15 Ekim 2006 Pazar

bana kitap al

yaratıcı çalışmalar, zeki ürünler... devamını bekliyoruz. parizyenlere hediyem olsun.

akşam akşam çok eğlendim, sonunda kendileri kahkahayı koyveriyolar, ona gülüyorum :)))

bir irish pub'da yaşlanma hayali

valla sizin var mı bilmem. belki homer simpson yüzüden gelişen bir "her akşam gidilesi ev haline getirilesi biraz da uyuz bir barmeni olsun ki didişilesi" irish pub hayalim vardır. orda yaşlaniym ben. şu an okulun dibinde iki seçenek var:

prince's bar- oldest pub in town. sloganı bu. çok alengirli bi mimarisi var, alt katçığa iniyosunuz yan tarafa bağlanıyo falan. ama müzik sorun. ayrıca "uf şu uluslararası öğrencilerden gına geldi" diyen hariç barmenleri şeker insanlar. genelde palm satıyo. okulun dibi.

o'casey's pub- içinde irlandalı olmayan bir irish pub. kapısının önündeki kara tahtada haftanın maçları ve yayın saati yazılı. yemek pahalı, içki ucuz. maç olduğu günler tıklım tıklım irlandalı kaynıyo. türklere çok benzettiğim için irlandalıları seviyorum. grolsch -guiness ikilisi satılıyo. okuldan 2 dakika yürünüyo.

ben casey's'i seçtim, mutluyum. maç bile izliyorum. çoğu akşam gidiyorum, taburem belli. brit pop- 80ler arası güzide playlisti beni mutlu ediyor, hatta beni görünce beatles çalmayı öğrendiler bile diyebilirim. ama bu tercihin yegane sebebi prince's barda uyuz barmen olmayışı. oysa casey's öyle değil. hacivat-karagöz tadında didiştiğim ilia (heralde bööle yazılıyo adı) isimli israilli bi barmen var. incileri:

- sen veledin tekisin benden fazla beatles şarkısı bilemezsin, iddiaya giricez. (sonuç: büyük boy guiness kazandım. Beatles'ın Girl isimli bi şarkısı var çünkü. inkar saçma)

- ("google'da baktın mı ilia, var mıymış ööle bi şarkı" sorusu üzerine) arkadaşlarıma sordum, hatalısın. (google'a sor, haklıyım!!) sormiycam google'a. arkadaşlarım var benim. olsa ööle bi şarkı bilirlerdi. (getiriym çalalım?) google'a bakarım ben. gerek yok.

- tabii kendin ödediğinde küçük boy grolsch, iddiaya girerken büyük boy guiness. uyanıklık bu. cimrilik bu. (hayır ilia, canım istemiyo) hayır işte, yahudilik ediyosun! (ne diym ilia, sen daha ii bilirsin)

-saatin iğrenç, saat bile değil, çok çirkin (bütün arkadaşlarım: üstünde tavuskuşu var ne şirriinn çok tattllıı)

- votka ve elma suyu mu? midesizsin. terbiyesizsin. canisin. (bütün arkadaşlarım& diğer barmenler: votka ve elma suyu muuu evet harika bi fikirrr)

- (ben aslında bira sevmiyorum dememin üstüne) öldürsen sana votka ısmarlamam iddia bira üstüne. (nerden çıktı onu demedim) olsun, ben baştan söyliym.

-adının ne olduğu biliyorum; ama delia diycem, çünkü daha kolay. ama sen benim adımı doğru söylemek zorundasın.

- türkiye avrupanın bi parçası niye kalkınma çalışıyosun? siz geri kalmışsanız biz ölelim. (ilia siz israil olarak fazlasıyla zengin bi ülkesiniz, biz dış borç alıp duruyoruz, deli misin?). hayır hiç de bile türkiye daha gelişmiş, daha zengin bizden. (peki ilia öyle olsun ne diym). öyle tabii sen bilmezsin.

- (haftalık vardiyanız mı var nasıl çalışıyosunuz) istediğim zaman çalışıyorum. (geçen gece yoktun da) çalışmayabilirim tabii, özel hayatım var benim, evet var hala var! her dakika burda değilim!! (meraktan soruyorum ilia ne baarıyosun?!) bilmezsin sen, bu bar insanların özel hayatını emmekle meşhurdur.

- son bi içki? (yok yeter bu) içmen gerekir. (para kazanıcan diye mi) benim cebime mi giriyo sanıyosun? oof hiçbi şi bilmiyosun. son içki ikram edilince içilir. (iyi peki bi şarap) niye bira değil? (şarap istiyorum?!) iyi al bakalım (-ve ilia ilk kez para almayı unutur!!-) hızlı iç yalnız (ii de içmek istemiyodum ki zaten, bekle bari) müşteri sayısı azsa sizi kapı dışarı edip erken kapama hakkım var. hızlı hızlı!!
.
.
.
daha gider bu :)) "hate me ilia" - "im too busy right now" gibi kalıplaşmış selamlarımız dahi var. işin komiği casey's'e gitmediğim de, fiddler's olsun, pater olsun, ilia orda. "yine mi sen yaa yeterr" diyerek selamlaşıyoruz. R'leri söyleyemiyo sanırım, bi de aksanlı ingilizce ve nemrut bi surat olunca evlere şenlik bi sohbet.

özünde iyi bi insan. casey's rengi. barımı seçtim, mutluyum. güzel bir kış olacak.

delileri seviniz

Mikrokredi nedir ne değildir'i çok sessizce konuşuyor Türkiye; halbuki o kadar iyi işler yapıldı ki mikrokrediyle. Hani göz oyacak yer arıyoruz ya güya, öyle değilmiş meğer, kefil gösteremeyen binlerce insanın borçlarını %100 geri ödediğini gördük mesela ülkece.

işte bu yüzden, deli gözüyle bakılan birinin yüzünde yaptığı işe olan inanç parlıyosa, onu çok seviniz. bu yazıyı da lütfen okuyunuz. aceleniz yok, vaktiniz çok. bi blog eksik okuyun ama bu yazıyı atlamayın.

genetik ilmine giriş

bizim ailede genler kuşaklar arası sekiyo. benzeşmeler şöyle: defne teyzeme, teyzem amcasına, annem halasına, ben en çok babamın teyzesine, babam alakasız bi uzak akrabaya. bu genetik sekme işini anca kısmen gösterebilirim. En tuhafı, annem anneanneme benzemediği gibi, bizim de anneme hiç benzemiyo oluşumuz. anneannemi andırıyoruz arada belki; ama o da bazen. bu vesileyle buyrunuz efendim Sabuş- kızı Sim- kızı Deryik:








şimdi bu benzememe halinin iyi yanlarını düşündüm, bulamadım. kötü yanı da yok pek galiba. işte teyzemi annem sanmaları ve "ay yok olamaz hiç benzemiyosunuz" gafları dışında. annem de kendi anneannesine benzermiş biraz. renkler yani. lisede hesaplamış idim, defneyle ikimizin de aynı renklerde doğma ihtimalimiz %6,25 falandı.

bu da bööle sırf sabuş'un fotosunu koyma amaçlı bi posttur.

not: şuraya koyacak ağız-burun-göz, her şeyin yerli yerinde olduğu bi tanecik fotoğraf bulucam diye çatladım. o yüzden somurtuyorum efendim. başka türlü fotojeni cidden teğet bile geçmiyo bana.

kişisel

tarihim tekerrürden ibaret. bana teğet geçen her tarihi de tekerrüre sürüklüyorum sanki.




-benmerkezcilik merkezi, buyrun?

14 Ekim 2006 Cumartesi

apolitik edebiyat arzusu

Nobel'i pamuk aldı. "edebiyatla değil politikayla" deniyor. politik olmayan şey edebiyat olabilir mi peki? yani kaç tane polisiye roman yazarı aday olacaktır ki? 32 kısım tekmili birden aşk fotoromanı mı alsaydı? apolitik edebiyat(çı) mı istiyoruz? yıllardır darbe sonrası buhranıyla kalem fobisi edinmiş bi millet olarak aslında her çizginin (burun altı çizgisi bıyık bile dahil buna) politik olduğunu niye hala inkar ediyoruz ki?

tabii ki politik, tercihen politik. komik geliyo bu tartışma bana. Edebiyat politiktir; çünkü kalem politiktir. yaşar kemal de politik olduğu için adaydı. Pamuk'a karşısınız, değilsiniz, o kısma girmiyorum, giremiyorum. burda adımbaşı "ermeni meselesi hakkında ne düşünüyosun" sorusunu cevaplamaktan gına geldi, o yüzden bi şi demiycem. bu da politiktir bi yerde.

pal sokağı çocukları kutuplaşmasını sevmiyorum, bu bir. orhan pamuk'un sanırım bi tek "yeni hayat"ını okudum, küçüktüm bi şi anlamadım, sonra da denemedim. haliyle ağız açmıyorum, bu iki. yaşar kemal'i okuduğumda ağlamıştım, bu üç. pamuk 32 yıldır, odasındaki 8 saatlik mesaisinde araştırıyor, okuyor, sadece roman yazıyor, bütün her şeyin dışında bu azim bana ilginç geliyor. hititoloji gibi (bkz. bikaç alt post). bi tek o değil belki bunu yapan, ama bu emektir.

demeç vermeye bayılan bi milletiz, tek bildiğim bu. hatta demeçlerde 15 dakikalık şöhret arıyoruz. herkes konuşuyo yarabbim, herkes. Vatan haini... Edebiyat dehası... Sanki herkes diğer adayları okudu, onların politik duruşunu biliyor, Pamuk'u zaten yalayıp yutmuş, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal'i de, birbiriyle kıyaslayabiliyor falan... ya da hepimiz devlet arşivine indik, osmanlıca metin analizi yaptık, bi baktık soykırımmış ya da değilmiş, falan filan...

hepbir ağızdan konuşuyoruz, ama asla dinlemiyoruz. ya siyah ya beyaz. Onu da geçin, nobel barış ödülünü alan Yunus'u niye konuşmuyo bu entel ülkem? o adam benim kahramanımdır, gülüşü en aydınlık insandır. biz bazen kendi küçük kuyumuzu çok derin sanıyoruz. Sanıyoruz ki bütün dünya bizi konuşuyor, oysa biz dünyayı bilmiyoruz bile. Biz gazetenin dış haberler kısmında sadece "türkiye hakkında yorumlar"ı okuyan bi milletiz. Haftalık gündem tüketimi alışkanlığımız var. Orhan Pamuk şu an bu ülkenin Semra Hanım'ıdır. her bir yerde konuşulması açısından diyorum, yoksa insaf, o kadar da basit değil bu adamın yaptıkları ve daha uzun süre kalacaktır- ama nobeli nasıl aldı'yla değil.

Bir sürü ülkede yeniden basımı yapılacak kitabı Kar, sanki başka kitabı yok gibi. bu da politik bir tercih, yayınevlerinin tercihi. hayat politik arkadaşlar. korkmayınız bundan. politik olmak kötü bir şey değil, bilginiz olduğu sürece. birikimi olmadan politikleşme girişimleri, demeç veren pal sokağı veledi seviyesinde kalıyor; basit kutuplaşmalar, klişe kalıplar... korkmayınız, siz de politik olunuz, isterseniz tavır alınız. Bu arada, "kana kan dişe diş" bir tavır değil, pal sokağı veletliğidir.

onun dışında ben şahsen ağzını açtığı zaman apolitik bulutumsular savuran bi insandansa ermeni soykırımı var diyeni dinlemeyi tercih ederim. neticesinde bu ağız tartışmak, bu beyin düşünmek için. ve tartışmak illa ikna etmeyi, baş ezmeyi, "hööytt ne dediynn seyynn" lemeyi gerektirmiyo. çünkü o zaman fransa'nın sevgili kanuncuğuyla aynı şey işte: "ne dediynn seynn".

politik olun arkadaşlar, okuyun, yazın, izleyin, düşünün. karşı olun ya da tamamen katılın; ama politik olabilecek kadar birikimden sonra. klişeleri aşalım aşkıyla yanıyorum.

boş konuşmayalım yani. her şeyi basitleştirdikten sonra kestirip atmayı afilli bi şi sanmayalım.
esenlikler dilerim.

13 Ekim 2006 Cuma

mütemadiyen mecburen

atlı karıncada gidip bi yere varamamak. koşu bandı gibi monoton değil. bi kere daire çiziyosunuz, o da yetmiyo yukarı aşağı hareket de var, sonra bi de müzik var. koşmuyosunuz, etrafta sizi seyredip yerinizde olmak isteyen veletler var, el sallıyosunuz falan, eğlenceli. üstelik atınız o kadar süslü ki... isteğe göre deve, eşek, hatta tavşan bile olur. ama işte biri çalıştırıyo o zımbırtıyı, elbet durdurur. devridaim esası işliyo. paşa paşa ineceksiniz. siz el sallarken gıptayla bakan pamuk şekerli, sümüklü çocuk yerinize geçicek. siz annenizin elini tutup uzaklaşırken gözünüz atlı karıncada, boynunuz tutuk, yürümeye çalışıcaksınız.


derken ilerde dönme dolap olduğunu göreceksiniz. koccaaamaannn. rengaareenkkk.. yusyuvarlaakk.. o sümüklü çocuk atlı karıncayı bi bok sansın, bu müthiş bi şiiiyy... vaaoov hattaa.. anne biniym mi nolur nolur valla bi şi olmass nolur biniym mi biniym mi bak biniyo çocuklar nolur anne biniymm...




anneler de bi tuhaf.
"yavrucum, o da gitmiyo bi yere, o da daireler çiziyo" demiyolar.

12 Ekim 2006 Perşembe

eşik

eveeaaattt an itibariyle eşiği aştım.
Google earth üzerinden boğaz sefası yaptığımı duyurmuştum ve hatta beyoğlu. Ayrıca youtube sağolsun, bütün istanbul videolarını izledim. merak ediyosanız, evet gözlerim doldu. sonra ilgilenen ilgilenmeyen bir sürü insana türkçe şarkı yolladım, bi kısmının sözlerini bile çevirdim. hatta üşenmedim, çakkıdı'nın klibi yolladım bi arkadaşıma. bi şiir manyağını nazım hikmete yönlendirdim, cem karaca'dan ceviz ağacı eşliğinde. ataklarım sürecek.
sadece zeki müren dinliyorum bikaç gündür. hani soran olur da cevap veremezsem manyaklığıyla habire istanbulla ilgili bi şi okuyorum, bi de şarkılar hakkında. hatta ada sahillerinin aslında gayet arapça bi şarkının üzerine türkçe sözler olduğunu (tek ben mi cahil kalmıştım?) öğrendim. kosta rika'dan mersedes şu an türkçe kalıplar çalışıyo, grameri soruyo falan. müzeyyen senar fan club kurma girişimleri olan kolombiyalı insanlar yarattım. reggae manyağı insanlar zeki müren şarkıları indirmeye başladı. yaklaşık 11 branş var burda, bir branşın öğrencileri study visit kapsamında istanbula gitmeye kararlı, bahane arıyolar. hemen bizim okulu söyledim, araştırmalar var falan, koşun gidin bakın...
özledim, napiym. çok feci özledim hem de, çok. daha 5. haftam, biliyorum. ama bu etrafımda istanbul yaratma çabası.
perdeyi açıp dışarda ne olduğunu görmek istemiyorum. bırakın istanbul sanayım biraz.

10 Ekim 2006 Salı

yuh .

hititoloji

böyle hayatlar var. sessizce ilklere imza atıp, sessizce giden. Ord. Prof. Sedat Alp , Türkiye'nin ilk hititologuydu, 93 yaşında öldü. 10 kitabı var, 1'ini okumuştum, su gibi akan bir kitaptı, lise 1 mi neydim, çok zevk almıştım. Sedat Amca'ydı uzaktan da olsa, aile dostu.

Bir insan hayatını hititolojiye adayabiliyor, bir ilk oluyor. ne güzel bi hayattır bu. mürekkep balığı ya da meşe ağacına adayan insanlar da var, onlar da bu gruba dahil. Bense işte master diye burdayım, hayatımı en fazla biraya ya da kırmızı şaraba yaslıyorum, bi şeye adadığım yok. insan durup düşünüyo bi an ister istemez, "bu nasıl bi kararlılıktır" diye. nasıl bir merak, nasıl bir aşk, nasıl bir azim...

fotoğraf çekmeyenler utansın

Dün kara'dan mail geldi: "yarın kanada için şükran günü, pot luck yapıciiz". pot luck eğlenceli bi şi. adından da tahmin edileceği üzere, herkes birbirinden habersiz, tamamen şansına bi kap yemek getiriyo, hem böylece ev sahibi sürünmüyo, hem de bir sürü çeşit yemek oluyo. lisede yapar idik, özlemişim.
Bugünkü TBC işi bittikten sonra hayvani boyutlarda bir kebap yedik ve "vakit mutfak vakti" dedik. üstelik benim gibi mutfağa ilgisizlikle fobi sınırında dans eden biri için inanılmaz bi şiydi, mutfak beni çağırdı resmen. tabii marisol'ün mutfakta yaşaması da önemli bi faktör.
Efendim, cacık yapmakla başladım. sarımsaklı tabii ki. kuru nane yoktu, az buçuk kekikle mızıkçılık yaptım. biraz zeytin yağı. cacık yoğun içilir kanaatindeyim, kıvamı tutturucam diye uğraştım. Neyse, peruluların HER ŞEYE sarımsak koyduğunu düşünürseniz, cacıkın nasıl bi sükse yaptığı tahmin edebilirsiniz. vejeteryanlar ayrı bi sevindi. tam 8 kişi tarif istedi.
sonra hazır yanımda gürcistan ve peru desteği de varken dedim ki "vakit tamamdır". evden özenle getirilen hazır sakızlı muhallebi tozları dolaptan çıktı (bu da bi şi ama di mi... tabii ki bi şi!). tariftekinden az süt koyma riskini aldım ve tam kıvamı tutturdum, çok mutluyum. deniz seviyesinin altı diye mi nedir bilmiyorum, süt müt kaynamıyor kardeşim. 25 dakikaya yakın tencere başı nöbeti tuttuk dönüşümlü. bolca türk kahvesi ve fal. sonra annemin en bi pratik tatlısı sahneyi aldı:
tarçınlı bisküviler iri parçalar halinde kırılır, üstüne sakızlı muhallebi dökülür ve son olarak az buçuk tarçınla buzdolabına yollanır. donmaya yakın servis edilir.
yaklaşık 4 karış boyunda, 2 karış enindeki kabı bisküvi ve muhallebiyle kapladıktan ve tarçınla süsledikten sonra yegane acemilik anım geldi: kap buzdolabına sığmıyo!!! ilkel yöntemlerle soğuttum.
herkes yemeğini bitirmiş sindirirken öyle bi giriş yaptım ki elimdeki tepsiyle, görseniz ağlardınız. "bunun içinde ne var kuzum, naman nallahım nası bi lezzettir bi tabak daha" nidaları eşliğinde servis yaptım. yaklaşık 16-17 iri porsiyon bitti, artanı parti sahiplerine verdim. fotoğrafı varsa eğer göstericiim ama galiba yok :(
cacık ve sakızlı muhallebi. günün kahramanları.
mutfakla da aramız daha iyi.

8 Ekim 2006 Pazar

olmalı mı olmamalı mı

bu şarkı beni müthiş rahatlatıyo, iyi ki var. sözlerinden ziyade müziği.
link falan da vermiyorum, bilmeyen utansın.

7 Ekim 2006 Cumartesi

TBC

ti bi si. Pazartesi günü akciğer filmi çektiricez okulca, veremlilere oturma izni vermiyolar malum. Hepatit B'liye veriyolar ama. ya da AIDS. onlar mühim değil, mesele verem. mühim hastalık. dünya üzerinde neredeyse hiç kalmamış olması bi şi ifade etmiyo tabii... Nihayetinde biz de üniversiteye girişte, yurt başvurusunda falan akciğer filmi teslim eden bi milletin evladıyız, nolucak elimize yapışmaz, çektiririz icabında.
ama şu komik: mesela AB ülkeleri muaf. mikropgeçirmez onlar. sonra amerika, kanada, japonya da muaf. onlarınki döviz kuruna endeksli bi bağışıklık. böyle bi ayrımcılık, bi kıyakçılık... akciğer filmine kadar.
valla biz hindistan, peru, türkiye, tanzanya olarak hazırız pazartesiye, topluca gidicez. psikolojik galiba, herkes şu iki-üç gündür öksürüyo, ben yeni toparlıyorum. bakalım...
bahtsız bedevilik diye bi kurum var ya, onur üyesiyim. "başıboktançıkmazgiller"den olduğum için beni layık gördüler, sağolsunlar.

4 Ekim 2006 Çarşamba

istemiyorum

bu ara kendi kendime bunu diyorum: "istemiyorum". Den Haag'ı değil, burası iyi ya da uzakta olmak da değil mesele. günlük detaylar. bazı insanları görmek istemiyorum mesela. bazılarını da duymak. bazılarının arkamdan abuk subuk konuşup sonra "melabaa deryik ihihi" yapmasını istemiyorum. çocuk çocuk davrananları istemiyorum. hırs hırs tırıs tipleri istemiyorum. ukalaları istemiyorum. 25 yaşına gelmiş master yaparken en temel kavramları bile bilmediği halde carcar edenleri de istemiyorum. en bi refah ülkelerinden gelip "ay hadi isyan edelim"cilik oynayan kendini bilmezleri de istemiyorum.

yalnızlık depresyonu değil bu, geldi içimdennn... allahtan iyi, normal insanlar da var ama yani.. ne biliym.


istemiyorum işte. daral geliyo. müdahale edicem. ay öf. sıkıldım. bi gidin yani. evet bunu demem gerek. kibar bi şekilde. nasıl yapılır ki bu?

3 Ekim 2006 Salı

bak sana bi abi tavsiyesi..

"kışın bi şişe viski alıp odana kapanmak, bikaç hafta karaciğersiz kalana dek içmek ve bütün bu zaman hayata küfretmek istersen eğer - o an için ne kadar anlamlı gelirse gelsin-

yapma."



bi de şey: "bazı insanlar akrep ve yelkovanı bile rahatça göremedikleri tavuskuşlu saatle estetik kaygılar taşırken bazı insanlar da ekranı aydınlatmalı dijital saatle fonksiyonun dibine vurur. doğal."

2 Ekim 2006 Pazartesi

ve ececim döktürdü

amannnınnn.... bayanlar baylar işte fikir:

hani giysilerin yüzde bilmemkaç hangi kumaştan olduğunu gösteren etiketleri vardır... bir tanecik arkadaşım ececim harika bir fikirle çığır açtı az önce:



erkekler için içindekiler etiketi



duruma el koyduk, çalışmalarımız sürmekte.

ay tamam çok isterseniz kadınlar için de yaparız; ama biraz uzun olur :)

deryik iftiharla susar

"öksürerek öldü" diye bi manşet mümkün mü? ya da "öksürürken karın kası yapan türk kızı rakip tanımıyo" falan. beyler, göbek eritmek isterseniz, öksürün.

bitap düştüm artık. uyku bile bölük pörçük. ilaç bal çay tarçın vs... sıkıldım yaaauu! her iki kelimede bir ööhkkhhhheeğğğggghkk çekmek çok sinir. bi de yani dışarı çıkıyosun, sigara dumanı ööğeehk ööyyk.. insanların da burnundan geliyo. daha nereye kadar, nedir yani.. tünelin ucunda ışık var mı bilmek istiyorum. yoksa kimseye etmem şikayet, ağlarım kendi halime..

1 Ekim 2006 Pazar

böyle haberler insanı mutlu ediyor. hafifletiyor. umut veriyor. iyi geliyor.

ne güzel dostumuzdun google earth

güney kampüsü buldum. dorm'u. taksim meydanını. ankaradaki evi falan da buldum. kuş bakışı istanbulu turluyorum, demin ortaköyde çay içtim. çalışmalarım sürecek. mutlu mu ediyo efkar mı yapıyo karar veremedim.

burdaki yurdu ve okulu da buldum. peh.


bi de gugıllayanlara:

"başbakanın msn si" diye aratarak gelen arkadaşı tüm kalbimle destekliyorum, bulursan bana da haber ver rica edicem. yorum olarak yolla, yayınlamam, söz. bikaç lafım var kendisine. bugünkü tek gülümsememin sebebi oldun, sağol.

bi de "oryantal starda kim birinci oldu" diye sormayın bana artık, rica edicem. zaten bu cümleyle istediğiniz şeyi bulamazsınız. zira google bir arama motoru, cevap verme motoru değil. oryantal star + birinci+ tarih falan yazın. soruyu değil cevabı aratın ki bulsun. yoksa soruyu soran insanları gösterir size.

"kendimi nasıl sevdiririm" diye sorup gelen izmirli arkadaş uzun süredir yok. onun için sevindim.

bi diğer favorim de "pilavlık pirinç kolye". pilavlık olmasa da olur yani. şartlamayınız kendinizi. pişirip yiycem illa deseniz bile sonuçta tek bi pirinç tanesi. yutarsınız gider.

kız arkadaşa alınacak en iyi hediye, hediyesini gugıla sormadan alabilmektir. kıza hediye almadan önce biraz çabalıycak kadar ciddiye alın. ay bi de kalpli oyuncak ayı /tweety falan almayın. yani 13 yaşın altında değilse.






evet, gugıllamaları yazıcak kadar bunalç bi gün bugün.

5te uyanıverince dışarıyı seyre dalarsan eğer

içimde de dışımda da yağmur yağıyor şu an.
zaman, yemek ve ilaç kavramlarını yitirdim.
ben buraya okumaya geldim yaf.
küçükken bi abim olsun isterdim. sonra bi kız kardeşim oldu. iyi ki dedim hep.
herhangi bir yüksekliğin olmadığı bu şehirde güneşin batışını da, ayın doğuşunu da görmek için bayaa uzun boylu olmak lazım. bugün 3 hafta aradan sonra ayı gördüm. unutmuşum.
yalnızlığın kadarsın/ yalnızlığın mis kokmalı. en mis kokulu yalnızlık benimki olsun diye vazo almaya karar verdim. aslında saksı çiçeği almak uzun vadede daha mis kokulu. ne de olsa vazodaki çiçeğin bir haftalık ömrü yalnızlığı mis kokutmak için yetmeyecek.
başım ucumda deri kaplı bi defter var. kullanamadığım o defter. zamanı geldi. her gün mü bi şiler yazılır, illa mı yazılır. günlük değil. farkındalık listesi. tuhaf ama, bu lazım bana. fark ettiklerimi kaydetmek. hatırlamak. ama dönüp okumaya korkmak. yastığımın yanında kalemle uyanmak.
ekranınızın üstüne "göz kırp" yazın. yoksa gözünüz kurur. refleks sandığınız şeyleri dahi unutabilen bi bünyeniz var. o müthiş bilmemkaç inçlik ekranın ışığı yüzünden hem de... arada göz kırpmayı bile hatırlamak lazım yani. bundan felsefi çıkarım olmaz. biyolojik bi gerçek.
şimdi uykum geldi, sonunda. uyumayı deniycem. 1,5 saattir ayaktayım. yatınca öksürük nöbeti başliycak.
pollyanna: ama bu sayede karın kası yaptın, fena mı?

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker