10 Eylül 2006 Pazar

eskiden

nazan öncel sokak kızıyken, şarkıları daha mı içtendi sanki? fabrikasyon hece tekrarı formülünden çok önce hani. benim "gidelim buralardan" krizlerime tercüman olmuşken. şimdi de dinleniyo; ama artık o frida kahlo imajında. kocaman tuvaletler giyiyo yerden tütün bulan sokak kızı yerine, "napcaz şimdi yatcaz şimdi" diyebilmek yerine... olur öyle arada.

şekilci değiliz vesselam, kalbi aynıdır diye umarak...

içimde boş yer yok
herkesin yeri belli
giderken unutma
anahtarını al iyi mi
ben kapılarıma hiç
kilit vurmadım ki
ben seni kendimden
çok ayırmadım ki

bu postta kalem, ece temelkuran'ın

Evet, bu ülke artık anlatmak ve dinlemek istiyor. "Hiçbir şey bilmezseniz, hiçbir şeye bulaşmazsanız mutlu olursunuz" yalanını o kadar çok dinledi ki, artık giderek daha çok insan bunun doğru olmadığını biliyor.




abesleiştigal de link vermiş bu yazıya; ama hani orayı okumayanlar vardır belki, bu yazıyı burdan görüp okuyan olur... tam da benim postumun üstüne okudum, link vereyim dedim. üşenmeyiniz, açıp okuyunuz...

kahve ve portakallı çikolata

türk kahvesi yaptım! mesele çelikmiş, kabın boyu değil. kazanlarla içeceğimdir. yanında da portakallı çikolata.. oh miss.

Mibi var, hindistandan geliyo, şeker bi kız, sevdim ben. mimarmış aslen, bizim programda. "kırsal bi bölgede yaşıyorum, öğreniym diye geldim" dedi.

patrick var amerikalı. ezberlerinizi bozar. mibi'ye ve benjamine bakıp "hindistanın kuzeydoğusu di mi? siz daha çekik gözlüsünüz" dedi. şok oldular, kimse bilmiyomuş, "niye esmer diilsiniz" diye soruyolarmış. bana bakıp "türksün di mi" dedi, bu sefer sıra bendeydi. elimdeki kitabı görmüş, "osmanlıyı yeniden keşfetmek", ordan anlamış. düşünün yani, adam bana "e hani arap alfabesi" demedi. "niye esmer diilsin bakiim" demedi. biz patrick'i çok sevdik kısacası. takdirlere boğduk kendisini. hele benjamin sarılıcaktı nerdeyse "bi sen anladın beni patrick" diye...

ve divadcığım yo hayır, bu o patrick (maitland olan, yolda görmüş idik biliyosunuz) değil. sarışın... hiç kimse mükemmel olamıyo maalesef :P

şehitler ve askerlikte yan gelip yatmak

çok enteresan vecizeler dökülmüş yine medyaya... murat belge'nin çok özet, doğru bir tespiti: "başbakanın konuşma sorunu var". yan gelip yatmak konusunu sevgili oğulları amerikın vey of layf şeklinde uygulamalı anlatıyo bize, üzülmesin yani, ne nedir biliyoruz.
hani o "vatan sağolsun" demeyen anne-baba vardı. "oğlumu nasıl geri getireceksin, helal etmiyorum" diye komutana yapışan anne. "benim oğlum şehit değil, anafartalarda conkbayırında ölmedi, belirsiz bi savaşa gönderildi" diyen baba...
şehit ailesi bu olmalı bence, çok takdir ettim kendilerini. Zor bi şi yaptılar çünkü. susmasınlar artık, "vatan sağolsun" kadar kabullenici bi laf var mı? ve her seferinde "vayy kürtler linç linç" diyenler var ya hani, onlar sussun. adam gibi politika yapılsa keşke. şehidin yakını olmak kürtlerden nefret etmek olmasın. her daim bi "onlar ve biz" halinden gına geldi. hiçbir eğitim vermeden, eline bi silah tutuşturup çarpışmanın ortasına atılan, çelik yeleği dahi olmayan yaşıtlarım şehit değil bence. onlar bilerek öldürüldü; o şartlarda gidip de sağ dönen var mıdır ki? vatan sağolmasın, vatan başını iki elinin arasına koyup düşünsün bi. vatanı savunmak askerini öldürmek demek değil. her fırsatta vatan millet sakarya ateşiyle galeyana gelmek de vatanseverlik değil.
ordu açıklama yaptı, "oğlunuzu öldüren teröristi yakaladık ama sonradan" diye. "geçti Bor'un pazarı sür eşeği niğde'ye" diye bi laf var. nedir yani? terörist öldürmek için orda zaten, şaşırtıcı mıydı bu? sen niye bu çocukları korumadın?
bu olaylar yine linçe çıkar. çünkü acemi erini sıcak ateşin önüne atan ordu yüce ve kutsal bir ordudur, sorgulanmaz. onun yerine büttttüünnn kürtler PKK'lı ilan edilir, linçilir birazcık. ee, ne demişler, iti ite kırdırıcan. biz de saf salak işte, bi elimizde türk bayrağı, "şehitler ölmez vatan bölünmez".
o çocuğun annesi ağlıyodu, "ben çocuğumu her şeyden korudum, mühendis yaptım okuttum, karıncayı öldüremezdi nasıl adam öldürsün" diye. yanlış taktik. sokacaktı bi cemaatin içine ya da bi milletvekiliyle evlenecekti. ohh miss... yedi sülalesi kurtulurdu. ha biraz faşo olurdu belki; ama olsun canım o kadar kusuru. karıncayı ezmeyi öğrenirdi, fena mı?
mühendis olsa kaç yazar ki, o sadece "vatan sağolsun sayacı"nda bi er.

linç sevinci

linç girişimleri artmış galiba türkiye'de. takip edemedim ki. altan öymen'i okudum az önce... radikalin baş sayfasında "içinde işkence odası olan camiiler"den bahsediliyo. Aptala döndüm resmen... iyice zıvanadan çıkmış ortalık 4 günde. şimdi bilgi tazelemekteyim. hışır hışır gazete okumak varken internetten takibi sevmiyorum.. neyse...

insanlar içlerinde biriken nefreti, sıkıntıyı, dertleri, çaresizliği kendileri gibi olmayanı linç ederek mi ifade ediyo ne? bu kadar mı kan kokusu sevdalısıyız? çok acıtıyo - çünkü telefonlarla linçe çağrı yapan bi insan çocuğunu öpüp sevemez ki. ölmüş artık onun içi, çürümüş. onun yetiştireceği çocuk kimi neyi sevip sayabilir ki? hani tamam, hep vardı böyle haberler... ama bu ara doz aşımı mı yaşanıyo ne? öldürmek iyice amaç olmuş. kadını öldür, kürdü öldür, travestiyi öldür... Toplu histeri bu. herkes birbirini gaza getiriyo resmen. komik ama, başbakan, vali, milletvekilleri de kapılıyo bu gaza. ben niye ciddiye alayım ki bu adamları? eline geçirse linç edecek kendi vatandaşını.


"O olaylar sırasında bir valinin durumla ilgili açıklaması şöyle:
"Huzuru bozan cezasını çeker"...
Bir başka valinin yorumu:
"Vatandaş tahrik oldu."
Bir milletvekili:
"İnsanımız cezalarını verdi."
Bir Belediye Başkanı:
"Onlar olduğunu bilsem, inip, ben de vururdum."
Ve nihayet... Bir Emniyet Müdürü:
"Vatandaşın tepkisi güzeldi." "

http://http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=198310

9 Eylül 2006 Cumartesi

hızlı bi özet

Genel olarak her şehir için geçerli sanırım bu özetim. bakınız alttaki fotoğraf:





















ne görmekteyiz? kanal, bisikletler ve düzgün, tuğladan binalar. binaların da çatı kısmında çan eğrisi ya da basamak görünümü. eh evet işte buyrun size hollanda şehirleri. Bakınız üstteki amsterdam, den haag mı dediniz, kanalları küçültün ve sayıca azaltın, turistleri kovalayın. oldu işte.

kırsala çıkalım derseniz, ki dersiniz biliyorum zira deryikin amacı buydu evet, kırsal yaşam... hemen inceliyoruz:




kırsala bakmaktayız: yine aynı evler ve aynı tuğlalar. Tek değişiklik yel değirmenleri, onlar eklenmiş. hafif dekorumsu; çünkü buradaki evler dağınıkmış ovanın farklı uçlarına yayılmışmış eskiden, sonradan bir araya toparlanmış. "tarihi koruma" kaygısıyla. akıllıca.

burda romanya'dan Dana var dedim ya hani... dana uçsuuz bucaksız düzlüğe, üstünde otlayan koyun ve ineklere baktı yolda, iç çekti. "dağları özledim" dedi. o an fark ettim ki hakikaten HİÇ dağ yok. tepe bile yok. yokuş bile çılgın bi fikir. ürkütücü. açıkta hissediyo insan kendini. bravo Dana yani, fark ettirdin.

bu arada, misssler gibi hava. umarım biraz daha dayanır...

amsterdam çıkartması















efendiimmm buyrun sol baştan: tilburgcu nergiz, den haagcı deryik, turistlerin şahı divad ve amsterdamcı hulusi. kahkahalarla, çılgınca gülmekteyiz, öyle şen bir an. biralar içilmiş, çikolatalı kağıttaki sigaralar (tütün evet düz tütün) söndürülmüş, mutlu mu mutluyuz. deli gibi yürüdük yine tabii ki; ama bisiklet sorununu çözmek üzereyim umarım.

bu arada sizlerle enteresan bir anı paylaşmaktan onur duyuyorum... şimdi şöyle bi amca göreceksiniz, irish pub'da oturan. hatta göremiyosunuz bile. Güçlü gözler belki fark eder, tam ortada, "HO" hecesinin arkasında, sokak lambasının sağında. hani prof olabilir, depresif yazar olabilir, hatta ve hatta ne biliym hiç olmadı emekli, 60-65 yaşlarında bi amca olsun:
















ama hayır... o amca ne iş mi yapıyo?





















evet o bi akrobat. gayet sakin soyunuyo ve beyaz g-string'iyle ipe tırmanmaya başlıyo. çok ciddi bi şekilde. kendi 65 vücudu 25 yaşında falan. sonra iniyo ipten, gözlüğünü takıp ayakkabılarını giyiyo ve para topluyo, sonra giyiniyo ve gidip birasını içiyo. taa ki bi saat sonra yine soyunana kadar... ve hep ciddi.



"hayat da zaten bu değil mi" gibi bi cümleyle bağlayabilsem şık olurdu ve fekat sadece beyfendiyi çok takdir ettik, onu söyleyebilirim.

den haag ve gece hayatı

şimdi dün bizim amsterdam turu sonrasında welcome party vardı. bilenler bilir, ben dans etmeyi çok severim. hele 1 içki 1 euro olursa. korkmayınız, sapıtmadım zira tanımadığım yer, annem tembih etti ilaç atarlar diye.. neyse, geceden notlar:
-perulu kızları çok sevdim! şu okulda kendime en yakın bulduğum millet. Tuhaf bi şekilde kimle gülüp eğlensem perulu çıktı. dans etmeyi seviyolar, o müzikte sohbet de ediyolar ve isimleri kolay (iğrencim). çok cana yakınlar, iyi ki varlar.
- doktorasını yapan türk kızını buldum, deniz. kıza gidip "merhabaaaa" dedim, kitlendi bi an tabii :) meğer o da beni arıyomuş. zaten herkes beni arıyo, çok tuhaf. murat hoca haber salmış "türk geliyo" diye, ondan.
-pakistanlı bi adam var, yani yaşını anlamış değilim. dans etme konusunda hevesli, diyelim. bikaç kişiyi kendine fahri eğitmen seçti. biri de bendim. gölge gibi izleyerek dans edilemeyeceğini hepimiz pistten kaybolunca anladı. onun dışında iyi bi insan yani, kendi halinde. türkleri çok seviyolarmış. "tüm dünya size sırtını dönse biz yine hayran olucaz, atatürk bizim için çok önemli" dedi. ben de "hadi len atatürkü ilk biz sevdik, o bizim" dedim :)
-Afrikalılar muazzam bi ritm duygusuyla doğmuşlar (bilmiyodunuz öğrendiniz). bıraksanız halay bile çekerler. bi de Güney Afrika'nın böyle "cumartesi gecesi ateşi" tadında, herkesin katılıp yaptığı bi dansı var. iki ileri bi geri, iki sağa bi sola, elleri çırp falan. disko disko. adiler, herkes çalışmış önceden, bütün endonezyalılar yapıyodu. zor yakaladım ritmi.
-gecenin çifti orta yaşlı bi hoca ve onun karısıydı. sürekli merenge yaptılar, çok sevimlilerdi. durmadan dans edip bi yandan da öpüşüp koklaştılar. herkes yanlarına gidip fotoğraf çektirdi. bu kısım komikti bayağa, turist turist işler. neyse, mali işlerin başında john diye bi amca var, türk kahvesi yapmaya söz verirsem beni evinde ailesiyle yemeğe çağıracağını söyledi. ocakları induction değilmiş. "fal bile bakarım" dedim.
-romanya'dan gelen bi hanımefendi var, dana. bi hollandalıyla evli, leonard. burda yaşıyolar, haarlem'de. doğu avrupaya özgü bi şi galiba, ben mesela onun her yere topuklu aykkabıyla gidip sonra sürekli "uf niye koltuklar hiç rahat diill niye kimse bize hizmet etmiyooo" diye söylenmesini anlıyorum, hollandalılar dehşete düştü. bizi bi "tipik daç kasabası"na götürdüler sabah. iyi güzel evet yel değirmenleri; ama 1,5 saat anlatılcak bi şi yoktu. Rehber zaten o evlerde yaşayan aileleri anlatıyodu vakit geçsin diye, "burası bi evv.. içinde oda varrr.. odada insanlarrr.. çok zenginlerdiii... tüccarlardııı. evet sıradaki evv"... anlatılcak bi şi olmadığını da sadece dana ve ben fark ettik. sürekli gruptan kaçtık, kahve içtik falan, bizi aradılar. eğlenceliydi aslında.
-yurt sorumlusu olan çocuk gece 1 civarı başka yere davet etti milleti. 4-5 kişi, ki biri ben tabii ki, düştük yola. hani diyceksiniz tek zeki sen misin, millet niye gitmiyo... bi kısım çekindi gelmeye. bi kısım yorgundu. bi kısım da "allahım bana cigara sarınız uçmak istiyorummm" hevesindeydi. ben üçünü de yapmadım. neyse, çok kısa mesafeler için bile taksiye biniyolar. perulu kızlar çok eğlenceli. demiştim bunu. neyse. den haag'da gece hayatı varmış arkadaşlar, sizin için gittim gördüm. sabah 5'e kadar üstelik. ama yani müzik zevkleri gelişmemiş. sürekli bi house müzik tepende, sadece ritm. bi yere kadar yani, bozar bizi. benim "votka-elma suyu" kombinasyonumu keşfettiler, bikaçı sevdi hatta. Neyse, perş-cuma-ctesi hareketli oluyomuş. kibar insanlar, hani düşündüm de, bi okul dolusu turistin yurdunda güvenlik görevlisi olsa bi türk erkeği... aman aman. alınmayınız hemen, anladınız siz derdimi. yol yordam bilen insanlardı allahtan, bu iyi bi şi.
-tabii tepemde pilav yiyecek bi boyda oldukları için çoğu zaman ezip geçtiler, ben görünmez kız ilan edildim falan, ama olur o kadar.
-bu arada herkes (hollandalılar) bana "bombalar nası gidiyo türkiyede" falan diyo. gözlerini kocaman açıyolar ve ben izah ederken kafa sallıyolar. "siz korkup kaçın diye onlar" diyorum, "öyle oldu zaten" diyo. be salak. madem biliyosun ne korkuyosun. aaamaann...
-bi de şu var (şimdi ben yine büyük laf ediym ki sonra boğazımda kalsın) çiftleri izledim gece mesela, "bunlar birbirine sürpriz yapıyo mudur hiç" diye düşündüm. ne biliyim... misal, sabah okula giderken kapısının önünde karşılamak, atıyorum yani. Hani böyle jest tadında sürprizler. Zor, yapmazlar bence. niye bilmiyorum, hissiyat. ama o dans eden çift yapıyodur, harikaydı onlar. herkes öyle birbirine aşık ve gülümserek yaşlansın. dileğim budur.
-perulular da çok tatlıydı, demiş miydim? kızıl saçlı kız hele. marisol mü ne adı. "deniz ve güneş" demek. ellerini kıvıramıyodu, onu çalıştık beraber. o da deli bi samba adımı gösterdi. bi gürcü bi de mısırlı kız var ayrıca, bizim taraflardan. gürcü kız çok şekerdi, esmer. "sende hiç türk tipi yok. bende de gürcü tipi yok. neyiz biz" falan dedi :) afrikalı erkeklerin "kent taç dis" tadında bi dansları var.... anlatılmaz yaşanır. hele hele gömlek- pantolon- iri göbek kombinasyonuyla. ama şu bi gerçek, isteseler de "abi ben dans etmeyi bilmiyom, sevmiyom, kenarda takıliym" falan diyemezler. ritmle doğmuşlar.
velhasıl, bu da böyle bi anımdır gençler. dersler haftaya başlıyo. şimdiyse amsterdama gidilicek, nergiz, hulusi ve divad görülecek...

7 Eylül 2006 Perşembe

cümbüş

elimdeki cd'de cümbüş var, felsefe günleri ve taşodada. ne güzeldi o akşam... bu arada, şimdi benim hayatım ingilizce ya burda, "ada sahillerinde bekliyorum"u çevirin hadi. yetmediyse "esmerim biçim biçim" veriym... Hatta o çok kolay gibi duran "gül döktüm yollarına" falan. erkilet güzeli de var sonra. hani bizim istemdışıkollarıyanaaçan şarkılar demetimizden.of yaa of. şimdi ben aptal ve yayvan bi sırıtışla ekrana bakarak gerdan kırıyodum, elimde de bi poşet kuru üzüm. perdem açıkmış. muhtemelen ruanda ya da nijeryadan olan bi çocuk çapraz balkonda dehşet içinde bana bakıyodu, hani "gecenin bu kööörrr saatinde napıyo bu?!" bakışı. burda saat 11. yatiym bari de erken kalkiym.

aman minnoş minnoş. yavrum minnoş minnoş.

bakın, bunu da çeviremediniz.



İCK, tekrar teşekkürler... çok iyi geldi.

dennnn haagg

evveeaaatt geldim yerleştim memnunummm.... hemen durum özeti geçiyorum, sonra yazarım. manyak yorgunum yürü yürü.. bisikletsiz ölüm buralar.

-hollandalılar nasıl? bilmem, hiç tanışmadım daha. kızları güzel evet. erkekleri de düzgün. hepsi turp gibi, sağlık fışkırıyo. fazla sarılar. pek tanımıyorum ama hal tavır; çünkü den haag ve bizim okul hele, dünya karması halinde.

-hayat 6da bitiyo. bugün perşembe, den haag'ın "bu şehirde hayat var" deme günü. her şehrin böyle bi günü varmış. perşembeleri hayat 9da bitiyo.

-"istanbulda gece 11den önce çıkmıyoruz" dedim. inme indi bi kaçına.

-bi heves kahve ve cezve getirdim ya ben... hatta annem teflon tava verdi falan.. işgüzarlık tamamen. zira ocaklar induction dediğimiz yöntemle yanmakta. hatta yanmıyo, kızıyo, o derece teknolojik. neyse işte belli bi büyüklüğün üstündeki çelik tavaları ısıtıyo bi tek. yani cezvede kahve bi hayal. fazla teknoloji sevmem ben. uzaktaki bi otelde bildiğimiz gazlı ocak varmış.

- annem her şeyi düşündü ya hani... asetonu atladı ama. yarısı yolunmuş bordo oje çok çirkin bi şi. çabuk buldum allahtan.

-ahahah tabii ki ilk iş türk marketi buldum. silifke yayık ayranım bile var, hiç acımam. nuhun ankara makarnası, baldo pirinç falan...

-bugün,hatta az önce, kayboldum ilk kez. şimdi ilk gün beni hulusicim ve divadcığım karşıladılar. divadla geldik buraya, sonra hulusi de bize katıldı, bi yerde oturup bira içtik falan. allahım bugün bi baktım, istemeden o bira içtiğimiz yere gitmişim. e okul nerde?! harita özürlüsüyüm üzerinize afiyet. gerçi dün kendimi aştım; ama bugün aptal oldum. sağa gidicem o kesin de, sonrası yok. "bankayı mı arıyosun?" allahım bizim okuldan biri, çünkü bugün banka hesapları verildi. "yoo okulu arıyorum". çocuk sağolsun paket teslim getirdi beni. bi ara "sen git ben bulurum yolu, burdan dümdüz işte" dedim. "hayır sağdan gidicen! geliym ben yaa of" dedi. afro-swedish diye bi şi var mı bilmem, ondandı işte.

-isim hafızam berbattır. ve bugün 2 endonezyalı, 2 de nijeryalıyla tanıştım. ben hı hı diyp geçiyorum onlar uzun uzun adımı tekrar edip anlamını soruyo. utandım tabii ama boşa bi çaba. nasılsa onlar da unutur. di mi?

-ben bu kadar lakayıt memleket görmedim kardeşim. yemişim avrupa disiplinini. adamlar part-time çalışıyo, o da içinden gelirse.kafayı yedim iki gündür. "sabah 9da gel" diyolar, dakik adamlar sanıyorum tabii, hadiii koşuyorum okula... eefendim hanfendi 12den önce gelmezmiş. allahtan okula yakın yurt. mali işler 12-2 arası açık. bilmem ne boku 3-4 arası. sefaretlerine kızmıştım, geri alıyorum.

-nijeryalılar çok komik el sıkışıyo. tokalaşıyosun, sonra yavaşça elini çekerken, parmaklar birbirine değdiğinde karşı tarafın parmaklarına vurarak şaklatıyosun. yapana ödül var. bi de nijeryalı bi kız tokalaşırken avcunuzu gıdıklarsa "kalk gidelim" demekmiş, ona göre.

-günün en eğlenceli olayı: hintli bi kız, öğrenci işlerinin başındaki martin'e "martin siz süpürge kullanmıyo musunuz kuzum bu memlekette" dedi. martin "kullanıyoruz, niye ki" dedi. cevap: bugün markette süpürge istedim prezervatif verdiler! hala gülüyorum.

-bisikletsiz hayat çook zor. hele manasız bi alışverişten geri yürüyosanız... kollarım daha uzun, bacaklarım daha kaslı.

-dün akşam ev hasretiyle tanıştım. ocak yüzünden oldu galiba. "ne işim var len benim burdaaaaağğğğ" cümlesi yankılandı. bugün daha iyi gibi. dersler başlasın, o zaman nefes alamiycam galiba. cumaya bi sunumum varmış, iki kişiyle.biri çekik gözlü bi hintli, adı benjamin. bi de john ernest adında bi tanzanyalı. yani isim ezberleriniz bozun. herkes her adı alıyo bu dünyada.

yemek yapıcam. bu arada yeni bi blog açmam mümkün. ama bu blog yorum ağırlıklı olacak, "keep me informed" temalı. beni habersiz bırakmayınız, taze yorum yapınız diye. polemiğe girmeyiniz, sizce "günün haberi" olan şeyi yazınız diye.. kısmet.

aa bi de yarın amsterdam gezisi var. ekim sonu da paris görünüyo falımda. okulu sevdim :) foto falan da koyarım inşallah bi ara. o da kısmet.

4 Eylül 2006 Pazartesi

son gün

nınıınınnnn.... sabahın 9unda uyanıp boş gözlerle tavana baktım ve annemin "deryik bak şunu da mı alsan yanına" cümlesini bekledim., boşunaydı zira annem Defne'yi okula götürmüş, erken açılıyo her sene bu çocuğun okulu (fransız ekolü valla, bol tatilleri var arada). ee annem yokken ben boş durmiym dedim. Hulusi paşanın Divadcığım tarafından iletilen kırmızı pul biber isteğinden yola çıkarak yeni alışveriş listem de hazır. sonra o hünkar beğendi bulunacak ve yenecek! kaçış yok (biri beni durdursun)! Sonra kuaföre gidiciim, kırpıcak beni. yeleler azalıcak; ama kısalmiycak. uzlaşabilirsek tabii.

son günüm gerçekten yaa... Hala idrak edemedim ben. TED yadigarı Ececim ve Ersincimle görüşücem umarım son anda. ayarlanabilirse. Sonra Sabuş'a veda... ağlamasın Sabuş. Gerçi ilaçlar yüzünden çok sakin, "amaan hemen su gibi gidip gelicek işteee" dedi anneme rahatlasın diye, inanamadık. sonra "hoşçakal telefonları" başliycak, en sevmediğim... Sonra sabaha karşı uçak. uykulu bi uykusuzluk.

naylon poşeti bizim kadar kullanan bi millet yok heralde? ayakkabı sarılır, kremler sarılır, ilaç sarılır, ot sarılır bok sarılır... sonuç: bavulun içi bemmbeyaz bi şekilde hışırdar. Ayy hatta gidince de atılamaz onlar "lazım olur" diye. önlem paketi. Tedarik.

annem naylon poşetten nefret eder, hele bavuldaysa. bunun için bir sürü alternatif naylon kap üretti. büzgülü çantacıklar, makyaj çantaları... "deryik bak lazım olur bu da, bi boy ufağı", "deryik bak bu ara bi boy" şeklinde yüzlerce naylon çantacık verdi bana. ojelerimi tek tek paketleyebilirim. allahım bunlar evin neresinde yaşıyomuş bunca zaman? hatta japonyadan gelen kumaş ayakkabı torbası diye bi şi varmış evde. gerçi ben onlardan birini kese niyetine çanta yapmıştım, sonra sigara düştü yandı falan ama... fonksiyonlarını bilmiyodum.

doruk noktası şu: büyükçe bi fermuarlı naylon bi makyaj çantası vardı elimde... "bu arttı" dedim. annem "pasaportunu koyarsın" dedi. evet. dantel bir, naylon iki, milletçe onları çok seviyoruz.




ps: giderayak çenem düşmezse bu heralde son postum bi süreliğine... bakalım internet bağlantım var mı, yurdu ayarladılar mı, ders kaçırdım diye sövecekler mi.. falan filan... kendinize ii bakın ve yazmaya devam edin gençler :)

3 Eylül 2006 Pazar

bir bavulun anatomisi: hollanda'ya yokluk yeri muamelesi yapmak

Böyle bi hal: Hollanda'da yokluk içinde yaşamaya gidiyorum sanki. annemle "ikili delilik" modundayız, histeri düeti. normal kısım şu: türk kahvesi götürüyorum yanımda, bi de fincan ve cezve tabii. Neredeyse hiç içmem ben kahve. Taş çatlasın 10 kere yaptıysam, taş çatlasın birini içmişimdir; ama kokusuna bayılırım. Dedim ki bari tabağı kalsın fincanın. "olmaz, fal falan bakarsınız hem" dedi annem. E di mi yani... benimki de akıl.

annem bunun dışında,

-4 adet scotchbride yeşil-sarı ve kırmızı-sarı temizlik süngeri
-10lu plastik tabak
-tirbüşon
-toz bezi
-şampuan
-ayakkabı boyası ve cilası
-1 kutu lipton poşet çay
-sabunluk
-hazır "sakızlı muhallebi" tozu, baharat ve hatta sanırım nesquik

ve benzeri bir sürü enteresan şey koydu bavula. ilk gittiğimde ihtiyacım olurmuş (listeyi bir daha okuyunuz). koydurmadıklarım bambaşka ve enteresan bi liste olurdu. örnek: kesme şeker. yok, onu da koydu galiba. Sürekli aklına bir şey geliyor efendim, durduramıyoruz.

peki ben?

-takı yapmak için envaye çeşit boncuk ve ara malzeme. (Sermaye ama onlar).
-kendi takı yığınım (ama o yapılacakları ben takmiycam ki)
-eski yurt duvarlarımda duran bütün irili ufaklı resim, ambalaj kağıdı, fotoğraf, poster ve haritalar. (evimde hissedicem ama ben).
-manasız çoklukta çorap- kısa, uzun, koton, yün, 20 den, 40 den,80 den (her dakika çorap mı yıkanır)...
-babet (elbet bir gün yağmurlar durur)

gibi tercihler yaptım. gördüğünüz üzere benimkilerden mana fışkırıyo.
Hurç ne komik bi kelimedir bi de. hurcun içi hıncahınç :P hurçlar da gidicek.

Ha, bi de... Annem bunu İstanbul için de yapmıştı. Ben de. iyi bi takımız biz.

ne yersen osun

şimdi böyle bi şi var ya hani, "ne yersen osun, onun için işte sağlıklı beslenelim" falan. mantıklı tabii ve fekat... ben "sağlık" olmak istemiyorum. Ben tercihen kaburga dolması ve yanında bakır bardaktaki köpüklü ayranı ve devamındaki çay-helva ikilisini seçiym ve "zevk" olayım. Rica edicem yani. Haşlanmış karnabahar yemek isteyenlere saygıda kusur etmiyorum. Onlar sonsuza kadar huşu içinde, dinamik ve hatta genç yaşayabilirler (ps: vejeteryanları kast etmiyorum tabii, onlarınki ayrı bi tercih sebebi, ben etyiyenlerin sebze tercihinden bahsetmekteyim). Sevgili dedem Turşu Nejat (lakabı üniv yıllarından kalmaymış, biraz aksi bakışlıydı da) damak tadı için yaşadı ve öldü diyebilirim, o gelenektenim ben.

Ne güzide bir mutfağımız var yaa... Hay gözünü seveyim bu toprakların. Mide fesadını bile bir şölen tadında yaşıyoruz. Yemeğin üstüne çay servisi benim için çok hassas bi mevzu, hatta diyebilirim ki hizmet sektörünün doruk noktası. Bi de kebapçılarda tabak içinde gelen karanfil. Ha bi de türk kahvesi yanında lokum ve su. Ama birinç çay.

gitmeden az önce midemi şarj ediyorum galiba... yarınki konum zeytinyağlılar ve sütlü tatlılar olacak. Hünkar beğendi diye diye gidicem, bi yiyemedim. Hani seracılık falan? "patlıcanın mevsimi değil"mişmiş. Beğendi istiyorum ben. Tez yapıla...

2 Eylül 2006 Cumartesi

bir gece otobüsünden az önce şiir okumak iyi gelir ikisine de

zor olsa gerek
sana yazılmış bir şiiri
okuyamamak

ctesi geldi

geldi işte ctesi. paint it black modunu yaktım yıktım, değmeyin keyfime yani :) bugün hem bir "iyi ki" cumartesisi. hem de"burnunu kapa boka atla" birazcık. biraz pollyanna, biraz "gerçekçilik bu, kötümserlik değil". ama ortak bildiri bu,o güzel. Hani böyle anlar olur ki iyi bir anı olacağı baştan bellidir, öyle bir gündü. Hollanda öncesiydi üstelik, gitmeden az buçuk önce.


"pandoranın kutusunu açtım işte..
hah, al işte sıçtık gördün mü?
duydun, inanıyorum sana!"
inanmak üzerine(2)

1 Eylül 2006 Cuma

muhtemel ziyaretçi profilim

şimdii.. tahminlerim şöyle ki:

1) düzenli gelen ve uzun yazıları BİLE okuyanlar
2) düzenli gelen ve bazen okuyanlar
3) düzenli ama aralıklı gelen, benim fazla gevezeleşmem karşında şok olup son 2 postu okuyanlar

4) link ya da yorumlardan denk gelip seçerek okuyanlar
5) link ya da yorumlardan denk gelmişken birkaç gün takip edip bırakanlar
6)link ya da yorumlardan denk gelmişken okumadan bırakanlar

7) gugıllayıp tatmin olanlar
8) gugıllayıp "bu ne lan?!" diyenler
9) gugıllayıp önce "bu ne lan?" sonra da "iyiymiş, ben hep gugıllar bulurum bunu" diyenler

10)"next blog"a tıklayıp gelenler

yani böyle bi şi heralde üç aşaa beş yukarı... daha ne olabilir ki? niye bunu dert ediyorum peki? hiç işte.. iş yok güç yok, yarını bekliyorum..

sakızlı muhallebi bile yaptım.

aklıma geldi- dijle

bi sınıf arkadaşım vardı, Dijle. Dijle kadar kibar, kimseyi kırmayan, her daim gülümseyen kaç kişi oldu bizim bölümde bilmem. kızsa da kızamaz, öyle biri Dijle. Dijla deprem için yardım toplar. Çalışkandır da. Dijle rica eder, teşekkür eder, özür diler. İnsandır Dijle. Dijle'yi severim, o da sağolsun beni sever. Şimdi nerden aklıma geldi, bilmiyorum....

Bir gün bir hoca (bu göreceli bi kavram aslında; ama herkese hoca diyoruz saygıdan. bence akademik bir vasfı olmayan bir kaypaktır, o ayrı) yoklama alıyor. "dijle"yi okuyor. "dicle mi dijle mi" diyor. "dijle". "kürt adı mı?" "evet". diyalog kalkan bi kaşla bitiyor. sonra, bir zaman sonra, dijle diyor ki bana "bu adama sinir oluyorum ben. taktı bana". farkındayız zaten o gerilimin. çaktırmadan manevi şiddet diye bi şi var mı acaba? düşük ölçekli gerilim. dijle'nin hep bi "kürt kızı dijle" olduğunu hatırlatma gerilimi. ve bunu o koca sınıfta aslında hocadan başka kimse takmıyor. Gülüp geçiyoruz Dijle'yle, çabuk gülüyor zaten. sonra bir gün başlıyor anlatmaya hocamız, geniş ve ukala bir sırıtmayla...

Doğu Anadolu niye geri kalmışmış?
çünkü insanlar hep kahvede oturuyormuş. okey oynuyolarmış anca. yatırım yokmuş hiç. tembellermiş tembel. tembel adam nasıl kalkınsınmış. ööle kahvede hatır hatır kaşınınca tarla mı sürülüyomuş... Zaten onlar bi şi istemiyomuş ki, ortaçağ zihniyetiyle odun gibi yaşıyolarmış işte, ne kadar ekmek o kadar köfteymiş...

Dijle kızardı. Dijle çok kızdı; ama sustu. biz de itiraz ettik. "devlet politikası"nı Çin'de bi şehir sanan hocamız anlamadı itirazları. ders sonuydu zaten, kapıya yöneliverdi. Sonra Dijle sakince kalktı yanına gitti, tam kaçar gibi giderken yakaladı hocayı...

"siz bunu nasıl dersiniz? nasıl tembellikten dersiniz? ne hakla dersiniz? Siz doğuyu ne kadar biliyosunuz ki hocam?" diye başladı, gözleri çakmak çakmak...
Ve geri adım attı hoca bu sakin, kırgın; ama saygılı cümlelerle. özür diledi. diletti dijle. o pişkinliği yedirdi hocaya. Yanar-dönek bir hoca derhal "ay yok yanlış anlaşılmış" der hemen. Dedi.

Ve ben Dijle'yi bi daha sevdim o an. susmadığı için; bağırıp çağırmak yerine o sakin "bunu nasıl dersiniz" sorusu için. o atıp tutan meydan maşasını sakinlikle adam ettiği için.

yağmur

yağdı sonunda. hatta sifon çekildi ankarada bile denebilir. ben tabii ki mont falan almadım, inceciik bir bolerocukla "yağmura denk gelmeden eve dönme" planım vardı. tabii ki üşüdüm. ve tabii ki ben çay içerken sakin sakin duran bulutlar ben dışarı çıktığımda anda delirdiler. Tabii ki sıçana döndüm. oluyo hep bu.


Ama keyifliydi bu buluşma. huzur verdi. büyüyoruz vesselam, onu gördüm. içimde bi eksiklik varmış, o giderildi. eski arkadaşları özlemek de onlarla özlemi gidermek de apayrı bi şi.


Bavulların ilki kapandı. sığmama fobisinin yersizliği bi yanda, kilo sınırını çok aşmiycak olmanın müjdesi bi yanda... annem bu sevinçle 1 beden inceldi.


yarın cumartesi. geliyor. bekliyorum.

linç kültürü ve ahlak bilgisi

dün gece flawless'ı izledim. Bu topraklarda bitmek bilmeyen bir homofobi var, diye düşündüm. Bizde asla homofobik bir polis, felç bile geçirse, bir travestiden şarkı dersi almazdı.

Sonra şunu fark ettim ki, bizim hoşgörü dediğimiz şey aslında acıma. Bizim yardımımız ancak acımayla oluyor. Acımazsak yardım etmeyiz, yani insanlık göreviyle falan alakamız yok. Biz engellilere yardım ediyorsak, mesela uygun bir düzenleme olmadığından karşıdan karşıya geçemeyen görme engelli birine, acıdığımız içindir; yoksa "vatandaşlık haklarından mahrum kalan insana yardım" gibi bir kaygıdan değil. Ha keza, kadına yardım da ancak dayak yediğinde ve acıma duygusundan, yoksa eşitlik kaygısından değil. Hüküm giymişe yardım etmek için onun "kader mahkumu" olduğuna inanmamız icap ediyor. Ee laf eşcinsellere, transseksüellere gelince acıma duygumuz devredışı tabii ki. acımıyoruz, yardım etmiyoruz. hatta bu aralar yaygın olduğu üzere "linç"iyoruz biz. Linç için sebepler çok.. türklüğe hakaret, ahlaksızlık, "türk örf, adet ve ananeleri".
linç kültürü ve ahlak bilgisi burda devreye giriyor işte: linçteki ahlaksızlığı susuyoruz.

kadınına bu kadar düşman insanların (sadece erkekler değil) homofobik olması yadırganmamalı elbette. Ben mi fazla insancılım acaba... Beni niye ilgilendirmiyor insanların cinsel tercihi, dini, dili, geçmişi? bunu övünmek için yazmıyorum, hatta meraksızlık bile diyebilirim. "ahuahua top lan bu" lafını duyunca niye yüzüm kızarıyor benim, "duymamış olsa" diyorum içimden? Ben niye hiç "ibne herif" diye küfretmiyorum? Ben niye "kürt/ ermeni/rum dölü" lafından nefret ediyorum? niye her linç girişiminde sinirden gözlerim doluyor? hassas kantar mıyım ben? çok soy sop meraklısı da değilim galiba. Zaten annemin babası "nerelisin" sorusunun cevabını bilmezdi, istesem de eksik bilgi yani.
İnsanları tanımak bilmek başka, hayatlarını didiklemek, hele hele eleştirmek başka. Ayıp geliyor bana. ahlak bilgim zayıf.

Ne biliym işte... kafadengi insanlar var allahtan etrafta, gül gibi geçinip gidiyoruz.

Ama size bir anekdot, buyrun:

bir konferans, asistan ben. konu sosyal dışlanma projesi. 2. günün ortası. her STK temsilcisi uzun uzun tecrübelerini anlatıyor, STKların alanları: engelliler, eşcinseller, kadın sorunları, sokak çocukları, sendikalar vsvs.. kalabalığız yani. eşcinsel hakları konuşuluyor. herkes kafa sallıyor. nasıl bir uzlaşı, değme gitsin. sonra...
Engelliler üzerine çalışan bir STK temsilcisinin yaka kartı karışmış. Eşcinsel haklarını savunan STK'nın adı yazılmış isminin altına. Bu beyfendi az önce "dışlanmışlar birbirine destek olsun" diyordu. sonra bana dedi ki:

-Deryik hanım, bari başka biriyle karıştırsaydınız yaka kartını. aşkolsun.

Ben kıpkırmızı oldum. sadece "basım hatası hallederiz" dedim. tekrar edip güldü. geveledim bi şiler. yine söylendi. İçimden geçenleri cümle yapıp da haykıramadım. Asistansan susman gerekiyor bazen. Sonra hocama anlattım. "sen de neler ummuşsun deryik" dedi hafifçe gülümseyerek. haklı.

Neyse.. Linçmeyelim diyecektim. bir de acımayalım- yardım etmek için acımak gerekmesin.

aç kapa ve telafi et

bavulları açıyorum. deriiin bir nefesle. boş bavul çok korkutucu bi şi, doldurmaya üşeniyorum. Gerçi 4 yıllık yurt hayatı sayesinde sıfır alan kaybıyla optimum bavula ulaşma tekniğine eriştim ben, korkutmamalı.

ctesi olucak. yatçaz kalkcaz. bekliyorum.

bugün beni uzun zamandır konuşmadığım, çocukluğumdan biri, yarım aradı. o da koç'a gidecekmiş asistan olarak. uzun zaman sonra "vedalaşalım bi adam gibi" dedik. telafi kelimesini öğretmiştir bana kendisi. bakalım ne öğrenmişim...

-nerede buluşalım, mado?
-hahaha tamam, mado :)

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker