20 Temmuz 2012 Cuma

gün 2: tam günlük tur veya neydi bu başımıza gelen

Şimdi ben böyle metrelerce yazıyorum ya, hayır, 15 günün 15'i de böyle olmayacak. nihayetinde esas aksiyon selous'daydı, zanzibar taş çatlasın 2 post. hadi 3. kendim bile sonradan okumaya üşeniyorum ama arşivlik diye işte, yaz babam yaz.

Gün 2: Selous Game Reserve, Tanzanya. Program: Tam günlük safari.

Sabah yola çıkış saatimiz 6:30 idi, yol uzun. Selous haritası bulmak zahmetli. Rehberin bi tane vardı, gösterdi; ama elletmedi. google maps filan da hak getire. bu sebeple engin paint sanatı ve dedemin dedesinden gelen haritacılık maharetimle (bu kısım ciddi) halimizi kabaca tarif edeyim:
kabaca derken ciddiydim.
Amaç: Göle gitmek. kurak mevsimde her hayvanın gideceği yer tabii ki asla kurumayan manyara gölü. Yerimiz: ruhaha'nın dibi. Gördüğünüz üzere çoğu diğer kamp kuzeyde, gölün yakınında (tam bu noktada "insan gibi" denebilir, o gün demiştik.  bizim kampsa güneyde, "deli dürtmüş gibi". demiştik bunu da evet. anlatıcam)


dere yatağı derken.
Kamptan göle mesafe taş çatlasa 70 km. yakın sandınız di miiii? çakallar sizi. ortada yol yok. Kurumuş dere yatakları var, şanslıysan toprak yol, daha doğrusu sadece toprak. Kahvaltımızı da yolda ederiz diye çıktık yola. Rehberimiz mümkün olan en hızlı şekilde gitmeye çalışıyor, allahım sabah ayazı denen şey ilik ilik işliyor. kazak nafile, çantaya yapışmış, tesbih böceğiyim. Arabada hoplayıp zıplıyoruz; koltuğun kollarını bıraktığın an yükselip iniyosun, bu arada kolunu bi yerlere çarpıyosun, savruluyosun. arada çalılar kolunu kesiyo filan. azıcık yavaşladığımız an, mesela bi fotoğraf molasında, inanılmaz bir çeçe saldırısı. ormanlık alana yaklaştıkça "sinek ilaçlı hobbit pelerini" filan hayal etmeye başladım. yine de yolumuz güzel, orada bi kartal, burada bol zürafa, gidiyoruz. arada arabayı da etraflıca ilaçladık ki kaçak misafir sinekler konamasın.

güzergahımız kabaca şöyleydi: bitmeyen dere yatağı - toprak yol (kilometrelerce devam eden yanık arazi, yer yer tütüyor) - orman - yanık arazi boyu yol & dere yatağı. orman sonrasında bi kahvaltı molası verdik ki arabadan inmeden, hızlı hızlı atıştırma. son dere yatağını da geçip, akasya caddesi olarak anacağım son düzlüğe vardık. sağlı sollu akasya çalılarının ötesinde onlarca zürafa vardı. bolca fotoğraf çektik. dürbünle buffalo sürüsü de gördük. impalalar artık dönüp bakmadığımız sokak kedileri gibiydi. rehber göl tarafındaki hayvanların araçlara nispeten daha alışkın olduğunu söylemişti, sahiden de birkaç zürafa kaçmadan yakınımızda durdu. bu arada bu çalı yakma işi çığrından çıkmış, bazı yerlerde zaten kontrolü kaybettiklerini derinleşmesinden anlıyor insan. en az bi 30 km filan böyle gittik. 

göl ufukta göründüğünde saat 10 buçuğa geliyordu. yani 4 saat. kahvaltıyı düşünüz, hadi 3,5 saat. otelden çıkarken akşam 18:30'da döneceğimiz söylenmişti ama yol için de 2-3 saat demişlerdi, haliyle ben bir işkillendim; çünkü işkil benim adım. yol boyu hansel & gratel gibi kendimce kerteriz noktaları seçtim, orman kaç dakika sürdü, kaç dakika zıpladık filan.

neyse, geze geze gitmeye devam ettik, yollar azıcık normalleşti. sizi yeterince gerdiysem, güzel kısma gelelim. manyara gölü'ndeki ilk sahnemiz:
familya
telsizden gelen sesi takiben: 3 dişi aslan, 6 yavru ve bi gün önce avladıkları zebra. erkek aslan ortada yoktu. Yavrulardan 2'si henüz süt emdiği için ortada zıp zıp dolanıp duruyorlardı. Biz de 3-5 m ötedeydik. çok tuhaf. şu sağdaki hanfendi zebrayı boynundan tutup ağacın gölgesine taşıdı, tabureymiş gibi, hafifmiş gibi, rahatça. arka taraftaki ağaçta da 5 tane akbaba, hevesle sıra bekliyor. zebrayı 4 günde anca yedikleri için, akbaba nöbetindeler.

zebraya yazık tabii de o an değil; o an 4 yavrunun kan içindeki yüzünde tokluk, nefes nefese annenin yüzünde de bebeğine süt verme rahatlığı var. Ayrıca mesela kafalarına esip iki adım öteye zıplasalar ben varım, kolum bacağım emirlerine amade. çok tuhaf. cücük kadar bir şeysin, acizsin, zavallısın. onlar bilek hakkı zebralarını yerken, sırf tok oldukları ve aslında pek ürkek oldukları için saldırmıyolar. aslan, yaya olsanız bile, aniden karşısına çıkmadığınız sürece saldırmazmış, saldırması da korkup panikten. uzaktan görürse mesela, genelde tırıs tırıs geri dönermiş. bi de bu ailelerde genelde erkek yavrular aileyi babadan devraldığı; ama ailedeki anne ve kız kardeşler devam ettiği için ensest çokmuş, haliyle sakatlık ve sağlık sorunu da oluyomuş.

öyle işte, çok garip. tek diyebileceğim, sahiden tuhaf bi deneyim olduğu. dev dişi, zebra kemiğini kuzu pirzolası gibi tıkır tıkır kemirirken orada durup bakmak ve yavru aslanın size doğru yürüyüp "pıhhh?" demesi. evet, soru işaretli bi pıhh ve pıhh derken bildiğin kedi olması. renk - ışık açıyorum biraz, karanlık gibiydi.

ötedeki akbabalara ailecek gıcığız.
neyse efendim, daha fotoğraf çok da işte yerken, kemirirken filan. şu pıhhlayan cengaver tatlıydı çok, her işin içinde, hatta bi ara uzaklaştı, kardeşlerden biri topladı. ha biz kendilerini izlerken 2 araç daha vardı, bizden önce ayrıldılar. çembere almadık yani.


bu arada göl güzel, çok güzel. su kuşları, suyun hayat verişi bi başka güzel. en tuhaf kuru ağaçların ortasında, masmavi. su aygırının sırtındaki yosunlardan beslenen kuşlar kadar güzel.

heralde bi yarım saat filan aslanlarla harcadık, emin olamıyorum. sonra biraz daha dolandık, babunlar ve impalalar. bi vakitler geçmiş olmalı; çünkü tek hatırladığım, bi şekilde yine yemek vakti olmuştu. portatifleri serdik, pek güzel bir yemek sofrası kuruldu. şaşkın iki türk olarak "içli köfteaa" diye sevindiğimiz şeyin içinden haşlanmış bütün bir YUMURTA çıkması üzücüydü tabii. onun dışında her şey lezzetliydi, pek de iyi geldi.

bu arada yanımıza bi sincap geldi ki hyde park'takiler kadar evcildi. garip tabii. meğer turistler yasak olmasına rağmen beslemişler. parktaki "yasak" başka, afrika'nın göbeğindeki başka. bi zahmet azıcık saygı duyacaksınız. çok terbiyesizce bir cüret; ama n'eylersin.

kudular ve şaşkın impala
sonra saat 14:00 filandı ki rehberimiz, "yeter oyalandığımız, dönüş vakti!" dedi. daha yeni geldiğimizi düşündüğümüz için pek bi bozulduk. gölün batısında kısa bir tur atacağımızı, sonra da şarap molası olacağını söyledi. bizim  de tek ve nihai hedefimiz, pek uzaktan da olsa bir fil görmek. yol boyu balon isteyen velet gibi "fil var mıdır gölde? göl filli mi? filler göl mü?" filan deyip durmuştum, o da "söz vermiym ama bi yerdelerse, göldedirler" demişti. 5 büyükler konusunda bi hırsımız yoktu aslında; ama aslanı görünce bi güven geliyor insana. neyse, biz de bu sebeple gölün doğusuna da gitmek istedik, daha geniş bi alan olduğu için. cık efendim, vakit yok. eh, peki napalım. aracımıza atladık, gölün batısını turladık, heralde yarım saattir. güzeldi tabii; ama filsizdi. kudu gördük, zürafalar, impalalar ve elbette su aygırları. fotoğrafını koymadığım wildbeast ve waterbuck denen antilop da vardı etrafta.

yola düştük. bu arada diğer araçlarla selamlaşıyoruz, bolca swahili kelimeler filan. rehberimiz "bir diğer rehberi arayabilir miyim?" diye bizden izin istiyor, ki aslanları böyle bulmuştuk. neyse efendim, bir hintli ailenin olduğu araca yaklaşıyoruz. etrafta daha büyük bir aslan ailesi de görülmüş, onu da görmek için tutturmuşlar, rehberleri pek dertli; çünkü aslanların son yeri muamma. rehberimiz gülerek anlatıyor, biz de "bize aslan yetti, keşke fil görsek" diyoruz. bunları yazıyosam bi sebebi var okuyucu, az bekle.

sonra yolumuza devam ettik ama geldiğimiz yol değil. resmen yol olmayan bi yerden gittik, sarı sarı kuru otlar, berbat bir yer. biz sürekli az sağımıza bakıyoruz, "yol şu taraf değil mi ya?" diye. neyse. zınk diye durduk. rehber ayağa kalkıp ileri baktı, "bu yolu kapamışlar tüh ya, geri döneceğiz" dedi. hangi yol yahu, yol yok? taş var, ot var! nasıl da kötü bir zemin, biri bel fıtığı ameliyatı geçirmiş, diğeri siyatikli bir ikili için azap. "nasıl ya?" filan dedik, "işte yol vardı burda, yok şimdi, bi şi olmaz hop diye diğer yerden saparız" filan dedi, döndük. n'apacaksın, direksiyonda olan o (YANLIŞ!) dönüşte yine hintli aile, yine selamlaşmalar ve doğru yola çıkış. bu yanlış yola sapma sebebiyle 1 saat kaybettik. tabii ki tek tepkimiz "biz yanlış yoldayken gölün doğusunda filler zıplıyodu :(" oldu; ama ses etmedik, insandır, hata yapar, olabilirdir.

bu rahatsız, hoppala zıppala arabaların bir etkisi de uyku. o kadar çok sallanıyosunuz ki bilinçaltınızda beşik anılarınız canlanıyor, uyuyorsunuz. eh biz de yemek üstü sallantı sonucu, uyumuşuz. saat 4 gibi rehber "şarap isteyen?" dedi, cık, istemiyoduk. önceden öyle konuşulmuştu; ama hem fazla toktuk hem de 1 saatlik kayıp yüzünden bir an önce gitmek istiyorduk. az şaşıran rehber yola devam etti. biz de nasıl bir uyukluyoruz, dönüş yolu rehaveti heralde. saat 4 buçuk olmuşken aniden durduk, "işte şarap içmek isteseydiniz molayı burada verecektik" dedi rehberimiz. "hmm güzel, devam edelim o zaman" dedik ve - U döndük. aksi yöne devam ediyoruz geze geze! ben kerterizlerimi arıyorum; sıra sıra dağlar biz gelirken de sağımızdaydı, inatla sağdalar. solda olmaları gerek. bizim batıya gitmemiz gerek; güneş arkamızda batıyor! resmen geri dönüyoruz göle; ama o kadar aptalca ki, anlam veremiyoruz.

işte sevgili dostlar tam o sırada yapılması gereken şey arabayı durdurmaktı. biz ne yaptık? ben sakince "göle mi dönüyoruz?" dedim. "yok yani göl yolu ama hayır" dedi rehber. "burası göle gidiyosa, niye biz kampa dönmüyoruz?" dedim. "ya göle de gidiyo ama kampa da gidiyo, hakuna matata" dedi sırıtarak. biz de gayet uyanmış bir vaziyette, "noluyo layn?" diye yolu izledik işte. hakuna matata'ymış. sonra, ana yoldan göle dönüş sapağını da geçince, "heralde bu yol dönüş yoluna filan bağlanıyo, heralde kestirmeden arayı kapayacak" dedik kendimizce. hani boşuna 1 saat dolaştık ya! gittikçe gidiyoruz, çıldırasıya. bi yarım saat sonra, araba yavaşladı. "biz kampa dönüyoruz, di mi?!" dedim. cevap şu: "ya ben sizi aslan ailesine getirdim, az ilerdeler. size söylemeyi unuttum :(".

yüzlerine bakmadık bile
LAN?! aptallaştım, "hıı tamam o zaman" filan dedim, anlamıyorum. sahiden de 5-6 aslan yerde yatıyor, az ilerde de o hintli ailenin olduğu araba! benim aptallığımla kalmadık allahtan, kocam the aslanparçası "hop bi dakka!" girizgahından sonra, "ne demek size söylemedim? bize söylemeden bizi nereye götürüyosun?" dedi. aslan fetişisti hintli ailenin rehberinin gazıyla daireler çizip duruyoruz iyi hoş da, o aile otelin dibinde, 1 saatlik mesafede kalıyor, bizim gideceğimiz yol belli. evin erkeki "biz buraya gelmek istemedik, aslan da istemedik, gölden aceleyle ayrılıp 2,5 saat daire çizdirmek ne demek? böyle iletişimsizlik olmaz ki" diye kabardı.  ben de arada "hem fil! fil hem! göl hep filli şimdi!" dedim. rehberimiz onlarca defa özür diledi. biz de "eh tamam, insanlık hali ama ayıp oldu" dedik. sonradan, tüm bunları "on numara bahşişlik jest" olarak gördüğü kanaatine vardık; "ta taaa aslan!"diyecek, çok etkileneceğiz.

kapanış konuşması: "kaç saatte döneriz?" "ee... üç". saat olmuş 5, hava 6.30 dedin mi zifir! rehber saatin farkında bile değil! daha da fenası, biz bunca saattir dönüş yolunda olduğumuzu, boşa zıplamadığımızı, az kaldığını filan düşünüp dakika sayarken yolu uzattığımızı öğrendik. belinize bir şey olacak endişesi taşırken çok, çok fena bir ruh hali.

böylece, ana yoldaki kerteriz noktam olan "bol kuş yuvalı dev ağaç"ın önünden dördüncü ve son kez geçerek dönüş yoluna başladık. dağlar solda, batıya doğru. 2 gündür neşeyle sohbet edilen arabada ölüm sessizliği, ben yolun değil 3, en az 4 saat süreceğini hesaplamışım; ama sesim çıkmıyor. rehber hatasını anlamış halde son hız gitti, o hızlandıkça biz koltukta debelendik. bir tek gün batımında 30 saniye durup fotoğraf çektik, şimdi o da komik geliyor. saat 6 buçuk olduğunda telsizden anonslar gelmeye başladı, belli ki bizi soruyorlar. cık, rehber 10 taneden birine cevap veriyor, durmak yok.

sonra... sonra saat 7.30'du, dolunay vardı ve biz ormandaydık. gecenin zifir karanlığında aniden durduk, "leopar!" dedi rehber. sağımızdan son hız uzaklaştı, kuyruğunun ucunu görebildim. sayarsanız, 5 büyüklerden 3'ü tamam. yol, sonsuz gibi. saat 8'e çeyrek kala araba pat diye durdu. rehberimiz nerden estiyse bize bilgi verdi: "aracın benzin pompası bozulmuş. elle pompalamam gerekiyor; ama merak etmeyin, başka araç yolda".

ne hoş değil mi? diğer araç yolda ama biz daha ormandayız. böylece dura dura, arada benzin pompalayarak yola devam ettik. diğer araçla 1 saat içinde karşılaşsak, demek ki bi saatlik yol daha var! insanı çıldırtan bi düşünce; ama o bitkinlikle çıldırmıyor insan, oturup zıplıyo sadece. önümüze aniden su aygırları çıkıyor, ışık ve kornayla korkutup kaçırmaya çalışıyoruz. hantal hantal koşuyor. tek güzel yanı, habire havalanan beyaz kuşlardı sanırım. neyse, 1 saat sonra sahiden diğer araç görüldü. "siz devam edin biz takip edeceğiz" dediler, yola devam ettik. simbazi'ye geldik. nehir yatağı o kadar dik ki çıkmamız imkansız. kaldık tabii ki. diğer araca geçip kampa vardığımızda saat 9 buçuktu.

hesaplamanız için: dönüş yolu 4,5 saat. toplamda 15 saat.

kampta olağanüstü hal ilan edilmiş, ıslak havlular, içecek filan ile karşılandık. kamp sahipleri defalarca özür diledi. akşam yemeği meğer zaten odamıza hazırlanmış, o iyi oldu. bize özellikle neyin nasıl olduğunu anlattırdılar, dikkatlice dinlediler. ben hala 7 yıllık rehberin bu davranışını çözemiyorum, ya adam da kitlendi bi an, ya bahşiş hırsı, bilemedim. ha tüm bu yola sebep olan bahşişini verdik yine, o ayrı. dediği gibi yol sadece 3 saat sürseydi, daha çok bile alırdı heralde; ama o kadar kesinti olsun. böyle bir yorgunluk hissi yok. bitkinlik, tükenmiş bi sersemlik. araba durduğunda geri geri gittiğimizi sanıyorduk, sallanarak yürür halde. ayrıca arabanın bozulması, orman filan bi süre sonra aptallaştırıyor: oradaki herhangi bir canlı benden daha hızlı. tüm gün bunu dinlemişim. elimdeki tek şey ışık, ondan kaçar. o kadar. hani bizi parçalamaları değil mesele, ama bi su aygırının gece görüşü çok zayıf. binbir tane olasılık dönüyor.

bu arada rehberimizin kampa girişte "yarın sabah yine 6.30 uygun mu?" diye sorması da fıkra olsun (tabii ki öyle bir şey yapmadık). işletmecilerin de özür dilemesi yetti aslında; hani "aa bi şi olmadı ki hop hop acımadı ki" pişkinliğine vurmadılar. endişelenmek değil; ama üzülmüşlerdi halimize. jest olarak odamıza rose moet gönderdiler ama biz içemeden devrilip uyuduk. mucize olan şey şu: ikimizin de beli hiç ağrımadı!

hamiş: rehber dediğin hep iletişim halinde olacak, sen rehbere hep "burası neresi, şimdi nereye" diyeceksin. rehbere güven tabii; ama bi yere kadar. bizde biraz da "beyaz adam"lıktan rahatsız olma durumu vardı, kibarlıktan öldük bittik yarabbim, aman yanlış anlaşılmasın! tabii öyle de, sonuçta canı çıkan biz olduk yok yere ve kafasına göre iş yapan da o. iletişim kopmayacak, her an her saniye, bir sonraki 3 adımı biliyor olacaksın. budur hamiş.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

gün 1: yarım günlük tur

Gün 1: Selous Game Reserve, Tanzanya. Program: yarım günlük safari.

Şimdi efendim, buralarda safariye safari denmiyor. bizim yaptığımız şey "game drive" idi, yani arazi aracıyla hayvan takibi. safari çok daha uzun bir "sefer" olduğundan ve 60larda ilk başladığı zamanlar avlanmayı da içinde barındırdığından, bi nevi "politically correct" versiyonu bu kelime olmuş sanki. ben öyle anladım.

Neyse, daha önce de bahsettim, gün tam 12 saat, 6:15 dedin mi güneş doğuyor. Sabah 6'da oda servisi kahve-çayla bizi uyandırdı. Bej-kahve tonlarındaki safari giysilerimizi ve ince kazağımızı giydik, bi kat güneş kremi, üstüne birkaç kat sinek ilacı sürdük, şapkalar, dürbün, su matarası ve tabii ki fotoğraf makinesi yüklendik, savaşa hazır vaziyette odadan çıktık. Bu ince kazak kısmı çok mühim, sabah ayazında henüz kahvaltı etmemiş, uyku sıcaklığından ayılmamış halde, her yanı açık arazi arabasında giderken onu çok seveceksiniz. Arabada sinek ilacı, dürbün ve tabii ki tonla su filan vardı; yani matara kısmı gereksiz oldu; ama iyi ki dürbün almışız; çünkü tek dürbünle sırayla bakmak filan mümkün değil. Bu arada normalde bizim araç diğer misafirlerle paylaşılacaktı; ama hem başka gelecek kişi olmadığı için hem de balayı çiftiyiz diye özel araçla gezdik. yine de kalınacak yere mutlaka "shared" mi, özel mi diye sormak lazım.

şimdii, giriş bilgileri: Rehberimiz 7 yıldır bu işte çalışıyordu. Tanzanya'nın kuzeyinde vahşi yaşam rehberliği okulları varmış. 1 yıl  sertifika, 2 yıl diploma, 3 yıl lisans olmak üzere farklı seçenekler varmış. kendisi 2 yıllıktan mezundu. ayaklı fauna rehberi gibiydi. rehber mühim şey, yoksa varlığını kamuflaja borçlu onca hayvanı, sık çalı ve ağaçlar arasında sizin çıplak gözle görmeniz mümkün değil. hatta ben bazen dürbünle bile göremedim. o yüzden rehberin eğitimi ve  deneyimi  kadar, bölgeyi bilmesi de önemli. ne nerde olur, ne zaman olur, kitapta yazmıyor. sonuçta arabayı kullanan o, hiçbir tabela yok ve siz bölgeyi hiç bilmiyorsunuz. bir sonraki postta bunun önemi anlaşılacak.

neyse, kuzey bölge malum, serengeti. bir süre orada çalıştıktan sonra 1 yıldır selous'daymış kendisi. serengeti'yi şöyle özetledi: iyi yanı, hayvanlar '60lardan beri gördükleri için arazi araçlarına fazlasıyla alışık, dibine kadar girebiliyorsun ve kaçmıyor. kötü yanı: muhtemelen dibine giremiyorsun çünkü hayvanın etrafı en az 20-30 arabayla çevrilmiş durumda. hele ki yoğun sezon zamanı işkence olabiliyormuş. bizim selous her ne kadar sakin olsa da hayvanlara yaklaşmak mucize gibiydi. yaklaşmak derken, dibine girmek değil, görebilmekten / bol zoom'lu fotoğraf çekebilmekten bahsediyorum. tercih sizin; ama bilerek gitmek önemli, hayal kırıklığı yaşamayın. uzanamadığı ciğere mundar demek gibi olmasın; ama serengeti'yi açık hava hayvanat bahçesi gibi anlattılar, teselli oldu. mesela biz asla bir zebraya yaklaşamadık (bi sefer hariç); e çünkü o bi zebra, tabana kuvvet koşuyor, dursa garip. neyse, ben size güneyi anlatayım, kuzey zaten belli.

bekar impala bey
sabah arabamız bir iz takip ederek ilerliyodu. ben teker izi sandım, su aygırıymış. bacakları ayrık olduğu için nerdeyse arabayla aynı iz. sabahın erken saatlerinde ilk gördüğümüz şey impalalar oldu. bir çeşit antilop kendisi, pek bi narin. bizim kampın civarında da çok vardı. sürü tek erkekli bir harem olarak dolaşıyor, etraflarında da her daim bi grup bekar erkek oluyor, fırsat olursa haremi devralmak için. fotoğraf filan ekliyorum ama süpersonik cihazlarla gitmediğimiz için elinizdekiyle yetininiz. benim çekemediğim her şey google'da mevcut. açıkçası o kadar ürkekler ki böyle şaşkınlıktan donakaldıkları haller dışında daha çok popolarını görüyorsunuz. popolarında da siyah bir M harfi var, o yüzden kendisine "mcdonald's" da deniyormuş.

roller
bir diğer güzellik kuşlar. roller denen renkli kuş, iri bir kelebek gibi. çiftleşme zamanı havaya fırlayıp taklalar attığı için bu adı almış. olmadık yerlerden havalanıyor, kanadı parlak bir mavi. küçük kuş zaten çok severim, her görüşümde mest oldum. yabani kumrular da çoktu, çift haldeler hep. bir de adını kesinlikle hatırlamadığım; ama yılbaşı ağacı süsü gibi yuva yapan ve var gücüyle, her daim şakıyan bir kuş vardı. bu yuvalar her yerde, kaçırmanız imkansız. "bu kadar gürültülü hayvana yırtıcılar saldırmıyo mu?" diye sordum, saldırıyomuş ama bazen de sesten korkuyolarmış, yankılanıyormuş. doğa garip bir şey ve sizin garip bulduğunuz her şeyin bir mantığı var.

sinsi ağaç
açılışımızı bu ağaçla yaptık: candelabra. rehber ağaca bir taş attı ve her yerinden bembeyaz reçine damlamaya başladı. bu reçine zehirliymiş; su aygırı, fil gibi hayvanlara felç geçirtebiliyor. türünün en beteri. insan teninde anında yanık izi gibi yapıyor, göze değerse kör ediyor. hatta "kanarken" ağaca fazla yakın durursanız asitli kokusu boğazı yakıyormuş. yerli halk bu ağaçtan yaptıkları oklarla balık avlıyormuş, kendinden zehirli tabii. devamında minik pembe çiçekler gördük. "aa rozet bu!" filan diyodum ki ı-ıh. bu da zehirli. aynı şekilde, dokunduğun an lenf sistemine etki edip uyuşturuyor, felç ediyor filan. bunlar biraz da "her gördüğüne atlama, her şeyle elleşme" notumuzdu.



"3 metreye kadar yükselebilir" adlı eser
bir sonraki durağımız "termite mound" denen, bir nevi devasa karınca yuvası. belgeselini izlemişler olarak pek bir heyecanlandık. şimdi karınca deyince insanı kaşıntı basabilir; ama bunların insanlarla işi yok, tahta kemiriyolar genelde. efendim içinde tabii kral ve kraliçe karıncalar var, el kadarlarmış. kraliçe mütemadiyen yumurtluyor, işçiler de habire bu kuleyi yükseltiyor. kaskatı, beton gibi. içi hem yuva, hem de mantar tarlası! karıncalar selüloz sindiremedikleri için bitkilerden tam fayda alamazmış. bu tepenin dibinde selüloz sindiren mantar yetiştiriyolarmış. karıncayiyenler filan sıkça saldırıyor, koloni hemen yama yapıyor. eğer başarılı bir saldırıysa boşalan bu kule daha sonra yılan, kemirgen yuvası filan oluyor. koloni dağılıp yuva öldüğünde, yerli halk bu sağlam malzemeden tuğla yapıp evinde kullanıyormuş. her ağacın dibinde, yol kenarlarında bir heykel gibi, bir küçük tapınak gibi yükseliyordu. böcekleri sevmeyebilirsiniz; ama gökdelen dikip tarım yapan versiyona saygı duymak kaçınılmaz. bu yüksekliğe 3 ayda gelmesi de dip not.

 neyse efendim, bu dolanıp durmalardan sonra onlarca kuş yuvası olan bir ağacın yakınına arabayı park ettik, kahvaltımızı ettik. bu arada hava bulutlu olmasına rağmen biraz daha aydınlandı. haliyle bu ot-kuş-böcek maceramız çeşitlenmeye hazırdı.

arabayla o impala senin, bu kuş benim gezinirken, akbaba gördük. buralarda akbaba "action" demek. tam gaz o tarafa sürdük. bir anda 14 tane yabani köpek (yaban köpeği?)! yeni avlandıkları için hepsinin karnı iyice şişmiş, gölgede dinlenen bir aile. bizden korkmayan tek hayvan, sahiden köpek gibi, sopa atsan getirir gibi. Sadece Afrika'da yaşıyormuş; en yüksek sayıda oldukları yerlerden biri de Selous. Etçil olan memeliler arasında tazmanya canavarından sonra en güçlü ısırığa sahip hayvanmış; ama biz gördüğümüzde oldukça uysal ve hatta oynanabilecek gibilerdi. kamp alanındaki diğer misafir olan fotoğrafçı rob sabah 6dan itibaren bölgede yabani köpek arayıp bulamazken bizim 14'lü aileye denk gelmemiz şans oldu.

bu arada habire sinek ilacı sürdük, yeniledik, tazeledik. arabada gitmediğiniz sürece kaçışınız yok, çeçe sinekleri ısırıyor. "ısırmak" doğru tabir; en saçma yerlerinizi ısırıp acıtıyor, saplanıp kalıyor, rahatsız edici bir hayvan. uzaklaştırmak da imkansız. en son, arabanın en rüzgarsız yerine saklanıp bizle seyahat ettiklerini ve her duruşumuzda saldırdıklarını fark ettik. ısırılıyorsunuz, şişiyor, kanatana kadar kaşımak istiyorsunuz filan. onun için ısırık sonrası kremler en mühim şey.


 zürafa komik bir hayvan, genellikle kuru birağacın, çalının filan arkasına saklanıp şekildeki gibi sizi izliyor. böyle yazınca normal gibi; ama değil, bakışıyorsunuz. hızlı koşabilen ama genelde süzülerek hareket eden bir hayvan. eğer bakmakta ısrarcıysanız, "of iyi ben gidiym" diyor ve aheste bir şekilde, salınma- süzülme arası bir şekilde koşuyor. büyük, çok büyük. tekmesiyle aslan öldürebilen; ama bir yandan da su içmek için her eğilişinde kalbi durma noktasına gelen bir hayvan. yavru varsa, hep biraz uzağındalar; yırtıcı hayvanlar anne-babayı görüp yakalamasın diye.


zürafa denen bu güzelliği görmenizi sağlayacak şey: akasya çalısı. azot açısından çok zengin olduğu için hem hayvanlar tercih ediyor, hem de etrafındaki toprak çok verimli oluyor. bu sipsivri dikenlerinin içi bir tür böceğin yuvası, barınma karşılığında zürafaların burnunu filan ısırıyormuş. her şeye yetişebilecek bir hayvanın bunca zahmete rağmen akasya diye diretmesi de ayrı bir olay.



sonra efendim, büyükbaşlardan, "çamurda serinleyen yaban domuzu ailesi":


(AGHHH! yazı bitmek bilmiyor. iyiydi güzeldi diyp kesmek üzereyim.)

Efendiiiim, hava iyice ısınınca, öğlen 1 gibi kampa geri döndük, yemek yine pek bir güzeldi. saat 4'e kadar dinlendik, anca kendimize geldik. arazi aracı insanı aptala çeviriyor. bu sefer kampın hemen yanındaki nehir boyunca dolaştık, gün batımına kadar 1-2 saat geçirdik. balıkçı kartal denen bir kartal türü var, sadece balıkla besleniyor. diğer kartallara göre 2 kat daha fazla yaşıyormuş, kırmızı et yerken aklınızda olsun. araçla dolanırken, ayağım büyüklüğünde kemiklere denk geldik, kafatasını da görünce anlaşıldı ki zürafa. ayağım kadar olan şey boyun omurlarından biriymiş.

su aygırlarının bitmeyen haykırışları eşliğinde turumuzu attık. nehir kenarında 1800lerden kalma bir köyün kalıntıları da vardı, yüzeyde seramik parçaları filan bulmak mümkün. toprak kayması çok sık olduğu ve dere yatağı böyle genişlediği için, tahmin edilen şey köyün bu şekilde yok olduğu. yakınımızda bir mezar taşı vardı, köyün esas merkezinin de şu an nehrin ortasına filan denk geldiğini söyledi rehber.


Dolandıktan sonra kendimize açık bir düzlük seçtik, portatif masamızı kurup serengeti biralarımızı açtık, gün batımını beklemeye başladık. çok bekletmeden, tüm renkleriyle geldi, tüm göğe kuruldu. 360 derece fotoğraf çekebilmek isterdim, tarifi zor bir şey. ufuk çizgisi nerdeyse ayağınızın altında.

arkamızdaki manzara, önümüzdeki manzara
sonrası kamp. akşam yemeğimiz nehir kenarına kurulmuştu, etrafı da minik fenerlerle aydınlatılmıştı. nehir kenarı dediğim, zevkle suda oynayan su aygırlarından 20-30 metre mesafede yemek demek. dolunay varken, tüm nehirde parlıyorken yemek zaten çok lezzetli geliyor insana.

ertesi gün, büyük gün: tam günlük tur. erken yattık ki enerjimiz olsun. çok çok iyi bir kararmış.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

gün 0: uçmalara doyamamak, bir türlü varamamak

Eveeeaatt başlıyoruz.

Tanzanya'ya doğru: 30 Haziran / 1 Temmuz. uçuş ve varış.

Akşamüstü sırt çantalarını yüklenip önce Paddington'a, oradan da Heathrow'a gittik. Kişi başı 10 kg ile gayet hafif seyahat ettik aslında. Beklerken bir şeyler yemek için bi italyan restoranına girdik, bir yandan da Wimbledon maçını izledik. Atatürk Havaalanındaki fiyatları biri bana açıklasın, ortalama bir pub fiyatını aşmıyordu bizim yediklerimiz.

dubai havaalanında suni vaha
Biz Emirates ile Dubai aktarmalı olarak Darüsselam'a uçtuk. Londra- Dubai uçuşumuz 15-20 dakika rötarla başladı. Uzun; ama rahat bir uçuş oldu, herkes Bollywood filmleri izliyordu niyeyse. 7 saatten sonra Dubai'ye indik, Darüsselam için 2,5 saatlik bekleme başladı. Bekleme koltukları şezlong formunda ve pofuduk olduğu için büyük bi keyifle 1 saat filan uyuduk. Dubai Havaalanı, günahım kadar merak etmediğim bir şehri özet olarak anlatabilecek bir yerdi: Fazla yeni,  fazla gösterişli, fazla büyük, fazla suni. Evet, "adamlar yapmış"; ama betonla yapılabilecek çok şey olması beni şaşırtmıyor.

Bekleme süresi uzadıkça biz gerilmeye başladık. Darüsselam'a indikten sonra 1 saat 15 dakika içinde iç hat uçuşumuz vardı, üstelik pırpır bir şeyle. Dubai rötarı 30 dakikayı buldu. boarding yetkilisi olan mavi lensli, esmer barbie ise durumdan habersiz ojelerini seyrediyordu, "aa evet gecikme olmuş" filan dedi, içimi kıyım kıyım kıyarak. Tanzanya'daki uçak firması coastal aviation'ı aradım. "30 dakika kala uçağınız inmiş olursa sizi yetiştiririz" dediler. Biz de saati seyretmeye başladık; çünkü o gün başka uçak yoktu, dar'da 1 gece kalmak istemiyorduk ve arabayla filan gitmek imkansız.

Diğer uçağa tam yarım saat kala Dar'a indik. Bu arada "iç hat terminali"nin öyle hemen yan tarafta filan değil de arabayla 5 dakika mesafede olduğunu öğrendik! Uçağın tekeri yere değdiği an öne koştuk, kabin memuru dahil birkaç kişinin üstünden atladık. iş bitirici coastal aviation adamlarını aradım, sahiden frankie bizi bekliyodu. Pasaport kontrolü, parmak izi filan, yine insan aşarak, kontrol memuruna gülüm gülüm gülümseyerek hızlıca bitti (vizenizi önceden aldıysanız, bir giriş formu doldurup, parmak izi basıp uçuyorsunuz, o kadar). sonra: çantalar. bu kadar lanet bir bekleyiş olamaz. Havaalanı zaten gayet minimal bir durumda, hatta Bodrum Havaalanının ilk yılı gibi diyebilirim. bi bant var, arkasında yükleme yapan adamları görebiliyoruz. Nerden estiyse ben "ya keşke şu arka tarafa geçip çekip alsak çantaları" dedim, frankie bi kadınla konuştu ve oldu! balayı kavalyem ve cankurtaran frankie 16 ayrı kamyonda tek tek çantalarımızı ararken ben pilotla telefonda "bi 10 dakika daha memedalibeeeey" yalvarışlarındaydım.

uçağın içinden, bizim uçağın kardeşi
Beş dakika içinde bi arabaya yüklendik, iç hat terminaline götürüldük, kapıdaki güvenlikten düzgünce geçip koştura koştura uçağa ulaştırıldık. biz yapmadık, onlar yaptı. Uçakta bizim dışımızda sadece 2 yolcu varmış zaten, yarım saat rötarla kalktık. ortalama bi avrupa ülkesi olsa, hatta türkiye'de bile, şu coastal aviation personelinin yardımının onda biri yapılmazdı, hepsine ayrı ayrı minnettarım. uçağa bindiğimiz an diğer yolcular sadece "siz nerden geliyosunuz bu halde?" diyebildi, öyle bir harap bitap hal. Bu arada, Tanzanya Türkiye'yle aynı saat diliminde, akşam 5'te uçuşa hazırdık.



teneke şehir Darüsselam
Sonra, kemerleri bağladık, pilot bize güvenlik çıkışlarını gösterdi ve Selous'ya doğru 50 dakikalık uçuşumuz başladı. Uçaktan korkanlar için heralde çok zor olurdu; ama çok güzel bir deneyimdi. Selous'da diğer iki yolcu bizden önceki durakta inince (durak diyosam, açık arazide birkaç yer karosu) yolculuğun son 10-15 dakikasında pilot bize gösteri yaptı, yan yattık, pike yaptık filan. Uçuş boyunca, yerden yükselen duman ve turuncu yangın hatları vardı. Kurak mevsim çalı yakma zamanı; doğru yapıldığında doğaya faydalı olan; ama çoğu zaman kontrolden çıkan, tartışılan bir yöntem, ama bu uzun bi hikaye. 50 dakikalık bu uçuş karadan olsa heralde 15 saat filan sürerdi; bu bölgede "yol" kurumuş dere yatağına denk geliyor; ama o ayrı bir hikayenin konusu (bu arada, Blogger'ın fotoğraf yerleştirememe işkencesi bitmiyor, eğri büğrüyse affediniz).


Ufukta Selous
 Rufiji Irmağı



***

Selous'da bir uçak "pist"i
Neyse, uçak nihayet bizim durağımız olan Simbazi pistine indiğinde hava kararıyordu. Ekvatora yakın olduğumuz için güneş biz oradayken hep 6:15 civarı doğup 18:15 civarı battı, 12 saatten şaşmadık. İndiğimizde bizi, 4 gece kalacağımız "lüks çadır kampı"nın (Amara Selous) işletmecisi ve personeli gülümseyerek karşıladı, bembeyaz örtülü bir masa, şampanya kadehlerinde kokteyl ve ufak atıştırmalıklarla. O anki mutluluğumuzu anlatamam, ana kucağı gibi. Bize ıslak havlu ikram ettiler, kendimize geldik. Kokteyl alkolsüzdü (pilot da içebilsin diye); ama pek bi hafifti. Fotoğraf yok, mest haldeydik. Geç indiğimiz için gün batımı öncesindeki kısa turu kaçırmıştık, arazi aracıyla 2 dakika sonra kamp alanındaydık.


gün batımı deyip geçtiğim şeyin aslı.
Kısa bir hoşgeldiniz sohbetinden sonra, çadırımıza kadar el fenerleriyle eşlik edildi, akşam yemeği saatimizi sordular, 1 saat dinlenme izni istedik. Kampta bizden başka bir de yaban köpeği fotoğrafçısı bi adam kalıyordu, rahattık. Bize gece odadan asla yalnız çıkmamamızı, gerekirse telsizden birini çağırmamızı, onun eşlik edeceği sıkı sıkı tembihlendi. Kamp alanı, Rufiji ırmağının bir kolu olan Ruhaha'nın hemen dibinde, etrafında hiçbir çit, duvar filan yok. o yüzden tatlı su içmeye gelen hayvanlar kamp alanına yaklaşabiliyormuş. Genelde impala vb zararsız hayvanlar; ama ırmağın müdavimi su aygırları dehşetengiz hayvanlar olduğu için böyle bir önlem var. Vahşi doğada en çok insan öldüren hayvan su aygırıymış; çünkü korktuğu an o 3 tonluk cüssesiyle son hız koşuyor, koşarken de aklında tek bir şey var: suya ulaşmak. koşan vinç gibi bi şi. bu uyarıyı kocaman gözlerle yaptıktan sonra "ama korkmayın, bi şi olmaz" demeleri de bi garipti tabii.

bizim fakirhanenin arka tarafı.
"Çadır" dedikleri için insan ne bekleyeceğini bilmiyor, fotoğraflara rağmen. kocaman bir oda, bir o kadar da büyük banyosu vardı, sirk çadırı ebatları. yandaki foto oda kısmının, sağ tarafta bi de banyo var. 3 tarafı açık, sadece fermuarlı sineklikle çevrili. Odanın kendine özel minik bir havuzu da vardı, küvetten hallice ama tam nehre bakıyor. Gün içi serinlemesi için. Kurak mevsim olmasına rağmen nehir tam gaz çağlıyordu, su sesi çok rahatlatıcı. Siz havuzdayken su aygırı nehirden su içiyor filan. Etrafta sürekli bir hayvan sesi, bir hışırtı, tıkırtı vardı, insan ilk geceden sonra alışıyor.

ufacık tefecik havuzcuğumuz.
  Yemekler konusunda çekincelerimiz vardı; ama ilk akşam yemeğinden itibaren Amara resmen döktürdü. Swahili mutfağının ortalama bir turist ağız tadına uygun versiyonuydu. Garsonumuz anlatılmaz bir kibarlıktaydı, çok da matraktı.  çorbası, ana yemeği, tatlısı, kahvaltısı, öğle yemeği her şeyi, hep güzeldi. Şaraplar güney afrika şarabıydı, onlar da mis gibiydi. Ayrıca her gece akşam yemeğini farklı bir yerde hazırladılar, ambiyanstan ambiyansa savrulduk. On üstünden on verebilirim rahatlıkla.
 

Kampın işletmecisi güney afrikalı peter & anita çifti. Daha önce g.afrika, ruanda gibi ülkelerde çalışmışlar. kamplarda işletmeciler genelde 1 yıl sonunda gidermiş, 7 yıl gibi bi rekorları var, amara'da da 3. yılları. ikisi de fotoğrafa pek bir meraklı, bir de astronomiye. kampın 2 yerinde nehrin ötesini izlemeniz için 2 küçük teleskop /  büyük dürbün vardı. kampın bir de ana havuzu var, bölgede havuzlu tek kamp imiş. ilk akşam yemeğimizi burada yedik. fotoğrafın sol tarafındaki yer de öğle yemeği terası. bir de burada görülmeyen, arka tarafta bir teras var, dev bir oturma odası & internet noktası.

kampın ana havuzu ve yemek alanı, iphone titrekliğiyle.
yemekten sonra rehberimizle tanıştık, ertesi günün planı yapıldı. ilk gün "yarım tur"la başlamaya karar verdik: sabah saat 6:30'da yola çıkıp öğlen yemeği için kampa dönmeye, sonra öğleden sonra 4 gibi gün batımı için yeniden yola çıkış. refakatçi eşliğinde odamıza bırakıldık. biz yemekteyken oda sinek için ilaçlanmıştı, eşyalar toplanmıştı. her  fırsatta oda temizlenip toplandı zaten. fonda hayvan sesleriyle, "o hışırtı ne?", "sen de duydun mu?", "bu ses yakından mı yoksa nehir yankı mı yapıyor?"larla, tüm yorgunluğumuzla uyuduk. ertesi sabah öğreneceğimiz basit bir şey vardı: insanın afrika'da en yakından tanıyacağı "vahşi hayvan" kaçınılmaz olarak çeçe sineğidir.

***

ilk gün budur. giriş uzun; çünkü anlatacak çok şey var. sabrediniz.

15 Temmuz 2012 Pazar

32 kısım, tekmili birden tanzanya günlüğü

Döndüm! böyle yazınca ne kolay, dün otelden çıkışımızla bugün eve varışımız arasında 24 saat vardı oysa; 3 ayrı uçak, bekleyişler, bekletilmeler falan filan. Sabah Heathrow'da her şeyi 40 dakikada halletmek iyi geldi, bi olimpiyatımız eksikti çünkü.

Londra bıraktığımız gibi, 2 derece bile ısınmamış; ama güneşle karşılayacak kadar da düşünceli. Gelir gelmez yağmuru kaldıramazdık. Bugün büyük bir aşkla türk mutfağına sarıldık, kahvaltıda peynir, zeytin, domates mühim şeyler. yorgun ve ayılmaya çalışarak geçti. toplam 1300 tane mi ne fotoğraf var bi de, kaçı gerçekten fotoğraf, kaçı titrek tekrarlar filan, onları ayıklamak gözümde büyüyor.

Sana laflar hazırladım blog, hepsini yazacağımdır. Biraz kendime gelmeliyim, heralde yarına. Korktuğumuz gibi olmadı; yağmur yağmadı, o iyiydi. onun dışında aklımızın ucundan geçmeyen aksilikler de oldu tabii, uzun hikaye. Sırt çantaları çok işe yaradı, bel şikayeti sıfır. yola çıkmadan önce türlü çeşitli ipucu veren herkese çok teşekkürler, hepsine sıra geldi, hepsi işe yaradı.

Tatille ilgili özet de şudur: okyanus, zanzibar güzel tabii, evet; ama o afrika çalıları var ya hani, işte o başka. ışığı başka güzel, kendi başka güzel. orası ayrı bir yer, gökyüzü bile daha geniş sanki, ufuk çizgisi ayağınızın altına devam ediyor. benim kahramanım zürafalar oldu, şansıma bol bol da gördük. ağır ağır, kuğu gibi süzülerek incecik, kuru bir ağacın arkasına saklanan (saklandığını sanan) bir zürafanın sizi izlemesi ve fotoğraf çekmeyi bıraktığınız an uzun uzun bakışmak kadar güzel bir şey yok. okyanus kusura bakmasın; hiçbir turkuaz tonu buna denk gelemiyor.

dedim ya, anlatacağım. çok da uzun olacak - arkası yarın.

30 Haziran 2012 Cumartesi

tatil baldan tatlı

bu akşam yola çıkıyoruz. 2 hafta yokuz. düşündükçe gözlerim yuvalarından fırlıyor. hava çoğu zaman yağmurlu görünüyor, sinir olmuyorum; oralardan accuweather çekmez bence. evet: reddediş. bence en güzel sorunlarla başa çıkma yöntemi.

sabahın 7'sinde "acaba benim telefon yurtdışı kullanıma açık mı?" diye uyandım. değilmiş sahiden, açtırdım. böyle kısa geçiyorum; ama 1 saate yakın bestfm'den hallice orange uk bekleme müzikleri dinledim.

bugün sıtma hapına başlıyoruz. her gün almayı unutmayalım, lütfen. "kafanız iyi olursa ağır vasıta kullanmayın" yazmışlar üstüne.

haftasonu kahvaltıdan sonra zeki müren dinliyoruz niyeyse. nerdeyse her hafta böyle bu. biraz da müzeyyen. "gitme sana muhtacım"ı dinleyenin günü kötü geçmez, belki ondandır.

şimdi gidip çiçeklerimi leğene yerleştireceğim, milyonuncu kez evrak kontrol edeceğim, sonrası dakikaları saymaca. bana güzel tatiller dile sevgili blogcuğum, çıkınımı anılarla doldurup döneyim.

28 Haziran 2012 Perşembe

2 gün kala

Efendiiiim hazırlıklar bitti gibi bir şey. sanki yüzyılların tatilcisi, kampçısı, yok efendim en bi macera insanıymışım gibi bi de yazıyorum ya, bana komik geliyor. bir yandan da, bu işte iyi olanlar zaten bunu okumaz. oradan yırttım bence, amatör amatöre çalıp oynuyor.

son anda bavula eklenenler:

- bizimkiler türkiye'de kaldığı için deniz gözlüğü- şnorkel seti. türkiye'de kalanlar kadar iyi değil; ama sonuçta yüzeydeyiz, en fazla dipten taş çıkartırız.
- deniz ayakkabısı. mercandır, deniz kestanesidir, terlikle olacak iş değil. gel-git yüzünden de gerekiyor. sabah erken saatleder ve akşamüstü deniz "var", gün içinde deniz "yok" imiş; 2 km geri gittiği için ortaya mercan kayalıkları çıkıyormuş.
- su altında kullanılabilen analog fotoğraf makinesi. dijitaller için su altı kılıfları da var; ama bu daha ucuza geldi. hem suyun altındayken dijital ayar yapıp, sonra çektiğim şeye bakacak değilim. ne gele, gele. kullan-at yerine yeni film konabilirlerden aldım, başım sudan çıkmasın diye.
 - film kullanmaya alışık olmayanlar için bir not: 100- 200 yerine 400-800 ASA (ISO) film bulsanız daha bi iyi olur; su altı çok aydınlık bi yer değil. bizim makinenin ufak bi flaşı var ama onu kullanmak istemiyorum. kendinden 800 ASA filmli makine bulunca sevindim. gren meselesine de bakıcaz artık, kısmet.
- iki çift palet. hahaha tabii ki palet filan almadım! okuyo musunuz diye sizi deniyorum.
- oda için sineksavar.
- nihayet: priz adaptörü. hindistana uyumlu diyor, daha paketini açmadım, beni üzmesinler.


aşı karnesi, pasaport, seyahat sigortası (ölürsek cenazemiz orada kalmasın diye. paranın çoğu bunun içinmiş) filan tamam. hatta milli park'a giriş kartımız bile tamammış. pırpır.

*

bugün sırt çantalarını doldurduk, fermuarını çektik. oh yahu! rahatça sığdık. sırtımda 60 litrelik çanta var. çantanın ayrıca bi de minik sırt çantası var, çıkabilen. onu da ön tarafa takıcam. böylece bi tür airbagli kaplumbağa gibi oluyorum, düşsem kalkamam; ama canım acımaz.

2 gün kaldı. 7 saat uç + 3 saat dubai'de bekle + 5 saat uç + yetmez, 1 saat daha uç. küfür gibi; ama sonu güzel.

geri kalan her şey için accuweather. bikaç gün yağmur gösteriyo münafıklar. afrikanın kurak döneminde yağmura denk gelirsek o da benim bereketim, eteğimde bulutlarla.

seyahat acentemiz de kenya'da bağış koşusuna çıkıyormuş. uçar da konamazsak arayacak kimsemiz yok yani. böyle son dakika haberleriyle neşe doluyor insan.

24 Haziran 2012 Pazar

yol hazırlığı - 2

hazırlıklar tam gaz sürüyorduuuuuğğ.

haftasonu bir kamp- spor araç gereci satan mağazaya kendimizi attık. 2 ufak fener aldık; işaret parmağım kadar; ama pek bi güçlü. bir de dürbün. dürbünden çok anlamıyoruz haliyle; "doğada gözlem" amaçlı olanı aldık, gezegen görmeye çalışmıyoruz neticede. bir isviçre çakısı aldık; ilerde de çılgın kamp maceralarımız olursa diye. bir de içme suyunu soğuk tutmak için matara. ha bi de ihtiyaç kapsamında şapka aldık. şapka seçenekleri çılgınca; 30 SPF UVA filtreli kumaş - böceksavar bilmem neli modeller var. adeta mini bir çadır.

bel ağrısından muzdarip bi çift olarak, radikal bir kararla bavul değil, 65 ve 70 litrelik sırt çantası götürmeye karar verdik. okuyunca aptalca gelebilir; ama değil. bavulu çekmek, buradaki metroda merdivenlerde indir- kaldır taşımak çok yorucu ve bel zorlayıcı (denedik, biliyoruz). onun yerine bel destekli bir çantayı düzgünce taşımak daha mantıklı geldi; zaten gezi boyunca otel odasında duracak, maksat uçağa ulaşabilmek. deneyince gördük ki sahiden daha rahat. hani yokmuş gibi değil tabii de, ters hareket ihtimali yok ve zaten çok ağır olmayacak. ayrıca insanı daha mobil yapıyor; ilerde sürekli yer / otel değiştirilecek tatiller için de rahatlık. benim çantamın önünde bir ufak çanta daha var, çıkıp küçük boy, makul bi sırt çantası oluyor. pasaport vs ıvır zıvırlar için ideal. ayrıca matara vs için gözü var. bu işlerde yeni olduğumuz için seçmek zaman aldı; ama memnunuz. biz indirimli modeller arasından seçtik, diğerlerinin ne farkı olduğunu tam açıklayamadılar zaten. hem normal bavul gibi çekilebilen hem de sırtta taşınabilen modeller de var; ama sırta gelen kısım sert olduğu için pek rahat değildi, satıcı da uzun taşınması gereken durumlar için önermedi. çekçekli bavulu sırtlamak gibi bir şey, bu çantalardan daha farklı.

bu tür dükkanlarda ıvır zıvır aksesuar tonla var. katlanabilir bilmem ne poşeti, hödö bödö bezi filan. ne interrail'e çıkıyoruz, ne de 1 ay çadır hayatı yaşayacağız; o yüzden kaptırıp gitmedik; ama sektör gani gani gelişmiş. bi yerden sonra insan aptala dönüyor, hepsi NASA ürünü gibi, fiber kumaş, mikro pil, nano büdü filan. kampa çıkan insan azmederse çadırında yeni döşemiş ataşehir sitesi lüksü yakalayabilirmiş, hamiş budur.

şnorkel & gözlük eksiğimiz baki; çünkü aklımıza gelmedi. hoş, kamp malzemeleri satan yerde olması biraz zor ihtimaldi sanki. o da hafta içi ödevi. bu gidişle çarşambadan bavulu bitirip rahata ereceğim; "kilo sınırı ve alınması gerekenler ve benim tabii ki gereksiz yere yüklenmeye çalışacaklarım" diye bir şeytan üçgeni var çünkü.

zanzibar okumaları devam. jozani ormanında kızıl tüylü bir maymun türü yaşıyormuş, adaya özgü. 25-40 kişilik aileler halinde yaşadıkları için izlemesi zevkli, atraksiyonlu hayvanlarmış. bu orman turu kısmına karar veremedim, kimi öve öve bitiremiyor, kimi de "param boşa gitti" diye ağlaşıyor. parasına yananların ne beklediğini kestiremiyorum, maymunlar dans etmedi diye üzgünler sanırım.

iş hayatından kalma bir alışkanlıkla resmen yolculuğun simülasyonunu kafamda yaşıyorum, bık bık her ayrıntıyı düşünüyorum ve bence bu iyi değil. detayın detayı şeylere takılıyorum; sanki ben gitmeyeceğim de başkasına gezi ayarladım, terslik çıkarsa mahçup olmayayım istiyorum. azıcık sakin.


*

seller gittikten sonra güneş açınca, çiçek pazarına gitmek farz oldu bugün. vazomun ilk çiçeği hüsnüyusuf. buralarda sweet william imiş adı; nereden geldiği muamma.

"beş dakikada değişir işler" ya hani, işte o bi şekilde hep bana denk gelir. o yüzden pek şaşırtmıyor. ışığa bakıp yola devam.

22 Haziran 2012 Cuma

tanganyika & zangibar

eveeet, bi nevi tanzanya günlüğü tutayım bari, her dakika gittiğim yer değil. hem belki sonra bilgi arayana da yardımcı olur, bir ihtimal.
neyse, yolculuğa 8 gün kala, intro:

öncelikle: fazla basit; ama erken planlayın. biz bunu yapmadık, 2 ay kala panik olduk; ama şartlar öyle icap etti diyelim. o sıralar evleniyoduk, pek araya sıkışamadı. ben zaten kooosskocaaa düğünden sonra bir de daha da kocamaaannn balayına gidebilenlerin dünyayı kurtaracağına eminim. en iyisi minimum 4 ay süre koymak. ideali 6 ay, keyfinize kalmış.

her şeyinizi teslim edeceğiniz sehayat acentasını iyice arayıp soruşturun, pazarlık yapın. ideali, kabataslak bir plan yapıp öyle gitmek. "merhaba biz tanzanyaya gitmek istiyoruz" gerçekçi değil. bizimki sırf afrikaya çalışan bir yer mesela, özelleşmiş. 2 yerden teklif alıp ilkini seçtik; hoş benim zaten baştan kanım kaynamıştı. neyse, mesafeleri bilin, ne olur, ne imkansız, fikriniz olsun. satışı yapan o, sürünecek olansa sizsiniz. tezgahtar "çok yakıştı!" dedi diye her kıyafeti almıyorsunuz; o hesap. bizim en baştan 2 alternatifimiz vardı, onunla gittik.

bize hep "niye tanzanya" dediler (neden sanat); çünkü 2 hafta tatil yapmaya kararlıydık, uzaklara gitmek istiyorduk ve sadece deniz kenarı olursa otur otur deliririz gibi geldi, hareket bereket. tanzanya, kilimanjaro'suyla, serengeti'siyle, biraz daha çeşitlilik sunuyor. zanzibar deyince herkes "aa o zaman tamam" diyor; ama aslında tanzanya'nın tüm doğu sahili harika; bir tek ada değil yani. mesela biz tanga civarını da düşündük, sonra eledik.

evhamlı anneler için de ek bilgi: sarı humma bölgesi değil, esas mesele sıtma, onun da bi güzel, yan etkisiz, kabuslar gördürmeyen ilacı var. tanzanyaya gitmiş, orada yaşamış / hala yaşayan, orada çalışan tanıdıklardan da teyit alınca, karar verilmiş oldu. zaten çok sıradışı bir fikir değildi; paket tur yapılıyor. bunun bir de kenya+ seyşeller versiyonu var mesela.

başlayalım:

1) Tanzanya fazlasıyla büyük bir yer. harita açtığınızı, kabaca bir fikriniz olduğunu varsayıyorum. başkent dodoma messela, darüsselam değil. buyrun, haritayı da koydum hatta.

neyse, turizm gelişsin diye olacak, bolca havaalanı da var. harita üstünde ordan oraya gideriz planları yaparken aklınızda olsun, araba/ otobüs hem zaman hem de konfor açısından pek önerilmiyor imiş ve zaman kazanmak için alternatif şu pırpır, hafif uçaklar. alçaktan uçabildikleri için harika bir manzara vaadi olsa da maliyet artıyor tabii. iç hat uçuşlarına aktarma yapacaksanız biletleri ona göre ayarlamak lazım. sırtçantalı geziler için belki otobüs de tercih edilebilir, biz "beli ağrıyanların balayı planı" yaptığımız için konfor fazlasıyla önemliydi. bir de iç hat pırpırlarda bagaj sınırı 10-15 kg filan, uluslararası uçuş gibi düşünmeyin, en az, en iyi.

tanzanyaya vize gerekiyor, 90 gün veriyorlar. vizeyi havaalanından da alabilirsiniz; ama o kuyruğa girmeye değmez. konsolosluktan 50 USD karşılığı alıyorsunuz, tek yaptığınız bir form doldurup pasaport ve 2 vesikalıkla teslim etmek. burada 5 günde  vize verildi, çok uzun sürmüyor.

2) ilk planımız birer hafta serengeti- kilimanjaro ve zanzibar'dı. bunu o geç planlama + maliyet sebebiyle eledik. serengeti deyince iş bitmiyor, neresine gideceğiniz önemli. bu da gideceğiniz mevsimdeki göç durumuna bağlı olarak değişiyor. bölgede 2 mevsim var: dry season & wet season (türkçesi ne bunların, kuru ve yaş mı?). kurak dönem haziranda başlıyor, göç de o zaman başlıyor zaten. serengeti için ideal dönem temmuz sonu- ağustosmuş, zaten gelen beyaz turistlerin de tatil dönemi bu tarihler, talep yüksek. yine de göç haritasına iyi bakın, teyit ettirin. bu kısım sahiden önemli, serengetinin güneyinde muhteşem fiyatlı bir kampta kalırken fil görmek için 3-4 saat yol yapmak abes olur. acentenize de ısrar edin, hemen karar vermeyin. bizim için ilk önerilen uçuş kenya-nairobi havaalanından kuzey serengeti'ye aktarma yapmamızdı; ama dediğim gibi, bu iptal olan plan. oradan da kilimanjaro'ya geçecektik. koruma altındaki ngorongoro krater gölünü öve öve bitiremediler, en çok orada aklımız kaldı.  bir dahaki sefere artık.

bu mevsimlerle ilgili bir not, küresel ısınmaya bağladıkları bir durum olarak mevsim kayması yaşanıyormuş. yani dry season boyunca da yağmurlu haftalar oluyormuş mesela. pek garanti veremiyorlar ama yağmurda eriyen şeker tiplerdenseniz ağustosta gidin, garantileyin. bizim ilk haftamız (dry season olmasına rağmen) ara sıra yağmurlu, sonra güneş açacak umarım. hava sıcaklığı 28-30 derecede sabit olduğu için yağmur pek göz korkutmuyor.

3) devam: ikinci alternatifimiz selous game reserve idi. darüsselam'a en yakın milli park, arabayla da sanıyorum 2 saat filan sürüyormuş. darüsselam'dan da zanzibar'a feribot kalktığı için, zanzibar'a gideceklere selous öneriliyor.

selous, isviçre büyüklüğünde bir yer; bu benzetme her yerde karşınıza çıkıyor, pek seviyorlar. UNESCO dünya mirası listesinde, dünyadaki en büyük fauna rezervlerinden biri; bu yüzden gezide karşılaşacağınız hayvan türü ve sayısı daha yüksek diyorlar, selous'un yalancısıyım. Serengeti'nin gölgesinde kaldığı için çok kalabalık olmuyormuş, bakalım. Krater gölü olmasa da Rufiji ırmağı geçiyor, burada balık tutmakmış, kenarında yürüyüşmüş filan, alternatif etkinlikler. game drive / safari (ki bildiğimiz "sefer" işte) denen şey, kaba bir tarifle, bir gün boyunca arabayla oradan oraya gidip hayvan görmeye çalışmak. onun için böyle alternatifler olması hoşumuza gitti. ngorongoro veya kilimanjaro'ya geçişimiz olmadığı için 1 haftalık süreyi 3 gece- 4 gün'e düşürdük.

4) bizim son rotamız şöyle: londra-dubai - darüsselam- (iç hatla) selous. sonra yine iç hatla selous- zanzibar. dönüşte de zanzibar- iç hatla darüsselam- dubai- londra. darüsselam'a londra'dan direkt uçuşlar 9,5 saat civarıymış, bizim aktarmayla 12-13 saati buluyor. geze geze gidiciiz.

5) aşılar ve ilaçlar. bölge sarı humma bölgesi olmadığından, aşısı aslında şart değil; ama kenya aktarmalı filan gelecekseniz istiyorlar; çünkü orası sarı humma bölgesi. biz yine de yaptırdık. burada sağlık bakanlığının önerdiği diğer aşılar karma aşı ve hepatit A'ydı, onları da yaptırdık. zaten aşı süresi 10 yılmış, bizimkiler çoktan dolmuş, bulunsun dedik. çocuklular için ayrıca bir liste var, sanırım hepatit B de dahil oluyor. aşıların birkaç hafta önceden yapılması tavsiye edildiği için doktorunuza danışın.

esas mesele sıtma hapları; ki içimden bi ses "ona da aslında gerek yok" diyor ama risk almıyoruz. 3 alternatif var, aradaki fark kabaca şu: fiyat arttıkça yan etki azalıyor. en ucuzunu bölgede çalışmaya gidenler, uzun kalanlar tercih ediyormuş. yan etkileri halüsinasyon, panik atak filan, pek güzel değil. orta ayar olanın kullanım süresi birkaç hafta önceden başlıyordu. sonuncu tercih malarone, yeni bir ilaçmış. bölgeye girmeden bir gün önce başlıyor, çıktıktan bir hafta sonraya kadar devam ediyorsunuz. yan etkisi hemen hemen sıfır, kullanım süresi kısa ve her yerde bulunuyor. aldık, mutluyuz, bakalım görelim.

ayrıca böcekkovan sprey midir nedir, o fısfıslardan almak gerekiyor. kalacağınız yer için de prize takılan sinek ilacı fena fikir değil. tabii alerji, böcek sokması, ishal, baş ağrısı, vb genel ilaçları/ kremleri de depolamak lazım. biz aşıyı olurken hemşire bize liste verdi, oradakileri aldık. güneş koruma kremi de aldım; yağmur yağarsa turşusunu kuracağım. esas ağırlığınız bunlar olsun yani; kıyafet değil.

6) tam da bunu demişken: safari kıyafeti diye bir şey sahiden varmış. tercihen bej-kahverengi tonlarında giyinmek icap edermiş, parlak renkler zaten söz konusu bile değil, hayvanların gözüne batmak saçma olurmuş. şaka yapmıyorum, "gergedan kırmızıya, sivrisinek maviye gelir" diye uzayan renk-hayvan listesi verdiler, zaten geriye bi tek bej kalıyor. bi aracın içindeyken bu kadar önlem abartılı gelse de, insanı havaya sokuyor. ensenizin yanmaması için yakalı bir şeyler giymek iyi tercihmiş. şapka, t-shirt / gömlek, şort tamam diyolar, bir de sağlam bir ayakkabı ve sabah serinliği için ince hırka. ona göre hazırlanıyoruz efendim.

ayrıca bir çakı, dürbün (bir tek rehberin varmış ve tura çıktığınız zaman dürbün sırası beklemek sıkıcı olabilir sanki?) ve fener de lazımmış. bunlar hep -mış zaten, gidip gelince aslını yazarım artık. ayrıca sağlam bir çantada lazım; çünkü tüm gün içeceğiniz suları orada taşıyacaksınız. otelinizle anlaşırken "şişe su dahil" anlaşmaya dikkat edin.

7) "içme suyu konusunda herhangi bir tereddütünüz olursa soda için" gibi güzel bir öneri duydum. ben gazlı şeyler içemem; ama son çare bu. bu game drive sırasında tuvalet konusu beni düşündürüyordu. ona da çare uzak diyarlardan, mz hanımdan geldi. bir hafta içinde bu aparatı edenebilirsem, ne âlâ. go girl! bir de hindistancevizi suyu, potasyum vb içeriği açısından insan kanına en yakın sıvıymış efendim. dehidrasyon durumlarında, serum niyetine bile içilebilirmiş, doktor tavsiyesi.

8) zanzibar adası'na geçelim. biz 8 gece kalacağız. aslında takımada zanzibar; unguja isimli ana ada, pemba adası ve onların irili ufaklı adalarından oluşuyor. biz unguja'nın doğusunda kalacağız. ada coğrafyası pek bir enteresan görünüyor. batı sahili mangrove ağaçlarıyla kaplıymış ve pek mercan kayalığı yokmuş; doğusu ise tamamen mercan kayalığı ve hiç mangrove yokmuş. bröveniz, yıldızınız filan varsa koşarak dalınız, benim gibiler için de şnorkel. gel-git zamanı önemli. deniz 2 km kadar yer değiştirebiliyormuş, benim havsalam almıyor şu an.

zanzibar'ın kalbi stone town, eski sömürge şehri. zaten köle ticaretinin ana limanlarından olan bir yer; ama biz onu freddie mercury'nin faruk olarak doğduğu yer olarak anmayı tercih ediyoruz. neyse, stone town 1 tam günü hak ediyor, ona göre plan yaptık. sömürge geçmişinin sonucu olarak adada hint kültürünün de etkisi çok, kullanılan prizler ingiliz ve hint prizleri, örneğin. yanınıza adaptör almayı unutmayın; hint adaptörü bulursanız bana da haber verin. bunlara ek olarak jozani ormanı'nda baharat turu yapmak, civardaki minik adalara gitmek filan da mümkün, harekete isteyene.

stone town'a gitmek, o izole, "plaj oteli"nden çıkmak, zanzibar'ın aslında ne halde olduğunu gösterecek ve ben "otelinden çıkmayan beyaz turist" mi olmak daha kötü, yoksa "otelinden çıkıp halka acıyan beyaz turist" mi, bilmiyorum. çok hassas, incelikli şeyler bunlar. "ay yazık yaa!"lamak da çok oryantalist geliyor, ama yok gibi yapmak da abes. neyse işte, gidince göreceğiz.

tanzanya'da nüfusun üçte biri müslüman veya hıristiyanmış; zanzibar'ınsa %97'si müslüman. seyahat tarihlerinizi ramazan ayına göre ayarlamanız fena olmaz. stone town'a inerken kadınların uzun etek- uzun kollu bluz giymesi konusunda on bin uyarı yapılıyor, o da bir not. deniz-güneş derken böyle şeyleri atlamayınız.

böyle işte efendim. geri kalan her şey için vikipedi.

bir de son olarak:

otel yorumlarını okudum manyaklar gibi. "çok hayal kırıklığı yaşadık, etrafında hiçbir şey yoktu" filan diyenler olmuş. böylelerini kalın bir atlasla dövmek lazım, seyahat acentelerine bol sabır dilerim. gideceği yere haritada bakmamak nasıl bir şeydir, bilmiyorum. heralde paraları çok. mesela bizim otel sahilde, şehir merkezine 1 saat mesafede ve taksi ucuz bir şey değil. bunu bilerek gidiyoruz. zaten bunu istiyoruz. "orada bir ada, adada bir yer" diyerek gitmek tombala bir hal. aldığım zanzibar rehberinde tüm otellerin işaretli olduğu bir harita vardı, o da işi kolaylaştırdı. bir de, mesela "elin yamyamı benden iyi ingilizce konuştu ya!" diye şaşıranların bunu yazma cüreti de beni şaşırtıyor. hiç mi merak edip okumaz insan, nereye, kimlere gidiyorum diye yahu? yamyammış.
 neyse işte, öyle bir not: okuyun, ödevinizi yapın. saçma şeylere şaşırmanın anlamı yok.

20 Haziran 2012 Çarşamba

nellie

10 gün kaldı. 10 gün sonra toplamda 13 saat filan uçup, sonunda da toprağı öpücez sanırım. başka hiçbir şey düşünmüyorum. aktarmalı uçuş olduğu için ilk defa sevindim, sürekli otursak sonu iyi olmazdı. seyahat pakedimizi yollamış acente, içinden dünyanın en garip rehberi çıktı. fauna rehberi gibi bir şey; ne ülke, ne bölge anlatıyor. bir harita bile yok; sadece yedi düvelin hayvanları. o da lazım tabii ama temel şeyler eksik. o yüzden mini bi rehberle harita aldım. normalde uçuşta sınır 30 kilo; ama arada pırpır uçağa bineceğiz ve onda bavul için kilo sınırı 12 filan. zaten ağırlık kaldırmaması gereken bi ikiliyiz, bu sınırı 10 kiloya düşürdüm ben kafamda. hint tipi priz kullanılması ihtimali mevcutmuş, adaptör arıyorum. bi de "yanınızda dürbün getirin" demişler, böyle bir hizmetsizlik. haliyle bi de dürbün peşindeyim; bi seferlik, üç günlük, sonra bir işime yaramayacak dürbün.

peşmelba girişimim lezzetli ama (buralarda yarma şeftali bulamayınca) pek bi şekilsiz oldu. olsun, severim ben. bu peşmelba'yı da fi tarihinde (1893'müş) avustralyalı opera sanatçısı nellie melba hanımın şerefine yapmış bi fransız aşçı. hatta savoy hotel'de yapmış ilk. "melba usulü şeftali" derler; ama "melba şeftalisi" bence. "şerbetlenmiş yarım şeftalinin erotik çağrışımları" konusunu inceleyenler oldu mu bilmem. neyse, bu yıl tarifi yenileyerek yeniden yapmış savoy bu tatlısını. gerçi ne eklenir, ne çıkarılır, hiç; ama olsun. benim için tesadüfü güzel.

kardeşim resmen 20 yaşında. artık o bile bi "teenager" değil. bu ara leyleği havada görmenin keyfini çıkarıyor. istanbul'da turist gezdirecekmiş, pek bi pırpır. paralel evrenlerde tekrarlananlar gibi gibi. yirmi yaş. herkese olur da kardeşime olunca şaşırtıyor niyeyse. yirmi.

penguin books "dünyayı değiştiren" klasikleri "great ideas" adıyla 5 seri olarak yeniden basmış, her birinin kapağı farklı bi tasarım. pek bi güzeller, bir arada mozaik gibi, kolaj gibi görünüyorlar. orwell'in hayvan çiftliği de olsa tam olacaktı.

mubi'yle eve kapanma halimizi kırıp moonrise kingdom'ı sinemada izledik. ne de iyi etmişiz. fragmanı gördüğümden beri vizyona girsin diye bekleyip duruyordum, arkadaş dürtüğüyle gittik. sinemada bol gürültülü şeyler yenmesini saçma buluyorum, hele ki bu bitmeyen cipsin üstüne bitmeyen patlamış mısırsa. ben saçma buldukça tam arkama düşüyorlar haliyle. film iyi olunca duymuyor insan. ekip "ya hadi artık kendimiz için film çekelim, çok eğlenelim" demiş gibi bir hali vardı; sakin, samimi, renkli.

dün akşamüstü yan sokakta 3 el ateş edildi. tak-tak----tak. sonrasında hiçbir ses, bağırış filan duyulmadığı için çatapat, kızkovalayan vb bir şey olmasını umdum bi süre; silahmış. sonrası polis arabaları. kimse hiçbir açıklama yapmadığı için akibeti belirsiz. "kanalda cesedi bulunan kadını tanıyor musunuz?" ilanlarından sonra, biraz fazla yakın. "20 dakika önce oradaydım" kadar yakın.

bi de havalar güzel, güneşli. nehir boyunca, okul gezisine çıkan öğrenciler bir, ben iki.

*
haberler. bi de haberlere filan layık bulunmayanlar. biraz tutarlılık hiç fena olmazdı. "van minüt!" çıkışıyla övünen, orta doğu ve orta asyanın biricik abisi olmaya yeltenen bir hükümetin mültecilere biraz daha sıcak bakmasını bekliyor insan. mülteci sonuçta, herhangi bir göçmen değil. ne bileyim, 61 yıldır süren şu "batıdan gelecek mülteci ve diğerleri" ayrımındaki garabeti kaldırmalarını gerektirirdi tutarlılık. dünyada bu ayrımı sürdüren tek ülke olmanın eminim ki paragraflarca, çoook derin açıklamaları vardır da işte, insanca değil. ankaradaki UNHCR binasındaki güvenlik önlemlerini görseniz, anlardınız. kendini yakanlar oldu o binanın önünde, haber bile yapılmadılar. bir güvenli yaşam arayışındakilere potansiyel suçlu gözüyle bakmanın veya "bunlardan iki tane götürelim, başbakan bayılır" egzotikliğinin arasında bir yerde, insanlar yardıma muhtaç. somali için kampanyalar düzenlenirken, kimsenin aklına gelmiyordu bu biricik halimiz.

mülteci statüsünü bile çok gördüklerinin güvenliğini dert etmez ki devlet. diyeceksiniz ki "türkiyede mülteci kampları var". var; ama onlar hep "geçici" statüde. türkiye mültecilere sığınma hakkı vermediği için çoğu üçüncü ülkeye gitmek için başvuruyor ve o başvuru yılllaaar sonra belli olana dek, "geçici ülke"de görünmez kalıyor. mesela şu son dönemde suriyeden iltica edenlerin o şansı da yok. görünmez vaziyette, bir kampta, "yaşadığına şükret" arafındalar. bir ülkenin, iltica durumunda yapılabileceklere dair seçeneklerini minimuma indirip sonra çıkış bulamaması pek akıllıca değil. körfez savaşında yüz binlerce insana umut kapısı olmuşken, artık kendini bu kadar küçük görmeyip, gerçekten yapabileceklerinin adını koyması lazım. adını koymuyorsa iddia havada kalıyor.

ayh öyle işte. fi tarihinde yazdığın konuyu tekrar yazmak kadar da insanı bunaltan şey az. değişsin azıcık haberler. yazmak istediğim başka şeyler var aklımda; ama yok, olmuyor. aklıma hep potinbağı senfonisi geliyor, bir de yeşil renkli namus gazı. o kitap hep benim sığınağım oldu.

15 Haziran 2012 Cuma

derecelerden 15, durumlardan yağmur

giderek post aralarını açıyorum, hayırlısı. yüzkırkkarakter'in laneti.

blog aleminin kraliçesi jelatin hanımcığım memlekete ayak bastı ve şenliklerle kutladık. o önce bi kuzeye çıkıp iskoçlara selam çaktı, sonra londra semalarına geldi. onun şerefine 2 gün güneş bile açtı, inanamadım. kendisi her zamanki haliyle, ışık ışık, heyecanlı ve eğlenceli. iyi geliyor.

*


londrayı ben küçük şeyler yüzünden seviyorum. mesela festival alanında vegan ve vejetaryenler için özel yemek standları olduğu için. bu bile yeter. evin dibindeki parkcığımız orta boy sayılır, hyde park'ın üçte biri filan. bu parkın dörtte birine kurulan "küçük" festival alanı, efes one love alanının yaklaşık iki katına denk geliyordu (matematik yeni bi deterjan mıııı). çimenlerin üzeri, halkın. o park, halkın. büyük, geniş ve halkın. o oyuncaklar kırılmıyor, o ağaçlar kazınmıyor, o köpek pislikleri yerde kalmıyor; çünkü park bir otoriteye, devlete, belediyeye, polise değil, halka ait. vandallık elbet var; ama yaygın değil. park var, yeşil var, bi nefes almalık molalar var.


festivale dönelim. yemek bölümleri düzgünce düzenlenmiş, tuvalet nerde diye debelenmiyorsun, en az 5 ayrı tuvalet alanı ve devasa tabelalar var. birçok sahne kurulmuş, çöp kutusu arayıp bulamama gibi bir şey yok.  içki satışı çok düzgün, "sadece bira, soft içecekler, bira ve cider" filan gibi dev yazılar asılmış. standlar edeplice yerleştirilmiş, ayağını basacak yer bulabiliyosun, çimler işgal altında değil. kocaman ilk yardım çadırları, 2-3 tane. acil bir şey olduğunda gidebiliyorsun. efes one love'da birini kesseniz gazlı bez bile bulamazsınız bence. eğlendik mi, eğlendik. sefil olduk mu, hayır. üstelik aralıksız yağmura ve çamura rağmen. benim sidik kesem böbreğimin yarısı kadar olduğundan, böyle yerlerde tuvaletleri tavaf etmediğim olmamıştır. hiçbiri tıkanmadı, gecenin kör vaktinde bile temizdi.neyse işte, küçük şeyler, olması gereken şeyler.

her haftasonu tonla pazar kurulan bir şehirdeyim. portobello'yu filan geçtim, bizim buradaki mahalle pazarımız bile canımın içi. gayet sade ve düzgün. çilekse çilek, elmaysa elma. yemek de satılıyor, meyve- sebze de, el yapımı kartpostal da, kıyafet de. hepsi var. çok küçük bir alan; ama dağınık değil. "burası da bu kadar işte" bir yer. fazlasına, sıkıştırmaya, sokuşturmaya çalışmıyor kimse. pazarcılar da öyle zevkine stand açmıyorlar, bohem yaşam peşinde değiller. o paraya, o satışa ihtiyaçları var. mesela kendi armut suyunu yapıp satan bi genç çift vardı. plastik bidonlarla, şişeyle de satabilirler değil mi? hayır. kendi etiketlerini yapıştırdıkları yeşil renkli cam şişelerde satıyorlar. etiket de şu: bir sürü armut fotoğrafı ve "bizim bahçenin armudunun suyu" yazısı. bu yani. bu kadar. konu armut, o armutun muhteşem suyu ve evet, bi zahmet azıcık özen. mesela, festivalde makarna satıyolardı. arkada resmen bir kazan makarna, muhteşem bi peynirle karıştırılıyor. sonra 3 farklı malzeme- sos çiftinden birini seçiyosun, bi kaba koyup üstüne malzemeleri atıveriyolar; ama en sondaki kapanış hep aynı: taze kekik. çünkü mesele lezzet.

bir diğer sevdiğim şey, ürün etiketleri. merhabaaa, ben burjuva gülü! yok ama sahiden. şampuan veya meyve suyu fark etmez, rahatlar, esprililer, mesajlarını veriyorlar. "şampuanın mavi olduğunu görünce korkabilirsiniz. hayır bu bir eşek şakası değil, okaliptüs" yazıyor mesela. "dikkat! muhteviyatındaki okaliptüs sebebiyle rengi mavidir, boyamaz!" da yazabilirdi asker asker. sonra pek bir sevgili, pek bir ingiliz innocent meyve suları. "olimpiyatların resmi meyve suyu biziz. bununla ilgili hava atmak yerine sizi göbeğinde fındık kıran şirin bir kunduzla baş başa bırakıyoruz" yazıyor şişenin üstünde ve evet o kunduz fotoğrafı orada! meyve suyunu bırakıp şişeyi zevkle okuyabilirsiniz ve eğlenebilirsiniz (heeepsi burda). on bin meyve suyu dizin, ben yine innocent'ı seçerim, istediğim aroma olmasa bile; çünkü innocent samimi. bu kadar basit.

zerafet pahalı bir şey değil, gözle ilgili bir şey. o kazulet plastik sandalyeler yerine üstüne minder konmuş (veya konmamış) elma kasasını tercih edebilmekle ilgili bir zevk. "salaş"tan tek anladığı "armut puf" olmamakla ilgili. güzel bir ortam yaratmak, bir oh dedirtmek ama bağırtmamakla ilgili. az biraz çiçek, biraz renk demek. abartmamak, incelikli, doğal malzemeler seçmek demek. bir italyan tanıdığımız "türkler pikniğe veya plaja giderken yanında resmen mutfak taşıyor, dolmalar, mangallar filan. erkekler eğleniyor, kadınlar yine mutfakta" demişti, "güzel bi sandviç hazırlayıp getirseler, birlikte eğlenseler daha iyi değil mi?". işte öyle bir durum var: araçlara odaklanıp amacı ıskalamamakla ilgili. abartıya gömülüp zevki ıskalamamak lazım. hem bazen insan mangalda usta olabilir ama güzel bir sandviç yapamaz; çünkü hangi tadın neyle güzel gittiğini, malzeme uyumunun inceliğini bilemez. buranın incisi, küçük işletmelerde kullanılan ikea'nın o 1 liralık cam su bardakları, benim içtiğim en güzel kahvelerin, en güzel şarapların bardağı. porselen değilmiş, kristal değilmiş, ne fark eder? en güzel anıların bardağı o.

 ha en şık porselen ve en güzel kristaller de mevcut, farkındayım - yanlış anlaşılma olmasın. lüks mü istediniz, kamyonla yığar valla elizabeth; ama işte sadeyi, rahatı, salaşı da bi o kadar güzel yapabiliyorlar. hangisi hangisinden geliyor bilmiyorum; o lüks ve şaşaa sadeleşmeyi de şıklaştırıyodur belki? emin değilim. yani ne bileyim, kaşıkçı elması ve topkapı sarayı gösterişini, göksu sefalarını filan yaşamış bir milletin plastik sandalye- armut puf ikilisini bi türlü aşamayışını açıklayamıyorum. öyle paralar ve biletler bayıldığınız etkinliklerde edindiğiniz "özenli salaşlık"tan bahsetmiyorum ben, sokak arasında, parkta filan karşınıza çıkanı diyorum.


misal, şehrin en güzel pizzacısı. taşınmış, azmedip bulduk. kendisinin bir adı, tabelası filan yok. içki ruhsatı yenilenmediği için teneke bardaklarda, gizlice getiriyor şarabı. malzemeleri tamamen organik ve restorana organik olmayan bir yiyecek sokmanız yasak, mutfakta karışabilir diye. incecik bir hamura yapılıyor pizzalar; aslında bildiğin lahmacun hamuru. lahmacunun telif hakkını elinde bulunduran bir millet olarak üzerine alafranga malzemeler koymayı akıl edemeyeşimiz bizim şaşkınlığımız. törkiş pizza diye debelenirsin sonra, elalem italyan lahmacununu keşfetmiş! neyse işte, pek lezziz. restoran giriş kat, atölye gibi, emlakçı bürosu gibi. giriş tamamen cam ve küçük. kapı ortada. sağında ve solunda, 12 kişilik 2 tane ahşap masa ve banklar var. duvarda harika bir kolaj var, dergi fotoğraflarıyla filan yapılmış, fotoğrafını çekmek yasak. arkası da mutfak. nemruttan hallice italyan bi teyze gelip bi kağıt bırakıyor: menü. sonra siparişi alıyor ve uzun uzun, içki ruhsatı sürecine söylenerek açıklama yapıyor. en az bi 15 dakika sonra, şahane pizzanız geliyor. kıçınız rahat değil, sırtınızı bile yaslayamıyorsunuz, çantanızı koyacak yer yok. masanızı 10 kişiyle, dip dibe oturarak paylaşıyosunuz ve çok mutlusunuz: çünkü her şey çok lezzetli ve fiyatı da makul. bu kadar. dışardan bakıldığında parmak boyası yapan anaokulu öğrencileri gibiyiz: herkes masaya eğilmiş, pür dikkat uğraşıyor, çıt yok.

londranın güzel yanı, bazı şeylerin bitmesi, az olmasının kıymetinin bilinmesi. en sevdiğiniz kafede en sevdiğiniz kekten kalmamışsa, siz geciktiğiniz için. burun kıvırmanın anlamı yok; çünkü onun lezzeti günde sadece 10 dilim hazırlanması, özenerek, incelikle yapılması. bir dahakine artık. yoksa yok, bitmişse bitmiş. hatta bu bitebilirlik kıymet katıyor ki zaten iktisat bunu emreder; elmaslar ve sular meselesi. bitmeyen kaynaklar arıyorsanız en yakın süpermarkete girebilirsiniz.

genelde yemek üstünden anlattım örnekleri; ama her şey için böyle. kurşun kalemden, saksı çiçeğine, "dükkanımız kapalı" yazısına. o yüzden böyle minik minik, gördüğüm her şeyin fotoğrafını çekip yutmak istiyorum. gözüm emsin, sindirsin, hazmetsin.

*

burası da cennet değil, evet. kısa süre içinde hastane veya polisle muhatap olunmaması gerektiğini anladık burda. maalesef, muhatap olmak gerekmişti. yavaşlar, beceriksizler ve bence vicdansızlar. vicdandan kastım, "yazık" faktörü. yazık diye bir şey yok. yoldaki yaşlı amca size bi hemşireden çok daha yardımcı olabilir; çünkü o yazık diyebilir; ama hemşire işini yapıyor. insan işine acımaz; ama hastayla alay edebilir. polis mesela, tüm işini size yaptırabilir, kendi de ilkokul öğrencisi gibi iki elini iki yana açıp "ay napsak kiiii?" diyebilir. mesela. çünkü dürtmeden olmuyor hiçbir şey. özellikle hastane ve doktor işi sahiden çok yavaş. o yüzden evde resmen 3 dev kutu ilaç var, mini bir eczane stokladık. umarım işimiz düşmez.


*

15 gün sonra yola çıkıyoruz. toplamda 13 saat filan uçacağız ve konuyla ilgili vaatler şöyle:





 (bu muhteşem foto yerleştirme için blogger ara yüzüne teşekkür ederim, aman diym geliştirmeyin.)

heyecanlıyım demek az kalır, idrak edemiyorum. o vaatler yerine gelmezse de çok üzülmem sanırım, yerine gelebilecek şeyler için bile heyecanlıyım. aşılar, vize filan tamam. bi tek sıtma hapı kaldı ki o da kolay. telefonları ayarladık, saat başı hava durumu kontrolündeyiz. sanırım bi tür ingiliz tiki, burada edindim. mesela  1 saat içinde londrada yağmur başlaması pek muhtemel, o yüzden izninizle, ufaktan gidiyorum.
al işte bunu yazdım ve gök gürledi.

6 Haziran 2012 Çarşamba

pancar

İnsan bazı şeyleri küçükken, çok tuhaf şekillerde öğreniyor ve asla unutmuyor.
Mesela benim için bu bilgi, 1993 yılından beri şu:
Mor/ koyu kırmızı renkli tüm sebze - meyveler kan yapar ve bunların başında da pancar turşusu gelir.

Kapı çalmış, en alt katta oturan koyu katolik, alman komşumuz. elinde neredeyse bir kazan, mosmor, kopkoyu pancar turşusu. ben pancardan pek bi nefret ediyorum o sıralar. anneme getirmiş. annem, dünyanın en sıradan rahatsızlıklarından biriyle ilgili yapılan yanlış bir teşhis yüzünden ölmek üzereyken, doktor arkadaşları sayesinde ölümden dönmüş birkaç gün önce. şimdi yorgun, dinleniyor. ben o zaman bu kadar ayrıntı bilmiyorum; sadece koşturmalar, hep aralık bir kapı, gelip gidenler ve ben. ben 9 yaşımda, koskocaman bir ablayım; çünkü kardeşim 1 yaşında ve minicik. alman komşumuz, inançları gereği kan alma / verme işlerine uzak olduğu için, fi tarihinde kendisi de bir ameliyattan sonra pancar turşusuyla toparlamış. Anneme bir kazan pancar turşusu getirmiş şimdi. demek ki annemin o turşunun hepsine ihtiyacı var, demek ki anneme çok kötü şeyler olmuş. komşumuz şimdi güler yüzlü, şen şakrar bi kadın, demek ki pancar harika bir şey aslında. annem o turşu kazanını hemen, bi oturuşta bitirsin.

belki de kapıyı ben açmadım, annem açtı. belki ben komşumuzu ve o kocaman turşu kazanını hiç görmedim, annem anlattı. belki ameliyattan sonra turşu yiyip iyileşen komşumuz değil, kocasıydı. olsun. tüm bunlar, hafızamın en mor köşesinde kayıtlı. işte pancar turşusu, o berbat senenin o berbat yazının törenlerle kapanışıdır. pancar turşusunun iyi edemeyeceği şey yoktur. her ayrıntısını yazsam inanmayacağınız kadar berbat ve hastane dolu geçen o 1993 yazını bile bitirmiştir. ben her pancar turşusu yiyişimde o yazın berbat günlerini değil, o günlerin bitişini hatırlarım, içim rahatlar.

özetle: mor şeyler yiyin. bir de iyi komşular, iyi doktorlar ve iyi arkadaşlar edinin.

1 Haziran 2012 Cuma

çünkü hayat bi soğandır

ben buraya yazmıyorken, daha doğrusu hırsımdan sayfalar dolusu "taslak" hazırlayıp yayımlamıyorken bu ülkede birileri isteyerek veya tecavüzle olması hiiiiç fark etmez, illa ki doğurmamızı, doğururken de öyle her çeşit olmaz, doğal yolla doğurmamızı emretti. tabii bu yolda kürtaj, yasaklanması gereken ilk şey. günlerdir can hıraş, bi kadınlar haykırıyor, bi başbakan. bi gazeteciler yorum yapıyor, bir insan hakları komisyonu başkanı. boşnaklar savaşta doğurmuuuş, n'olcak ki yani, devlet bakaaar. devlet bi zahmet kendi hamile kalıp doğursa daha çok sevinirim ya, hamal değiliz.

tonlarca şey kustum durdum ama özetim şudur: çinde uygur türkü kadınlara zorla kürtaj yapıldığı malum, bu konuda koyu milliyetçi kampanyalarla yaratılan bir "farkındalık" da ülkede mevcut. hah işte, orada neye karşı çıkıyoruz ciğerim? bi devletin bi kadının bedenine karışmasına. evet. tanıdık geldi sanırım? evet, kürtaj da aynı şey. zorla yaptırman veya yasaklaman fark etmiyor: o eli o rahimden çekmedikçe, aynı şey. yani hem batıya gidip doğuya ulaşmak gibi, kürtajı yasaklarken, zorla kürtaj yaptırandan bi farkın kalmıyor. bari bunu bi düşün. yani bence çay koysan en azından iş görmüş olursun; ama neyse. sinirlenince de pms diyolar.

*

ayh neyse. ahdım var bu konuyu yazmiycam, uzatmiycam; çünkü hem daha önce defalarca yazdım, hem bu başbakanın "her kürtaj bi uluderedir" lafındaki o ilkokul seviyesi hallere gıcığım, çünkü deliyle deli olursak ona bir şey olmaz, biz delirdiğimizle kalırız.


28 Mayıs 2012 Pazartesi

hop!

şöyle bir insan tipi var (genellemezse ölecek hastalığı):

"ah keşke" diyorsun, "e ne duruyorsun, anlamadım ki?" diyor. bahaneni söylüyorsun, "peh, laf! ertelemen çok saçma" diyor. belki de biraz kızıyor filan, dudak büküyor.  "ama x y z" diyosun, "o zaman onlar için bi şi yap?" diyor. öyle mi böyle mi evirip çeviriyosun, "başlasan bitmişti" diyor. bunu söylerken dürtükleyen arkadaş değil de artık baş öğretmen mi diyeyim, dırdırcı teyze mi, bilemedim, öyle bir havada. üstelik kendi bunları yapıyor. yani evet, ertelemiyor, üşenmiyor, lafının eri. haliyle sidik de yarıştıramıyosun.

işte ben bu insanlara sinir oluyorum, sonra sinir oluşuma sinir oluyorum. o her şeyi yapıveren, ediveren hallerinin her şeyi gayet "kolay"laştırıvermesi ve öyle olmadığını iddia edenlere burun kıvırmaları aslında şahane. yani söylediklerine itiraz etsem ve "yalan mı?" dese, değil. aksine, haklı. lanet olsun ki çok haklı. canı tezlik midir, nedir bu?

bi yandan da gözlerimi kocaman açıp "sen kolay san, hiç de bileeeeğğ!" diye haykırmak istiyorum. Ben atalet havuzlarında kulaç attım, her daim onun yorgunuyum bi kere. bir yandan çok imreniyorum, bir yandan da sesleri yankılanıyor kafamda: "imreniyorum diyene kadar sen de dene bi, ölür müsün? ne kaybedersin yani?". Hiç açık kapı yok yahu, illa ki çat çat çat!

Sonra senaryolar türetiyorum. "ölümden filan dönsem, hayati bi kaza filan geçirsem, heralde her an, her saniye bambaşka görünürdü gözüme" diye düşünüyorum. Kendi ölümünden çok yakınlarının ölümünden korkan her ölümlü gibi, bu ikinci senaryoyu düşünmemeye çalışıyorum; ama bu da bir senaryo tabii. heralde işte tam da o zaman, o carpe diem zırvalarını kemiklerimin iliğinde hissederdim. belki de bu kişiler de (kimsenin bilmediği veya herkesin bilip sustuğu) benzer bir deneyimle ışığı görmüşlerdir? ah vah etmeyi bıraktıkları gün olmuştur, mesela? hani "kimse görmesin" dedikleri bir ışıktır o belki; o yüzden böyle aksi, böyle kızgınlıkla konuşuyolardır tüm tembellerle?

...dedi beyaz türk burjuvası. belki de sadece tembel değillerdir? hani bir ihtimal?

 

24 Mayıs 2012 Perşembe

fonksiyon

İstanbul'da benim totemim Şişli Likör Fabrikası'ydı. Biraz sakat bir tercih olduğunun farkındayım, her an yıkılabilecek bir bina. Neyse işte, öyleydi. O bina durdukça, satılamadıkça, yıkılamadıkça umut vardı. Bloga da hıçkırır gibi bikaç kez yazdım, o güzelim binanın Tekel Müzesi olmasını çok isterdim. Ne nasıl olurdu, neler yapılabilirdi diye annemle, arkadaşlarımla uzun uzun konuştuğumuz güzel bina. Mecidiyeköy'ün ortasında, insandan çok arabalara ait o semtin göbeğinde insana dair bir yer olabilirdi. Bugün okuduğum ilk haber der ki: çok geç.

Fonksiyon saplantısı bana çok enteresan geliyor. İktisat okumanın verdiği deformasyon olabilir, her şeyi her şeye uydurabilirsin. "Fonksiyon" nedir, kime göredir, neye göredir? İş görmek midir yani? "estetik" ve "fonksiyon" gibi iki ayrı şeyi uzuun uzuun tanımlasak da bence "rasyonel birey" estetikte de bir fonksiyon bulabilir; mesela damlalıkla da olsa estetik anlayışa sahip yerel ve merkezi yöneticiler muhakkak ki fonksiyonel. Yani insanoğlu bu, öyle formüllere, denklemlere gelmiyor. Sevgili likör fabrikası, yine muhakkak ki "fonksiyonunu çook uzun zaman önce yitirmiş, atıl bir bina" olarak anılacak. Siz bize öyle anlatacaklar işte: Kötü bi şi yapmıyoruz efendiler, aksine, elimizi öpün! En azından araba park edilecek! Mide krampları burada başlıyor işte: rasyonel birey salak yerine konmakta bir fonksiyon bulamıyor. Rasyonel birey ağzını açtığı an mahallenin ağır abisinden ensesine bi tokat yemekten bıktı. Rasyonel birey bi durup düşünmek istiyor, izninizle.

Benelüks bölgesi şehirlerinin güzel yanı, o mini mini hallerine rağmen, "şehir müzesi" ile dolu olmaları. Bu müzeler sadece o şehrin tarihini anlatmıyor, daha da güzeli o şehirdeki yaşamı anlatıyor. Brüksel'e gidip herhangi bir bira fabrikasını gezerseniz, Brüksel'den çok Brüksellileri öğrenirsiniz. Bira tankını temizlemek için içine girip kokudan sızan ergen çocuklara gülümsersiniz mesela veya meyveli bira denen güzelliğin resmen meyve turşusu kurma girişiminin sonucu olduğunu öğrenirsiniz. Bunlar canım, işte bunlar fonksiyondur. Ayrıca daha net fonksiyonlardan bahsetmek gerekirse, para kazandırır. Müze girişi 3 eurodur da işte tadımla 6 euro yaparsın onu, nakte çevirirsin filan. Yani demem o ki yapılacak onca şey varken, güzelim binayı yıkıp sonra "amaan cepheyi aynı şekilde yapçez yeaaa" demek, nerden türediğini merak bile etmediğim bir western film dekoru fetişi ve bu numarayı yutmuyorum. Ben onlara ağız dolusu küfretmemeliyim; ama onlar bir şehre vinçler, kepçeler dolusu küfredebiliyor.

Yenisini, güzelini, beton kokulusunu yapacaklar ya, o bina cumhuriyet tarihinin ilk beton yapılarındandı. Fallik bir bina değildi, belki ondan kaybetmiştir? İstanbul'un fallik bina merakını bir mimar araştırır belki. O binanın bahçesine zaten önce Ali Sami Yen Stadı tecavüz etmişti (ibret-i alem için şu fotoğrafa bi bakın, neden bahsettiğimi anlayacaksınız), yani likör fabrikasının bahçesi denen yer, at koştursanız atı yoracak bir güzel alandı. Güzeldi işte, böyle paramparça ederek unutturacaklar; ama o bina, mecidiyeköy'ün başına gelen en güzel şeydi belki de.

arkitera der ki: Fransız mimar Robert Mallet-Stevens'ın Fransa dışındaki tek eseri (tıklayın bi).

Ben inatla o müzeyi hayal ediyorum. Eski sigara paketleri, rakı bölümü, likör bölümü, şaraplar mesela. Üzüm ve bağcılık turları, tadım kursları. Tekel birası da var üstelik - hop, buğday çeşitleri! Savaş yılları, afişler. Hediyelik eşyalar. Ödüllü likörler - siz dünyaca ünlü altın likörünü tattınız mı? içinde altın tozları olan portakal likörü, artık üretilmiyor veya sınırlı üretimi var, annem azimle her yıl ava çıkıp bir şişe alır. Bardaklar mesela, içki bardakları koleksiyonu. Tekel dediğin bu ülkenin iktisadi tarihinden başka bir şey değil ki, anlat uzun uzun işte.
 
 N'olacak ki? Bu hükümet döneminde hayal etmeme gülenlere sorarım, başka hükümet olsa hayal edebilecek miydiniz sanki? Bu müzenin imkansızlığı hükümetten değil, bizden. Ne olurdu sanki? Müzesi yapıldı diye burnumuzdan kulağımızdan alkol mü sokacaklar? Çoluk çocuk okuldan kaçıp Tekel Müzesi'nde mi sarhoş olacak? Nedir bu yenilemeyen korkumuz? Nedir bu "ay neymiş o?? bilmiyorum, elleme, dokunma, at gitsin!" halimiz - her şeye, her yere?

O fabrika açıldığında, öyle bir mimara yaptırıldığı için, kocaman bahçesinin güzelliği için, Türkiye Cumhuriyeti devleti likör de üretebileceği için, birçok sebeple bir gurur kaynağıydı. Tarihte bir gün o binanın açılış töreninde alkışlar koptu. Şimdi kartonpiyer dekordan hallice bir şeye dönüştürülecek o koca yapıda tarih ve insan var. Yıktılar ve yıkarken bize, size sormadılar. Yarın öbür gün Topkapı'yı yıkıp her bir taşını Sotheby's de açık artırmaya çıkarmalarını, oradan kazandıkları muazzam parayla da Türkiye'nin AİHM davalarındaki tazminatlarını ödemelerini bekliyorum. Ah, "Topkapı'ya bi şi olmaz canım, o kadar da değil", di mi? Duvarı çatlak. Marmaray öptü Topkapı'yı ve yarın öbür gün alçıpanla sıvanmayacağının garantisini veremezsiniz. Alçıpan çok hafif ve fonksiyonel bir malzeme neticede.

*

parka gittim bunu yazdıktan sonra. 4 saat çimlere uzandım. uzandığım yerden parkın ne başı ne de sonu görünüyordu. hyde park veya regents park kadar büyük olmayan sevgili victoria park, londrada kimsenin aklına gelmemiş seni eskiciye satıp yerine mandal almak, ne şanslısın.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

brick

Portekiz, daha doğrusu Schengen bölgesi ihtimalimiz bir başka bahara kaldı. Vize uzatma başvurusuyla çakışmalar, çelişmeler filan falan. Biz de vize gerektirmeyen Akdeniz ülkeleri listesinden ilerliyoruz, Türkiye dahil. Okyanus bulamıyolarsa Akdeniz içsinler.

Dün hava aniden 19-20 dereceye fırladı. Sıcaklığı da geçtim, güneş açtı. Güneş, gülümseyen yüzler demek. Herkes birbirine "bugün hava güzel" deyip duruyordu ki sahiden, güzel az kalır. Sizi gidi ingiliz ayçiçekleri.

Neyse efendim, ufak tefek işleri hallettikten sonra yürü yürü yürüdüm. Hava güneşli, memleket renkli filan derken - kendimde böyle bi  potansiyel görmüyodum; ama resmen instagramda timeline fucker olabiliyomuşum ben. Çıkıdı çıkıdı - bok var. Hiiiç çekilmemişti sahiden o sıradan poz, o nokta, o "şey"! En nihayetinde, devrim niteliğinde kareler değil benimkiler. Bi de sokakta filan bi şi çekerken çok rahatsız oluyorum aslında, etrafın bomboş olduğu anı bekliyorum (esnaf izliyosa bonus). Absürd geliyor o sahne. Başkası çekince değil; ama kendim için.Yazar burada aslında ne kadddaarrr utangaç olabileceğini anlattı bize, breh breh. Neyse, çıkıdı çıkıdı işte. Esas sevgili lomocuğum için yeterince güneş vardı, onunla çıkı çıkı.

Ayak bileğimi sahiden burkmuşum ben, bu yürüyüş pek iyi gelmedi. kremlerim, sargılarım ve ben yatıyoruz. Şimdi yavaş; ama seri hareketlerle yedi düvelin aşısını olmaya gideceğim. Bir de "bu aralar tarihin farkında değilim" derken şaka yapmıyodum, tiyatro öbür haftaymış. Ben bugün ayın 23ü olduğuna sahiden şaşırdım, bence gayet 30 mayıs tipi var. evet çüş: tam 1 hafta.




21 Mayıs 2012 Pazartesi

- Ne zamana hazır olsun?
- Yarın sabaha olsa iyi olur.
- Demek sabah... Sabah nedir?
- Öğleden önce? Mesela 11 filan?
- Hmm... Sen öğlen gel.

Alt tarafı kuru temizleme; ama adam her seferinde hayatı sorgulatıyor.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker