13 Şubat 2015 Cuma

sira

Bugun okullarda egitim-sen'in cagrisi ile laik ve bilimsel, anadilde egitim icin boykot var. din golgesinde ne evrim, ne devrim ogretilir; dinin golgesi cok uzun. dil olmadan ne ogretilir, o zaten muamma.

turkiye artik "ama canim ogrenciler ve din egitimi" muhabbetini coktan asti. konu bu degil, bu konunun cignene cignene yorulmus kilifi. erdogan "dinsiz = tinerci" dedigi zamandan cok daha once asmisti. ben, kendim istemedigim, ailem istemedigi halde 9 yasimdan beri dualar ezberleyip, kabul etmedigim her "bu boyledir, emredilmistir" cumlesine israrla itiraz ettikce azarlanip, sonra sinav icin saatlerce calisip, sonra bunlardan not alip, sonra o notun da degerlendirmeye katildigi genel puanla okullar kazanirken de asmisti. alevi ogrenciler parmakla gosterilir, ramazanda okul kafeteryalari kapatilirken de asmisti. Ahlaki dinle esitleyen her ogreti, her karar, her kararverici damla damla uzaklastirdi turkiye'yi bilimin o diller ve dinler otesinde, gayet dunyevi ve gercek dunyasindan. en hakiki mursit, evet, ilimdir ve fendir. bu lafi etmis adamdan olesiye nefret etmeniz, bu zamanlarotesi gercegi pek degistirmeyecek. kuyu dibi kurbagalari gibi dunyayi turkiye'den ibaret sananlari sasirtabilir; ama bu soz obeginde insanlik tarihi var ve zaten o yuzden, cok da yeni olmayan, kes-yapistir bir sozdur aslinda. neyse.

simdi sadece daha da agirlasiyor. ogrenciler zorunlu dersler, zorunlu secmeli dersler, baska secenegi olmayan secmeli dersler ile kusatilmisken birlikte ses vermek icin var bu boykot. tabii ki su an, okullarin onunde ogretmenler, veliler, ogrenciler kim varsa dayak yiyor polisten. bilimsel egitimi savunmanin sonucu gozalti.

Gonul ister ki bu ayan beyan ortada, basit gercekleri asmis olalim, dini ogretime cok hevesli olanlar ayrica ne istiyorsa ogrensin ve ogretsin; ama n'olur din hanesi bos olan cocugun pesine dusmesin. devletin dinden ayrilmasi kadar, dinin de devletten ayrilmasinin anlamini dusunseler diyecegim ama su an taraf olan devlet degil, yogunlastirilmis guc sarhoslugu. asalim iste temel seyleri, mesela anadilde egitimin geregini anlatmaktan dili kurumus insanlara bir bardak su verelim, bi huzura kavussunlar. acilim da acilim derken hala "tanimlanamayan bir dil" diye kayitlar var mahkemelerde. bu utanc, bu utancin agir yuku, okulda arkadasina, kardesine seslenmeye utanan cocuklarin yuku, artik kalksin ulkenin omzundan.

Gonul ister ki gecelim bunlari artik. Gecelim ki baska seylere sira gelsin. derdimiz bunlar olmamali, geride kaldigimiz, sinifta kaldigimiz cok konu var. Sahiden bilimsel, sahiden ufuk acan, sahiden hem egitici hem ogretici, sahiden genel kultur verebilen, kalipsiz, sansursuz, sanata, spora tesvik eden bir egitim sistemini asla konusamayacagiz sanki. Tarih kitaplarinin ucubeligine, lablarin yetersizligine, tavsiye edilen kitaplardaki eksiklere, muzikte flut, sporda 19 mayis hareketleri otesine gecmeye sira gelemeyecek. Cocuklari hizardan geciren, tazecik filizlerini koparip atan kaliplari yikmaya, gelemeyecegiz.

Korumaya calisilan eski hal bu anlamda vasatin da altindaydi ve zorlandigimiz bu mucadeleler bu gercegi degistirmiyor. Sadece, daha iyiye dogru bir adim atmaya bir turlu sira gelmiyor, gelemiyor. maksat geriye dusmemekse, bu ilerleme degil. elde, egitim desen egitim degil bir seyin kirintisi var, onu savunmak zorunda kalmak bana agir geliyor. zaten bok, bari bombok olmasin. olur. peki kafamiz bu boktan ne zaman cikacak? ona sira gelmiyor. batmamaya calismaliyiz.

*

Hepsinden ote, hadsiz, sefkatsiz, uslupsuz, nursuz, arsiz, edepsiz bir yonetime hapsolmus vaziyetteyiz. boyle gunlere dogan, leblebi gibi bebekler biliyorum. onlarin cicek cicek acabilmesini isterim. baslarina her an bir balyoz inecek korkusuyla solmasinlar isterim. hele kiz cocuklari, en cok da kiz cocuklari, en cok onlar baslarini dimdik tutabilmeli. adindan, kelimelerinden utanan cocuklar olmasin artik. hepsinin vebali boynumuza. en cok da bizim, henuz cocugu bile olmayan; ama her seyi goren, duyan ve farkinda olan bu ara gecis kusaginin boynuna. biz hirsizi, katili biliyoruz. bilmenin yuku geregi, biz sorumluyuz.

12 Şubat 2015 Perşembe

çiç

çok konuşmanın bana pek faydası olmadı, çok anlatmanın da. çoğu zaman dinlemeyi beceremedim mesela, bunun sıkıntısını da yaşadım. üzüntüm, sinirim, mutluluğum; bünyede ne duygu varsa çeneme vurduğundan, çok konuşup az duydum. kendime geveze değil de çenebaz demeyi seçtiğim zamanlar da olmadı değil, naif kandırmacalar.

 işin tuhafı, bu kadar konuşmaktan en az da kendimi duydum. "yuh" diyeceksiniz tabii; ama tek başıma olduğum zamanları diyorum ben. bir gevezenin en büyük sorunu, cümle tamamlamaktır: karşısındakilerin, kendisinin ve hatta yan masadakilerin cümlelerini ileri sarmak. cümleleri kesmek, alıp başka yere bağlamak. nefret ettiğim halde laf kesmemeyi hala öğrenemedim; oysa sahiden amacım "sen sus da beni dinle" demek değil, aksine, karşımdakini anlayıp, cümlenin bitişini gördüğüm için bi sonrakine geçmek. ileri. nereye varacaksak? tabakhaneye yetiştireceklerim var. olmadığını da sahiden geç idrak ettim.

işin saçmalığı burada devreye giriyor, tüm bunları kendime de yapıyorum. bi nefeslik izin vermiyorum. olması gereken, söylenmesi gereken şeylerle bitmesi gerektiği gibi biten cümlelerden ibaret. satranç bile değil, hırslı bir tavla oyunu gibi. yapmadığım tek zaman, yazdığım zamanlar. el ve dil farkı sağolsun, elim her şeyi yavaşlatıyor. klavyeyle aynı şey değil o yüzden el yazısı. neyse, bu aralar daha önce de birkaç kez yaşadığım bir kozacılık halindeyim. insanlar bunu genelde mutsuz zamanlar diye anlıyor; ama öyle değil. aksine, keyfim gayet yerinde. sadece her şeyler ve herkesler kalabalığının ortasında bir aynaya denk gelmişim, aynadaki aksime "aa senden naber sahi?" demişim gibi. tabii bir de az susup dinlemişim, "iyi gördüğüm iyi" dememişim gibi.

bu noktada tabii o klasik sahne gelebilir insanın aklına: kahramanımız arkadaşına "nasılsın" der, gülümseyen bir "iyiyim, her şey iyi" cevabı alır. gözlerini dikip bi daha sorar, yine gülümseme, belki hızlı bir çay yudumu. üçüncüde arkadaşı atomlarına ayrılarak ağlamaya başlar ve kapanış. hah işte, hiç böyle değil. atomlarıma ayrılmıyorum da "evet sahi ya, nasılım?" diyorum gibi. yaz yaz yaz. o tek başına olmuyor hiç, yanına bi de oku oku oku. yine dergiler yüklendim, bir de son 3-5 senedir hiç olmadığı kadar tempolu kitap öğütüyorum. lokmaları daha uzun çiğniyorum. bir şarkıyı sevince tüm albümü dinliyorum. daha erken kalkıyorum, daha çok dikkatimi vererek çalışıyorum. daha tempolu yüzüyorum. ertelediğim, geçiştirdiğim şeyleri yapıyorum. bir yandan da her şey daha az sanki. az ve öz. özü arıyorum. bir de, daha fazla gülümsüyorum gibi, ya da öyle olsun istiyorum. kelimeleri özlemişim. her ne kadar bir geveze için kulağa absürd bir oburluk gibi gelse de, aksine, gevezeliğin kelimelerle pek ilgisi yok bence. oburluğun lezzetten çok doymamakla ilgisi olması gibi, gevezelik konuşmakla ilgili, kelimeler düşünmekle.

"tamam da nerden çıktı bunlar?" derseniz (ki tabii ki bu çeneyle ben bunu kendime çoktan sordum, siz yorulmayın), bir sabah uyandım, idrak ettim. veya bünye niyetlendi. hayır, tam böyle de değil. bunlar gevezelik. nedenini niyesini bilmiyorum; ama her neyse, keyfim sahiden yerinde. belki yeni defterime yormalıyım, pek sevemediğim için beni uğraştıran defterime. sevmek vakit aldı ve o vakitlerde kendimi dinliyorum. bir yere, bir şeye varmak için de değil, bu öyle ruhsal yolculuk, iç dünya keşfi filan değil. her şeyde anlam arıyoruz, niye kendimize böyle yükler yaratıyorsak.

neyse, tüy gibi hafifim. keyifli bir haldeyim. huzurlarınızda, kendime teşekkür edeyim ben bizzat. bu aralar kendime iyi geliyorum. az. tüy. hafif. idrak. böyle keywordler düşünüyorum. "artık kısa cümleler kuruyorum" filan da demek isterdim; ama hayır, tabii ki daha az konuşmuyorum. yine de sanırım, susma süremde bi ilerleme var. 30 yaş mucizeleri.

üzerine titrediğim haller. tadını çıkarıyorum.

9 Şubat 2015 Pazartesi

nefret

bulent arinc, ki kendisine barinc demeyi hep daha samimi buluyorum, "%50 bizden nefret ediyor" dedi ve sunca yoklukta bu lafi "ay bizi ANLADI! ay sukur birine jeton DUSTU!" diye bir sevinc dalgasi yaratti. Oysa bu lafta bir sey eksik - hatta ozellikle yok: "biz, %50'yi kendimizden nefret ettirdik" demiyor bakiniz. Onlar, orada, bir sebeple, nefret ediyorlar. Tabii sahiden sebep varsa. Bunu da cozmeliyiz; cunku ulke yonetilmekten cikar. Yani yine, kendimiz icin.

Bulent Bey kisisel almasin, ben siyasetcileri pek sevmem. Zaten sevgi ve nefretin, siyasetle pek de ilgisi olmayan, olmamasi gereken duygular oldugunu dusunurum. Nasil diyeyim, konu bu degil. Yine de son 12 yildir her allahin gunu ulkenin yarisinin (ki sayilar hic onemli degil) damarina basip, acik yaralarini tuzlayip, azicik kabuk tutacak gibi oldugunda kanirta kanirta kanatan bir ekibin parcasi. O ekibin her parcasindan tum varligimla nefret ediyorum, hakli. elimde olmayan, bulantiyla karisik bir nefret bu. Fiziki tepki verdigim bir sey. Yuzum degisiyor, tansiyonum cikiyor. Bunlar dusunerek olmaz, bunlar o guzelim evrim surecinin bizi koruma cabasidir kotuden, zararlidan. Dolayisiyla, Barinc madem siyasete biraz duygu ve bolca hikaye katti, ben de flashback kismini ustleneyim. Acilisi kendisiyle yapiyorum, daha uzayacak tabii ki:

 Yirca hakkinda: "ulkede dag tas zeytin agaci oldu"
"Kadin herkes icinde kahkaha atmayacak"

simdi, cevreci bir kadin olarak bana bunlar yeterdi; ama hakli, nefrete yetmeyebilir. nefret icin daha ince calisti barinc'in arkadaslari:

"hayir diyen darbecidir" (2010 referandumu oncesi)

"Sulu kuru her türlü kötü alışkanlık gençliğimizde var"
"anani da al git" ("anamizi aglattiniz" diyen ciftciye. Ayni ciftciye oncesinde "lan" der, ciftci de "lan mi? canin sagolsun" der.)
"Askerlik yan gelip yatma yeri degil" ("sehit cenazesi istemiyoruz" diyene)
"bu isin fitratinda var" (ihmalden olen madenciler hakkinda)

"fakirin komurunu zengin mi cikarsin?"
"Çok okuyan arkadaşlar şimdi sefilleri oynuyor."
"Resim yaparak, tuvale yansıtarak, şiir yazarak, şiire yansıtıyor, günlük makale yazarak." (terore destek tanimi)
"biri olmus, cok da ustunde durmuyorum" (Metin Lokumcu hakkinda)
"icki icen herkes alkoliktir"
"afedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyenler oldu"
"biliyorsunuz Alevi"
"onemli olan boy degil soy"
"sarayda oturuyorsunuz gel dediğiniz yok." (Van depremi ertesi, prefabrik ev ziyareti)
"takla at da goreyim"
"kirletilen kadin" (tecavuze ugrayan kadinlar hakkinda)
"seni evlendirmek lazim" (sinavlari kazanip mulakatta elendigini soyleyen engelli vatandasa)
"gozlerin gormedigi halde sana is vermisiz"
"Al işte bu parayı. Başka ne yapacağım? Onları sen kendin al. Parayı al, cebinden düşürme" (Kanser hastasi vatandasa cevap, cebine para sikistirirken)
"Kiz midir kadin midir bilemem" (protesto sirasinda panzere cikti diye dayakla kalca kemigi kirilan gosterici hakkinda)
"İsveç ve Avrupa’da Seyfo-soykırım mastürbasyonu yapıp İsveç’in soykırımı tanımasına sebep oldunuzda ne oldu?" (Suryani diyasporasina karsi, Isvicre'de)
"esas kurtaj cinayettir, her kurtaj bir uluderedir" (roboski katliami ertesi)
"53 sunni vatandasimiz sehit edildi" (Reyhanli bombalamasi ertesi)
"elim bir olay yasandi, dugunumuzun tadini kacirdi" (Reyhanli ertesi)
"Bu işin doğalı, fıtratı normal doğumdur. Sonuçta manavdan muz almıyoruz" (sezaryen dogum hakkinda)

"camiye ayakkabilariyla girdiler, icki ictiler" (Gezi)
"Biber gazinin sagliga zarari yok"
"Şimdi soruyorlar 'Polise talimatı kim verdi?' diye. Polise talimatı ben verdim." (Gezi)


"Demir bilyeleri savuran o kişinin kaç yaşında olduğunu polis nereden ayıracak?" (Berkin Elvan icin, annesini yuhalatirken)
"masallah, ciftetelli oynuyolar" (Kobani hakkinda)
"escinseller yok demiyoruz, tedavi edilmeliler"
"biri çıkıp da "başkanlık sistemi diktatörlük getirir" dediğinde gırtlaklamak istiyorum"

*

daha gider tabii, hepimiz biliyoruz. kesin unuttugum top 10 incileri de vardir, bir kisinin hafizasi yetmiyor bu ekibe. listeyi meclisle sinirli tuttum; yoksa hepimiz biliyoruz, bir imelih nefret sacmakta on kaplan gucundedir, polis desen zaten baska hikaye. bir de tabii, anca hatirladiklarim bunlar. midem kasilinca aramayi biraktim.

Eger isin icine duygulari katip nefretten filan bahsedeceksek, diger duygulari da unutmayalim. Tum kabineye Yilanlarin Ocu'nu okumalarini oneririm. Cesit isterlerse, A Tale of Two Cities de olur bak, yakin zamanda yeniden okudugum icin soyluyorum. Madam Defarge'in orgulerinde tuttugu kayitlar gibi, ince ince, ilmek ilmek hatirladigimiz her sey.

evet, hala kitap filan onerecek kadar da saf bi yanim var. veya salak. neyse ki nefret hissine zerre golge dusurmeyen durumlar bunlar.

6 Şubat 2015 Cuma

how everything turns away quite leisurely from the disaster

pek sevdigim bir tablo var: Bruegel'in İkarus'un Düşüşü Sırasında Bir Manzara'si:


 Ilk bakista gorulmuyor bazen; Ikarus sag altta kaliyor. Suyun icinde, cirpinan bacaklar onun, bir adam da yardim etmeye calisiyor. Tablonun guzelligi, diger iki figurun isinde gucunde, hayatina devam etmesi, bir de uzaktan gunesin o hasmetli parlakligi. Koyunlar bile otlamaya devam ediyor, harika iste.

Neyse, bu tablonun baska hayranlari da var elbet, biri de Auden'mis ve serefine bir siir yazmis. Basliktaki cumle o siirden. O kadar guzel bir ozet ki iste o yuzden o sair, bana anca paragraflar.

2 Şubat 2015 Pazartesi

___

aslinda yaziyorum. yaziyor evet; ama yayimliyor diyemeyiz. konusuyorum da. evet cok konusuyor; anlatmiyor diyemeyiz. izliyor, gozluyorum; bir yere variyor diyemeyiz. boyle hep. sanki bir yerde kum taneleri birikiyor guzelce, bir sayfalar cevriliyor sagdan sola veya tomurcuklar baharlanacak. bir yerde, bir zamanlar ilerliyor. oysa ben fazlasiyla su andayim. bir tane, mutlak, sonsuz an. kocaman bir dalgada sorf yapmak gibi. dusmeden onceki saniyeler. ben hic sorf yapmadim da iste, oyle. dalga illa patlayacak. akan zaman o aslinda ve patlayacak. patlamaz diyemeyiz. ben dalgadayim da o koskoca denizin kocaman dalgalari, akintilari, kayiklari, baliklari zaman. etrafi seyrediyorum. seyrediyor evet; goruyor diyemeyiz. hadi gordu diyelim, umursuyor diyemeyiz. ama o oyle bu boyle deriz. "bile bile lades" deriz, "harc bitti, yapi paydos" deriz, "ne kadar ekmek o kadar kofte" deriz. bunlari deriz, bunlar kolay. bazi seyler zor. bazi seyler niye boyle, hic bilemeyiz. kirpip kirpip yildiz yapabiliriz, konfeti gibi havalara sacabiliriz. takvimleri isaretliyor, ama o gunleri gorecek diyemeyiz. uzuluyor; ama hakki var diyemeyiz. bak nasil guluyor; ama icten mi bilemeyiz.

egeriz, bukeriz, oluruna variriz; varmaz diyemeyiz.

27 Ocak 2015 Salı

suplis!

yuzyillar sonra header degisikligi! cunku o bir surpriz, o bir akide sekeri. hem de blog tam hiz 9. yasina dogru buyurken (yaslanirken?). oysa eskiden, twitterlar filan yoktu. buralar bizim kocaman dutlugumuzdu. indis hanim vardi, onun harika kelimeleri. bakiniz, hala sapkasindan akide sekerleri cikiveriyor iste. yine yeniden tesekkurlerimle.

24 Ocak 2015 Cumartesi

kısırkaya

beni boşverin, haberi okuyun diye özet geçiyorum:

İBB, 20 bin hayvan kapasiteli itlaf ve deney merkezi kurdu  Özeti: Avrupa Birliği ülkelerinde yasaklanan hayvan deneylerinin yapılması için İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Sarıyer'de hayvan yakma odalarının yer aldığı bir merkez yaptı.

 Bu da 31 Ocak'taki eylem çağrısı:

Kısırkaya toplama kampına karşı 31 Ocak'ta Kısırkaya'ya!

bu çok hastalıklı, çok vahşi, çok çarpık bir şey. onca iğrenç barınak, onca korkunç itlaf haberinden sonra, bu artık zirve. basacak düzgün kaldırımı olmayan bir şehrin belediyesinin işi bu, fonlar buna gidiyor. Adını bi de utanmadan Sahipsiz Hayvan Geçici Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı koymuşlar. Fotoğraflara bakıp kendiniz karar verin, bahçeli yaşam mı, işkencehane mi?

ülke nefes alan her canlıya karşı. fotosenteze de karşı. her şeyin canını acıtmaya yeminli.

19 Ocak 2015 Pazartesi

sekiz degil, yuz

bu seneki Hrant Dink anmasinin slogani bu: 8 degil, 100 yil. bu sene de orada degilim, bu sene de oradayim. Nasil bir insan oldugu sanirim en cok su 10 yil sakli kalmis roportajda, o hevesli ogrenciye verdigi cevapta.  Aliler toplari hala Agoplara atmiyor. "Benim gibi adamı Türkiye bulmuş, yapılan işe bak." demis. oysa daha neler yaptilar. onun o koca umudunu alip, neler yaptilar. o 2005'te  "tüm bu güzel şeyler olurken ben Türkiye’de olur muyum işte onu bilemiyorum" derken, iki yil sonra. sahiden kanim katran karasi kayniyor.

hrant dink, biyoloji felsefesiyle ilgilenseydi eger o genclik hevesindeki gibi, simdi hayattaydi. Evrensel guzelce derlemis, ozetlemis. biz bitmeden bitmeyecek bu dava ve hayir, bir zamanlar yapisik ikiz olup simdi dusman kardesleri oynayan taraflarin agiz dalasina meze de olmayacak. madem ki adim adim oldurduler, o her bir adimin hesabini isteyen binler var.

16 Ocak 2015 Cuma

872

sabah evden biraz erken cikip parktan yurudum otobus duragina. gunes dogmamis, ama kuslar uyanmis. tabii kosanlar, bisikletle ise gidenler filan da. onlar azimliler, benim gibi "aa kus!" filan demeyecek kadar alisiklar. oysa parkta muzik dinlemek, vapurda muzik dinlemek gibi. gozunu kapamak gibi. yani oradasin, sesler harika, duymuyorsun. neyse. ben duydum. agirmamis gunlerin kuslari. rutinleri bozma dernegi, yeni yil faaliyetleri.

guardian her cuma bi album oneriyor. tabii ingiltere'de yasayip da muzikle bi gidim ilgilenen herkes bunu biliyor sanirim ama iste ben sadece ilkiyim, ikincisi degil. denk gelirsem dinliyorum. neyse, club meds guzel albummus sahiden. siz de buyrun.



*
on milyon milyor haber icinde beni su ara en deliye ceviren sey Diyarbakir emniyet mudurlugunun suca karismis veya taciz / tecavuz magduru 872 cocugu fislemesi, milli egitim mudurlugunun de isim, adres, anne-baba adi, TC kimlik no bilgileriyle beraber tum listeyi websitelerinden yayimlamasi. Yani zaten geriye ne kaldi pardon, en sevdigi oyuncakla tuttugu takim mi? daha nesini bilecektiniz? cocuklara bunu yaptilar. efendim MEB bu cocuklarin egitim hayatinin devamliligini saglamak amaciyla emniyet bilgi ve takip ve falan filan - once takim elbiseli, kalin enseli yetiskin bir olup bunu yaptilar cocuklara. bilmemne muduru gorevden alinmis, bilmemkime sorusturma acilmis.

cocuklara bunu nasil yaptilar? simdi ailelerin bir kismi diyarbakir'dan tasiniyormus, "sokaga cikamaz hale geldik, cocugumuzun onurunu zedelediler" diyerek. 872 cocuk, uzerlerine devasa neon tabela asilmis, hayata zorlaniyor. bir tane bile akli basinda, isini bilen, akil vicdan sahibi yetiskin olsaydi, cikip "durun" deseydi, boyle zedelenmeyecek 872 hayat. cocuk subenin kapisina renkli harfler cakmakla olmuyor iste. bir cocugun kendini oldurme ihtimalini mi anlatacaksin, onlarin pesine dusmesi muhtemel manyaklari mi? niye anlatacaksin zaten, nasil olur da akil edemez bir insan?

*

sonra? sonra yasemin cayi, yanina da gofret.

pazartesi, hrant. 8 yil oldu sekiz. sekiz. sekiz sekiz sekiz. okuyunca bile yankilaniyor.

5 Ocak 2015 Pazartesi

hirosima

Berkin'in 16 olamadigi gun, bugun. bir davasi bile yok. oyle aniden degil, 269 gunde vefat etti Berkin. olemedi bile, oyle acili. davasi yok. bir yaz, hirosimayi soylemis Berkin. bak videoda hemen taniyor insan, ortada, uzunca. tanimasaydik da seker de yiyebilseydi. tanidik. her firsatta agzi kopurmus halde nefret kusan bir adamin, 15 dakikalik histerisine meze oldu, o ve ailesi. kitlelerini o dev hezeyaniyla kutsarken adini bile anmadan, nefretle yikadi el kadar cocugu. adini anmadigi, adini bilmedigimiz onca cocugun da mezarina tukurdu. hep boyle, tek tasla onlarca kus. icimdeki nefret oyle yogun ki agzimi acmiyorum. icimden cikacaklardan korkuyorum. gozlerim aciyor. uzulmek degil bu. cok ofkeliyim. sanki bir dugmeye basilmis, bir kutu acilmis, her sey saciliyor ustume.

bizim dislerimiz dokulecek erkenden. ufalanarak, zayiflayarak. dis etlerimiz kanayacak, cekilecek ve oyle iste. biz dislerimizi, cenemizi kenetledik. uykumuzda gicirdattik. cok yaptik bunu, bi sonucu olmali. ceylanlara, ugurlara, berkinlere dislerimizi kenetledik. bak daha yeni, silopi'de musa da gitti. balkonundaydi. polis kursunuyla gitti. 16 yasinda. Cizre'de mehmet gitmisti, 18 aylik. balkonda, anne kucaginda, gaz fisegiyle. biz hatirliyoruz, biz hatirladikca sinirden gozlerimiz nemleniyor, icimiz kasiliyor, dislerimizi kenetliyoruz. bizim dislerimiz dokulecek, tuzla buz olarak. ruyada dis dokulmesi bi yakinin vefatina isaretmis. o ne ki? bizim gercekte dokulecek. bu adi herifler, mezara 32 saglam disle gidecekler, gulumsemeyi asla ogrenmemis yuz kaslarinin nemrutluguyla. O zaman iste, sanki hayatta sirf o ani beklemisiz gibi, kosarak mezarlarina tukurecegiz. tukurecegiz; ama dislerimizi. biz tukenmis olacagiz, kenetlenmis cenelerimiz acilmayi unutmus olacak. anca dislerimizi tukurecegiz o mezarlara.

*

ocak nasil lanet bir ay. iki hafta kaldi bak hrant'a. ulkenin belasi, ocak ayi.

1 Ocak 2015 Perşembe

aganta burina burinata

"Ben bazen açık denizlerde güvertenin bir köşesine sıkışakalmış bir taş parçası bulurdum da, o taşı üç-dört bin kulaç derinliğindeki denize atarken, karanlığa yavaş yavaş gömülen taşa bakarak, 'bu artık oradan hiç çıkmaz' derdim.  Ayşe'nin o gün söylediklerini ve o günkü halini unuttum. nitekim ki deniz de bağrına atılan taşı unutur ama o taş yine oradadır ve oradan bir daha çıkmaz."

"Bodrum'a varınca duyacağımı umduğum tadı bulamadım. insan bir mevsimde bir ağacın muayyen bir dalında bir yemiş buluyor. yiyor ve hoşuna gidiyor. bir-iki mevsim sonra yine aynı dalda aynı yemişi arıyor, ya yemiş o dalda bulunmuyor ya da bulunursa hoşa gitmiyor. belki de yemişi arayan değişmiş bulunuyor."

''farkında olmadan fatma'ya:
- nedir acaba bu yıldızlar? diye sordum.
- göklerde mısır buğdayı patlatıyorlar galiba, dedi.''



Bu kitabı özledim. Parçalarını ekşisözlük'te buldum, gülümsedim. Bu kitabı Bodrum'da okumayı, okurken kafamı kaldırıp lacivertlere bakmayı, o lacivertin ortasında Yaşar Kaptan'ı tek ayağı dümende, ufku seyrederek taka sürerken görmeyi özledim esas.

Bazı ipleri doğru zamanda tutarsanız, tekneniniz hızlanır. Bu bilgi bir kitap başlığına gizlendiyse, o kitabın yanımda olmamasına hayıflanabilirim biraz.

29 Aralık 2014 Pazartesi

aç parantez

madem tatil, o zaman blog. eski tempoma dönemem ama, gündeme bulaşayım. veya gündemsizliğe. ülkede gerçek hiçbi gündem yok, farkında mısınız? neyse.

Ceren beş yaşında. Kuaförde annesini beklerken bir yandan da kadınların konuşmalarını dinliyordu. Kadınlar, ölen askerlerin annelerinin nasıl ağladıklarını anlatıyordu. Ceren annesine dönüp ‘Anneciğim, peki ölen teröristlerin anneleri ağlamıyor mu’ diye sordu. Kuafördeki bütün kadınlar ağladı.”

Bianet'ten alıntı bu, 1994teki "arkadaşıma dokunma" kampanyasını anlatan yazıdan. Bir süredir 90ların hak mücadelelerini tek tek, tane tane anlatıyor bianet. Arşivlerin tozunu atıyor ki tazelenelim. metin göktepe de var, hayata dönüş operasyonu ve bir dakika karanlık eylemleri de. 90lar berbat zamanlardı. Bugüne dair ne varsa, oraya, o on yıla sığmış; hatta ilk yarısına. leyla zana da var, merve kavakçı da. sivil itaatsizlik eylemleri, kent mücadeleleri, kadın ve LGBTİ hareketi, her şey. bak o zamanlar delirmemişiz. şimdi de delirmeyiz sanırım. sırf bunun için bile okumak lazım. üç haberden beşinin popülist laga luga olduğu basından kurtulmak için. gazetelerdeki şey gündem değil, ağız oyalayan sakızlar. cakcak. balon yap, patlat. içim şişiyor.

Merak ederseniz, ilk yazı şurda. yazının sonunda tüm yazılara derli toplu link verilmiş; çünkü bianet arşivciliği bambaşka güzel. bazı yazılar ağır ama. bi anda bi bakmışsın, ağlamışsın. oluyor, oluvermiş. geçmeyişinden. sonra havaya, suya, güneşe bak. oh. geçer biraz. insana insan lazım.

*

bu arada, marmara kent ve doğa mitingi olmuş. tabii yine üç beş kişiye kalmış gibi iş. olsundur. eşyanın tabiatı gereği, her toplaşmadan Gezi umacak değiliz ya. o bir daha olmayacak, olsa cıvırdı zaten. siz yine de ranta itirazla doğa savunmasını kalın kırmızı çizgilerle birbirinden ayıran dangalaklardan olmayın, olur mu? bir yandan hırsız kovalayıp onun sonucuna itiraz edene fildişi saraylardaki elit endişeler diye burun kıvırmak - iktisat iktisat olalı, böyle kör cehalet görmedi. neyse. kıt kaynaklar. kaynaklar kıt değil. kıt diyolar. kanmayın.

kapa parantez.

28 Aralık 2014 Pazar

tilk.

şeyi fark ettim, kendime ayırmadığım zamanları. ne ara kitaplar yığılır, albümler dinlenmez oldu, ne zamandır heveslerimi klasörleyip klasörleyip unutuyorum, bilmiyorum. genelde kişisel tarihime bakıp "X zamanında şu olmuştu" filan diye kırılmalar arıyorum (ki uzun bi süredir ilk kez 3 yıldır aynı evde oturuyorum, bahanem genelde taşınma ve yeni düzendir), ama ondan değil. oflayn kalamıyorum sanırım. hangimiz zaman zaman? meh. dikkat sürem kısaldı. okuduğumu unutuyorum ki ben okuduğumu ı-ıh, asla unutmam.mazdım. hiç olmadı şimdiye kadar. geçen gün raftan bi kitap alıp "bunu da niye okumadıysam şimdiye kadar?" dedim kendi kendime, koltuğa yerleşip hevesle açtım... OKUMUŞUM. yani tamam, çok şükür ki ilk cümleden uyandım ve evet, kitap pek bi şaheser değildi; ama bu bi ne demektir deryik, kendine hesap ver. o gri hücreler gri atlarına binip gitti mi, bu bi ne.

zihnim dolu. kafam dolu. gündelik şeyler, gündelik olmayan şeyler, işler güçler, planlar hayaller - beynim güçlü kalamıyor. hafta sonu canterbury'e gittik. güzel, minik bi şehir. ingilizlik fışkırıyor her yerinden. hava buz gibi olmasa daha da severdim bence. ay neyse, ne diyodum? hah, bi dükkanda küvet için kitap tutacağı vardı, hatta aynı şundan. görünce bi dalıp gittim niyeyse. be kadın, küvet doldurmazsın, su israfı diye. hadi kırk yılın başında doldurdun diyelim. o zaman da kitap okumazsın, ıslanır diye. hayatta uğraşmazsın şöyle bi zavazingoyla. e ne o zaman? nasıl bi ihtimal, ne gördün de n'oldu (kendimi döverek blogdan atıcam şimdi)? işte sanırım, ertelediğim, ötelediğim, "yahut vakit olmayan" her şey o saçma aparatta vücuda geldi. haleluya.

bi A4 kağıt alacağım, bir de 0.4 uçlu pilot kalem. tüm kağıdı kuş yemi kadar kareler ve üçgenlerle dolduracağım. o zaman geçecek sanırım, deli pöstekisi lazım bana. böyle zamanlarda halı dokumak, kanaviçe, ne bileyim petek dinçöz için kum boncuklu elbise işlemek filan, öyle şeyler istiyor canım. "bunu yapan kör oldu ama of beyni var ya, mis gibi açıldı, çok memnun" işleri. hiçbiri elimden gelmiyor. telkâri mesela, ne güzel şey oysa. yine böyle zamanlarda seramik düşüyor aklıma. yine özlüyorum, çamur harika bir şey. ve fakat bir stüdyo gerektirmesi inanılmaz. tek başıma baştan sonra yapacak kadar bilmediğimden, bir hoca da gerektiriyor haliyle. tabii çok isteyen evde playdohla da oynar yani ne var ama... işte. meh.

yeni yılınız hiç ummadık şeylerle gelsin blog ahalisi. çünkü nedir, umduklarınızı bulmak çok bi mesele değil aslında. bunu demişken not edeyim: güzel şeyler tabii, hepsi güzel şeyler olsun. güzeliniz özeliniz size, hepimize yetecek gülüşleriniz bize düşsün.

9 Aralık 2014 Salı

maçk.

ben bu satirlari yazarken tepede cookies alert var. seceneklerim de sunlar: "daha fazla bilgi edinin" ve "anladim". anlamiyosan daha fazla bilgi lazim demekmis. boyle seylere takilip kaliyorum bazen. hani misafirleri olan dilencinin aslinda zeus oldugunu hic bosalmayan sarap anforasindan anlayan ev sahibi cift gibi - aa isaret. aliym ben bunu, kullanirim. ayrintilari fallandiriyorum, filizlenince dikiyorum, cicek cicek aciyolar. oysa daha fazla bilgi edinmek, anlamaya yetmeyebilir. neyse, zeus saraplari.

bu sabah gunes yoktu. ev buz. gunes dogsun diye bekledim. dogmak bilmedi. giyindim, gok pembelendi. sonra tekrar mutfak penceresine gittim ve ta taa - bi kizilgerdan ucuverdi. mutfak penceresinin dibindeki agacin dalinin en ucunda duran kizilgerdan (kurdugum en uzun tamlama) oldugundan eminim, niyeyse. iyi denk geldim.

her zaman nefret ettim bu zifir karanliktan, soguktan. yari uyur halde gecirdigim aylar. aralik ve ocagi eskiciye verip mayisla eylulu uzatabilmeliyiz. 21 aralik gelsin de gitsin artik nolur. ciceklenen bahar agacindan guzel bir sey mi var, rica ederim.

***

bi hafta icin turkiye'ye gittim geldim. her seferinde oldugu gibi, yorgun ve cok yorgun dondum. dinlenemedim, dinlenmek icin bi tatil daha lazim. habire fon cektirdim cunku burdakinin beste biri fiyatta ve biraz suslu hissetmekten bir sey olmaz.

yeni yil dilegim de bu t-shirt. nerden bulacaksam artik.
aile ve arkadaslar ve ben. istanbul'la pek ilgilenemedim, ankara'yi simarttim. bir suru insanla karsilastim, deli gibi. yedim, ictim. bunlarin bazen sirasi karisti. parklara gittim, parklar guzel. bebek sevdim, bana gulumsedi diye pek bi havalara girdim. vapura bindim tabii, vapursuz olmazdi. anlari kirptim ani yaptim. bazilarini naftalinledim de sakladim. oyle iste. dar vakitlerde tatilmis gibi. nedir, simdi corek otlu tulum peyniri var evde. ben de ondan sandvic yaptim, ofiste yiyorum. aa bi de trilece yedim. sanirim o tatli oyle olmamaliymis; ama yine de o an lezzetliydi. neyse, bi tatlinin asiri populer olmasi acayip geliyor. macaron vesaire de boyle. abartiyorsunuz.

dem'e de gittim nihayet. her istedigim cay icin "ay o mu? iiy yok, o soyle boyle" deyip baska sey onerdiler ama neyse. sanki menuyu ben hazirladim.

***

her gun yeni bir bilgi: anemon aslinda bir cicek. yani cicegi de var. ben denizler altinda yirmi bin balik halini tercih ediyorum sanirim, boyle su altinda dagilan, uzun sac tutamlari gibi. mavili balikli sac. guzel ondan. cicek hali de pek guzel gerci, el isi dersinde yapilmiscasina. su an TARIMDA ANEMON YETISTIRICILIGININ YERI VE ITHAL CICEKCILIK yazilarina filan denk geliyorum da buraya ozetlemiyorum. aa bi de kremi varmis, yaslanmayi engelliyomus. neyse, yunancada ruzgarin kizi demekmis anemone. afrodit, olen sevgilisi adonisin kanina nektarlar serpince acmis bu cicek. bir nevi gelincik. ama ayni zamanda deniz altinda da bi guzellik. daha ne olsundu, rica ederim.

***

yeni yil tanrilari sesimi duymus olacak ki biricik cicegim simge londra'ya tasiniyor. arkadaslanma danslariyla kutladim bu fikri. bavuluma atip kacirmak istedigim insanlarin sayisi bir azaldi. arkadaslar guzeldir, pek sevincliyim.

bi de ben buradaki vizemi uzatacagim, vizelerimizi uzatacagiz. benim canim sirketim, karsilamiyor masrafimi. zorunda degil zaten de bi ikram yapabilirlerdi. yapan yapiyor. ama iste, yapmiyolar. sasirmadim ama iste, bi umut var miymis neymis. tulum peyniriyle yedim onu da bi guzel.

londra zalim, yilbasi yakisiyor. yabanmersini sosundan bence. guzel sehir. fark ettim ki ben burda yasamayi seviyorum - yani, alismaktan ote bu. turkiyeyi (hayir, turkiyedekileri) ozlesem de. londra henuz ne kadar evim, bilmiyorum. 2,5 yil oldu, az degil; ama bunlarin kafamda dereceleri farkli sanirim. ankara 8 yila ragmen tam bi ev olamamisti mesela. londra bazen cok ev. bazen de iste, benden vizeler istiyor filan. neyse, "yasamayi sevdigim, istedigim sehir" sanirim simdilik. ev olusu suruyor.

***

baska? kendimi dinliyorum. biliyosunuz cok konusuyorum, dinlemesi de zor oluyor. 2015'ten niyeyse pek umutluyum, sanki herkes oyle. her seyin guzel olacagi bir yilmis gibi. olmazsa n'apcam bilmiyorum. pirpir hallerdeyim. sanirim iddia ettigimin aksine, ben bu yeni yil bekleyislerini seviyorum. 2015 de bekleneni yapsin rica ederim. isi ne.

daha fazla bilgi edinsem mi, yoksa anlamis miyimdir? hmm hmm.

20 Kasım 2014 Perşembe

ilk kez aşure yaptım, annemin teyzesinin tarifiyle. menekşe gözlü teyzesi. en lezzetli yemekler hep onun mutfağından. onun kızı verdi bana bu tarifi, bir sürü dip not, uyarıyla. aile tarifiyle yaptım diye daha lezzetli oldu bence. aşure benim için dini bir anlam değil,  törensel bir anlam taşıyor. aşure yapılan bir evde büyümedim mesela, ama bu kuşaktan kuşağa geçişini önemsiyorum. annemin kuzeninin (tarifi aldığım kişi) kızı yok, ama beni kızı gibi sever. soyadı erkeklerden ilerleyebilir, mutfak törenleri kadınlardan yürüsün. ben o tarife bi kuşaklık daha el verdim sanki. o dip notlar bi kuşak daha harfiyen uygulanacak. o yüzden kıvamını, tadını tutturunca kendimle çok gurur duydum. belki de 30 yaş insanın kendine törenler tutması, gelenekler arayıp bulmasıdır. ayrıca köşedeki bakkal aşure yapmama çok sevindi, "bizden katkı olsun" diye fındık, ceviz verdi. ben onlara aşure götürmezsem olmaz. sonra bu bizim törenimiz olur belki. çünkü iyi insanlar, çalışkan, hep gülümseyen, hep kibar, iyi niyetli insanlar.

daldan dala: birlikte iş yaptığı insanları delice önemseyip esnafını umursamayanları hiç anlamadım. bence esnafta şanslı olmak, sahiden insanın gündelik hayatını renklendiren bir şey. mesela burdaki terzi. sonra kuru temizlemeci ikili. nalbur. sırf bi güleryüzü çok görüyo diye nalbur değiştirdim ben. lavabo filtreleri çeşitleri ve doğru kullanım alanları üzerine 10 dakikalık sohbetin aslında bu konuyla hiç ilgisi yoktu, sadece sohbetti mesele. bu ve benzeri işte - kimi insan günü hafifletiyor. öyle yapmak zorunda olduğu için değil, içinden geldiği için. aşureden filtreye hızlı geçişlerdeyim.

bakınız burası da duruyor. ölmüyor, sürünüyor.

gidip aşure yiyeceğim. yedikçe anılar anılar. moda'da bir balkon ve etrafında kocaman ağaçlar, demirlerine konan kargalar ve kahkahalı çay.

31 Ekim 2014 Cuma

brb

Doktor, MR ve fizik tedavi esliginde, kendime koydugum teshis onaylandi: yalanci siyatik de denen seyden olmus, priformis kasimi incitmisim veya bi siler. tam bir wikipedia doktoruyum. zaten agrim yok gibi bir sey artik da maksat duzeltmek tamamen. fizik tedavici "bu kaslar tas gibi, bu kaslarin hali ne" diye beni yogurdu, bi hareketler verdi. sonra ben nerden estiyse "ya aslinda sol omzum agrimasin diye sag tarafa agirlik veriyorum, ondan mi oldu ki?" dedim. o da hevesle sol kolumu incelemeye alip biraz da onun icin "bu kaslar daha da beter, tas gibi, kaskati, uuu" dedi. omuz icin tedaviye devammis. aman da aman saglik raporlari.

burayi kapatmayi, sifirdan baslamayi dusunuyorum bazen. kapatmak derken, durur da iste, islemez. kiraci degilim ya. sonra arsive bakiyorum - hohoho yani. veya Aysin yorum birakiyor (Aysin'in HALA okumasi etkileyici, evet), o sayede hatirliyorum bazi yazilari. bilmiyorum iste. veya bu dedigimi yaparim, haberiniz bile olmaz. gibi gibi. 


yolumuzu aydinlatan fosforlular ve temsili ben.
haftaya 30 yasimi kutlayacagim. yeni yas kararim "asla yapmam" diyecegim seyleri yapmak; cunku "kesin yapacagim" dediklerimi zaten yapmiyorum. nasil? bence cok mantikli. Bir de 30 kedi bulup ortalarina oturmayi, oturup da bir turku tutturmayi planliyorum. Maksat yollar aydinlansin.

12 Ekim 2014 Pazar

devrik

şu an yan yatmış, kalçama sıcak su torbası dayamış, bacaklarımın arasına da destek olsun diye yastık koymuş vaziyetteyim. devriklik bu. bir haftadır bulabildiğim en rahat pozisyon. ortaokulda koşmak yerine kenarda fısır fısır gülüştüğüm beden derslerinden üniversitede yarıda bıraktığım dans kursuna, hollanda'da binmediğim bisikletten istanbul'da evimin dibinde olduğu halde gitmediğim havuza kadar sporla ilgili tüm pişmanlıklarımı tesbih yaptım, çekiyorum. iyi ihtimalle kas zedelenmesi, kötü ihtimalle siyatik / fıtık başlangıcı gibi belalardayım. iyi bok oldu.

benim canım tatlı. bilen bilir, mızmızımdır. hep bi ağrım, sızım bir şeyim olur. kendimi bile bezdiririm. işin komiği, arkadaşlarımın çoğu da mızmızlanmadan nefret eder, yine iyi çekiyolar beni. dilimi ısırsam susmam, öyle. ve fakat hepsi gerçek ağrı ve sızı, uydurmuyorum. kendimi bildim bileli en çürük, dokunsalar elde kalan kız bendim. bi yandan da alışığım, geçiyor işte. tek korktuğum şey hareketsiz kalmak. eylül ayında nerdeyse her hafta sonu bir yere seyahat etmek gibi bir delilik sonucunda sanırım. en son yine sırt çantasıyla seyahate çıktık ama kalçadan bacağa uzanan, o tanıdık ve lanet ağrı başladı. uyuşma. batan iğneler. siyatiğin sözlük karşılığı. iki hafta oldu. geçen hafta işe gitmedim, dinlendim. tarif ettiğim pozisyonda saatler geçti.

ingiltere'nin lanet sağlık sisteminde fıtıklı hastaya bile "iki dinlen geçer" dediklerini bildiğim için, şimdi bi doktordan diğerine azimle "MR istiyorum ben" diye inat ediyorum. bakalım, olacak gibi. fizik tedavi versinler, emir eri gibi düzenli gideceğim. tövbekar bir hantalın yeni hayat güncesi.

30 yaşıma bir aydan az kaldı. ben bu vücudu nasıl böyle savsak kullandım, ona kızıyorum. kronik bir derdim, sakatlığım yok. sağlam vücut. sahip çıkmamak nasıl bi dangalaklık acaba? neyime güvenmek? düzenli olarak kardeşime "bak spor yapmazsan böyle oluyo işte" diyen ibret mesajları atıyorum. gelecek nesiller poposunun üstüne oturabilsin, derdim o. "yüzüyodum ama?" filan diyorum bi de kendime. acınası. popoda sıcak su torbası ne, allah aşkına ya.

bir de sanırım ilaçlardan veya ağrıdan, sahiden fena rüyalar görüyorum. kore korku filmleri ile beynimin dehlizleri arası bir yerde. güzel olunca da bir o kadar güzel gerçi. yine de uyku yorucu iş bu ara. bi yandan da kaçınılmaz; ilaçla kafama balyoz vurulmuş gibi uyuyorum.

*

son tatilimiz budapeşte - viyana - prag üçlüsüydü. üçer günden, dokuz gün. budapeşte'nin geceleri, viyana'nın tatlıları ve prag'ın silüeti. ya ilkbahar ya da sonbaharda gitmek istiyordum, ikincisi oldu. güzel gezdik, çok yedik, biraz da aklımızı bırakıp döndük. prag kullanmadığı güzelliklerini verse, ikinci el filan demeden alsak, bizim şehirler ihya olsa keşke.

*

haberler, gündem berbat. ben de StumbleUpon, Pinterest, ne varsa onlara sığındım. bu bi lüks evet. her şey renkli ve güzel oralarda. onlara kaçıyorum. üç günde 40 kişinin ölmesini ideolojilerle tartışana kadar toplanıp da YETER diyememeyi, demeyişimizi, denemeyişleri düşünmek istemiyorum. benim canımı acıtan tek şey, birlikte yaşama hayalinin vazgeçilen ilk şey olması. oysa bu hayal, sağlam bir inat gerektiriyor. bir on yıl sonra, bir akşam yemeğinde haberleri izlerken bir itirafçının "kobane olaylarının arka yüzü... az sonraaa" spotu duymak, kaçınılmaz. bunu bile bile... her işimiz lades bizim.

gerçi, "hanım azıcık suyundan da koysana" der, düşünmeden, hatırlamadan geçiririz o yemeği belki. bana yüzümüz kızaracak gibi geliyor; ama hayır, yanılıyorum. kızarmayacak.

8 Ekim 2014 Çarşamba

tercih

guzel insanlar var. guzel gunler olacak. bugunun hicbir kavgasi dunden de yarindan da ayri degil. dert bitmiyor belki; ama esas mesele iyiyi, guzeli, dogruyu, adili dert edinmekte. akli, mantigi korumakta. ortak payda bulamamak, ortak dil bulamamaktan. hayirlari degil, evetleri konusmamaktan. yuz kisinin analiz yaptigi memlekette bir kisinin bile tansiyon dusurmeye calismamasindan. kimin kimden nefret ettigini ezberledim. cok da icten ediyorsunuz, elinize saglik. o nefret size yetiyor da otesini aramiyorsaniz, ona da care yok. nefretle ofke arasindaki farki bile kacirdi insanlar artik. brezilya dizisi temposunda gundem sevdasi.

oysa duygular kimsenin umru degil. benim de degil. kimi sevdiginizin, kimden nefret ettiginizin zerre onemi yok. baris duygu isi degil, akil ve mantik isi; ama savas dedigin tam da o duygu manipulasyonunun zaferi. yapmak yikmaktan zor oldugu icin boyle. huzur zor oldugu icin boyle. pal sokagi cocuklari gibi "ama anne o baslatiiiiigg" demeden yasamanin hikmetinden, boyle. hayat bilgisayar oyunu olmadigi icin boyle. kastim, endiseli anne edasiyla "galeyana gelmeyin yavrum, siz onlara uymayin cocuum" demek degil tabii. ama aciklamaktan yildim. herkes anladigini alsin.

ulke yine yangin yeri. herkes birbirini sucluyor ama bir gunde 14 kisinin oldurulmesi gibi bir agir gercek bu yuklerin arasinda yerini bulmuyor. kimsenin cigerine cokmuyor. sayidan bile emin degilim, demin 18 okudum bir yerde. kimse o 18'i bilmiyor. sira gelmiyor. agiz dalaslari daha tanidik, tanidiksa kolaydir. nefret cabuk ogrenilen, insanin hucrelerine sinen bir refleks. kimi icin yutkunmak kadar siradan. birine yutkunmamayi nasil ogretirsiniz ki?

guzel gunler olacak. bu yazi da cicek bocek, ne diyon kizim sen yazisi olsun. baska yerde de dedim, cacikta nane yok diye karisini oldurebilen insanlarin elinde din, vatan, politika filan, kitle imha silahi zaten. kutsalin cezai ehliyeti iptal etmesi gibi bir genelgecer kabul var. ama guzel gunler gelecek. ne nefretin tanidikligi, ne savasin duygusalligi, ne de bu sirazesinden cikmis hoyratlik surer. ben sadece aklin, ilmin, mantigin sukunetine inaniyorum, guveniyorum. sagduyu cagrisi degil bu. daha fazlasi. insanlarin icindeki yaratigi terbiye etmesini degil, ondan kurtulmasini istedigim icin.


delirmemek icin Aydinlanma donemi resimleri, edebiyati filan iyi geliyor. umutsuzluk kadar insani tuketen bir sey yok. akrep gibisin kardesim demis ya Nazim, o siir bile yetmiyor artik. herkes uzman, herkes bilirkisi. laf kalabaligindan bunaldim. sosyal medya dev bir ayna, herkes soylev cekerken kendini seyrediyor hayran hyran. kimi siyasi partilerle sinirli, dar bir ufukla ahkam kesiyor, kimine son guncelleme 1980lerde gelmis. kimsenin de elle tutulur bir sey dedigi yok, onu diyecek olana ulasmak zaten zor, sessizce diyor kosesinden.

uzaktayim evet, tuzum kuru. oysa burda kimse madimak'i bilmiyor. insanlarin diri diri yakildigini izlerken biz, kutsallar ve hassasiyetlerle paketlenip hakli cikarildi bu katliam. kimse maras'i bilmiyor. kimse bu ulkenin 90larini yasamadi. burda kimseye anlatmam, anlatamam. anlamayacaklarindan degil. gozlerindeki o bakisa tahammulum olmadigi icin. nedir, insanin cigerine cokuyor iste.

bana yine ben lazimim yani. onun da caresi iste, guzele, iyiye guvenmek. sirf bunca nefretin buyuklugu karsisinda dilim tutulmasin diye. gunun sonunda, elde kalan tek sey 14 yeni mezar ve cinayetiyle gurur duyan insanlar. etkisi kusaklar boyu gecmeyecek bir belanin icinde, girtlagimiza kadar battik ve evet, ben hala iyiye, guzele, akla, mantiga, dogruya inaniyorum. illa bir taraf secilecekse, tercihim bu.

22 Ağustos 2014 Cuma

2208

ofiste biri bana "dunyayi merak etmemi sagliyosun" dedi. siradan bi sohbet sirasinda, ovgu olarak degil de bir tespit gibi. benden yasca ufak, kardesim kadar sayilir. cok sevindim. dunyayi merak etmemi saglayan insanlara hep cok mutesekkir oldum; kimine tesekkur edebildim, kiminin etkisini gec fark ettim, kimi de coktan vefat etmisti. bence merak, cok kiymetli bir sey. biraz da olsa bulastirabilmek de o yuzden en buyuk gururum. bu bana bikac gun yeter, dusunup dusunup gulumserim artik.

*

bana hala garip gelen seylerden biri, feysbukta, twitterda filan dan dun herkesin ilk kelimede dumduz kufretmesi. evet, selaam, o naif benim. sokakta yapmadigini sanalda yapma konusu yeterince konu oldu, biliyorum. ama yine de bu rahatlik beni sasirtiyor. gerci kucukken tuhaf bi sabir kazanina dustugum icin kufre filan takilmadan tane tane anlatmaktan pek gocunmuyorum; ama yine de yadirgiyorum. kirilmiyorum, bozulmuyorum, sadece ayipliyorum sanirim. ne gerek var ki? gecen gun bir dergide, cocukken dini okula gitmis birisi soyle diyordu: "rahibe gibi yetistirilmenin yegane iyi yani kufretmeden meramini anlatabilecek kadar kelime ogrenmek zorunda kalmak". biraz da boyle bir sey, iste.

bir de aslinda ben kufur severim; ama iyi kufur. oyle hickirik gibi bir sey degil benim icin. kufurbazli kda bu degil. olacaksa agiz dolusu, sunturlu, tam yerinde olsun. az olsun, oz olsun, duyanin dili tutulsun. "amk" mesela, artik marti cigligi gibi bir sey. amk amk amk diye dolasan insanlar var ortada. bi istavrit icin birbirlerini gagalayabilirler gibi. e koy istiyosan tamam da artik koyma etkisi de yok, sen demin sakiz edip bitirdin. her cumle basinda ay demek gibi, her cumle sonunda amk deme aliskanligi. ozetle, bazen sirtimda ince bir sal, porselen cay fincanimi tabagina yerlestirirken ic cekerek "ah bu yeni zamanlar..." demeye cok yaklasiyorum. can yucel dirilsin ve "sus len, kufru kirlettin" filan desin ya da. o da olabilir.

*

cumhurbaskanligi secimleri dahil, turkiye politikasini en tazecik merak ve ilgiyle takip eden tek kisi benim eski mudurum sanirim. Kendisi Cek ve genelde Erdogan'a hayret ediyor. Cumhurbaskani olusunu uzuntu ve kaygiyla karsiladigini bana l-mailde ":(((((((((((((" gondermesiyle anladim. Teselli mi etmeliyim, sakaya mi vurmaliyim yoksa BUNALC NEDIR, NEYE DENIR konulu bir cevap mi vermeliyim, bilemedim. sakalasirken birbirinin omzuna vura vura orayi curuten, uyusturan ergenler gibi, devlet benim kolumu bacagimi uyusturdu artik. BUYUK RESME BAK diye bas bas bagirip neyin oncelikli oldugunu ilan edenlere inat, ben mikro dertleri sahipleniyorum. buyuk resme herkes bakiyor, hatta sasi bakip sasiriyor filan. benim her yerim curuk icinde, gozumu anca aralayabildigim icin, anca kucuklerine bakiyorum.

demin ofiste "olasi bi istanbul depreminde en az 1 milyon kisi olecekmis. en fazla on yil icinde bekleniyor." dedim sakince. "hmm really?" dediler. really bebegim. su londranin onda biri kadar nufus, yarilmis yerin, tozun, betonun ve demirlerin altinda kalacak. kurtulanlarin bir kismi ic kanamadan, soguktan olecek diyolar, dogal tabii. kangrenle kolu, bacagi kesilenler sansina sukredecek. acligi ve sefaleti tadacak, bugun her bir mendilci cocugu kiskislayan, dilenci gorunce cantasini saklayanlar. dukkan yagmasinda veya yardim dagitiminda cikan bir kavgada bicaklanarak olenlerin, o boslukta tecavuze ugrayanlarin veya kendini, cocugunu satarak yemek bulmaya calisanlarin kaydi olmayacak bile. acik, irinli bir yara gibi kalacak istanbul ve surekli tuz bosalacak ustune. her seferinde siyah bi bulut yukselecek, bok kokulu. sizse anca yardim kampanyasi yapacaksiniz. bilmemkac bilmemkaca bir SMS ile, Istanbullu depremzedelere bir kap sicak yemek ve battaniye gondereceksiniz. tek derdiniz gida fiyatlarina etkisi, stratejik derinlikler ve turkiye ekonomisi olacak. ben de herhalde delirip bayir asagi kosacagim, olmayan yokuslardan. really yani, really bebegim. ama size ne.

*

boyle bir seyler.
yazmadim diyemeyiz.

28 Temmuz 2014 Pazartesi

yorum geldi, "artik yazmayacak misin?" diye.
ben de kendime sorup duruyorum zaten. acaba artik yazmayacak miyim? yazicam galiba. icimden yaziyorum gibi. kafamda bir seyler. bitiremedigim peru yazisinin yil donumu gelecek. o da bi si diil, gitmeden nilay'a yetissin diye bitirmeyi hedefliyodum, gitti geziyo.

neyse, yine tatile gittim ben. blog tatil gunlugu olsun bari. olabilsin diye olsun. kendime not.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker