iğrenç bi yemek ye. daralmalarda boğul ve bi sigara iç sonunda.
bugünün bitmesine daha 7.5 saat var.
dokunsanız ağlayacağım.
ya da dokunanı yakarım.
hangisi doğru, bilemedim.
sonra defter açış. 4-5-6.... sayfalarca yazış. sigara yakmayı düşünüp kapalı mekanda olmaya sövüş. ah şeker sen gündüz sigara içmezsin ki. hoş, sigara da içmezdin sen. gök gri ve yağışlı. kantinde dam yok, tavan cam. tavanı izleyiş. deftere yaz yaz yaz. ders ortalarında, bar köşelerinde, daraldığımda türkçe yaz. kimsenin bilmediği bir dile sahip olmayı istediğim ergen bunalımları çağından sonra ilk kez o dile sahibim. istersen duvara kazı, koca binada anlayacak 1 tek kişi var.
yazdıklarına bak. hep aynı şeyi yazdığını düşün... kimbilir kaç aydır, hep aynı cümleleri evirip çevirdiğini... hatta bu cümlelere artık inanmasan da, o cümleler geçerliliğini çoktan yitirse de, sırf verdikleri güven duygusunu yitirmemek için o anki gri bulutlu halini yine aynı cümlelerle açıkla. başka cümleler korkutsun seni. insan bunalımın bile biraz tanıdık olanını seviyo canım.
sonra bi anda kalem kendine söylememeye karar verdiğin şeyleri yazsın. bakakal. yazınca, dillendirmediğin şeyi gör. gül geç sonra. hani o yeni bi cümle ya, onun huzursuzluğu. bastırılmış bir cümle oluşuna, aslında bilmemkaç aydır her gün aklına gelişine aldırma. ne demişti baar: kapıyı kapa, açıp bakma. canım baar. kapı aralansın, koşarak kapa.
tavanı izle. yağmur damlaları. 17 yaşına ulaşmış her genç gibi "ah bi gün cam tavanlı evim olsuuunn" dediğin zamanları düşün. şimdi sadece "yalıtımı zor olur yaaauu" haline gelmiş hayaline gül.
ders aralarında deli gibi yazdığın sayfaları sonradan görmek ne korkutucu. bu kantin sayfaları da öyle. 3-4 gün çantada dolaşıp sonra bi defter arasına tıkılacak. bunları söylediğimi görmek istemiyorum. o bi anlık trans halinde yazdığım şeyleri görmek istemiyorum sonra. o anlık satırlar onlar. icabında karton bardak altlıklarına yazılan tespit fışkırmaları.
"ara vermiycez galiba derya.. bekleme sen"
ders arası olmasın... dersi kaçırdın işte yine, orada öyle kal. o çizgili A4 kağıtlarda yaptığın tespitleri seyret, can acısından çarpıntın tutsun, nefes al.. verr.... espressochoco lazım. makina kartlı, kartın yanında değil, 2 kat in, bozukluklarla al. söv. ana avrat söv.. içinde biriken ekşi suratlı huysuzluğu anlayamamak ne komik; yine de sevmek o hali. kızgınlık değil hırçınlık hali. sebepsiz. söve söve iç, çarpıntın iyice azsın.
öflemek hep uzun uzun.
muppet show'daki yargıçlar gibi yine... öfffflemek.
açlık ve çarpıntı. iğrenç bi yemek ye. daralmalarda boğul ve bi sigara iç sonunda.
bugünün bitmesine daha 7.5 saat var.
dokunsanız ağlayacağım.
ya da dokunanı yakarım.
hangisi doğru, bilemedim.
bugüne en uzak gün... dün
hafif alkollü bi şekilde taş zemine yatmış kikirderken yanımdaki kızlara "iyi ki varsınız" dediğimde, neden bilmem; konyadan alınmış bir ney taksimi çalıyordu... koreli kızın bilgisayarında. 4 tane vaka tip. yok 5 oldular sonra. çığlık çığlığa gülüyomuşuz, sesimize geldi beşinci. iyi ki varlar cidden.
şu 5 yılda ben galiba en çok yurtta kalmayı sevdim. hani deli gibi ev baktığım zamanlar da oldu evet; ama ben yurtları seviyorum yahu. taş zemine yatıp kikirdemek elimde hırvat birası. bi sarhoş iki sarhoş üç göbek. dormu değil (tek iyi yanı mina'ydı; yoksa yapayalnız bi yer), ben şişlideki yurdumun balkonunda battaniyelere sarınıp fosforlu martılar izlemeyi seviyordum. şişli'de martılar fosforlu bu arada, dünyanın en güzel "gece martı izleme sistemi" kurulu orda. kapı kapı gezmeyi seviyordum. kimsenin yurdumu bilmeyişini seviyordum, yurda her gün sövmeyi bile sevebilirdim. kerebiç'i seviyordum ben... hala seviyorum gerçi. zeycan'ı çok özledim bi de. sivas barosu duy sesimi. fosforlu martılara doğru odam kireçtir'i söylediğinde 3 tane kedi yangın merdiveninden yanımıza çıkmıştı. dinlemişler miydi miyavlamışlar mıydı hatırlamıyorum... zeycan hep odam kireçtir'i söyler. sokak tabelası biriktiren amcayı da özledim.
ben bütün dertleri dinleyip kaydedip çözmeye çalışan emekli güzin abla'yım. bunu seviyorum. galiba yani; çünkü deşiyorum anlatmak isteyip de anlatamayan görünce. kaşınırım. ama kaşınmasam da yolda sokakta bana hayatını anlatan insanlar var. bi anda yanımda bitip "çok yakın bi arkadaşım var, onu niye sevgili olarak göremiyorum? yatmayı denedik olmadı, niye ki? bak bu da torunum; çok mutsuzum ama iyi ki torun sahibiyim" diyen 50 yaş depresifleri bile oldu. ama şu hayatta her şeyimi bilen bi tek kişi var; o da zaman-mekan sıkıntısından yeterince yenilenemeyen bilgilere sahip. hani her gün vukuat yaşamıyorum tabii; lakin anladınız siz.
ama hepsinden öte ciğerimin sınırlarını keşfedecek bir çığlık atmak, şunca zamanki bütün nefes verişlerime rağmen hala çıkamayıp orda kalan en ufak karbondioksit kırıntısını bile dışarı atmak, yeni doğmuş da ciğer açıyomuş gibi sıfırdan başlamak nefese...
evet çok istiyorum.
yepyeni bi akciğerlerle sıfırdan nefes.
müthiş olurdu.
ilk kez bisikletimi özledim ama çok rüzgarlı. hem bisikletimin farı yok.
şu 5 yılda ben galiba en çok yurtta kalmayı sevdim. hani deli gibi ev baktığım zamanlar da oldu evet; ama ben yurtları seviyorum yahu. taş zemine yatıp kikirdemek elimde hırvat birası. bi sarhoş iki sarhoş üç göbek. dormu değil (tek iyi yanı mina'ydı; yoksa yapayalnız bi yer), ben şişlideki yurdumun balkonunda battaniyelere sarınıp fosforlu martılar izlemeyi seviyordum. şişli'de martılar fosforlu bu arada, dünyanın en güzel "gece martı izleme sistemi" kurulu orda. kapı kapı gezmeyi seviyordum. kimsenin yurdumu bilmeyişini seviyordum, yurda her gün sövmeyi bile sevebilirdim. kerebiç'i seviyordum ben... hala seviyorum gerçi. zeycan'ı çok özledim bi de. sivas barosu duy sesimi. fosforlu martılara doğru odam kireçtir'i söylediğinde 3 tane kedi yangın merdiveninden yanımıza çıkmıştı. dinlemişler miydi miyavlamışlar mıydı hatırlamıyorum... zeycan hep odam kireçtir'i söyler. sokak tabelası biriktiren amcayı da özledim.
ben bütün dertleri dinleyip kaydedip çözmeye çalışan emekli güzin abla'yım. bunu seviyorum. galiba yani; çünkü deşiyorum anlatmak isteyip de anlatamayan görünce. kaşınırım. ama kaşınmasam da yolda sokakta bana hayatını anlatan insanlar var. bi anda yanımda bitip "çok yakın bi arkadaşım var, onu niye sevgili olarak göremiyorum? yatmayı denedik olmadı, niye ki? bak bu da torunum; çok mutsuzum ama iyi ki torun sahibiyim" diyen 50 yaş depresifleri bile oldu. ama şu hayatta her şeyimi bilen bi tek kişi var; o da zaman-mekan sıkıntısından yeterince yenilenemeyen bilgilere sahip. hani her gün vukuat yaşamıyorum tabii; lakin anladınız siz.
ama hepsinden öte ciğerimin sınırlarını keşfedecek bir çığlık atmak, şunca zamanki bütün nefes verişlerime rağmen hala çıkamayıp orda kalan en ufak karbondioksit kırıntısını bile dışarı atmak, yeni doğmuş da ciğer açıyomuş gibi sıfırdan başlamak nefese...
evet çok istiyorum.
yepyeni bi akciğerlerle sıfırdan nefes.
müthiş olurdu.
ilk kez bisikletimi özledim ama çok rüzgarlı. hem bisikletimin farı yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



