16 Temmuz 2009 Perşembe

cici kız pozu

fotoğraflarda "ayakları içe dönük duran sevimli kız" pozunun sonu gelsin nolur. biri bunun sevimli değil bir rahatsızlık olduğunu söylesin. nolur yahu.

anlatiym.

küçükken ben, sınıfımız 62 kişi filandı, tavşan bile yapılmayacak kadar kalabalıktı. bahar vardı, ayakları doğuştan raşitikti. rahat yürüyemezdi. 4 yılda 2 ameliyat geçirdi, 3 dönem kaybetti, bi şekilde hep arayı kapadı. bahar gelir okula, sonra bir ameliyat, bahar aylarlarlarca yok. her okul çıkışı, o 62 çocuğun bi kısmı baharın etrafını sarardı, diğer sınıflardan koşarak çıkanlar devirmesin diye, onunla birlikte okul kapısına giderdik, babası alırdı. babası kapıcıydı. kapıcı olmak ayıp bi şi olmadığı için "apartman görevlisi" gibi isimler uydurulmamıştı o zaman. "sekreter" de denirdi mesela, "yönetici asistanı" filan gibi bi kalıbı yoktu. ola ki bi salak velet baharı düşürürse, bizim şubenin erkekleri görev bilinciyle o veledi döver, adam eder, bahardan özür diletirdi. baharın düşmesi, bahara çelme takılması veya onunla alay edilmesi gibi bir şey pek mümkün değildi yani. neyse, raşitik ayak, ameliyatlar, aylarca aylarca hastane, parasızlık içinde bir baba, kıvırcık saçlı dünya gülüşlü baharın beyaz saç bandı, kocaman çınar ağaçları kaplı sokakta baharın o ağır ve ağrılı yürüyüşü..

ilkokulumun, çocukluk anılarımın bir kısmı bunlar. ben istanbuldan uzaklaşırken bahar son ameliyatı sebebiyle sınıfta yoktu ve hiç vedalaşamadık, ben ziyaretine gidemedim.

işte tam bu ve benzeri sebeplerle, muhtelif fotoğraflarda "ne tatlıyım, bakın içimdeki amelie size çiçek veriyor ve ah kelebekler" halinde bir kız ve içe dönük ayaklar görünce ben kabarıyorum. tarifi zor bir alarm ve sinir hali, çocukluktan kalma. o ayakları düzeltmek, o pozu verenleri pediatri/ ortopedi kliniklerinde, saatler süren ameliyatlar yüzünden dokuz doğuran baharın babasının karşısına dikmek ve "kızınız gibi poz vermeyi şirin sanıyorum beyfendi, kameraya gülümseyin" dedirtmek istiyorum ben. hatta baharın karşısına dikmek. baharın parlak gülümsemesiyle onları patlatmasını filan da istiyorum ayrıca.


böyle yani. hani ola ki elimde kamerayla bana denk gelirsiniz, böyle abes bi poz veresiniz tutar, ondan. fotoğrafta kör taklidi, kırık kol taklidi filan yapmıyosak, raşitik poz vermek de bi o derece abes benim için.

dip not: şaşılık da bu kulvarda yer alır. yine ilkokulumda sınıfta şaşılık tedavisi gören 2-3 çocuk olduğu için. insanların hayatlarını çocuk yaşta zorlaştırıp bir sürü tedavi gerektiren fiziki engelleri bi fotoğraf karesi için taklit etmeyi abes buluyorum. espri anlayışım mı kıt, sevimli nedir ben mi anlamıyorum yoksa çok mu ciddi mizaçlı büyümüşüm bilemem; ama durum budur.

ayaklara dikkat blog. adios.

hisar tekel büfe

ah canım kampüs yahu. gece kampüse indik, manzaradaki demirler boylu boyunca şu ilanla kaplı:
hisar tekel büfe! 12.00-04.00 arası telefonla hizmetinizdeyiz!!! (gibi bi şi)
oh mis. yukardan aşağıya bira indirdim, şarap gizledim, artık bitti. çok eğlendim ben bu girişimci ruhla. alo telefon, alo servis. budur işte. bu sabah yırtılmadı ise, okulun bunca zamandır beklediği şey gerçek oldu bence.

çiçek dünlüğü: ortanca mevsimiydi, soldular. rötarlı bilgi. borazan çiçekleri açmış ama.

yavru kedi mevsimi açılmış. çok titrek, çok sersem ve çok güzeller. okulda, sokağımda, sokağıma giden sokaklarda etraf gözleri ve kulakları kafalarına büyük gelen kedi yavrularıyla dolu.


kuşlar, çiçekler ve kediler. yeniden ilkbahar yaşıyo blog, idare edin.


hakimlerin kendini reha muhtar sanmadığı günler dileğiyle efendim.
10 yaşında bir kız. on.
önüm arkam sağım solum tecavüz hakim bey, sobe!

13 Temmuz 2009 Pazartesi

küçük kuş meselesi

ben küçük kuşları severim. blogdan belli oluyo zaten. hele yalıçapkınlarını, ispinozları...
sadece 25 çift kalan alaca yalıçapkınlarını bi de siz duyun, görün, bilin, aklınızda olsun.

el kadar kuşların dünya üzerinden silinmesinin ekonomiye, politikaya filan pek bi etkisi olmaz; ama türk filmlerine, şiire ve çiçeklere etkisi çok bence. kocaman ağaçların çıkardığı seslere şaşarak yürümek lazım. bi kuş, bi sincap ve bi kirpi görenin günü güzelleşirmiş.

12 Temmuz 2009 Pazar

anneee... bitttiiii....



rötuşlanacak olsa da, durum budur. büyük iğne daha eğlenceliymiş yahu.

mesela

good morning heartache
thought we said goodbye last night

şimdi billie holiday çalıyor da, müzeyyen senarla bi yerde karşılaşıp ayaküstü sohbet etmiş olmalarını isterdim sanırım. müthiş olurdu. tam aynı değil; ama çok farklı da değil. ortada buluşup bi kadeh şarap içerlerdi belki.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

yaz makarnası


gördüğüm en değişik, en orijinal kuş bibilosuyla arama 200 tl girdi. satıcı hanfendi "ee copenhagen" dedi, yaktı beni. pahalı zevklerim ve ben yine kıç üstü oturduk. bi bibloya 200 tl vermem için önemli gün ve haftaların en önemlisini yaşıyo olmam gerek. aynı tükan bi kere de ufak, gümüş fare biblosuyla bana işkence çektirmişti. gelip gidip kuyruğu uzun ve dimdik duran o minicik fareyle platonik bir bakışma yaşamış ve bir gün artık rafta olmadığını fark edip tükana dalmış, "fare mi? fare de ne? rafta yoksa satılmıştır" gibi yıkıcı cümlelerle kaderime küsmüştüm. çok güzeldi o fare, komikti, bakınca gülümsetiyodu. bu kuş da öyle bi şi. biblo seviyorum ben napiym. biblo olmaz ayraç olur, o ayrı.

evdeki kitaplar arasında eşelenmekten yeni kitap alamamıştım uzun zamandır. daha doğrusu, önce onlar bi okunsundu, kitap eskimezdi, aklım evdekilerde kalıyodu filan. derken işte bugün 3 kitap birden; ama hepsini çok istiyodum ben zaten. Ian Hodder- çatalhöyük: leoparın öyküsü; Mazhar İşpiroğlu - Bozkır Rüzgarı Siyah Kalem ve Sait Faik Abasıyanık - tüm şiirleri. alakasızlar, farkındayım ama böyle bi şi işte. gönlümde james melaart'ın çatalhöyük'ü yatıyo ama kısmet. geriye doğru okiycam artık napalım. elimde de çağlar keyder. daldan dala. olsun. sistemli okuduk da noldu, sistem filan istemiyorum ben. fak dı sistım o ye.

karşı balkonumuzda iki kız kardeş var, biri 2 diğeri 5 yaşlarında filan. mahallece sıcaktan balkonda yaşadığımız için bu ikiliyi sürekli seyretmekteyim. iki çocuğun bir balkona serili örtü üzerinde toplamda 4 parça oyuncakla saatlerce oynayabilmesi çok müthiş bi şi. yok efendim çocukların dikkati çabuk dağılıyomuş. hani efendim nerde?! dikkat dağılmasını geçtim, gittikçe daha da kapılıyolar bence. görev bilinciyle, resmen 3,5 saatten fazla süredir ellerindeki bebeği balkon demirinde ileri geri yürütüyolar. oyuncak bebek saatiyle düşünürsek dünya turunu tamamladı çoktan. arada anne ve baba da çıkıp oyuna eşlik ediyo, baya hummalı bi faaliyet.

belli bi yaşa kadar, çocuklar kendilerini çok güzel oyalıyo bence. ben mesela, soket çorapları düğümleyerek barbiye elbise yapıcam diye bir yıl, karton kutudan uzay mekiği yapıcam diye de ikinci bir yılı bi çırpıda geçirdim, üçken beş oldum. sonra çocukluk arkadaşım ahmet vardı, beğenmediği barbileri düşman ilan edip balkondan atardı, bahçede aptal aptal oynardık, kardeşine kumpas kurup gıdıklardık, sokakta bebek arabası için olan dar rampalardan kayardık, bana iğrenç şakalar yapardı filan. hiperaktif ve sakardı, onun yaralanma ve sakatlanmaları haricinde kesintisiz saatlerce oynayabiliyoduk. şu anda da mahallenin çocukları birbirlerini büyütmekteler. balkondaki abla kardeş müthiş mutlu. 2,5 yaşından itibaren anaokuluna gitmiş biri olarak fikrim şudur: evet 7 çok geç olabilir; ama o yaştaki çocuğu projeye çevirip yüklenmeyin, yok kurs yok yabancı dil.. bırakın dağınık kalsın, "anneee ahmet uzay mekiğimin üstüne bi leğen su döktüü" diye seslensin, nedir yani.

çocukların mahallesi, bahçesi, parkı filan olsun, ingilizce kursuna sonra da gider. ben gerçekten aileleri bazen anlamıyorum. çocukların oynayabileceği alanlar giderek daralıyo, belediyeden park talep etmek yerine, çocuğu okul öncesi hızlı okuma kursuna filan gönderiyolar. oynayacak oyunu kalmamış hiçbirinin, fark edilmesin diye kurslanıyolar. birdirbir, yakantop, uzun eşek, seksek filan vakit kaybı, "basketbol oynasın ileride sporcu bursu alır" faydacılığı. her adımda çocuğa yatırım adı altında şablonlamalar. yani spor da yapsın tabii ama aynı şey mi? 4 yaşında çocuk o, 40 yaş cv'si gerekmiyo. ya da çocuk şehir dışında, kurtarılmış bölge gibi olan sitelerin, homojen komşuları ile oyun oynuyo, hiçbirinin sümüğü akmayan "güzel" çocuklarla. kapıcının oğlu oyuna dahil olmaya çalışmasın diye nöbet tutuyo anneler. "yavrumun sosyalleşmesi lazım; ama kendi sınıfıyla, di mi kıymetsu?" halleri. bi sonraki adım: "devlet okulu mu iy iğrenç, ziynetgül orda bit kapar". böeh.

misal bizim sokak ister istemez park gibi, her yer yavru kedi ve yavru insan kaynıyo; ama ara sokak nedir bilmeyen hanzoların sokağa her dalışında öyle bi geriliyorum ki anlatamam. bir insan iki arabanın zar zor sığdığı bir sokakta niye otobancılık oynar? sokakta oyun oynayan çocuk olabileceği de unutuldu. son modelciği çizilmesin diye eli belinde, dır dır dır insanın beynini oyarak laf ebeliği yapan cilalı adamlar onlarca çocuğun hayatına teğet geçiyo bu sokakta. ve yan sokakta. ve üst sokakta. yaya geçidinin "belediye tarafından yola çizilmiş kenar süsü" olarak görülmesine alışığım; ama bu da olmaz yahu. sokakları, meydanları, caddeleri arabalara bıraktık. yayalar uzaktan seviyo. hadi ordan.



dikkat her yerden miki çıkabilir.

doesnt always have to be beautiful unless it's beautiful

slow club çalıyodu demin. çalsın, güzel.

bu cuma akşamı ben: çamaşır yıkadım ve balkon temizledim, on numara ev kızıyım. fayansın rengini hatırladık. balkona çıktım şimşekleri seyrettim, çok sıcaktı yahu. bi sigara içmiş olabilirim, şimşekleri seyrediyodum. hunt for gollum izlendi nihayet, hiç sevmedim. başka bi dvd'de de ham grafikler duruyo, üstüne görüntüleri oturtmamışlar, başrolde dummy arkadaşlar vardı resmen. ay öyle işte. bira istedim, üşenmekten içmedim.

küçükken bi elbise hediye gelir ay nasıl da sevmezsiniz. zaten biraz büyüktür, rengi bi tuhaftır. anneniz çok bi sevebilir, tam genç kız elbisesi filandır, oh dersiniz büyüyene kadar giymiycem ve buna daha çok var. derken yıllar günler filan, a büyümüşsünüz, annenizin elinde o elbise. ama bu elbise o olamaz, bu çok güzel. denersiniz olmaz, biraz fazla büyümüşsünüz, giyilemeden evden gider elbise. oysa rengi güzeldir, keşke her elbise o model olsadır, nerde neyi kaçırmışsınızdır, o elbise niye kendisini hatırlatmaz? filan gibi bi şiler oluyo bazen.

odama fıskiye istiyorum. yangın alarmı da olur, zevkine çalıştırabilirim. fır fır fır. hamak da istiyorum. salıncak da olur ama hamak daha rahat. yerim de var.

lastfm güzel şey.

günler geçsin. bu cuma gecesi cumartesiye, ordan da pazara dönüşsün. beklemeyi sevmiyorum.


yaz ayının en güzel yanı tirillik. her şey tiril tiril, herkes daha hafif.

bugün ben kendime jest, kendime hoşluklar içindeydim. arada bu da lazım. yarın mesela: all that jazz. kısmet, üşenmekten korkuyorum. çağrıştım: filmi vardı bunun ve o film güzeldi.

kendime not: koslaoksiekşın çok ürkütücü bi şi, içeriğini oku.
kendime not ne ya, tamamı kendime not zaten.

09 Temmuz 2009 Perşembe

severdöver

biçerdöver gibi, uyurgezer gibi bi şi.
kadın dayak yiyince, kocasıyla barıştıranlar hep bunu der: kocandır, yapar.
bütün bir aile bi kadının canına kast edince yine aynısı: kol kırılır yen içinde kalır.

bunu söyleyenlerin hayatlarında hiç kolları kırılmamıştır oysa. şöyle dirsekten bileğe 10 ayrı yerden kırık nedir, bilmezler.

kadına sığınma evi açmak nedir, neden gereklidir, açarken neden kırmızı kurdeleli tören yapılmamalıdır, bunlar ince işler. biliyosunuz bu ülkede "açılış", bir koyun, bolca alkış, bir kırmızı kurdele görmedikçe sayılmaz. duyurucan, ilan edilicek, kapısı çelenklenecek. böyle sığınma evi açıldı zamanında bu ülkede. alay eder gibi. hani evlilik yaşı gelmiş kız varsa evde çatıya testi koyarlarmış, o kıvam. cümlealem bilsin.

camdan atılan (ben düştüğüne inanmayanlardanım, üzgünüm) ve sonra amcası tarafından bıçaklanan 17 yaşındaki kız ailesine teslim edilmiş. bu bir nedir? kendi isteğiymiş. 17 yaşında bir çocuğun isteği kamu yararından sonra gelir. çocuk yahu. bu çocuğun koruma altında olması ve belki de kimlik değiştirmesi gerekirken hale bak. öldürüp teslim etselermiş, az iş çıkardı aileye. şimdi ohoo, katil adayı bul, yöntem düşün, öldüğünden emin ol - ki kız ölmek bilmiyor, cenazesi hapishanesi cart curt.

işte bu tip haberleri görünce, "kadınlaarrr, can vereennn, seveceeennn, annelerimizdiiir, cennet anaların ayaklarının altındadıııır" diyen ilk yetkilinin kolunu kırmak istiyorum ben. kadına anca böyle bebe battaniyesi pozisyonu reva gören kafaların kollarını büke büke aybüke. anladınız siz. "bekar evi"nden bi ev dolusu erkek anlaşılan bu ülkede binlerce kadın bekar bekar çalışıyor, kazanıyor, vergi ödüyor, emeği sömürülse de bir hayat kurmaya çalışıyor. bu kadınların, her gün yaşadıkları hak ihlallerini bi kenara koyup "çok şükür bugün de güneşi batırdık" demesi, yaşadığına, eğitimine, işine şükretmesi bekleniyor.

hatırlatılan hep bu: "sen yırtmışsın, daha ne, bak orda bir yerde birileri namus adına linç ediliyor". evet, görece "şanslı" kadınlar var, bazı haklarını elinde tutabilmiş, azınlıkta olanlar... ama ne acı ki bu kadınlar hemcinslerinin hakları, hayatları yok edildikçe onların vebalini çekmek, vicdanlarında onları taşımak ve kendi haklarından feragat edip o acıyı hissetmek zorunda. kendilerine sıra gelemiyor. tarifi zor bir şey bu. erkeklere de söyleniyor benzer şeyler, çok farklı değil. ama kadına söylenenin çok daha derin, katmerli, "hayatta olduğuna şükret be güzel"e varan bir yanı var: "şikayet etme, şükret!" deniyor. talep ettiği hak ona lüks görünüyor; çünkü şu anda bile haddinden fazlasına sahip sanki.

ben orda bir yerde 17 yaşında bir kızın katillerine devir teslimini okuduktan sonra, bir sürü kadın ve bir sürü erkek bunu okuduktan sonra, hayat aynı devam etmiyor. üzgünüm, edememeli. biz şimdi üç vakte kadar o kızın öldüğünü okuyacağımızı bilerek diğer haberlere devam ettiysek, şimdiden kızı gömdüysek, "şanslı" kadınların şansı çok büyük bir soru işareti. siz, sırf bir grup adamın kafasına yatmadı, körcahil uyarılarına aldırmayıp işine devam etti diye yüzüne kezzap atılmış, kör olmuş bir kadın öğretmen tanımadıysanız, "şanslı azınlık"ın nasıl sallantılı bir şey olduğunu bilemezsiniz. bu sadece cana kasıt anlamında değil, varlığın reddiyle ilgili bir temel sorun. orda bir yerde, uzakta değil tam da devletin göbeğinde, yangında en son kurtarılacak şeylerin başında kadın geliyor, gemiyi ilk kaptan terk ediyor.

-----

"kadın hakkı yoktur, insan hakları vardır, çünkü kadın nihayetinde insandır" diyen çok. o zaman çocuk hakları da yok. yaşlı hakları, engelli hakları, eşcinsel hakları, azınlık hakları da yok. hepsi insan. hatta insan hakları yok, çünkü neticede biz de hayvanız, niye özel muamele çekilsin? "canlı hakları" diyelim, bırakalım. bakınız: örümcek ve böcekleri saydığımızda insanoğlu azınlıkta kalıyor, türcülüğe gerek yok. laf ebeliği değil bu, kitabı var: animal liberation.

insan hakları genel bir şemsiye olsa da bunun alt kalemleri mevcut, üzgünüm. çünkü hepsi birbirinden farklı yapıda ve farklı tezahürlerde. toplum düz çizgi değil. toplum bireyler toplamı da değil. birey hafızasının ömrüyle toplum hafızası kıyas kabul etmez.

bugün o eşit iş, eşit ücret diyen sendikalarda çocuk işçi yoksa, kadın işçi yoksa, engelli işçi yoksa, bunların hepsi ayrı ayrı birer sorundur. çocuk sürekli dayak yiyor okula gitmiyorsa, "kadının yeri evi olmalı"ysa, doğum izni, kreş hizmeti yoksa ve engelli evinden bile çıkamıyosa, uygun teçhizat yoksa bunlar aynı şey değil. kadın haklarının varlığı "korunmaya ihtiyaç duyan acizeler" olduğu için değil, ataerkillik denen yapının varlığından kaynaklanıyor. yoksa eşcinseller, azınlıklar veya engelliler de aciz değil.

"feminizm" denince "amazon ordusu hepimizi kesecek" veya "hepsi kendi pipisi olsun isteyen bıyıklı lezbiyen" anlamak "eşcinsellik bi hastalık" demek kadar abes artık. zaten mesele ataerkillik, cinsiyet rolleri. hepsini kapsıyor, hiçbirini ayırmıyor. mesele işte bu kızı ailesine teslim edilmesi. mesele bu yapı. mesele yen içinde kalmak, mesele yenin kendisi. nokta.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

kiraz

oda oda oda. bikaç film. gollum'muş, wolverine'miş, ihmal ettiğim kafayormayangil tayfası. ankaradan kitaplarlar taşıdım, nihayet. sırayla, sakin zamanlarda. yatağıma yastık aldım, yaşasın indirim. camlarımın bi kısmını sildim; çünkü yükseklik korkum var. sevgilimin hediye ettiği bütün kuş bibloları artık rafta. şu an odama baktığımda, huzur dolu burası. bi de bu sıcakta yokuş yukarı yürüyüp sonra yarım saat otobüste durabilmeyi çözersem tam olcek.

şimdi, tam şu an kiraz yerken aklıma geldiği için anlatıyorum:

küçükken kimonom vardı benim, böyle turkuaz üstü beyaz- pembe kiraz çiçekleriyle dolu, halis mulis capon işi kimono. bunu duyan örtmenler 23 nisanda japon kızı olmama karar verdiler. 3. sınıftaki bendeniz de ağlayarak "ama sarışın capon yok kiii, kimse inanmiycak kiii" diye kendilerini akla mantığa davet ettim. sınıf arkadaşım gizem, ki kendisi enine ve özellikle boyuna benden uzundu, kısa ve küt kesimli siyah saçlarıyla japon kızı oldu. ben de içten içe "kimono kısa kollu bi şi diil kiii, kimono giyince göbek görünmez kiii" diye söylenmeye devam ettim. gerçekçiliğim ve ben 23 nisanda sahneye çıkma şansımızı japon halkının temsiline gölge düşmesin diye reddetmiş olduk. gerçi önemli gün ve haftalara ve hele hele şiir okumaya pek meraklı diildim ama güzel fotoğrafları olmuştu hepsinin.

aynı yaşlarda bir sonraki sahneye çıkışımda burnumda ve yanaklarımda rujla çizilmiş birer kırmızı top vardı ve kukla rolündeydim. fosforlu renkteki geometrik şekillerle kaplı kostümlerimiz ve mor ötesi ışık altındaki süpersonik elektronik dansımız hafızalara kazındı. daha da önemlisi ben "kukla palyaço diil ki, bu makyajla kukla olmaz kiii" kıvamı itirazlarımı arkadaşlarıma ve aileme iletmiş, örtmenlere söylemememin daha iyi olacağını hissedip susmuştum.

bundan yaklaşık 8-10 yıl sonra, kardeşim kendi okulundaki kostümlü partimsi yıl sonu şeyinde japon kızı oldu. aynı kimonoyla ve aynı sarı saçlarıyla. yüzündeki pudra, elindeki yelpaze, dudağındaki noktamsı kırmızı ruj ve kafasındaki yapma kiraz çiçekleriyle dolu taç sayesinde kimse saç rengine takılmadı. çorapla giydiği parmak arası terlikler son nokta olmuştu zaten. sonra annem kardeşime dönüp "bu ablan var ya, sarışın japon olmaz diye ağlamıştı sinirinden nıhohaha" diye mazimi kardeşime anlattı. ben de "olmaz işte napiym" dedim. kardeşim de "olmaz da ablam bazen çok takılıyo" dedi.

sonra üşenmeyip bana artık tshirt boyutlarında olan kimonoyu giydirdiler, annem makyajımı yaptı, tacımı taktım, defne elime yelpazeyi tutuşturdu, ben minik penguen adımlarıyla yürüyüp aniden "vataşiva kendi" diyerek zafer işareti çaktım, güldük. the end.

07 Temmuz 2009 Salı

hissiyat

heykel takıntım olduğuna kanaat getirdim. resimden pek anlamayan bir millet olarak üç boyutlu versiyonuyla güreş tutuyo olmamız bana enteresan geliyor. bi de benim bi şi yapmama gerek yok, sürekli bi heykel haberi var etrafta. buyrun: üsküdar.

özetlemek gerekirse durum şu:
futbol federasyonu başkanını anmak için: dev bir metal futbol topu.
hayatın her anının değerli olduğunu hatırlatmak için: dev bir çalar saat.
istanbulu fethettiğimizden emin olmak için: 1453 sayısı.

böyle yani, adeta okul öncesi eğitim kitabı. resimli, boyamalı filan.
hani çocuklara temel ilişkileri, renkleri, geometrik şekilleri filan öğretir, o hesap. en basit haliyle, 3 yaşından küçük çocukların da oynayabileceği büyüklükte.
havuç görüyoruz, tavşaaan! bal görüyoruz, ayıııı! balık görüyoruz, kediiii! öyle yani. beynimizi yormuyoruz yaz sıcağında, omurilikten sanat algısı. dolaylamadan, en doğrudan. top görüyoruz, futboool. saat görüyoruz, zamaaan. 1453 görüyoruz, ah hiç aklımdan çıkmıyor ki.

yazık sana be üsküdar. bi de üstelik düşünülen heykel sayısı 26. hepsi dökme beton heralde. ankaradan artan "sıçrayan tiftik keçisi" çalışmalarını da bi ağacın altına yerleştirebilirler, bu eser bize "ankaranın başkent oluşu"nu anlatır. misal.

yani ne bileyim, 62'den tavşan yapmak bile şu heykellerin yanında yaratıcılık dolu, insan algısını zenginleştiren bir soyutlama oluveriyo. ne acı.

gerçi ne şaşırıyorum, aynı zihniyet denizlinin girişine garabet bir horoz, mersinin girişine de dev, turuncu bir portakal dikerek, heykelden anladığının "play-doh oyun hamuruyla en gerçekçi görüntüyü yakalamak" olduğunu ilan etti. şehirlerin sembollerini dikmekte bi sakınca yok; benim derdim yaratıcılık. heykeltraşlık, fakültelilik buna yetmiyor. misal, horozla neler yapılabileceğini pablo picasso bize 2 boyutlu ve 3 boyutlu olarak gösterdi, onun taklidi bile şu mevcut heykelden daha onurludur.

ben bi şehre girince, bi semte gidince kahrımdan gülmek istemiyorum. çok şey mi bu?

bir şeyin heykelini dikecekken gözünüzün önünde beliren o fotoğraf karesini en gerçekçi şekliyle hayata geçirmeye uğraşmak, ama en basit malzemelerle, estetikten uzak yapmak, sanat olmuyor benim nezdimde. evet benim nezdim var... zira bu horoz mesela, böyle müthiş realist, yarı canlı bi şi de değil ki takdir edeyim. gerçek bir horozun karikatürü. futbol topu, çalar saat ve özellikle 1453 konusuna girmiyorum.

yok neymiş, akdeniz heykeliymiş. melihmiş, periler ülkesindeymiş, kemermiş, aşkmış.
şaka gibiyim.

daha önce de söylemiştim: biz heykelin faydalısını severiz. ahlak aşılayamıyosa bari kültür tanıtım. bak mesela, hop girişte portakal, orda kal, hemen bana mersinin neyinin meşhur olduğunu anlattı. keza horoz. keza tiftik keçileri ve ankara. kayseri mesela, mantı ve pastırma arasında ikilemde kalmış olabilir, bilemiyorum. "bu heykel bana ne anlatıyor" diye sormak mümkün, hatta tercih meselesi; ama heykelin bana "sen aptalsın anlamazsın, olabildiğince basit anlatıyorum: PORTAKAL! HOROZ! TİFTİK KEÇİSİ!! " demesi biraz hakarete varıyor.

estetik adına hakaret yani. estetik dediğin bir hissiyat, bir zevk. üsküdarın göbeğine 1453 yazınca "I amsterdam" gibi durmuyor, üzgünüm. ahmet haşim 1453 kere öper adamı sonra.

06 Temmuz 2009 Pazartesi

1 hafta 7 gün


burda olmak istememin gördüğünüzden çok farklı sebepleri var.
ama gördükleriniz de fena sebepler değiller.


ankaradan 2,5 kutu boncuk getirdim. merhaba atölye.

terra mater

hasankeyf'le ilgili biri bir şey söylüyor, toprak dile gelip cevabını veriyor: 15 bin yıl.

yunanlılar gerektiğinde tanrı ya da titan doğurabilen toprakla şaka olmadığını çözeli binlerce yıl oluyor. ben diyeyim gaia sen de kibele, böyle böyle eskiler çözmüş işi mirim. bak birden fazla ismi bile var. toprak bu, 15 bin yıl çıkarıverir, her yıla bi çakıl taşı koysan altında kalırsın. bunun bi cevap olması fikri hoşuma gidiyo, yapıcak bi şi yok.

misal, şöyle bi haberi okurken insan, bi şehrin kendi tanrısı olması fikrine bi anda ısınabilir. athena'nın gölgesi atina'nın üstündeyken insan taş oynatmaya korkar bence. istanbula da bulsak ya birilerini. gaia mesela, şahsen istanbuldan sorumlu olsa bi süre, yakından ilgilense. bi süre yahu. başkası da olur. böyle hafif karanlık bi dişi olsun ama, hükümet gibi tanrıça. ne bileyim, bu haber özelinde demeter de olur, olmadı kızı persefon da olur. tepesi atınca şiddetinden korkulacak bi kadın olsun. misal, demeterin ağaçlarına dokunabilmenin nasıl bir cesaret istediğini bilmeyenler, gaia'nın gazabını bilmeyenler tadarak öğrensin. bi de artemis'in hayvanları meselesi var ki o ayrı konu.

bi değişiklik olsun, kadınlardan korksunlar bari, dişilerin, tanrıçaların gazabı ürkütsün. hani babasının dayağından korkar insan da annesinin gazabı başkadır ya, o korkunun tam adı yoktur ama büyüklüğü ürkütücü olabilir ya.. belki işte öyle bi şiler. ne var yani, "işimiz allaha kaldı" deyince oluyor, ben daha yaşlı hanfendilerden yardım isteyince kulağa masal gelmesin. olur mu olur. belki. niye olmasın. imagine.

03 Temmuz 2009 Cuma

serçe

nar çiçeği ojelerim var. bakıyorum gözümü alıyo, alışamadım tam. ben turuncuyu pek sevmem zaten. soluk silik renklerim sebebiyle sarı-turuncu-kırmızı üçlüsü fazla parlak kalıyo üstümde. ama tırnaklarım nar çiçeği, parlak parlak. sevdim mi nedir keretayı.

bu akşam yine mini bavullanmalar, ankaraya. geçen yıl o kadar çok otobüse bindim ki, o kadar çok bu güzergahta gidip geldim ki artık doz aşımı sanırım. bi an önce bitsin o yol istiyorum. neyse işte, herkes tatile çıkıyo, ben çıkamıyorum, doğumgünü önemli bi şidir, falan fülün.

her yer kedi yavrusu. kapı önü kedisi hurç büyüdü, yerine yenileri geldi. kapı önü kedisi hurç apartmana girince merdivenler boyunca boydan boya bize eşlik eder, uğurlar; ama apartmandan çıkmaz. bankta oturuyosanız gelip ayağınıza sarılır, öylece yatar. kedi işte.

kahvaltı ederken serçelerin eşlik etmesini gerçekten çok seviyorum.

odamın ortasında atıl halde duran atölyeme ne kadar yazık.. bu hafta el atıcam umarım.

ilk kez odamın duvarları boş. ne kadar tuhaf bi şiymiş. dolapta, yerde gökte parça pinçik bi şiler olsun istiyorum bi yandan, bi yandan bu fikir beni yoruyo, bi yandan daha bu evde o kadar birikmiş değilim. yani o yapışacak "yaşanmışlık" taşıyan/ taşıması umulan parçalar daha birikemedi. belki de bundan işte, tuhaf. o her zamanki kartpostallar, yazılar, minik fotolar torbamı ankarada bıraktım. yeni eve yeniler girsin diye. bakalım.


belki de artık fotoğrafları bilgisayarda tutmak yerine bastırmanın zamanı gelmiştir.
nar çiçeği de sevdiğim yegane turuncu tonu olsun madem.

02 Temmuz 2009 Perşembe

anlamadığımız şeylere masal denir

'There is no use trying,' said Alice, 'One can't believe impossible things.'
'I dare say you haven't had much practice,' said the queen, 'When I was your age, I always did it for a half hour a day. Why, sometimes I've believed as many as six impossible things before breakfast.'"


biz en ağır hikayeleri çocukken dinlemişiz.
dinleyip de unutmuşuz.
yaşlar biriktikten sonra bi gün aklımıza gelmiş, yuh artık bi çocuğa da bunlar anlatılır mı demişiz.
bi de sen küçüksün anlamazsın derler.



küçükken don kilot diye dalga geçtiğimiz don kişot'tan da bu vesileyle özür dilerim.

Powered by Blogger

eXTReMe Tracker