25 Mart 2010 Perşembe

stres bik bik

hayatta en asap bozucu şey, "strese bağlı bik bik" denen hastalıklar bence. misal, çarpıntı. stresim olmasa da o çarpıntı zaten stres sebebi. yüz beygir gücünde çarpıyo el kadar şey. veya misal, reflü. "ay bebeklerde bile var" diyen sevgili doktoruma sorarım, bebekte ne stresi yani, agu bugu yaşıyo! hiç işte. şimdi buna bendeniz, isiliğimsi kaşıntımsı şeyi ekledim. isilik denemez, o kadar da değil. karaktersiz minik kırmızı noktalar yüzünden karnım kaşınıyo. agu bugu demişken yani, kedileri ve bebekleri nasıl iyi anlıyorum, anlatamam. yat, kaşın. mis. öyle de lanet bi şi ki bu, düşünüyosun, tüm vücudunu karıncalar kaplıyo. nedir nedendir, fikrim yok. annem "uyuz oldun kehkeh" dedi. bir gece vakti ansızın bi baktım ki mini mini birler: kaşınıyorum. gregor samsa bir sabah uyandığında tırmık olmuştu. bi de sahiden bi karaktersiz, kızamık değil, isilik değil, belli ki böyle bızırtlar mırtmış, saçma sapan bi şi. kaale almiycam ama yani cık. bak düşündüğüm anda bacağıma vurdu, resmen psikolojik. annem de karınca/arı belgeseli izlese kaşınır. duş, soğuk su iyi geliyo. bunu okurken kaşındıysanız, bence kesin "neden kaşınıyoruz" konulu evrimsel açıklamaları da merak edersiniz. cık ama o kadarını da kendiniz bulucaksınız, sevmedim bu konuyu.

*

okuyorum dinliyorum, şu paket meselesini anlamaya çalışıyorum. konu anayasa mahkemesi üyeleri:
Cumhurbaşkanı 7 üyeyi ise direkt olarak atayacak.  5 üyeyi; üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar veya Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından; 2 üyeyi ise yüksek öğrenim görmüş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasından seçecek.

anayasa mahkemesi üyelerinin 2si "üniversite mezunu sıradan vatandaş" olacakmış. yani atıyorum, uçak mühendisi olmanız buna yeterli. sosyal bilimlerin bilim görünmemesi ne acı di mi blog? misal, "üniversite mezunu herhangi biri beyin ameliyatına girebilir" denmiyor ama anayasa mahkemesine dahil olabiliyor. rica edicem, hukuk dediğin ne kadar zor olabilir ki, peh! ya da mesela politika. kahvedeki ahmet amca da yapıyo, dört yıla ne gerek var? sosyoloji-psikolojiye girmiyorum, onlar "entel hobisi" olarak görülüyo zaten genelde. iktisat biraz daha saygı görüyo olabilir, para filan, dolar üzerinden mark üzerinden, o da yani, işte, yine tahtakalede biten bi işlem neticede. zamanında wall street uzmanları ve maymunlar arasında fark bulunamadı. bi bina mı yaptın, adam mı kurtardın, cık. eften püften sosyaller siziiii. safi laf, tooori çok, pratik yok. çok laf, az iş.

neyse özetle yani: bir diploma yeter! çünkü bunun adı demokrasi. velakin, ben mi yanlış biliyorum, güçler ayrımı filan, temsil yokken ne demokrasisi? yargıdan bahsetmiyo muyuz? "demokratik uygulama"dan farklı bi şi bu. hani gayet belirli bi alanda, ilim irfan sahibi, saçı beyazlamış akil insanlar ve uzmanlık gerektiren bi dal değil miydi hukuk? ben, atıyorum, matematik öğretmenliği bitirdim diye, tamam mıdır bu iş? madem tamam, üniversite mezunları bence "sıradan kul"ların başvurduğu yasal süreçlere dahil olmasın. düşünün yani, ben, gerekirse anayasa mahkemesi üyesi olacak kadar yetkin yüce kul, yine atıyorum, haciz için filan dava sırası mı bekliycem sıradan biri gibi? hatta yani kendi davamı kendim çöziym, üniversite okudum ya, yetiyo bana her haltı anlamam için. hukuk, hele ki anayasa, peh, ne kadar zor olabilir ki iktisatın yanında? tamam abarttım biliyorum; ama öyle bi his veriyo bana. yetkinlik, bilgi filan, çok mu gereksiz?

dedim ya anlamaya çalışıyorum. bi de bi 5 kişiyi cumhurbaşkanı kendi doğrudan seçecekmiş. aile şirketi yönetim kurulu ya orası. 2006 yılında da "cumhurbaşkanını anayasa mahkemesi seçsin" önerisi geldiğini hatırlatırım. paranoyaklar birliği olalım diye demiyorum ama bi tuhaf. kibarım bakın.

hukuk ilmiyle hiçbi ilgim olmadığı için mi çok büyütüyorum gözümde? benim için hukuk, böyle ilim irfan, kadim bilgi, kara kitaplar, tonla osmanlıca laf, evcimen evcimen evcimen - ve yani sahiden açık kalp ameliyatı gibi bi şi işte. zeycanın saçlarını beyazlatan tonla kanun, hakikaten bi ton çekecek bir sürü kitap, onlar bunlar, boşuna mıydı? 2 yıllık radyoloji mezunu arkadaş da yapabiliyo mu yani o işi? aşağı görüyorum sanılmasın, istersen yüksek mühendis ol, yine de hukuk değil işte.

yani tamam evet, mevcut anayasa mahkemesi başkanı hukukçu değilmiş, sayıştaydan filan. e ona bile laf ediyoruz, emre kongarın dün diklenerek söylediği üzere. "sayıştaydan başkan olmaz ama üye dediğin olsa olsa bizim derya olur" diyen bi sistem mi yeğ yani? ben anlamoor, diğerlerinin yanına ekliyorum. duyunca bile abes geliyor. belki de "ah biz ne güzel paket yapmıştık, denemiştik anlıyor musun dostum, bu pis muhalefet izin vermedi değiştirmemize" numarasıdır. bunu da gördük. ben çamurdan yapiym, hayır diyin, "en azından denedim" olur. en azından açıyoruz ya kapıyı, aza tamah ordusu.

ay neyse işte dedim ya, hukukçu filan değilim, belki ondan geriliyorumdur. 4 yıl okuyup diploma almış olmak belki de sahiden yeterlidir. "isveçte var norveçte var" diye sayanlar olursa, onların 2-3 ayrı  sistemi olduğunu da (hazır yeni okumuşken satiym) dip not. mutlak güç değil yani. daha bi okiym anliym, oo neler neler yazıcam.

chp ve mhp kombo bombosu yerine adam gibi muhalefetimiz olsa, "cık bu kattiyyyeeen olmaz" demek yerine bi şi önerseler, yemin ederim daha bi anliycam. adamlar zaten müzmin muhalefet, belki arada olumlu şeyler de kaynıyo yani, ne bilcez, di mi a güzel? böyle gıpta ettiğim şeyler de var.

*

yarın zorla eğlenicem. işimi seviyorum işimi seviyorum. zorla resmen ya. sağ dön, tüfek omza, eğlen! japonlar gibiyiz. iş çıkışı sosyalleşmek mi, o da tabii ki iştekilerle! hele cuma akşamları!

kaşınmıyorum, karınca göçü bu. avustralya'da kırmızı yengeçler böyle boydaaan boya geçiveriyo ya kilometrelerce yolu, onun gibi. göç rotası üstündeyim. çok fena geyik yapmak, saçmalamak istiyorum, özge'yi sırf bu amaçla izmirlerden getirtmeyi planlıyorum hatta, bi o çeker sanki beni (buğulu bakışlarla fade out).

24 Mart 2010 Çarşamba

nasihat.

"istanbulda yaşıyorsan, istanbulda yaşadığını anlayabileceğin eşik parayı kazanmak"tan bahsetmişti annem. anne nasihatı, sonrasında of ne biçim atışmıştık tarihlerden bir gün. ama öyleymiş coni. yanki go hom, anneler haklıdır. hani ankarada kalamıyosan, sebebi istanbulsa, aşerdiysen, istanbulda yaşadığını fark etmeden yaşamamalısın. di mi yani? eh bu da eşik bir parayı gerektirebiliyor, çoğu zaman. böyleyken böyle. sen de ankaradan kaçarcasına istanbula gidiyosan, fırsat maliyetleri, trade-off ve daha bir sürü antin kuntin terimler dolusu şeyin hesabını yaptın aslında. yapmışsındır. hadi ordan.

servetten bahsetmediğimi bilen biliyor, ay sonu biriktirebileceğim üç kuruşu artıramadığımı da. havalara saçılacak bir para da kazanmıyorum. ama işte hakikaten, şehrin tadını çıkarmak, bir iki etkinlik, lazım.  nefes almak. hala öğrenci kimliğim duruyor, son kullanma tarihi 2006; ama kimse bakmıyor zaten. tipten yırtıyorum, bence 30uma kadar idare eder, gözaltlarımdaki torbalardan uyanacaklar. güzide şehrim aslında çok pahalı bir yer de değil ama festivaller yuvarlanıyor, akıyor her yanından. işte tüm bunlardan bi gıdım faydalanmak, teğet geçmek, atın arpadan ölmesi, yaş 25imden buçukken, güzel şeyler arada. idealistliğimi ekmek arası yapmak mıdır bilmiyorum. ah, bunu benden hiç beklemezdiniz. belki bir süre için; ama tamamen değil, onu da ben biliyorum. velakin, 1 yıl geçti işte. empire strikes back sevdiğim bir film adı olduğu gibi, beni benden bana benle. lazım. olacak. benden de bi strike. hatta: counter-strike. koza. yok yok, kuluçka. ne dedim? hiç. her zamankinden: eveleme, geveleme, devekuşu kovalama. 2 harika konser yolu gözlüyorum, ayrıca kendimi de gözlüyorum ama benden pek bi şi çıkmıyo.

vavien'in ödüllerini ne sevdim, pek sevindim. canım vavien.

şöyle bi şi istiyorum. ısıra ısıra dondurma yiyip dişim üşüyünce söylenmek istiyorum. dünkü güneşi geri istiyorum. sevimsiz çirkin hava. yaz meyveleri gelsin evet. yeşiller kırmızılar, sırayla.

blogdan sıkıldım yine. yedekledim bi kenara. hani bi gün eserse, kendime rağmen önlem almış olayım dedim. blogdan sıkıldığımda aslında kendimden sıkıldığımı bilmek daha da canımı sıkıyo. sana söylüyorum her günü aynı yapan atalet efendisi; ama yani kıç devirip yatıyosun tabii. peh.

iş çıkışı eve gelip üstüne 3 çeşit yemeği şarkı söyleyerek yapan, enerjisiyle şakıyan herkes: hepiniz uzaylısınız.
gerçekten. men in black'te gördüm. mesela, kansızlık ve demir eksikliği sorununa rağmen (yani benimkinin dörtte biri demir seviyesi) bunu yapabilen sevgili ev arkadaşım, üstüne bi de ofis çıkışında dans kursuna veya spora gitmiş oluyo ve yetmiyo, yemekten sonra sabahın ikisine kadar elin "liseden çıktım, üniversitedeki özgürlüğü arsızlık sanıyorum, asistan buldum üstünde egomu test edicem" kafalı ex-ergenlerine ders notu, sunum vs hazırlıyo. yoo yoo dostum burda bitmiyo, doktora tezi yazıyo, yeterlilik sınavı yaklaşmakta, master tezi alamanyalarda kitap olacak, onu baskıya hazırlıyo ve basımı yakın 2 makale daha yazıyo. ve tüm bunlar olurken saçı fönlü efendim, işte gözleri pırıl pırıl, evi havalandırmayı unutmaz, şu bu: fişek gibi bir kişi kendisi. kesin uzaylı yani. ama çok seviyorum. o da benim sınırlı dünyalı kapasiteme acıma dozu yüksek bi şefkatle yaklaşıyo işte. iyi bi ekibiz. sıradan bi dünyalıyla eve çıksam yapamazdım biliyorum, enerjisi ikimize de yetiyor, tavsiye ederim.

azıcık dinlensem, sonra gezsem tozsam. oh mis bi gün olarak kenara not etsem bugünü.

23 Mart 2010 Salı

börtlen

böğürtlen çayı içiyorum, aklıma böğürtlen cini ve sarı gaga geliyo. defnenin en güzel çocuk kitabıydı. bi de "big sister" vardı, ablalık nedir ne değildir kitabı, en eğlencelisi. güzel çocuk kitabı ne güzel bi şi di mi? böyle her bi haltı en detayıyla çizmeyen böğürtlen cini mesela: ormanda yürür sadece, en sade haliyle, gerisi çocuğa kalır. "sen bilmiyosun o ağacın arkasında kaplan var" diyebilir o zaman çocuk. görmediklerini bilmesine izin verir filan. bence yani, hep bence zaten, benim blogum canım.

keçe yüzüklerimle havam bin oldu ofiste, klavyemde ponponlar geziyor. hiç de rahatsız bi şi değilmiş, genelde çıkarıveriyorum yüzükleri.

annem istanbulda. zavallım, ataşehirden fatihe savrularak şehir turu yapıyo, günübirlik aceleler. göremiycem ama mis gibi uyur heralde bu yorgunlukla.

çok çok çok heyecanlıyım, nisan ve mayıs gelicek. bissürü yapılacak şey var, gezilecek yerler, dönümler, şaraplar ve rüzgar. daha nossun. bugün mesela açık hava, ceketsiz, güneşli, mis. ofisten kaçarak.

*
sizlere bi sohbet:

Şahin: Hiç evlenmemişsiniz, niye?
Bucak: Ben Sabahattin Ali'nin mektuplarını yayımlayan Ayşe Sıtkı İlhan'ın oğluyum. Sabahattin Ali için platonik aşk önemlidir.
Şahin: Hep platonik takıldın demek. Ayşe’ye mi vuruldun yoksa?
Bucak: Ayşe de başkaları da oldu.
Şahin: Koleksiyon genişmiş ama evlenmeye fırsat olmamış.
Bucak: Geçenlerde okudum, platonik aşk kalbi güçlendiriyormuş

hani bu "evlenmemişsiniz"den, "platonik takıldın demek"e geçiş var ya, tırnaklarım çekiliyo resmen. çok yaygın bi vaka bu. yani tamam orda burda, evet hatta burda, yorumlara "siz"le başlayıp "sen"le bitirenler olabilir ama 67 yaşında bir adamla konuşan bir meclis başkanı bunu yapınca, ayıp yahu. Ali mi okudun hayatında sanki. peh.

dedem, yılllaaar önce trt muhabirlerinin, atıyorum, etilerdeki amcaya "sizin düşüncelerinizi alalım beyfendi" deyip, sonra bi köye gidip "napıyon amca, ehiehi" çekmesine sinirlenip sürekli trt'yi arardı. "halkın dilinden konuşuyoruz,damarı tuttuk bırakmıyoruz" bahaneli seviyesizliklere asabiyet, ondan kalma. hoş yani, siyah beyaz devirden beri var işte. sizli senli sınıflamalar.

*

dergilerime dergi ekledim. evimde harita çalışıyorum. küçükken bi kitapta çarşafına hikayeler çizen bi çocuk vardı, onun gibi, yaz yaz yaz çiz çiz çiz. niyeyse pek bi pırpırım. güneşten, hepsi güneşten.

22 Mart 2010 Pazartesi

takvimlik


öyle bi haber aldım ki demin, kendi kendime verdim ya da, bu blog bu heyecanı ikinci kez yaşıyo ama bu kez ya herru ha merru. inadım inat. söz. kendime söz hatta. vuhuhu!

griotte

insan büyüdüğünü yiyeceklerle barıştıkça anlıyo. yine klişe bi tespit; ama öyle. patlıcan yemeye başlamak, onu geçtim, fava görünce canımın istemesine şaşırmak filan, bunlardandı. bi diğeri de alkollü çikolata. çocuk aklı tabii, yiyodum, acı bu diyodum, iyk ekşi. velakin vişne likörlü çikolata bambaşka bi şi. misal, şu an üst komşum bangır bangır ismail y.k dinliyodu, şimdi ergen r&b'sine geçti ve başım çatlıyo benim, çekemiycem. ama ben onun bi motosikletli kurye olduğunu düşünüp 5 şarkılık hak verdim kendisine, haberi bile yok. henüz gidip "neden her gece saat 10, grafikle çizsem anlar mısın, kulaklık alsan takar mısın" filan demiyorum. bu iyi niyetin sebebi vişne likörlü çikolata. biter korkusuyla tane tane yemekten bayatlamasına sebep olucam ama olsun. öyle bi değiştim.

salkım saçak hissediyorum bazen. tarifi zor. hani böyle inci gibi giyinip gezenler vardır, küpeleri miniktir, çantaları başkalarına çarpmaz, cuk insanlardır. tokaları olması gerektiği yerde, tırnakları mis, ayakkabıları tıkır. hatta bence ideal toplantı/ mülakat görüntüsü insanlarıdır çoğu. imrenirim. bi gece öncesinde sürdükleri bebek mavisi, dyo kataloğundan fırlamış ojenin hala parmaklarında olduğunu toplantıya girince fark etmek mesela- onlara olmaz. "ne güzel olmuşsun" denir onlara, "ne eğlenceli olmuşsun"/ "ne renklisin"/ "hahah bu ne böyle, iyiymiş" filan denmez. kötü bi şi diil yani bu. aksi duruma da dağınık demiyorum bakınız: salkım saçaklık.

bana bakınca ilk görünen şeyler mesela, bence yani, üstümden sarkan şeyler: atkı, fular, kolye, bi şiler. ne derdi lisedeki o hoca: dilek ağacı. çanta mı var, çantadan da bi şiler. hele ki üstüne bol bulamaç günlerimden birindeysem, hollandadayken üniforma haline getirdiğim "1930ların başındaki mali krizle işsiz kalmış yaşlı bar şarkıcısı" kostümümle geziyorum; bi ötrişim eksik, tante rosanın emeklilik günleri gibiyim. öyle işte. iki dirhem bir çekirdek giyinenlere içim gitse de, bi cart renk, bi abuk takı, bi saçma bi detay olmadan olmuyo gibi sanki. tornadan çıkmasın, eğlenelim. kendimde canım, sizi bilmem. diyorum ya başkasında ne güzel duruyo. neyse, bu salkım saçak saçma detaylar sebebiyle küçük gösteriyorum belki de. yani jilet giyinince de "annecilik" oynuyo gibi duruyorum, o da bi komik. annesinin takımını giymiş kızcağız.

cık, rüküşlük de değil (rüküş derseniz ağlarım bak), salkım salkım bi hal. eğlenceli olmak ama leydi olamamak. olmasak da olur. neyse, anlatamadım. sabuşun gözleri az görür olduğundan beri daha kocaman ve parlak şeyler takmak istiyo, onun gibi. ama benim yaş 25, fark o. öyle işte. nar çiçeği ve füme çok güzel bi ikili. bi yandan da yani, sahiden, yaş 25. mavi oje için son demlerim sanki.

*
"Bir kimse için normal ve doğru olan bir şey herkes için normal ve doğru ise, bir an için herkesin bu normal tercihte bulunduğunu varsayalım; o takdirde yeryüzünde hayat mümkün olabilir mi?" diye bi soru sorulmuş. bu normal tercih, eşcinsellik. kendilerine yanıt vermeden geçemiycem: hayat mümkün olabilir. yani hayvanlara bi şi olduğu yok. tabii onların kastı insanlar. üzülmesinler, eşcinsel çiftlerin çocukları oluyor. bi sperm/ yumurta bankasına müracaata bakar. eşcinsellik demek, örneğin bi kadın için, doğurmak istememek anlamına gelmez ya da bir erkekte babalık isteğini öldürmez. hatta yani: ne alakası var? soruya dönersek, mümkün mü, al, mümkün. insan neslinin devamına engel teşkil etmediğini örnekle görmüş olduk, kabul edecekler mi? hayır. e madem öyle, konuyu varoluşsal teknik meselelermiş gibi aksettirmeye ne gerek var? ha herkes aynı şeyi mi seçmeli, tek doğru ne, normal kim, bu bi seçim midir, o konuya girmiyorum, sinir yapıyo. griotte mis, nokta.

anayasa paketi nihayet açılmış ama içinden ne saçılmış, bilemiyorum. bilmek gerek, o ayrı. üst katımda gülşen çalıyo galiba şu an. süpürgeyle tavana vuran rosa, ağlak adamlar ordusuna karşı.

21 Mart 2010 Pazar

chapeau!

bebek yokuşundaki devasa manolya yine açmış. kafam kadar çiçekleri olan, yapraksız, kutsal ağaç. bahar denen şeyin vücuda geldiği ağaç. bkz. örnek foto. bir güzel filmimiz hem. hem de o yokuştaki kaldırımsız daracık yerlerde vınn vınn gelen arabalara söylenmenin sonrasında, hop, meraba manolya. kendine yük, yerlere kadar, çiçek açıcam diye çıldırmış bir adet ağaç. ağaç olma şansım olsa manolya olurdum, karar verdim. şarkısı da var hem. liseden de bir hoş seda, manolya pastanesinin çirkin ürünleri ve güzel limonatası.

bebek'e de baylan açılıyor imiş. avrupa yakasına kup griye geliyor şenlikleri, nasıl olur ki acaba çekincesi. bebekli olmak bir marka malum, dekor filan nasıl olacak? özsüt'ün cafe hali gibi bi şi bekliyorum, kokoş kokoş, beklentimden korkuyorum. ben yine kadıköyde yerim gibi geliyo. eskiden beyoğlunda varmış bi tane, onun gibi, şanındandır açmak. neyse benim için sevindirici yanı, kapanmıyor aksine zincirleşiyor olması. markiz hüznü yaşayamam bi daha, zararda değiller anlaşılan, falan filan. ay bi de bu açılıyo diye kadıköy kapanırmış?! yok yok.

kadıköy değil kadiköy diyorum, burcu çok gülüyo. kadiköy kadiköy, incelikten kırılıyorum.

okulum, mis kokulum. çimler ve güneş. ben o çimleri o kadar seviyorum ki sayfiye yerim kampüs. kimlik sordular ilk kez. bariyer vardı ilk kez. nevruzdan mı korktun? ne tuhafsın sen boğaziçi, aklına esince bi anda, sonra yine eskisi gibi. gelgitlisin. olsun. ne var sanki ateşin isi külü kalmış yerde, kime ne oldu bundan? neyse, çimler mis. orda onunla öylece olmak, rötarlı mı rötarsız mı şöyle bir an için düşünüp yeşil elma yemek filan, güzel hisler. dergi, gazete, kitap. güneş kedileri ayakkabınıza veya üstünüzdeki siyah şeye yatar hem. çimler de kuruydu. öyle işte, çim mevsimi açıldı. hala öğrenci olanlara kıskançlıkla müjdelerim. sonradan bok gibi özleniyor.

bir+bir bulamıyorum, halbuki çıkmış. ömer uluçlu bir kapağı varmış hatta. en güzel dergici meydandaki, bilmiyodu bile. nerelere dağıtıyosunuz, ben d&r'dan dergi almak istemiyorum, isyandayım. şalala'ya kardeş gerek.

şişelerce şarabı kalabalık bi sofrada içmek ne güzel. bu da bitti, hadi bi daha turları.

odtü mezunlar derneği'nin tavrını kaç üniversitede görebiliriz bilmiyorum. "pis anarşik gomunis" demekten öteye geçilememesi de işte, ne bileyim, hayatta tek bi kitabı bile sonuna kadar okumamış olmakla da açıklanabilir tabii; ama bana kolaycılık gibi geliyor.

eski nazan öncel şarkıları duman'a emanet edilsin. eskiler ama, ikilemelere gark olmadan önceki hali. demin bunu düşündüm de, çok aklıma yattı. hatta ben seçiym şarkıları. yaşı "gidelim burdan"a tutanlar ve tutmayanlar. kardeşim beni geçirmeye gelmedi hiç sanırım, öyle gittim gittiğim seferlerde. eski şeyler buldum ankarada.

onun dışında, iyilik güzellik. günler uzuyor, çiçekler yarışta ve hal durum gidişat gayet iyi. bi sonraki yağmura çamura kadar, bot çizme filan gerekmiyo, ayak bilekleri hava alıyo. iki gram güneşle çillendim bile denebilir, beneklerim uyanışta. kırpış kırpış bi hal işte.

16 Mart 2010 Salı

kadife

12 saatlik iş maratonumu bitirdim. bugün hava gebzede çok güzeldi. ya ya. eve geldim, eve gelince aklıma ev işi geldi, sırayla giriştim. ihtiyaçtan, yoksa hiçbi mükemmellik iddiam yok. kendi yağımda kavrulma ve sabah sabah ütüden nefret etmekle ilgili bi şi. bi de yaklaşık 3 saattir öyle susamış vaziyetteyim ki neden su içmediğim bi muamma. delice susayıp delice su içmek çok mutlu bi şi.

sürekli dalıp gidiyorum, beynim aklım başka yerde. tuhaf ama, aklıma ercan arıklı geliyor. ercan beyin mesela hava sıcaklığına göre özel hazırlanmış takım elbiseleri olduğunu, 22 dereceyse 22 derece için olan takımı giydiğini, hava aniden değişince eve koşup değiştirdiğini filan biliyo muydunuz? ne tuhaf di mi? aynı takım üstelik, renk bile değişmiyo. adamı belediye otobüsü ezdi. buysa ne kadar sıradan sayılan bi şi halbuki daha da tuhaf. öyle bi şi işte hayat.

6 ay sonrasını görmek için gözlerimi kısıp ufka kitleniyorum bu ara. işaret filan beklemiyorum, öyle bi işaret geldi ki anlamaya çalışıyorum. hayat borazan çiçeği gibi, küpe çiçeği gibi. bu da bugünkü özlü sözünüz olsun maarif takvimi sevenler. hayat hatta, akşamsefası gibi, evet evet, kesinlikle akşamsefası. ben kırma renkli çiçek üretebildiğimiz türleri hep sevdim, menekşe, akşamsefası filan. karışsın, değişsin hayat. tesadüfler yerine plan gerekince belirsizlik başladı resmen. göz kıs, ufka bak, geleceği bekle. belki ertelediklerim de bu vesileyle filan. di mi blog? yazamadıklarımı düşünmek için blogu kullanıyorum.

onun dışında pek yapmadığım bi şi yapıcam blog ama:



iyi gelen şey bu fotoğraf mesela. hissi ve varlığı.
net şeyler, mutlu şeyler, göz kısmama gerek olmayan şeyler. su içtim bi de demin, o. mesela.

15 Mart 2010 Pazartesi

tanrıça ürünleri

kaç zamandır derdim olan şeyi uygulamalı anlatıcam.
en son çıkan güzellik malzemeleri diye bi haber.

ürün adı mühim değil, haberden alıntılarla başlıyoruz:

"Amazonlardan gelen beyaz çamurdan yapılan bu maske haftada bir kullanıldığında sinir bozucu siyah noktaların oluşmasını engelliyor" : amazondan gelen beyaz çamur lazım yani gül yüzünüze, aşağısı kurtarmıyor. dandik markalı kil sabun kesmiyor. kozmetik şımarıklık resmen. amazonun beyaz çamuru nedir, nerdedir, ait olduğu o amazon ormanlarındayken, aslında, nedir yani. bu iksir gibi ürün size gelene kadar ne kadar kloroflorokarbon gazı salar, o ayrı konu. ama amazondan beyaz çamur gelsin diye yapılan çalışmaların bölgeye etkisi de bir sonraki tez konumuz olsun. bu ürünün hayvanlar üzerinde denenmiyor ve çevre dostu paketleniyor olduğunu da belirteyim. "yeşil pazarlama" yani. vicdanınız bembeyaz oldu di mi, hatta sırf bunun için tercih ettiniz. anca paketleme seviyesinde dert ediyolar yeşili işte, hayvanlarda test etmemek, test ettirmemek anlamına da gelmiyor. işin içine adil emek ve amazon yerlileri bölümünü de sokmuyorum mesela. çamur asla basit bi şi diildir, gerçekten. bu yeşillenmelere bi tarafımla gülüp bir sonraki maddeye geçiyorum. hırr.

"Brezilya’nın bereketli tropikal topraklarından yeni ve yeşil bir ürün: Tropikal meyvaların kralicesi mango, kayısı, ananas ve greyfurt özlü vücüt bakım serisi. Organik malzemeler ile doğaya zarar verilmeden elde edilen bu sabun ve losyon ile kendinizi Rio de Janeiro sahillerinde hissedeceksiniz. Bu serinin içinde parabens, sülfat, sentetik boya, ve GDO bulunmuyor ve %100 vegan." : ah canım, ne tatlısın sen, beni ne kadar da salak sanıyosun. tüm sihirli kelimeler yan yana dizilmiş. brezilyanın tropikal topraklarına da bereketli denmiş bakınız, hani tükürseniz mango veriyo yani, yoksa kreminize seri üretim için toprağa yük yaratılmıyor. netleştirelim: doğaya zarar vermeden üretilip doğaya zarar vererek dağıtılıyor ve satılıyor. kıtalararası organik ürün sevinci: bana hiç zararı yok ve arkasındaki açıklama yazısını okuyunca vicdanım rahatlıyor. hem malzemeler o kadar egzotik ki kadim toprakların kozmetik sırrına ermiş gibi bilge hissediyorum kendimi. bi üstteki için de geçerli. hadi ordan.

eveet bugünkü kozmetikte sinir harbi turumuz bu kadar. "ay ama organik bu, cildime çok iyi geliyor üstelik vegan, üstelik egzotik, üstelik cart curt" diyen herkese, inek sidiğinin cilde çok iyi geldiğini hatırlatırım, binyıllık hint sırrı, ürik asit gençleştirir. çok ciddiyim. o kadar da organik olamiycam diyosanız kayısı yağı da olur, hadi gene iyisiniz.

14 Mart 2010 Pazar

takla

güvercin denen hafiften sarsak hayvanın takla atabilir olması bana çok enteresan geliyo. kendimi görüyorum diyebilirim: benim kadar dünyadan bihaber ve hatta melül bi hayvan, sanki şans eseri hayatta gibi. sonra bi bakıyosun saçma bi sebeple, bilemeyeceğim bi gaza gelişle, takla atıveriyo havada. dünyanın en saçma görüntülerinden.

ben de işte düzenli aralıklarla takla atıyorum, giderek de sıklaşıyo. 1995: takla. 2002: takla. 2006: takla. 2008: takla. 2009: takla.
şu kısacık ankara ziyareti sonucunda anlaşıldı ki 2010: yine takla. güvercin kadar kondisyonluyum yemin ederim. zaten bu saatten sonra takla atmasam kaşıntı yapacak heralde. iki ters bi düz. kendimce bi planlar yapıyodum ama bu bambaşka.

annem ve defne, her şey onlar için. yani bunu arada ben bile unutsam da, öyle. içimde zırhlı, beyaz atlı bi şövalye var. güvercin ruhlu bi şövalye evet, takla atabilen kahraman. kendime 2 boy büyük geliyorum arada, kendimi bekleyip görüyorum. satranç gibi. evet evet, gözlerim faltaşı gibi açık; kendimi bekliyorum, havayı kokluyorum, takvim sayfası koparıyorum. annem enteresan bi kadın, yapıverir, ediverir, en doğru kararı verdiğini bildiğiniz için de fazladan bi destek istemez sanırsınız. yani ne bileyim, öyle şeyler yaptı ki, ihtiyacı yok gibi. şimdi ilk kez, o 52 ve ben 26'ya doğru giderken, onun bana ihtiyacı var ve gözümün içine doğru, dimdik söyledi bunu. güvercinlere böyle şeyler yaparsanız aptala dönerler, e ben de döndüm. sindiriyorum. düşünüyorum. mantık ve ben ve güvercin ruhlu şövalyeler ve şövalye ruhlu güvercinler meselesi. güvercin ne kadar da ankara bi hayvan bu arada, di mi?

bana bi kez daha üniversiteye giriş pırpırı, bekleyişler.
maaile taklalanmalarımızın sonu iyi olsun, mis olsun, ferah olsun.

31 aralıkta karne notunu vericem 2010'un, bakalım. iyi olan kazansın, adil bi dövüş olsun.

12 Mart 2010 Cuma

bilet

hasta oluyo gibiyim. olmamam gerektiğini düşündüğüm için kendime izin vermiyorum, çarpışma halindeyiz. boğazım mı batıyo, ılık çay, hop iyi hissediyorum. ankaraya biletim var bu gece, annemin ültimotomu, teyzemin telefonları, sabuş'un sessizliği ve defnenin gelemeyişleri filan, gecikmeli işlerim işte. ankara 18 dereceymiş hem. gerçi ben gidiyorum ya, kesin soğur, yağmur filan yağar. ayak bileğime bağlı kara bulutlarla dolaşıyorum bu ara. x-men'de en çok storm'u severdim, o ayrı.

trompet ne güzel bir aletimizsin sen. haftaiçi konserlenmesi de güzel bi şi. babylon'a masa düzeni yakışmıyo ama olsun. gerçi babylon'a damlalıkla votka vermek de yakışmıyo ama neylesin gönül.

~

kadın ve aileden sorumlu devlet bakanları ne kadar enteresanlar değil mi? ruh halleri bir ters. gerçi gönül ister ki ne bileyim, "cinsiyet" odaklı bi bakanlık olsun olacaksa, böyle "kadınlar ve pek doğal olarak aileleri" girdabına dolanmayalım. aya benzer yüreğim, e doğal olarak takipteyim.

"Güçlü aile için güçlendirilmiş kadın anlayışı, toplumsal anlamda yaşanan tüm sosyal sorunların çözümünde etkili olacak en temel unsurdur. Kadını güçlendirmek demek, aileyi güçlendirmek demektir. Aileyi aile yapan kadındır. Huzurlu bir toplumun en önemli unsuru sağlıklı aile yapısı, sağlıklı ailenin en unsuru ise güçlü kadındır." demiş bakınız bakanımız.

güçlü birey için güçlendirilmiş kadın anlayışına var daha yani. kadına fonksiyonel bakış. hani yuvayı yapan dişi kuşun uçabilir olması lazım, niye, yuva için. binayı taşıyan ana kolona güçlendirme. güçlendirilmiş kadından ne anlaşılıyor bilmiyorum, "tüm sosyal sorunlar" da iddialı bi laf olmuş. kadın, yine aileli kadın. ailenin annesi olarak ama; kızı olarak değil. o zaman bambaşka bi kadınlık performansı icap ediyor. ki kız çocuk olabilmek bile hesap kitap işi bi yerde.

aileyi aile yapan kadınmış. deliricem. aileyi aile yapan kadın ve erkektir. bence iki kadın ve iki erkek de olabilir; ama kendisi o konuda hassas. bekar anne- çocuk, bekar baba-çocuk gibi versiyonları da mümkün ayrıca. "sen yeterince aile değilsin gözüm, bi kadın al öyle gel" mi denecek? böyle "toplumun en küçük birimi ailedir" saplantısıyla aile odaklı politikalar, onun bi alt kümesi olan bireyi ıskalamaktan bir hal oluyo. neyse bunları piinata devrettim, o halledecek.

*
onun dışında ve kenarında, keşke otobüste filan kitap okuyabilseydim, yol tutmasaydı. belki öğrenilen bi şidir, geçebilen bi şidir. başucumda kitap, rapor, makale ve bissürü yazıyla dolu bi sepetim var, kısmet. hepsi bitecek, durdukça içim sıkılıyo.

kahvaltıda serçe istilası ne güzel bi şimiş, özlemişim ben. serçeler minicik, harika hayvanlar. amerika ve avustralyada yokmuş mesela aslında, sonradan götürülmüşler. 1854'te new yorkta bi mezarlığa getirilmişler ilk kez. central park yetkilileri 50 tanesini salıvermiş. birilerinin serçesizliğe dayanamayıp kıtalar aştırması, belki de romantik bi şidir.

kendime not: yaş 25, nihayet becerdim: saç terbiyesi. "öyle durmuyo" diyene küserim.
dibimde hem postane hem havuz var. kullanmamak ayıptır, adamı döverler.

11 Mart 2010 Perşembe

canbaz

annemi ortaokul ve lise arkadaşları "gırgır okurken gülmekten sıradan düşen kız" olarak hatırlıyor. babam, ailede eli fırça tutan yegane kişi oluşundan da olabilir, bana uzun yıllar boyu sürekli ve sadece çizgi roman hediye etti, hatta fransızca tek kelime bile bilmezken 5 tane fransızca çizgi romanım vardı: çizgilerinin zerafetine bakiym diye. ensesi kalın paragöz adamlar çizer, yanına deve kervanı, kuklalar oynatırdı. neyse yani, ben de hem çizgi roman hem de karikatür severek büyüdüm doğal olarak.büyük meziyet değil, ama işte, benim için özel bi şi çizgi romanlar, bol güneşli bir odada, küçüklüğüm demek. zaten çizgili şeyleri sevmeyen gitsin uyusun, bi sonraki binyılda uyansın. ntv yayınlarına ısınamadım bi tek, niyeyse. gereksiz taraması çok, keh keh.

neyse işte. küçükken, hayattaki hedeflerimden biri, ciltlenmiş, sıra sıra evde duran abdücanbazları okumaktı. okumak ve annemi anlamaktı hatta. annemin abdülcanbaz sevgisi, karakterleri anlatmaya her başlayışında kendi kendine gülme krizine girmesi filan, hepsi bi paket benim için. denizci kıyafetli o veledin değeri büyük.

ve işte o turhan selçuk vefat etmiş. cumhuriyetteki bandını geçiyorum, onu pek takip etmedim. benim için o en çok abdülcanbaz'dı ve ben annemin gözündeki pırıltılar adına bugün üzgünüm. gözlüklü sami içinse, ne diyeyim, müteşekkirim efendim.

10 Mart 2010 Çarşamba

seri üretim

evveet nihayet proceleri hayata geçirme işlemi. dün gece. bissürü şey var aklımda daha.


keçelerler. en güzel yanı, her şekle girmesi ve öyle durması, azmin zaferi, yılan gibi bi şi yaptım. keçeden tırtıl gibi, on farklı şekilde takıcam, burda çok sakin duruyo. renkler pek anlaşılmıyor ama ossun, toprak tonları işte. metaller de işte öyle bi şi. homage to chaplin's modern times olsun madem. breh breh.


parlaklarlar. ensesinde kocaman bi fiyonk olabülü, boyu ayarlanabülü. deri şerit buldum, suyunu çıkarmayı planlıyorum, çok bi canım oldu bu kolye.




bunlar da işte sıkıntıdan. ilkinin renkleri, ikincinin de hmm.. keçe yüzük oluşu? evet. dayanıcak umarım sağlıksız yöntemim.

tırnaklarım parçalandı ama saatlerce oynadım, iyi geldi. arada lazım.

6 Mart 2010 Cumartesi

cumtesipaz

çilingirlik zor zanaat imiş. ben, kalacak yeri olsa dahi, evine 1 gün girememe ihtimaliyle deliren biriymişim. kardeşine laf etme, başına gelirmiş. hollandada anahtarımın kırılması, çalınması (evet, çalındı!), kilit bozulunca içinde kalması vs tonla vaka yaşamıştım ama bi şekilde içeri girmiştim hep. bu seferse, cık imkanı yoktu, ev arkadaşım ankaradaydı. eve girince yer karolarını öpecektim dün resmen. dün diyosam cuma, gecenin bi yarısı olunca tarih pazara geçti ama ben geçmedim.

bu cumartesi kuşluk vakti, acucuk geç kalarak filan, kaldığımız yerden mermaidcimle turumuza devam. eminönü. onun silikon tabancası üstünlüğü var, ben hala elimi sıcak silikonla yakma ihtimalimle boğuşuyorum, darth vader hikayesi çıkar diye korkuyorum. hani arada bi haller gelir insana, evde yürürken kapıya omzunu, yatağa ayağını çarpar, yetmez sıcak tencereyi cart diye tutuverir ve ütü elini yakar falan filan: felaketler zinciri. işte o hallerdeyim ben. kendime sakarlık sirki resmen. o yüzden, bi silikon tabancam eksik, erteliyorum.

neyse, projelerin birini finansman nedeniye hayata geçiremedik. ve yani, daireler çize çize bir sürü alternatif aradık. velakin belki bunun kredisi vardır, bankalar bu işe girse köşe olurlar.

sonra yün almaya gittik. yünden, şişten ve tabii ki dikişten hiç anlamam. kumaş cinslerini bilmek bi işime yarayamıyo. şimdiye kadar ördüğüm tek şey elim kadar bi şiydi, yaşım da 11 mi ne. mermaid sabırla "kalın yün ne demektir" konulu dersini verdi, ben her seferinde "ama rengi güzel, bu olmaz mı" dedim. "ince o ince, o olmaz bak bu olur" dedi o da. hani adam aile arabası için hayati karar derdinde, yüz bin özellik kıyaslıyor, kadınsa "pembe hangisiyse onu alalım"/ "ay bunun döşemesi çiçekli" filan diyor, öyle bir kıvamdaydık. ilmek atmayı da bilmediğim için, o başliycak ben bitiricem. ki bi daha buluşalım. hepsi benim hain planım, nıhahaha.

esnafla ilişkilerimizin temellerini sağlam attık. bikaç yeri işaretledik filan. onun dışında bolca "şu dağın ardı" vaadiyle dolandık durduk, elimiz boş bile kaldı ama sanırım ben sora sora bağdata gidemeyiş hallerini seviyorum. yani gerdek gecesi için kurulan dekorları görseniz... kat kat kabarık fırfırlarla kaplı bir yatak örtüsü, tam ortasında payetlerle kalp işlenmiş. üstünde 5li yastık seti, ki biri küstüm yastığı ve o bambaşka bi hikaye idi. rahatsız olmasını geçtim; sanki ademle havva yarabbim, öyle bir özen, tarihe altın harflerle işlenmeli halvetiniz. sonra yok bu ülkede vajinismus yaygın, yok iktid.arsızlık en büyük sorun filan. öyle bir dekor yapınca, oyuncular tabii ki performans beklentisi baskısı ve hatta sahne korkusu yaşar. bi de oldu olacak aile bireyleri de "gerdeğe gerdeğe gerdeğe geeldiiik" diye marş söylesin kapıda. neyse, en azından bu ruh halini anlamam gerekmediği için şanslıyım.

doğumgünü hediyelerini sevdiğini umarak nihayet paket teslim, o sırada en bi güzel öğle yemeği, et kokmadan pilav üstü, yayıla yayıla, sırt yaslayarak, dinlenerek. aa fotoğraf da çektik birer adet. dönüş yolunda yağmur, semtime gelirken rakım farkından resmen sulu kar. dondum dondum! çilingirle rötuş randevusu ertelendi, sıçana dönerek canıma koştum çünkü o bir hasta, çorbası tasta. sonra napalım derken, bakhalar- fena değildi diyelim, tavsiye edemeden.

ay bunların hepsi bugün olmuş gibi gelmiyo ama 18 saattir ayakta olduğum için de olabilir. ev arkadaşım geldi, yeni anahtarlarını verdim. artık devrilebilirim.

5 Mart 2010 Cuma

gak gak gubarak, gubarak gubarak

iyi haber almayınca işler yürümüyor. onçün, iyi haber buyrun:
ikizdere, vadileri HES'e tercih etti.

enerji de tabii, mühim mesele. enerji 3 aşamalı: üretim, iletim, dağıtım. ama mesela, TEDAŞ verilerine göre, türkiyedeki mevcut sistemde mesken ve sanayiye iletilen elektrikte sistem %45'e varan kaçakla çalışıyor. yani ürettiğiniz elektriğin yaklaşık yarısı iletilemeden kaybolup gidiyor. sistem iyileştirilmesi, kayıp ve kaçakla mücadele, talep yönetimi kadar arz yönetiminin de temeli. tam da bu sebeple, mevcut sistemi iyileştirmeden "enerjiye ihtiyacımız var, napalım" diyerek dizi dizi barajlar inşa etmek, kimilerini ikna etmiyor, etmeyecek.

benzer şekilde, ısı yalıtımı. ısınamayan bölgelerde, binalarda yalıtım ne düzeyde? cevap veriyoruz: enerji bakanlığının 2023 için, mesken tipi yapılarda yalıtımı yapılmış bina hedefi 10 milyon. evet, 2023 yılı! anca tamamlanacak. yani elektrikte olduğu gibi, ısıtmada ve hele hele soğutmada deli gibi kayıp var.

su derseniz, suyun en yoğun harcandığı alan tarım ve damla sulamayla tanışmamız, matbaanın gelişi kadar geç oldu heralde. su kanallarındaki kayıp-kaçak meselesi ayrı bir hikaye konusu. sulama yetersiz diye yatağı değiştirilen nehirler, kurutulan yeraltı suları, buna rağmen aşırı sulamadan tüm mineral yapısı değişen ve verimsizleşen toprak, yıl 2010 ama havza yönetimini dahi hakkıyla becerememişlik, vesaire.

diye gider bu. kıt kaynakların etkin kullanımındaki optimizasyon lafı var ya, hani en bi ekonomi teorisi, hah işte o kimsenin umrunda değil. piyasa ekonomisi cart curt diyenler, rica edicem yani, ekonominin söylediği yegane şey, türev integral ve diğer tüm araçlarla, optimizasyondur. hani bi hayrı var ise, bu heralde. türevini al sıfıra eşitle, optimumu bul. haliyle ekonominin hakkını vereyim, en bi piyasacı versiyonu bile asla ve asla "%50 sistem kaybına rağmen serbest rekabet ve piyasa koşullarda tam gaz yatırım yap" demez. zira bunu yapmak, "rasyonel" değildir en başından. adını çevre koymuyor olabilir, ama en azından elindekinden en fazla verimi alarak kullanma gibi bi derdi var.

ha tabii, doğanın ve insanın suyunu çıkarsın anlamında söylemiyorum bunu; ama ölü yatırım kavramı, özünde ekonomiye ters. hatta yani, "imperfection" hassasiyetiyle deliren, bi garip saplantılı ilmimizdir kendisi. neyse, sıkıcı yazı, geçiyorum.

böyleyken böyle: ikizdereye iyi haber.
toprağa saygı duymak, güzel şey.

4 Mart 2010 Perşembe

basın-yayın'dan basmayın-yaymayın hamlesi

tekrar, yeniden:

şimdi... konu şu. ayrıca doğa derneği linki de burda. gazet linki ishali yaşayan bu blogda hiçbi gazete linki veremiyorum; çünkü yok.

gazetelerden tavır, mutlak sessizlik. basındışı iletişim kanallarıyla, boğazımızı yırtarak duyurmak dışında pek bir seçenek kalmıyor. sticker'ı, stencil'ı olsa, sokaklar dolsa. anca öyle.

parayı veren düdüğü çalar, yetmez, bi de ortada en bi yeşil kurumsal iletişim diye dolaşır. ben radikal'e ve ntv'ye sordum, "sağır sultanın bile duyduğu, haber niteliği taşıdığı açık bir şeyi niye haber yapmıyosunuz" diye. radikal 48 saat içinde yanıt vaadediyor. radikal2'de çıkan bir yazı yetmez, beni kesmez.çünkü bir haber değil bu. kanınız çekilmiyosa, beni bağlamaz. benim damarlarım kurumuş vaziyette. saf bi şekilde dürüst habercilik ummuyorum, ama birazcık yani, acıcık. radikal bak, radikal2'de günah çıkarmış, hani daha "muhalif ortam"ı ya radikalin, haşarı çocuk, eli sapanlı hınzır.

ha bir de tıklayın ve imza atın. kendiniz imza atmıyorsanız da "imza atın" demeyin.
dürüstlük beklerken dürüst olmak gerek çünkü, kendimize. bana fişleme korkusu size kıyısından aktivizm, cık, öyle olmuyor bu işler.
saygılar bizden efendim.

ortak paydalar

ortak payda sahibi olmak zor değildir. ortaokulda gördük ki, paydaları eşitlemek, "ortak katların en küçüğü" ile ilgili bir okek-obeb meselesi. yani 3 ve 4ü 12'de buluşturmak, atla deve değil.

dolayısıyla din için "tabii ki ortak paydamız" diyen başbakan, çok enteresan bi şi söylemiş olmuyor. istesek 600'de eşitleriz paydayı, hem 5'e, 25'e, 100'e, 12'ye, 15'e filan da bölünür. ama 3'ün üçlüğü, 4'ün dörtlüğü ve 5'in 5'liği meselesi bu.

ve üzgünüm inançlarımız, "tabii ki ortak paydamız" değil. mesela cemevleri, en basit örnek. onu da geçtim, oralardan buralardan birilerinin inançsız olması, onları paydasız bırakmamalı. ortak payda dediğiniz şey, az buçuk, daha temel, mesela "vatandaşlık" gibi.

ben diyanetin varlığına karşıyım. çünkü mesafeyi eşitleyemeyip kimine miyop kimine hipermetrop bir halde sürüp gidiyor. "sunni müslümanlar başkanlığı" yapsınlar adını, bağımsız bi dernek/ vakıf olsun mesela, başımla. ama bu şekilde değil.

sivas yaşanalı daha 20 yıl bile geçmedi. ve bakın insanlar artık plakadan bile fal tutuyor. çünkü küçük çocuklar gibi, pal sokağı çocukları gibiyiz. "onlar bize taş attıysa o diyarlar toptan kötüdür" demek, "onlar müslümansa hepsi bizdendir" demek kadar büyük ve bence abes bir genelleme. "aa onları da sevin ama bak onlar da müslümaaan" demek, sorunları çözmüyor, en fazla örtüyor. "onları da sevin onlar da tüüürk"ten farkı ne yani? hem "müslümanlık" temelinde birleştirici politikalar üretmek aşırı oryantalist. elin amerikalısı bize dönüp "ay nası yani tüm müslümanlar arapça bilmiyo muuu?" dediğinde sinirlenmek, "müslümanız diye hepimiz aynı mıyız kardeşim, bunun tarihi var, politikası var, dili var milleti var" diye saymak, ülke sınırları içinde niye sökmüyor ki? veya - müslüman değilsek? süryaniler mesela, müslüman değiller. onları bi sonraki üniteye mi bırakıcaz, okuduğumuzu anlamadık mı?

kurtuluş savaşı günlerindeki gibi tek derdi "düşmandan kurtulmak" olan bi millet olsaydık, belki detaylara takılmamak için, nihai amaç için, gözümüzü kapardık, detayları filan sonraya ertelerdik. artık o günler geçti. ve hatta, hakikaten ertelemiştik bi zamanlar,nerdeyse 90 yıl geçti, hala çözemedik, hala öteliyoruz. ortak katların en küçüğü, maalesef, yetmiyor. daha ulvi temeller lazım. ortak katlara bakmaktan onun dışında kalanları unutmamak lazım. mil.li birlik ve kard.eşlik projesini yürütümeyi diyanet işlerine devrettiysek, başbakanın tabii ki köşe yazarlarına sataşmaya vakti kalır. 21 plakalı araca bile düşman tankı gibi bakan bir millet, günde 5 vakit kardeşmiş gibi yapsa, yutacak mıyız sahi?

daha çok şey yazıcam ama aklımdan yazıyorum. küçükken havaya yazı yazıp, hata yapınca da havayı silip düzeltirdim, onun gibi. içimden, hepsi içimden. çok iğneler batıyo düşündükçe.

2 Mart 2010 Salı

fıldır

benim arkadaşlarım, benim diye demiyorum, harikalardır.

misal bi tanesi, hayaline adım adım, sabırla, arada tahminen hayata bolca söverek, ama sonunda bileğinin hakkıyla, kavuştu. "takım elbise bile almıştım, mülakatlara gittim" dediğinde, içim öyle çekildi ki. 3 düğmeli ceketi ilikleyecek en son insan çünkü o. seda dediğin alet kullanır; bisiklet, yelken, kamera, montaj bi şileri filan. seda, şimdi nihayet kamerasıyla ve iyi ki 3 düğmesiz kaldı. yanında kendimi kolay-cacık hissediyorum, öyle hissettirmesi bile güzel.

başka birini biri üzdü. o üzeni büzmek için dayanılmaz bi istek duyuyorum. kola şişesine filan tıkabilirim gibi geliyo. vörç diye emen bi vakum işimi görür. içimdeki şiddete duyduğum minnet. ho ho.

hardal yeşili ile nar çiçeği ikilisi ve çizgilerler. tuhaf derecede cart ve güzel ve bence bahar geliyo.

bundan başka, raflar ve kutular, sanki dağınıklar. her şey ortalıkta. ya da sapıttım iyice. dal avına çıkıcam hem; ama düşmüşünü bulmak gerek. bi de raf çakıcam. bi de o nane yeşili komodin ne güzeldi di mi mermaid? çok güzeldi, görseniz. kitap gezdiriyorum çantamda, etrafı görüyolar filan. elbet okunur, bi de otobüste okuyabilsem, yol tutmasa. dikiş kursu hala yalan vaziyette. koza koza.

akşamları en güzel şey koltukta uyuyakalmak, "hadi yatağa"yla taşınmak. öyle işte.

sabah güneş parlıyodu, şimdi yağmur var.
içimden bi şiler taşıyo, şişiyo da uçamıyo. tavanı delip geçemeyen balonlar gibiyim. haberleri okudukça reflüm azıyo.bkz sağdaki kolonda bi yerde, parildaanım'dan öğrenip koyuverdiğim üzere, akbank ve garanti fonluyomuş ılısu barajını, türk malı türkün malı, hasankeyf illa ki batmalı. nesiniz, nerdensiniz, nedensiniz, bi anlasam.

bunun dışında, yani buraya habire tekrar ettiğim çerezimsi haller dışında, bissürü şey dönüyo beynimde. tek derdim defalarca boşaltıp boşaltıp doldurduğum kutular değil. sıkıl sıkın. ne var sanki, anlatsam bi ben anliycam yine. tanıdığım çoğu kişi daha gözümün, saçımın ne renk olduğunda uzlaşamadı, ben de bilmiyorum ki. ara renkli bi hallerde, arada derede duruyorum. evet kendimi çok "arada" hissediyorum yine ben. dağ bayır sekerek, güzel bir fon müziğiyle koşmak filan - fena olmazdı. rilke'yi sakız yapmış olsam da, ne kadar da güzeldi kelimeleri. dantel gibiydi. yine de, hiç anlamadığınız şarkılar iki ciğerinizi birbirine dikiyosa sözlere çok da takılmamak gerek belki de. hissiyatlar efendim, mühim şeyler.

biraz vakte ihtiyacım var, kozaya, işte hardal yeşili ve nar çiçeği konusunu incelemek için filan. dino'nun eller tablosuna bakakalmak için. odamda, öylece.

1 Mart 2010 Pazartesi

derviş fikri

atasözleri ne kadar işlevsel şeyler. herhangi bir şey başınıza geldiyse, üstelik bu şey tacizse, aslında siz orda yalnızca varolarak bile buna sebep olabilirsiniz. dervişin fikri neyse zikri de o çünkü. belki de o adam sizi ellememiştir, siz avcuna yerleşmişsinizdir, fikir bozuk zira.

bu kızın saat 6da bi alışveriş merkezi servisinde ne işi olabilir ki, tabii ki biri gelip bacağını sıksın, taciz etsin diye bekliyomuş yani. üstelik saat 6da! sanki 12 olsa haklı çıkarırmış gibi. hiç işte. "benim kızımın başına gelmez ben ona güveniyorum" demiş bi de beyfendi.

ah bilseniz, biz de kızımıza güveniyoruz ama etraf kötü bey amca, etraf kötü.
üniformasına güvenenlerin çıplak bırakılacağı araflar lazım bize.
ya da o ellere sigara söndürmek mesela, yasal olmalı. bi şekilde. damga gibi. başka kadınlar, karısı diyelim, veya annesi, gördükçe anlamalı ne mal olduğunu.

bu vesileyle bir olay anlatayım ki masal tadında bitsin:
otobüste el atan sürtünen tiplerin savunması genelde aynı oluyor: "hahayt sana mı tenezzül edicem, fasulye kendini nimetten sanıyor!" (bkz yine bir deyim sulandırması) . yine bi kadını taciz ediyodu bi hödük, kadın bağırdı, adam bu lafı etti, alkış bekleyerek. kadın sakince otobüsten inerken sadece şunu söyledi:

- aç olana fasulye bile nimet geliyor, naparsın.

di mi yani.

28 Şubat 2010 Pazar

güpgüz

haftasonu sen ne güzel şeysin. hisara nihayet, içinde de. yükseklik korkuma karşılık hisar. ara sokaklarda kaybolarak hisara inmek ve etrafında turlamak filan bi yana, 8 senedir içine girmemiş olmaya yuh tabii, ama bu tamamen fazla yakın olmakla ilgili bi şi. yukarıdan içi görünüyo hem. neyse işte, komşu ziyareti. mis gibi, misler gibi, japon kirazlarıyla.

akşam konser için salon'a gittik. salon'a giderken aklınızda bulunması gerekenler:

1) şişhane metrosundaki ilk ayrımda kasımpaşa çıkışına yürüyün, sonra refik saydam çıkışı.

2) tabanı lastik bi şi giyiyosanız üst kata çıkmayın. üst katta iksv çalışanları hariç kimse kösele tabanlı olmadığından her adımda gıcırdadık. topuğunda yürüyenler, parmak ucu deneyenler, atlayanlar... lake midir ne denirse artık, o malzemeyi seçen kişi "konserin ortasında garç garç gezinen seyirci utancı" nedir bilmiyo. herkes çişini tutarak ölebilirdi.

2) içki yok. halbuki ben çok eminim aydın esen şöyle ufaktan demlenmemizi isterdi. ya da vardı ben bulamadım; ama restoran dışında yoktu sanki içki satışı? üst katta minik bi bar olsaydı, garçlamak pahasına bi bira alırdım, en azından ayakta dikilirken elim oyalanırdı. modern zamanlarda gençler böyle havaya giriyor adamım. belki de konsepte terstir filan, bilemem. ama konserine göre kurulabilir belki. strauss dinlemiyoduk neticede.

3) küçük bi sahne ve salondu. yani bi tane değildir salonu elbet binanın, di mi? alt kattakinden bahsediyorum. kalabalık konserlere ayakta biletiniz varsa, kapı açılmadan önce beklemeye başlayın ve önlere birikin; yoksa arkada, ayakta ve mahsun kalırsınız. üst kattan izlemek MDS balkonu havasındaydı hakikaten, bilen bilir. bir iki minder, ayıp olmasın diye "yorulunca çökülebilecek" bir iki bi şi fena olmazdı. alt kat tam bir "salon konseri" düzenindeyken üst katta ışıkçıymış gibi hissetmek, ne bileyim işte.

4) üst katta 2 ekran var, hani ayakta durmaktan bezip yere çöktüğünüz zamanlar için. sanırım gece görüşlü bi kameradan geliyodu görüntü. ne bileyim, hiç karanlıkta konser kaydı görmesem "son teknoloji demek hala böyle grenli ve bulanıkmış" diye avunurdum ama cık. klasik deyişle bence iksv "daha iyisini yapabilir". tamam sahne önce mor ötesi ve sonra da kırmızı ışıkla kaplıydı, zor olacaktır, kabul. ama yine de yine de, talep müşteriliğin şanındandır.

5) üst kata ayakta bilet satılıyor; ama balkon demirlerinin etrafında sandalyeler var "oturarak" izleyenler için, onların arkasında duruyosunuz. veya yanında. veya dibinde veya ensesinde. çünkü görüş yok gibi bi şi. halbuki orda oturanlar olması aslında görüşü genişleten bi şi, ilk sıra yığılması yok. ama misal, balkonun sol tarafındaysanız sahnenin %70'i görüş dışı. haliyle herkes sağa veya sahne karşısına yığılıyor. kafayı kuğu gibi uzatarak sahneyi görmeye çalışmak en fazla 45 dakika sürüyor, oturanlar da aynı durumda zaten. sonrası gıcır gıcır adımlarla kendinizden nefret ederek duvarı dibi ve yere talim.. ve o güzel kamera görüntüsü.

netice: yaşlanmışız ki ilk yarıda çıktık. çünkü görüntü yoktu, e sadece sesi dinlemek için de evde olmayı yeğleyecek kadar yüzeyseliz, evet. "konser güzel; ama böyle izleyemiyoruz" deyip gitmek fena. bok atmak değil bu, aksine çok hevesliydim. iksvciler de pırpır ve heyecanlılardı, hiçbi şi ters gitsin istemiyolardı, terslik de değil de işte... kamera ve zemin işi halledilebilir belki en azından. yoksa deniz palas, sen bi güzel binamızsın.

dönüşte sırf trafiğe girmemek için "zincirlikuyuda araba patlattılar, aa bak şimdi telefonda söylediler bi tane daha patlamış, ondan böyle yoğun, ben sizi metroya bırakiym" diyen taksicinin plakasını almamış olmak - tek pişmanlık. gecenin birinde adamın tercih ettiği yalan bu oldu. manyak çok, evet.

yıldız parkı küçüklüğümden kalma fotoğraflardan, pembe-somon arası renkleriyle, arnavut kaldırımıyla filan, çok özlediğim bi yerdi. ve şimdi yeniden fethedildi. köşkleri, köşeleri, korunun dipleri, çamurları, kedileri. en güzel, çok güzel. rötarlara üzülmek bi yana, rötarların gerekli olduğunu ben yaklaşık 2 yıl önce keşfetmiştim.

temiz hava ve bacak ağrısı güzel şeyler. haftaiçini çekilir yapıyo.
odama düzen intizam getirme hedefim var bugün. gayet de düzgün, o yüzden zor olucak.
hindistan holi festivalini kutluyor. renk tozlarına bürünmek gibi bir gelenek bence en güzel detaylardan biri. renk savaşı. ve evet, tek bildiğim sıfat: güzel. bakınız:

gündemle ilgili en güzel tespit mermaid'den geldi:
-good bye lenin filmindeki anne gibiyim.

daha güzel anlatılamazdı, katılıyorum.

25 Şubat 2010 Perşembe

rororo

ne güzel de yazmıyorum. tatil dönüşü depreşi, ondan. ofis ekranına baktıkça kaçıp gitme temalı reklam cıngılları, şarkılar ve bolca nazan öncel.

salı günü mermaid hanımla ertelenen buluşma gerçekleşti. istanbula erken dönüş tatili kapsamında, hop hop hop. kemal bey'in belirttiği üzere, aydınlık bi insan kendisi; ama bunu zaten biliyoruz. velakin ben horhor'u bilmiyormuşum yahu, küçük horhorcukmuş benim bildiğim, çok ayıp. elimden tuttu, götürdü. yön şaşkınlığına sebep oldum resmen.



buluşmanın ilk ayağında ben ona marputçular. baş döndürücü bir ıvır zıvır alışverişi, bkz foto. süper şeyler yapıcaz vuhu. ben eksiklerimi tamamladım, aklımdakileri toparladım, nihayet hayata geçiricem filan. istem dışı baş dönüyo o kadar kalabalıktan, meyve suları gerekiyo.

sonra horhor. kat kat tat. dünyanın en güzel teneke kutusuna, bkz foto, ve en minik kirpi biblosuna sahip oldum, en minik kutuların yanına koydum, bkz yine foto. aradaki ad yazılı ajanda tayvanlardan ama yeni yeni gözüm alışıyo, renk versin diye fotoda, çok kaale almayınız. mermaid de beklediği parfüm şişesine kavuştu. kısa günün kârlarıyla eve döndük ve daha birçok şey. kitap getirmiş yanında, benimki de taze bitmişti, değiştokuştuk. onun ödevi daha kısa.

yine 2 tane tam şarjlı fotoğraf makinesi gezdirdik ve tek bir kare çekmedik. niye böyle bilmiyorum ama resmen aklımıza gelmiyor. ayrılınca da "yine çekmediiik" diye telefonlaşıyoruz.

eve geldim, boğuştum boncuklarımla, tırnağım çizildi, ama pes etmiyciim. çünkü yapılabilir duruyosa kesin yapılır, pes edemiycem. keşke elimde kitaplarla adaşım baykalcılık oynasaydım ama yani cık, olur gibiyse oldurmak üzerine bi işkence benimki. bir de, mermaid üşümek bilmiyor, burdan arz ederim. açık havada ısıtıcısız ortamda dondurma yedi, ilan ederim hatta.



teneke kutum harika, bkz foto. çamaşır suyuyla boğuşmalı bi 15 dakikadan sonra, renkleri, çiçekleri, tenekeliği, her şeyi çok güzel. hollandalı olması ise duruma bir hoşluk katmakta, o kadar. antikacıdaki parçalara mütemadiyen atraksiyonlu hikaye uydurarak "deneyim" pazarlayan cuma günü çukurları yerine, "teneke işte, çay filan koymuşlardır" çok daha samimi. antika değil eski olsun, ölmem. öbür türlüsü, ne bileyim, herkesin ilk hayatında kleopatra olması gibi bir şey. biriniz de yaprak sallayan kölesi olun yahu, di mi? hiç.

23 Şubat 2010 Salı

matilda wormwood

her kitabı film yapmasınlar. bu bir.
kızım olursa ya da etrafımda birinin kızı olursa, filmi ne kadar güzel olursa olsun izletmeyeceğim, önce kitabı okunacak bir kitap varsa o matilda'dır. bu iki.
matildayı sevmek, ondan bahsetmeye kıyamamaktır. bu da üç.

matilda'yı okuyan her küçük kız için matilda'nın yeri bambaşkadır. can yayınlarının sunduğu çatlak kız çocukları serisinden pippi ve diğerleri bir yana, matilda bambaşka ( hatırlatmalı edit: zaten bambaşka, çünkü bendeki yky'dan çıkmaymış. dar ve sarı kapaklıydı). matilda okumuş olanlar birbirini bulur, ben buna çok inanırım. kan çeker. matilda'yı roald dahl küçük kızlar için yazdı, öylesine değil (yine edit: ve onu okuyan erkek çocukları da vardı, daha bile özeller). matildayı okumak, onun dünyasını görmek, sevgisiz ailesi, yoksul öğretmeni, tüm her şey gerçek ve mühim şeylerdir. çocuklara şeker kaplı yalanlar sunmaz. hollywood'un sansürle yumuşattığı, reyting kaygılı törpülenmeleri olmadan dan dun anlatır dahl ve komiktir işte. ve eğer birisi size matildanın fantastik öğeler içerdiğini söylerse inanmayın, matilda çok sıradan bir öykü anlatır. "fantastik" diyorsa bilin ki kitabı okumayıp filmi izlemiştir.

tüm bu sebeplerden, etrafınızda ilkokula giden bi kız varsa, matilda'yı hediye edin bence. nickelodeon karakterleriyle kaplı, doğrucu davut bi dünyada, kitap okumaya üşenerek dizi seyretmesin diye. çünkü quantin blake'in çizimleriyle hiçbiri yarışamaz ve roald dahl harika bir yazardır. belki de dünya çocuklarının başına gelen en iyi şeylerden biridir ve tüm neşesiyle bize matilda'yı sunmuştur. gülerken bi şilere içiniz acır, çocukken bile, adını koyamadan anlarsınız bir şeyler; ama büyüdüğünüzde bi gün, aniden bi sabah "ah" dersiniz, "teşekkürler roald".

okula gönderilmeyen kızlara koli koli matilda kitabı dağıtacak bir sistem olsa keşke, süper güç iksiri gibi dertlerine koşsa matilda. can yayınları olsam, sanırım her okula bağışlardım.

özetle, dahl okumayıp depp seyreden çocuklardan olmasın sizin/bizim/onların ufaklık. hem blake'in çizimleri hayalgücüne yer bırakır, "burda sizin yerinize düşünülmüşü, efektlerle donatılmışı var" diye beyin tembeli yapmaz çocukları. o yüzden işte, kitap kitap. matilda ma bella. böyle de kesin, böyle de net.

22 Şubat 2010 Pazartesi

yara bandı

mesela siz, o küçük köpek yavrusunun ayağının ezilmek üzere olduğunu bi bakışla anlayabilirsiniz. öylesine yattığı yolda, direksiyon başındaki tabakhaneci tabii ki azıcık sola kırmayacaktır. şansını deneyecek ve tabii ki ezecektir ayağını ve basıp gidecektir. iki dakika önce pıt pıt oynaştığınız, çok bi sevdiğiniz köpek yavrusu. tüm yağmurun ortasında, sol ayağı ezilen yavru köpek çığlığı duyduğunuzda, olacağını bildiğiniz şey için bir hamle yapmamış olmak üzerinize çöker. o kadar çöker ki gidersiniz. iki dakika önce seviyordunuz, şimdi patisi kimbilir-tıp!

ne olacağı belli olduğu halde değiştirmemek, aslında dahil olmaktır. sonrasında istediğiniz kadar sayıp sövebilir, inip adamı dövebilir, yardım isteyebilir... vesaire "-ebilir"siniz. ama değiştirmez. dediğim gibi, olacağı belliyse, ortadaysa, şaşırmış gibi yapmak olmaz. müdahale etmek gerektiğini bilmek, gerçekten müdahale etmedikçe hiçbir anlam taşımaz. müdahaleniz oysa, bildiğiniz şeyi değiştirme kudreti (ki kudretin o kadar da kuvvetli bi kelime olması gerekmez), işte o bir şeydir. kendiniz için. "elimden geleni yaptım" demek için- ki bu önemlidir, sahiden. ne yapacağınızı bilmek de. hızlı davranmak da. söyleyemedikleriniz bir yana, yapamadıklarınızın azalması için, iyi şeyler için yani, köpek patisi rüyanızda gezmesin diye ve daha bir sürü kahverengi kocaman göz çığlığı.

*

aynı gün içinde 10 cm kar ve sonra paltosuz güneşler.
dipnotlar, virgüller yüzünden uzayabilen şeyler.

yosunları çok seviyorum. ağaçları, taşı, kayayı, hatta başka yosunları bile sarabilmeleri bana harika geliyo. her rengini, her şeklini, hep kuzeyi gösterişlerini, bitivermelerini seviyorum. çiçeklere içi gidenlerin, önemli gün ve haftalarda ellerindeki buketteki tomurcukları sayanların, yosunları iğrenç kaygan şeyler olarak görmeleri bana çok ikiyüzlüce gelir. halkalı solucanlar kadar harika bi şi yosun. çiçekler gibi yok üreyelim, yok böcekler kapılsın kokuma filan ayakları yapmaz. fonksiyoncu bi süs değildir. yani çiçekleri tenzih ederim ama yosun sarar ve varolur. yayıldıkça yaşar. sadedir, nettir, güzeldir. orman içinde orman resmen. yosun, okşanması gereken ikinci bi deri gibi bi şi.

denize dalıp yosuna tutunmak misal, dipte öyle kalmak, ayağı yosuna değince "iyyykkk" çekmemek, benim için mühim şeyler. çime basınca da iğrenip ağaca tırmanın madem, hiç işte. ayak tabanınızı da beton kaplatın hatta. ağaçlara hayranlıkla bakabilirim ama ağaç diplerini eşelemek ayrı bi zevk, çok sürprizli. en fazla koyun boku bulsam bile öyle işte, yılmam. ters çiçekler, kıyıda köşede kardelenler, kemirilmiş kozalak ve tabii ki dev mantarlarla ilgili bi şi.

omo hani "kirlenmek güzeldir" diye slogan buldu ya, haklı olabilir coni. ne bileyim, çocuğum veya kardeşim veya yeğenim, gördüğü çiçeği, ağacı tanısın isterim ben. "aa beyaz çiçek, aa mor çiçek" ötesinde. yani renkleri değil, sahiden çiçeği tanısın. olmadı atsın, belki tutar. ama atabilecek kadar bilsin. gerekiyosa çamura bulanıp nezle olabilir, sakıncası yok. ve hatta, omo lekeyi çıkarmasa bile çok dert değil. yeter ki mesela, suyu ne yöne takip ederse karınca yuvası bulacağını bilsin. izcilik değil bu, merak. merak etmeden sevemezsiniz bi şeyi, sevsin. yoksa, öbür türlü, ağaca ota böceğe mesafeli büyüyen biri, şehirdeki köpeklerin üstünden de aynı yabancılıkla geçebilirmiş gibi geliyo. alakası budur efendim. doğa ölmedi, içimizde yaşıyor. o köpek oraya sonradan gelmedi, siz ormanın ortasına şehir kurdunuz. tek bi at yetmedi de bilmemkaç beygir gücünde metal bi şiye biniyo olmanız sizi yosundan daha kıymetli kılmıyor. hatta yani, yosun açısından bakınca, bütün bu çabanız zavallı bile görünebilir.

renk renk yosun gördüm ben. iyi geldi.

19 Şubat 2010 Cuma

havaya

valiz yaparken hava durumu saplantım yüzünden en az 1-2 saat harcıyorum. çok mu güveniyorum tahminlere, yoo hayır. "bi fikir versin". ne fikir verecek sanki yani, ya yağıyor ya yağmıyor. ya kız ya oğlan. hiç işte. sırf bu yüzden dün valizi kapayamadım, yarım duruyo öyle. bot mu çizme mi spor ayakkabı mı derken, kış valizi zaten 3 kazakla doluveren sinir bi şi, bırakıverdim. lingo lingolarımızı aldık, janis japlinden daha iyi bilemeyeceğimiz kesin, sözünü dinledik. valizin eksiklerini de kafamda kurdum, yerleştirdim, plan program, yol müzikleri bile ayarlandı, çok bi hazırız.

tabii ben çok hazırım diye, "kar sularının erimesiyle taşan göl, tatilcileri kaçırttı" haberi filan, hop, fırlayıverdi. aynı gün. haha çok gülerim, ben kaçacak tatilci değilim. ilk kez erimiyo ya kar, ne kadar kötü olabilir ki? tamam yani, gezeceğim göreceğim dediğim yerler çamurla kaplanmış olabilir ama devletim çalışıyo, bence açılmıştır yollar. evet evet. bunlar tamamen taktik. su döngüsü neticede, erir, buharlaşır, hop yine yağar. korkamam. yine de bi sormalı.

annem 6-7 yıldır akşamları bana hep aynı mesajı atar: "nete gelsene". hop ikisi kamera karşısındadır. konuşulur, görüşülür. bi kez daha ding-dong: kardeşim kazık kadar oldu. anlatacak şeyleri olsa da hep aynı özeti geçiyo: "aynı işte, nossun, bildiğin gibi". bunu ilk söylediğinde duvara çarpmış gibi olmuştum: kız büyümüş, hayatı monotonlaşmış ve yani, büyümüş işte. yetişkin cümlesi bu. benim, sizin, bu soruya verdiğimiz ilk cevap hani: nossun ya. bezgin bekir günlerinden, büyük adam hallerinden. "yolda çok güldük, sonra örtmen dedi ki bık bık, sonra arkadaşımın kalemi kırıldı" gibi maceralarla dolu günlük raporlar artık geride kalmış. tamam lise son düğümü de var ama başka işte. şimdi ne olup bittiğini öğrenmek için, yanında olmak, yaşamak, deşmek, zorla keşfetmek, "nen var kuzum" diyebilmek, "iyi diilsin saklama bak" filan demek gerekiyor. "18ini doldurmak üzere, anca mı düştü jeton" derseniz, defalarca düşüyor benimki.

belki zaten biliyosunuz: birinci cemre bugün düştü, havaya. ılık ılık o yüzden. suya 26 şubat, toprağa 5 mart. sonra mart dokuzları, sonra abrulun beşi ve nihayet: 6 mayısta hıdrellez ve bahar. birer birer gidince daha hızlı gidiyo sanki diye takvimlendirdim size efendim. bunlar dışında tabii ki kalbimizde en büyük yere sahip olan hava olayı: 1 nisan- kırlangıç fırtınası.

ve kuş göçleri üzerinden bahar takibi zevkli bi şi olduğu için buyrun:
11 nisan: leylek fırtınası
17-19 nisan: kuğu fırtınası
26 nisanda da güller budanıyormuş. bilginize.

17 Şubat 2010 Çarşamba

banttan yayın

lingo lingo şişeler
ırakı mı içtin sen bensiz
çamura mı düştün dümensiz

bu türkü bence en güzeli, en sevimlisi. lingo ne yahu? gerisi iyice komik. ama lingo lingo işte. anladınız siz. fintasfenkinör gibi sihirli bi şi hatta. şişe dediğin nane, anca lingo lingo olabilir çünkü. zeki mürenden geliyor: merak edenlere. en saçma neşelerden biri bu, o yüzden güzel.

bu kelimelerle siz de havalı bi entel olabilirsiniz!

resmen böyle kodlaşmış kelimeler var. "bakkaldan elma aldım"derken dahi kullanın, anında ağzınıza pipo, çenenize keçi sakal. sıradan ilerleyelim:

1) söylem.
söylem ≠ söz.

bakınız söylem: Söyleyiş, söyleniş, sesletim, ve hatta: telaffuz.
söz: Bir düşünceyi eksiksiz olarak anlatan kelime dizisi, lakırtı, kelam, laf, kavil.

yani "laf söyledi balkabağı" yerine "söylem dile getirdi brokoli" denmez. söylem, "laf"ın entel, derin ve çok anlamlı versiyonu değildir. birden fazla anlamı varsa bi kelimenin, ona sesteş diyoruz. bu açıdan: "söylemlerinize dikkat ediniz"/ "az önceki söyleminizi geri alınız" filan derseniz benim için "moralitem sıfır oldu"ya denk bir saçmalama olacaktır.

söylemin analizi olur, bu analizin yöntemi olur. seversin sevmezsin o ayrı ama yani var böyle bi şi. söylem sözü kapsar. kibarlıktan ve akademiklikten dökülmenin anlamı yok, söz söylem değildir. aaa yani. diil işte. hem laf ne güzel bi kelime. laf-u güzaf, hele, en güzel kalıp.

ortalığı karıştırmak istemem ama ayrıca bakınız: diskur, üslup, vesaire.

2) ayrıca bir diğer sinir olduğum kelime yorgunluğu: indirgemek.
yine sözlüğe bakıyoruz. indirgemek: Daha kolay ve yalın duruma getirmek. hem olumlu hem olumsuz olabülü. ama kolay ve yalın, gönlümüzde olumlu olarak yer etmiş iki abimiz.

indirmek değil yani. "sorunlarınızı en aza indirgemek istiyoruz" dediğinizde, yine bana acılar, yine bana fazladan ek. indirin kardeşim, indirgemeyin bi. sorunlarımı azaltmak isteyin. oksit toksin filan, kalsın kenarda.

havalı laflara gerek yok. daha az bilimsel biliyorum; ama yani, nolucak. herkes indirgediğini sanarken indiriyo alt tarafı. bi rahat olun, öyle de severiz sizi. izdüşüm alın olmadı. o da bilimsel bak. yerçekimi filan. pirekare var bi de, ooooh o hepten bilimsel, ver çemberi, ver üçgeni.

3) ayrıca her lafını "...diye düşünüyorum", "....diyorum" filan diye bitirenlere de sevgiler saygılar. gerçi tonlamanın da katkısı büyük bu kalıplara. öyle dediğinizi biliyoruz, çünkü dediniz, duyduk. düşündüğünüzü de keza, anladık; çünkü düşünmeden konuşmayacağınızı varsayıyoruz. "... diye düşünmeden patlatıverdim" deseniz, nasıl ilgimi çekecek, tarifi mümkün değil.
ama gerçekten entel olmak istiyorsanız "...düşündesindeyim" demeniz lazım. "... aslında bu konunun çok sıkıcı olduğu düşüncesindeyim"... düşüncede olmak. herkesin yapamadığı bir beyin jimnastiği. düşünmek yetmiyor, düşüncede oluyorsunuz. bi tür saf enerji. hangi dildeki hangi bi deyimden apartılma, henüz çözemedim.

4)ama bu kadar entellik size yetmiyorsa, "..demek durumundayım" demelisiniz bolca. bu da "zorunda olmak" yerine kullanılan; ama bu yolda iğdiş edilen bir diğer havalı kalıbımız. örnek: "bok demek durumundayım". hmm, bok demek durumundasın, bu durumla ilgili napıcaksın? bok de gitsin bence. aa zaten demişsin. filmlerde iç sesi duyarız, onun gibi oldu. ingilizceden çeviri türkçeyle bu kadar oluyor mary. bi "durum"dasın bi kere sen, herkese olmaz, herkes anlamaz. hayır hani, bir şey söylemek, bir iş, statik değil. durumda olmaksa gayet statik. neyi nasıl yaptın, o bile bi hayret sebebi.

5) ayrıca, "merak etmekten kendimi alamıyorum", "kendine iyi davran" gibi ne idüğü belirsiz, çeviri yorgunu kalıplarımız da mevcut. bununla da yurtdışında fazla kalmış entel havası verebilirsiniz. bu çeviri türkçede ustalaşmak isterseniz, "aman tanrım! kedi köpek yağıyor" en etkin silahlardan. ama sonra birisi size "bu g.te, bülbül öte"derse ne yaparsınız, onu bilemem.

6) ve listeye dışarıdan destekle ekleme yapıyoruz: "aynen öyle" & "kesinlikle" kardeşler. evet mi hayır mı belli olmayan, "exactly!" nidasından apartma bu ikiliyi, güvenle kullanınız, herkesi soru işareti içinde bırakınız. maksat imajovski.

7) yine yabancı kelime yorgunu: nüans. ufak nüans farkları. en sevdiğim. aah ah.

onun dışında bolca sorgulayın, her kelimeye "-sel"eki ekleyin, "-cül" filan ekleyin. o ek varsa "-laştırılması" gibi şeyler ekleyin ki uzasın. araya üç beş osmanlıca kelime de gerek tabii ki.

8) osmanlıca demişken, "-sever" yerine "-perver" hoş bir aroma katacaktır. yine dışarıdan destekle, bi hatırlatma geliyor: mütevellit. binaenalleyh fazla dini aromalı olmasa ve yazımı kolay olsa bence yaygınlaşırdı. misal "binaenalleyh, enformal ekonomi..." diye başlayan cümlelerin bizzat akademi kaynaklı entellerden duyulmuşluğu mevcut.

neyse, ipuçlarımızı verdik. cümle içinde kullanıyoruz tabii ki.

örnek cümlemiz:

"(...) aynen öyle! filhakika, ben de, 'verimsel ve sanatperver bazı söylemlerin indirgenirken bütüncülleştirilmesindeki ufak nüans farklarını merak etmekten kendimi alamıyorum' demek durumundayım."

ve işte siz de artık bir entelsiniz. toplamda 20 kelime kullandınız, herkes etkilendi, türkçe yeniden doğdu; ama kimse anlamadı. imza gününüzde bana ön sırada yer lütfen. inanmadınız mı? yazının başındaki örneğimizi tekrar edelim:

"elmaperver bir söylemle girdiğim bakkalsal ortamda ihtiyaçlarımı indirgediğim yapısallaştırılmış nüans farklarını merak etmekten kendimi alamadığım için, ehven-i şer diyerek, elmayı alıp çıkmalıyım düşüncesindeydim."

haklıyım, biliyorsunuz.
"ortam" kelimesinin acı hikayesi de bir başka bahara söylem dostları.

16 Şubat 2010 Salı

f5

varan bir şu an uçmak üzere. bavul ticareti eşiğinde alışveriş yaptı, yetmedi bana bile bi şiler kaptı. göremediği yerler sebebiyle yine gelecek. gidip gidip gelecek. sonra iade-i ziyaret. "avrupalı panama" ilan etti istanbulu, çok sevdi. ben de çok özlemişim arkadaşımı, pırpır hallerini, zıpzıp çocukluklarını. odasını ince ince hazırladım ya, üstüne hiç alınmamış. benim sanmış eşyaları, havlu hariç dokunmamış! hepsine de "ah ne güzeller ya" diye içi gitmiş. pastil, aspirin filan da koymuştum lazım olur diye, "pastilinden bi tane almak zorunda kaldım, özür dilerim" deyince anlaşıldı durum. komik ki ne komik. son gece hepsini kullandı, rahatladık. ve hakikaten yani, sıfır samimiyete rağmen misafir olduğu yeri didik didik karıştıranlara, meraklı çekmece dikizlerine o kadar alışmışım ki aklıma "bunlar senin, kullan" demek gelmedi.

bebek'e bile gittik iki arada, ki ne kadar yakın olduğumuzu düşününce "bile" demek komik geliyo; ama tempo yoğundu. arnavutköyler, sihirli şeyler. öküzgözünü çok sevdi, bolca şarapçılık konuştuk (çok bilirim ya), bağlarını anlattı, organik şarap ve zeytinyağı hayallerini. komünizm sonrası aile nişanlarını ve topraklarını kaybeden hemşehrilerini (hem de kendi ailesini), aileler üzerinden yerel tarih çalışması yapılması projesini, aldığı AB fonunu. dava açıp kazanan ve dedesinden kalma kaleyi geri alan arkadaşlarını, emlak piyasası yüzünden üç kuruş bile edemeyen verimli arazileri... hepsini anlattı. tek bi kişi bu. azmedip kafaya koymak, takmak, uğraşmak, uykusuz kalmakla ilgili, üşenmemekle ilgili. şimdi de macaristan sınırındaki köylerde gençlere dil öğretip sınır aşırı iş imkanı yaratma derdinde. o yüzden işte, sevgim bi kenara, saygım çok büyük. deli enerjisi var.

odamda mini hırvatistan haritası, lonelyplanet kitabı, vişne likörlü çikolata, bizans işi, kuş şeklinde bi yağdanlığın reprodüksiyonu olan bi biblo ve ıvır zıvır şeyler var işte. ulusal motifi kalp olan bi güzel ülkemiz hırvatistan, masa örtüsünden de fular olabiliyo.

tayvan çayım da var; ama söz vermediğim misafircilikler, ağırlamalar filan bekleyen ve hatta talep eden ve hatta emrivaki yapıveren misafire ben misafir demem. demezdim yani de kibarlığım kurusun.hem çok centilmen bir sevdiceğim var, ki fazla bile bunlara. gerilirsem gerilerim, öyle bi sıkıldım 2.tayfadan. taniadan sonra çok dırdır kaldı. neyse yani dostlukla arkadaşlık bir değil. yine de iyidir iyi. bu da böyle bi şi olsun, neymiş, bebek gibi ilgi isteyen kadınlar uluslararası bi sendrommuş. iniş çıkış sıkıcıymış. "iyi biri aslında ama tahammül edemiyorum" hali özetle. yeter, manevi destek sadece. yine de, çok gezdik vedahabirsürüşey.

baykuş stickerım da oldu, hatta incilerden mincilerden kapıverdiler efendim ama nereme nereye yapışır bilemiyorum. ariyciiz buluciiz.

bu hafta ben çökmeden biterse tatil tatlısı kazanıcam. 4-5 saat uyku, çok iş, çok ofis.
bitse de gitsek, çok heyecanlı.

15 Şubat 2010 Pazartesi

hüstü

ailem 3 kuşak istanbullu diye kaldığım evin tabii ki bana ait olduğunu ve tabii ki babamın aldığını varsayan bi taksici vardı. daha iyi bi ev alabilirmiş, yolu sapaymış. paşa dedemin olduğundan ve duvarda resminin asılı olduğundan da emindi. gerilip gerilip "pis bihter" diye kafa atacaktı resmen. kanal d, nolur artık yalılarda dizi çekme, içine cin kaçmış bi hayal alemi yaratıyosun.

14 Şubat 2010 Pazar

şarkıların gözünün kör olmasıyla ilgili bi durum

ipek ongun etkisi'nden zamanında piinatçım bahsetmişti, bana olmaz diyodum. kaz kafam; halbuki benzerini ben hollandada yaşamıştım: misafiri olunca saçını süpürge eden kadın. kendine değil, ailesine değil, sevgilisine bile bu derece değil: misafirine. oda yaptım. kulak tıkacı, vanilyalı mum ve havlu fiyonklarına kadar. kül tablası ve çakmak ve eskilerden anısı olan bir adet sigara. vesaire. çünkü 4 gün orada kalacak kişi oraya ısınmalı, depo yerine odaya benzese fena olmaz diye. aspirin, pastil vb acil ihtiyaç seti. mis. işe yaradı gibi. alkışla beni ipekcim.

misafirleri heveslendirip iptal ettiğimiz program perşembe günü nihayet kesinleşti çünkü benim bir adet kahramanım var. onun da 3 günde 35 kez telefon etme sabrı var. sevincimden pırpırella, rezervasyonumuz var. cuma paketlerimi teslim aldım ve yorgunlukla çöktük. evde muhabbet, maksat muhabbet çünkü.

cumartesi günü, hisarüstünden eminönüne, ulaşım koordinasyon tanıtma gezisi. köprünün başında durup bakakalmak hep güzel. en gri halindeyken azıcık güneşlenmişti üstelik. tania ki panamada büyümüş bi hırvattır, en eğlencelisidir. 3 ayrı objektifi ve süpersonik elektronik fotoğraf makinesiyle bissürü şey çekti. köprüde diğerleriyle karşılaştık, rahatladım. sonra geri dön, müzeler onların. sahile, bebeğe, bekleyene. sonra hop akşam oluvermiş, programımız var ya hayata geçecek, koşturmaca. trene bile bindirdim. arkadaşları ekleyince 13 kişilik masamızla kumkapı. müzik. meze. balık. rakı. filan. çin yeni yılına girişi kutladık biz, kaplan yılıymış bugünden itibaren. zenginlik, kısmet getirirmiş ama kaplan yılında doğan bebekler kötü şans sayılır, düğünlere filan çağırılmazmış. resmen o yıl doğan kimseyi çağırmıyolar hiçbi etkinliğe. onlar da gizlice toplaşıyodur bence, ne üzücü. jetlagli tayvan tayfam rakıyla beraber duba gibi sallanıyodu ama olsun. olsun, çünkü agop en güzeli, en iyisi. bunların hepsi tek bi günde mi oldu diye şüphelendim bi an. 100 cl'lik yeni rakı da hakikaten iletişim devimiz.

"yarın 8de kalkalım, gezelim" diyolardı, gazlarını aldım. rakıya sarılıp uyudular mışıl mışıl. gecenin bi körü taksime çıkan yollardaki 14 şubat trafiğini kınıyorum, otellerine bırakamıyoduk nerdeyse. nasıl bir aşksa artık. en çok siz seviyosunuz tamam, kenarda sevin.

umarım boğaz turu filan kısmını da yapıcaz günün ilerleyen saatlerinde. köşe minderi gibi sabitim şu an.

bu hafta kendim için yapmam gereken şeylerin ilk adımını attım, tembelleşmezsem devamı da gelebilir ve belki bir gün, bir kiraz vakti, ansızın ben hoppidi hop. dürtüksüz iş yapamamam, 25 yaşımın baharındayken, galiba hiç değişmeyecek. bu açıdan üzgünüm ipekcim, koşarak otobüse yetişip şoföre gülümseyen kız değil, bi sonrakini beklemeyi seçen kızım ben. o zaman kendimi kendim dürterim.

10 Şubat 2010 Çarşamba

ilet-ism.

facebook + twitter ≠ gbuzz. google ikisini de alana kadar zorla iletiştiricek.
kapadım rahatladım. rahatlamak isteyenlere: amme hizmeti.

bu buzz denen nane, readerınızdaki şeyleri de mail listenize filan duyuruyo, ayarlarınızı iyi yapın. nefes alsanız "aaal... veerr..." diycekler. zaten gugıla kalsa çıplak gezicez, aman diym birinden bi şi gizleriz filan, özel bi şi kalır... aman yani. şeffaf toplum, big brother. iletişmeyelim azıcık ya. her an her saniye ne buluyosak zaten. daha aklımdan geçen şeyin geçişi bitmeden ekranlardan yaymiym, o kadar da mühim değilim, iletecek bu kadar meselem yok benim. blog alıyo gazımı google, o da senin hem bak.
çok yorgunum kiki. işler biter gibimsi.

sizde yok bende var:
ho ho ho.

9 Şubat 2010 Salı

ev şişleri

kendime en çok acıdığım an:
yorgunluktan sızmak üzereyken zorunluluktan çamaşır makinesini kurup, 2 saat sonra alarmla kalkıp çamaşırları astığım ve uyumaya devam ettiğim an.lar. bu akşam olucak mesela.

misafir odası hazırlamak, çarşaf yatak vesaire ve hatta: duvar silmek. sonra poster asmak, az buçuk süslemek. gözümde büyüyo. plan program rezervasyon. terlik mesela, terlik mühim mesele. bugün çok zor ama heeeepsi ellerimden öper bi ara. yani ben 8 saattir çalışıyorum zaten. yorgunum.

dün ne güzel tam pilim bitmişken, son bi hamleyle misafircilik. iyi hamleler bunlar. sonra mel gibsondan bir adet gençlik filmi, MDS'de izlenenlerden, karakışla filmlerinden, yeniden.

hani siz bi yere teğet geçerken etrafı temizleyen, düzenleyen, pışpışlayan bissürü görünmez insan var ya, mesela o alışveriş merkezinde arkanızdan tepsinizi kaldıran teyzeler, tuvaleti temizleyen amcalar filan. bi kere daha onlara abuk subuk mimik yapan birini görürsem tepsiyi de paspası da kafalarına geçiricem, duyururum. cıkcıklayan, dudağının kenarı havada, hayatta kendi saçından başka hiçbi şiyi elde yıkamamış bissürü leydi ve kont.

allahım resmen ofiste uyuyorum. beynim uyuyo. nolur bitsin bugün. yapılacak işler de var, yetişmiycek ama uyuyorum. su bile içmiyorum uykumdan.

büyüyünce değişen şeyler madde 1: saç cinsi. buklelerimi kardeşime teslim ettim, resmen düz bi şiyim, aralarda bi dalgalar var, sonra yine düz, kafam karıştıkça saçım iyice düğüm.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Δ

marmaray'ın projesi ve işçileri.

aklımıza piramitler geliyor mu, geliyor. tutamıyoruz.

ayrıca bir de:
dalga geçen ve geçilen.

burda aklımıza ne gelebilir, onu bilmesek de olur.
linklerimi verdim, gidiyorum.

üçübi

istanbul konusunda gaza getirdiğim 3 misafirim olacak bi hafta içinde. yaban ellerden naşi maslaktaki fotoğrafçıya, salı pazarına kadar arayıp bulmuş durumdalar, başıma geleceklerden korkuyorum, gugıla sövüyorum. gezsinler tabii de, daha önceki bi arkadaş ağırlamasında insanların yorgunluktan zona olmasına sebep olmuş biriyim, çekincelerim var. "bir semtini sevmek ömre bedel" kıvamı şiirler gönderiyorum - bi yavaşlayın yahu. neyse ki ıhlarayı iptal ettiler, aklın yolu bir olduğu için. uzadı, ferah bi 5-6 günleri var burda.

deli pöstekisi saymak. ben böyle şeyleri seviyorum da yapıyorum. virgül hilesi. mis gibi olcek.

salı günü, kırk çarşambanın işi üst üste gelmiş olacak. sabah 7-akşam 7. ama belki sonu güzeldir, bilemezsin. yetişemiyorum ama bazı şeylere, en çok da kafamın içindeki gerçekleşmeyecek işler listeme. olsun.

toza ve ütüye çare bulamayan insanlık istediği kadar otomatik kapı yapsın, bana yetmiycek.

cumartesi günü hava soğuk ama arnavutköy mis gibiydi. ankara gibiydi istanbul. güneşli ama soğuk, adeta buzdolabı. yürürürürü. martılar pike yapar, kahve dışarda içilir, üşürseniz yün battaniye gelir. gazete menü, menü çok oyuncaklı. yemek aşkı ne gerçek, ne samimi bi şi. insanların tüm yaratıcılıklarıyla beni beslemek istemesi, üstüne para veriyo olsam dahi beni duygulandıran bi şi. ona bunu kat, kat kat tat. dil bayramı.

yün çorap, indirimli polar vs: her şey tatil için.

cumartesi gecesi, buluşulup yenilip içilip. kalabalıkları sevmesem de grup grup haller iyi işte. aradabü. içeride sigara içilen yerler var, çok itirazım yok aslında. ama madem öyle, bi zahmet bi cam kapı açın, tasarruftan kıyamadığınız pervaneler dönsün. "içiriyoruz ama nefes de alınıyo işte hohoyt "diyin. az buçuk kafayı kullanın, iyice haksız duruma düşmeyin. bi şi diil, bari sorunca da "yok şimdi olmaz" gibi bomboş cevaplar vermeyin. keyfim yerindeydi ama nefes alamaz oldum sonra, koşarak kaçarak. şarap başka güzel; ama efes de tombik şişelerinde daha güzel. pazar günü biraz ev içi kuşu günü. sonra: rise!

niye böyle gün gün rapor veriyorum bilmiyorum da bu postu resmen 3 günde yazdım, öyle de bi atalet.

7 Şubat 2010 Pazar

183

alo 183 - şiddet hattı. şiddet gören kadınlar için sığınma umudu.

sığınma evleri teker teker kapatılırken veya sırf, belediye başkanları icraatlarının duyurulmasından ötesini düşünmüyor diye adresleri telli duvaklı ilan edilirken - telefonla da ulaşmak mümkün. arayan olursa diye, gerekmemesi umuduyla. yazması benden.

4 Şubat 2010 Perşembe

sondan başa

gazete okuyorum ama dikkatimi veremiyorum. içim şişiyo. havalardan coni. 3 gün izin aldım ben, dizi dizi inci. çok güzel olucak, valla bak. gün sayıyorum.

onun dışında: içşiş. bu ara böyle.
ezberden saydığımız şeyler var. misal, köleliğin bitmiş olması gibi. hatta, "köleye ayni olarak yemek ve yer vermelisin, maaşlı işçiye onun parasal ederinden daha azını da ödeyebilirsin" gibi bir mantık dahi mümkün: modern zamanlarda mumda ararsınız.

velakin, kölelik bitmedi. buyrun: 27 milyon kişi, bu gezegende, sizin az ötenizde, belki lalelide bir bodrum katında, köle olarak yaşıyor. birileri ailesinin 5 kuşaktır bitmeyen borcu için, 5 yaşında başlıyor çalışmaya. borç kölesi denilen tür her çeşit. "kurtarıcı"nız, sizden para istiyor, bin dolar. ne için, diyelim ki sınırı kaçak geçmek için. geçtiniz, ödeyemiyorsunuz, o kadar iyi ki, beklemeyi kabul ediyor. diyelim ki garsonluk yapıyosunuz, elinize para geçiyor, hop borç kapamaya koşuyosunuz. diyo ki "ama faiz işledi, ek masraf çıktı hem, seni korumak kolay mı, polise para yedirdik kaç kez". hepsi sizin için, minnet duyun. işlenen faiz, tefeci kabusuyla büyüyen ülkem insanının hayalgücünün çok üstünde. ah diyosunuz ne yapmalı? "böyle garsonlukla filan olmayacak" diyor. çocuk bakmak da olmaz, uslu işlerle borcunu kapayamazsın, gel ben sana göstereyim. aa bi bakmışsınız, pasaportunuz da yok. kurtarıcınız ilk yumruğunu çakıyor. koyun kurtmuş aslında. sizin yaşlarda, sizden daha yaşlanmış başka kadınlarla, izbe, pis bi kuytuda, borç kapama ümidiyle nefes almaya çalışırken, 365 gün günde 20 saat çalışırken, aids mi kaptınız, kürtaj masasında mı kaldınız, altın vuruştan mı öldünüz, kayıtlı yaşayan dış dünyanın ruhu dahi duymadan bitersiniz. ailelerin çocuklarını tembihle uzak tuttuğu sizsiniz artık. borç köleliğinde bölüm 1'e hoşgeldiniz. müşteriler de gayet ortada: aralarında polis, politikacı ve hatta birleşmiş milletler barış gücü filan da sayılabiliyor.

başka türleri de mevcut tabii.

dehşete düşün diye. çünkü 27 milyon insandan bahsediyoruz. ve ayrıca: 80 milyon çocuk, hatta bebek, kendini ölüme götürecek koşullarda çalışıyo, doğduğu günden beri. en ufak hatasında elim kadar olan kolunu kaybedebileceği, kimyasaldan ciğerinin yandığı, gözlerinin kör olduğu kayıp noktalarda. insanlar alınıp satılmıyor diye, kölelik bitmiş sayılmıyor.

"ah made in india, amma egzotik, kalmadı bunlardan, el emeği göz nuru, oh mis, en bi asya dokusu" diye öptüğünüz şeyler, 5 yaşında bi çocuğun ellerinden çıkabilir. nimble fingers sendromu: ancak o çocukların işleyebileceği kadar ince işler. ha tamam makaleye bayılmayabilirsiniz, ama bu da var, böyle de bi şi var. çin rüyası, hindistan büyümesi filan, iki kere düşünülecek şeyler. bu tür konularda milliyetçi olmadığım gibi sınırlara da inanmam, marka nedir, nerede üretilir, malumumuz. kimse shell'in nereli olduğunu hatırlamıyor artık. veya nike. kısır döngü: kanunlar müsait olduğu için bu markalar orada üretiyolar, orda ürettikleri için kanunlar sıkılaşamıyor. siz de işte %50 indirim- son fırsat! tabelasına, bi akşamüstü... neden olmasın yani.

ve daha da önemlisi, bu bahsettiklerim, size uzak güney asya ülkelerinde, bi tek hindistanda, bangladeşte, çinde ya da amerikan rüyasıyla bulanmış güney amerikada olmuyor. sırp kızlar, türk veya mısırlılar tarafından kaçırılıp, mesela, japonyada pazarlanıyor. sınır yok, talep var. her şeyi talep belirliyor. new york- tokyo arası somon borsası var ya hani, telefon açıveriyolar "elimize bilmemkaç kiloluk enfes bi balık geçti" diye, onun gibi. japonlar sarışın sever. stadyumları çocuklar yapar.

hem, çinde, hindistanda üretim yapan tonla türk firması var. tamam yani nike değiliz ama büyüyoruz. hiçbiri "etik emek" etiketi koydu mu ? hayır. öyle "doğulu ev hanımlarımızın el emeği artık para ediyor" güzellemesine benzemez bu; tonla denetim var işin içinde. en fazla, "organik" ibaresi konuyor, çünkü o bile anca ufacık satıyor. ama düşünün, bizimkilerin DE orda bir yerlerde, bi çocuğun günde 15 saat çalışıp 16. saatin başında uyuyakaldı diye dayak yemesine sebep olma ihtimali var. bu kadar yakın. lekesi çıkmadı diye yer bezi yaptığınız tshirtünüzün öncesi bu olabilir.

ya da misal, laleli dedim ya, türkiye insan kaçakçılığında üs bir ülke konumunda. "pis nataşa, yat aşağa"nın ötesine geçsek ne güzel olurdu. avrupa-asya-afrika ortasında olmak, o gurur duyduğumuz jeopolitik stratejik konum, böyle sorumluluklar da gerektiriyor. "kaçak saat satan tü kaka zenciler", "ege kıyılarında yine bi insanlık dramı yaşandı sayın seyirciler" haberi değiller. insanlar. hem ayrıca,demiştim size, lütfen yani, bi bok olduğumuz için buraya gelmiyolar, avrupaya gidemeyişlerinin boynu bükük kabullenişi sadece.

fi tarihindeki yazıma da link verdiğime göre gidebilirim. içim şişiyo. sabah 10da kölelik makalesi, haberi aradım, aklıma nerden geldiğini dahi bilmiyorum. sadece birilerinin size bi konu hakkında "bitti çözüldü, mis gibi artık" demesine hemen inanmayın. görünmüyorsa, gizlendiği içindir; bitmesi pek ufak bi ihtimal. boşlukları siz doldurun, bir sürü şeye uyar çünkü bu cümle.

~~~

neyse, iyi şeyler de oluyor minvalinden: Türkiye'de kanser araştırması.
sonuçlar değil, araştırılmış olması.

2 Şubat 2010 Salı

usul usul

dün gördük ki 31 yaşına basan kan, kahverengi oluyor. o kadar pis,eski ve bulanık bi kahverengi ki üstelik, elinizde olsa hemen yıkamak istersiniz; ama hiçbi sabun çıkaramaz artık, doğum lekesi gibi derinize işler. dün ben uzandım, seyrettim, ağladım. içime doğru. dışıma ağlasam nükhet hanım gelip silmezdi sanki, ağlayanlardan yorgun, bıkkın, "bu mudur anca?" derdi gözleriyle. ki dedi. teselli edilmekten geçmiş, teselli eden olmuş artık. sahi, ben ağlasam ve nükhet hanım beni teselli etse, utancımdan ölürdüm.

küçükken hani belki işe yarar da istediğimizi yaparlar diye ağlayacak olduk mu, annem kaskatı bakardı bize, "sırf ağladın diye hiçbi şi çözülmeyecek" derdi sakin sakin."hanimiş kızlarıma" diye koşturmazdı. mıçmıç anne-kızlar değildik. gestapoluk değil, annemi tanıyanların bildiği bi sınırı var, mesafesi. kafanı yardığın için ağlamakla arsızlık aynı şey olamaz. pohpohu başka türlü onun. yaş 6 oldu mu yolda elinizi tutmaz, mesela. koca kızlar kendileri yürüyebilir çünkü ve ağlamak bi şi çözmez. neyse, ben de ağlamamış değilim; ama tepinerek ağlayabilen, boğazı parçalanana kadar bağırmaktan moraran çocuklara çok şaşardım. donakalırdım. annemi isterdim, gelsin sustursun veledi, diye. hala şımartılmış çocuklara tahammül edemem. böyle elden ele gezen, gık dese alkış, miyy dese teselli arayan çocukların hayatına bi aşamada anneme benzer biri girsin diye dilerim, yoksa benmerkezci bi alemde büyüyolar. manipülatif minik canavarlar haline geliyolar: üzerine su sıçramış gremlin.

uzattım lafı. o sakin uyarının hikmeti şu: arsızlıkları defetmenin yanı sıra, bi şi yaptım sanmayı da dağıtıyor. bi şi yapmadın. hiçbi şi olmadı. sen ağladın diye, sırf ağlıyosun diye, bi şi değişmeyecek. ağlamak, iş sayılmıyor. yer değiştirme: sıfır. etkilenmem gerekmiyor, ağlamak, tek başına, etkilemiyor. büyüyünce işe yarayan bi laf: çın çın çın yankılanıyor kafatasınızda. ağladın diye "sana yazık" bile denemez. arsızlıktan olmasa dahi, ağlamak bu yaşa gelince kaçmak gibi, ertelemek gibi bir şey. çok ağlayabilen biriyim, ona rağmen söylüyorum.

usul usul konuşabilen insanlara beslediğim hayranlık, kendi fevriliğimden geliyor. ama nükhet hanımda feveran bırakmamışlar, o bile gitmiş. sinirsizliği için, masaları yumruklasaydı gelecek reytingleri sağlayamadığı için özür diliyor resmen. damıtılmış, 30 kere fermente edilip, meşe fıçılarda saklanmış bir öfke, yıllanmış. "güzelleşmiş" diyesi geliyor insanın. su gibiydi nükhet hanım. karadeniz gibi ama; koyu. çok koyu. yalıyardan bakıp gördüğünüz koyulukta, berrak ama derin. içiniz çekilir ya, öyle. dalga ihtimaliyle bakıyo dik dik; ama sakin. tutuyo dalgalarını. fenaydı. bağırsa, ağlasa, daha az acırdı canım. böyle on bin tane çuvaldız göz pınarımı deşmezdi.

hayır, en fenası o kurşun delikli gömleği çıkardığı an değildi bence. en fenası, Güneş'e dönüp "iyi ki ölmedik" demesiydi. iyi ki diyerek, hala umutla bakması ve bir ara aniden "ben bu kadar ismi taşıyamıyorum artık" demesiydi. ben orda bi noktada çözüldüm ama tuttum. o dalgalarını tutarken ben fıskiye artığı damlalarımdan utandım. "şov mu lazım, buyrun" dediği an, gazetecilerden utandım, kan merakımızdan, mümkün olsa ipekçinin canlı yayında yavaş çekimde vurulmasını seyretmek isteyecek insanlardan. film senaryolarında tepe noktası olur: yavaşça yükselen bir tempo, nınınınnıııın, gömlek- ve doruk! nükhet hanım şunu söylüyodu oysa: bu hikayenin tepe noktası 31 yıl önceydi, bugün değil. unutmayınız. hani vardır ya "odada bi silah varsa patlamalı" kuralı; silah en başta patladı zaten de oda kimin odası?

Parmaklıklar ardından geçen 30 yıllık çileli bir yaşantıyla, dışarıda katillerin arasında, katil izi sürerek geçen bir yaşantı arasında kıyaslama yapmak için burada değilim.

bugün uyanıp, yüzümü yıkayıp aynaya bakabildim.tüm o kaskatılığıma rağmen, utancıma baktım, aktı, koktu. siz de yaptınız. üzülmekten, utanmaktan başka bi seçenek için kafa yormaktan daha kolaydı çünkü. nefesimiz sıkışmaktan başka napıyor mesela, niye yükselmiyor? bi köşede hep annem işte: sırf ağladın diye bi şi çözülmeyecek. kabuğuna çekilip hönkürmenin kimseye bi faydası yok. yer yarılsa, içine girsen, yine bir şey olmayacak. hakikaten bi şi yapmadıkça, hiçbi şi olmayacak. maalesef.

1 Şubat 2010 Pazartesi

şıbat

merhaba ofis nasısın, en çirkin pazartesi bugün, istemiyorum. üstelik hava harika.

dün misal, hava o kadar yumuşaktı ki, meyve ağaçlarının şaşkını kiraz çiçek açmıştı. en aceleci, en neşeli ağaç. belki evrimsel filan bi sebebi vardır, bilemem. japon kirazı da açmıştı. bi anda pembe pıtrak. don yiyip öleceklerini ben biliyosam, onlar da biliyodur, ama takmıyolardı pek. günün en güzel yanı, deniz kenarındayken, sıcak bi şiler içerken başlayan sağanak. o kadar güzeldi ki seyretmesi.. sıçana dönenler için üzgünüm ama karabataklı filan, fotoğraf karem oldu. etrafını naylonlara sarmadan, bi tek tentesi olan bi köşe. o naylonlamaları hiç sevmiyorum.

dün akşam efendim nihayet, narsis hanım, ikinehir hanım ve hatta yaban eller ziyaretçisi parilda hanımla kombo bombo yaptık. ertelenmiş buluşmalar, uzun uzun sürüyor. bikaç şişe. hem deniz ürünlü makarnası olan yerler güzel. şarap mantarlarını narsis cebine attı mı, cevapsız soru.

ben bazen eşek başıyım, ihmalkar olabiliyorü, acısı çıkabiliyorü, o başka. ama bazen. az.

bitmeyecek bi pazartesinin uzunluğu sabahından acıtıyo.

ama bu biii, bu da kiiii. link verip kaçıyorum, yazmaya halim yok sabah sabah.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker