16 Temmuz 2012 Pazartesi

gün 0: uçmalara doyamamak, bir türlü varamamak

Eveeeaatt başlıyoruz.

Tanzanya'ya doğru: 30 Haziran / 1 Temmuz. uçuş ve varış.

Akşamüstü sırt çantalarını yüklenip önce Paddington'a, oradan da Heathrow'a gittik. Kişi başı 10 kg ile gayet hafif seyahat ettik aslında. Beklerken bir şeyler yemek için bi italyan restoranına girdik, bir yandan da Wimbledon maçını izledik. Atatürk Havaalanındaki fiyatları biri bana açıklasın, ortalama bir pub fiyatını aşmıyordu bizim yediklerimiz.

dubai havaalanında suni vaha
Biz Emirates ile Dubai aktarmalı olarak Darüsselam'a uçtuk. Londra- Dubai uçuşumuz 15-20 dakika rötarla başladı. Uzun; ama rahat bir uçuş oldu, herkes Bollywood filmleri izliyordu niyeyse. 7 saatten sonra Dubai'ye indik, Darüsselam için 2,5 saatlik bekleme başladı. Bekleme koltukları şezlong formunda ve pofuduk olduğu için büyük bi keyifle 1 saat filan uyuduk. Dubai Havaalanı, günahım kadar merak etmediğim bir şehri özet olarak anlatabilecek bir yerdi: Fazla yeni,  fazla gösterişli, fazla büyük, fazla suni. Evet, "adamlar yapmış"; ama betonla yapılabilecek çok şey olması beni şaşırtmıyor.

Bekleme süresi uzadıkça biz gerilmeye başladık. Darüsselam'a indikten sonra 1 saat 15 dakika içinde iç hat uçuşumuz vardı, üstelik pırpır bir şeyle. Dubai rötarı 30 dakikayı buldu. boarding yetkilisi olan mavi lensli, esmer barbie ise durumdan habersiz ojelerini seyrediyordu, "aa evet gecikme olmuş" filan dedi, içimi kıyım kıyım kıyarak. Tanzanya'daki uçak firması coastal aviation'ı aradım. "30 dakika kala uçağınız inmiş olursa sizi yetiştiririz" dediler. Biz de saati seyretmeye başladık; çünkü o gün başka uçak yoktu, dar'da 1 gece kalmak istemiyorduk ve arabayla filan gitmek imkansız.

Diğer uçağa tam yarım saat kala Dar'a indik. Bu arada "iç hat terminali"nin öyle hemen yan tarafta filan değil de arabayla 5 dakika mesafede olduğunu öğrendik! Uçağın tekeri yere değdiği an öne koştuk, kabin memuru dahil birkaç kişinin üstünden atladık. iş bitirici coastal aviation adamlarını aradım, sahiden frankie bizi bekliyodu. Pasaport kontrolü, parmak izi filan, yine insan aşarak, kontrol memuruna gülüm gülüm gülümseyerek hızlıca bitti (vizenizi önceden aldıysanız, bir giriş formu doldurup, parmak izi basıp uçuyorsunuz, o kadar). sonra: çantalar. bu kadar lanet bir bekleyiş olamaz. Havaalanı zaten gayet minimal bir durumda, hatta Bodrum Havaalanının ilk yılı gibi diyebilirim. bi bant var, arkasında yükleme yapan adamları görebiliyoruz. Nerden estiyse ben "ya keşke şu arka tarafa geçip çekip alsak çantaları" dedim, frankie bi kadınla konuştu ve oldu! balayı kavalyem ve cankurtaran frankie 16 ayrı kamyonda tek tek çantalarımızı ararken ben pilotla telefonda "bi 10 dakika daha memedalibeeeey" yalvarışlarındaydım.

uçağın içinden, bizim uçağın kardeşi
Beş dakika içinde bi arabaya yüklendik, iç hat terminaline götürüldük, kapıdaki güvenlikten düzgünce geçip koştura koştura uçağa ulaştırıldık. biz yapmadık, onlar yaptı. Uçakta bizim dışımızda sadece 2 yolcu varmış zaten, yarım saat rötarla kalktık. ortalama bi avrupa ülkesi olsa, hatta türkiye'de bile, şu coastal aviation personelinin yardımının onda biri yapılmazdı, hepsine ayrı ayrı minnettarım. uçağa bindiğimiz an diğer yolcular sadece "siz nerden geliyosunuz bu halde?" diyebildi, öyle bir harap bitap hal. Bu arada, Tanzanya Türkiye'yle aynı saat diliminde, akşam 5'te uçuşa hazırdık.



teneke şehir Darüsselam
Sonra, kemerleri bağladık, pilot bize güvenlik çıkışlarını gösterdi ve Selous'ya doğru 50 dakikalık uçuşumuz başladı. Uçaktan korkanlar için heralde çok zor olurdu; ama çok güzel bir deneyimdi. Selous'da diğer iki yolcu bizden önceki durakta inince (durak diyosam, açık arazide birkaç yer karosu) yolculuğun son 10-15 dakikasında pilot bize gösteri yaptı, yan yattık, pike yaptık filan. Uçuş boyunca, yerden yükselen duman ve turuncu yangın hatları vardı. Kurak mevsim çalı yakma zamanı; doğru yapıldığında doğaya faydalı olan; ama çoğu zaman kontrolden çıkan, tartışılan bir yöntem, ama bu uzun bi hikaye. 50 dakikalık bu uçuş karadan olsa heralde 15 saat filan sürerdi; bu bölgede "yol" kurumuş dere yatağına denk geliyor; ama o ayrı bir hikayenin konusu (bu arada, Blogger'ın fotoğraf yerleştirememe işkencesi bitmiyor, eğri büğrüyse affediniz).


Ufukta Selous
 Rufiji Irmağı



***

Selous'da bir uçak "pist"i
Neyse, uçak nihayet bizim durağımız olan Simbazi pistine indiğinde hava kararıyordu. Ekvatora yakın olduğumuz için güneş biz oradayken hep 6:15 civarı doğup 18:15 civarı battı, 12 saatten şaşmadık. İndiğimizde bizi, 4 gece kalacağımız "lüks çadır kampı"nın (Amara Selous) işletmecisi ve personeli gülümseyerek karşıladı, bembeyaz örtülü bir masa, şampanya kadehlerinde kokteyl ve ufak atıştırmalıklarla. O anki mutluluğumuzu anlatamam, ana kucağı gibi. Bize ıslak havlu ikram ettiler, kendimize geldik. Kokteyl alkolsüzdü (pilot da içebilsin diye); ama pek bi hafifti. Fotoğraf yok, mest haldeydik. Geç indiğimiz için gün batımı öncesindeki kısa turu kaçırmıştık, arazi aracıyla 2 dakika sonra kamp alanındaydık.


gün batımı deyip geçtiğim şeyin aslı.
Kısa bir hoşgeldiniz sohbetinden sonra, çadırımıza kadar el fenerleriyle eşlik edildi, akşam yemeği saatimizi sordular, 1 saat dinlenme izni istedik. Kampta bizden başka bir de yaban köpeği fotoğrafçısı bi adam kalıyordu, rahattık. Bize gece odadan asla yalnız çıkmamamızı, gerekirse telsizden birini çağırmamızı, onun eşlik edeceği sıkı sıkı tembihlendi. Kamp alanı, Rufiji ırmağının bir kolu olan Ruhaha'nın hemen dibinde, etrafında hiçbir çit, duvar filan yok. o yüzden tatlı su içmeye gelen hayvanlar kamp alanına yaklaşabiliyormuş. Genelde impala vb zararsız hayvanlar; ama ırmağın müdavimi su aygırları dehşetengiz hayvanlar olduğu için böyle bir önlem var. Vahşi doğada en çok insan öldüren hayvan su aygırıymış; çünkü korktuğu an o 3 tonluk cüssesiyle son hız koşuyor, koşarken de aklında tek bir şey var: suya ulaşmak. koşan vinç gibi bi şi. bu uyarıyı kocaman gözlerle yaptıktan sonra "ama korkmayın, bi şi olmaz" demeleri de bi garipti tabii.

bizim fakirhanenin arka tarafı.
"Çadır" dedikleri için insan ne bekleyeceğini bilmiyor, fotoğraflara rağmen. kocaman bir oda, bir o kadar da büyük banyosu vardı, sirk çadırı ebatları. yandaki foto oda kısmının, sağ tarafta bi de banyo var. 3 tarafı açık, sadece fermuarlı sineklikle çevrili. Odanın kendine özel minik bir havuzu da vardı, küvetten hallice ama tam nehre bakıyor. Gün içi serinlemesi için. Kurak mevsim olmasına rağmen nehir tam gaz çağlıyordu, su sesi çok rahatlatıcı. Siz havuzdayken su aygırı nehirden su içiyor filan. Etrafta sürekli bir hayvan sesi, bir hışırtı, tıkırtı vardı, insan ilk geceden sonra alışıyor.

ufacık tefecik havuzcuğumuz.
  Yemekler konusunda çekincelerimiz vardı; ama ilk akşam yemeğinden itibaren Amara resmen döktürdü. Swahili mutfağının ortalama bir turist ağız tadına uygun versiyonuydu. Garsonumuz anlatılmaz bir kibarlıktaydı, çok da matraktı.  çorbası, ana yemeği, tatlısı, kahvaltısı, öğle yemeği her şeyi, hep güzeldi. Şaraplar güney afrika şarabıydı, onlar da mis gibiydi. Ayrıca her gece akşam yemeğini farklı bir yerde hazırladılar, ambiyanstan ambiyansa savrulduk. On üstünden on verebilirim rahatlıkla.
 

Kampın işletmecisi güney afrikalı peter & anita çifti. Daha önce g.afrika, ruanda gibi ülkelerde çalışmışlar. kamplarda işletmeciler genelde 1 yıl sonunda gidermiş, 7 yıl gibi bi rekorları var, amara'da da 3. yılları. ikisi de fotoğrafa pek bir meraklı, bir de astronomiye. kampın 2 yerinde nehrin ötesini izlemeniz için 2 küçük teleskop /  büyük dürbün vardı. kampın bir de ana havuzu var, bölgede havuzlu tek kamp imiş. ilk akşam yemeğimizi burada yedik. fotoğrafın sol tarafındaki yer de öğle yemeği terası. bir de burada görülmeyen, arka tarafta bir teras var, dev bir oturma odası & internet noktası.

kampın ana havuzu ve yemek alanı, iphone titrekliğiyle.
yemekten sonra rehberimizle tanıştık, ertesi günün planı yapıldı. ilk gün "yarım tur"la başlamaya karar verdik: sabah saat 6:30'da yola çıkıp öğlen yemeği için kampa dönmeye, sonra öğleden sonra 4 gibi gün batımı için yeniden yola çıkış. refakatçi eşliğinde odamıza bırakıldık. biz yemekteyken oda sinek için ilaçlanmıştı, eşyalar toplanmıştı. her  fırsatta oda temizlenip toplandı zaten. fonda hayvan sesleriyle, "o hışırtı ne?", "sen de duydun mu?", "bu ses yakından mı yoksa nehir yankı mı yapıyor?"larla, tüm yorgunluğumuzla uyuduk. ertesi sabah öğreneceğimiz basit bir şey vardı: insanın afrika'da en yakından tanıyacağı "vahşi hayvan" kaçınılmaz olarak çeçe sineğidir.

***

ilk gün budur. giriş uzun; çünkü anlatacak çok şey var. sabrediniz.

15 Temmuz 2012 Pazar

32 kısım, tekmili birden tanzanya günlüğü

Döndüm! böyle yazınca ne kolay, dün otelden çıkışımızla bugün eve varışımız arasında 24 saat vardı oysa; 3 ayrı uçak, bekleyişler, bekletilmeler falan filan. Sabah Heathrow'da her şeyi 40 dakikada halletmek iyi geldi, bi olimpiyatımız eksikti çünkü.

Londra bıraktığımız gibi, 2 derece bile ısınmamış; ama güneşle karşılayacak kadar da düşünceli. Gelir gelmez yağmuru kaldıramazdık. Bugün büyük bir aşkla türk mutfağına sarıldık, kahvaltıda peynir, zeytin, domates mühim şeyler. yorgun ve ayılmaya çalışarak geçti. toplam 1300 tane mi ne fotoğraf var bi de, kaçı gerçekten fotoğraf, kaçı titrek tekrarlar filan, onları ayıklamak gözümde büyüyor.

Sana laflar hazırladım blog, hepsini yazacağımdır. Biraz kendime gelmeliyim, heralde yarına. Korktuğumuz gibi olmadı; yağmur yağmadı, o iyiydi. onun dışında aklımızın ucundan geçmeyen aksilikler de oldu tabii, uzun hikaye. Sırt çantaları çok işe yaradı, bel şikayeti sıfır. yola çıkmadan önce türlü çeşitli ipucu veren herkese çok teşekkürler, hepsine sıra geldi, hepsi işe yaradı.

Tatille ilgili özet de şudur: okyanus, zanzibar güzel tabii, evet; ama o afrika çalıları var ya hani, işte o başka. ışığı başka güzel, kendi başka güzel. orası ayrı bir yer, gökyüzü bile daha geniş sanki, ufuk çizgisi ayağınızın altına devam ediyor. benim kahramanım zürafalar oldu, şansıma bol bol da gördük. ağır ağır, kuğu gibi süzülerek incecik, kuru bir ağacın arkasına saklanan (saklandığını sanan) bir zürafanın sizi izlemesi ve fotoğraf çekmeyi bıraktığınız an uzun uzun bakışmak kadar güzel bir şey yok. okyanus kusura bakmasın; hiçbir turkuaz tonu buna denk gelemiyor.

dedim ya, anlatacağım. çok da uzun olacak - arkası yarın.

30 Haziran 2012 Cumartesi

tatil baldan tatlı

bu akşam yola çıkıyoruz. 2 hafta yokuz. düşündükçe gözlerim yuvalarından fırlıyor. hava çoğu zaman yağmurlu görünüyor, sinir olmuyorum; oralardan accuweather çekmez bence. evet: reddediş. bence en güzel sorunlarla başa çıkma yöntemi.

sabahın 7'sinde "acaba benim telefon yurtdışı kullanıma açık mı?" diye uyandım. değilmiş sahiden, açtırdım. böyle kısa geçiyorum; ama 1 saate yakın bestfm'den hallice orange uk bekleme müzikleri dinledim.

bugün sıtma hapına başlıyoruz. her gün almayı unutmayalım, lütfen. "kafanız iyi olursa ağır vasıta kullanmayın" yazmışlar üstüne.

haftasonu kahvaltıdan sonra zeki müren dinliyoruz niyeyse. nerdeyse her hafta böyle bu. biraz da müzeyyen. "gitme sana muhtacım"ı dinleyenin günü kötü geçmez, belki ondandır.

şimdi gidip çiçeklerimi leğene yerleştireceğim, milyonuncu kez evrak kontrol edeceğim, sonrası dakikaları saymaca. bana güzel tatiller dile sevgili blogcuğum, çıkınımı anılarla doldurup döneyim.

28 Haziran 2012 Perşembe

2 gün kala

Efendiiiim hazırlıklar bitti gibi bir şey. sanki yüzyılların tatilcisi, kampçısı, yok efendim en bi macera insanıymışım gibi bi de yazıyorum ya, bana komik geliyor. bir yandan da, bu işte iyi olanlar zaten bunu okumaz. oradan yırttım bence, amatör amatöre çalıp oynuyor.

son anda bavula eklenenler:

- bizimkiler türkiye'de kaldığı için deniz gözlüğü- şnorkel seti. türkiye'de kalanlar kadar iyi değil; ama sonuçta yüzeydeyiz, en fazla dipten taş çıkartırız.
- deniz ayakkabısı. mercandır, deniz kestanesidir, terlikle olacak iş değil. gel-git yüzünden de gerekiyor. sabah erken saatleder ve akşamüstü deniz "var", gün içinde deniz "yok" imiş; 2 km geri gittiği için ortaya mercan kayalıkları çıkıyormuş.
- su altında kullanılabilen analog fotoğraf makinesi. dijitaller için su altı kılıfları da var; ama bu daha ucuza geldi. hem suyun altındayken dijital ayar yapıp, sonra çektiğim şeye bakacak değilim. ne gele, gele. kullan-at yerine yeni film konabilirlerden aldım, başım sudan çıkmasın diye.
 - film kullanmaya alışık olmayanlar için bir not: 100- 200 yerine 400-800 ASA (ISO) film bulsanız daha bi iyi olur; su altı çok aydınlık bi yer değil. bizim makinenin ufak bi flaşı var ama onu kullanmak istemiyorum. kendinden 800 ASA filmli makine bulunca sevindim. gren meselesine de bakıcaz artık, kısmet.
- iki çift palet. hahaha tabii ki palet filan almadım! okuyo musunuz diye sizi deniyorum.
- oda için sineksavar.
- nihayet: priz adaptörü. hindistana uyumlu diyor, daha paketini açmadım, beni üzmesinler.


aşı karnesi, pasaport, seyahat sigortası (ölürsek cenazemiz orada kalmasın diye. paranın çoğu bunun içinmiş) filan tamam. hatta milli park'a giriş kartımız bile tamammış. pırpır.

*

bugün sırt çantalarını doldurduk, fermuarını çektik. oh yahu! rahatça sığdık. sırtımda 60 litrelik çanta var. çantanın ayrıca bi de minik sırt çantası var, çıkabilen. onu da ön tarafa takıcam. böylece bi tür airbagli kaplumbağa gibi oluyorum, düşsem kalkamam; ama canım acımaz.

2 gün kaldı. 7 saat uç + 3 saat dubai'de bekle + 5 saat uç + yetmez, 1 saat daha uç. küfür gibi; ama sonu güzel.

geri kalan her şey için accuweather. bikaç gün yağmur gösteriyo münafıklar. afrikanın kurak döneminde yağmura denk gelirsek o da benim bereketim, eteğimde bulutlarla.

seyahat acentemiz de kenya'da bağış koşusuna çıkıyormuş. uçar da konamazsak arayacak kimsemiz yok yani. böyle son dakika haberleriyle neşe doluyor insan.

24 Haziran 2012 Pazar

yol hazırlığı - 2

hazırlıklar tam gaz sürüyorduuuuuğğ.

haftasonu bir kamp- spor araç gereci satan mağazaya kendimizi attık. 2 ufak fener aldık; işaret parmağım kadar; ama pek bi güçlü. bir de dürbün. dürbünden çok anlamıyoruz haliyle; "doğada gözlem" amaçlı olanı aldık, gezegen görmeye çalışmıyoruz neticede. bir isviçre çakısı aldık; ilerde de çılgın kamp maceralarımız olursa diye. bir de içme suyunu soğuk tutmak için matara. ha bi de ihtiyaç kapsamında şapka aldık. şapka seçenekleri çılgınca; 30 SPF UVA filtreli kumaş - böceksavar bilmem neli modeller var. adeta mini bir çadır.

bel ağrısından muzdarip bi çift olarak, radikal bir kararla bavul değil, 65 ve 70 litrelik sırt çantası götürmeye karar verdik. okuyunca aptalca gelebilir; ama değil. bavulu çekmek, buradaki metroda merdivenlerde indir- kaldır taşımak çok yorucu ve bel zorlayıcı (denedik, biliyoruz). onun yerine bel destekli bir çantayı düzgünce taşımak daha mantıklı geldi; zaten gezi boyunca otel odasında duracak, maksat uçağa ulaşabilmek. deneyince gördük ki sahiden daha rahat. hani yokmuş gibi değil tabii de, ters hareket ihtimali yok ve zaten çok ağır olmayacak. ayrıca insanı daha mobil yapıyor; ilerde sürekli yer / otel değiştirilecek tatiller için de rahatlık. benim çantamın önünde bir ufak çanta daha var, çıkıp küçük boy, makul bi sırt çantası oluyor. pasaport vs ıvır zıvırlar için ideal. ayrıca matara vs için gözü var. bu işlerde yeni olduğumuz için seçmek zaman aldı; ama memnunuz. biz indirimli modeller arasından seçtik, diğerlerinin ne farkı olduğunu tam açıklayamadılar zaten. hem normal bavul gibi çekilebilen hem de sırtta taşınabilen modeller de var; ama sırta gelen kısım sert olduğu için pek rahat değildi, satıcı da uzun taşınması gereken durumlar için önermedi. çekçekli bavulu sırtlamak gibi bir şey, bu çantalardan daha farklı.

bu tür dükkanlarda ıvır zıvır aksesuar tonla var. katlanabilir bilmem ne poşeti, hödö bödö bezi filan. ne interrail'e çıkıyoruz, ne de 1 ay çadır hayatı yaşayacağız; o yüzden kaptırıp gitmedik; ama sektör gani gani gelişmiş. bi yerden sonra insan aptala dönüyor, hepsi NASA ürünü gibi, fiber kumaş, mikro pil, nano büdü filan. kampa çıkan insan azmederse çadırında yeni döşemiş ataşehir sitesi lüksü yakalayabilirmiş, hamiş budur.

şnorkel & gözlük eksiğimiz baki; çünkü aklımıza gelmedi. hoş, kamp malzemeleri satan yerde olması biraz zor ihtimaldi sanki. o da hafta içi ödevi. bu gidişle çarşambadan bavulu bitirip rahata ereceğim; "kilo sınırı ve alınması gerekenler ve benim tabii ki gereksiz yere yüklenmeye çalışacaklarım" diye bir şeytan üçgeni var çünkü.

zanzibar okumaları devam. jozani ormanında kızıl tüylü bir maymun türü yaşıyormuş, adaya özgü. 25-40 kişilik aileler halinde yaşadıkları için izlemesi zevkli, atraksiyonlu hayvanlarmış. bu orman turu kısmına karar veremedim, kimi öve öve bitiremiyor, kimi de "param boşa gitti" diye ağlaşıyor. parasına yananların ne beklediğini kestiremiyorum, maymunlar dans etmedi diye üzgünler sanırım.

iş hayatından kalma bir alışkanlıkla resmen yolculuğun simülasyonunu kafamda yaşıyorum, bık bık her ayrıntıyı düşünüyorum ve bence bu iyi değil. detayın detayı şeylere takılıyorum; sanki ben gitmeyeceğim de başkasına gezi ayarladım, terslik çıkarsa mahçup olmayayım istiyorum. azıcık sakin.


*

seller gittikten sonra güneş açınca, çiçek pazarına gitmek farz oldu bugün. vazomun ilk çiçeği hüsnüyusuf. buralarda sweet william imiş adı; nereden geldiği muamma.

"beş dakikada değişir işler" ya hani, işte o bi şekilde hep bana denk gelir. o yüzden pek şaşırtmıyor. ışığa bakıp yola devam.

22 Haziran 2012 Cuma

tanganyika & zangibar

eveeet, bi nevi tanzanya günlüğü tutayım bari, her dakika gittiğim yer değil. hem belki sonra bilgi arayana da yardımcı olur, bir ihtimal.
neyse, yolculuğa 8 gün kala, intro:

öncelikle: fazla basit; ama erken planlayın. biz bunu yapmadık, 2 ay kala panik olduk; ama şartlar öyle icap etti diyelim. o sıralar evleniyoduk, pek araya sıkışamadı. ben zaten kooosskocaaa düğünden sonra bir de daha da kocamaaannn balayına gidebilenlerin dünyayı kurtaracağına eminim. en iyisi minimum 4 ay süre koymak. ideali 6 ay, keyfinize kalmış.

her şeyinizi teslim edeceğiniz sehayat acentasını iyice arayıp soruşturun, pazarlık yapın. ideali, kabataslak bir plan yapıp öyle gitmek. "merhaba biz tanzanyaya gitmek istiyoruz" gerçekçi değil. bizimki sırf afrikaya çalışan bir yer mesela, özelleşmiş. 2 yerden teklif alıp ilkini seçtik; hoş benim zaten baştan kanım kaynamıştı. neyse, mesafeleri bilin, ne olur, ne imkansız, fikriniz olsun. satışı yapan o, sürünecek olansa sizsiniz. tezgahtar "çok yakıştı!" dedi diye her kıyafeti almıyorsunuz; o hesap. bizim en baştan 2 alternatifimiz vardı, onunla gittik.

bize hep "niye tanzanya" dediler (neden sanat); çünkü 2 hafta tatil yapmaya kararlıydık, uzaklara gitmek istiyorduk ve sadece deniz kenarı olursa otur otur deliririz gibi geldi, hareket bereket. tanzanya, kilimanjaro'suyla, serengeti'siyle, biraz daha çeşitlilik sunuyor. zanzibar deyince herkes "aa o zaman tamam" diyor; ama aslında tanzanya'nın tüm doğu sahili harika; bir tek ada değil yani. mesela biz tanga civarını da düşündük, sonra eledik.

evhamlı anneler için de ek bilgi: sarı humma bölgesi değil, esas mesele sıtma, onun da bi güzel, yan etkisiz, kabuslar gördürmeyen ilacı var. tanzanyaya gitmiş, orada yaşamış / hala yaşayan, orada çalışan tanıdıklardan da teyit alınca, karar verilmiş oldu. zaten çok sıradışı bir fikir değildi; paket tur yapılıyor. bunun bir de kenya+ seyşeller versiyonu var mesela.

başlayalım:

1) Tanzanya fazlasıyla büyük bir yer. harita açtığınızı, kabaca bir fikriniz olduğunu varsayıyorum. başkent dodoma messela, darüsselam değil. buyrun, haritayı da koydum hatta.

neyse, turizm gelişsin diye olacak, bolca havaalanı da var. harita üstünde ordan oraya gideriz planları yaparken aklınızda olsun, araba/ otobüs hem zaman hem de konfor açısından pek önerilmiyor imiş ve zaman kazanmak için alternatif şu pırpır, hafif uçaklar. alçaktan uçabildikleri için harika bir manzara vaadi olsa da maliyet artıyor tabii. iç hat uçuşlarına aktarma yapacaksanız biletleri ona göre ayarlamak lazım. sırtçantalı geziler için belki otobüs de tercih edilebilir, biz "beli ağrıyanların balayı planı" yaptığımız için konfor fazlasıyla önemliydi. bir de iç hat pırpırlarda bagaj sınırı 10-15 kg filan, uluslararası uçuş gibi düşünmeyin, en az, en iyi.

tanzanyaya vize gerekiyor, 90 gün veriyorlar. vizeyi havaalanından da alabilirsiniz; ama o kuyruğa girmeye değmez. konsolosluktan 50 USD karşılığı alıyorsunuz, tek yaptığınız bir form doldurup pasaport ve 2 vesikalıkla teslim etmek. burada 5 günde  vize verildi, çok uzun sürmüyor.

2) ilk planımız birer hafta serengeti- kilimanjaro ve zanzibar'dı. bunu o geç planlama + maliyet sebebiyle eledik. serengeti deyince iş bitmiyor, neresine gideceğiniz önemli. bu da gideceğiniz mevsimdeki göç durumuna bağlı olarak değişiyor. bölgede 2 mevsim var: dry season & wet season (türkçesi ne bunların, kuru ve yaş mı?). kurak dönem haziranda başlıyor, göç de o zaman başlıyor zaten. serengeti için ideal dönem temmuz sonu- ağustosmuş, zaten gelen beyaz turistlerin de tatil dönemi bu tarihler, talep yüksek. yine de göç haritasına iyi bakın, teyit ettirin. bu kısım sahiden önemli, serengetinin güneyinde muhteşem fiyatlı bir kampta kalırken fil görmek için 3-4 saat yol yapmak abes olur. acentenize de ısrar edin, hemen karar vermeyin. bizim için ilk önerilen uçuş kenya-nairobi havaalanından kuzey serengeti'ye aktarma yapmamızdı; ama dediğim gibi, bu iptal olan plan. oradan da kilimanjaro'ya geçecektik. koruma altındaki ngorongoro krater gölünü öve öve bitiremediler, en çok orada aklımız kaldı.  bir dahaki sefere artık.

bu mevsimlerle ilgili bir not, küresel ısınmaya bağladıkları bir durum olarak mevsim kayması yaşanıyormuş. yani dry season boyunca da yağmurlu haftalar oluyormuş mesela. pek garanti veremiyorlar ama yağmurda eriyen şeker tiplerdenseniz ağustosta gidin, garantileyin. bizim ilk haftamız (dry season olmasına rağmen) ara sıra yağmurlu, sonra güneş açacak umarım. hava sıcaklığı 28-30 derecede sabit olduğu için yağmur pek göz korkutmuyor.

3) devam: ikinci alternatifimiz selous game reserve idi. darüsselam'a en yakın milli park, arabayla da sanıyorum 2 saat filan sürüyormuş. darüsselam'dan da zanzibar'a feribot kalktığı için, zanzibar'a gideceklere selous öneriliyor.

selous, isviçre büyüklüğünde bir yer; bu benzetme her yerde karşınıza çıkıyor, pek seviyorlar. UNESCO dünya mirası listesinde, dünyadaki en büyük fauna rezervlerinden biri; bu yüzden gezide karşılaşacağınız hayvan türü ve sayısı daha yüksek diyorlar, selous'un yalancısıyım. Serengeti'nin gölgesinde kaldığı için çok kalabalık olmuyormuş, bakalım. Krater gölü olmasa da Rufiji ırmağı geçiyor, burada balık tutmakmış, kenarında yürüyüşmüş filan, alternatif etkinlikler. game drive / safari (ki bildiğimiz "sefer" işte) denen şey, kaba bir tarifle, bir gün boyunca arabayla oradan oraya gidip hayvan görmeye çalışmak. onun için böyle alternatifler olması hoşumuza gitti. ngorongoro veya kilimanjaro'ya geçişimiz olmadığı için 1 haftalık süreyi 3 gece- 4 gün'e düşürdük.

4) bizim son rotamız şöyle: londra-dubai - darüsselam- (iç hatla) selous. sonra yine iç hatla selous- zanzibar. dönüşte de zanzibar- iç hatla darüsselam- dubai- londra. darüsselam'a londra'dan direkt uçuşlar 9,5 saat civarıymış, bizim aktarmayla 12-13 saati buluyor. geze geze gidiciiz.

5) aşılar ve ilaçlar. bölge sarı humma bölgesi olmadığından, aşısı aslında şart değil; ama kenya aktarmalı filan gelecekseniz istiyorlar; çünkü orası sarı humma bölgesi. biz yine de yaptırdık. burada sağlık bakanlığının önerdiği diğer aşılar karma aşı ve hepatit A'ydı, onları da yaptırdık. zaten aşı süresi 10 yılmış, bizimkiler çoktan dolmuş, bulunsun dedik. çocuklular için ayrıca bir liste var, sanırım hepatit B de dahil oluyor. aşıların birkaç hafta önceden yapılması tavsiye edildiği için doktorunuza danışın.

esas mesele sıtma hapları; ki içimden bi ses "ona da aslında gerek yok" diyor ama risk almıyoruz. 3 alternatif var, aradaki fark kabaca şu: fiyat arttıkça yan etki azalıyor. en ucuzunu bölgede çalışmaya gidenler, uzun kalanlar tercih ediyormuş. yan etkileri halüsinasyon, panik atak filan, pek güzel değil. orta ayar olanın kullanım süresi birkaç hafta önceden başlıyordu. sonuncu tercih malarone, yeni bir ilaçmış. bölgeye girmeden bir gün önce başlıyor, çıktıktan bir hafta sonraya kadar devam ediyorsunuz. yan etkisi hemen hemen sıfır, kullanım süresi kısa ve her yerde bulunuyor. aldık, mutluyuz, bakalım görelim.

ayrıca böcekkovan sprey midir nedir, o fısfıslardan almak gerekiyor. kalacağınız yer için de prize takılan sinek ilacı fena fikir değil. tabii alerji, böcek sokması, ishal, baş ağrısı, vb genel ilaçları/ kremleri de depolamak lazım. biz aşıyı olurken hemşire bize liste verdi, oradakileri aldık. güneş koruma kremi de aldım; yağmur yağarsa turşusunu kuracağım. esas ağırlığınız bunlar olsun yani; kıyafet değil.

6) tam da bunu demişken: safari kıyafeti diye bir şey sahiden varmış. tercihen bej-kahverengi tonlarında giyinmek icap edermiş, parlak renkler zaten söz konusu bile değil, hayvanların gözüne batmak saçma olurmuş. şaka yapmıyorum, "gergedan kırmızıya, sivrisinek maviye gelir" diye uzayan renk-hayvan listesi verdiler, zaten geriye bi tek bej kalıyor. bi aracın içindeyken bu kadar önlem abartılı gelse de, insanı havaya sokuyor. ensenizin yanmaması için yakalı bir şeyler giymek iyi tercihmiş. şapka, t-shirt / gömlek, şort tamam diyolar, bir de sağlam bir ayakkabı ve sabah serinliği için ince hırka. ona göre hazırlanıyoruz efendim.

ayrıca bir çakı, dürbün (bir tek rehberin varmış ve tura çıktığınız zaman dürbün sırası beklemek sıkıcı olabilir sanki?) ve fener de lazımmış. bunlar hep -mış zaten, gidip gelince aslını yazarım artık. ayrıca sağlam bir çantada lazım; çünkü tüm gün içeceğiniz suları orada taşıyacaksınız. otelinizle anlaşırken "şişe su dahil" anlaşmaya dikkat edin.

7) "içme suyu konusunda herhangi bir tereddütünüz olursa soda için" gibi güzel bir öneri duydum. ben gazlı şeyler içemem; ama son çare bu. bu game drive sırasında tuvalet konusu beni düşündürüyordu. ona da çare uzak diyarlardan, mz hanımdan geldi. bir hafta içinde bu aparatı edenebilirsem, ne âlâ. go girl! bir de hindistancevizi suyu, potasyum vb içeriği açısından insan kanına en yakın sıvıymış efendim. dehidrasyon durumlarında, serum niyetine bile içilebilirmiş, doktor tavsiyesi.

8) zanzibar adası'na geçelim. biz 8 gece kalacağız. aslında takımada zanzibar; unguja isimli ana ada, pemba adası ve onların irili ufaklı adalarından oluşuyor. biz unguja'nın doğusunda kalacağız. ada coğrafyası pek bir enteresan görünüyor. batı sahili mangrove ağaçlarıyla kaplıymış ve pek mercan kayalığı yokmuş; doğusu ise tamamen mercan kayalığı ve hiç mangrove yokmuş. bröveniz, yıldızınız filan varsa koşarak dalınız, benim gibiler için de şnorkel. gel-git zamanı önemli. deniz 2 km kadar yer değiştirebiliyormuş, benim havsalam almıyor şu an.

zanzibar'ın kalbi stone town, eski sömürge şehri. zaten köle ticaretinin ana limanlarından olan bir yer; ama biz onu freddie mercury'nin faruk olarak doğduğu yer olarak anmayı tercih ediyoruz. neyse, stone town 1 tam günü hak ediyor, ona göre plan yaptık. sömürge geçmişinin sonucu olarak adada hint kültürünün de etkisi çok, kullanılan prizler ingiliz ve hint prizleri, örneğin. yanınıza adaptör almayı unutmayın; hint adaptörü bulursanız bana da haber verin. bunlara ek olarak jozani ormanı'nda baharat turu yapmak, civardaki minik adalara gitmek filan da mümkün, harekete isteyene.

stone town'a gitmek, o izole, "plaj oteli"nden çıkmak, zanzibar'ın aslında ne halde olduğunu gösterecek ve ben "otelinden çıkmayan beyaz turist" mi olmak daha kötü, yoksa "otelinden çıkıp halka acıyan beyaz turist" mi, bilmiyorum. çok hassas, incelikli şeyler bunlar. "ay yazık yaa!"lamak da çok oryantalist geliyor, ama yok gibi yapmak da abes. neyse işte, gidince göreceğiz.

tanzanya'da nüfusun üçte biri müslüman veya hıristiyanmış; zanzibar'ınsa %97'si müslüman. seyahat tarihlerinizi ramazan ayına göre ayarlamanız fena olmaz. stone town'a inerken kadınların uzun etek- uzun kollu bluz giymesi konusunda on bin uyarı yapılıyor, o da bir not. deniz-güneş derken böyle şeyleri atlamayınız.

böyle işte efendim. geri kalan her şey için vikipedi.

bir de son olarak:

otel yorumlarını okudum manyaklar gibi. "çok hayal kırıklığı yaşadık, etrafında hiçbir şey yoktu" filan diyenler olmuş. böylelerini kalın bir atlasla dövmek lazım, seyahat acentelerine bol sabır dilerim. gideceği yere haritada bakmamak nasıl bir şeydir, bilmiyorum. heralde paraları çok. mesela bizim otel sahilde, şehir merkezine 1 saat mesafede ve taksi ucuz bir şey değil. bunu bilerek gidiyoruz. zaten bunu istiyoruz. "orada bir ada, adada bir yer" diyerek gitmek tombala bir hal. aldığım zanzibar rehberinde tüm otellerin işaretli olduğu bir harita vardı, o da işi kolaylaştırdı. bir de, mesela "elin yamyamı benden iyi ingilizce konuştu ya!" diye şaşıranların bunu yazma cüreti de beni şaşırtıyor. hiç mi merak edip okumaz insan, nereye, kimlere gidiyorum diye yahu? yamyammış.
 neyse işte, öyle bir not: okuyun, ödevinizi yapın. saçma şeylere şaşırmanın anlamı yok.

20 Haziran 2012 Çarşamba

nellie

10 gün kaldı. 10 gün sonra toplamda 13 saat filan uçup, sonunda da toprağı öpücez sanırım. başka hiçbir şey düşünmüyorum. aktarmalı uçuş olduğu için ilk defa sevindim, sürekli otursak sonu iyi olmazdı. seyahat pakedimizi yollamış acente, içinden dünyanın en garip rehberi çıktı. fauna rehberi gibi bir şey; ne ülke, ne bölge anlatıyor. bir harita bile yok; sadece yedi düvelin hayvanları. o da lazım tabii ama temel şeyler eksik. o yüzden mini bi rehberle harita aldım. normalde uçuşta sınır 30 kilo; ama arada pırpır uçağa bineceğiz ve onda bavul için kilo sınırı 12 filan. zaten ağırlık kaldırmaması gereken bi ikiliyiz, bu sınırı 10 kiloya düşürdüm ben kafamda. hint tipi priz kullanılması ihtimali mevcutmuş, adaptör arıyorum. bi de "yanınızda dürbün getirin" demişler, böyle bir hizmetsizlik. haliyle bi de dürbün peşindeyim; bi seferlik, üç günlük, sonra bir işime yaramayacak dürbün.

peşmelba girişimim lezzetli ama (buralarda yarma şeftali bulamayınca) pek bi şekilsiz oldu. olsun, severim ben. bu peşmelba'yı da fi tarihinde (1893'müş) avustralyalı opera sanatçısı nellie melba hanımın şerefine yapmış bi fransız aşçı. hatta savoy hotel'de yapmış ilk. "melba usulü şeftali" derler; ama "melba şeftalisi" bence. "şerbetlenmiş yarım şeftalinin erotik çağrışımları" konusunu inceleyenler oldu mu bilmem. neyse, bu yıl tarifi yenileyerek yeniden yapmış savoy bu tatlısını. gerçi ne eklenir, ne çıkarılır, hiç; ama olsun. benim için tesadüfü güzel.

kardeşim resmen 20 yaşında. artık o bile bi "teenager" değil. bu ara leyleği havada görmenin keyfini çıkarıyor. istanbul'da turist gezdirecekmiş, pek bi pırpır. paralel evrenlerde tekrarlananlar gibi gibi. yirmi yaş. herkese olur da kardeşime olunca şaşırtıyor niyeyse. yirmi.

penguin books "dünyayı değiştiren" klasikleri "great ideas" adıyla 5 seri olarak yeniden basmış, her birinin kapağı farklı bi tasarım. pek bi güzeller, bir arada mozaik gibi, kolaj gibi görünüyorlar. orwell'in hayvan çiftliği de olsa tam olacaktı.

mubi'yle eve kapanma halimizi kırıp moonrise kingdom'ı sinemada izledik. ne de iyi etmişiz. fragmanı gördüğümden beri vizyona girsin diye bekleyip duruyordum, arkadaş dürtüğüyle gittik. sinemada bol gürültülü şeyler yenmesini saçma buluyorum, hele ki bu bitmeyen cipsin üstüne bitmeyen patlamış mısırsa. ben saçma buldukça tam arkama düşüyorlar haliyle. film iyi olunca duymuyor insan. ekip "ya hadi artık kendimiz için film çekelim, çok eğlenelim" demiş gibi bir hali vardı; sakin, samimi, renkli.

dün akşamüstü yan sokakta 3 el ateş edildi. tak-tak----tak. sonrasında hiçbir ses, bağırış filan duyulmadığı için çatapat, kızkovalayan vb bir şey olmasını umdum bi süre; silahmış. sonrası polis arabaları. kimse hiçbir açıklama yapmadığı için akibeti belirsiz. "kanalda cesedi bulunan kadını tanıyor musunuz?" ilanlarından sonra, biraz fazla yakın. "20 dakika önce oradaydım" kadar yakın.

bi de havalar güzel, güneşli. nehir boyunca, okul gezisine çıkan öğrenciler bir, ben iki.

*
haberler. bi de haberlere filan layık bulunmayanlar. biraz tutarlılık hiç fena olmazdı. "van minüt!" çıkışıyla övünen, orta doğu ve orta asyanın biricik abisi olmaya yeltenen bir hükümetin mültecilere biraz daha sıcak bakmasını bekliyor insan. mülteci sonuçta, herhangi bir göçmen değil. ne bileyim, 61 yıldır süren şu "batıdan gelecek mülteci ve diğerleri" ayrımındaki garabeti kaldırmalarını gerektirirdi tutarlılık. dünyada bu ayrımı sürdüren tek ülke olmanın eminim ki paragraflarca, çoook derin açıklamaları vardır da işte, insanca değil. ankaradaki UNHCR binasındaki güvenlik önlemlerini görseniz, anlardınız. kendini yakanlar oldu o binanın önünde, haber bile yapılmadılar. bir güvenli yaşam arayışındakilere potansiyel suçlu gözüyle bakmanın veya "bunlardan iki tane götürelim, başbakan bayılır" egzotikliğinin arasında bir yerde, insanlar yardıma muhtaç. somali için kampanyalar düzenlenirken, kimsenin aklına gelmiyordu bu biricik halimiz.

mülteci statüsünü bile çok gördüklerinin güvenliğini dert etmez ki devlet. diyeceksiniz ki "türkiyede mülteci kampları var". var; ama onlar hep "geçici" statüde. türkiye mültecilere sığınma hakkı vermediği için çoğu üçüncü ülkeye gitmek için başvuruyor ve o başvuru yılllaaar sonra belli olana dek, "geçici ülke"de görünmez kalıyor. mesela şu son dönemde suriyeden iltica edenlerin o şansı da yok. görünmez vaziyette, bir kampta, "yaşadığına şükret" arafındalar. bir ülkenin, iltica durumunda yapılabileceklere dair seçeneklerini minimuma indirip sonra çıkış bulamaması pek akıllıca değil. körfez savaşında yüz binlerce insana umut kapısı olmuşken, artık kendini bu kadar küçük görmeyip, gerçekten yapabileceklerinin adını koyması lazım. adını koymuyorsa iddia havada kalıyor.

ayh öyle işte. fi tarihinde yazdığın konuyu tekrar yazmak kadar da insanı bunaltan şey az. değişsin azıcık haberler. yazmak istediğim başka şeyler var aklımda; ama yok, olmuyor. aklıma hep potinbağı senfonisi geliyor, bir de yeşil renkli namus gazı. o kitap hep benim sığınağım oldu.

15 Haziran 2012 Cuma

derecelerden 15, durumlardan yağmur

giderek post aralarını açıyorum, hayırlısı. yüzkırkkarakter'in laneti.

blog aleminin kraliçesi jelatin hanımcığım memlekete ayak bastı ve şenliklerle kutladık. o önce bi kuzeye çıkıp iskoçlara selam çaktı, sonra londra semalarına geldi. onun şerefine 2 gün güneş bile açtı, inanamadım. kendisi her zamanki haliyle, ışık ışık, heyecanlı ve eğlenceli. iyi geliyor.

*


londrayı ben küçük şeyler yüzünden seviyorum. mesela festival alanında vegan ve vejetaryenler için özel yemek standları olduğu için. bu bile yeter. evin dibindeki parkcığımız orta boy sayılır, hyde park'ın üçte biri filan. bu parkın dörtte birine kurulan "küçük" festival alanı, efes one love alanının yaklaşık iki katına denk geliyordu (matematik yeni bi deterjan mıııı). çimenlerin üzeri, halkın. o park, halkın. büyük, geniş ve halkın. o oyuncaklar kırılmıyor, o ağaçlar kazınmıyor, o köpek pislikleri yerde kalmıyor; çünkü park bir otoriteye, devlete, belediyeye, polise değil, halka ait. vandallık elbet var; ama yaygın değil. park var, yeşil var, bi nefes almalık molalar var.


festivale dönelim. yemek bölümleri düzgünce düzenlenmiş, tuvalet nerde diye debelenmiyorsun, en az 5 ayrı tuvalet alanı ve devasa tabelalar var. birçok sahne kurulmuş, çöp kutusu arayıp bulamama gibi bir şey yok.  içki satışı çok düzgün, "sadece bira, soft içecekler, bira ve cider" filan gibi dev yazılar asılmış. standlar edeplice yerleştirilmiş, ayağını basacak yer bulabiliyosun, çimler işgal altında değil. kocaman ilk yardım çadırları, 2-3 tane. acil bir şey olduğunda gidebiliyorsun. efes one love'da birini kesseniz gazlı bez bile bulamazsınız bence. eğlendik mi, eğlendik. sefil olduk mu, hayır. üstelik aralıksız yağmura ve çamura rağmen. benim sidik kesem böbreğimin yarısı kadar olduğundan, böyle yerlerde tuvaletleri tavaf etmediğim olmamıştır. hiçbiri tıkanmadı, gecenin kör vaktinde bile temizdi.neyse işte, küçük şeyler, olması gereken şeyler.

her haftasonu tonla pazar kurulan bir şehirdeyim. portobello'yu filan geçtim, bizim buradaki mahalle pazarımız bile canımın içi. gayet sade ve düzgün. çilekse çilek, elmaysa elma. yemek de satılıyor, meyve- sebze de, el yapımı kartpostal da, kıyafet de. hepsi var. çok küçük bir alan; ama dağınık değil. "burası da bu kadar işte" bir yer. fazlasına, sıkıştırmaya, sokuşturmaya çalışmıyor kimse. pazarcılar da öyle zevkine stand açmıyorlar, bohem yaşam peşinde değiller. o paraya, o satışa ihtiyaçları var. mesela kendi armut suyunu yapıp satan bi genç çift vardı. plastik bidonlarla, şişeyle de satabilirler değil mi? hayır. kendi etiketlerini yapıştırdıkları yeşil renkli cam şişelerde satıyorlar. etiket de şu: bir sürü armut fotoğrafı ve "bizim bahçenin armudunun suyu" yazısı. bu yani. bu kadar. konu armut, o armutun muhteşem suyu ve evet, bi zahmet azıcık özen. mesela, festivalde makarna satıyolardı. arkada resmen bir kazan makarna, muhteşem bi peynirle karıştırılıyor. sonra 3 farklı malzeme- sos çiftinden birini seçiyosun, bi kaba koyup üstüne malzemeleri atıveriyolar; ama en sondaki kapanış hep aynı: taze kekik. çünkü mesele lezzet.

bir diğer sevdiğim şey, ürün etiketleri. merhabaaa, ben burjuva gülü! yok ama sahiden. şampuan veya meyve suyu fark etmez, rahatlar, esprililer, mesajlarını veriyorlar. "şampuanın mavi olduğunu görünce korkabilirsiniz. hayır bu bir eşek şakası değil, okaliptüs" yazıyor mesela. "dikkat! muhteviyatındaki okaliptüs sebebiyle rengi mavidir, boyamaz!" da yazabilirdi asker asker. sonra pek bir sevgili, pek bir ingiliz innocent meyve suları. "olimpiyatların resmi meyve suyu biziz. bununla ilgili hava atmak yerine sizi göbeğinde fındık kıran şirin bir kunduzla baş başa bırakıyoruz" yazıyor şişenin üstünde ve evet o kunduz fotoğrafı orada! meyve suyunu bırakıp şişeyi zevkle okuyabilirsiniz ve eğlenebilirsiniz (heeepsi burda). on bin meyve suyu dizin, ben yine innocent'ı seçerim, istediğim aroma olmasa bile; çünkü innocent samimi. bu kadar basit.

zerafet pahalı bir şey değil, gözle ilgili bir şey. o kazulet plastik sandalyeler yerine üstüne minder konmuş (veya konmamış) elma kasasını tercih edebilmekle ilgili bir zevk. "salaş"tan tek anladığı "armut puf" olmamakla ilgili. güzel bir ortam yaratmak, bir oh dedirtmek ama bağırtmamakla ilgili. az biraz çiçek, biraz renk demek. abartmamak, incelikli, doğal malzemeler seçmek demek. bir italyan tanıdığımız "türkler pikniğe veya plaja giderken yanında resmen mutfak taşıyor, dolmalar, mangallar filan. erkekler eğleniyor, kadınlar yine mutfakta" demişti, "güzel bi sandviç hazırlayıp getirseler, birlikte eğlenseler daha iyi değil mi?". işte öyle bir durum var: araçlara odaklanıp amacı ıskalamamakla ilgili. abartıya gömülüp zevki ıskalamamak lazım. hem bazen insan mangalda usta olabilir ama güzel bir sandviç yapamaz; çünkü hangi tadın neyle güzel gittiğini, malzeme uyumunun inceliğini bilemez. buranın incisi, küçük işletmelerde kullanılan ikea'nın o 1 liralık cam su bardakları, benim içtiğim en güzel kahvelerin, en güzel şarapların bardağı. porselen değilmiş, kristal değilmiş, ne fark eder? en güzel anıların bardağı o.

 ha en şık porselen ve en güzel kristaller de mevcut, farkındayım - yanlış anlaşılma olmasın. lüks mü istediniz, kamyonla yığar valla elizabeth; ama işte sadeyi, rahatı, salaşı da bi o kadar güzel yapabiliyorlar. hangisi hangisinden geliyor bilmiyorum; o lüks ve şaşaa sadeleşmeyi de şıklaştırıyodur belki? emin değilim. yani ne bileyim, kaşıkçı elması ve topkapı sarayı gösterişini, göksu sefalarını filan yaşamış bir milletin plastik sandalye- armut puf ikilisini bi türlü aşamayışını açıklayamıyorum. öyle paralar ve biletler bayıldığınız etkinliklerde edindiğiniz "özenli salaşlık"tan bahsetmiyorum ben, sokak arasında, parkta filan karşınıza çıkanı diyorum.


misal, şehrin en güzel pizzacısı. taşınmış, azmedip bulduk. kendisinin bir adı, tabelası filan yok. içki ruhsatı yenilenmediği için teneke bardaklarda, gizlice getiriyor şarabı. malzemeleri tamamen organik ve restorana organik olmayan bir yiyecek sokmanız yasak, mutfakta karışabilir diye. incecik bir hamura yapılıyor pizzalar; aslında bildiğin lahmacun hamuru. lahmacunun telif hakkını elinde bulunduran bir millet olarak üzerine alafranga malzemeler koymayı akıl edemeyeşimiz bizim şaşkınlığımız. törkiş pizza diye debelenirsin sonra, elalem italyan lahmacununu keşfetmiş! neyse işte, pek lezziz. restoran giriş kat, atölye gibi, emlakçı bürosu gibi. giriş tamamen cam ve küçük. kapı ortada. sağında ve solunda, 12 kişilik 2 tane ahşap masa ve banklar var. duvarda harika bir kolaj var, dergi fotoğraflarıyla filan yapılmış, fotoğrafını çekmek yasak. arkası da mutfak. nemruttan hallice italyan bi teyze gelip bi kağıt bırakıyor: menü. sonra siparişi alıyor ve uzun uzun, içki ruhsatı sürecine söylenerek açıklama yapıyor. en az bi 15 dakika sonra, şahane pizzanız geliyor. kıçınız rahat değil, sırtınızı bile yaslayamıyorsunuz, çantanızı koyacak yer yok. masanızı 10 kişiyle, dip dibe oturarak paylaşıyosunuz ve çok mutlusunuz: çünkü her şey çok lezzetli ve fiyatı da makul. bu kadar. dışardan bakıldığında parmak boyası yapan anaokulu öğrencileri gibiyiz: herkes masaya eğilmiş, pür dikkat uğraşıyor, çıt yok.

londranın güzel yanı, bazı şeylerin bitmesi, az olmasının kıymetinin bilinmesi. en sevdiğiniz kafede en sevdiğiniz kekten kalmamışsa, siz geciktiğiniz için. burun kıvırmanın anlamı yok; çünkü onun lezzeti günde sadece 10 dilim hazırlanması, özenerek, incelikle yapılması. bir dahakine artık. yoksa yok, bitmişse bitmiş. hatta bu bitebilirlik kıymet katıyor ki zaten iktisat bunu emreder; elmaslar ve sular meselesi. bitmeyen kaynaklar arıyorsanız en yakın süpermarkete girebilirsiniz.

genelde yemek üstünden anlattım örnekleri; ama her şey için böyle. kurşun kalemden, saksı çiçeğine, "dükkanımız kapalı" yazısına. o yüzden böyle minik minik, gördüğüm her şeyin fotoğrafını çekip yutmak istiyorum. gözüm emsin, sindirsin, hazmetsin.

*

burası da cennet değil, evet. kısa süre içinde hastane veya polisle muhatap olunmaması gerektiğini anladık burda. maalesef, muhatap olmak gerekmişti. yavaşlar, beceriksizler ve bence vicdansızlar. vicdandan kastım, "yazık" faktörü. yazık diye bir şey yok. yoldaki yaşlı amca size bi hemşireden çok daha yardımcı olabilir; çünkü o yazık diyebilir; ama hemşire işini yapıyor. insan işine acımaz; ama hastayla alay edebilir. polis mesela, tüm işini size yaptırabilir, kendi de ilkokul öğrencisi gibi iki elini iki yana açıp "ay napsak kiiii?" diyebilir. mesela. çünkü dürtmeden olmuyor hiçbir şey. özellikle hastane ve doktor işi sahiden çok yavaş. o yüzden evde resmen 3 dev kutu ilaç var, mini bir eczane stokladık. umarım işimiz düşmez.


*

15 gün sonra yola çıkıyoruz. toplamda 13 saat filan uçacağız ve konuyla ilgili vaatler şöyle:





 (bu muhteşem foto yerleştirme için blogger ara yüzüne teşekkür ederim, aman diym geliştirmeyin.)

heyecanlıyım demek az kalır, idrak edemiyorum. o vaatler yerine gelmezse de çok üzülmem sanırım, yerine gelebilecek şeyler için bile heyecanlıyım. aşılar, vize filan tamam. bi tek sıtma hapı kaldı ki o da kolay. telefonları ayarladık, saat başı hava durumu kontrolündeyiz. sanırım bi tür ingiliz tiki, burada edindim. mesela  1 saat içinde londrada yağmur başlaması pek muhtemel, o yüzden izninizle, ufaktan gidiyorum.
al işte bunu yazdım ve gök gürledi.

6 Haziran 2012 Çarşamba

pancar

İnsan bazı şeyleri küçükken, çok tuhaf şekillerde öğreniyor ve asla unutmuyor.
Mesela benim için bu bilgi, 1993 yılından beri şu:
Mor/ koyu kırmızı renkli tüm sebze - meyveler kan yapar ve bunların başında da pancar turşusu gelir.

Kapı çalmış, en alt katta oturan koyu katolik, alman komşumuz. elinde neredeyse bir kazan, mosmor, kopkoyu pancar turşusu. ben pancardan pek bi nefret ediyorum o sıralar. anneme getirmiş. annem, dünyanın en sıradan rahatsızlıklarından biriyle ilgili yapılan yanlış bir teşhis yüzünden ölmek üzereyken, doktor arkadaşları sayesinde ölümden dönmüş birkaç gün önce. şimdi yorgun, dinleniyor. ben o zaman bu kadar ayrıntı bilmiyorum; sadece koşturmalar, hep aralık bir kapı, gelip gidenler ve ben. ben 9 yaşımda, koskocaman bir ablayım; çünkü kardeşim 1 yaşında ve minicik. alman komşumuz, inançları gereği kan alma / verme işlerine uzak olduğu için, fi tarihinde kendisi de bir ameliyattan sonra pancar turşusuyla toparlamış. Anneme bir kazan pancar turşusu getirmiş şimdi. demek ki annemin o turşunun hepsine ihtiyacı var, demek ki anneme çok kötü şeyler olmuş. komşumuz şimdi güler yüzlü, şen şakrar bi kadın, demek ki pancar harika bir şey aslında. annem o turşu kazanını hemen, bi oturuşta bitirsin.

belki de kapıyı ben açmadım, annem açtı. belki ben komşumuzu ve o kocaman turşu kazanını hiç görmedim, annem anlattı. belki ameliyattan sonra turşu yiyip iyileşen komşumuz değil, kocasıydı. olsun. tüm bunlar, hafızamın en mor köşesinde kayıtlı. işte pancar turşusu, o berbat senenin o berbat yazının törenlerle kapanışıdır. pancar turşusunun iyi edemeyeceği şey yoktur. her ayrıntısını yazsam inanmayacağınız kadar berbat ve hastane dolu geçen o 1993 yazını bile bitirmiştir. ben her pancar turşusu yiyişimde o yazın berbat günlerini değil, o günlerin bitişini hatırlarım, içim rahatlar.

özetle: mor şeyler yiyin. bir de iyi komşular, iyi doktorlar ve iyi arkadaşlar edinin.

1 Haziran 2012 Cuma

çünkü hayat bi soğandır

ben buraya yazmıyorken, daha doğrusu hırsımdan sayfalar dolusu "taslak" hazırlayıp yayımlamıyorken bu ülkede birileri isteyerek veya tecavüzle olması hiiiiç fark etmez, illa ki doğurmamızı, doğururken de öyle her çeşit olmaz, doğal yolla doğurmamızı emretti. tabii bu yolda kürtaj, yasaklanması gereken ilk şey. günlerdir can hıraş, bi kadınlar haykırıyor, bi başbakan. bi gazeteciler yorum yapıyor, bir insan hakları komisyonu başkanı. boşnaklar savaşta doğurmuuuş, n'olcak ki yani, devlet bakaaar. devlet bi zahmet kendi hamile kalıp doğursa daha çok sevinirim ya, hamal değiliz.

tonlarca şey kustum durdum ama özetim şudur: çinde uygur türkü kadınlara zorla kürtaj yapıldığı malum, bu konuda koyu milliyetçi kampanyalarla yaratılan bir "farkındalık" da ülkede mevcut. hah işte, orada neye karşı çıkıyoruz ciğerim? bi devletin bi kadının bedenine karışmasına. evet. tanıdık geldi sanırım? evet, kürtaj da aynı şey. zorla yaptırman veya yasaklaman fark etmiyor: o eli o rahimden çekmedikçe, aynı şey. yani hem batıya gidip doğuya ulaşmak gibi, kürtajı yasaklarken, zorla kürtaj yaptırandan bi farkın kalmıyor. bari bunu bi düşün. yani bence çay koysan en azından iş görmüş olursun; ama neyse. sinirlenince de pms diyolar.

*

ayh neyse. ahdım var bu konuyu yazmiycam, uzatmiycam; çünkü hem daha önce defalarca yazdım, hem bu başbakanın "her kürtaj bi uluderedir" lafındaki o ilkokul seviyesi hallere gıcığım, çünkü deliyle deli olursak ona bir şey olmaz, biz delirdiğimizle kalırız.


28 Mayıs 2012 Pazartesi

hop!

şöyle bir insan tipi var (genellemezse ölecek hastalığı):

"ah keşke" diyorsun, "e ne duruyorsun, anlamadım ki?" diyor. bahaneni söylüyorsun, "peh, laf! ertelemen çok saçma" diyor. belki de biraz kızıyor filan, dudak büküyor.  "ama x y z" diyosun, "o zaman onlar için bi şi yap?" diyor. öyle mi böyle mi evirip çeviriyosun, "başlasan bitmişti" diyor. bunu söylerken dürtükleyen arkadaş değil de artık baş öğretmen mi diyeyim, dırdırcı teyze mi, bilemedim, öyle bir havada. üstelik kendi bunları yapıyor. yani evet, ertelemiyor, üşenmiyor, lafının eri. haliyle sidik de yarıştıramıyosun.

işte ben bu insanlara sinir oluyorum, sonra sinir oluşuma sinir oluyorum. o her şeyi yapıveren, ediveren hallerinin her şeyi gayet "kolay"laştırıvermesi ve öyle olmadığını iddia edenlere burun kıvırmaları aslında şahane. yani söylediklerine itiraz etsem ve "yalan mı?" dese, değil. aksine, haklı. lanet olsun ki çok haklı. canı tezlik midir, nedir bu?

bi yandan da gözlerimi kocaman açıp "sen kolay san, hiç de bileeeeğğ!" diye haykırmak istiyorum. Ben atalet havuzlarında kulaç attım, her daim onun yorgunuyum bi kere. bir yandan çok imreniyorum, bir yandan da sesleri yankılanıyor kafamda: "imreniyorum diyene kadar sen de dene bi, ölür müsün? ne kaybedersin yani?". Hiç açık kapı yok yahu, illa ki çat çat çat!

Sonra senaryolar türetiyorum. "ölümden filan dönsem, hayati bi kaza filan geçirsem, heralde her an, her saniye bambaşka görünürdü gözüme" diye düşünüyorum. Kendi ölümünden çok yakınlarının ölümünden korkan her ölümlü gibi, bu ikinci senaryoyu düşünmemeye çalışıyorum; ama bu da bir senaryo tabii. heralde işte tam da o zaman, o carpe diem zırvalarını kemiklerimin iliğinde hissederdim. belki de bu kişiler de (kimsenin bilmediği veya herkesin bilip sustuğu) benzer bir deneyimle ışığı görmüşlerdir? ah vah etmeyi bıraktıkları gün olmuştur, mesela? hani "kimse görmesin" dedikleri bir ışıktır o belki; o yüzden böyle aksi, böyle kızgınlıkla konuşuyolardır tüm tembellerle?

...dedi beyaz türk burjuvası. belki de sadece tembel değillerdir? hani bir ihtimal?

 

24 Mayıs 2012 Perşembe

fonksiyon

İstanbul'da benim totemim Şişli Likör Fabrikası'ydı. Biraz sakat bir tercih olduğunun farkındayım, her an yıkılabilecek bir bina. Neyse işte, öyleydi. O bina durdukça, satılamadıkça, yıkılamadıkça umut vardı. Bloga da hıçkırır gibi bikaç kez yazdım, o güzelim binanın Tekel Müzesi olmasını çok isterdim. Ne nasıl olurdu, neler yapılabilirdi diye annemle, arkadaşlarımla uzun uzun konuştuğumuz güzel bina. Mecidiyeköy'ün ortasında, insandan çok arabalara ait o semtin göbeğinde insana dair bir yer olabilirdi. Bugün okuduğum ilk haber der ki: çok geç.

Fonksiyon saplantısı bana çok enteresan geliyor. İktisat okumanın verdiği deformasyon olabilir, her şeyi her şeye uydurabilirsin. "Fonksiyon" nedir, kime göredir, neye göredir? İş görmek midir yani? "estetik" ve "fonksiyon" gibi iki ayrı şeyi uzuun uzuun tanımlasak da bence "rasyonel birey" estetikte de bir fonksiyon bulabilir; mesela damlalıkla da olsa estetik anlayışa sahip yerel ve merkezi yöneticiler muhakkak ki fonksiyonel. Yani insanoğlu bu, öyle formüllere, denklemlere gelmiyor. Sevgili likör fabrikası, yine muhakkak ki "fonksiyonunu çook uzun zaman önce yitirmiş, atıl bir bina" olarak anılacak. Siz bize öyle anlatacaklar işte: Kötü bi şi yapmıyoruz efendiler, aksine, elimizi öpün! En azından araba park edilecek! Mide krampları burada başlıyor işte: rasyonel birey salak yerine konmakta bir fonksiyon bulamıyor. Rasyonel birey ağzını açtığı an mahallenin ağır abisinden ensesine bi tokat yemekten bıktı. Rasyonel birey bi durup düşünmek istiyor, izninizle.

Benelüks bölgesi şehirlerinin güzel yanı, o mini mini hallerine rağmen, "şehir müzesi" ile dolu olmaları. Bu müzeler sadece o şehrin tarihini anlatmıyor, daha da güzeli o şehirdeki yaşamı anlatıyor. Brüksel'e gidip herhangi bir bira fabrikasını gezerseniz, Brüksel'den çok Brüksellileri öğrenirsiniz. Bira tankını temizlemek için içine girip kokudan sızan ergen çocuklara gülümsersiniz mesela veya meyveli bira denen güzelliğin resmen meyve turşusu kurma girişiminin sonucu olduğunu öğrenirsiniz. Bunlar canım, işte bunlar fonksiyondur. Ayrıca daha net fonksiyonlardan bahsetmek gerekirse, para kazandırır. Müze girişi 3 eurodur da işte tadımla 6 euro yaparsın onu, nakte çevirirsin filan. Yani demem o ki yapılacak onca şey varken, güzelim binayı yıkıp sonra "amaan cepheyi aynı şekilde yapçez yeaaa" demek, nerden türediğini merak bile etmediğim bir western film dekoru fetişi ve bu numarayı yutmuyorum. Ben onlara ağız dolusu küfretmemeliyim; ama onlar bir şehre vinçler, kepçeler dolusu küfredebiliyor.

Yenisini, güzelini, beton kokulusunu yapacaklar ya, o bina cumhuriyet tarihinin ilk beton yapılarındandı. Fallik bir bina değildi, belki ondan kaybetmiştir? İstanbul'un fallik bina merakını bir mimar araştırır belki. O binanın bahçesine zaten önce Ali Sami Yen Stadı tecavüz etmişti (ibret-i alem için şu fotoğrafa bi bakın, neden bahsettiğimi anlayacaksınız), yani likör fabrikasının bahçesi denen yer, at koştursanız atı yoracak bir güzel alandı. Güzeldi işte, böyle paramparça ederek unutturacaklar; ama o bina, mecidiyeköy'ün başına gelen en güzel şeydi belki de.

arkitera der ki: Fransız mimar Robert Mallet-Stevens'ın Fransa dışındaki tek eseri (tıklayın bi).

Ben inatla o müzeyi hayal ediyorum. Eski sigara paketleri, rakı bölümü, likör bölümü, şaraplar mesela. Üzüm ve bağcılık turları, tadım kursları. Tekel birası da var üstelik - hop, buğday çeşitleri! Savaş yılları, afişler. Hediyelik eşyalar. Ödüllü likörler - siz dünyaca ünlü altın likörünü tattınız mı? içinde altın tozları olan portakal likörü, artık üretilmiyor veya sınırlı üretimi var, annem azimle her yıl ava çıkıp bir şişe alır. Bardaklar mesela, içki bardakları koleksiyonu. Tekel dediğin bu ülkenin iktisadi tarihinden başka bir şey değil ki, anlat uzun uzun işte.
 
 N'olacak ki? Bu hükümet döneminde hayal etmeme gülenlere sorarım, başka hükümet olsa hayal edebilecek miydiniz sanki? Bu müzenin imkansızlığı hükümetten değil, bizden. Ne olurdu sanki? Müzesi yapıldı diye burnumuzdan kulağımızdan alkol mü sokacaklar? Çoluk çocuk okuldan kaçıp Tekel Müzesi'nde mi sarhoş olacak? Nedir bu yenilemeyen korkumuz? Nedir bu "ay neymiş o?? bilmiyorum, elleme, dokunma, at gitsin!" halimiz - her şeye, her yere?

O fabrika açıldığında, öyle bir mimara yaptırıldığı için, kocaman bahçesinin güzelliği için, Türkiye Cumhuriyeti devleti likör de üretebileceği için, birçok sebeple bir gurur kaynağıydı. Tarihte bir gün o binanın açılış töreninde alkışlar koptu. Şimdi kartonpiyer dekordan hallice bir şeye dönüştürülecek o koca yapıda tarih ve insan var. Yıktılar ve yıkarken bize, size sormadılar. Yarın öbür gün Topkapı'yı yıkıp her bir taşını Sotheby's de açık artırmaya çıkarmalarını, oradan kazandıkları muazzam parayla da Türkiye'nin AİHM davalarındaki tazminatlarını ödemelerini bekliyorum. Ah, "Topkapı'ya bi şi olmaz canım, o kadar da değil", di mi? Duvarı çatlak. Marmaray öptü Topkapı'yı ve yarın öbür gün alçıpanla sıvanmayacağının garantisini veremezsiniz. Alçıpan çok hafif ve fonksiyonel bir malzeme neticede.

*

parka gittim bunu yazdıktan sonra. 4 saat çimlere uzandım. uzandığım yerden parkın ne başı ne de sonu görünüyordu. hyde park veya regents park kadar büyük olmayan sevgili victoria park, londrada kimsenin aklına gelmemiş seni eskiciye satıp yerine mandal almak, ne şanslısın.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

brick

Portekiz, daha doğrusu Schengen bölgesi ihtimalimiz bir başka bahara kaldı. Vize uzatma başvurusuyla çakışmalar, çelişmeler filan falan. Biz de vize gerektirmeyen Akdeniz ülkeleri listesinden ilerliyoruz, Türkiye dahil. Okyanus bulamıyolarsa Akdeniz içsinler.

Dün hava aniden 19-20 dereceye fırladı. Sıcaklığı da geçtim, güneş açtı. Güneş, gülümseyen yüzler demek. Herkes birbirine "bugün hava güzel" deyip duruyordu ki sahiden, güzel az kalır. Sizi gidi ingiliz ayçiçekleri.

Neyse efendim, ufak tefek işleri hallettikten sonra yürü yürü yürüdüm. Hava güneşli, memleket renkli filan derken - kendimde böyle bi  potansiyel görmüyodum; ama resmen instagramda timeline fucker olabiliyomuşum ben. Çıkıdı çıkıdı - bok var. Hiiiç çekilmemişti sahiden o sıradan poz, o nokta, o "şey"! En nihayetinde, devrim niteliğinde kareler değil benimkiler. Bi de sokakta filan bi şi çekerken çok rahatsız oluyorum aslında, etrafın bomboş olduğu anı bekliyorum (esnaf izliyosa bonus). Absürd geliyor o sahne. Başkası çekince değil; ama kendim için.Yazar burada aslında ne kadddaarrr utangaç olabileceğini anlattı bize, breh breh. Neyse, çıkıdı çıkıdı işte. Esas sevgili lomocuğum için yeterince güneş vardı, onunla çıkı çıkı.

Ayak bileğimi sahiden burkmuşum ben, bu yürüyüş pek iyi gelmedi. kremlerim, sargılarım ve ben yatıyoruz. Şimdi yavaş; ama seri hareketlerle yedi düvelin aşısını olmaya gideceğim. Bir de "bu aralar tarihin farkında değilim" derken şaka yapmıyodum, tiyatro öbür haftaymış. Ben bugün ayın 23ü olduğuna sahiden şaşırdım, bence gayet 30 mayıs tipi var. evet çüş: tam 1 hafta.




21 Mayıs 2012 Pazartesi

- Ne zamana hazır olsun?
- Yarın sabaha olsa iyi olur.
- Demek sabah... Sabah nedir?
- Öğleden önce? Mesela 11 filan?
- Hmm... Sen öğlen gel.

Alt tarafı kuru temizleme; ama adam her seferinde hayatı sorgulatıyor.

aşı haftası

efendim, teknolojik bi devrim yaparak ayfonlandım. neticesi, netbook ekranı bile olmayan bi avuçluk şeye bakar halim oldu. bence bi kuş, kedi filan görse çok güler. neyse, twitter hesabı açtığımda blogcuğumu etkiler mi filan gibi şeyler düşünmüştüm. şöyle bi etkisi oldu sanırım: gündemle ilgili şeyleri oraya kaydırdım. 140 karakter büyüsünden çok, RT kolaycılığı. haber linki orada sabit, birileri çoktan yorumunu da yapmış. söyleyecek, ekleyecek bir şeylerim kalmamış gibi hissettiriyor çoğu zaman. iyi mi, kötü mü, önemli mi onu bile bilmiyorum. buraya da daha günlük, benlik şeyler kaldı galiba. sonra ayfon gelince, bunların da çoğu instagrama kaydırıldı. ne saçma di mi blog? aynı anda 4-5 ayrı yeri kontrol ediyosun, "acaba benle iletişen var mı?" diye; ama söyleyeceklerinin yerinde yeller esiyor. 1,5 aya varan zorunlu internet diyetimin sonucu da olabilir tabii, aletlere bok atmamak lazım. neyse, sıçar gibi yazma huyum değişmedi de işte, düşündürüyor arada.

evimizin ilk sanat eserini aldık. fotoğraf sanatçısı bir arkadaşımızın pek bi güzel multiple exposure (çoklu pozlama?) çalışması. ne garip tabii, kendisi bu işi okumuş etmiş; ama "fotoğraf" deyince bi de bunu ayrıca belirtmek gerekiyor; çünkü herkes fotoğrafçı. mesela düğün fotoğrafçılığı diye bir kategori var, iyi bir makine ve biraz estetik gözle hemen herkes aday olabiliyor. kötülemiyorum, kategori meselesi; para kazandıran bir meslek oluyor işte o zaman fotoğraf. sanat değil, arşivleme. iyi arşiv yapana parasını veriyoruz. bir ürün olarak arşiv. şu ara barthes'in camera lucida'sını okuyorum, belki de ondan. çokça ondan. ölü zamanların canlı arşivleri. neyse, biricik eserimizin çerçevesi gibi temel bir derdimiz var. çerçeve ne pahalı şey bu ülkede yahu. onu da halledince baş köşeye asacağız.

hava sıcaklığı 11 derece. kalorifer yanıyor. bi haftadır sinirimden, üşüsek de yakmıyodum; çünkü mayısın ikinci yarısındayız. bugün artık dayanamadım, sabah açtım. birazdan kaparım. tek sonucu insanı bezgin bekir yapması; ama bahane arayacak değilim.

ayak bileğimi burktum. zaten çok çürüğümdür. dizim, belim, omzum, bıkbık her yerim bi şekilde ağrır. bu sebeple ayaklarıma hiç aldırmıyorum, bi ayak ağrısı eksik. sık sık bileğimi burkarım zaten ve gerçek bir burkma bile değildir, şişmez. sonra biraz "acımadı kii" diye susturulan çocuk biraz da sezen aksu taktiğiyle "bileğim yok, ağrımıyo" telkinlerine gömülürüm, geçer. yine o şekilde idare ediyorum, 3 gün oldu. yürüdüm ettim, takılmıyorum. koşmaya kalkışmayacağım, bi 10 yıl önce olsa onu da denerdim.

bu hafta sonu "bileti önceden alınmış etkinlikler" zamanımızdı. vodvil sirkine nihayet gittik. cantina, 1 saat boyunca bizi mest etti. sirk çadırı kurmuşlar, bavuldan kontrbas yapmışlar filan. simli topuklu ayakkabılarıyla ipte yürüdüler (bu bi video, bence izleyin).  Avustralyalı sirk akrobatlarının kumpanyası. mesela onlar da bu işi okumuş, sirk okulundan mezunlar. büyülenmiş gibi izlerdim akrobatları küçükken, bu bi saat de öyle geçti. bence akrobasi insanı ağlatabilecek kadar zarif bir şey, hele ki canlı müzik, güzel kostüm ve güzel dövmeler varsa.

dün de efendim kallavi bir türk kahvaltısıyla altlık yaptıktan sonra, şarap tadım festivaline gittik. kıta avrupası ve yeni dünyanın en bi güzide şarapları oradaydı. tadım olduğu için her yere şarap tükürebileceğimiz çöp kutuları konmuştu ama tabii ki öyle bir şey yapmadık. henüz bi yudumluk şarabı tükürüp "oo harika, çok gövdeli sahiden ve meyve notaları var!" diyecek aşamaya gelmedim. konu şarap olunca, yemeği beğendiğini ağzını şapırdatarak gösteren japonlar gibiyim, hiiiç acımam. velakin bu tadım işinde mesele hızmış. pıt pıt o üreticiden bu üreticiye yürüyosunuz, şarap shotları gibi bir hal var. sonra işte fransız üreticilerden portekizlilere geçerken - ben çarpıldım. ispanyollara "türkiyede iyi üzüm var ama vergi yüksek" diye bi şiler anlattım, portekizli amca bizi bağına davet etti.. sonra gürcü şarapları da vardı ki benim için gürcü şarabı hollanda demek. Yemek reyonunda azıcık kendimize gelip tura devam ettik. Tabii ki eve gelip 2 saat uyumadan toparlanamadım. Ev yapımı pizza denememiz de berbat pizza hamuruna rağmen lezzetli malzemelerle kurtuldu.

bu çarşamba ise büyük gün: gündüz aşılar, akşam war horse. war horse bileti de haftalar önceden alınmıştı, bütün övgüleri okuyup gaza geldiğimiz için merakla bekliyoruz. aşılara gelince: çocukken olunan tetanoz-difteri-çocuk felci karışık aşısı yenilenecek, üstüne hepatit A ve sarı humma eklenecek, bi de bunların yanında 5-6 hafta boyunca sıtma ilacı alacağız; çünkü nihayet, ince planları neticelendirdik veeee  2 haftalığına Tanzanya'ya gidiyoruz!

Tanzanya olmasının sebebi, 2 hafta sadece denize girme fikrini sıkıcı bulmamız (bunu yazarken kendime höst dedim. evet: höst! sıkıcı ne be? kim sıkıcı?). Neyse işte, dağ tepe olsun, görebileceğimiz kadar çeşitli şey görelim istedik, o yüzden hep Tanzanya'ydı. Taşınma işleri filan derken balayımızı planlamaya geç başladığımız için bütçemize ağır bir yük olarak binen ilk plandan vazgeçtik. Serengeti & Kilimanjaro ikilisi başka bahara kaldı; temmuzda Selous Game Reserve üzerinden Zanzibar'a gidiyoruz. Selous'un büyüklüğü İsviçre'ye yakınmış, UNESCO mirası listesindeymiş ve ayrıca Rufiji Irmağı'nı kapsıyormuş. Dolayısıyla "Serengeti'yi göremedik" diye hayıflanmadan 4 gün bize gani gani yetecek ve sonra, en bi beyaz turist halimizle, 8 gün boyunca Zanzibar'ın beyaz kumlarına serileceğiz. Denize, sıcağa, güneşe ve en çok da kesintisiz tatile hasret olduğumuz için dört gözle bekliyoruz. Haliyle, aşıysa aşı, her şeye hazırız efendim. Hâlâ inanamıyorum ama rezervasyonlar hazır. Heathrow'u da adam gibi bir hale getirirlerse yola çıkacağızdır. tahtalara tak tak.

Bu büyük plandan sonra Ağustos ayı için hedef bi hafta Portekiz! Şu an neredeyse sadece fikir ve tarihler var elimizde; pek bir belirsiz. araba kiralayıp turlamak aklımıza yattı; çünkü sadece lisbon veya sadece sahil bizi kesmeyecek. tabii benim aklıma yatar, ehliyetim bile yok! neyse, Portekizli bir arkadaştan tavsiyeleri aldık, rota belirleyip bilet almak kalıyor. Lisbon'a biletlerin her tarihte, her havayoluyla ve hep hep hep pahalı olması ise tamamen absürd. bu üst üste tatil bereketimizin bir sebebi de "şu şu tarihler arasında 3 hafta tatil yapmak zorundasın!" diyen işveren güzelliği. benim değil tabii, keşke benim işverenim olsa. bunu demese bile severim onu.

Özetle, 2012'yle ilgili en büyük planım, 1 ay arayla 2 farklı okyanusta yüzmek. Fena da gitmiyor şimdilik.

Onun dışında, mesela bi blog okuyorum, beğeniyorum ve yazarı benden en az 5, en fazla 10 yaş küçük çıkıyor. daha doğrusu, ben ondan 5-10 yaş büyük çıkıyorum. Çoktan unuttuğum sayıları doğumgünü olarak kutluyor insanlar ve bu sebeple benden çok kardeşime yakınlar. oysa ben bi tanışsak feci kaynaşırız, dertlerimiz aynı filan sanıyorum inatla; oysa değil. ufaktan ufaktan, sıkıcı sohbetli yetişkin oluyorum. oldum bile belki? Kardeş dediğim de 20 yaşında bu arada, eşek kadar yani, bildiğin insan. Galiba yaşlanmanın ilk alameti bu: yaşıtlarından kaçmak. o eski, okullu, renkli, dertli; ama tasasız günlere doğru, satır satır uzaklaşmak.

17 Mayıs 2012 Perşembe

ben yazmamışım, siz okumamışsınız.

Kitap okuyabilirim, okumuyorum. Çok bunalınca kendimi dışarı atabilirim, ona da hayır. Hani "boş vaktim olsa ohohohoooo" dediğim tonla iş var, onlara da cık. yer gök müze, bedava ve bende vakit bol - yoo dostum yo. hiçbi şi yapmıyosan şu ojelerini sil di mi? ı-ıh. hıh işte, ıı-ıııhhh.

bunu yaptım, sayılır mı?

kısır döngü şu: hiçbi şi yapmama - hiçbi şi yapmayıştan nefret etme- kendini eve kapayıp bi şi yapmaya zorlama - zora gelince hiçbi şi yapmama - saate bakıp iyice sinirlenme - "bu saatten sonra olmaz" deyip yine bi şi yapmama - bahanelerime sinirlenip eve kapanma.

bugün bi değişiklik olarak tüm bu faaliyeti dikey değil, yatay yaptım.

kendime öyle sinir oluyorum ki kelimeler kifayetsiz. sevimsiz, nursuz bi haldeyim. derdim tasam da yok çok şükür, bi kendime uyuzum o kadar. boşta kalan bakkal bile daha yaratıcı, öyle diyeyim. her sabah 7de kalktığımı da ayrıca belirtirim, öğlen kalkıp "gün bitmiş" demiyorum yani, itinayla, dakika dakika öğütüyorum şahsen.

hayatta en sinir olduğum şeylerden biri de "üff sıkılıyorum, üff püff çok sıkıldım" halleridir, rahat batması tam. iyice bi silkeleyip kendine getirmek isterim bunu diyeni. "boş vakit" bence gayet burjuva bir zaman dilimi olup, fazlasından şikayet etmek bana "ekmek bulamıyolarsa pastayı birileri yedirsin işte üf yaa" gelir. hatta dileyenin ağzına terlikle vurabilirim, öyle bir sinir oluyorum.

yarın bunu mu denesem napsam. terlikse, terlik.
blogdan bile soğuttum kendimi ya.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

yeşil

Park en güzel şey. Nacizane şehirlerimiz için de bol bol yeşillik diliyorum. Türkiye'de şehir içinde en yüksek yeşil alan oranı Gaziantep'teymiş galiba, öyle bi şi hatırlıyorum, niyeyse. Yeşil, iyileştirir.

Bugünkü park turum da hepsi aynı anda doğmuş gibi görünen bissürü çocukbebek, hepsi aynı anda koşmaya başlamış gibi nefes nefese bissürü köpek ve tabii ki terapi gibi bi kahve molasıyla geçti. Ben koştum blog. yani koşmaya başlamak için ilk koşumu yaptım diyelim. ölmedim, iyiyim; çünkü bikaç gündür altyapı çalışmalarım sürüyodu. neyse, tabii ki sonra oturup kahve içtim; çünkü keyifli. koştum dediysem rocky değilim, yavaş yavaş.

Kahvemi alıp güvercinler gibi dizildiğimiz taburelere oturdum. yanımda kahve içen bi kız vardı. Bohem bohem gölü, yavru ördekleri ve ağaç budama çalışmasını izliyoduk. Başka bi kız gelip, "oo helloooo" dedi ona, öpüştüler. sonra niyeyse yeni gelen kız hızını alamayıp bana da "helloooo" dedi ki sesinde "insan bi selam verir, çok ayıp!" tınısı vardı (diller, kültürler üstü bir tını). Tam sarılmak üzereyken (bunların hepsi 1 saniyede oldu), suratımdaki "hayırlara vesile olsun, free hug mısın, nesin" bakışına kahkahayla gülen ilk kız "yok o benim arkadaşım diil, Diana daha gelmedi" dedi. sonradan gelen kızımızda hatlar karışmış biraz ama yine de hello'laştık, medeni memleketin hali başka tabii. Sonra Diana ve ordusu geldiler ve yanımda oturan kızın Alman olduğunu böyle anladım. kız almanca "ya benim arkadaş da şu yanınızdaki al yanaklı, nefes nefese kahve içen tipitipi sen sandı! ahahahaah" dedi çünkü. Almanca bilmesem de o gülüşü biliyorum. Bana sarılmaya çalışansa italyandı, "aksanımı kimse anlamıyo" diye hüzün hüzün içini döktü sonra. "sarılın da geçsin" demedim o almanlara, kendileri akıl etsin.

Parkın bu sevgili kahve molası durağı Pavillion'un en tatlı yanı, içindeki mesaj panosu bence. Hazirandan itibaren kendi hamurlarını yapacaklarını, ekmek alabileceğimizi haber vermeleri. Buna sevinmeleri, sevindiklerini okuyunca anlamamız. Tüm sebzelerin ingiltereden geldiğini, organik olduğunu bildirmeleri. Şu an satışta olan çayın sri lanka, kahveninse kenya (mıydı?) olduğunu belirtmeleri. Bunu duvara siyah boyayla yazmaları. Çalışanların hepsinin genç, güler yüzlü ve hoşsohbet olması. Her şeyin hafif ve lezzetli olması güzel bi de. Mesela bebek sandalyesi olmayınca lazımlığa oturtulan ufacık bebek, tüm tatlılığıyla, uslu uslu yedi yemeğini. Pavillion öyle bir huzur.

Burda kahveyi su bardağıyla vermelerini seviyorum. Uzun kollu hırkasıyla (bkz.tefal kızı) kahve kupasını avuçlayan güzel bukleli kadınlara selam olsun; cam bardakta cappucino biraz kantin, biraz bekar evi biraz da italyan işi.

Eve dönerken, parkın içinde müzik dinleye dinleye yürüyodum. Çıkışın hemen dibinde yeni biçilmiş çimlere dökülen yaprakları üfleyen bi amca vardı, gorgorgor makinesiyle. Beni görünce gülümseyip o yaprak üfleme makinesini susturdu. Ben müzik dinliyodum, duymazdım bile. O da işini yapıyodu, kimse laf edemezdi. Yine de durdurdu; çünkü günlük hayatta sebepsiz yere, tanımadığımız insanlara ufak bi jest yapınca incilerimiz dökülmüyor. Ben de başımla selam verdim, hızlı hızlı yürüdüm ve 5 adım sonra yine gorgor başladı.

Efendim, blogun en güzel yanıysa, sorularınıza doğru yanıt alabilmeniz, daha da güzeli yanıt vermeye üşenmeyen insanların sizi okuması. 6 yıldır benim yan odam gibisi yok, hep diyorum. bu sebeple, düşüciim yollara, alıciim meyveler zebzeler, eveeat!

elma

Burada aslında esas sorun sebze ve meyve. avrupaya ayak basan her türk genci gibi söyleyeceğim: memleketin kıymetini bilin.

organik yiyelim. yiyelim tabii, boynuzumuz çıkmasın. yiyelim; ama buradakiler burada yetişmiyor. size ortalama bir marketi anlatayım: elma- yeni zelanda (şansınız varsa hollanda), portakal- ispanya, armut - avusturya, kayısı ve şeftali- fas, üzüm- şili, erik- guatemala, çilek- hindistan... böyle gidiyor bu liste.

tamam organik yiyelim de ben sebze- meyve için CFC gazı salınmasına tahammül edemiyorum.  hele ki "ama bak organik yeni zelanda elması" filan, bence resmen oksimoron. üstelik organik olması da şart değil, hepsi bu durumda. gerçekten beni en çok zorlayan alışveriş bu. "yerli" ve "organik" sebze seçenekleri yine biraz daha bol, meyve sahiden hiç yok. tamam kayısı yemeyelim de yani bi elma, armut yiyebilelim yahu, di mi? o yüzden şimdilik, en yakından geleni alma yoluyla eliyorum. ispanya değil, hollanda elması gibi. semt pazarlarına gideceğimdir, ama her seferinde kaçırıyorum ve sona kalanlar pek yenebilir olmuyor. markette harcadığım vaktin büyük çoğunluğu bu meyve reyonunda geçiyor. süt ve eti hallettim ama bunlar sahiden dert.

derdim bu evet. o yemeyip burun kıvırdığınız kerevizmiş, baklaymış, pırasaymış filan, hepsini özledim.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

pazartesi raporu

Hava buzz gibi. Hiç güneş görmeden çiçek açan, yemyeşil yaprağa dolanan ağaçlara dehşetle bakıyorum, bize ilkbahar konusunda yalan söylediler ("bana yalan söööylediler" melodisiyle). Haftasonu pek bir limonataydı gerçi, biz de sokağa attık kendimizi.

Efendim, cumartesi günü nihayet Tate üyelik kartlarımızı çıkartıp, doğruca Yayoi Kusama teyzemizin kollarına attık kendimizi. Yayoi bizi aldı götürdü. resimleri, sabrı, nokta nokta kendini bir ruh hastalıkları kliniğine göndermesi, sonsuzluk, gerçeklik ve dokunma saplantıları, her şeyi çok güzeldi. Son yıllarda yaptığı resimlerin o fosforlu coşkusu da çok samimiydi. Infinity net'ler zaten insanı alıp götürüyor; ama en sondaki aynalı infitinity room gerçekten inanılmaz bir deneyimdi, gizlice süzülüp birkaç gün içinde kalmak istedim. Tamamen aynalarla kaplı, karanlık, her yerinden renkli küçük ampuller sarkan bir küp. bakınız sağdaki gizlice çekilmiş fotoğraf.

Sonra Trafalgar'a çıktık, Londra Senfoni Orkestrası'nın ücretsiz meydan konseri vardı. Tabii ki ahali her bir santimi doldurmuş ve yeni insan alınmıyordu. çıkan bir sürü insan olmasına rağmen almadılar, biz de biraz duvara oturup beleştepeden dinledik; ama kornalarla pek keyifli olmuyor.

Thames kenarı yürüyüş çok zevkli. Köprülerden birinden yürürüken güneşe yüzünüzü dönerseniz, bir an için nehirin kahverengiliği kaybolup mavi gibi oluyor, deniz gibi bile olabiliyor. O zaman işte, - boğaz'daki iyot dolu bir nefes alıp "oh" çekmiş gibi - "oh" diyorsunuz. Bunun dışında Thames, yüzyılı aşkın süredir pis ve kahverengi bir yer, diğer adıyla canavar çorbası.


Pazar günümüz ise canım Victoria Park'ta bir ingiliz ayçiçeği olarak geçti. Çimlere yattık, gözümüz bulutlarda, güneşi takip ettik.  "Güneş rejimi" ve "fetret devri" olarak  adlandırdığımız 2 ruh haline sahip hava; çünkü hep parçalı bulutluyuz. Bu fotoğraftan sonra mis gibi güneş açtı mesela.

Parkın yakınında ufak bi köy var. Köy diyorsam, gurme kasap, ev yapımı şarap satan butik dükkan, Sicilya restoranı, organik peynirci filan - kokoş biraz. Biz de şarabımızı, atıştırmalıkları kapıp piknik yaptık; çünkü hava güneşliyken başka bir şey yapmak saçma. 


Gayet kadınları ilgilendiren kokoş bölüme geçiyorum: yüz serumları. normal şartlarda bana lüks kaçan ama şu an damla damla kullandığım süpersonik bi ürün var. Kore markasıymış, bi de ABD'de satılıyormuş, denk gelen bence denesin. Tamamen doğal bitki özleriyle, Kore usulü hazırlanıyormuş. Güzellik ürünü için CFC gazların boğulmayı yanlış buluyorum; ama ben tee Singapur'a gitmişken hediye olarak verilmişti, o yüzden kötünün iyisi. Neyse, bu first care serum zaten en klasik ürünleriymiş meğer. Cildim hep sorunludur, çok kurur yağlanır, nemlendiririm yine yağlanır filan. Hani iş "doğal ürün" kullanmakla bitse, onu da denedim, hepsini denedim. Bu sevgili serum sayesinde gayet mutluyum, cildim insan cildi oldu. Ya bu serumlar genel olarak işe yarıyor ya da benim ilacım Kore otlarıymış, bilemiyorum; ama kıvamı, hafifliği çok iyi geldi.

Bu hafta sonu ise, önce vodvil sirki, sonra şarap festivali.
Türkiye'de schengen vizesi almak hiç dert değil ya,  söylenmeyip sevin memleketi.

11 Mayıs 2012 Cuma

yeni

Faşizme karşı omuz omuza!
Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!
AKP halka hesap verecek!

Şimdiii diyelim ki bu sloganları duydunuz. Ne anlama geldiklerini de anladığınızı varsayıyorum, hissettiğinizi. Güzel. Peki ufak bir sorum var: bu sloganlar niye atılıyor?
a) bir 19 ocak yıldönümü
b) tutuklu gazeteciler için
c) tutuklu öğrenciler için
d) f tipine karşı
e) 1 mayıs
f) öğretmen atamaları
 g) tam gün yasası
.
.
.

liste uzayıp gidebilir. benim derdim, bu sloganların artık eskimesiyle. kötü oldukları, yetersiz oldukları için değil; neredeyse sadece bu üçü olduğu için. yoldan geçen alakasız kokoş kadın veya dükkanında oturan bakkal amca için her yürüyüşü birbirinin aynısı yaptıkları için. bunlarsız olmuyor ya, olmamasının sebebi alternatifsizlik olduğu için. "ay yine toplaşmış, belledikleri tekerlemeleri söylüyolar" denmesine sinir olduğum için.

bu yani. bence a-b-c-d-e-f-g- ve diğerleri, kendilerine özel sloganları hakediyor.
evet, buna takıldım; çünkü bugün "cihan'a beraat, puşiye özgürlük" denmesi güzeldi.

10 Mayıs 2012 Perşembe

fot

fotoğraf taleplerine şimdilik bu kadar yanıt verebiliyorum: evin en sevdiğim köşesi, mutfak penceresi. ters ışık yüzünden pek iyi çıkmadı, biraz oynadım renkleriyle, buyrun. baharat tapınağım ve mor çiçekli sevgili hatmi bey. ışık ışık mutfak, pek güzel.


süt

İnsanın kendini tanıması ne güzel. Mesela önce 2 günlük program yaptım, daha yaparken "bunları sahiden yaparsam dişimi kırıcam" diye düşündüm; yine de kendimden bi olgunluk bekliyodum. ertesi gün ilk gün listesinin yarısını yaptım, sonra işte atalet kardeş geldi, kedi gibi kucağıma kıvrıldı ve birlikte dizilerlerler izledik. bugün de ikinci günümdü, benzer bir şekilde, ataletle oynayarak geçirdim. Bu arada bi alttaki listenin de ilk maddesine saplanmış durumdayım: hepimiz ölücez tembelliği. oturup ağlayabilirim; halime değil kaçışıma.

Neyse, kendimi tanıdığım içindir ki bu iki günlük "olanaksızı deneme süresi"nin sonunda ikinci aşama olan "gerçekçi program"a geçtim. Sevdiğim kafeye gittim (internet için olan değil, başka), kocaman bi defter, küçük bi defter ve bi küçük defter daha açtım önüme. kocaman deftere 3 sayfa filan yazı yazdım, günlük mü dersiniz bilmem. günlüklerim daha paragraf formunda olurdu benim; bu daha ziyade maddelenmiş cümleler ve küçük resimler filan. sonra bi küçük deftere alışveriş listesi yazdım. o benim alışveriş listesi vb karalama defterim - atılabilir defter. diğer küçük defteri ise sayfa sayfa, aklımdaki ajanda gibi böldüm. eminim bu şekilde hazır ajandalar vardır; ama olsun. 1 sayfayı 6'ya böldüm; 5 haftaiçi satırı ve 1 haftasonu satırı. yan sayfasına da "bu hafta napsam" listesi yazdım. sonra onları eşleştirdim gibi bi şi oldu. güzel oldu bence.

 tabii ki her diyet gibi bu da önümüzdeki ptesi başlıyor niyeyse. pazartesi sendromu bundan zaten, haftanın ilk günü diye çok şey bekliyoruz pazartesiden.

*
neyse, ben şu süt meselesine çok takıldım. göz göre göre çocuk zehirleyip sonra "hazmedemediler" demelerine sinirlendim. "yuh artık" eşiğimizin sünmesine üzüldüm, artık hiçbir şeye yuh olamamasına.

mesela o bakanlar ve başbakan, bir ateisti, bir çevreciyi, bir feministi, bir eşcinseli veya herhangi bir "öteki"ni hiçbir şekilde hazmedemiyor ve hatta hedef gösteriyor. 19 yaşında tazecik bir annenin bebeğini doğmadan öldürenler, metin hocayı öldürenler, şeymanın hayatından 5 ayı çalıp utanmadan tehdit edenler,  gebze halkının şu ara başına gelen en dürüst şey olan onur hocayı halk düşmanı ilan edenler, gencecik onur yaser can'ı intihara sürükleyenler, minicik ceylanın, musanın ölümünü önemsizleştirenler, hepsi hepsi aynı güruh. hepsi, patlamak üzere olan bozuk bir şişe süt.

hazımsızlıkları ben de hazımsızlık yapanlar. bu insanlar, ki bence yatacak yerleri yok ve hatta mezara dik gömülmeliler ki bin yıllarca fark edilsin rezillikleri, roboski'de öldürülen 34 kişinin hesabını sormak yerine, pozantı'daki çocukların ruhunu iyileştirmek için uykusuz kalmak yerine ve on gram haysiyeti olan herhangi bir insan evladının, aldığı maaşı hak etme derdi olan herhangi bir insanın yapacağı onca şey yerine, el kadar çocukların zehirlenmesinden "icraat" çıkarmakla meşguller. onlar iş yaptı. onlar, o bonkör, o yüce gönülleriyle, bu fakir fukaraya, bu çürük elmalara süt dağıttı. görünmezleri 10 saniyeliğine gördüler.

quasimodo'nun dediği gibi: esmeralda bize su verdi, yaşasın! biz, şu kambur halimizle, nasıl olur da onun o güzel, o kıymetli ellerini öpmeyiz? biz zaten esmeralda'dan ne anlarız? iç işleri bakanı'nın ortalama bir psikolog tarafından ileri seviye paranoya olarak teşhis koyacağı "terör her yerde ve her formda, mesela film, mesela şiir!" demeçleri normal. bu adamların hepsi normal, o bıyıklarının santim şaşmayan uzunlukları, pantolon paçalarının asla düzeltilmeyen potları, ceketlerinin asla üzerlerine oturmayan omuzları kadar ölçülü, biçili her şey. kasıtlı değil, hayır: normal. onlar hep ellerinde cetveller, şablonlar, çok normaller.

mesela tiyatrocular, gazeteciler, akademisyenler bok. onların hepsi "monşer". bi ara diplomatlara monşer demişti başbakan da bir kısım medyamız çok sevinmişti, "bürokrasiye ölüm" hezeyanıyla. oysa o gazeteciler de monşer. hepimiz monşeriz; çünkü monşer değilsek, kamburuz. esmeralda olabilmek bize düşmez. esmeralda olunacaksa, onu da onlar olur. onlar bunca yıl devletten, hükümetten uzak tutuldular,  tahtını geri alan mazlumlar onlar. çingene kızı tabii ki prensle evlenecek bi kere! onlar milli selametten beri palazlanmadılar, bilakis hep mazlum ama mağrurdular. kambura su verdilerse kambur sevinmeli. kambur sevinmiyorsa normal değil. monşer buna bi kulp takıyorsa o zaten onun monşerliği. onlar artık esmeralda.


böyle yani. normal esmeraldaları herkes çok sever. kamburluk ve monşerlik yerine, herkes o normal esmeraldaların en yakın arkadaşı olmak ister, esmeralda en güzel, esmeralda en parlak. prens olamıyorsak bile, kambur olmamak da bir şeydir çünkü. ışığa uçar bütün pervaneler. eminim ki quasimodo, sırf esmeralda istedi diye takla da atardı, göbek de.

süt hazımsızlığımızı yenmek için her gün kusmalıyız. öğüre öğüre güçlenmeli midemiz; çünkü gör bak, daha neler yapacak bize esmeralda. ne sular verecek de biz yine ellerinden öpeceğiz. 1 mayısta taksime yarım milyondan fazla insan gitmişse ne gam, süt dağıtma "kudreti" hâlâ esmeraldalarda.

8 Mayıs 2012 Salı

hadi bakalım, kolay gelsin

şu günü planlama meselesindeyim hâlâ. kendimi fazlasıyla burjuva, beyaz ve şehirli hissediyorum, isteyen derdime ortak olabilir.

resim 1.a. durum bunun gibi bir şey.
 tonla vakti olan her insan gibi, ben de ağırdan alıyorum. Malum, okumuyorsanız veya çalışmıyorsanız, insana kişisel vahiy anı gibi gelen o "sıçtım laciverti"ni görme ihtimaliniz çok düşük. Ben bunca yıldır ne zaman panik olsam, endişelensem hep başka tarafa baktım. Hani karanlık koridorda canavar varsa arkanızı dönüp lambaya bakmak gibi bir şey. O yüzden ertelemeler, ötelemeler benim göbek adım. Bu postu da ondan yazıyorum zaten. Yoksa laptop şarjım bitmek üzereydi, bitseydi ben gerçekten bi şiler planlardım belki. fişe taktım, burdayım. yaş 28'e geliyor ve ben lambaya bakmaktan başka bir şey bilmiyorum.

Neyse, kendime bazı kurallar koydum. buraya da sırf bağlayıcı olsun diye yazıyorum, kendime yalan söylesem de bloguma söylemem:

1) şöyleyim-böyleyim- hepimizölücez tavrı yok. En olmadık zamanlarda, en karamsar halime şahit olmuş jelatin hanımcığımın dediği gibi: bu ne hal yani? azıcık silkelenmem lazım. Artık evde kendi kendime ruj sürüp oturmak mı olur, çayımın içine redbull katmak mı olur, bilmiyorum. arkamı döndüğüm karanlık koridor belki o kadar karanlık değildir, lütfedip bi bakmam lazım. bi yerden başlamam lazım (şu an da buna dahil). daha başlamadan sonuyla ilgili kıyamet senaryoları üretip, mutsuz sonlara bağlamakta üstüme yoktur. tembelliğin en mükemmel hali, karamsarlık. "bir boka yaramayacağını bildiğim için bi şi yapmıyorum" bilmişliğindeki tembellik tam bir sanat. bu kendime bile yeni itiraf ediyorum.

2) şu hayatta ne becerdiğimi bilmiyorum. yani kağıt üstünde olanları biliyorum, ya diploma ya da maaş verdiler şimdiye kadar; ama birçok zaman "saçmalama sen çok daha fazlasını yaptın!" itirazı duydum. övünmek için söylemiyorum; bence çok kötü bir şey. neyi başardığımı da bilmiyorum haliyle. böyle iş aranmaz. ararsın da bulamazsın gibi yani. bir zahmet, yarattığım küçük dağları keşfetmem lazım, hatta tanımam lazım, "acknowledgement" anlamında (bu kelimenin türkçede olmaması konulu perihan mağden yazısını hatırlayanlar? teşekkür ederim).

3) azıcık hırs. kendim için. kendine inanmak mıdır, hırs mıdır, kariyer aşkı mıdır, bilemem. ama köprüden önceki son çıkış yaşımda bi kariyer taklası atacaksam, arpacı kumrusu gibi düşünerek olmuyor. bakınız üstteki 2 madde.

4) tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Efendim, gelen öneriler ışığında, ev basıyorsa kendimi dışarı atacağımdır. nasıl olsa resmen internet kafesi ilan ettiğim bir yer var, oraya gidebilirim. ayrıca ekmek bulamıyolarsa pasta yesinler: eğer ev basarsa, iş aramaktan bunalırsam kıçımı kaldırıp en az 45 dakika koşmaya karar verdim. koşmaya üşenirsem geriye tek bi seçenek kalıyor: iş aramak. ne kadar zekice di mi?

5) kabul etmem gereken bir ev rutinim var. evet, bulaşık-çamaşır-temizlik-yemek filan, şu an bunların hepsi benim işim; çünkü başka bir işim yok. bu işin de, daha doğrusu bu işi düzgün, 2 kişilik idare etmenin de, acemisiyim. neredeyse 1,5 ay oluyor ve bence fazlasıyla hallettim; ama yine de bi düzen fena olmazdı. "bugün 35 dakika mutfak temizliyciim"den bahsetmiyorum, anladım ben onu.

6) konu londra olunca gezilecek bir sürü müze, park var. bilet alınacak etkinlikler, bedava konserler filan var. bunları takip etmek de bir iş - zevkli bir iş. kaçırmak istemiyorum.günümün en azından 30-45 dakikasını bunlara şöyle bir bakmaya harcamak istiyorum; çünkü mesela vodvil sirkine indirimli bilet alınca çok mutlu oluyor insan. yani çok abes bir madde oldu bu biliyorum; ama bu benim can simidi maddem: bir şey kaçırmıyosun deryik, bi sakin.

7) bir sürü rutin istiyorum: ev işi rutini, spor rutini, iş arama rutini. sonra da bu rutinleri kırmak istiyorum. çok tatlıyım yani.

resim 1.b. durum aslında bu, sanki.
böyle işte efendim. boş defterlerim filan var. planlarımı da yaptım sayılır, hazırım aslında.

bir de keşke iş ilanları olsa. çok olsa ama, ohooo yani bissürü. neyse.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker